itar :
ara. * itar (çerçeve, çember, kasnak, çeper veya kenarlık) * bisiklet veya
otomobil tekerleğinin dış lastiği, tekerlek lastiği
itave :
ara. * ata (gelmek, varmak, ulaşmak, erişmek), ata (verme, bahş, bağış, ihsan,
lütuf) * dışarıdan gelen / getirilen zorunlu ödeme, haraç ve vergi; devletlerin
veya otoritelerin zor kullanarak ya da anlaşma yoluyla topladığı haraç, cizye,
vergi ve bac gibi mali yükümlülüklerin yanı sıra günümüz modern kullanımında
yasa dışı yollarla alınan rüşvet
itayat :
ara. * ata (vermek, bhşetmek, bağışlamak, sağlamak) * verme, bahşetme,
bağışlama, sağlama
itba :
ara. * tabaa, tabia (tabi olmak, itaat etmek, uymak, takip etmek, bağlanmak,
izlemek, uymak, peşinden gitmek), tabi (izleyen, peşinden giden, boyun eğen,
itaat eden) * tabi kılma, ardına katma
itbarak :
tür. * it (köpek) + barak (köpek; ağaç kabuğu) * Türk mitolojisindeki Oğuz
Kağan Destanı’nda “büyük soylu köpek”, “köpeklerin atası” ifadeleriyle yer
alan, bugünkü Kuzey Rusya ile Finlandiya'da yaşadığı belirtilen ve Türklerle
savaşan, insan gibi iki ayak üstünde duran köpek başlı yaratıklardan her biri;
çok tüylü köpek
itboğan :
tür. * it (köpek) + boğ (sıkmak, sıkıştrmak, bastırmak) + an (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * güçlü, etkili veya ezici (mecazi), kaplanboğan
itburnu :
tür. * it (köpek) + bur (koklamak, koku almak, kokmak) + un (ile ilgili olan,
yapan, eden) + u (iyelik eki) * yaban gülünün meyvesi
iteklemek :
tür. * it (ileri hareket ettirmek üzere kuvvet uygulamak, dürtmek, itmek) + ek
(yapım eki) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * zorlayarak,
kuvvetle itmek
item :
lat. * ita (böyle, bu şekilde), item (aynı şekilde, ayrıca, bunun gibi) * madde,
nesne, öğe, parça, eşya, bileşen
itenek :
tür. * it (ileri hareket ettirmek üzere kuvvet uygulamak, dürtmek, itmek) +
enek (yetenek anlamı katan isim yapım eki) * itme gücü veya kabiliyeti; bir işi
yapma yeteneği, güç, kuvvet; bir silindir içine 1000'de 7 boşluk olacak şekilde
yerleştirilmiş disk şeklinde parça, piston
iterasyon :
lat. * iterare (ikinci kez yapmak, tekrarlamak) (iterum (tekrar) + are (fiil
mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * tekrarlama, tekrar tekrar yapma;
matematikte fonksiyon yineleme işlemi; fizikte ardışık yaklaştırım
iterbiyum :
isv., lat. * ytterbium (Ytterby (İsveç’in Ytterby köyü) (isv.) + ium (kimyasal
element ve yer eki) (lat.) ) * atom numarası 70, simgesi Yb olan metalik
element (İsveç’in Ytterby köyü yakınlarında keşfedildiğinden bu ismi almıştır.
Adını aynı madenden alan dört farklı element (Yttrium, Terbium, Erbium ve
Ytterbium) keşfedilmiştir.)
iteroparite :
lat. * iterum (yeniden, tekrar) + paritas (doğum, doğurganlık) (parere (ortaya
çıkarmak, doğurmak, üretmek, yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, öne
getirmek, başarmak) + itas (isim yapım ve durum eki) ) * bir canlının yaşamı
boyunca birkaç veya birçok kez üreme yeteneğine sahip olması
itf :
ara. * atafa (birleştirmek, yaklaştırmak, eklemek, ilave etmek, iliştirmek,
ilişkilendirmek), atf (iliştirme, ilişkilendirme, atıf yapma) * birleşme,
ekleme, bağlama, ilave etme; yan, yanına konma
itfa :
ara. * tafaa (söndürmek, kapatmak, yok etmek) * söndürme, kapatma, yangın veya
ışığın, ateşin kapatılması; bir durumu sona erdirme, bastırma (mecazi)
itfaiye :
ara. * itfa (söndürme, kapatma, yangın veya ışığın, ateşin kapatılması) + iye
(yer ve durum eki) * yangın söndürme teşkilatı
ithaf :
ara. * tahafa (hediye etmek, armağan etmek, adamak), tuhfa (hediye, armağan) *
hediye etme, adama, sunma; bir eseri, yazıyı veya konuşmayı bir kimseye armağan
etme, adama, sunma; takdim etme
ithafname :
ara., far. * ithaf (hediye etme, adama, sunma; bir eseri, yazıyı veya konuşmayı
bir kimseye armağan etme, adama, sunma; takdim etme) (ara.) + name (kitapçık,
mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * armağan
edilen yazı veya eser; özellikle bir eserin ithaf edildiği kişi veya kurum için
yazılan önsöz veya takdim metni
ithal :
ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş,
dahil olma), dahil (içeride) * içeri sokma, duhul ettirme, dahil kılma, idhal
ithalat :
ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş,
dahil olma), duhul (giriş, içeri girme, dahil olma, sokulma, nüfuz), idhal
(girme, içeri girme, dahil etme, sokma, içine alma, nüfuz, tesir; kar, gelir,
irad) + at (isim yapım ve çoğul eki) * bir ticari malın, ürünün, yurt içinde
satılması amacıyla başka bir ülkeden taşınarak ülke içine sokulması, dışarıdan
getirilmesi işlemi
itham :
ara. * vahama, vehm (hata etmek, yanılmak, yanlış kuşkuya kapılmak,
kuşkulanmak, şüphelenmek, zannetmek, yanıltıcı şüpheye düşmek), vehm (kuşku,
şüphe, zan), ittiham (töhmet altında bırakma, suç isnat etme) * töhmet altında
bırakma, suç kuşkusu isnat etme, suçlama
ithamname :
ara. * itham (töhmet altında bırakma, suç kuşkusu isnat etme, suçlama) (ara.) +
name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı)
(far.) * suçlama yazısı
iti :
tür. * it (ileri hareket ettirmek üzere kuvvet uygulamak, dürtmek, itmek) + i
(isim yapım eki) * itici güç, ilham verici
itibar :
ara. * abara (geçmek, aşmak, düşünmek, dikkate almak, öteye gitmek), i’tabara
(dikkate almak, önemsemek, değer vermek, göz önünde bulundurmak) * önem, değer,
geçerlilik, dikkate alma; bir şeyi bir şey sayma, ... olarak kabul etme, sayı
sayma, değer verme, saygı gösterme; saygı, prestij, saygınlık
itibaren :
ara. * itibar (hesaplama, değerlendirme, dikkate alma, sayma) + en (gibi,
olarak) * bir şeyin başlangıç noktası veya zamanı anlamında, “-den itibaren,
-den başlayarak” anlamında kullanılan zarf veya edat
itici :
tür. * it (ileri hareket ettirmek üzere kuvvet uygulamak, dürtmek, itmek) + i
(bağlaç) + ci (yapan, eden eki) * itme gücü olan, hareket ettiren, yönlendiren;
itici güç, itici neden; hoşlanılmayan, uzak durulmak istenen, antisempatik
i'tida :
ara. * ada, adva (azmak, saldırmak, haddi aşmak, sınırı aşmak, hududu aşmak,
düşmanlık etmek) * azma, saldırma, haddi aşma, sınırı aşma, hududu aşma,
düşmanlık etme
itidad :
ara. * adda (hazırlamak, donatmak, düzenlemek, saymak, hazırlık yapmak), itidad
(hazırlık, donatma, sayma, düzenleme) * hazırlık, donatma, sayma, düzenleme
itidal :
ara. * adala (doğru olmak, adil olmak, doğruluktan sapmamak, denge içinde
olmak, hakkını vermek), addala (düzeltmek, dengelemek, denkleştirmek,
düzeltmek, düzenlemek, tadil etmek, eğriliği gidermek, adil davranmak, adil
olmak, eşitlemek), adil (doğru, dengeli eşit, hakkaniyetli, adaletli) * ölçülü
olma, denge, dengeli olma, aşırılıktan kaçınma
itifak :
ara. * afaka (çevirmek, yönünü değiştirmek, tersine çevirmek) * tersine
çevrilme, dönme, döndürülme, yönü değiştirilme
itikad :
ara. * akada (bağlamak, birleştirmek, iliştirmek, düğümlemek, düğüm atmak, sıkıca
tutturmak, sabitlemek, sağlamlaştırmak, sözleşmek) * bir düşünceyi, inancı veya
kanaati zihinde kesin ve sarsılmaz biçimde bağlayıp kabul etme, doğru ve gerçek
olduğuna gönülden inanma; sözleşme, akit, bağlantı, bağlılık, inanç, güvenç
itikaf :
ara. * akafa (bir şeye bağlanmak, kapanmak, içe çekilmek, sebat etmek;
hapsetmek, alıkoymak; bir yere yerleşmek, oraya bağlanıp kalmak), akif (bağlı,
sebatkar) * ibadet amacıyla inzivaya çekilme, camiye kapanma; dünyadan
uzaklaşıp ibadete yönelme
itikal :
ara. * akala, ekele (yemek, yemek yemek, tüketmek) * kemirme, kemirerek yeme;
dalgaların, deniz kenarlarındaki karaları döğerek aşındırması; yaranın, vücudu
yemesi, yaranın büyümesi
itikat :
ara. * akada (bağlamak, birleştirmek, iliştirmek, düğümlemek, düğüm atmak,
sıkıca tutturmak, sabitlemek, sağlamlaştırmak, sözleşmek) * bir düşünceyi,
inancı veya kanaati zihinde kesin ve sarsılmaz biçimde bağlayıp kabul etme,
doğru ve gerçek olduğuna gönülden inanma; sözleşme, akit, bağlantı, bağlılık,
inanç, güvenç
itila :
ara. * a'la (yükselmek, üstte olmak, yukarı çıkmak), uluv (yükselme, yükseklik,
ululuk) * yükselme, yukarı çıkma, yücelme
itilaf :
ara. * alifa (uyuşmak, alışmak, ısınmak, birleşmek), ulfet (alışma, alışkanlık,
uyum, ısınma, birleşme; ahbaplık, dostluk) * anlaşma, uyuşma, birleşme
itimar :
ara. * amara (emretmek, buyurmak, yönlendirmek), itamara (danışmak, birbirine
tavsiyede bulunmak, görüşmek, plan yapmak) * danışma, görüşme, birlikte plan
yapma; umre yapma
itimat :
ara. * amade, amede (dayanmak, güvenmek, yaslanmak) * güven duyma, dayanma,
inanma; bir kişiye, söze veya duruma güvenme
itina :
ara. * ana, na (anlamına gelmek, anlam vermek, ifade etmek; düşündürmek,
kaygılandırmak, özen göstermek, yardım etmek, lütfetmek), inayet (kaygılanma,
önemseme, umursama, düşünme) * özen gösterme, dikkatli ve titiz bir şekilde
ilgilenme, yapılan iş veya davranışta gereken hassasiyet ve titizliği gösterme,
ilgi, özen (mean, meinen (anlamına gelmek) (ing., fra.) )
itira :
ara. * atara (yaklaşmak, uğramak, musallat olmak, isabet etmek) * yaklaşma,
uğrama, musallat olma, isabet etme, çarpma
itiraf :
ara. * arafa (bilmek, tanımak, öğrenmek) * herkesin bilmesinde sakınca görülen
bir gerçeği gizlemekten vazgeçip açıklama, bildirme, söyleme
itiraz :
ara. * radda (geri çevirmek, geri döndürmek, reddetmek, geri göndermek,
istememek, karşı gelmek, direnmek, tepki vermek, menetmek, engel olmak), arada
(sunmak, bildirmek, arzetmek; karşıya çıkmak, görünmek, ortaya koymak,
yönelmek, karşı koymak, karşısına çıkarmak, sunmak), itirad * ortaya atılan bir
düşünceyi veya alınan bir kararı benimsemeyerek karşı çıkma; söylenecek karşı
söz, karşı söyleme, itirad
i'tisar :
ara. * a'sara (zor olmak, güç olmak, meşakkatli olmak), asir (zorlu,
meşakkatli, çetin) * zorluk, güçlük, meşakkat
i'tisar :
ara. * a'sira (sikmak, suyunu sıkmak) * suyunu çıkarmak için bir şeyi sıkma
itiştirmek :
tür. * it (ileri hareket ettirmek üzere kuvvet uygulamak, dürtmek, itmek) + iş
(edilgen ve işteş fiil eki) + tir (etken fiil eki) * kımıldatarak itmek
itiy :
ara. * ata (vermek, bahşetmek, bağışlamak, sağlamak) * cömertlik, bolluk,
fazlalık, aşırılık, had safhada olma
itiyat :
ara. * ada (dönmek, geri gelmek, alışkanlık edinmek) * adet edinme, alışma;
alışkanlık, huy
itizal :
ara. * zala (ayrılmak, uzak durmak, çekilmek), a’tezele (uzaklaşmak, ayrılmak),
izale (yalıtım, soyutlama, ayırma, uzaklaştırma, yalnız bırakma, giderme, yok
etme, ortadan kaldırma) * ayrılma, ayrılış, uzaklaşma, çekilme, tecrit olma;
haktan ayrı yola sapma
itizar :
ara. * adara, azara (affetmek, bağışlamak) * özür dileme, özür, mazeret, mazur
görme
itkan :
ara. * atkana (bir işi sağlam yapmak, mükemmel kılmak, kusursuz kılmak; muhkem
kılmak,sabit kılmak) * bir işi sağlam, kusursuz ve eksiksiz biçimde yapma;
mükemmellik, ustalık; işte titizlik ve tamlık; dikkatli işçilik; pürüzsüz yapma
veya yapılma; sağlamlaştırma; bilmek, inanma, bilerek emin olma
itki :
tür. * it (ileri hareket ettirmek üzere kuvvet uygulamak, dürtmek, itmek) + ki
(isim yapım eki) * insanı kendiliğinden eyleme iten, itici neden, güdü, tepi,
iti
itlaf :
ara. * telefe ( (hayvan için) ölmek, öldürmek; yok etmek, ziyan etmek) * telef
etme, yok yere harcama, yok olma, boşa gitme
itlak :
ara. * talaka (serbest olmak, çözülmek, bağdan kurtulmak; salmak, yollamak,
boşlamak, boşamak, bağını çözmek, serbest bırakmak, kayıtlamamak) * hukuk ve
günlük dilde, bir şeyi serbest bırakma, salıverme veya tahliye etme, salıverme,
serbest bırakma; bir durumun sona erdirilmesi veya bir kişinin özgürlüğünün
geri verilmesi
itmam :
ara. * tamma (tamamlamak, bitirmek, bütünlemek) * bitirme, bütünleme, tamamlama
itmek :
tür. * it (ileri hareket ettirmek üzere kuvvet uygulamak, dürtmek, itmek) + mek
(fiil mastar eki) * darbeleyerek ilerletmek (hit (vurmak) (ing.) )
itminan :
ara. * amene (güvenmek, inanmak, iman etmek, emin olmak, güvende kılmak,
emniyete almak) * inanma, güvenme, emin olma
itnab :
ara. * tanebe (develer uzun dizi halinde gitmek, bir yerde uzun süre ikamet
etmek, rüzgar şiddetle esmek, sözü abartmak ve uzatmak) * anlamı açıklığa
kavuşturmak, pekiştirmek, abartmak veya tasvir etmek amacıyla sözü uzatma ve
tekrarlama
itnab-ı mümille :
ara. * ıtnab (uzatma) + i (tamlama eki) + mumille (usandıran, bıktıran) * sözü
gereksiz yere, usanç verecek seviyede uzatma
itopride :
gre. * itos (ön ek) + pride (prokinetik ilaç son eki) * mide motilitesini
artıran dopamin D2 reseptör antagonisti prokinetik ilacın etken maddesi
(C20H26N2O4)
itr :
ara. * ıtr (koku, güzel koku, aroma, esans, parfüm, güzel rayiha) *
sardunyagiller (Geraniaceae (Turnagagasıgiller) ) familyasından yaprakları
güzel kokan bir bitki; hoş ve güzel koku, güzel kokulu şey; yaprakları güzel
kokulu bir bitki
itrab :
ara. * taraba (toprak serpmek, topraklamak), turab (toprak) * toprak serpme,
topraklama
itrak :
ara. * teraka (bırakmak, bağını koparmak, vazgeçmek, terketmek) * bırakma,
vazgeçme, terketme
itrakonazol :
lat. * itra (benzofuran-imidazol türevi önek) + conazol (azole halkası taşıyan
antifungal bileşik son eki) (co, con (ile, birlikte, beraber) + azole (mantar
önleyici ilaçlarda yer alan bir veya daha fazla nitrojen (azot) atomu içeren 5
üyeli bir halkaya sahip bir grup heterosiklik bileşik belirtici ek) (azotos,
azotikos (yaşamsız, cansız, hayatsız) (gre.) + ol (hidroksil, alkol grubu OH)
(lat.) ) * triazol (C2H3N3) türevi sistemik antifungal ilaç; mantar hücre
zarını bozan tedavi edici kimyasal (C35H38Cl2N8O4)
itriyat :
ara. * itr (koku, aroma, parfüm) + iy (ile ilgili, gibi, -a ait) + at (çoğul
eki) * güzel koku, parfüm
itriyum :
isv., lat. * yttrium (ytterby (İsveç'teki Stockholm yakınlarında bulunan
Ytterby kasabasından) (isv.) + ium (element eki) (lat.) ) * periyodik tablonun
5. periyodunun 3. grubunda yer alan, atom numarası 39, sembolü Y olan, nadir
toprak elementi olarak sınıflandırılan metal bir element (İsveç’in Ytterby köyü
yakınlarında keşfedildiğinden bu ismi almıştır.)
ittırat :
ara. * tarad (takip etmek, izlemek) * intizamlı, uygun şekilde, sıra ile
birbirini takip etme, ardarda gelme; arka arkaya gelme; uygun ve düzenli olma
ittiaz :
ara. * va'za (öğüt vermek, nasihat etmek) * nasihat ve öğüt dinleme
ittiba :
ara. * tabaa (damgalamak, iz bırakmak, etkilemek, izlenim bırakmak, tabi olmak,
uymak, peşinden gitmek, itaat etmek, boyun eğmek) * tabi olma, arkasından
gitme, peşinden gitme, boyun eğme, itaat etme.
ittifak :
ara. * vafaka (uymak, denk gelmek, uyuşmak, uygun olmak, örtüşmek, mutabık
kalmak, uzlaşmak, anlaşmak), vefk (uygun olma, uygunluk, uyma, muvafık olma),
tevfik (uygun şartların bir araya gelmesiyle başarıya ulaşma) * uyma, denk gelme,
uyuşma, uzlaşma, anlaşma
ittihab :
ara. * vahaba (vermek, bağışlamak, ihsan etmek, armağan etmek, hediye etmek,
bahşetmek, bağışlamak, karşılıksız vermek), hibe (bahş, bağış, karşılıksız
verilen) * karşılıksız olarak verilen bir bağışı kabul etme
ittihad :
ara. * ehad, vahid (tek, bir) * birleşme, bir araya gelme
ittiham :
ara. * vahama, vehm (hata etmek, yanılmak, yanlış kuşkuya kapılmak, yanıltıcı
şüpheye düşmek), itham (töhmet altında bırakma, suç kuşkusu isnat etme,
suçlama) * suç altında bulunma, suçlama, töhmet altında olma, suçlandırma
ittihat :
ara. * ehad, vahid (tek, bir) * birleşme, bir araya gelme
ittihaz :
ara. * ahaza (almak, tutmak, kavramak, yakalamak, kapmak, edinmek) * edinim,
alım, kabul
ittika :
ara. * ittaka (dayanmak, yaslanmak, bir şeye tutunmak, oturmak) * dayanma,
yaslanma, oturma
ittika :
ara. * ittaka (korunmak, sakınmak, kaçınmak) * sakınma, çekinme, korunma,
kaçınma, günahlardan ve bütün kötülüklerden kendini çekme, takva ile amel etme
ittila :
ara. * ittalaa (yükselmek, yukarı çıkmak, açığa çıkmak, bir şeye vakıf olmak,
belirmek, ortaya çıkmak) * yukarıdan aşağı bakma, gözetleme, haberdar olma,
tanıma, bilme, öğrenme, araştırma (altitude (yükseklik) (ing., fra.) )
ittirad :
ara. * tarad (takip etmek, izlemek) * intizamlı, uygun şekilde, sıra ile
birbirini takip etme, ardarda gelme; arka arkaya gelme; uygun ve düzenli olma
ittirmek :
tür. * it (ileri hareket ettirmek üzere kuvvet uygulamak, dürtmek, itmek) + tir
(etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * itmek, itelemek; itmek eylemini
yaptırmak
ittisa :
ara. * saʿa (yaymak, dağıtmak, genişletmek), saat, seat (genişlik) * genişleme,
yayılma, dağılma, bollaşma
ittisaf :
ara. * vasafa (bir şeyin özelliklerini belirtmek, nitelemek, betimlemek,
sıfatlandırmak, vasıflandırmak), sıfat (niteleme, nitelik belirtme, özellik
belirtme, vasıflandırma), vasıf (nitelik, özellik) * nitelik kazanma,
nitelenme, vasıflanma, muttasıf olma
ittisak :
ara. * sakka, tesakka (uyum sağlamak, birbirine uymak, düzenli olmak) * uyum,
düzen, uygunluk; Dizilmek. Bir nizam dahilinde sıralanmak; Beraber olmak; Tamam
olmak. Toplanmak;
ittisal :
ara. * vasala (ulaşmak, erişmek, bitişmek, birleşmek, bir araya gelmek,
kavuşmak, buluşmak, varmak, temas etmek, değmek), vassala (birleştirmek,
bitiştirmek, kavuşturmak, bir araya getirmek), vuslat (ulaşma, erişme, kavuşma,
birleşme) * bitişme, birlesme, değme, dokunma, kavuşma, temas etme
ittitan :
ara. * vatana (yerleşmek, yurt edinmek, vatan edinmek, mesken tutmak), vatan
(yerleşilen yer, yurt, mesken) * yerleşme, yurt edinme, vatan edinme
ittiza :
ara. * vazaa, vadaa (koymak, yerleştirmek, bırakmak, terketmek, emanet etmek,
konumlandırmak, düzenlemek, paylaştırmak, tayin etmek, indirmek, alçaltmak),
tevazu (alçalma, alçakgönüllülük), mutevazi (alçakgönüllü) * alçakgönüllülük,
tevazu, mütevazilik
ittizan :
ara. * vazana (ağırlık koymak, tartmak, ölçmek), izan (ölçü, doğruyu takdir
etme, akıl ile değerlendirme) * ölçülü, dengeli ve uyumlu hale getirme; iş,
davranış veya durumlardaki dengeyi sağlama ve düzen içinde olma, ölçülü olma
itval :
ara. * tala (yükselmek, uzamak, genişlemek, doğmak, ortaya çıkmak, belirmek,
zuhur etmek), tavvala (uzatmak, uzun hale getirmek, genişletmek) * uzatma,
uzatılma
iva :
ara. * ava (yerleştirmek, barındırmak, oturtmak) * barındırma, kondurma,
yerleştirme, oturtma, iskan ettirme
ivabradin :
lat. * iva (yapay farmakolojik önek) + bradys (yavaş) + ine (kimyasal bileşik
son eki) * kalp atım hızını yavaşlatan, sinüs düğümündeki "If
kanallarını" inhibe ederek çalışan ve bradikardik etki gösteren
antianginal ilacın etken maddesi (C27H36N2O)
ivad :
ara. * ada (dönmek, geri gelmek, alışkanlık edinmek) * dönme, geri dönme, geri
gelme, ilk işine dönme, adet edinme
ivaz :
ara. * vada, vaza (yerine koymak, telafi etmek, denk getirmek; ödemek, bedel
saymak, bedel olarak ödemek), iada, iaza (bedel vermek, karşılık ödemek), aidat
(ödeme, ödenek; gelir) * bedel, tazminat
ivdirmek :
tür. * iv (hızlanmak, süratlenmek, çabuklaşmak, acele etmek) + dir (etken fiil
eki) + mek (fiil mastar eki) * hızını attırmak, ivmek eylemini yaptırmak,
ivmesini sağlamak; (devinim durumundaki bir nesnenin) devinimini hızlandırmak,
hızlanmasını sağlamak
ivec :
ara. * vaca, vece (eğrilmek, sapmak) * eğrilik, çarpıklık, yanlışlık, sapma
ivecen :
tür. * iv (hızlanmak, süratlenmek, çabuklaşmak, acele etmek) + e (bağlaç eki) +
cen (ile ilgili, gibi) * çabuk davranma alışkanlığında, huyunda olan, iveğen,
evecen (kimse)
ivedi :
tür. * iv (hızlanmak, süratlenmek, çabuklaşmak, acele etmek) + edi (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * çabuk, hızlı, acele
iveğen :
tür. * iv (hızlanmak, süratlenmek, çabuklaşmak, acele etmek) + e (bağlaç eki) +
ğen (ile ilgili, gibi) * çabuk davranma alışkanlığında, huyunda olan, ivecen,
evecen (kimse)
ivent :
lat., ing. * eventus (olay, vaka, oluş, hadise) (evenire (çıkmak, meydana
gelmek, vuku bulmak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); event
(ing.) * belirli bir zamanda meydana gelen olgu, durum veya olay, vaka, hadise
ivermektin :
lat. * iver (Streptomyces avermitilis bakteri türü eki) + mectin (avermectin
türevi ilaç grubu son eki) * parazit öldürücü etkili, helmint ve ektoparazit
enfeksiyonlarında kullanılan avermectin sınıfından, geniş spektrumlu ilacın
etken maddesi (C48H74O14)
ivesi :
ara. * avasi (Orta Doğu'nun Suriye, Irak, Ürdün, Lübnan ve Türkiye’nin
güneydoğusunu kapsayan bölge; Orta Doğu’nun doğu ve güneydoğu çöl ve yarı çöl
kuşağı, özellikle Suriye ve Irak çevresi) * genellikle Güneydoğu Anadolu'da
yetiştirilen, başı kahverengi, kirli sarı veya siyah olan, vücudu beyaz,
yapağısı kaba ve karışık olan, süt verimi yüksek bir tür koyun (ismini Avasi
bölgesinden alır.)
ivgi :
tür. * iv (oymak, delmek, işlemek) + gi (araç, alet, vssıta eki) * ağaç oymaya
yarayan kesici araç
ivinti :
tür. * iv (hızlanmak, süratlenmek, çabuklaşmak, acele etmek) + inti (isim yapım
eki) * hızlı olma durumu, çabukluk, hız
ivme :
tür. * iv (hızlanmak, süratlenmek, çabuklaşmak, acele etmek) + me (isim yapım
eki) * çabuklaşma, hızlanma, acele etme
ivmek :
tür. * iv (hızlanmak, süratlenmek, çabuklaşmak, acele etmek) + mek (fiil mastar
eki) * elini çabuk tutmak, ivediyle iş görmek, çabuk olmak, hızlı hareket
etmek, çabuk davranmak, acele etmek
ivrindi :
gre., kür., far. * avrandi (pınar, çeşme, manba, kaynak) (gre.); hagios, aya
(kutsal; büyük, ulu kadın, ana) (gre , kür.) + rindi (onurlu, soylu, temiz)
(far.) * Balıkesir’in bir ilçesi
ixazomib :
lat. * ixa (farmasötik kodlama) + zomib (proteazom inhibitörü ilaç eki;
proteazom + ib (inhibitör, engelleyici) * multipl miyelom tedavisinde kullanılan,
hücre içi protein yıkımını durdurarak kanser hücrelerinin ölümüne neden olan
proteazom inhibitörü olan bir kemoterapi ilacın etken maddesi (C14H19BCl2N2O4)
ixekizumab :
lat. * ixe (farmasötik kodlama) + ki (ek) + zu (insanlaştırılmış) + mab (monoklonal
antikor eki, (humanized monoclonal antibody) ) * IL-17A adlı sitokini
hedefleyen, sedef hastalığı (psoriasis) ve bazı romatolojik hastalıkların
tedavisinde kullanılan rekombinant insan monoklonal antikoru
(C6492H10012N1728O2028S46)
ixion :
gre. * ixion (güçlü yerli, kuvvetli kimse) * Yunan mitolojisinde, Zeus'un
karısı Hera'ya saldırmaya kalkıştığı için sonsuza dek dönen ateşli bir
tekerleğe bağlanarak cezalandırılan Teselya'daki Lapithler'in kralı
iyab :
ara. * aba (geri dönmek, varmak) * geri dönüş, avdet
iyal :
ara. * ayyil (birisi tarafından geçindirilen, bakımı üstlenilen, kendisinden
sorumlu olunan kişi) * bir kişinin nafaka vermek suretiyle geçindirdiği
kimseler
iyalet :
ara. * vilaya (yönetmek, idare etmek, hakim olmak, yetki sahibi olmak) *
yönetme, idare etme, valilik yapma; bir valinin idare ettiği belde, şehir,
vilayet
iyas :
ara. * ye'se (ümitsizliğe düşmek, umutsuz olmak) * ümitsizlik, umudunu
yitirmişliķ
iyatrojenez :
gre. * iatros (doktor, şifacı) + genesis (oluşum, oluşma, doğum, yaratılış)
(genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan,
kaynaklanan) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) ) * kanda primer
bir hastalığın tedavisi sırasında ortaya çıkan ve bu tedaviye bağlı olarak
gelişen sekonder bir rahatsızlık durumu; teşhis, müdahale, hata veya
ihmalkarlık da dahil olmak üzere herhangi bir tıbbi faaliyetin bir hastalığa,
zararlı bir komplikasyona veya diğer kötü etkiye neden olması
iyatrojenik :
gre. * iatros (doktor, şifacı) + genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan,
üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) + ikos (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * iyatrojenez ile ilgili
iyd :
ara. * ada (dönmek, geri dönmek, tekrarlamak), iade (geri verme, geri döndürme,
döndürme) * bayram, festival, şenlik, ıyd (dönemsel olarak geri gelip
tekrarlayan olay olmasından)
iye :
ara. * iye (ben, benim) * ben, benim
iye :
tür. * edi, idi, iye (sahip, malik, efendi, koruyucu, hükümdar; ruh) * sahip,
malik, efendi, koruyucu, hükümdar; Türk mitolojisinde dağ, su, ağaç ve ev gibi
yerlerin veya nesnelerin içinde bulunduğuna inanılan koruyucu ruh (su iyesi,
dağ iyesi vb.)
iyelik :
tür. * edi, idi, iye (sahip, malik, efendi, koruyucu, hükümdar; ruh) + lik (ile
ilgili olma) * sahip olma, mülkiyet
iyelik zamiri :
tür., ara. * edi, idi, iye (sahip, malik, efendi, koruyucu, hükümdar; ruh) +
lik (ile ilgili olma) (tür.) + damr, zamr (gizlemek, saklamak, yerine geçmek),
damir, zamir (yerine geçen, gizleyen) (ara.) * sahiplik veya aitlik bildiren
zamirler; kişinin kendisine, bir başkasına veya bir nesneye aitliği gösteren
dil bilgisi terimi (örneğin "benim, senin, onun")
iyi :
tür. * edgü (fayda, yarar, menfaat, iyi) (tür.); eu (iyi, hoş, düzgün, güzel)
(gre.) * istenilen, beğenilen, doğru, faydalı veya ahlaki açıdan erdemli,
güzel, doğru, hoş, düzenli
iyi sıralılık ilkesi :
tür., gre. * edgü (fayda, yarar, menfaat, iyi) (tür.); eu (iyi, hoş, düzgün,
güzel) (gre.) + sıralılık (düzenlilik, dizi halinde olma) + ilke (yasa, kural,
kanun, prensip) + si (iyelik eki) (tür.) * her alt kümenin en küçük elemana
sahip olduğu, özellikle matematikte ve küme teorisinde kullanılan, temel olarak
doğal sayıların sıralanmasına benzer bir yapı sağlayan bir sıralama ilkesi
iyicil :
tür., gre. * edgü (fayda, yarar, menfaat, iyi) (tür.); eu (iyi, hoş, düzgün,
güzel) (gre.) + cil (gibi, ile ilgili) (tür.) * iyi niyetli, iyilik yapan veya
iyi yönü olan; olumlu, iyi huylu
iyidere :
tür., gre. * edgü (fayda, yarar, menfaat, iyi) (tür.); eu (iyi, hoş, düzgün,
güzel) (gre.) + dere (küçük akarsu) (tür.) * Rize’nin bir ilçesi (eski adı
Kalapotamos)
iyileşmek :
tür., gre. * edgü (fayda, yarar, menfaat, iyi) (tür.); eu (iyi, hoş, düzgün,
güzel) (gre.) + leş (edilgen fiil ve dönüşüm eki) + mek (fiil mastar eki)
(tür.) * iyi hale gelmek, olumlu duruma evrilmek
iyilik :
tür., gre. * edgü (fayda, yarar, menfaat, iyi) (tür.); eu (iyi, hoş, düzgün,
güzel) (gre.) + lik (isim yapım eki) (tür.) * iyi olma durumu
iyiliksever :
tür., gre. * edgü (fayda, yarar, menfaat, iyi) (tür.); eu (iyi, hoş, düzgün,
güzel) (gre.) + lik (isim yapım eki) + sev (sev (duymak, hoşlanmak, değer
vermek) + er (-cı, yapan, eden eki) (tür.) * iyilik yapmayı, insanlara,
hayvanlara ve doğaya faydalı işler yapan
iyimser :
tür., gre. * edgü (fayda, yarar, menfaat, iyi) (tür.); eu (iyi, hoş, düzgün,
güzel) (gre.) + imser (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) * olumlu
düşünen, olumlu öngörülere sahip olan, olayların olumlu yönünü gören,
olaylardan olumlu çıkarımlar yapan
iyn :
ara. * ayn, ayna (göz, görmek, fark etmek) * görme duyusu, farkındalık veya bir
şeyin kendisini gösterme, görünür olma
iyod :
gre. * ioeides, iodos (mor, menekşe renkli, morumsu, iyotla ilişkili) (ion
(menekşe) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) ) (gre.); yavd
(ara.), iodum (lat.) * periyodik tabloda atom numarası 53 olan, dezenfektan ve
medikal amaçlarda kullanılan ağır, koyu gri katı element
iyodoform :
lat. * iodo (iodine) + formis, forma (şekil, biçim, kalıp, taslak, dış görünüş,
yapı) * yara dezenfeksiyonunda antiseptik olarak kullanılan sarı renkli, iyodin
içeren organik bileşik (triiodomethan) (CHI3)
iyodür :
lat. * iod (iod) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli
tuz eki) * iyodin elementinin diğer element veya iyonlarla birleşmesi sonucu
oluşan bileşik; iyodür iyonu (I⁻)
içeren tuzlar veya bileşikler
iyon :
gre. * ienai (gitmek), ion (giden) * elektrik yükü taşıyan, elektron alıp
vererek pozitif (katyon) veya negatif (anyon) yük kazanan atom veya atom grubu
parçacık
iyonik :
gre. * ienai (gitmek), ion (giden; elektrik yüklü atom veya grup) + ikos (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * iyon ile ilgili, iyon niteliği arzeden, kimyada
iyonların katyon ve anyonlar olarak birbirini çekerek oluşturduğu bağ veya
bileşiklerle ilgili
iyonik bağ :
gre., tür. * ienai (gitmek), ion (giden; elektrik yüklü atom veya grup) + ikos
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) + bağ (ilgi, ilinti, ilişki, alaka)
(tür.) * zıt elektrik yüklerine sahip iyonların (pozitif yüklü katyonlar ve
negatif yüklü anyonlar) arasındaki güçlü elektrostatik çekim kuvveti sayesinde
elektron alışverişiyle oluşan ve genellikle metaller ile ametaller arasında
gözlenen kimyasal bir bağ türü
iyonik bileşik :
gre., tür. * ienai (gitmek), ion (giden; elektrik yüklü atom veya grup) + ikos
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) + bileşik (iki veya daha çok unsurun
(kimyasal maddenin) bir araya gelmesiyle oluşan yapı) (tür.)
iyonizasyon :
gre., lat. * ienai (gitmek), ion (giden; elektrik yüklü atom veya grup) (gre.)
+ izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım eki) (lat.) *
atom veya molekülün elektron kaybederek veya kazanarak iyon haline dönüşme
süreci (kimyada iyon oluşumu anlamında kullanılır.)
iyonize :
gre., lat. * ion (giden; elektrik yüklü atom veya grup) (gre.) + izatus
(dönüştürülmüş, kılınmış, hale getirilmiş) (izare (dönüştürmek, kılmak, hale
getirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.) * atom veya
molekülün elektron kaybedip kazanarak iyon haline gelmiş olması, iyonlaşmış
iyonosfer :
gre. * ienai (gitmek), ion (giden; iyon, yüklü parçacık) + sphaira (top, küre,
yuvarlaklık) * Dünya atmosferinin iyonize olmuş, elektrik yüklü gazlardan
oluşan üst tabakası, radyo dalgalarının yansıdığı katman
iyontoforez :
gre. * ienai (gitmek), ion (iyon, yüklü parçacık) + pherein (taşımak, götürmek,
getirmek), phore (taşıma, götürme) + isis (isim yapım eki) * elektrik akımı
yardımıyla iyonların deri veya diğer yüzeylerden geçirilmesi işlemi
iyonya :
gre. * ion (İyon, antik Yunan halkı veya mitolojik karakter) + eia (yer eki) *
Ege Denizi kıyısında, antik çağda önemli bir kültür ve medeniyet merkezi olarak
bilinen bölge
iyonyen :
gre. * ionia (Ege Denizi kıyısında, antik çağda önemli bir kültür ve medeniyet
merkezi olarak bilinen bölge) + ianos (ile ilgili, gibi, -a ait) * İyonya ile
ilgili, İyonyalı
iyopromit :
lat. * io (iode, iyot) + promide (bir bileşiğin veya maddenin öncü formu,
başlangıç hali veya belirli bir reaksiyona girmeden önceki durumunu belirten
kimyasal bileşik eki) * tıbbi görüntülemede, damar içi tomografi ve röntgen
çekimlerinda kullanılan, iyot içeren radyoopak kontrast maddesi (C18H24I3N3O8)
iyot :
gre. * ioeides, iodos (mor, menekşe renkli, morumsu, iyotla ilişkili) (ion
(menekşe) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) ) (gre.); yavd
(ara.), iodum (lat.) * periyodik tabloda atom numarası 53 olan, dezenfektan ve
medikal amaçlarda kullanılan ağır, koyu gri katı element
iyr :
ara. * ara (kervan halinde yürümek, yol almak, arka arkaya ilerlemek, sürü
halinde ilerlemek) * kervan, deve veya yük hayvanı sürüsü, yolculuk yapan
hayvan grubu
iyş :
ara. * aʿaşa (yaşatmak, hayat vermek, geçindirmek, geçimini sağlamak; dönmek,
yüz çevirmek (mecazi) ) * yaşam, hayat, oluşum, olma (İsa, yaşam, yaşamak
(Jesus, Jashua, Yashua (İsa), İys (İsa) (lat., ing., fra., alm.), is (olur,
-dır) (ing.), je suis (ben varım, benim) (fra.) )
iyya :
ara. * iyya, illa (ancak, sadece, yalnız) * ancak, sadece, yalnız
iz :
tür. * iz (işaret, nişan, belirti, simge, sembol, kod) * işaret, nişan,
belirti, simge, sembol, kod; belirti, kalıntı, etki
iza :
ara. * ada, aza, eza (incitmek, acıtmak, ıstırap vermek, üzmek, eziyet etmek) *
sıkıntı verme, sıkıntı çektirme, üzme, azap etmek, eziyet (ezmek (bastırmak,
sıkıştırmak) (tür.) )
iza :
ara. * aza (karşısına koymak, denklemek, hizaya getirmek, hizalamak,
düzenlemek) * düzen, hiza, sıra, dizi, karşılık, hizalama, düzen içinde olma;
bolluk ve refah sebebi
iza :
ara. * iz, izin (ne zaman ki, zamanında, o zaman) * zamanında, ne zaman ki, o
zaman, vaktinde ("Hem, vakt, yevm, hin" gibi kelimelerden sonra ek
olarak kullanılır.)
iza :
ara. * zav, azaa (yaymak, bildirmek, ilan etmek, duyurmak) * yayın, bildirme,
bildiri, ilan, duyuru
izabe :
ara. * zabe (erimek, eritmek) * eritme, eritilme, su gibi akıcı hale koyma,
yumuşatma, Islah etme
izabel :
ibr., lat. * elisheva (Tanrı benim yeminimdir) (el (ilah, tanrı) + sheva (yedi;
yemin, and, ahd; kut ) (ibr.); elisabel (lat.) * Tanrı yemindir; kadın ismi
izaç :
ara. * az’aca (tedirgin etmek, bunaltmak, sıkmak,) * tedirginlik verme,
bunaltma, sıkma
izae :
ara. * zaa (ışıklandırmak, aydınlatmak, parlatmak, ziya (ışık, aydınlık) * ışık
verme, ışıklandırma, aydınlatma, ziya verme
iz'af :
ara. * za'afa, da'afa (zayıflatmak; güçsüzleştirmek), da'if, za'if (zayıf,
güçsüz) * zayıflatmak, güçsüzleştirmek, kuvvetsiz hale getirmek
izafe :
ara. * dafa (konuk olmak, misafir olmak; eklenmek, ilintilenmek, ilişkilenmek)
* izafa (konuk getirme, koşma, ekleme, ilintilendirme, ilişkilendirme, nispet
etme, göreceleme, göreleme; Arapça gramerde bağıl isim, isim tamlaması;
görecelik, görelelik, izafet
izafeten :
ara. * izafet (ilişkili olma, ilintili olma, görecelik) + en (gibi, olarak) *
mal edilerek, ilişik gösterilerek, bağlayarak, dayanarak; göreceli olarak
izafi :
ara. * izafa (konuk getirme, koşma, ekleme, ilintilendirme, ilişkilendirme,
nispet etme, göreceleme, göreleme; Arapça gramerde bağıl isim, isim tamlaması;
görecelik) + i (ile ilgili, gibi) * ilişkili, ilintili, göreceli
izafiyet :
ara. * izafa (konuk getirme, koşma, ekleme, ilintilendirme, ilişkilendirme,
nispet etme, göreceleme, göreleme; Arapça gramerde bağıl isim, isim tamlaması;
görecelik) + i (ile ilgili, gibi) + yet (durum eki) * ilişkili olma, ilintili
olma, görecelik, görelelik
izafiyet teorisi :
ara., gre., tür. * izafa (konuk getirme, koşma, ekleme, ilintilendirme,
ilişkilendirme, nispet etme, göreceleme, göreleme) + iyet (isim yapım ve durum
eki) (ara.) + theoria (gözlem, bakış, düşünce, kuram) (theoros (gözlemci,
seyirci, izleyici) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) + si (iyelik eki)
(tür.) * uzay ve zaman arasındaki ilişkiyi açıklayan, zaman, mekan ve hareketin
birbirinden bağımsız olmadığını, bunların birbirleriyle bağlantılı izafi
(göreceli) bir bütün olduklarını, cismin zamanla, zamanın cisimle, mekanın
hareketle, hareketin mekanla yani hepsinin birbiri ile bağlantılı olduğunu
öneren teori, görecelik teorisi, görelilik teorisi (e = m.c^2)
izah :
ara. * vadaha, vazaha (açıklamak, belirtmek, belli etmek, netleştirmek;
aydınlanmak, açıklığa kavuşmak, açıklanmak, belirli hale gelmek) * aydınlatma,
açıklama, berrak kılma
izahat :
ara. * izah (aydınlatma, açıklama, berrak kılma) + at (çoğul eki) *
açıklamalar, açıklığa kavuşturmalar
izaka :
ara * zaka (tatmak, tadımlamak, lezzet duymak, zevk almak), zevk (tat alma,
lezzet duyma, keyif, hoşluk) * tattırma, tattırılma, lezzet ve zevk hissettirme
izale :
ara. * zala (yalıtmak, yalnız bırakmak, eksiltmek, tüketmek, yoketmek) *
yalıtım, eksiltme, tüketme, yoketme (isolation, Isolation (yalıtım) (ing.,
fra., alm.)
izale-i şüyu :
ara. * izale (yalıtma, yoketme, eksiltme, tüketme) + i (tamlama eki) + şa'a
(yayılmak, duyulmak, bölünmek, bölüklere ayrılmak), şuyu (bir haberin
yayılması, duyulması, halka mal olması; mülkiyette ortaklık) * şüphe, kuşku
veya tereddütleri ortadan kaldırma, netlik kazandırma ve kesin hüküm sağlama
eylemi; ortak mülkiyetin ortadan kaldırılması
izam :
ara. * damma, zamma (artırmak, çoğaltmak, ilave etmek, eklemek, fazlalaştırmak,
büyütmek), zam (artırma, çoğaltma, ekleme, fazlalaştırma, büyütme), azim
(büyük, ulu, yüce) * büyük görme, büyütme, büyük gösterme, abartma
iz'an :
ara. * az'ana (anlamak, kavramak, görmek) * anlayış, kavrama, görüş, basiret
izan :
ara. * zaana (boyun eğmek, itaat etmek) * itaat etme, söz dinleme
izar :
ara. * izar (futa, peştemal, bel örtüsü, bele bağlanan veya vücudun alt kısmını
örten örtü; yanak) * peştemal, futa, bel örtüsü; ihramda giyilen iki parça
kumaştan, belden aşağısını örten parça; göğüsten aşağı örtülen elbiseler;
kefenin baştan ayağa kadar olan ve genişliği bir metreyi bulan parça
izaz :
ara. * a'azza (yücelmek, ululanmak, güçlenmek) * değer verme, ağırlama,
ululama, yüceltme
izazüikram :
ara. * izaz (değer verme, ağırlama, ululama, yüceltme) + u (tamlama eki) +
ikram (cömertlik etme, ağırlama, karşılıksız verme, faydalandırma) * saygı
gösterme ve ağırlama
izbad :
ara. * zabada (köpüklenmek), zebed (köpük) * köpüklenme; ağaç çiçek açma
izbandut :
ita. * sbandito (askeri veya sivil birliklerin dağılması sonucu düzenin
bozulması; sürgüne veya ağır cezaya mahkum edilmiş kimse, forsa, hükümlü)
(sbandare (dağılmak, bozmak) + ito (geçmiş zaman sıfat-fiil eki) ) *
Osmanlılarca Rum korsanlara verilen isim; görünüşüyle ve davranışıyla korku
salan (iriyarı adam), güç kullanarak zorbalık yapan, kabadayı, korkutucu ve
tehditkar kişi
izbar :
ara. * zabara, zebere (yazmak, kaleme almak, çizmek; kaydetmek,
sağlamlaştırmak; bir şeyi sağlamlaştırmak, taşları üst üste yığarak kuyu duvarı
örmek, taşa nakşetmek/şekil vermek), zebur (yazı, kitap) * yazma
izbe :
ara. * azba (uzak olmak, uzaklaşmak), uzba (uzak olma, uzaklaşma) * basık,
kuytu, loş, nemli (yer); sapa (yer); uzakta olan, uzak yerde olan; kır evi,
çiftlik, villa
izbiro :
ita. * sbirro (yükleri yukarı çekmek veya kaldırmak için halattan yapılmış
sapan) * gemiye alınacak veya gemiden tahliye edilecek çeşitli ağır yükleri,
fıçıları ya da paketleri vinç yardımıyla yukarı çekip taşımak amacıyla
kullanılan, halat veya zincirden yapılmış özel bir sapan (yük halkası) türü
izci :
tür. * iz (işaret, nişan, belirti, simge, sembol, kod; yol) + ci (yapan, eden
eki) * izleri takip eden, kılavuzluk yapan kişi; genellikle doğada iz sürüp
takip eden kimse
izdicar :
ara. * zacara (kabul ettirmek, zorla kabul ettirmek, itaat ettirmek,
vazgeçirmek), muzdecer (kabul ettiren, zorla kabul ettiren, itaat ettiren,
vazgeçiren) * kabul ettirme, zorla kabul ettirme, itaat ettirme, vazgeçirme;
kişinin kendi iradesiyle bir davranıştan vazgeçmesi, geri durması ve kendini o
fiilden alıkoyması
izdiham :
ara. * dahama, zahama (sıkmak, sıkıştırmak, yığmak, üstüne yüklemek) * aşırı
kalabalık, yığılma
izdira :
ara. * zaraa (ekmek, tohum serpmek), ziraat (ekin ekme, tohum ekne, tohum
serpme, tarım) * ekin ekme, tohum serpme, ziraat yapma
izdivaç :
ara. * zevc (eş), zevvece (eşleştirmek) * eşleştirme, eşleşme, evlenme
izdiyad :
ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zayyada (artırmak, çoğaltmak,
fazlalaştırmak), ziyade (çok, fazla, artmış) * ziyadeleşme, çoğalmak, artma
izdiyal :
ara. * zayala (uzaklaşmak, çekilmek, kaybolmak, yok olmak), zeyl (uzaklaşma,
çekilme, kaybolma, yok olma) * kaybetme, yok etme
izdiyan :
ara. * zeyyene (süslemek, bezemek, güzelleştirmek, donatmak, dekore etmek),
müzeyyen (süslenmiş, bezenmiş, güzelleşmiş, donanmış), ziynet (süs, bezek) *
süslenme, bezenme, güzelleşme, donanma
izdiyar :
ara. * zara (gidip görmek, uğramak, ziyaret etmek), ziyaret (gidip görme,
uğrama) * ziyaret etme, gidip görme, uğrama
izdüşüm :
tür. * iz (işaret, nişan, belirti, simge, sembol, kod; yol) + tül, tüş, düş
(inmek, durmak, konmak, denk gelmek, rast gelmek) + üm (isim yapım eki) *
geometride bir cismin bir yüzeye düşen gölgesi veya projeksiyonu; bir ışık
kaynağından çıkan ışınlarla bir ekran üzerinde görüntü oluşturma
izdüşüren :
tür. * iz (işaret, nişan, belirti, simge, sembol, kod; yol) + tül, tüş, düş (inmek,
durmak, konmak, denk gelmek, rast gelmek) + üren (isim yapım eki) * bir şeklin
bir düzlem üzerindeki iz düşümünde, biçimin her noktasını iz düşümüyle
birleştiren (doğru)
izge :
tür. * iz (işaret, nişan, belirti, simge, sembol, kod; yol) + ge (isim yapım
eki) * Güneşin ışınlarının gözle görülen ve görülemeyen renklerinin tümü,
Işığın dalga boylarına göre ayrılmış biçimi; her dalga boyundaki ışık
yeğinliğini gösteren çizge, spektrum, tayf
izhab :
ara. * zehebe (ayırmak, ayrılmak, gitmek, uzaklaşmak, gidermek), mezheb
(izlenen yol, gidilen yol) * gönderme, uzaklaştırma
izhak :
ara. * zahaka (öldürmek, yok etmek, mahvetmek) * öldürme, yok etme, mahvetme
izhal :
ara. * zahala (kaldırmak, ortadan kaldırmak, yok etmek, hatırdan çıkarmak,
unutmak) * ortadan kaldırma, yok etme, hatırdan çıkarma, unutma
izhar :
ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak,
zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür
kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek
açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma), tezahür, zuhur
(belirme, belirginleşme, ortaya çıkma, açığa çıkma, görünme, baş gösterme,
oluşma, türeme, gösteriş, parlama) * görünür kılma, ortaya çıkarma, açığa çıkarma,
meydana çıkarma, belirgin hale getirme, zuhur ettirme
izin :
ara. * azina (izin vermek, onaylamak, müsaade etmek) * bir şey yapmak için
birine verilen veya birinden alınan olur, uygunluk, müsaade, onay; bir kimseye
çalıştığı işyerince verilen süresi belli dinlence
izkar :
ara. * zekere (hatırlamak, anmak) * hatırlatma, hatıra getirme, andırmak,
hatırlatma
izlaf :
ara. * zalafa (yakınlaşmak, yaklaşmak, yakına gelmek) * yaklaştıma,
yakınlaştırma
izlal :
ara. * zalla (aşağılamak, hakir görmek, zelil görmek, zelil kılmak, alçaltmak,
haysiyetsiz ve hakir etmek) * zelil kılma, alçaltma, haysiyetsiz ve hakir etme
izlal :
ara. * zıll (gölge), zalla (gölgelemek, gölgelendirmek) * gölgeli olma,
gölgelendirme
izlam :
ara. * zalama (karanlık olmak), zulmet (karanlık) * karanlık olma
izlanda :
isk. * is (buz) + land (kara, toprak, arazi, ülke) * buzlu kara, buzlu toprak;
Atlas Okyanusu'nun kuzeyinde Grönland'ın güneydoğusu ile İskandinavya ve Büyük
Britanya'nın kuzeybatısında yer alan, kuzeyinde Arktik Okyanusu ile çevrili bir
ada ve Avrupa ülkesi
izlek :
tür. * iz (işaret, nişan, belirti, simge, sembol, kod; yol) + lek (isim yapım
eki) * bir yazın veya sanat yapıtında işlenen, geliştirilen konunun anlamca
ortaya koyduğu ana yönelim; keçiyolu, patika
izlemek :
tür. * iz (işaret, nişan, belirti, simge, sembol, kod; yol) + le (etken fiil
eki) + mek (fiil mastar eki) * takip etmek, seyretmek
izlence :
tür. * iz (işaret, nişan, belirti, simge, sembol, kod; yol) + le (etken fiil
eki) + ence (süre, periyod belirten isim yapım eki) * bir düzene ve belirli
koşullara göre yapılacak eylemlerin, işlemlerin tümü; yapılacak bir işin
bölümlerini, bölümlerin sırasını ve zamanını gösteren tasarı
izlenim :
tür. * iz (işaret, nişan, belirti, simge, sembol, kod; yol) + len (dönüşlü fiil
eki) + im (isim yapım eki) * bir olay, durum, kişi veya şeyden duyular yoluyla
edinilen duyumsal faktörlerin tümü; uyaranların, duyu organları ve ilişkili
sinirler üzerindeki etkileri veya belirli bir durumun kişi üzerindeki
çözümlenmemiş toplu etkisi
izlenimcilik :
tür. * iz (işaret, nişan, belirti, simge, sembol, kod; yol) + len (dönüşlü fiil
eki) + im (isim yapım eki) + ci (ile ilgili, yapan, eden) + lik (durum eki) *
doğrudan gözlemlenen anlık izlenimlerin, ışık ve renk etkilerinin ön planda
olduğu, nesnel gerçeklikten çok duyumsal algının önemsendiği sanat akımı,
empresyonizm
izleyici :
tür. * iz (işaret, nişan, belirti, simge, sembol, kod; yol) + le (etken fiil
eki) + yici (yapan, eden eki) * izleme, seyretme işini yapan kişi, seyirci
izmar :
ara. * zamara (gizlemek, saklamak), zamir (gizleyen, saklayan, belli etmeyen;
dilbilgisinde öznenin yerine kullanılan, özneyi gizleyen kelime) * gizleme,
saklama, belli etmeme
izmarit :
alm., ita. * marrjan (şaşırmak, kuşkuya düşmek, şüphelenmek) (alm.), smarrito
(kayıp, ziyan; şaşkın) (ita.) * içilmiş sigaranın artığı; izmaritgillerden,
sıcak ve ılıman denizlerde yaşayan, özellikle Türkiye’nin denizlerinde bol
bulunan, ortalama 15 cm. boyunda, vücudu elips biçiminde, sırtı hafif dalgalı
açık kahverengi, yanları ve karnı beyaz, kılçıklı ama eti beyaz ve lezzetli bir
balık
izmihlal :
ara. * zamhala, damhala (bozulmak, dağılmak, çözülmek, kaybolup gitmek, yok
olmak, kurumak) * az olma, yok olma, kaybolma, eksilme, çökme, yıkılma,
dağılma, yok olma, bozulup gitme, perişan olma, çözülme, mahvolma, görünmez
hale gelme
izmir :
gre. * smyrna (acı ve sert olma) (smyr (acı, sert) + na (gibi olma) * Kuzeyde
Madra Dağları, güneyde Kuşadası Körfezi, batıda Çeşme Yarımadası'nın Tekne
Burnu, doğuda ise Aydın ve Manisa illeri ile çevrili olan, Türkiye’nin Ege
Bölgesi’nde yer alan 35 plakalı ili
izmit :
gre. * nikomedia (Bitinya Kralı Nikomedes’in isminden) (nikomedes (nike (zafer)
+ medes (akıllı, bilge, yönetici) ) + ia (isim, yer ve durum eki) * Kocaeli’nin
bir ilçesi
izn :
ara. * azina (izin vermek, onaylamak, müsaade etmek) * bir şey yapmak için
birine verilen veya birinden alınan olur, uygunluk, müsaade, onay; bir kimseye
çalıştığı işyerince verilen süresi belli dinlence
iznab :
ara. * zanaba (günah işlemek), zenb (günah) * günah işleme, günahkar olma
iznik :
gre. * nicaea, nikaea (nike (zafer) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) *
Bursa'nın bir ilçesi
iznillah :
ara. * izn (uygunluk verme, onay, müsaade) + Allah * Allah'ın müsaadesi,
Allah'ın izni
izobar :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + baros (ağırlık, basınç,
baskı) * aynı atmosfer basıncına sahip noktaları birleştirerek aynı basınca
sahip sistemleri tanımlayan çizgi
izobifasiyal :
gre., lat. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) (gre.) + bi (iki, ikili)
+ facies (yüz, yüzey, görünüm, görünüş) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) (lat.) * iki yüzü de birbirine benzeyen, iki yüzü de eş olan; hem üst
hem de alt yüzeyi morfolojik ve anatomik olarak birbirine benzeyen, genellikle
her iki yüzde de palizat parankiması ve benzer yoğunlukta stomalar bulunduran
(yaprak)
izodens :
gre., lat. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) (gre.) + densitas
(yoğunluk) (dens (yoğun) + itas (-luk, durum eki) ) (lat.) * eşit yoğunluk
değerine sahip noktaları veya bölgeleri tanımlayan ifade
izofluran :
gre., lat. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) (gre.) + fluran
(fluorinden türeme) (lat.) * inhalasyon yoluyla verilen, merkezi sinir sistemi
depresanı olarak işlev gören halojenli anestezik gaz türü veya uçucu sıvı
anestetik madde (C3H2ClF5O)
izoglos :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + glossa (dil, lisan, konuşma)
* bir dilde coğrafi olarak belirli bir kelime, telaffuz veya dil özelliğinin
sınırlarını gösteren çizgi
izohemaglütinin :
gre., lat. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + hemaglütinin (haima,
haimat (kan) (gre.) + gluten (yapıştırıcı) (gluta (sakız, reçine) + en (ile
ilgili, gibi, -a ait) ) + inine (kimyasal madde eki) (lat.) ) * genellikle grip
virüslerinde yüzeyde bulunan ve kırmızı kan hücrelerinin aglütinasyonuna yol
açan protein türü
izohips :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + hypsos (yükseklik) * yeryüzü
üzerinde deniz seviyesinden başlayarak aynı yükseklik değerini barındıran
noktaların birleştirilmesi ile meydana gelen kapalı eğrilerden her biri, eş
yükselti eğrisi
izoimmünizasyon :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + immunis (korunmuş, bağışık,
hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis (hizmet
etme, hizmete hazır) ) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim
yapım eki) * aynı türden başka bir kişinin antijenlerine karşı antikor
gelişmesi; izoimmünizasyon tepkisini ifade eden terim
izojenik :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + genes (doğuran, ortaya
çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) + ikos (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * eş kökenli, eşit kökenli; özdeş veya birbirine
çok yakın genetik niteliğe sahip olan (organizmalar, hücreler, yapılar)
izokarboksazid :
gre., lat. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + carbon (kömür) (car
(değişmek, dönüşmek) + bon (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + oxus, oxys (keskin,
sivri, ekşi, asidik, oksijenli) ) (gre.) + azide (kimyasal grup eki) (lat.) *
beyindeki kimyasal dengesizlikleri düzelterek depresyon ve anksiyete
bozukluklarının tedavisinde kullanılan, monoamin oksidaz inhibitörü olan ve
kimyasal yapısında karboksil grubu ve azid fonksiyonel grubu bulunan izomerik
bileşik ve antidepresan ilacın etken maddesi (C12H13N3O2)
izokefali :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + kephale, kephalos (kafa, baş)
+ eia (isim yapım, yer ve durum eki) * romanesk sanatta, tarih resimlerinde,
ikona tasvirlerinde ve bazı antik dönem lahitlerinde uygulanmış, belirli bir
kompozisyon'da tüm figürlerin boyu önemsemeden başlarının aynı hizzaya gelecek
biçimde yerleştirilmesine verilen isim
izokinetik :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + kinein (hareket ettirmek,
devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak,
kımıldamak), kinesis (hareket, devinim, kıpırdama, kımıldama) + ikos (ile
ilgili, -a ait, gibi) * aynı hızda hareket eden; kasların veya cisimlerin sabit
hızda hareket ettiği durumla ilgili
izokonazol :
gre., lat. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) (gre.) + conazol (azole
halkası taşıyan antifungal bileşik son eki) (co, con (ile, birlikte, beraber) +
azole (mantar önleyici ilaçlarda yer alan bir veya daha fazla nitrojen (azot)
atomu içeren 5 üyeli bir halkaya sahip bir grup heterosiklik bileşik belirtici
ek) (azotos, azotikos (yaşamsız, cansız, hayatsız) (gre.) + ol (hidroksil,
alkol grubu OH) (lat.) ) * antifungal (mantar önleyici) etkisi olan,
mantarların hücre zarında bulunan ergosterol sentezini engelleyerek etki
gösteren imidazol bazlı bir bileşik (C18H14Cl4N2O)
izokorik :
gre., lat. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + khoros (yer, uzay,
alan) + ikos (ile ilgili, -a ait) * hacmi değişmeden gerçekleşen, özellikle bir
gazın sabit hacim altında sıcaklık, basınç veya diğer termodinamik
özelliklerindeki değişimi ifade eden süreçle ilgili, sabit hacimli
izoksuprin :
gre., lat. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) (gre.) + cuprum (bakır) +
ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) * damar genişletici
(vazodilatör) etkisi olan, periferik damar hastalıklarının tedavisinde
kullanılan bakır içerikli izomerik bileşik (C18H23NO3)
izolasyon :
lat. * insulare (ada ile çevrelemek, yalıtmak, izole etmek) (insula (ada) (in
(iç, içeri, içeriye, içeride, içine, içinde) + solus (yalnız), sula (yalnız) )
+ are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) (lat.); isolation (fra.) * bir
şeyi diğerlerinden ayırma, tecrit etme, çevreleme, ayırma, yalıtma, izole etme
izolat :
lat. * insulatus (yalıtılmış, ayrıştırılmış, çevrelenmiş) (insulare (ada ile
çevrelemek, yalıtmak, izole etmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) *
izole edilmiş madde veya bileşik (kimyada ayrıştırılmış, saflaştırılmış madde
anlamındadır.)
izolatör :
lat. * insulator (yalıtıcı, yalıtkan, ayrıştırıcı) (insulare (ada ile
çevrelemek, yalıtmak, izole etmek) + tor (-cı, yapan, eden eki) * elektrik veya
ısıyı iletmeyen, yalıtım sağlayan araç veya madde; elektrik ve teknikte
yalıtkan görevinde kullanılan nesne, ayrıştırıcı, ayırıcı, yalıtkan, yalıtıcı,
yalıtan, izole edici
izole :
lat. * insulatus (yalıtılmış, ayrıştırılmış, çevrelenmiş) (insulare (ada ile
çevrelemek, yalıtmak, izole etmek) + tus (geçmiş zaman fiil ve sıfat yapım eki)
) * ayrıştırılmış, yalıtılmış
izole bant :
lat., alm. * insulatus (yalıtılmış, ayrıştırılmış, çevrelenmiş) (insulare (ada
ile çevrelemek, yalıtmak, izole etmek) + tus (geçmiş zaman fiil ve sıfat yapım
eki) ) (lat.) + band, bend, bind, binden (bağlamak) (ing., alm.), band, bande,
Band (bağ, birleştirici; bir arada olan, çete) (alm.) * elektriksel iletkenlik
göstermeyen ve elektrik kablolarının yalıtımını sağlamak amacıyla kullanılan
bir bant türü
izolösin :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + leucine (lösin) * proteinleri
oluşturan temel amino asitlerden biri olan, kas dokusu ve enerji
metabolizmasında önemli bir rol oynayan, dallanmış zincirli ve hidrofobik bir
amino asit (C6H13NO2)
izomer :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + meros (parça, bölüm, kısım,
segment) * aynı moleküler formüle sahip ancak yapısal veya konfigürasyonel
olarak farklı bileşikler (içerdikleri elementler ve elementlerin molekül
adetleri aynı olan ancak element dizilimleri ve bağ yapıları (alifatik (açık
bağ), aromatik (kapalı bağ) ) farklı olan bileşikler)
izomeraz :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + meros (parça, bölüm, kısım,
segment) (gre.) + ase (enzim belirtme eki) (lat.) * moleküler yapısında izomer
dönüşümü katalize eden enzim; kimyada moleküllerin izomerlerine dönüşümünü sağlayan
biyokimyasal enzim türü
izomeri :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + meros (parça, bölüm, kısım,
segment) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * molekül formülleri aynı olduğu
halde atomların bağlanış biçimleri veya uzaydaki dizilişleri farklı olan
bileşiklerin gösterdiği özellik
izomerik :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + meros (parça, bölüm, kısım,
segment) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * izomerleşme ile ilgili
izomerizasyon :
gre., lat. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + meros (parça, bölüm,
kısım, segment) (gre.) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim
yapım eki) (lat.) * moleküllerin yapısal veya konfigürasyonel olarak
izomerlerine dönüşme süreci; kimyada aynı moleküler formüle sahip bileşiklerin
farklı yapısal biçimlere dönüşümü, izomerleşme (moleküldeki atomların cinsi ve
adedi sabit kalırken atomların dizilişlerinin ve bağ yapılarının (açık veya
kapalı) değişmesi)
izometri :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + metria (ölçüm, ölçme)
(metros, metron (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * noktalar
arasındaki uzaklığı olduğu gibi koruyan noktasal dönüşüm, eşit ölçü veya
uzunluk; matematik ve geometride şekil veya büyüklük değiştirmeden yapılan
ölçüm veya dönüştürme
izometrik :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + metria (ölçüm, ölçme)
(metros, metron (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * izometri ile ilgili
izomorf :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + morphe, morphos (şekil,
biçim, form, kalıp) * aynı şekile veya biçime sahip olan; matematik, biyoloji
ve kimyada benzer yapıya veya forma sahip organizma veya yapılar
izomorfik :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + morphe, morphos (şekil,
biçim, form, kalıp) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * izomorfi ile
ilgili
izomorfizm :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + morphe, morphos (şekil,
biçim, form, kalıp) + eia (isim yapım, yer ve durum eki)+ ismos (isim yapım,
durum, akım, öğreti, doktrin eki) * şekilsel, biçimsel eşlik durumu;
matematikte ve diğer bilim dallarında yapıların şekilsel, biçimsel olarak
birebir eşlenebilirliğini ifade eden kavram
izoniazid :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + nicotinic acid (nikotinik
asit) + hydrazide (hidrazid) (lat.) * tüberküloz tedavisinde kullanılan ve
nikotinik asidin izomerik hidrazid türevi olan antimikrobiyal ilacın etken
maddesi (C6H7N3O)
izopod :
gre. * isos (eş, eşit, denk, aynı, benzer) + pous, podos (ayak) (gre.) + a
(taksonik çoğul eki) (lat.) * bacakları birbirine benzer yapıda olan kabuklular
takımı
izoprenalin :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + pren (prae (önce) +
adrenaline (ad (ek, üst) + renes (böbrek) + alis (gibi olan, ilgili) + ine
(organik bileşik/alkaloid türevi eki) ) * yapısal olarak adrenalinin izomeri
olan sentetik sempatomimetik ilaç; kalp ritmini artırıcı ve bronş genişletici
etkiye sahip, özellikle astım ve kalp bloklarında kullanılan bir beta reseptör
agonisti. (C11H17NO3)
izopropan :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) (gre.) + pro, pros (ilk,
birinci, baş, ön, önde, önce, öncel, öncül, ileri, ileride, öne doğru, için,
lehine, içinde, gerektikçe) + propane (üç karbonlu alkan, C3H8 ) * propan
molekülünün doğrusal yerine dallanmış izomerik düzenlenmesini ifade eden,
organik kimyada genellikle “izopropil” (-CH(CH3)2) grubu ile ilişkili
kullanılan, bağımsız kararlı bir saf bileşik formülünden ziyade yapısal bir
izomer/alkil düzenini ifade eden terim
izoproterenol :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) (gre.) + pro, pros (ilk,
birinci, baş, ön, önde, önce, öncel, öncül, ileri, ileride, öne doğru, için,
lehine, içinde, gerektikçe) + teren (adrenalin benzeri sentetik kök) + ol
(alkol grubu (-OH) eki) * kalp hızını artıran, bronş genişleten, kalpte
kasılmayı güçlendiren, kalp hızını artırırken sistolik ve diyastolik basıncı
düşürerek kan basıncını düşüren, adrenalin yapısına benzer sentetik beta 1 ve
beta 2 reseptör agonisti (C11H17NO3)
izopsefi :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + psephos (sayma; çakıl taşı) *
bir kelimedeki harflerin sayısal değerlerini toplayarak tek bir sayı oluşturma
uygulaması (İbranice'de "Gematria", Arapça'da "Ebced"
olarak isimlendirilen metod)
izopter :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + ops, opsis (göz, görme,
görünüş, görünüm, yüz), opter (gözleyen, gören) * görme alanında aynı boy ve
şiddetteki uyaranın oluşturduğu çizgi; aynı aydınlık düzeyine veya görüş
alanına sahip eş çizgi; görme alanı ölçümlerinde, eşit ışık şiddetini
algılayabildiği sınırı gösteren çizgi veya eğri
izosorbid dinitrat :
gre., lat. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) (gre.) + sorbitol (şeker
alkolü) (sorbus (muşmula ağacı) + ol (alkol grubu (-OH) eki) ) + ide (ikili
bileşik, anyon eki) ) + di (iki, ikili, çift) + nitrat (NO3⁻ iyonu içeren bileşik)
(nitrum (azot kökü, güherçile) + ate (asit tuzu veya esteri eki) ) (lat.) *
sorbitolden türetilmiş ve iki nitrat grubu içeren, damar genişletici
(vazodilatör) etkili, özellikle anjina pektoris (göğüs ağrısı) ataklarını
tedavi etmek ve önlemek için kullanılan, kan damarlarını gevşetip genişleterek
kalbe giden kan akışını ve oksijen miktarını artıran, kardiyovasküler ilacın
etken maddesi (C6H8N2O8)
izosorbid mononitrat :
gre., lat. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) (gre.) + sorbitol (şeker
alkolü) (sorbus (muşmula ağacı) + ol (alkol grubu (-OH) eki) ) + ide (ikili
bileşik, anyon eki) ) + monos (tek, bir, yek, vahid, yegane, yalnız) + nitrat
(NO3⁻ iyonu içeren bileşik)
(nitrum (azot kökü, güherçile) + ate (asit tuzu veya esteri eki) ) (lat.) *
kalp damar hastalığına bağlı ani göğüs ağrılarını (anjina pektoris) önlemek ve
kronik kalp yetmezliğini tedavi etmek amacıyla kullanılan, damarları
genişleterek kalbin iş yükünü ve oksijen ihtiyacını azaltan bir kalp ilacının
etken maddesi (C6H9NO6)
izosorbit mononitrat : gre.
* isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + sorbitol (şeker alkolü) (sorbus
(muşmula ağacı) + ol (alkol grubu (-OH) eki) ) + mono (tek) + nitrat (NO3⁻ iyonu içeren bileşik)
(nitrum (azot kökü, güherçile) + ate (asit tuzu veya esteri eki) ) * kalp-damar
hastalıklarında kullanılan, damar genişletici (vazodilatör) özelliği olan ve
bir adet nitrat grubu içeren sorbitol türevi organik bileşik (C6H9NO6)
izospor :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + speirein (ekmek, tohum atmak,
serpmek, saçmak, dağıtmak), spora (ekim, ekme, saçma, dağıtma), sporas
(ekilmiş, saçılmış, dağınık), sporos (ekin, tohum, çekirdek, üreme hücresi) *
bazı mantar ve bitkilerde görülen, morfolojik olarak benzer veya aynı boyuttaki
sporlar, eşit büyüklükteki sporlar
izosporiazis :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + speirein (ekmek, tohum atmak,
serpmek, saçmak, dağıtmak), spora (ekim, ekme, saçma, dağıtma), sporas
(ekilmiş, saçılmış, dağınık), sporos (ekin, tohum, çekirdek, üreme hücresi) +
iasis (iltihap, enfeksiyon, durum, sorun, hastalık eki) * eşit büyüklükte spor
üretimi veya buna bağlı durum; biyolojide bazı bitkiler veya mantarlarda eşit
sporların oluşumuyla ilgili durum veya hastalık
izostazi :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + stasis (durma, durum, duruş,
vaziyet, denge) * yer kabuğunun yoğunluk ve kütle dağılımına bağlı olarak
dengede kalma durumu; kabuk ve mantonun birbirine karşı dengeleyici hareketi
izoterm :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + therme, thermos (ısı, sıcaklık)
* sıcaklığın sabit tutulduğu süreç veya çizgi (örneğin “izoterm eğrisi”)
izotermal :
gre., lat. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + therme, thermos (ısı,
sıcaklık) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * sabit
sıcaklığa ilişkin, izoterm ile ilgili
izotomik :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + temnein (kesmek), tomia
(kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * eşit parçalara ayrılma veya
eşit bölünme ile ilgili; hücre içi ve dışı sıvıların ozmotik basınçlarının eşit
olması ile ilgili (eş yoğunluklu çözeltileri, izotonik serumları ve sporcu
içecekleri)
izoton :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + tonos (perde, vurgu, gerilim,
gerginlik, anahtar, güç, kuvvet, basınç; ses, vokal perdesi, sesin
yükseltilmesi, müzikte vurgu, ses perdesi) * eşit basınç veya gerilime sahip
olan; biyolojide hücreler arası sıvıların osmotik basıncının birbirine eşit
olduğu durum
izotonik :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + tonos (perde, vurgu, gerilim,
gerginlik, anahtar, güç, kuvvet, basınç; ses, vokal perdesi, sesin
yükseltilmesi, müzikte vurgu, ses perdesi) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * izotoni ile ilgili
izotonik solüsyon :
gre., lat. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + tonos (perde, vurgu,
gerilim, gerginlik, anahtar, güç, kuvvet, basınç; ses, vokal perdesi, sesin
yükseltilmesi, müzikte vurgu, ses perdesi) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) (gre.) + solutio (çözme, çözüm, çözelti) (solvere (gevşetmek, serbest
bırakmak, çözmek, çözülmek, çözünmek), solutus (gevşek, serbest, bırakılmış,
çözülmüş, çözünmüş) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) * eşit osmotik basınca
sahip çözelti; biyolojide hücre içi sıvının osmotik basıncına eşit olan ve
hücrelere zarar vermeyen tuzlu su çözeltisi
izotop :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + topos (yer, bölge, konum,
mevki, mekan) * proton sayıları aynı ancak nötron sayıları farklı ve
dolayısıyla kütle numaraları farklı olan, aynı elemente ait oldukları için
periyodik tabloda aynı yerde bulunan, kimyasal özellikleri aynı ancak fiziksel
kütleleri farklı olan atomlar
izotretinoin :
gre. * isos (eş, eşit, denk, aynı, benzer) + retinoicus acidum (retina (gözün
arka kısmında bulunan, ışığı algılayan ve görsel sinyallere dönüştüren sinir
ağı tabakası) (rete (ağ) + inus, ina (ile ilgili, -a ait) ) + acidum, acidus
(ekşi, asit) ) + oin (kimyasal madde eki) * şiddetli, kistik ve iltihaplı
aknelerin tedavisinde kullanılan A vitamini (retinoik asit) türevi olan bir
retinoid ve sistemik ilacın etken maddesi (C20H28O2)
izotropi :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + trepein (çevirmek, döndürmek,
dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek, değiştirmek), tropos (dönüş, dönme,
çevrilme, değişim, tepki; biçim, şekil; yanıt; yönelen, etki eden; esnek, bir
kenara çevrilebilir) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * tüm yönlerde
fiziksel özelliklerin (örneğin kırılma, iletkenlik, yoğunluk) aynı olması
durumu; yönsel bağımsızlık gösteren madde davranışı
izotropik :
gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + trepein (çevirmek, döndürmek,
dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek, değiştirmek), tropos (dönüş, dönme,
çevrilme, değişim, tepki; biçim, şekil; yanıt; yönelen, etki eden; esnek, bir
kenara çevrilebilir) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) + ikos (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * izotropi özelliği gösteren, izotropi ile ilgili
izyan :
ara. * zeyyene (süslemek, bezemek, güzelleştirmek, donatmak, dekore etmek),
müzeyyen (süslenmiş, bezenmiş, güzelleşmiş, donanmış), ziynet (süs, bezek) *
süslenme, bezenme, donatılma
izzet :
ara. * a'azza, azza (yüceltmek, yükseltmek, güçlendirmek, değer vermek, itibar
kazandırmak, saygınlaştırmak), aziz (yüce, saygın) * yücelik, büyüklük, ululuk,
kudret, güç, onur, itibar, saygınlık
izzetinefis :
ara. * izzet (yücelik, büyüklük, ululuk, kudret, güç, onur, itibar, saygınlık)
+ i (tamlama eki) + nefs, nefis (benlik) * onur, haysiyet, özsaygı
izzettin :
ara. * izzet (yücelik, büyüklük, ululuk, kudret, güç, onur, itibar, saygınlık)
+ i (tamlama eki) + deyn, din (borç, yükümlülük, itaat, haysiyet) * dinin
yüceliği, dinin saygınlığı, dinin kudreti; erkek ismi
izzetüikbal :
ara. * izzet (yücelik, büyüklük, ululuk, kudret, güç, onur, itibar, saygınlık)
+ u (tamlama eki) + ikbal (ilerleme, öne gitme, refah, talih, yükselme, rağbet
görme) * saygınlık, itibar
izzetüikram :
ara. * izzet (yücelik, büyüklük, ululuk, kudret, güç, onur, itibar, saygınlık)
+ i (tamlama eki) + ikram (cömertlik etme, ağırlama, karşılıksız verme,
faydalandırma) * ağırlama, misafir etme, konuk etme, resepsiyon
j :
tür. * j, J * Türkçe alfabedeki onüçüncü harf ("İ"den sonra,
"K"dan önce)
j/psi mezonu :
ing., gre. * j (İngilizce ve modern Latince alfabesinin 10. harfi) (ing.) + psi
(Yunanca alfabenin 23. harfi (ψ, psi) ve parçacığın ilk gösteriminde kullanılan
sembol) + meson (kütlesi elektron ile proton arasında olan parçacık) (mesos
(orta, vasat, ara) + on (parçacık/tanecik eki) ) (gre.) * 1974 yılında
"Kasım Devrimi" ismiyle keşfedilen, J ve ψ (psi) harfleriyle
adlandırılmış, bir charm kuarkı (c) ile bir anti-charm kuarkının (c̄) bağlı
durumundan oluşan, elektrik yükü sıfır yani yüksüz olan, güçlü nükleer kuvvet
ile bir arada tutulabilen mezon
jacanidae :
tup., gre. * iasana, jasana (çok gürültülü kuş) + idae (-giller, hayvan
familyası eki) (gre.) * tropikal bölgelerin sulak alanlarında yaşayan, çok uzun
parmakları sayesinde su üzerindeki yüzen bitkilerin veya yaprakların üzerinde
batmadan yürüyebilen su kuşları familyası, yakamozkuşları, jakanagiller
jacaranda :
port., lat. * jacarandá (sert ağaç) * Bignoniaceae familyasına ait, mor-mavi
çiçekleriyle tanınan Güney Amerika kökenli süs ağacı cinsi
jackiw-teitelboim gravitesi :
ing., alm., lat. * Jackiw (Amerikalı fizikçi Roman Jackiw'in soyadından) (ing.)
+ Teitelboim (Şilili fizikçi Claus Teitelboim'in soyadından) (alm.) + gravitas
(ağırlık, yerçekimi) (lat.) * iki boyutlu uzay-zamanda kütleçekim olaylarını
inceleyen, Einstein'ın genel görelilik kuramının sadeleştirilmiş bir modeli
olarak kullanılan kuramsal kütleçekim teorisi, kara delikler ve kuantum
kütleçekimi araştırmalarında kullanılan iki boyutlu gravite modeli
jacob :
ibr. * ya‘aqov (tutmak) + b (isim yapım eki) ) * topuk tutan, topuğundan tutan,
arkadan tutan, Yakub
jade :
lat., isp. * ileus (şiddetli kolik, bağırsak sancısı) (lat.); ijada (yan
ağrısının taşı) (isp.); jade (yeşim taşı, yeşil renkli değerli veya yarı
değerli taş) (ing.) (taşın böğür/yan/böbrek ağrısını ve koliği iyileştirdiğine
inanılmasından) * çoğunlukla yeşil renkte bulunan, süs eşyası ve mücevher
yapımında kullanılan yeşim taşı, nefrit, jadeit
jaganath :
san. * jagan (dünya, evren) + natha (efendi, koruyucu, tanrı) * Hint
mitolojisinde (Hinduizm) “Evrenin Efendisi” anlamına gelen tanrısal karakter;
özellikle Tanrı Vişnu’nun bir tezahürü olan Krishna’nın Orissa bölgesindeki
Puri tapınağındaki ibadet biçimi (Batı dillerinde “juggernaut” kelimesi “önüne
geçilemeyen yıkıcı güç veya büyük baskıcı yapı” anlamında mecazlaşmıştır.)
jagar :
san. * jagr (uyanmak, uyanık olmak, farkında olmak) * uyanıklık hali, bilinçli
farkındalık; Hint felsefesinde üç bilinç halinden biri olan “uyanıklık” durumu
(diğerleri “svapna” (rüya) ve “suṣupti” (derin uyku) ) (tanrıları uyanık tutma
amacıyla yapılan dini ayinlere de "jagar" denir.)
jaguar :
tup. * yaguara (tek atlayışta öldüren yırtıcı; avını bir hamlede deviren
yırtıcı hayvan) (ya (yapmak, etmek) + gura (vahşi; yırtıcı hayvan, vahşi orman
canlısı) * Orta ve Güney Amerika’da yaşayan büyük, benekli ve güçlü bir yaban
kedisi
jainizm :
san., lat. * jina (zafere ulaşmış olan, ruhani kurtuluşa ermiş kişi, jina
“zafere ulaşmış olan, ruhani kurtuluşa ermiş kişi” (ji (yenmek, fethetmek,
zafer kazanmak) + na (isim yapım eki) ) ) (san.) + ismus (isim yapım, durum, akım,
öğreti, doktrin eki) (lat.) * şiddetsizlik (ahiṃsā), doğruluk, özdenetim ve
ruhsal kurtuluşa ulaşmaya yönelik kadim Hint dini-felsefi sistemi
jak :
ing. * jack (alet ucu, priz, kaldırıcı kol) * kulaklık, hoparlör ve mikrofon
gibi cihazların kullandığı ses çıkışı amaçlı kullanılan giriş
jakar :
fra. * jacquard (Fransız tekstilci Joseph Marie Jacquard’ın soyadından) * her
çözgü ipliğinin ayrı ayrı hareket ettiği özel bir mekanik dokuma tezgâhı veya
bu tezgâhta dokunan karmaşık desenli kumaş türü
jaketatay :
fra. * jaquette (kuyruklu ceket, frak benzeri üst giysi) (jacque (kısa ceket,
zırh ceketi), jacques (köylü erkek adı; Fransız köylüsü lakabı) + ette
(küçültme eki) ) * erkeklerin resmi ziyaret ve davetlerde giydikleri, siyah
kumaştan yapılmış, etekleri uzun ve ön köşeleri yuvarlak kesilmiş, arkası
uzunca yırtmaçlı ceket
jakoben :
fra. * jacobin (Aziz Jacques Manastırı’ndan gelen rahipler veya onların temsil
ettiği grup) (Jacques (Aziz Jacques Manastırı’na atfen) + bin (ile ilgili,
aidiyet eki) ) * 18. yy Fransız Devrimi’nde radikal ve devrimci fikirleri
savunan siyasi grup adı; devrimci, sert, radikal görüşlü, aşırı milliyetçi
kimse veya grup
jakobenizm :
fra. * jacobin (Aziz Jacques Manastırı’ndan gelen rahipler veya onların temsil
ettiği grup) (Jacques (Aziz Jacques Manastırı’na atfen) + bin (ile ilgili,
aidiyet eki) ) + isme (-cilik, durum eki) * jacobin fikirleri savunan düşünce
akımı veya sistem
jakuzi :
ing. * Jacuzzi (hidromasajlı küvetlerin (jakuzi) mucidi olarak bilinen İtalyan
ailenin soyadından) * sıcak su ve hava püskürten ve suyu hava kabarcıklarıyla
karıştırarak masaj etkisi yaratan banyo küveti markası
jale :
far. * jaleh (çiy, kırağı, sabah serinliğinde yapraklar üzerinde biriken ince
nem) * havadaki su buharının daha soğuk nesneler üzerinde yoğunlaşmasıyla
oluşan yapı; havadaki su buharının 0 °C altındaki sıcaklıklarda sıvı hale
geçmeden buza dönüşüp yeryüzünde çok soğuk yüzeyde birikmesiyle oluşan yapı,
kırağı; çiy, kırağı; kadın ismi (gelée (dondurulmuş) (fra.) )
jaluzi :
gre., fra. * zelos (öykünme, yarışma, rekabet, heves, gayret, azim) (gre.);
gelos, jaloux (kıskanç), jalousie (kıskançlık) (fra.) * bir çerçeveye
yerleştirilmiş paralel cam, akrilik veya ahşap panjurlardan oluşan, dışarıdan
görülmeksizin dışarıyı görmeyi sağlayan, ışık ve hava geçişini ayarlanabilir
şekilde sağlayan düzenekli perde türü (içeriye bakılmasını kıskançça engelleme
anlamı kaynaklı "kıskançlık" kelimesi ilişkisi)
jaluzi maladif :
fra * jalousie (kıskançlık) + maladif (hastalıklı, patolojik) (mal (hasta,
kötü) + ade (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + if (ile ilgili, gibi, -a ait)
) * gerçeklikle orantısız, kontrol edilemeyen ve psikolojik açıdan hastalık
düzeyine ulaşmış kıskançlık hali; bir başkasını kaybetme korkusu, artık
sevilmeme korkusu, başka birinin çıkarı uğruna terk edilme kaygısı
jaluzi morbid :
fra * jalousie (kıskançlık) + morbide (hastalıklı, patolojik) * gerçeklikten
kopuk, aşırı ve kontrol edilemeyen biçimde ortaya çıkan, kişinin düşünce ve
davranışlarını bozan patolojik kıskançlık durumu; kişinin, eşi tarafından
aldatıldığına dair tutkulu bir biçimde yaşadığı hatalı inanç
jamaika :
tai. * xaymaca (büyük nehir; ağaçlarla dolu yer) (xay (büyük) + maca (nehir;
ağaçlarla dolu yer) ) * Karayip Denizi’nde Büyük Antiller’de yer alan,
kuzeyinde Küba, doğusunda Haiti (Hispanyola Adası), güneyinde Karayip Denizi ve
batısında açık Karayip suları bulunan bir ada ülkesi
jamais vu :
lat., fra. * iam, jam (zaten, artık, şimdi) + magis (çok, fazla, daha, daha
ziyade) (lat.); jamais (hiçbir zaman, asla) + voir (görmek), vu (gördü,
görüldü, görülmüş; görüş) (fra.) * daha önce tanıdık veya bilindik olan bir
durumu, olayı veya ortamı aniden yabancı, tanımsız ve ilk kez görüyormuş gibi
algılama durumu
jambon :
fra. * jambe (bacak) + on (isim yapım eki) * domuz bacağından yapılan tuzlanmış
veya tütsülenmiş et türü
jamestown :
ibr., ing. * jacob (topuk tutan) (ya‘aqov (tutmak) + b (isim yapım eki) )
(ibr.); james (ing.) + town (kasaba) * Saint Helena’nın başkenti
jamevü :
lat., fra. * iam, jam (zaten, artık, şimdi) + magis (çok, fazla, daha, daha
ziyade) (lat.); jamais (hiçbir zaman, asla) + vu (gördü, görüldü, görülmüş;
görüş) (fra.) * daha önce tanıdık veya bilindik olan bir durumu, olayı veya
ortamı aniden yabancı, tanımsız ve ilk kez görüyormuş gibi algılama durumu
jammer :
alm. * jammen (engel olmak, sıkıştırmak) + er (-cı, yapan, eden eki) *
elektronik sinyalleri engelleyen veya bozan, özellikle radyo veya radar
frekanslarını kesintiye uğratan cihaz
jandarma :
fra. * gens (insanlar, adamlar) + de (tamlama ve aidiyet eki) + armes
(silahlar) * silahlı adamlar; kamu düzenini sağlamak ve güvenliği korumakla
görevli, askeri yapıya sahip polis gücü
janjan :
fra. * changeant (değişen, dönüşen) (changer (değişmek, dönüşmek) + ant (isim
yapım eki) ) * parlak, göz alıcı, gösterişli; renk, kumaş veya süslemeler için
kullanılan, aşırı parlaklığı, dikkat çekiciliği ve biraz da zevksiz
sayılabilecek derecede gösterişliliği ifade eden kelime; kıpırdadıkça türlü
renklerde parlayan (kumaş, deri vb.), yanardöner; bir konuda davranışları,
kanıları, kararları sürekli değişen, değişken
janr :
gre., fra. * genre (genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, ırk,
döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori) (gre.) + re
(isim yapım eki) (fra.) ) * edebiyat, sanat veya müzikte belli özelliklere göre
sınıflandırılmış tür, çeşit, cins, stil, tarz, usül, üslub
janr resmi :
gre., fra., ara., tür. * genre (genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum,
doğum, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori)
(gre.) + re (isim yapım eki) (fra.) ) + resm (çizim, tasvir, şekil, görüntü)
(ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * günlük yaşamdan sıradan sahneleri, halkın
gündelik faaliyetlerini ve sosyal hayatın olağan görünümlerini idealize etmeden
betimlemeyi amaçlayan resim türü
jant :
gal., kel. fra. * ganta (kanat veya tekerlek parmağı, tekerlek kasnağı, metal
halka) (gal.); jante (fra.) * motorlu veya motorsuz kara taşıtlarında, lastiğin
üzerine takıldığı ve aks miline bağlanarak taşıtın hareket etmesini sağlayan
tekerleğin çember biçimindeki metal kısmı ve en temel yürüyen aksam parçası
janus :
lat. * iauna, janus (kapı, başlangıç) * Roma mitolojisinde düaliteyi, döngüyü,
yeni döngü başlangıcını, geçmişi ve geleceği simgeleyen iki yüzlü kapı tanrısı
janus kinaz inhibitörü :
lat., gre., ing. * Janus (Roma mitolojisinde başlangıçların, geçişlerin ve
kapıların tanrısı Janus'un adından) (lat.) + kinesis, kinase (kinein (hareket
ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek,
kıpırdamak, kımıldamak) + asis (son ek) ) (gre.) + inhibitor (engelleyen,
önleyen, mani olan, baskılayan) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde,
içine, aşağı) + habere, hibere (sahip olmak, tutmak, elinde bulundurmak) + tor
(-cı, yapan, eden eki) ) (lat.) * hücre içi sinyal iletiminde görev alan, Janus
kinaz enzimlerinin etkinliğini azaltarak hücre içi sinyal iletim yollarını
etkileyen, bağışıklık sistemi hastalıkları ve iltihaplı durumların tedavisinde
kullanılan hedefe yönelik ilaç grubu
japon :
çin. * nippon, nihon (nichi (güneş) + hon, pon (köken, kaynak, temel, orijin) )
* kaynak güneş, köken güneş
japonya :
çin., lat. * nippon, nihon (nichi (güneş) + hon, pon (köken, kaynak, temel,
orijin) (çin.) + ia (yer, mekan) (lat.) * güneş kaynağı; güneşin doğduğu yer,
doğan güneşin ülkesi; Büyük Okyanus'un kuzeybatısında konumlanan, Japon
Denizi'nden Çin, Kuzey Kore, Güney Kore ve Rusya'nın doğusuna; kuzeyde Ohotsk
Denizi'nden güneyde Doğu Çin Denizi ve Tayvan'a kadar uzanan bir ada ülkesi
jardiniyer :
fra. * jardin (bahçe) + ier (-cı, yapan, eden eki) * bahçevan; çiçek ve süs
bitkilerinin estetik amaçla yetiştirilmesi veya sergilenmesi için kullanılan,
genellikle uzun ve dar formda olan ve salon mobilyası olarak da kullanılan
bitki kabı
jargon :
fra. * gargone (gırtlak sesi çıkarma, cıvıldama), jargone (kuş cıvıltısı,
anlaşılmaz lakırdı, gevezelik) * aynı meslek, ilgi alanı veya sosyal grup
içinde yer alan kişilerin kendi aralarında iletişimi kolaylaştırmak için
kullandıkları, çoğu zaman dışarıdan anlaşılması güç olan özel dil ve terimler
bütünü (16. yüzyılda “kuş cıvıltısı, anlaşılmaz konuşma” anlamında
kullanılmıştır.)
jargon afazi :
fra., gre. * gargone (gırtlak sesi çıkarma, cıvıldama), jargone (kuş cıvıltısı,
anlaşılmaz lakırdı, gevezelik) (fra.) + aphasia (konuşamama, konuşmazlık) (a
(-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + phasia (konuşma) (phasein
(konuşmak), phasis (konuşma, ifade) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) *
konuşmanın akıcı olmasına rağmen sözcüklerin anlamsız, uydurma veya uygunsuz
biçimde kullanıldığı, çeşitli tonlama ve yükselip alçalmalarla söylendiği ve
dinleyici tarafından anlamlandırılamadığı bir dil bozukluğu türü
jarisch-herxheimer
reaksiyonu : alm., lat. * Jarisch (Avusturyalı
dermatolog Adolf Jarisch'in soyadından) + Herxheimer (Alman dermatolog Karl
Herxheimer'in soyadından) (alm.) + reaksiyon (reactio (tepki, tepkime, geri
tepme, karşı etki) (lat.) * frengi (sifiliz), Lyme veya leptospiroz gibi
bakteriyel enfeksiyonların antibiyotik tedavisiyle başlamasından kısa bir süre
(genellikle birkaç saat) sonra görülen, ateş, titreme, baş ağrısı ve kas
ağrılarıyla kendini gösteren, alerji niteliği de olmayıp 24 saat içinfe
kendiliğinden geçen geçici bir bağışıklık ve toksin salınımı yanıtı
jarse :
fra. * Jersey (Jersey Adası) * Jersey, adını Manş Denizi’ndeki Jersey
Adası’ndan alan, esnek yapısı sayesinde özellikle giysi üretiminde kullanılan
örme bir kumaş türü, örgü bluz, jarse
jartiyer :
alm., fra. * gyrtere, gyrdelere (çorap bağlayıcı, çorap tutucu kayış) (alm.),
jarretière (jarret (dizin arkası, bacak kıvrımı) + ière (araç eki) ) (fra.) *
kadınların giydiği çorapların kaymasını önlemek amacıyla bacağın üst kısmına
veya bele bağlanan, adını bacağın diz arkası bölgesinden alan lastikli bağ
niteliğinde bir giyim aksesuarı
jasminum :
pers., lat. * yasmin (hoş kokulu çiçek) * Oleaceae familyasına ait, beyaz ve
sarı çiçekli, yoğun kokulu yaseminleri kapsayan bitki cinsi
jatrofa :
gre. * iatros (doktor, hekim) + trephein (beslemek, gıdalamak, büyütmek,
geliştirmek), trophia (beslenme, gıdalanma, büyüme durumu) (trophos, trophe
(besin, gıda, beslenme, gelişim, büyüme) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) )
(gre.); jatropha (lat.) * sütleğengiller familyasından, tropikal ve subtropikal
bölgelerde yetişen, bazı türleri yağ bakımından zengin tohumlarıyla biyodizel
üretiminde kullanılan çalı veya ağaççık (bodur ağaç) cinsi
jatropha :
gre. * iatros (doktor, hekim) + trephein (beslemek, gıdalamak, büyütmek,
geliştirmek), trophia (beslenme, gıdalanma, büyüme durumu) (trophos, trophe
(besin, gıda, beslenme, gelişim, büyüme) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) )
(gre.); jatropha (lat.) * sütleğengiller familyasından, tropikal ve subtropikal
bölgelerde yetişen, bazı türleri yağ bakımından zengin tohumlarıyla biyodizel
üretiminde kullanılan çalı veya ağaççık (bodur ağaç) cinsi
jatropha curcas ekstraktı :
gre., hin., lat. * iatros (doktor, hekim) + trephein (beslemek, gıdalamak,
büyütmek, geliştirmek), trophia (beslenme, gıdalanma, büyüme durumu) (trophos,
trophe (besin, gıda, beslenme, gelişim, büyüme) + eia (isim yapım, yer ve durum
eki) ) (gre.); jatropha (lat.) + curcas (jatropha bitkisinin özgün ismi) + ex
(dış, dışarı, ötesi, hariç) + tractus (çekilmiş, sürüklenmiş, cezbedilmiş,
görütülmüş) (trahere (çekmek, cezbetmek, sürüklemek; götürmek) + ctus (isim
yapım eki) ) (lat.) * başta biyodizel üretimi ve geleneksel tıp olmak üzere pek
çok alanda kullanılan, Jatropha curcas (halk arasında hint yağı veya fizyotist
benzeri adlarla bilinen) bitkisinin tohum, yaprak veya kabuklarından elde edilen,
yüksek yağ ve biyoaktif bileşen içeriğine sahip olan ancak aynı zamanda toksik
(zehirli) maddeler de barındıran özüt
java :
san. * yava, yava (güçlü kahraman) * dünyanın en büyük 13. ve Endonezya'nın en
büyük 5. adası; web uygulamalarını kodlamada yaygın olarak kullanılan bir
programlama dili
jaylin :
gre., lat., ing. * galen (şifacı; sakin, dingin, huzurlu) (gre.); gaius
(sevinme, coşma, neşelenme, keyiflenme) (lat.) + lynn (küçültme, sevimlilik ve
zarafet eki) (ing.) * şükran dolu; sevinçli, neşeli, coşkulu , keyifli; sakin,
dingin, huzurlu; kadın ismi
jayus :
end. * jayus (Endonezya’nın başkenti olan Cakarta şehrinde yaşayan
"Jayus" (veya tam adıyla Jayus Kelana) isimli bir gencin babasının
sürekli olarak hiç komik olmayan, bayat espriler yapması ve çevredekilerin bu
esprilere sadece ayıp olmasın diye ya da durumun garipliğine gülmesiyle
popülerleşmesinden) * insanı güldürecek kadar kötü anlatılan fıkra; komik
olmaya çalışıp tamamen çuvallayan her türlü espri; esprinin komikliğinden değil
kötülüğünden gülme
JDK :
san., ing * yava, yava (güçlü kahraman; dünyanın en büyük 13. ve Endonezya'nın
en büyük 5. adası; web uygulamalarını kodlamada yaygın olarak kullanılan bir
programlama dili) (san.) + development (geliştirme) + kit (araç takımı) (ing.)
* Java uygulamaları geliştirmek için gerekli yazılım araçları paketi
jean :
fra. * géant (dev, olağanüstü büyük) (gé (büyüklük, olağanüstülük bildiren kök)
+ ant (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * olağanüstü büyüklüğe sahip olan,
dev, dev gibi
jejenopati :
gre., lat. * jejuno (ince bağırsak, boş bağırsak, ince bağırsağın ikinci
bölümü) (gre.); jejunus, jejunum (oruç tutma, yemek yememe, perhiz; ince
bağırsağın bir bölümü) (lat.) + patheia (sorunlu, sıkıntılı, hastalıklı, acılı
olma durumu) (pathos (sorun, sıkıntı, hastalık, acı, ıstırap; duygu, his) + eia
(isim yapım, yer ve durum eki) ) * ince bağırsağın orta kısmı olan jejunum
bölümünü etkileyen yapısal veya işlevsel hastalığı
jejunal :
gre., lat. * jejuno (ince bağırsak, boş bağırsak, ince bağırsağın ikinci
bölümü) (gre.); jejunus, jejunum (oruç tutma, yemek yememe, perhiz; ince
bağırsağın bir bölümü) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) *
jejunum ile ilgili
jejunit :
gre., lat. * jejuno (ince bağırsak, boş bağırsak, ince bağırsağın ikinci
bölümü) (gre.); jejunus, jejunum (oruç tutma, yemek yememe, perhiz; ince
bağırsağın bir bölümü) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun,
hastalık eki) * jejunum iltihabı
jejunostomi :
gre., lat. * jejuno (ince bağırsak, boş bağırsak, ince bağırsağın ikinci
bölümü) (gre.); jejunus, jejunum (oruç tutma, yemek yememe, perhiz; ince
bağırsağın bir bölümü) (lat.) + stomia (delik açma, kesip alma, kesme, kesip
çıkarma) (stoma (ağız, açıklık, giriş) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) *
ince bağırsağa, karın üzerinden endoskopi, laparoskopi yöntemiyle veya cerrahi
yolla beslenme tüpünün yerleştirilmesi
jejunum :
gre., lat. * jejuno (ince bağırsak, boş bağırsak, ince bağırsağın ikinci
bölümü) (gre.); jejunus, jejunum (oruç tutma, yemek yememe, perhiz; ince
bağırsağın bir bölümü) (lat.) * ince bağırsağın orta yani ikinci kısmı olan
onikiparmak bağırsağından sonraki kısm (ölüm sonrasında bu bölümün boşalması
nedeniyle bu isim verilmiştir.)
jel :
lat., fra., ara. * gelare (donmak, katılaşmak, pıhtılaşmak), gel (donmuş,
katılaşmış, sertleşmiş, sert, katı, jel) (lat.); geler, gel (fra.); cellede
(donmak, katılaşmak, pıhtılaşmak) (ara.) * kozmetik, ilaç ve kimya alanlarında
kullanılan yarı katı, yarı sıvı madde
jelatin :
lat., fra. * gelare (donmak, katılaşmak, pıhtılaşmak) (lat.); geler + atine
(isim yapım eki) (fra.) * gıda, ilaç ve endüstride jel oluşturucu madde olarak
kullanılan hayvansal kaynaklı, jel kıvamında protein (C102H151O39N31)
jelofuzin :
lat. * gelare (donmak, katılaşmak, pıhtılaşmak), gel (donmuş, katılaşmış,
sertleşmiş, sert, katı, jel) + o (bağlaç) + infusion (damar içi sıvı verme) (in
(iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + fusio (dökme,
akıtma) (fundere (dökmek, akıtmak) + tio (isim yapım eki) ) + ine (kimyasal
bileşik eki) * aşırı kanama, travma, dehidratasyon veya benzeri bir olay
nedeniyle önemli miktarda kan kaybı olması durumunda kan plazması yerine
kullanılan jelatin bazlı plazma hacmi genişletici intravenöz sıvı
jeloz :
lat. * gelare (donmak, katılaşmak, sertleşmek), gel (donmuş, katılaşmış,
sertleşmiş, sert, katı) + osus (ile ilgili, sıfat yapım eki) * deniz
yosunlarından çıkarılan, besin sanayiinde ve hekimlikte kullanılan bir tür
jelatin, agaragar
jembe :
bam. * anke dje anke be (herkes barış (huzur) içinde bir araya gelsin) (anke
(herkes) + dje (toplanmak, bir araya gelmek) + anke (herkes) + be (barış,
huzur) * Batı Afrika kökenli, çıplak elle çalınan, iple akortlu, deri kaplı bir
goblet davul
jenealoji :
gre. * gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek),
genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, ırk, döl, soy, nesil,
aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori), genes (doğuran, ortaya
çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) + logia
(bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) +
eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * bir kişinin veya ailenin atasal
bağlarını, aile tarihlerini ve nesiller boyu devam eden kökenlerini inceleyen
bilim dalı, soybilim
jendepuş :
far. * jende (yama, eski bez parçası, yamalı; eski, eski püskü, pejmürde) +
puşifan (örtmek, giymek), puş (giysi, kıyafet, giyilen şey, hırka) * yamalı
hırka; yamalı hırka giyen kimse; fakir; dervişlerin fakirlik ve dünyadan el
çekmişliğini simgeleyen giysi
jeneralize :
gre., lat. * generare (doğurmak, üretmek, türetmek, oluşturmak, yaratmak)
(lat.) (gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek),
genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, ırk, döl, soy, nesil,
aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori), genes (doğuran, ortaya
çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) (gre.) + are
(fiil mastar eki) ) (lat.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + izare
(dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım eki) (lat.) *
genelleştirilmiş, yaygınlaştırılmış
jenerasyon :
gre., lat. * generare (doğurmak, üretmek, türetmek, oluşturmak, yaratmak)
(lat.) (gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek),
genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, ırk, döl, soy, nesil,
aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori), genes (doğuran, ortaya
çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) (gre.) + are
(fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) (lat.) * soy, tür, cins, çeşit,
köken, doğma, üretim, kuşak, nesil
jeneratif :
gre., lat. * generativus (generare (doğurmak, üretmek, türetmek, oluşturmek,
yaratmak) (gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana
getirmek), genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, ırk, döl, soy,
nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori), genes (doğuran, ortaya
çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) (gre.) + are
(fiil mastar eki) ) + ivus (gibi olan) ) (lat.) * yaratıcı, oluşturucu,
doğurucu, üretici niteliğe sahip olan
jeneratör :
gre., lat. * generare (doğurmak, üretmek, türetmek, oluşturmek, yaratmak)
(gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genos
(gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, ırk, döl, soy, nesil, aile,
akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori), genes (doğuran, ortaya çıkaran,
yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) (gre.) + are (fiil
mastar eki) ) + tor (-cı, yapan, eden eki) (lat.) * yaratıcı, oluşturucu,
doğurucu, üretici; mekanik enerjiyi elektrik enerjisine dönüştürerek elektrik
üreten cihaz, üreteç
jenerik :
gre., lat. * generare (doğurmak, üretmek, türetmek, oluşturmek, yaratmak)
(gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genos
(gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, ırk, döl, soy, nesil, aile,
akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori), genes (doğuran, ortaya çıkaran,
yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) (gre.) + are (fiil mastar
eki) ) (lat.) + ikos, icus (ile ilgili, gibi, -a ait) (gre., lat.) * bir türe,
cinse, çeşide veya soya ait; film ve dizilerin başlangıç veya bitişinde oyuncu
ve teknik ekibin adlarını gösteren bölüm veya marka koruması olmayan ilaç türü;
türe ait, genel, eşdeğer
jenosit :
gre., lat. * genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, ırk, döl,
soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori) (gre.) + caedere,
cidere (kesmek, yarmak, parçalamak, doğramak, vurmak, çarpmak; öldürmek), caede,
cide, cidium (kesme, yarma, parçalama, doğrama, vurma, çarpma, öldürme) (lat.)
* belirli bir ulusal, etnik, ırksal veya dinsel grubun tamamen veya kısmen yok
edilmesini amaçlayan sistematik öldürme ve yok etme eylemi, soykırım
jeodezi :
gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + deiein (bağlamak, sarmak, ölçmek),
desis (bağlama, bağlı olma, ölçüm, ölçme) * yeryüzü ölçümü, arazi ölçümü;
yeryüzünün şeklinin, boyutlarının, yerçekimi alanının ve bu özelliklerdeki
değişimlerin hassas ölçümlerle belirlenmesini konu alan bilim dalı
jeodezik :
gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + deiein (bağlamak, sarmak, ölçmek),
desis (bağlama, bağlı olma, ölçüm, ölçme) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * jeodezi ile ilgili
jeodinamik :
gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + dunamos, dynamos (güç, kuvvet) + ikos
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yeryüzünün hareketliliği ve güçleriyle
ilgili
jeofaji :
gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + phageia (yeme durumu, yutma durumu)
(phagein (yemek, yutmak, tüketmek) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) *
balçık, çamur yeme davranışı
jeofizik :
gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + phusis, physis (öne getirme, üretme,
doğurma, oluşturma, meydana getirme, ortaya çıkarma, büyütme, geliştirme) +
ikos (ile ilgili, gibi, -a ait) * yerin doğası, yeryüzünün fiziksel
özelliklerini inceleyen bilim dalı
jeografi : gre.
* ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek,
kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım,
çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * yeryüzünü
fiziksel, ekonomik, biyolojik, insansal ve siyasal yönlerden inceleyen bilim dalı
jeokimya :
gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + khymeia (karışım sanatı, dönüştürme
sanatı, metal eritme) (khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia
(isim yapım ve durum eki) ) (gre.); kimya (maddenin yapısını, hallerini ve
etkileşimlerini inceleyen bilim dalı) (ara.) * yeryüzünün kimyasal yapısını
inceleyen bilim dalı
jeolog :
gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz,
akıl) * yeryüzünün oluşumunu, fiziksel ve kimyasal yapısını, kayaçları ve bu
süreçlerin tarihsel gelişimini araştıran bilim insanı, yerbilimci
jeoloji :
gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı,
söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) * yeryüzünün oluşumunu, fiziksel ve kimyasal yapısını, kayaçları
ve bu süreçlerin tarihsel gelişimini inceleyen bilim dalı, yerbilim
jeolojik :
gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı,
söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * jeoloji ile ilgili
jeomagnetizma :
gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + magnes, magnetes (çeken, çekim gücüne
sahip olan; mıknatıs taşı, Magnesia bölgesi) + ismos (isim yapım, durum, akım,
öğreti, doktrin eki) * Dünya'nın manyetik alanını ve bu alanın oluşumu ile
değişimlerini inceleyen bilim dalı
jeomanyetik :
gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + magnes, magnetes (çeken, çekim gücüne
sahip olan; mıknatıs taşı, Magnesia bölgesi) (mag (Manyetit taşı, mıknatıs
taşı) + netes (ile ilgili, sahibi) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
* yerin manyetik alanı ile ilgili
jeomanyetizma :
gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + magnes, magnetes (çeken, çekim gücüne
sahip olan; mıknatıs taşı, Magnesia bölgesi) + ismos (isim yapım, durum, akım,
öğreti, doktrin eki) * Dünya'nın manyetik alanını ve bu alanın oluşumu ile
değişimlerini inceleyen bilim dalı
jeometrodinamik :
gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + metros, metron (ölçü) + dunamos,
dynamos (güç, kuvvet) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * uzay-zaman
geometrisi ile kütleçekim alanlarının ve kozmik yapıların dinamik değişimlerini
inceleyen, kütleçekimini ve diğer fiziksel alanları uzay-zaman eğriliği ve
dinamikleri olarak ele alan kuramsal fizik alanı
jeomorfolog :
gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + morphe, morphos (şekil, biçim, form,
kalıp) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) * yeryüzü şekillerini ve
oluşum süreçlerini inceleyen bilim insanı
jeomorfoloji :
gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + morphe, morphos (şekil, biçim, form,
kalıp) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi,
söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * yeryüzü
şekillerinin oluşumunu, yapısını ve değişim süreçlerini inceleyen bilim dalı
jeopolitik :
gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + politikos (polis (devlet, şehir) +
tikos (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * coğrafi konumun, doğal kaynakların ve
mekansal özelliklerin devletlerin siyasi güçleri, stratejileri ve uluslararası
ilişkileri üzerindeki etkilerini inceleyen düşünce ve analiz alanı
jeosantrik :
gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + kentrikos (keskin nokta gibi;
merkezcil) (kentron (keskin nokta; merkez) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) * Dünyanın (yerin) merkez alındığı, özellikle astronomide yeryüzünün
merkeze konduğu görüş veya model, yermerkezcil
jeosantrizm :
gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + kentron (merkez, orta nokta, keskin
nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme) + ismos (isim
yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * Dünyanın evrenin merkezi olduğu
görüşü veya bu anlayışa dayanan sistem
jeosenklinal :
gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + klinein (eğilmek, yana yatmak, eğim
vermek, eğim yapmak, meyletmek, meyil vermek, katmanlamak) (gre.); inclinare
(eğmek, eğilmek, yöneltmek) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine,
üzerine, üstüne) + clinare (eğmek, eğilmek, meyletmek) ) + alis (ile ilgili;-a
ait) (lat.) * yer kabuğunda, büyük ölçekli alçak çöküntü alanı veya kıvrımlı
çukur; yerkabuğunun çok uzun bir süre çöken, bu çökmeye bağlı olarak da kat kat
bir biçimde kalın tortullarla dolmuş bulunan bölümü
jeosismik :
gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + seiein (sallamak, sarsmak), seismos
(sallanma, sarsıntı, yer sarsıntısı, deprem) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * yer sarsıntılarıyla, depremlerle ilgili olan
jeotermal :
gre., lat. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + thermos (ısı, sıcaklık) (gre.) +
alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * yerin iç ısısıyla, yer altı
sıcak su ve buhar enerjisiyle ilgili
jeotermi :
gre., lat. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + thermia (ısı, sıcaklık) (therme,
thermos (ısıtma, sıcak yapma) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * yerin iç
kısmından kaynaklanan ısı enerjisi
jeotermik :
gre., lat. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + thermia (ısı, sıcaklık) (therme,
thermos (ısıtma, sıcak yapma) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * jeotermi ile ilgili
jeotropizma :
gre. * geotropism (ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + trepein (çevirmek,
döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek, değiştirmek), tropos (dönüş,
dönme, çevrilme, değişim, tepki; biçim, şekil; yanıt; yönelen, etki eden;
esnek, bir kenara çevrilebilir) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti,
doktrin eki) ) * bitki organlarının yerçekimi etkisine bağlı olarak belirli bir
yöne doğru büyüme veya yönelme eğilimi jerminasyon
jerminal :
lat. * germen (tohum, tomurcuk, filiz, döl, çekirdek, üreme başlangıcı) + alis
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hücrelerin veya organizmaların gelişiminin
en erken evresine ait, tomurcuksal, tohumsal, filizsel, tomurcukla ilgili,
tohumla ilgili, filizle ilgili, filizlenen veya gelişmekte olan, tohum
yeşermesi; biyolojide üreme hücreleriyle veya gelişimin erken aşamalarıyla
ilgili
jerminasyon :
lat. * germen (tohum, tomurcuk, filiz, döl, çekirdek, üreme başlangıcı),
germinare (filizlenmek, döllenmek, tomurcuklanmak, tohumlanmak) + tio (isim
yapım eki) * tohumun su alarak metabolik olarak etkinleşmesi ve yeni bitki
filizinin gelişmeye başlaması süreci olan çimlenme, tohumlanma, tomucuklanma,
filizlenme
jersey :
ing. * jersey (örme kumaş) * Avrupa kıtasının batısında, Büyük Britanya'nın
güneyinde yer alan ve Manş Denizi'nde bulunan, Birleşik Krallık’a bağlı Manş
Adaları'ndan biri
jervin :
lat. * jervine (Veratrum (akçöpleme) türü Jervia/Jerba bitkisi) (jervo, yervo
(fiğ, burçak) + ine (kimyasal madde ve alkaloid eki) ) * Veratrum bitkilerinden
elde edilen, steroidal alkaloit yapısında olan ve teratojenik özellikleriyle
bilinen, suda çözünmeyen, zehirli ve steroid yapılı bir doğal bileşik
(C27H39NO3)
jest :
lat. * gerere (getirmek, toplamak, biriktirmek, taşımak, yönetmek, yürütmek,
yapmak, yüklemek, yığmak), gestus (hareket, davranış, jest), gesta (hareketler,
davranışlar, jestler) * “duyguları, düşünceleri ifade etmek için yapılan
anlamlı el, kol veya yüz hareketi
jesus :
ibr., gre., lat. * yeh (olan, var olan, yaşayan, hayy olan; tanrı) + şua
(kurtarır; kurtarış; kurtuluş) (ibr.); iesous (gre.); ieus, jesus (lat.) *
tanrı kurtarır, tanrının kurtarışı, tanrı kurtuluştur; kendisine İnci isimli
kutsal kitap indirilen peygamberin ismi, İys, İsa (je suis (ben varım, benim)
(fra.) iyş (yaşam) (ara.) )
jet :
lat. * jacere (fırlatmak, atmak), jactus (fırlatma, atış), jet (ing., fra.) *
yüksek hızda ve güçlü basınçla akan sıvı veya gaz püskürten alet; jet motoruna
(uçağın itiş gücünü, havayı sıkıştırıp, yakıtla yakıp yüksek hızlı gaz
püskürterek üreten türde motor) sahip olan ve çok hızlı giden hava taşıtı
jet lag :
lat. * jacere (fırlatmak, atmak), jactus (fırlatma, atış), jet (ing., fra.) +
lagen (olmak, yatmak), legen (koymak) (alm.), lag (gecikme, zaman farkı) (ing.)
* hızlı ve uzun mesafeli uçak yolculukları sonucu biyolojik saatin yerel zamana
uyum sağlayamaması nedeniyle ortaya çıkan uyku düzensizliği, yorgunluk ve
dikkat bozukluğu durumu
jet stream :
lat., fra., ing. * jacere (fırlatmak, atmak), jactus (fırlatma, atış) (lat.);
jeter (atmak, fırlatmak, savurmak), jet (fışkırma, hızla çıkma) (fra.) + stream
(akış, akıntı, akarsu, nehir, ırmak) kökünden) (ing.) * atmosferin üst
katmanlarında batıdan doğuya doğru çok hızlı esen dar ve güçlü rüzgarların
oluşturduğu hava akımı kuşağı
jet yakıtı :
lat., fra., tür. * jacere (fırlatmak, atmak), jactus (fırlatma, atış) (lat.);
jeter (atmak, fırlatmak, savurmak), jet (fışkırma, hızla çıkma) (fra.) + yakıt
(yanma yoluyla enerji açığa çıkaran ve bu özelliği sayesinde ısı, hareket veya
elektrik üretiminde kullanılan madde) (yak (ateş almak, alevlenmek, tutuşmak) +
ıt (isim yapım eki) + ı (iyelik eki) (tür.) ) * gaz türbinli motorlarla çalışan
uçaklarda kullanılmak üzere tasarlanmış bir tür havacılık yakıtı, kerosen
(C10H22 - C16H34)
jeton :
lat., fra. * jacere, jactare (fırlatmak, atmak), jactus (firlatılmış, atılmış)
(lat.); jeter + on (isim yapım eki) (fra.) * oyunlarda veya makinelerde
kullanılan, üzerinde işaret veya değer bulunan küçük, dairesel madeni veya
plastik parça
jhulelal :
san. * jhule (salıncak, sallanmak) + lal (sevilen, oğul) * salıncaktaki sevgili
oğul, koruyucu tanrı
jig :
isp., alm. * giga (dans) (isp.), geige (keman) (alm.) * İngiliz kaynaklı, 6
8lik veya 12 8lik ölçüye sahip bir dans türü
jigantizm :
gre. * gigas, gigant (dev, çok büyük varlık) + ismos (isim yapım, durum, akım,
öğreti, doktrin eki) * normalden çok daha büyük, devasa boyutta olma durumu
veya hastalığı
jigolo :
fra. * giguer (oynamak, hoplayarak dans etmek) + lo (erkek kişi eki) * para
karşılığı kadınların eşlikçisi, sevgilisi veya cinsel ilişki partneri olan
erkek
jikle :
lat., fra. * jacere (fırlatmak, atmak), jaculum (cirit, mızrak), jaculari
(atmak, atılmak, fırlatmak, fırlamak) (lat.); gicler (fışkırtmak) (fra.) *
motorun rölanti devrini ve karışımını ayarlamak için kullanılan küçük bir
hava-yakıt ayar vidası; motorun özellikle soğuk havalarda kolay çalışması için
karbüratöre daha zengin yakıt karışımı vermek amacıyla yapılan ayar
jile :
fra. * gilet (kolsuz yelek, süslemeli üst giysi) * kolsuz, kısa yelek,
genellikle erkeklerin veya kadınların giydiği, gövdeyi saran bir giysi
jilet :
fra. * gilette (King C. Gillette’in soyadından) * traş bıçağı (marka isminden);
King C. Gillette tarafından geliştirilen ve markalaşan tıraş bıçağı ve kişisel
bakım ürünlerini ifade eden marka ismi
jimmy :
ing. * jimmy (levye) * zorla açmak, levye ile kapı veya pencereyi kırmak
jimnastik :
gre. * gymnazein (çıplak olarak egzersiz yapmak, beden eğitimi yapmak, antreman
yapmak) (gymnos (çıplak) + azein (fiil mastar eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * beden eğitimiyle ilgili, çıplak vücutla yapılan egzersizlere
dair; antik Yunan’da çıplak yapılan fiziksel egzersizlerden türetilmiş olup,
bedenin esnekliğini, güç ve koordinasyonunu geliştiren sistemli fiziksel
hareketler
jinekokrasi :
gre. * gyne (dişi organ, dişi, kadın) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) +
kratia (kudret, güç, iktidar, güçlülük, kuvvetlilik; yönetim) (kratos (güç,
kudret, kuvvet, sağlamlık) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kadın gücü
durumu, kadın iktidarı; kadınların yönetimde egemen olduğu veya siyasi gücü
elinde bulundurduğu yönetim biçimi
jinekolog :
gre. * gyne (dişi organ, dişi, kadın) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) +
(logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) * kadın sağlığı ve hastalıklarıyla
ilgilenen tıp uzmanı
jinekoloji :
gre. * gyne (dişi organ, dişi, kadın) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) + logia
(bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) +
eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kadın sağlığı ve hastalıklarıyla
ilgilenen tıp dalı
jinekolojik :
gre. * gyne (dişi organ, dişi, kadın) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) + logia
(bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) +
eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
* jinekoloji ile ilgili
jinekolojist :
gre. * gyne (dişi organ, dişi, kadın) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) +
(logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) (gre.) + ist (-cı, destekçi, yandaş,
yapan, eden eki) * kadın sağlığı ve hastalıklarıyla ilgilenen tıp uzmanı
jinekomasti :
gre. * gyne (dişi organ, dişi, kadın) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) +
mastia (memeyle ilgili olma) (mastos (meme başı, besleme, dolgun; meme, göğüs,
küçük tümsek, çıkıntı) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * erkeklerde meme
dokusunun normalden fazla büyümesi durumu
jinjivit :
lat. * gingiva (diş eti), gingivae (diş etleri) + itis (iltihap, enfeksiyon,
yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) * dişi çevreleyen diş dokusunun, diş
etiyle birlikte iltihaplanması
jinobazik :
gre. * gyne (dişi organ, dişi, kadın) + bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek,
adım atmak; inmek), basis (adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş,
yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş, alt, aşağı, düşük) + ikos (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * dişi organ veya dişi eşey yapılarıyla ilişkili olarak
bazik özellik gösteren veya baz bileşen taşıyan; botanikte dişi organı tepecik
borusunun (stilus) ovaryumun (yumurtalığın) tepesinden değil, tabanından çıkan
jinofor :
gre. * gyne (dişi organ, dişi, kadın) + pherein (taşımak, getirmek, götürmek),
phoros (taşıyan, getiren; taşıma, getiren) * bazı çiçekli bitkilerde dişi
organı taşıyan ve onu çiçek tablasından uzaklaştıran sap benzeri yapı
jip :
ing. * general (genel) + purpose (amaç) + car (araba, oto) * g ve p harflerinin
İngilizce telaffuzundan oluşan akronim "jeep"; küçük, dayanıklı, çok
amaçlı arazi aracı
jips :
gre. * gypsos (alçı taşı) * kalsiyum sülfatın buharlaşmasıyla oluşan beyaz
renkli ve bir kimyasal tortul taş, alçı taşı
jiroskop :
gre. * gyrein (dönmek), guros, gyro (dönme, dönüş) + skopein (gözlemek, bakmak,
incelemek, gözlemlemek, araştırmak), skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış,
hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) * dönüş ekseninin kendi
kendine herhangi bir yönü kabul etmekte özgür olduğu dönen bir çark veya disk,
düzdöner
jirostat :
gre. * gyrein (dönmek), guros, gyro (dönme, dönüş) + statos (duran, durağan,
sabit, hareketsiz) * dönme hareketini veya dengeyi ölçen ve koruyan cihaz
jiroveci pnömonisiti :
çek., gre. * jirovec (Çekoslovak parazitoloji ve protozooloji profesörü Otto
Jírovec'in soyadından) (çek.) + pneumon, pneumos (nefes, soluk, hava, ruh;
akciğer) + kystitis (kustis, kystis (kist, kese, kapsül, torba, mesane, idrar
torbası, sidik torbası) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun,
hastalık eki) (gre.) + si (iyelik eki) (tür.) * bağışıklığı zayıf kişilerde
akciğerlerde Pneumocystis jirovecii mantarının neden olduğu, ciddi solunum yolu
enfeksiyonu
jiujitsu :
jap. * ju (yumuşak, esnek, nazik, kibar) + jitsu (sanat, teknik, beceri) *
samurayların silahsız dövüş tekniklerinden oluşan ve rakibin gücünü kendi
aleyhine çevirmeyi amaçlayan Japonya kökenli esnek ve yumuşak dövüş sanatı
jogging :
ing. * jog (hafif tempoda koşmak) + ing (isim yapım eki) * yavaş tempoda,
düzenli koşma sporu veya egzersiz
joint :
lat., fra. * jungere (birleştirmek, bağlamak, bir araya getirmek, eklemek,
kesişmek), junctus (birleşmiş, eklenmiş) (lat.); joint (fra.) * bağlantı,
eklem, birleşme noktası
joker :
lat., alm. * jocus (şaka, oyun, eğlence) (lat.); joke (şaka) + er (-cı, yapan,
eden eki) (alm.) * iskambil destesinde yer alan ve istenen herhangi bir kartın
yerine geçebilen “vurguncu” veya “yaban kart” olarak da anılan kart
jokey :
ing. * Jock (John'un lakabı) + ey (ile ilgili, gibi, -a ait) * at yarışlarında
atları süren, deneyimli ve genellikle hafif yapılı sporcu, at binicisi
jonglör :
lat., fra. * joculari (şaka yapmak, oyun oynamak) (lat.); jongler (oynamak),
jongleur (oyuncu) (fra.) * özellikle Orta Çağ Fransa’sında şarkı söyleyip dans
ederek veya çeşitli gösteriler sergileyerek izleyicileri eğlendiren profesyonel
sanatçı
jonksiyon :
lat. * junctio (birleşme, eklenme, kesişme) (jungere (birleştirmek, bağlamak,
bir araya getirmek, eklemek, kesişmek) + tio (isim yapım eki) ) (lat.);
jonction (fra.) * buluşma, birleşme, kesişme, kavşak noktası
jonksiyonel taşikardi :
lat., gre. * jungere (birleştirmek, bağlamak, bir araya getirmek, eklemek,
kesişmek), junctus (birleşmiş, eklenmiş) + tion (isim yapım eki) + alis (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) + takhys (hızlı, çabuk, süratli, ivedi) +
kardia (yürek, kalp) (gre.) * kalbin atriyoventriküler bağlantı bölgesinden
kaynaklanan hızlı kalp atışı
jorjet :
fra. * george (20. yy'da yaşamış fransız terzi Georgette de la Plante'ın
isminden) + ette (küçültme eki) * yüzey tarafında hafif bir kırışıklık hissi
veren sıkı bükülmüş iplikler kullanılarak dokunmuş olan ince, şeffaf, hafif ve
mat yüzeyli, hafif buruşuk dokulu, dökümlü bir ipek kumaş; genellikle pamuktan
dokunmuş, çok bükümlü, bürümcük görünüşlü bir kumaş
josephson etkisi :
ing. * Josephson (İngiliz fizikçi Brian David Josephson'un soyadından) (ing.) +
etki (bir olgunun veya olayın oluşturduğu sonuç, tesir) + si (iyelik eki)
(tür.) * iki süperiletken arasında yalıtkan bir tabaka bulunduğunda elektron
çiftlerinin tünelleme yoluyla geçişi sonucu ortaya çıkan kuantum mekaniksel
olay
jota :
ing. * Jamboree (cümbüş, kutlama, eğlence) + On (üzerinde) + The (ön ek) + Air
(hava) kelime grubunun akronimi * bir çift dansçının oynadığı, hızlı tempoda,
kastanyet eşlikli ispanyol dansı
joule :
ing. * joule (İngiliz fizikçi James Prescott Joule’un soyadından) * SI birim
sisteminde, bir cismin 1 Newton’luk kuvvet altında, 1 metre hareket yer
değiştirmesi için gerekli olan enerji; işin birimi; iş, kuvvet ile mesafenin
çarpımıdır; W = F.L
jöle :
lat. * gelare (lat.); geler (fra.) (donmak, katılaşmak, pıhtılaşmak,
sertleşmek) (lat.); gelée (donmuş, katılaşmış, pıhtılaşmış) (fra.) * sıvı bir
maddenin soğuma veya kimyasal etkileşim sonucu yarı katı, titreşimli ve saydam
bir kıvama dönüşmesiyle oluşan madde; katılaşmış, saydam, yarı sıvı madde, saç
şekillendirici veya tatlı
jön :
lat. * ieiunus, jeiunus (aç, boş mideyle; yiyeceksiz; sabah açlığı içinde,
oruç) (lat.); jeûne (oruç) (fra.) * aç kalma, oruç
jön :
lat., fra. * iuvenis, juvenis (genç) (lat.); jeune (fra.) * genç, delikanlı,
yaşça küçük, dinç; tiyatro ve sinemada başrolü oynayan genç ve yakışıklı erkek
oyuncu
jön türk :
lat., fra. * iuvenis, juvenis (genç) (lat.); jeune (fra.) + Türk (Türk) (tür.)
* genç Türk; 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başında Osmanlı Devleti’nde
meşrutiyet, anayasa ve siyasal reformları savunan genç ve yenilikçi aydınları
ifade eden kavram
jönprömiye :
lat., fra. * iuvenis, juvenis (genç) + primarius (ilk, birinci, ilk sırada
olan, başta gelen) (lat.); jeune + premier (fra.) * tiyatro veya sinemada
başrolü oynayan genç erkek oyuncu
JPEG :
ing. * joint (ortak) + photographic (fotoğrafik) + experts (uzmanlar) + group
(grup) * bilgisayar sistemlerinde fotoğraflar için kayıplı sıkıştırma kullanan
yaygın görüntü dosyası formatı
JRE :
ing * Java + runtime (çalışma zamanı) + environment (ortam) * Java
uygulamalarını çalıştıran yazılım ortamı
JSON :
ing. * JavaScript (betik dili) + object (nesne) + notation (gösterim) *
yapılandırılmış veriyi anahtar-değer çiftleriyle temsil eden, verilerin
insanlar ve bilgisayarlar tarafından kolay okunup işlenmesini sağlayan metin
tabanlı veri gösterim biçimi
juba :
bar. * juba (nehir kenarı, toplanma yeri, yaşam alanı) * Güney Sudan'ın
başkenti
judo :
jap. * ju (yumuşak, esnek, nazik, kibar) + do (yol, yöntem, disiplin) *
jiujitsudan gelişmiş, tutmalara, fırlatmalara, hareketsiz bırakmalara ve güce
karşı güç kullanmadan rakibin dengesini bozmaya dayanan, silahsız dövüş sporu
jugari :
san., por. * sarkara (çakıl taşı, kum tanesi; şeker, şeker kristali, kristalize
şeker) (san.); jagara, jagro (por.) * şeker kamışı veya hurma özsuyunun kaynatılıp
yoğunlaştırılmasıyla elde edilen, rafine edilmemiş geleneksel doğal şeker ürünü
jugat :
lat. * jugatus (boyunduruklanmış, bağlanmış, birleştirilmiş,çift koşulmuş)
(jungere (birleştirmek, bağlamak, bir araya getirmek, eklemek, kesişmek),
jugare (boyunduruklamak, bağlamak, birleştirmek) (jugum (boyunduruk, bağ,
kemer) + are (fiil mastar eki) ) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki)
(lat.) * yaprak veya organların çiftler halinde birleşmiş veya karşılıklı
düzenlenmiş olan
juglandaceae :
lat. * juglans (Jüpiter'in meşesi, Jüpiter'in palamudu; ceviz cinsi) (iovis,
jovis (ışık; gök; jupiter) + glans (palamut, meşe palamudu, ceviz; fındık
benzeri sert kabuklu meyve) ) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * Fagales
takımına bağlı, genellikle odunsu ve yaprak döken ağaç veya çalı türlerini
içeren, en bilinen ve ekonomik değeri en yüksek üyesi ceviz (Juglans) ağacı
olan çiçekli bir bitki familyası, cevizgiller
juglans :
lat. * iovis, jovis (ışık; gök; jupiter) + glans (palamut, meşe palamudu,
ceviz; fındık benzeri sert kabuklu meyve) ) * Jüpiter’in cevizi; Juglandaceae
familyasının Juglans cinsinden, tek tüysü yaprakları karşılıklı dizilmiş ve
aromatik kokulu ağaç türlerinin ve bu ağaçların meyvelerinin ortak adı, adi
ceviz; Juglans regia (Anadolu cevizi, İngiliz cevizi)
juguler :
lat. * jugulum (boğaz, boyun çukuru) (jugum (boyunduruk, bağ, kemer) + ulum
(küçültme eki) ) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * boyunla ilgili,
boyundaki ana damarlarla (özellikle vena jugularis) ilgili
jugulosubklavyen : lat.
* jugulum (boğaz, boyun çukuru) + sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda,
aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + clavicula (köprücük
kemiği) (clavis (anahtar, kilidi açan araç; kapı açma mekanizması) + cula, ula
(küçültme eki) ) + ianis (ile ilgili, gibi, -a ait) * boyundaki jugular ven ile
köprücük kemiği altındaki subklavyen ven arasındaki anatomik ve fonksiyonel
bağlantı; Vena jugularis interna ile vena subclavia'nın birleştiği anatomik
açı, yani brakiosefalik venin (vena brachiocephalica) oluştuğu yer
jugum :
lat. * jugare (boyunduruklamak, bağlamak, birleştirmek), jugum (boyunduruk,
bağ, kemer) * bağlantı, birleşme, çiftlenme, çift koşulma; iki hayvanı birlikte
koşmak için kullanılan boyunduruk
jujitsu :
jap. * ju (yumuşak, esnek, nazik, kibar) + jitsu (sanat, teknik, beceri) *
samurayların silahsız dövüş tekniklerinden oluşan ve rakibin gücünü kendi
aleyhine çevirmeyi amaçlayan Japonya kökenli esnek ve yumuşak dövüş sanatı
juksta :
lat. * juxta (yanında, bitişik, yakın, yakınında, komşu) * yanında, bitişik,
yakın, yakınında, komşu
jukstaduktal :
lat. * juxta (yanında, bitişik, yakın, yakınında, komşu) + ductus (yönlendirme;
kanal, boru, kemer, kiriş) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir
kanala (özellikle ductus arteriosus’a) komşu konumda bulunan; kanalın
bitişiğinde yer alan
jukstaglomerüler :
lat. * juxta (yanında, bitişik, yakın, yakınında, komşu) + glomus (top, küçük
top, yumak, yumru, küçük yuvarlak yapı) + ulus, ula (küçültme eki) + aris (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * böbrekteki glomerülün yakınında bulunan
hücreler ile ilgili
jul :
ing. * joule (İngiliz fizikçi James Prescott Joule’un soyadından) * SI birim
sisteminde, bir cismin 1 Newton’luk kuvvet altında, 1 metre hareket yer
değiştirmesi için gerekli olan enerji; işin birimi; iş, kuvvet ile mesafenin
çarpımıdır; W = F.L
julian :
lat. * julus (kıvrık, spiral şeklinde nesne) + ianus (ile ilgili, -a ait) *
Julius adından türeyen, Roma kökenli erkek adı
julidae :
lat. * julus, iulus (kuyruk, solucan benzeri küçük hayvan, kırkayak cinsi;
kıvrık, spiral şeklinde nesne) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * çok
bacaklılar (Myriapoda) sınıfının kırkayaklar (Diplopoda) grubuna ait, halkalı,
silindirik ve uzun gövdeli bir kırkayak familyası
julus :
lat. * julus (kıvrık, spiral şeklinde nesne) * çok bacaklı, silindirik gövdeli
kırkayak türleri
jumbo :
sva. * jumbe (şef, reis; 19. yüzyılda Londra Hayvanat Bahçesi'nde sergilenen
dev bir Afrika fili olan Jumbo’nun adından) * çok büyük, dev gibi, devasa
jump shot :
ing. * jump (sıçramak, atlamak) + shot (atış; vuruş, darbe) * basketbolda iki
ayak üzerinde yükseğe zıplayarak yapılan şut atışı
juncaceae :
lat. * iuncus, juncus (hasır otu, saz, kamış) + aceae (-giller, bitki familyası
eki) * çim ve kamışa benzeyen, genellikle sulak ve nemli alanlarda yetişen tek
yıllık veya çok yıllık otsu çiçekli bitkilerin bir familyası, hasırotugiller,
kofagiller, sazgiller
junction :
lat. * jungere (birleştirmek, bağlamak, bir araya getirmek, eklemek, kesişmek),
junctus (birleşmiş, bir araya getirilmiş, eklenmiş) + tio (isim yapım eki) *
buluşma, birleşme, kesişme, kavşak noktası
juncus :
lat. * jungere (birleştirmek, bağlamak, bir araya getirmek, eklemek, kesişmek)
* Juncaceae familyasına ait, sulak alanlarda yetişen, kamış benzeri otsu bitki
cinsi
junior :
lat. * iuvenis, juvenis (genç) + ior (daha) * daha genç
juniperus :
lat. * juniperus (ardıç) * Cupressaceae familyasına ait, iğne yapraklı,
kozalaklı ve aromatik meyveli ağaç ve çalı cinsi
juno :
lat. * Iuno, Juno (genç, gençlik, yaşam gücü; Roma mitolojisinde evlilik,
kadınlık, doğum ve kadınların koruyucu tanrıçası (Yunan mitolojisindeki
Hera’nın Roma’daki karşılığı) tanrıçası Juno'nun adı), iuvenis, juvenis (genç)
* Roma mitolojisinde evlilik, kadınlık, doğum ve devletin koruyuculuğu ile
ilişkilendirilen tanrıça
junon :
lat., fra. * Iuno, Juno (genç, gençlik, yaşam gücü; Roma mitolojisinde evlilik,
kadınlık, doğum ve kadınların koruyucu tanrıçası (Yunan mitolojisindeki
Hera’nın Roma’daki karşılığı) tanrıçası Juno'nun adı), iuvenis, juvenis (genç)
(lat.); junon (fra.) * Roma mitolojisinde evlilik, kadınlık, doğum ve devletin
koruyuculuğu ile ilişkilendirilen tanrıça
jupiter :
lat. * iupiter, jupiter (iovis, jovis, iu, jiu (ışık, gök) + pater, piter
(baba) ); deus, djous (ışık, gün, gök) + pater (baba) (gök baba); deiw (ışık,
Tanrı) + peter (baba) (ışık baba, Tanrı baba, God Father) * gök tanrısı, gök
babası, gökyüzü babası; Roma mitolojisinde baş tanrı; Güneş'ten uzaklığa göre
beşinci sırada yer alan, Güneş sistemindeki en büyük gezegen (diya, ziya (ışık)
(ara.), dieu (tanrı) (fra.) )
jurisprudens :
lat. * juris (hukuki, hukuksal, hakla ilgili) (ius, jus (hukuk, hak) + aris
(ile ilgili, -a ait) ) + prudentia, providentia (öngörü, ileri görüşlülük,
önlem, tedbir) (providere (önceden görmek, öngörmek) (pro, pros (ilk, birinci,
baş, ön, önde, önce, öncel, öncül, ileri, ileride, öne doğru, için, lehine,
içinde, gerektikçe) + videre (görmek) ) + entia (isim yapım eki) ) *
mahkemelerin kararları ve hukuk ilkeleri üzerine yapılan bilimsel inceleme
alanı, hukuk bilimi, hukuk felsefesi, içtihat
jurnal :
lat., fra. * diurnalis (günlük) (dies (gün) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) (lat.); journée (gün) + ale (ile ilgili, gibi, -a ait) (fra.) *
günlük kayıt, rapir defteri, gazete, dergi
jurnalci :
lat., fra., tür. * diurnalis (günlük) (dies (gün) + alis (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) ) (lat.); journée (gün) + ale (ile ilgili, gibi, -a ait) (fra.) +
ci (yapan, eden eki) (tür.) * gazeteci, haberci, günlük yazan kişi; kişi veya
gruplar hakkında bilgi toplayıp bunları yetkili makamlara gizli veya açık
biçimde bildiren, ihbar eden kimse
juro :
lat. * juro (Fransa sınırındaki Jura Dağları’ndan) * ikinci çağın triasla
kretase arasında kalan dönemi
juturne :
lat. * juturna (yardım eden, koruyucu) (iuvare, juvare (yardım etmek) + turna
(-cı, yapan, eden eki) ) * Roma mitolojisinde su kaynakları ve pınarların
tanrıçası
juvenil :
lat. * iuvenis, juvenis (genç) + ilis (ile ilgili, -e ait) * gençlere ait,
gençlik dönemiyle ilgili, genç
juventus :
lat. * iuvenis, juvenis (genç) + tus (isim yapım eki) * gençlik, genç olma,
gençler topluluğu
jübile :
ibr., lat. * yobel (koç, yıl dönümü) (ibr.), jubilaeus (Tevrat’ta her 50 yılda
kutlanan “kurtuluş, bağışlanma ve toprakların özgürlüğe kavuştuğu yıl)
(jubilare (sevinçle bağırmak, sevinmek, neşelenmek) + aeus (isim yapım eki) ) *
Eski Ahit’e göre, Yahudilerde, elli yılda bir Tanrı’ya ve dinlenmeye ayrılan
yıl; Hristiyanlıkta 50. yıl kutlaması veya büyük sevinç ve bayram;
Katoliklerde, Roma’ya hacca gidenlerin günahlarının kilisece bütünüyle bağışlandığı
yıl
jügal :
lat. * jugum (boyunduruk, bağ, kemer) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait) *
boyunduruk gibi bağlayıcı, kemer oluşturan, zigomatik (elmacık) kemik ile
ilişkili yapı
jükstapoze :
lat. * juxta (yanında, bitişik, yakın, yakınında, komşu) + ponere (koymak,
yerleştirmek, düzenlemek, yatırmak), posuit (konmuş, yerleştirilmiş) (lat.);
posé (konmuş, yerleştirilmiş) (fra.) * yanyana gelmiş, yan yana konmuş, yan
yana dizilmiş, yakın yerleştirmiş
jükstapozisyon :
lat. * juxta (yanında, bitişik, yakın, yakınında, komşu) + ponere (koymak,
yerleştirmek, düzenlemek, yatırmak), positio (konum, yerleşim, durum) (lat.) *
yanyana getirme, yanyana koyma, yanyana yerleştirme
jülide :
lat., far., gre. * julus (kıvrık, spiral şeklinde nesne) (lat); jul (kıvrım,
büklüm) (far.) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) (gre.) *
dağınık, perişan, karma karışık; saçı kıvrım kıvrım olan, saçı dağınık kadın
jülyen :
lat., fra. * lulianus, julianus (lulus, julus (kıvrık, spiral şeklinde nesne;
Roma mitolojisinde Aeneas'ın oğlu Ascanius'un diğer adı) + ianus (ile ilgili,
-a ait) ) (lat.); julienne (sebzeleri ince ve uzun şeritler halinde doğrama
biçimi) (Jules (Roma mitolojisinde Aeneas'ın oğlu Ascanius'un diğer adı) +
ienne (ile ilgili, -a ait) ) * sebzelerin kibrit çöpü biçiminde ince ve uzun
doğranmasına dayanan kesim biçimi, bu biçimde hazırlanmış sebze doğrama şekli
jüpiter :
lat. * iupiter, jupiter (iovis, iu (ışık, gök) + pater, piter (baba) ); deus,
djous (ışık, gün, gök) + pater (baba) (gök baba); deiw (ışık, Tanrı) + peter
(baba) (ışık baba, Tanrı baba, God Father) * gök tanrısı, gök babası, gökyüzü
babası; Roma mitolojisinde baş tanrı; Güneş'ten uzaklığa göre beşinci sırada
yer alan, Güneş sistemindeki en büyük gezegen (diya, ziya (ışık) (ara.), dieu
(tanrı) (fra.) )
jüpon :
ara., lat. * cubba (elbise üzerine giyilen uzun, yanları geniş ve düğmesiz
giysi, külahlı entari) (ara.), jupponem (Orta Çağ’da kadınların veya askerlerin
giydiği kısa, bele kadar inen içlik veya dış giysi) (lat.) jubba (uzun tunik,
cübbe) (alm.), jupon (etek) (fra.) * kadınların giysi altına giydikleri etek
jürasik :
lat. * juro (Fransa sınırındaki Jura Dağları’ndan) + icus (ile ilgili, gibi, -a
ait) * Jura Dağları bölgesine ait, Mezozoik Zaman’ın yaklaşık 201-145 milyon yıl
önceki bir jeolojik dönemini, özellikle Triyas ile Kretase arasında kalan
jeolojik çağı ifade eden, bu döneme özgü kayaçları, fosilleri ve canlıları
tanımlamak için kullanılan terim
jüri :
lat. * jurare (yemin etmek), iudex, judex (yemin eden grup) (lat.); jury (ing.)
* mahkemede görülen bir davada karar veren yeminli heyet; seçici kurul
jüstifikasyon :
lat. * justificare (doğrulamak, doğru yapmak) (ioustus, justus (doğru, adil) +
facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) ) + tio (isim yapım eki) * bir
şeyi haklı veya doğru kılma, gerekçelendirme, savunma, doğrulama, teyid etme
jüstifiye :
lat. * justificatus (doğrulanmış, teyid edilmiş) (justificare (doğrulamak,
doğru yapmak) (justus (adil, doğru, haklı) + facere, ficere (yapmak, etmek,
eylemek, oluşturmak) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.);
justifié (fra.) * doğrulanmış, teyid edilmiş, gerekçelendirilmiş
jüstinyen :
gre. * Ioustinianos, joustinianos (ioustus, justus (doğru, adil, yasal) + ini
(ek) + anos, anus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * adını Doğu Roma (Bizans)
İmparatoru I. Justinianus’tan alan ve özellikle onun dönemiyle, reformlarıyla,
hukuk düzenlemeleriyle ve bu döneme özgü sanat-mimari üslubuyla ilişkili (just,
juste (doğru, adil) (ing., fra.) )
jüt :
san. * jut (bitkisel lif) * ıhlamurgillerden, Hindistan’da ve Bangladeş’te
yetişen, lifleri ip, çuval, halat, tekstil yapımında kullanılan bir bitki ve bu
bitkinin liflerinden yapılan dokuma
jüvenil :
lat. * iuvenis, juvenis (genç) + ilis (ile ilgili, -e ait) * gençlere ait,
gençlik dönemiyle ilgili, genç
JVM :
ing * Java + virtual (sanal) + machine (makine) * Java programlarını çalıştıran
sanal makine
K :
lat. * kalium (kalium (Arapça al-kalyah, bitki külü) + ium (kimyasal element
eki) ) * atom numarası 19 olan, periyodik tablonun 1. grubunda bulunan,
yumuşak, gümüş renkli ve çok reaktif bir alkali metal olan, gübrelerde,
biyolojik sistemlerde, cam üretiminde ve çeşitli kimyasal bileşiklerde
kullanılan element
k :
tür. * k, K * Türkçe alfabedeki ondördüncü harf ("J"den sinra,
"L"den önce)
ka :
ara. * kaa (yere kapanmak, düşmek, yüzüstü kapanmak, yere serilmek) * yer,
zemin, düz yer, akva (ç.); yere kapanma, secde, düşme; düşen kişi
kaan :
tür. * kağan (ka (yönetmek, idare etmek, hükmetmek) + ğan (isim yapım eki) ) *
lider, başkan, han, hükümdar, en yüksek yönetici, imparator, yüce lider Türk ve
Moğol geleneğinde en yüce yönetici ünvanı
kab :
tür. * kap (örtmek, kuşatmak, içine almak, kapatmak) * kap, çanak, kase, tas,
içine katı veya sıvı şey konan yuvarlak şekilli hazne
ka'b :
ara. * ka'ba (çıkıntı yapmak, şişmek, tümsek oluşturmak, küp şeklinde olmak) *
topuk kemiği, ayak bileği, aşık kemiği; sekiz yüzlü, sekiz köşeli (mükab) cisim
kaba :
tür. * kab (sertleşmek, katılaşmak, kalınlaşmak, irileşmek, şişmek, dolmak) + a
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kalın, iri, sert, katı, iri yapılı; ince
olmayan, nazik olmayan, görgüsüz, hoyrat, haşin
kaba et :
tür. * kab (sertleşmek, katılaşmak, kalınlaşmak, irileşmek, şişmek, dolmak) + a
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + et (öz, esas, köken, menşe, yapı
hammaddesi, yapmak, eylemek, oluşturmak, düzenlemek, işlemek) * kalça, popo,
göt
kababurun :
tür. * kab (sertleşmek, katılaşmak, kalınlaşmak, irileşmek, şişmek, dolmak) + a
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + bur (koklamak, koku almak, kokmak) + un
(ile ilgili olan, yapan, eden) * sazangillerden, İç Anadolu’nun ırmak ve
göllerinde yaşayan, ağız ve burun bölümü dışında tatlı su kefalını andıran,
sırtı siyaha kaçan kurşuni, boyu 20-30 santimetre, eti kılçıklı bir balık
kabadayı :
tür. * kab (sertleşmek, katılaşmak, kalınlaşmak, irileşmek, şişmek, dolmak) + a
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + tayı (annenin erkek kardeşi) * mahallenin
güçlü, yiğit veya zorba kişisi, gözü pek ancak çoğu zaman zorbalığa kaçan kişi;
racon kesen serseri
kabadüz :
tür. * kab (sertleşmek, katılaşmak, kalınlaşmak, irileşmek, şişmek, dolmak) + a
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + tüz (sıraya koymak, dizmek, düzenlemek) *
Ordu’nun bir ilçesi
kabahat :
ara. * kabaha (yanlış olmak, kötü olmak, çirkin olmak) + at (isim yapım eki) *
kötü ve çirkin olma, kötü ve çirkin davranış, hata, suç, kabih olma
kabak :
tür. * kab (sertleşmek, katılaşmak, kalınlaşmak, irileşmek, şişmek, dolmak) +
ak (isim yapım eki) * Cucurbitaceae familyasına ait olan ve dünyada yaygın
olarak yetiştirilen bir tür iri meyveli bitki (Cucurbita), içi boş, şişkin şey;
çıplak, açıkta, tepesiz (mecazi)
kabak kemane :
tür. * kabak (bir tür büyük yuvarlak meyve, cucurbita) + kemane (yaylı çalgı,
keman türü) * kabak kemane (kabaktan yapılmış yaylı çalgı); geleneksel Türk
halk müziğinde kullanılan, gövdesi kurutulmuş kabaktan yapılmış, yay ile
çalınan ve genellikle tek veya çift telli olarak bulunan, tınısı derin ve
hüzünlü olan bir yaylı çalgı türü
kabakulak :
tür. * kaba (kalın, iri, sert, iri yapılı, kalın; ince olmayan, nazik olmayan,
görgüsüz, hoyrat, haşin) + kulak (işitme organı) (kul (duyma, işitme, ses alma,
bağırma, çağrı) + ak (-lık, sağlayıcı) ) * genellikle çocuklarda görülen, kulak
önündeki tükürük bezlerinin iltihaplanması sonucu oluşan, yüzün bir tarafında
şişlik ve ağrı ile kendini gösteren bulaşıcı viral bir hastalık
kabal :
lat. * capella (küçük oda, gizli yer) * gizli amaçlar için bir araya gelen
küçük grup; komplo, entrika çevresi veya kapalı topluluk
kabala :
ibr. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek,
benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek) * Yahudi mistisizmine dayanan, kutsal
metinlerin gizli ve sembolik yorumlarını içeren, evrenin, Tanrı’nın ve insanın
ruhsal yapısının gizli anlamlarını araştıran, insanın kaderi üzerine derin
felsefi ve teolojik açıklamalar sunan ezoterik, mistik ve felsefi öğreti
kabalak :
far. * kabalak (kabarak, kabarık, şişkin, çıkıntılı) * kırlarda ve su
kenarlarında yetişen, kabak yaprağına benzeyen geniş, etli ve tüylü yapraklara
sahip, yapraklarının üst yüzü yeşil, alt yüzü beyaz ve tüylü olan, yöresel
olarak öksürük tedavisinde, astım hastalıklarının, mide ve bağırsaktaki
kabızlık sorunlarının tedavisinde ve içinde yoğun kobalt maddesi bulunduğu için
saç beyazlaması için de kullanılan bitki
kabalist :
ibr., lat. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek,
benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek) + ista (-cı, destekçi, yandaş, yapan,
eden) * Kabala'nın ezoterik ve mistik yorumlarını inceleyen, bu öğretiye vakıf
olan veya ona inanan ve mistik bilgeliğe sahip kimse, kabalacı
kabalizm :
ibr., lat. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek,
benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti,
doktrin eki) * kabalacılık
kaballamak :
tür. * kaba (sert, katı, pürüzlü, kalın, iri, sert, iri yapılı) + la (etken
fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * maden ocağında galerileri ağaç desteklerle
sağlamlaştırmak
kaban :
fra. * caban (kalın, kısa ve bol dış giysi; denizci paltosu) * soğuk havalarda
giyilen, genellikle kalın kumaştan veya kürkten yapılmış, vücut ve kolları
kaplayan, hem erkekler hem kadınlar tarafından kullanılan uzun dış giysisi
kabana :
gre., lat. * kappa (kapak, örtü) (gre.); capanna (kulübe, tek odalı ilkel
konut, küçük oda, gemi odası, kulübe, baraka) (lat.); cabane (fra.) *
genellikle kırsal veya doğa içinde kullanılan, basit yapılı, küçük ve
genellikle ahşaptan inşa edilen geçici veya kalıcı barınak, dinlenme yeri veya
korunaklı ev, kulübe
kabara :
tür. * kabara (çivi, küçük metal çivi) * küçük, sivri uçlu, genellikle ahşap
işleri ve deri işleri gibi el sanatlarında kullanılan, yüzeye tutturma veya
sabitleme amacıyla çakılan metal çivi türü
kabarcık :
tür. * kabar (şişmek, irileşmek, genişlemek, yükselmek) (kab (sertleşmek,
katılaşmak, kalınlaşmak, irileşmek, şişmek, dolmak) + ar (edilgen fiil eki) ) +
cık (isim yapım ve küçültme eki) * küçük kabarış, yüzeyde oluşan küçük şişlik
veya hava dolu küçük şişlik; genellikle sıvı yüzeyinde veya ciltte görülen, içi
hava veya gaz dolu küçük yuvarlak çıkıntı
kabare :
fra. * cabare (han, meyhane) + et (küçültme eki) * sahne sanatlarının (tiyatro,
müzik, dans) sunulduğu, özellikle 19. yüzyılda Fransa’da popülerleşen,
genellikle küçük ve samimi ortamda eğlence amaçlı gösterilerin, özellikle
atraksiyon ve revülerin yapıldığı mekan, kulüp, eğlence yeri veya bu tür
gösterilerin tümü
kabarık :
tür. * kabar (şişmek, irileşmek, genişlemek, yükselmek) (kab (sertleşmek,
katılaşmak, kalınlaşmak, irileşmek, şişmek, dolmak) + ar (edilgen fiil eki) ) +
ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * şişik, kabarmış olan
kabarmak :
tür. * kabar (şişmek, irileşmek, genişlemek, yükselmek) (kab (sertleşmek,
katılaşmak, kalınlaşmak, irileşmek, şişmek, dolmak) + ar (edilgen fiil eki) ) +
mak (fiil mastar eki * şişmek, irileşmek
kabartı :
tür. * kabar (şişmek, irileşmek, genişlemek, yükselmek) (kab (sertleşmek,
katılaşmak, kalınlaşmak, irileşmek, şişmek, dolmak) + ar (edilgen fiil eki) ) +
tı (isim yapım eki) * şişiklik, kabarmış olma durumu
kabasorta arma :
lat. * kabasorta (dik yelkenleri olan dört köşeli yelken) + arma (gereç,
donanım, silah, zırh; bir devlete, bir topluluğa, bir kente, bir aileye, bir
kimseye özgü olan simge) * birincil hareket yelkenlerinin, geminin omurgasına
ve çubuklarına dik veya kare olan yatay çubuklar üzerinde taşındığı genel bir
yelken ve arma dizilimi
kabataslak :
tür. * kaba (kalın, iri, sert, katı, iri yapılı; ince olmayan, nazik olmayan,
görgüsüz, hoyrat, haşin) (kab (sertleşmek, katılaşmak, kalınlaşmak, irileşmek,
şişmek, dolmak) + a (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + taslak (bir işin,
metnin veya eserin henüz son hâlini almamış, ana hatları belirlenmiş fakat
ayrıntıları tamamlanmamış ilk ve geçici biçimin) (tas (çizmek, şekil vermek) +
lak (isim yapım eki) ) * ilk biçim, ilk şekil olarak çizim veya metin, tasarı,
ön çalışma, tamamlanmamış örnek; yazı, çizim veya proje için ilk hal
kabataş :
tür. * kaba (kalın, iri, sert, katı, iri yapılı) + taş (kaya parçası) *
Ordu’nun bir ilçesi
kabazitaksel :
lat. * caba (kimyasal türev veya molekül varyantı eki) + taxel (bitki kökenli,
mikrotübül stabilize eden ve hücre bölünmesini engelleyen kemoterapi ajanı olan
taxane eki) * prostat kanseri gibi bazı kanser türlerinde kullanılan yarı
sentetik bir taxan türevi (C45H57NO)
kabazitaksel :
lat. * caba (özel ad veya türev kodu, ilaç adı) + tax (taxane sınıfı, doğal
veya yarı sentetik steroidal yapı) + el (kimyasal madde eki) * ileri evre
prostat kanseri tedavisinde kullanılan, hücre bölünmesini engelleyerek tümör
büyümesini durduran sentetik ve yarı sentetik kemoterapi ilacının etken maddesi
(C45H57NO14)
kabe :
ara. * ka’be (küp) * İslam’ın en kutsal mabedi olan, Mekke’de Mescid-i Haram’ın
merkezinde yer alan, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail tarafından inşa edildiğine
inanılan, Müslümanların kıblesi ve hac ibadetinin merkezi olan siyah örtülü
kübik yapı
kabe :
ara. * kabb (yuvarlamak, toplamak, biriktirmek, bir araya getirmek) *
biriktirme, toplama, yuvarlama; yığın, küme, topluluk
kabergolin :
lat. * caber (ön ek) + golin (alkaloid veya amin türevi eki) * Parkinson
hastalığı, hiperprolaktinemi ve bazı hormon bozukluklarının tedavisinde
kullanılan sentetik dopamin reseptör uyarıcısı ilacın etken maddesi
(C26H37N5O2)
kabergolin :
lat. * caber (özel ad veya türev kodu, ilaç adı) + go (bağlayıcı veya türev
eki) + line (kimyasal madde eki, dopamin agonisti sınıfı) * Parkinson
hastalığı, hiperprolaktinemi ve bazı hormon bozukluklarının tedavisinde
kullanılan, dopamin reseptörlerini uyaran sentetik ilacın etken maddesi
(C26H37N5O2)
kabes :
ara. * kabasa (ateşten bir parça almak, meşale tutuşturmak, ışık veya bilgi
edinmek) * ateş parçası, ateş alevi; bilgi vermek, öğretmek, bilgilenmek,
öğrenmek
kabız :
ara. * kabada (tutmak, almak, sıkıştırmak, daraltmak, meşakkat vermek, çekmek)
* tutan, alan, sıkıştıran; dışkısı sertleşmiş ve bağırsağından zor çıkan kimse,
kabid, kabiz
kabızlık :
ara., tür. * kabid, kabiz (tutan, alan, sıkıştıran) (ara.) + lık (durum eki)
(tür.) * kabız olma durumu, konstipasyon
kabid :
ara. * kabada (tutmak, almak, sıkıştırmak, daraltmak, meşakkat vermek, çekmek)
* tutan, alan, sıkıştıran, daraltan, meşakkat veren, çeken
kabih :
ara. * kabaha (yanlış olmak, kötü olmak, çirkin olmak), kabiha (çirkin ve kötü
davranış, ayıp iş, fena muamele), kabahat (çirkin davranış, hata, yanlış, suç,
günah), kubh (çirkinlik, fenalık, kötülük) * çirkin, fena, kötü, yakışıksız,
ayıp, kabahatli, suç içeren
kabil :
ara. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek,
benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek) * alan, alıcı, kabul eden; uygun, mümkün;
Afganistan'ın başkenti
kabile :
ara. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek,
benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek), kabil (alıcı, kabul eden, uygun, mümkün)
+ e (usim yapım eki) * kan bağı, ortak kültür veya ortak liderlik etrafında
birleşmiş sosyal grup, aşiret, boy, klan
kabili :
ara. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek,
benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek), kabil (alıcı, kabul eden, uygun, mümkün)
+ i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türk musikisinde bir makam
kabiliyet :
ara. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek,
benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek), kabil (alıcı, kabul eden, uygun, mümkün)
+ i (iyelik eki) + yet (isim yapım eki, olma durumu) * yetenek, yapabilirlik,
imkana sahip olma durumu (capabilitas, capability, capabilité (yetenek,
kabiliyet) (lat., ing., fra.) )
kabin :
lat., fra. * capanna (kulübe, tek odalı ilkel konut, küçük oda, gemi odası,
kulübe, baraka) (lat.); cabine (fra.) * genellikle gemilerde mürettebatın veya
yolcuların kaldığı küçük odalar, ayrıca dağ evleri veya küçük ahşap yapı, küçük
baraka, kulübe
kabine :
lat., fra. * capanna (kulübe, tek odalı ilkel konut, küçük oda, gemi odası,
kulübe, baraka) (lat.); cabine + et (küçültme eki) (fra.) * küçük kulübe, oda;
yönetim, devlet veya resmi kurumlardaki küçük ve özel toplantı odası veya
yönetici grubu (genellikle bakanlar kurulu veya küçük yönetim organı)
kabir :
ara. * kabara (gömmek; çukura koymak, mezara koymak, haznelemek, kabire koymak,
defnetmek), kabr (mezar, gömü yeri, defin yeri) * ölünün gömüldüğü, gömülü
bulunduğu yer, gömüt, gömü yeri, mezar, merkad; odacık, büyümüş kabarmış
toprak; kabire koyan, Esmaül Hüsna kapsamında (kabarmak (büyümek, irileşmek)
(tür.) (gömülen yerdeki şişik topraktan), gömmek, bir yere kapatmak - sokmak,
gömü yeri, odacık, cabaret, Kabarett (odacık) (ing., fra., alm.) )
kabl :
ara. * kabl (önce, evvel, ileride) * önce, evvel, ileride
kablelmilat :
ara. * kabl (önce, evvel, ileride) + el (ön ek, artikel) + milad (doğum) *
milattan önce; Hz. İsa'nın doğumundan önce
kablelvuku :
ara. * kabl (önce, evvel, ileride) + el (ön ek, artikel) + vuku (meydana gelme,
vaki olma, cereyan etme, olay olma) * olmadan önce, gerçekleşme öncesinde, vaki
olmadan önce
kablo :
lat. * capulum (halat, ip, bağlayıcı ip, bağlantı, kordon) (capere (almak,
içine almak, tutmak, kapmak, kavramak, yakalamak, sezmek) + ulum (küçültme eki)
) (lat.); cable, Kabel (ing., fra., alm.) * analog veya dijital sinyalleri
(frekansları), ses veya elektrik frekanslarını iletmeye yarayan uzun ve
dayanıklı tel
kabotaj :
fra. * cabotage (cabot (küçük gemici, kıyı seferleri yapan denizci), caboter
(gemi sahilden gitmek) + age (isim yapım eki) (fra.) * geminin burunları
kerterizleyerek kıyıdan gitmesi, kıyı denizciliği, bir ülkenin iskele veya
limanları arasında gemi işletme işi; bir ülkenin kıyıları boyunca yapılan deniz
taşımacılığı ve ticaret faaliyetler
kabozantinib :
lat. * cabo (ön ek) + zan (ek) + tinib (tyrosine kinase (tirozin kinaz)
inhibitörü) (tyrosine (aminoasit) (turos, tyros (peynir) + ine (ile ilgili,
gibi, -a ait) ) + kinesis, kinase (kinein (hareket ettirmek, devindirmek,
kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak) + asis
(son ek) ) (gre.) + inhibitor (engelleyici, önleyici, mani olan) (lat.) ) *
özellikle medüller tiroid kanseri, karaciğer kanseri ve renal hücreli karsinom
gibi kanser türlerinin tedavisinde kullanılan, tirozin kinaz inhibitörü
sınıfında bir hedefe yönelik kemoterapi ajanı (C28H24FN3O)
kabr :
ara. * kabara (gömmek; çukura koymak, mezara koymak, haznelemek, kabire koymak,
defnetmek) * mezar, gömü yeri, defin yeri (cabaret, Kabarett (odacık) (ing.,
fra., alm.) )
kabristan :
ara , far. * kabr, kabir (ölünün gömüldüğü, gömülü bulunduğu yer, gömüt, gömü
yeri, defin yeri, mezar, merkad) (ara.) + istan (yer, mekan) (far.) *
mezarların bulunduğu, ölülerin defnedildiği alan, mezarlar yeri
kabriyole :
lat. * capreolus (küçük keçi, sıçrayıcı hayvan) (caper (keçi) + olus (ile
ilgili, gibi, -a ait) ) (lat.); cabriolet (fra.) * sıçrayış, zıplama, kıvrak
hareket; hafif, atların çektiği iki tekerlekli çevik araba
kabuk :
tür. * kab (örtmek, kaplamak; sertleşmek, katılaşmak, kalınlaşmak, irileşmek,
şişmek, dolmak) + uk (isim yapım eki) * dış etkenlerden koruma sağlayan, bir
nesnenin veya canlının dış yüzeyini kaplayan sert veya dayanıklı katman; bitki
gövdesi yumurta, meyve dış yüzeyi, yara kapanması gibi yapılar
kabuklular :
tür. * kab (örtmek, kaplamak; sertleşmek, katılaşmak, kalınlaşmak, irileşmek,
şişmek, dolmak) + uk (isim yapım eki) + lu (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) +
lar (çoğul eki) * hayvanlar aleminin eklem bacaklılar (Arthropoda) şubesine
bağlı, dış iskeletle (sert kabukla) kaplı ve genellikle sucul ortamda yaşayan
canlıları (örneğin karides, yengeç, ıstakoz gibi Crustacea sınıfı)
kabul :
ara. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek,
benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek) * alma, benimseme, yüzünü dönme
kabullenmek :
ara. , tür. * kabul (alma, tutma, benimseme, yüzünü dönme) (ara.) + en (dönüşlü
fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * kabul etmek, rıza göstermek, razı olmak
kaburga :
tür. * kab (örtmek, kaplamak; sertleşmek, katılaşmak, kalınlaşmak, irileşmek,
şişmek, dolmak) + ur (etken fiil eki) + ga (isim yapım eki) * örtücü, koruyucu
yapı; insan ve hayvan vücudunda göğüs boşluğunu çevreleyen ve iç organları
(özellikle kalp ve akciğerleri) koruyan kemik yapı
kabus :
ara. * kabasa (baskı yapmak, baskılamak, sıkmak, sıkıştırmak) * genellikle
uykuda yaşanan yoğun korku, baskı ve boğulma hissiyle gelen rahatsız edici rüya
kabz :
ara. * kabada, kabaza (belgelemek, tasdik etmek, sıkmak, daraltmak, kavramak,
tutmak, yakalamak, almak, kabz etmek) * tutma, ele alma, kavrama, alma, dürme,
daraltma; tahsil etme, teslim alma
kabza :
ara. * kabada, kabaza (belgelemek, tasdik etmek, sıkmak, daraltmak, kavramak,
tutmak, yakalamak, almak, kabz etmek) * avuç, tutma, sap; tabancanın elle
tutulan sap kısmı
kabzımal :
ara. * kabada, kabaza (belgelemek, tasdik etmek, sıkmak, daraltmak, kavramak,
tutmak, yakalamak, almak, kabz etmek) + i (tamlama eki) + mal (sahip olunan
şey, mülk, servet, para) * bir şeyin mülkiyetini veya kontrolünü elinde
bulunduran, malı zimmetine geçiren kişi; meyve ve sebze üreticilerinin
ürünlerini satıcılara satmada aracılık eden kimse
kaç :
tür. * kaç (soru zarfı) * miktar, sayı, zaman veya mesafe bakımından “ne
kadar?”, “kaç tane?”, “kaç saat?” gibi ölçü veya sayı sorma amacı taşıyan temel
soru kelimesi
kaçak :
tür. * kaç (kurtulmak amacıyla ayrılıp gitmek, uzaklaşmak, hızla ilerlemek,
fıymak, tüymek) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * firarda olan, kaçma
halinde olan; kanunlara, kurallara veya yasaklara aykırı şekilde gizlice ve
izinsiz yapılan hareket veya kişi; bir mal, kişi veya eylemin resmi denetime,
izine veya kontrol mekanizmasını atlatarak işlev görmesi
kaçakçı :
tür. * kaç (kurtulmak amacıyla ayrılıp gitmek, uzaklaşmak, hızla ilerlemek,
fıymak, tüymek) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + çı (yapan, eden eki)
* yasadışı veya izinsiz yollarla mal, eşya veya insan kaçıran, gizlice ticaret
yapan kişi; özellikle gümrük, sınır veya resmi denetim dışı ticaretle uğraşan
kaçamak :
tür. * kaç (kurtulmak amacıyla ayrılıp gitmek, uzaklaşmak, hızla ilerlemek,
fıymak, tüymek) + a (bağlaç) + mak (isim yapım eki) * gizlice, açık olmadan,
doğrudan yüzleşmeden yapılan eylem veya davranış; geçici, belirsiz ve sakınmacı
tutum (kaçamak bakış, kaçamak cevap vb.)
kaçgöç :
tür. * kaç (kurtulmak amacıyla ayrılıp gitmek, uzaklaşmak, hızla ilerlemek,
fıymak, tüymek) + göç (yer değiştirme, taşınma) * savaş, baskı, afet gibi
zorlayıcı nedenlerle bir yerden apar topar kaçma ve göç etme; karmaşa ve telaş
içinde yapılan toplu yer değiştirme veya dağılma
kaçık :
tür. * kaç (kurtulmak amacıyla ayrılıp gitmek, uzaklaşmak, hızla ilerlemek,
fıymak, tüymek) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * akli veya ruhsal
durumu normalden sapmış, dengesiz, delice veya tuhaf davranışlar sergileyen
kimse
kaçıncı :
tür. * kaç (soru zarfı) + ıncı (sıra bildiren sıfat eki) * “hangi sırada?”,
“kaç numara?” anlamlarında sayı sırasını sormaya yarayan soru sıfatı
kaçınılmaz :
tür. * kaç (kurtulmak amacıyla ayrılıp gitmek, uzaklaşmak, hızla ilerlemek,
fıymak, tüymek) + ın (dönüşlü fiil eki) + ıl (edilgen fiil eki) + maz (geniş
zaman olumsuzluk ve sıfat yapım eki) * gerçekleşmesi engellenemeyen, önüne
geçilemeyen, mutlaka olacak olan
kaçınmak :
tür. * kaç (kurtulmak amacıyla ayrılıp gitmek, uzaklaşmak, hızla ilerlemek,
fıymak, tüymek) + ın (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * çekinmek,
uzak durmak, sakınmak
kaçırmak :
tür. * kaç (kurtulmak amacıyla ayrılıp gitmek, uzaklaşmak, hızla ilerlemek,
fıymak, tüymek) + ır (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir kimseyi
veya nesneyi zorla veya gizlice alıp götürmek (örneğin
kaçikorya :
gre. * trachys, tracheia (sert, kaba) + pteryx, pterygos, ptera, pteron (kanat,
yüzgeç) * Karagöz balığının küçüğü, Kağıt balığı Trachypterus iris
kaçkar :
tür. * kaç (yüksek yer; sarp, erişilmesi güç dağ; dik yamaç) + kar
(kristalleşmiş su; dağların zirvesinde görülen beyaz, soğuk yağış biçimi) *
yüksek ve karlı dağ; Türkiye'nin kuzeydoğusunda yer alan, sarp ve yüksek
yapısıyla bilinen, dorukları yıl boyu karla kaplı olan sıradağlar
kaçkın :
tür. * kaç (kurtulmak amacıyla ayrılıp gitmek, uzaklaşmak, hızla ilerlemek,
fıymak, tüymek) + kın (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * akli veya ruhsal
durumu normalden sapmış, dengesiz, delice veya tuhaf davranışlar sergileyen
kimse; bir yerden kaçmış olan (hapishane kaçkını, tımarhane kaçkını)
kaçmak :
tür. * kaç (kurtulmak amacıyla ayrılıp gitmek, uzaklaşmak, hızla ilerlemek,
fıymak, tüymek) + mak (fiil mastar eki) * uzaklaşmak, yakalanmamaya çalışmak,
tüymek, fıymak, topuklamak
kad :
ara. * kada (hüküm vermek) * az kalsın olmak, neredeyse olmak, -e yazmak
kadana :
ara. * kayd (zincir, bağ, pranga, sabitleyici) + ana (isim yapım eki) *
forsaların ayağına vurulan zincir; iri yapılı bir cins at
kadans :
lat. * cadentia (cadere (düşmek, çökmek, yere yığılmak) + entia (isim, yer ve
durum eki) ); cadenza (ita.) * bir tona ait akorların belirli bir şekilde ve
kesin bitiş etkili olarak sıralanması; bireye göre değişebilen ve genellikle
dakikadaki adım sayısı olarak hesaplanan bir değer
kadar :
ara. * kadara (bulanıklaşmak, kararmak, kötüleşmek) * bulanıklık, kararma,
kötüleşme, keder
kadar :
ara. * kader, kadr (ölçü, miktar, derece, değer) * ölçü, miktar, deger, derece,
nicelik (örneğin "ne kadar?")
kadastro :
lat. * cadastrum (arazi kaydı, tapu defteri) (caput (baş, ana bölüm, esas) + astrum
(kayıt, liste, sınıflama bildiren ek) ) * Roma döneminde arazi ve mülklerin
vergilendirme ve mülkiyet amacıyla sistemli biçimde kayda geçirildiği resmî
arazi kayıt düzeni; taşınmaz malların resmi kayıt ve haritalanması ve
kayıtlanması
kadaverik : lat.
* cadaver (ölü, ceset) (cadere (düşmek, yıkılmak) + aver (isim yapım eki) ) +
icus (ile ilgili, gibi, -a ait) * ölüyle ilgili, cesede ait
kadavra :
lat. * cadaver (cadere (düşmek, yıkılmak) + aver (isim yapım eki) ) * ölü,
ceset
kadayıf :
ara. * katafa (bir şeyin yüzeyini sıyırmak, traşlamak; sütün kaymağını almak;
koparmak, derlemek, toplamak, devşirmek), katife (sıyrılmış, traşlanmış,
üzerindeki fazlalığı alınmış; çuha ve benzeri kumaşların ters yüzlerinde
bulunan ince ve yumuşak tüy, hav, havlı kumaş, kadife; şeftali gibi bazı
meyvelerin üzerlerinde bulunan ince tüy), kataif ("katife") * un ve
suyun karıştırılmasıyla elde edilen hamurun ince teller, lifler haline
getirilmesi sonucu elde edilen şerbetli ve tatlı bir yiyecek
kadb :
ara. * kadaba (ekmek, yetiştirmek) * yonca; ot, bitki türü
kadd :
ara. * kada (üzmek, keder vermek, gam yüklemek) * üzüntü, gam, sıkıntı
kadeh :
far. * kadeh (derin kap, çanak, kase) * genellikle şarap veya içki içmek için
kullanılan, çoğunlukla cam veya kristalden yapılmış, ayaklı veya ayaksız
yuvarlak kap, küçük şişe veya bardak, içki kabı, bardak, tas
kadem :
ara. * kadama (adım atmak, yürümek, öne çıkmak, ileri atılmak, ayak basmak; öne
almak, öne geçirmek) * ayak, adım, önde olma, yürüme
kademe :
ara. * kadem (ayak, adım), kadama (adım atmak, yürümek, öne çıkmak, ileri
atılmak, ayak basmak; öne almak, öne geçirmek) * adım, aşama, basamak, derece,
seviye, mertebe, merhale
kademhane :
ara., far. * kadama (adım atmak, yürümek, öne çıkmak, ileri atılmak, ayak
basmak; öne almak, öne geçirmek), kadem (ayak, adım) (ara.) + hane (ev, yer,
mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * insanın dışkısını ve idrarını
boşalttığı yer, tuvalet, ayakyolu
kadenza :
lat., ita. * cadentia (düşme, iniş, çöküş) (cadere (düşmek, çökmek, yere
yığılmak) + entia (isim yapım eki) ) (lat.); cadenza (ita.) * müzikte eser
sonundaki süslü, gösterişli bitiriş
kader :
ara. * kaddera (ölçmek, biçmek, ölçülendirmek, hesap etmek, takdir etmek,
mikdar belirlemek, nicelik belirlemek, değerlendirmek, değer biçmek, uygun
görmek) * ölçü, ölçme, ölçülendirme, ölçü; kadar (ne kadar?), talih, baht,
kısmet (quadrants, quadrant, Quadranten (dairenin dörde bölünerek
ölçülendirilmiş her bölümü) (ing., fra., alm.), cadre (çerçeve, sınır oluşturan
alan), cadran (ölçü göstergesi) (fra.) )
kadeş :
mıs. * qadesh (kutsal, arınmış, mukaddes) * Mısır’da özellikle Yeni Krallık
döneminde Semitik etkilerle benimsenmiş, “kutsallık, aşk ve doğurganlık” ile
ilişkilendirilen, ikonografide genellikle aslanlar üzerinde duran ve bereket/eros
sembolleri taşıyan “kutsal kadınlık” arketipiyle temsil edilen tanrıça figürü
kadherin :
lat. * cadere (yapışmak, bağlanmak) + in (protein son eki) * hücreler arası
yapışmayı sağlayan ve doku bütünlüğünü koruyan hücresel adezyon proteini ailesi
kadı :
ara. * kaza, kada (bitirmek, iş bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme
bağlamak, karar vermek, hüküm vermek, hükmetmek) + i (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * yargıç, hakim, hüküm veren (code, Kode (kod, kural, hüküm) (ing.,
fra., alm.), god, Gott (tanrı, hüküm veren) (ing., alm.) )
kadıköy :
gre. * khalkedon, khalkidonios (bakır şehir) (khalkos (bakır) + edon (yer,
mekan) ) * İstanbul’un bir ilçesi
kadıköy taşı :
gre. * khalkedon, khalkidonios (bakır şehir) (khalkos (bakır) + edon (yer, mekan)
) (gre.) + taş (sert mineral, kaya parçası) + ı (iyelik eki) (tür.) * kimyasal
formülü SiO2 olan, kuvars minerali liflerinden oluşan, kriptokristalin
çeşitlerinden biri
kadın :
tür. * hatun, katun (dişi hükümdar, kraliçe) * erişkin dişi insan; evlenmiş
veya kızlığını yitirmiş dişi insan
kadın doğum uzmanı :
tür. * kadın (dişi insan) + doğum (oluşum, meydana gelme, yaratılış) + uzman
(bir konuda bilgili, deneyimli, yetkin kişi) + ı (iyelik eki) * kadın üreme
sistemi, gebelik, doğum ve doğum sonrası süreçlerle ilgili hastalıkların tanı,
tedavi ve takibini yapan tıp alanında uzmanlaşmış hekim, jinekolog
kadın düğmesi :
tür. * hatun, katun (dişi hükümdar, kraliçe) + düğme (giysileri iliklemek için
kullanılan küçük yuvarlak nesne) + si (iyelik eki) * soldan sağa iliklenen
düğme (erkeklerinki sağdan sola iliklenir); düğmeler ilk piyasaya çıktığında
bunları sadece zengin kadınlar almaktaydı ve elbiselerini kendileri değil
hizmetçileri iliklemekteydi. Hizmetçilere kolaylık olsun diye kadın
elbiselerinin düğmeleri soldan sağa ilikleme yapılacak şekilde tasarlanmıştır.)
kadın efendi :
tür., far. * hatun, katun (dişi hükümdar, kraliçe) (tür.) + avthentikos,
authentikos (baş, başkan, bey, üstad, asıl, esas, öz, gerçek, hakiki)
(authentes (kendi yetkisiyle hareket eden, fail, hakim, hükümdar) (authos
(kendi) + entes (-e yönelik, ile ilgili) ) (gre.) * on yedinci yüzyılın
başlarına doğru Osmanlı İmparatorluğu'nun padişahın dört adet zevcesine veya
eşine verilen ünvan
kadın göbeği :
tür. * hatun, katun (dişi hükümdar, kraliçe) + göbek (karın bölgesinin ortası
veya bir şeyin merkezi, ortası) (göb (şişmek, dolmak, yuvarlaklaşmak, kabarmak)
+ ek (isim yapım eki) ) + i (iyelik eki) * Türk mutfağında şerbetli bir hamur
tatlısı, hanım göbeği, kadın göbeği, kadıboğan
kadın tuzluğu :
tür. * hatun, katun (dişi hükümdar, kraliçe) + tuzluk (içine tuz konan kap) + u
(iyeik eki) * 1,5 metreye kadar boylanabilen yaprak döken ve her dem yeşil çok
fazla türü olan dikenli çalı formda bir bitki, berberis, karamuk
kadınana :
tür. * hatun, katun (dişi hükümdar, kraliçe) + ana (anne, valide; esas, asıl,
temel, başlıca) * deneyimli, yaşlı, saygı gösterilen kadın
kadınbudu :
tür., far. * hatun, katun (dişi hükümdar, kraliçe) (tür.) + but (kalça, uyluk)
(far.) + u (iyelik eki) * kıymalı ve baharatlı harçla doldurulan, kızartılan
tavuk butu veya kıymalı köfte türü
kadınhanı :
tür. * hatun, katun (dişi hükümdar, kraliçe) (tür.) + han (konak, konut, ev) +
ı (iyelik eki) * Konya'nın bir ilçesi
kadırga :
gre. * katergon (katergazomein (emek sarfetmek, uğraşmak) (kata (aşağıya doğru
yönelme, kapsama, kaplama, üstünü örtme, ilgili olma) + ergazomein (çalışmak,
çabalamak, gayret göstermek, uğraşmak), ergos, ergon (iş, çalışma) ) * Bizans
donanmasında kullanılan kürekli gemi; kürekli ve yelkenli bir tür büyük gemi,
trireme
kadışehri :
ara., far. * kadı (hakim, yargıç) + şehir (yerleşim birimi, il) + i (iyelik
eki) * Yozgat’ın bir ilçesi
kadi :
ara. * kaza, kada (bitirmek, iş bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme
bağlamak, karar vermek, hüküm vermek, hükmetmek) + i (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * yargıç, hakim, hüküm veren
kadib :
ara. * kadaba (ekmek, yetiştirmek; kesmek, ayırmak) * ince ve düz fidan, dal
veya çubuk; erkeklik organı
kadid :
ara. * kadda (kesmek, dilimlemek, parçalamak) * etin uzun şeritler hâlinde
kesilip kurutulmasıyla elde edilen, özellikle sıcak iklimlerde bozulmayı
önlemek amacıyla yapılan geleneksel kurutulmuş et türü, kurutulmuş et,
pastırmalık et; çok zayıf kişi, kuru ve çelimsiz insan; etleri dökülmüş olup yalnız
kemikten ibaret olan gövde, iskelet
kadife :
ara. * katafa (bir şeyin yüzeyini sıyırmak, traşlamak; sütün kaymağını almak;
koparmak, derlemek, toplamak, devşirmek), katife (sıyrılmış, traşlanmış,
üzerindeki fazlalığı alınmış; çuha ve benzeri kumaşların ters yüzlerinde
bulunan tüy, hav, havlı kumaş; şeftali gibi bazı meyvelerin üzerlerinde bulunan
ince tüy) * ipek, yün veya pamuktan dokunmuş, bir yüzü çok kısa, ince ve sık
tüylerle kaplı, parlak ve yumuşak bir kumaş.
kadiha :
ara. * kadaha (çabalamak, uğraşmak, gayret etmek; vurmak, çakmak) * çabalama,
uğraşma, gayret gösterme
kadim :
ara. * kadama (adım atmak, yürümek, öne çıkmak, ileri atılmak, ayak basmak; öne
almak, öne geçirmek) * eski, geçmişe ait, antik (ayak basılarak geçilmiş ve
geçmişte kalmış anlamından)
kadir :
ara. * kadr (kuvvet, kudret), kaddera (ölçmek, biçmek, ölçülendirmek, hesap
etmek, takdir etmek, mikdar belirlemek, nicelik belirlemek, değerlendirmek,
değer biçmek, uygun görmek), kader (ölçü, mikdar, nicelik, değer) * kudretli,
kuvveti yeten; ölçen, ölçülendiren; gökyüzündeki bir yıldızın veya herhangi bir
gök cisminin parlaklığını ölçmek için kullanılan logaritmik bir değer (Gök
cismi ne kadar parlaksa, kadir değeri o kadar küçüktür. Kadir ölçeği logaritmik
olup, bir kadirlik fark, parlaklıkta tam olarak yaklaşık 2.51 katlık bir
değişime karşılık gelir.); erkek ismi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder