27 Eylül 2026 Pazar

itar - kadir

itar : ara. * itar (çerçeve, çember, kasnak, çeper veya kenarlık) * bisiklet veya otomobil tekerleğinin dış lastiği, tekerlek lastiği

itave : ara. * ata (gelmek, varmak, ulaşmak, erişmek), ata (verme, bahş, bağış, ihsan, lütuf) * dışarıdan gelen / getirilen zorunlu ödeme, haraç ve vergi; devletlerin veya otoritelerin zor kullanarak ya da anlaşma yoluyla topladığı haraç, cizye, vergi ve bac gibi mali yükümlülüklerin yanı sıra günümüz modern kullanımında yasa dışı yollarla alınan rüşvet

itayat : ara. * ata (vermek, bhşetmek, bağışlamak, sağlamak) * verme, bahşetme, bağışlama, sağlama

itba : ara. * tabaa, tabia (tabi olmak, itaat etmek, uymak, takip etmek, bağlanmak, izlemek, uymak, peşinden gitmek), tabi (izleyen, peşinden giden, boyun eğen, itaat eden) * tabi kılma, ardına katma

itbarak : tür. * it (köpek) + barak (köpek; ağaç kabuğu) * Türk mitolojisindeki Oğuz Kağan Destanı’nda “büyük soylu köpek”, “köpeklerin atası” ifadeleriyle yer alan, bugünkü Kuzey Rusya ile Finlandiya'da yaşadığı belirtilen ve Türklerle savaşan, insan gibi iki ayak üstünde duran köpek başlı yaratıklardan her biri; çok tüylü köpek

itboğan : tür. * it (köpek) + boğ (sıkmak, sıkıştrmak, bastırmak) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * güçlü, etkili veya ezici (mecazi), kaplanboğan

itburnu : tür. * it (köpek) + bur (koklamak, koku almak, kokmak) + un (ile ilgili olan, yapan, eden) + u (iyelik eki) * yaban gülünün meyvesi

iteklemek : tür. * it (ileri hareket ettirmek üzere kuvvet uygulamak, dürtmek, itmek) + ek (yapım eki) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * zorlayarak, kuvvetle itmek

item : lat. * ita (böyle, bu şekilde), item (aynı şekilde, ayrıca, bunun gibi) * madde, nesne, öğe, parça, eşya, bileşen

itenek : tür. * it (ileri hareket ettirmek üzere kuvvet uygulamak, dürtmek, itmek) + enek (yetenek anlamı katan isim yapım eki) * itme gücü veya kabiliyeti; bir işi yapma yeteneği, güç, kuvvet; bir silindir içine 1000'de 7 boşluk olacak şekilde yerleştirilmiş disk şeklinde parça, piston

iterasyon : lat. * iterare (ikinci kez yapmak, tekrarlamak) (iterum (tekrar) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * tekrarlama, tekrar tekrar yapma; matematikte fonksiyon yineleme işlemi; fizikte ardışık yaklaştırım

iterbiyum : isv., lat. * ytterbium (Ytterby (İsveç’in Ytterby köyü) (isv.) + ium (kimyasal element ve yer eki) (lat.) ) * atom numarası 70, simgesi Yb olan metalik element (İsveç’in Ytterby köyü yakınlarında keşfedildiğinden bu ismi almıştır. Adını aynı madenden alan dört farklı element (Yttrium, Terbium, Erbium ve Ytterbium) keşfedilmiştir.)

iteroparite : lat. * iterum (yeniden, tekrar) + paritas (doğum, doğurganlık) (parere (ortaya çıkarmak, doğurmak, üretmek, yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, öne getirmek, başarmak) + itas (isim yapım ve durum eki) ) * bir canlının yaşamı boyunca birkaç veya birçok kez üreme yeteneğine sahip olması

itf : ara. * atafa (birleştirmek, yaklaştırmak, eklemek, ilave etmek, iliştirmek, ilişkilendirmek), atf (iliştirme, ilişkilendirme, atıf yapma) * birleşme, ekleme, bağlama, ilave etme; yan, yanına konma

itfa : ara. * tafaa (söndürmek, kapatmak, yok etmek) * söndürme, kapatma, yangın veya ışığın, ateşin kapatılması; bir durumu sona erdirme, bastırma (mecazi)

itfaiye : ara. * itfa (söndürme, kapatma, yangın veya ışığın, ateşin kapatılması) + iye (yer ve durum eki) * yangın söndürme teşkilatı

ithaf : ara. * tahafa (hediye etmek, armağan etmek, adamak), tuhfa (hediye, armağan) * hediye etme, adama, sunma; bir eseri, yazıyı veya konuşmayı bir kimseye armağan etme, adama, sunma; takdim etme

ithafname : ara., far. * ithaf (hediye etme, adama, sunma; bir eseri, yazıyı veya konuşmayı bir kimseye armağan etme, adama, sunma; takdim etme) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * armağan edilen yazı veya eser; özellikle bir eserin ithaf edildiği kişi veya kurum için yazılan önsöz veya takdim metni

ithal : ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş, dahil olma), dahil (içeride) * içeri sokma, duhul ettirme, dahil kılma, idhal

ithalat : ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş, dahil olma), duhul (giriş, içeri girme, dahil olma, sokulma, nüfuz), idhal (girme, içeri girme, dahil etme, sokma, içine alma, nüfuz, tesir; kar, gelir, irad) + at (isim yapım ve çoğul eki) * bir ticari malın, ürünün, yurt içinde satılması amacıyla başka bir ülkeden taşınarak ülke içine sokulması, dışarıdan getirilmesi işlemi

itham : ara. * vahama, vehm (hata etmek, yanılmak, yanlış kuşkuya kapılmak, kuşkulanmak, şüphelenmek, zannetmek, yanıltıcı şüpheye düşmek), vehm (kuşku, şüphe, zan), ittiham (töhmet altında bırakma, suç isnat etme) * töhmet altında bırakma, suç kuşkusu isnat etme, suçlama

ithamname : ara. * itham (töhmet altında bırakma, suç kuşkusu isnat etme, suçlama) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * suçlama yazısı

iti : tür. * it (ileri hareket ettirmek üzere kuvvet uygulamak, dürtmek, itmek) + i (isim yapım eki) * itici güç, ilham verici

itibar : ara. * abara (geçmek, aşmak, düşünmek, dikkate almak, öteye gitmek), i’tabara (dikkate almak, önemsemek, değer vermek, göz önünde bulundurmak) * önem, değer, geçerlilik, dikkate alma; bir şeyi bir şey sayma, ... olarak kabul etme, sayı sayma, değer verme, saygı gösterme; saygı, prestij, saygınlık

itibaren : ara. * itibar (hesaplama, değerlendirme, dikkate alma, sayma) + en (gibi, olarak) * bir şeyin başlangıç noktası veya zamanı anlamında, “-den itibaren, -den başlayarak” anlamında kullanılan zarf veya edat

itici : tür. * it (ileri hareket ettirmek üzere kuvvet uygulamak, dürtmek, itmek) + i (bağlaç) + ci (yapan, eden eki) * itme gücü olan, hareket ettiren, yönlendiren; itici güç, itici neden; hoşlanılmayan, uzak durulmak istenen, antisempatik

i'tida : ara. * ada, adva (azmak, saldırmak, haddi aşmak, sınırı aşmak, hududu aşmak, düşmanlık etmek) * azma, saldırma, haddi aşma, sınırı aşma, hududu aşma, düşmanlık etme

itidad : ara. * adda (hazırlamak, donatmak, düzenlemek, saymak, hazırlık yapmak), itidad (hazırlık, donatma, sayma, düzenleme) * hazırlık, donatma, sayma, düzenleme

itidal : ara. * adala (doğru olmak, adil olmak, doğruluktan sapmamak, denge içinde olmak, hakkını vermek), addala (düzeltmek, dengelemek, denkleştirmek, düzeltmek, düzenlemek, tadil etmek, eğriliği gidermek, adil davranmak, adil olmak, eşitlemek), adil (doğru, dengeli eşit, hakkaniyetli, adaletli) * ölçülü olma, denge, dengeli olma, aşırılıktan kaçınma

itifak : ara. * afaka (çevirmek, yönünü değiştirmek, tersine çevirmek) * tersine çevrilme, dönme, döndürülme, yönü değiştirilme

itikad : ara. * akada (bağlamak, birleştirmek, iliştirmek, düğümlemek, düğüm atmak, sıkıca tutturmak, sabitlemek, sağlamlaştırmak, sözleşmek) * bir düşünceyi, inancı veya kanaati zihinde kesin ve sarsılmaz biçimde bağlayıp kabul etme, doğru ve gerçek olduğuna gönülden inanma; sözleşme, akit, bağlantı, bağlılık, inanç, güvenç

itikaf : ara. * akafa (bir şeye bağlanmak, kapanmak, içe çekilmek, sebat etmek; hapsetmek, alıkoymak; bir yere yerleşmek, oraya bağlanıp kalmak), akif (bağlı, sebatkar) * ibadet amacıyla inzivaya çekilme, camiye kapanma; dünyadan uzaklaşıp ibadete yönelme

itikal : ara. * akala, ekele (yemek, yemek yemek, tüketmek) * kemirme, kemirerek yeme; dalgaların, deniz kenarlarındaki karaları döğerek aşındırması; yaranın, vücudu yemesi, yaranın büyümesi

itikat : ara. * akada (bağlamak, birleştirmek, iliştirmek, düğümlemek, düğüm atmak, sıkıca tutturmak, sabitlemek, sağlamlaştırmak, sözleşmek) * bir düşünceyi, inancı veya kanaati zihinde kesin ve sarsılmaz biçimde bağlayıp kabul etme, doğru ve gerçek olduğuna gönülden inanma; sözleşme, akit, bağlantı, bağlılık, inanç, güvenç

itila : ara. * a'la (yükselmek, üstte olmak, yukarı çıkmak), uluv (yükselme, yükseklik, ululuk) * yükselme, yukarı çıkma, yücelme

itilaf : ara. * alifa (uyuşmak, alışmak, ısınmak, birleşmek), ulfet (alışma, alışkanlık, uyum, ısınma, birleşme; ahbaplık, dostluk) * anlaşma, uyuşma, birleşme

itimar : ara. * amara (emretmek, buyurmak, yönlendirmek), itamara (danışmak, birbirine tavsiyede bulunmak, görüşmek, plan yapmak) * danışma, görüşme, birlikte plan yapma; umre yapma

itimat : ara. * amade, amede (dayanmak, güvenmek, yaslanmak) * güven duyma, dayanma, inanma; bir kişiye, söze veya duruma güvenme

itina : ara. * ana, na (anlamına gelmek, anlam vermek, ifade etmek; düşündürmek, kaygılandırmak, özen göstermek, yardım etmek, lütfetmek), inayet (kaygılanma, önemseme, umursama, düşünme) * özen gösterme, dikkatli ve titiz bir şekilde ilgilenme, yapılan iş veya davranışta gereken hassasiyet ve titizliği gösterme, ilgi, özen (mean, meinen (anlamına gelmek) (ing., fra.) )

itira : ara. * atara (yaklaşmak, uğramak, musallat olmak, isabet etmek) * yaklaşma, uğrama, musallat olma, isabet etme, çarpma

itiraf : ara. * arafa (bilmek, tanımak, öğrenmek) * herkesin bilmesinde sakınca görülen bir gerçeği gizlemekten vazgeçip açıklama, bildirme, söyleme

itiraz : ara. * radda (geri çevirmek, geri döndürmek, reddetmek, geri göndermek, istememek, karşı gelmek, direnmek, tepki vermek, menetmek, engel olmak), arada (sunmak, bildirmek, arzetmek; karşıya çıkmak, görünmek, ortaya koymak, yönelmek, karşı koymak, karşısına çıkarmak, sunmak), itirad * ortaya atılan bir düşünceyi veya alınan bir kararı benimsemeyerek karşı çıkma; söylenecek karşı söz, karşı söyleme, itirad

i'tisar : ara. * a'sara (zor olmak, güç olmak, meşakkatli olmak), asir (zorlu, meşakkatli, çetin) * zorluk, güçlük, meşakkat

i'tisar : ara. * a'sira (sikmak, suyunu sıkmak) * suyunu çıkarmak için bir şeyi sıkma

itiştirmek : tür. * it (ileri hareket ettirmek üzere kuvvet uygulamak, dürtmek, itmek) + iş (edilgen ve işteş fiil eki) + tir (etken fiil eki) * kımıldatarak itmek

itiy : ara. * ata (vermek, bahşetmek, bağışlamak, sağlamak) * cömertlik, bolluk, fazlalık, aşırılık, had safhada olma

itiyat : ara. * ada (dönmek, geri gelmek, alışkanlık edinmek) * adet edinme, alışma; alışkanlık, huy

itizal : ara. * zala (ayrılmak, uzak durmak, çekilmek), a’tezele (uzaklaşmak, ayrılmak), izale (yalıtım, soyutlama, ayırma, uzaklaştırma, yalnız bırakma, giderme, yok etme, ortadan kaldırma) * ayrılma, ayrılış, uzaklaşma, çekilme, tecrit olma; haktan ayrı yola sapma

itizar : ara. * adara, azara (affetmek, bağışlamak) * özür dileme, özür, mazeret, mazur görme

itkan : ara. * atkana (bir işi sağlam yapmak, mükemmel kılmak, kusursuz kılmak; muhkem kılmak,sabit kılmak) * bir işi sağlam, kusursuz ve eksiksiz biçimde yapma; mükemmellik, ustalık; işte titizlik ve tamlık; dikkatli işçilik; pürüzsüz yapma veya yapılma; sağlamlaştırma; bilmek, inanma, bilerek emin olma

itki : tür. * it (ileri hareket ettirmek üzere kuvvet uygulamak, dürtmek, itmek) + ki (isim yapım eki) * insanı kendiliğinden eyleme iten, itici neden, güdü, tepi, iti

itlaf : ara. * telefe ( (hayvan için) ölmek, öldürmek; yok etmek, ziyan etmek) * telef etme, yok yere harcama, yok olma, boşa gitme

itlak : ara. * talaka (serbest olmak, çözülmek, bağdan kurtulmak; salmak, yollamak, boşlamak, boşamak, bağını çözmek, serbest bırakmak, kayıtlamamak) * hukuk ve günlük dilde, bir şeyi serbest bırakma, salıverme veya tahliye etme, salıverme, serbest bırakma; bir durumun sona erdirilmesi veya bir kişinin özgürlüğünün geri verilmesi

itmam : ara. * tamma (tamamlamak, bitirmek, bütünlemek) * bitirme, bütünleme, tamamlama

itmek : tür. * it (ileri hareket ettirmek üzere kuvvet uygulamak, dürtmek, itmek) + mek (fiil mastar eki) * darbeleyerek ilerletmek (hit (vurmak) (ing.) )

itminan : ara. * amene (güvenmek, inanmak, iman etmek, emin olmak, güvende kılmak, emniyete almak) * inanma, güvenme, emin olma

itnab : ara. * tanebe (develer uzun dizi halinde gitmek, bir yerde uzun süre ikamet etmek, rüzgar şiddetle esmek, sözü abartmak ve uzatmak) * anlamı açıklığa kavuşturmak, pekiştirmek, abartmak veya tasvir etmek amacıyla sözü uzatma ve tekrarlama

itnab-ı mümille : ara. * ıtnab (uzatma) + i (tamlama eki) + mumille (usandıran, bıktıran) * sözü gereksiz yere, usanç verecek seviyede uzatma

itopride : gre. * itos (ön ek) + pride (prokinetik ilaç son eki) * mide motilitesini artıran dopamin D2 reseptör antagonisti prokinetik ilacın etken maddesi (C20H26N2O4)

itr : ara. * ıtr (koku, güzel koku, aroma, esans, parfüm, güzel rayiha) * sardunyagiller (Geraniaceae (Turnagagasıgiller) ) familyasından yaprakları güzel kokan bir bitki; hoş ve güzel koku, güzel kokulu şey; yaprakları güzel kokulu bir bitki

itrab : ara. * taraba (toprak serpmek, topraklamak), turab (toprak) * toprak serpme, topraklama

itrak : ara. * teraka (bırakmak, bağını koparmak, vazgeçmek, terketmek) * bırakma, vazgeçme, terketme

itrakonazol : lat. * itra (benzofuran-imidazol türevi önek) + conazol (azole halkası taşıyan antifungal bileşik son eki) (co, con (ile, birlikte, beraber) + azole (mantar önleyici ilaçlarda yer alan bir veya daha fazla nitrojen (azot) atomu içeren 5 üyeli bir halkaya sahip bir grup heterosiklik bileşik belirtici ek) (azotos, azotikos (yaşamsız, cansız, hayatsız) (gre.) + ol (hidroksil, alkol grubu OH) (lat.) ) * triazol (C2H3N3) türevi sistemik antifungal ilaç; mantar hücre zarını bozan tedavi edici kimyasal (C35H38Cl2N8O4)

itriyat : ara. * itr (koku, aroma, parfüm) + iy (ile ilgili, gibi, -a ait) + at (çoğul eki) * güzel koku, parfüm

itriyum : isv., lat. * yttrium (ytterby (İsveç'teki Stockholm yakınlarında bulunan Ytterby kasabasından) (isv.) + ium (element eki) (lat.) ) * periyodik tablonun 5. periyodunun 3. grubunda yer alan, atom numarası 39, sembolü Y olan, nadir toprak elementi olarak sınıflandırılan metal bir element (İsveç’in Ytterby köyü yakınlarında keşfedildiğinden bu ismi almıştır.)

ittırat : ara. * tarad (takip etmek, izlemek) * intizamlı, uygun şekilde, sıra ile birbirini takip etme, ardarda gelme; arka arkaya gelme; uygun ve düzenli olma

ittiaz : ara. * va'za (öğüt vermek, nasihat etmek) * nasihat ve öğüt dinleme

ittiba : ara. * tabaa (damgalamak, iz bırakmak, etkilemek, izlenim bırakmak, tabi olmak, uymak, peşinden gitmek, itaat etmek, boyun eğmek) * tabi olma, arkasından gitme, peşinden gitme, boyun eğme, itaat etme.

ittifak : ara. * vafaka (uymak, denk gelmek, uyuşmak, uygun olmak, örtüşmek, mutabık kalmak, uzlaşmak, anlaşmak), vefk (uygun olma, uygunluk, uyma, muvafık olma), tevfik (uygun şartların bir araya gelmesiyle başarıya ulaşma) * uyma, denk gelme, uyuşma, uzlaşma, anlaşma

ittihab : ara. * vahaba (vermek, bağışlamak, ihsan etmek, armağan etmek, hediye etmek, bahşetmek, bağışlamak, karşılıksız vermek), hibe (bahş, bağış, karşılıksız verilen) * karşılıksız olarak verilen bir bağışı kabul etme

ittihad : ara. * ehad, vahid (tek, bir) * birleşme, bir araya gelme

ittiham : ara. * vahama, vehm (hata etmek, yanılmak, yanlış kuşkuya kapılmak, yanıltıcı şüpheye düşmek), itham (töhmet altında bırakma, suç kuşkusu isnat etme, suçlama) * suç altında bulunma, suçlama, töhmet altında olma, suçlandırma

ittihat : ara. * ehad, vahid (tek, bir) * birleşme, bir araya gelme

ittihaz : ara. * ahaza (almak, tutmak, kavramak, yakalamak, kapmak, edinmek) * edinim, alım, kabul

ittika : ara. * ittaka (dayanmak, yaslanmak, bir şeye tutunmak, oturmak) * dayanma, yaslanma, oturma

ittika : ara. * ittaka (korunmak, sakınmak, kaçınmak) * sakınma, çekinme, korunma, kaçınma, günahlardan ve bütün kötülüklerden kendini çekme, takva ile amel etme

ittila : ara. * ittalaa (yükselmek, yukarı çıkmak, açığa çıkmak, bir şeye vakıf olmak, belirmek, ortaya çıkmak) * yukarıdan aşağı bakma, gözetleme, haberdar olma, tanıma, bilme, öğrenme, araştırma (altitude (yükseklik) (ing., fra.) )

ittirad : ara. * tarad (takip etmek, izlemek) * intizamlı, uygun şekilde, sıra ile birbirini takip etme, ardarda gelme; arka arkaya gelme; uygun ve düzenli olma

ittirmek : tür. * it (ileri hareket ettirmek üzere kuvvet uygulamak, dürtmek, itmek) + tir (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * itmek, itelemek; itmek eylemini yaptırmak

ittisa : ara. * saʿa (yaymak, dağıtmak, genişletmek), saat, seat (genişlik) * genişleme, yayılma, dağılma, bollaşma

ittisaf : ara. * vasafa (bir şeyin özelliklerini belirtmek, nitelemek, betimlemek, sıfatlandırmak, vasıflandırmak), sıfat (niteleme, nitelik belirtme, özellik belirtme, vasıflandırma), vasıf (nitelik, özellik) * nitelik kazanma, nitelenme, vasıflanma, muttasıf olma

ittisak : ara. * sakka, tesakka (uyum sağlamak, birbirine uymak, düzenli olmak) * uyum, düzen, uygunluk; Dizilmek. Bir nizam dahilinde sıralanmak; Beraber olmak; Tamam olmak. Toplanmak;

ittisal : ara. * vasala (ulaşmak, erişmek, bitişmek, birleşmek, bir araya gelmek, kavuşmak, buluşmak, varmak, temas etmek, değmek), vassala (birleştirmek, bitiştirmek, kavuşturmak, bir araya getirmek), vuslat (ulaşma, erişme, kavuşma, birleşme) * bitişme, birlesme, değme, dokunma, kavuşma, temas etme

ittitan : ara. * vatana (yerleşmek, yurt edinmek, vatan edinmek, mesken tutmak), vatan (yerleşilen yer, yurt, mesken) * yerleşme, yurt edinme, vatan edinme

ittiza : ara. * vazaa, vadaa (koymak, yerleştirmek, bırakmak, terketmek, emanet etmek, konumlandırmak, düzenlemek, paylaştırmak, tayin etmek, indirmek, alçaltmak), tevazu (alçalma, alçakgönüllülük), mutevazi (alçakgönüllü) * alçakgönüllülük, tevazu, mütevazilik

ittizan : ara. * vazana (ağırlık koymak, tartmak, ölçmek), izan (ölçü, doğruyu takdir etme, akıl ile değerlendirme) * ölçülü, dengeli ve uyumlu hale getirme; iş, davranış veya durumlardaki dengeyi sağlama ve düzen içinde olma, ölçülü olma

itval : ara. * tala (yükselmek, uzamak, genişlemek, doğmak, ortaya çıkmak, belirmek, zuhur etmek), tavvala (uzatmak, uzun hale getirmek, genişletmek) * uzatma, uzatılma

iva : ara. * ava (yerleştirmek, barındırmak, oturtmak) * barındırma, kondurma, yerleştirme, oturtma, iskan ettirme

ivabradin : lat. * iva (yapay farmakolojik önek) + bradys (yavaş) + ine (kimyasal bileşik son eki) * kalp atım hızını yavaşlatan, sinüs düğümündeki "If kanallarını" inhibe ederek çalışan ve bradikardik etki gösteren antianginal ilacın etken maddesi (C27H36N2O)

ivad : ara. * ada (dönmek, geri gelmek, alışkanlık edinmek) * dönme, geri dönme, geri gelme, ilk işine dönme, adet edinme

ivaz : ara. * vada, vaza (yerine koymak, telafi etmek, denk getirmek; ödemek, bedel saymak, bedel olarak ödemek), iada, iaza (bedel vermek, karşılık ödemek), aidat (ödeme, ödenek; gelir) * bedel, tazminat

ivdirmek : tür. * iv (hızlanmak, süratlenmek, çabuklaşmak, acele etmek) + dir (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * hızını attırmak, ivmek eylemini yaptırmak, ivmesini sağlamak; (devinim durumundaki bir nesnenin) devinimini hızlandırmak, hızlanmasını sağlamak

ivec : ara. * vaca, vece (eğrilmek, sapmak) * eğrilik, çarpıklık, yanlışlık, sapma

ivecen : tür. * iv (hızlanmak, süratlenmek, çabuklaşmak, acele etmek) + e (bağlaç eki) + cen (ile ilgili, gibi) * çabuk davranma alışkanlığında, huyunda olan, iveğen, evecen (kimse)

ivedi : tür. * iv (hızlanmak, süratlenmek, çabuklaşmak, acele etmek) + edi (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * çabuk, hızlı, acele

iveğen : tür. * iv (hızlanmak, süratlenmek, çabuklaşmak, acele etmek) + e (bağlaç eki) + ğen (ile ilgili, gibi) * çabuk davranma alışkanlığında, huyunda olan, ivecen, evecen (kimse)

ivent : lat., ing. * eventus (olay, vaka, oluş, hadise) (evenire (çıkmak, meydana gelmek, vuku bulmak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); event (ing.) * belirli bir zamanda meydana gelen olgu, durum veya olay, vaka, hadise

ivermektin : lat. * iver (Streptomyces avermitilis bakteri türü eki) + mectin (avermectin türevi ilaç grubu son eki) * parazit öldürücü etkili, helmint ve ektoparazit enfeksiyonlarında kullanılan avermectin sınıfından, geniş spektrumlu ilacın etken maddesi (C48H74O14)

ivesi : ara. * avasi (Orta Doğu'nun Suriye, Irak, Ürdün, Lübnan ve Türkiye’nin güneydoğusunu kapsayan bölge; Orta Doğu’nun doğu ve güneydoğu çöl ve yarı çöl kuşağı, özellikle Suriye ve Irak çevresi) * genellikle Güneydoğu Anadolu'da yetiştirilen, başı kahverengi, kirli sarı veya siyah olan, vücudu beyaz, yapağısı kaba ve karışık olan, süt verimi yüksek bir tür koyun (ismini Avasi bölgesinden alır.)

ivgi : tür. * iv (oymak, delmek, işlemek) + gi (araç, alet, vssıta eki) * ağaç oymaya yarayan kesici araç

ivinti : tür. * iv (hızlanmak, süratlenmek, çabuklaşmak, acele etmek) + inti (isim yapım eki) * hızlı olma durumu, çabukluk, hız

ivme : tür. * iv (hızlanmak, süratlenmek, çabuklaşmak, acele etmek) + me (isim yapım eki) * çabuklaşma, hızlanma, acele etme

ivmek : tür. * iv (hızlanmak, süratlenmek, çabuklaşmak, acele etmek) + mek (fiil mastar eki) * elini çabuk tutmak, ivediyle iş görmek, çabuk olmak, hızlı hareket etmek, çabuk davranmak, acele etmek

ivrindi : gre., kür., far. * avrandi (pınar, çeşme, manba, kaynak) (gre.); hagios, aya (kutsal; büyük, ulu kadın, ana) (gre , kür.) + rindi (onurlu, soylu, temiz) (far.) * Balıkesir’in bir ilçesi

ixazomib : lat. * ixa (farmasötik kodlama) + zomib (proteazom inhibitörü ilaç eki; proteazom + ib (inhibitör, engelleyici) * multipl miyelom tedavisinde kullanılan, hücre içi protein yıkımını durdurarak kanser hücrelerinin ölümüne neden olan proteazom inhibitörü olan bir kemoterapi ilacın etken maddesi (C14H19BCl2N2O4)

ixekizumab : lat. * ixe (farmasötik kodlama) + ki (ek) + zu (insanlaştırılmış) + mab (monoklonal antikor eki, (humanized monoclonal antibody) ) * IL-17A adlı sitokini hedefleyen, sedef hastalığı (psoriasis) ve bazı romatolojik hastalıkların tedavisinde kullanılan rekombinant insan monoklonal antikoru (C6492H10012N1728O2028S46)

ixion : gre. * ixion (güçlü yerli, kuvvetli kimse) * Yunan mitolojisinde, Zeus'un karısı Hera'ya saldırmaya kalkıştığı için sonsuza dek dönen ateşli bir tekerleğe bağlanarak cezalandırılan Teselya'daki Lapithler'in kralı

iyab : ara. * aba (geri dönmek, varmak) * geri dönüş, avdet

iyal : ara. * ayyil (birisi tarafından geçindirilen, bakımı üstlenilen, kendisinden sorumlu olunan kişi) * bir kişinin nafaka vermek suretiyle geçindirdiği kimseler

iyalet : ara. * vilaya (yönetmek, idare etmek, hakim olmak, yetki sahibi olmak) * yönetme, idare etme, valilik yapma; bir valinin idare ettiği belde, şehir, vilayet

iyas : ara. * ye'se (ümitsizliğe düşmek, umutsuz olmak) * ümitsizlik, umudunu yitirmişliķ

iyatrojenez : gre. * iatros (doktor, şifacı) + genesis (oluşum, oluşma, doğum, yaratılış) (genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) ) * kanda primer bir hastalığın tedavisi sırasında ortaya çıkan ve bu tedaviye bağlı olarak gelişen sekonder bir rahatsızlık durumu; teşhis, müdahale, hata veya ihmalkarlık da dahil olmak üzere herhangi bir tıbbi faaliyetin bir hastalığa, zararlı bir komplikasyona veya diğer kötü etkiye neden olması

iyatrojenik : gre. * iatros (doktor, şifacı) + genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * iyatrojenez ile ilgili

iyd : ara. * ada (dönmek, geri dönmek, tekrarlamak), iade (geri verme, geri döndürme, döndürme) * bayram, festival, şenlik, ıyd (dönemsel olarak geri gelip tekrarlayan olay olmasından)

iye : ara. * iye (ben, benim) * ben, benim

iye : tür. * edi, idi, iye (sahip, malik, efendi, koruyucu, hükümdar; ruh) * sahip, malik, efendi, koruyucu, hükümdar; Türk mitolojisinde dağ, su, ağaç ve ev gibi yerlerin veya nesnelerin içinde bulunduğuna inanılan koruyucu ruh (su iyesi, dağ iyesi vb.)

iyelik : tür. * edi, idi, iye (sahip, malik, efendi, koruyucu, hükümdar; ruh) + lik (ile ilgili olma) * sahip olma, mülkiyet

iyelik zamiri : tür., ara. * edi, idi, iye (sahip, malik, efendi, koruyucu, hükümdar; ruh) + lik (ile ilgili olma) (tür.) + damr, zamr (gizlemek, saklamak, yerine geçmek), damir, zamir (yerine geçen, gizleyen) (ara.) * sahiplik veya aitlik bildiren zamirler; kişinin kendisine, bir başkasına veya bir nesneye aitliği gösteren dil bilgisi terimi (örneğin "benim, senin, onun")

iyi : tür. * edgü (fayda, yarar, menfaat, iyi) (tür.); eu (iyi, hoş, düzgün, güzel) (gre.) * istenilen, beğenilen, doğru, faydalı veya ahlaki açıdan erdemli, güzel, doğru, hoş, düzenli

iyi sıralılık ilkesi : tür., gre. * edgü (fayda, yarar, menfaat, iyi) (tür.); eu (iyi, hoş, düzgün, güzel) (gre.) + sıralılık (düzenlilik, dizi halinde olma) + ilke (yasa, kural, kanun, prensip) + si (iyelik eki) (tür.) * her alt kümenin en küçük elemana sahip olduğu, özellikle matematikte ve küme teorisinde kullanılan, temel olarak doğal sayıların sıralanmasına benzer bir yapı sağlayan bir sıralama ilkesi

iyicil : tür., gre. * edgü (fayda, yarar, menfaat, iyi) (tür.); eu (iyi, hoş, düzgün, güzel) (gre.) + cil (gibi, ile ilgili) (tür.) * iyi niyetli, iyilik yapan veya iyi yönü olan; olumlu, iyi huylu

iyidere : tür., gre. * edgü (fayda, yarar, menfaat, iyi) (tür.); eu (iyi, hoş, düzgün, güzel) (gre.) + dere (küçük akarsu) (tür.) * Rize’nin bir ilçesi (eski adı Kalapotamos)

iyileşmek : tür., gre. * edgü (fayda, yarar, menfaat, iyi) (tür.); eu (iyi, hoş, düzgün, güzel) (gre.) + leş (edilgen fiil ve dönüşüm eki) + mek (fiil mastar eki) (tür.) * iyi hale gelmek, olumlu duruma evrilmek

iyilik : tür., gre. * edgü (fayda, yarar, menfaat, iyi) (tür.); eu (iyi, hoş, düzgün, güzel) (gre.) + lik (isim yapım eki) (tür.) * iyi olma durumu

iyiliksever : tür., gre. * edgü (fayda, yarar, menfaat, iyi) (tür.); eu (iyi, hoş, düzgün, güzel) (gre.) + lik (isim yapım eki) + sev (sev (duymak, hoşlanmak, değer vermek) + er (-cı, yapan, eden eki) (tür.) * iyilik yapmayı, insanlara, hayvanlara ve doğaya faydalı işler yapan

iyimser : tür., gre. * edgü (fayda, yarar, menfaat, iyi) (tür.); eu (iyi, hoş, düzgün, güzel) (gre.) + imser (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) * olumlu düşünen, olumlu öngörülere sahip olan, olayların olumlu yönünü gören, olaylardan olumlu çıkarımlar yapan

iyn : ara. * ayn, ayna (göz, görmek, fark etmek) * görme duyusu, farkındalık veya bir şeyin kendisini gösterme, görünür olma

iyod : gre. * ioeides, iodos (mor, menekşe renkli, morumsu, iyotla ilişkili) (ion (menekşe) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) ) (gre.); yavd (ara.), iodum (lat.) * periyodik tabloda atom numarası 53 olan, dezenfektan ve medikal amaçlarda kullanılan ağır, koyu gri katı element

iyodoform : lat. * iodo (iodine) + formis, forma (şekil, biçim, kalıp, taslak, dış görünüş, yapı) * yara dezenfeksiyonunda antiseptik olarak kullanılan sarı renkli, iyodin içeren organik bileşik (triiodomethan) (CHI3)

iyodür : lat. * iod (iod) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) * iyodin elementinin diğer element veya iyonlarla birleşmesi sonucu oluşan bileşik; iyodür iyonu (I⁻) içeren tuzlar veya bileşikler

iyon : gre. * ienai (gitmek), ion (giden) * elektrik yükü taşıyan, elektron alıp vererek pozitif (katyon) veya negatif (anyon) yük kazanan atom veya atom grubu parçacık

iyonik : gre. * ienai (gitmek), ion (giden; elektrik yüklü atom veya grup) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * iyon ile ilgili, iyon niteliği arzeden, kimyada iyonların katyon ve anyonlar olarak birbirini çekerek oluşturduğu bağ veya bileşiklerle ilgili

iyonik bağ : gre., tür. * ienai (gitmek), ion (giden; elektrik yüklü atom veya grup) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) + bağ (ilgi, ilinti, ilişki, alaka) (tür.) * zıt elektrik yüklerine sahip iyonların (pozitif yüklü katyonlar ve negatif yüklü anyonlar) arasındaki güçlü elektrostatik çekim kuvveti sayesinde elektron alışverişiyle oluşan ve genellikle metaller ile ametaller arasında gözlenen kimyasal bir bağ türü

iyonik bileşik : gre., tür. * ienai (gitmek), ion (giden; elektrik yüklü atom veya grup) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) + bileşik (iki veya daha çok unsurun (kimyasal maddenin) bir araya gelmesiyle oluşan yapı) (tür.)

iyonizasyon : gre., lat. * ienai (gitmek), ion (giden; elektrik yüklü atom veya grup) (gre.) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım eki) (lat.) * atom veya molekülün elektron kaybederek veya kazanarak iyon haline dönüşme süreci (kimyada iyon oluşumu anlamında kullanılır.)

iyonize : gre., lat. * ion (giden; elektrik yüklü atom veya grup) (gre.) + izatus (dönüştürülmüş, kılınmış, hale getirilmiş) (izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.) * atom veya molekülün elektron kaybedip kazanarak iyon haline gelmiş olması, iyonlaşmış

iyonosfer : gre. * ienai (gitmek), ion (giden; iyon, yüklü parçacık) + sphaira (top, küre, yuvarlaklık) * Dünya atmosferinin iyonize olmuş, elektrik yüklü gazlardan oluşan üst tabakası, radyo dalgalarının yansıdığı katman

iyontoforez : gre. * ienai (gitmek), ion (iyon, yüklü parçacık) + pherein (taşımak, götürmek, getirmek), phore (taşıma, götürme) + isis (isim yapım eki) * elektrik akımı yardımıyla iyonların deri veya diğer yüzeylerden geçirilmesi işlemi

iyonya : gre. * ion (İyon, antik Yunan halkı veya mitolojik karakter) + eia (yer eki) * Ege Denizi kıyısında, antik çağda önemli bir kültür ve medeniyet merkezi olarak bilinen bölge

iyonyen : gre. * ionia (Ege Denizi kıyısında, antik çağda önemli bir kültür ve medeniyet merkezi olarak bilinen bölge) + ianos (ile ilgili, gibi, -a ait) * İyonya ile ilgili, İyonyalı

iyopromit : lat. * io (iode, iyot) + promide (bir bileşiğin veya maddenin öncü formu, başlangıç hali veya belirli bir reaksiyona girmeden önceki durumunu belirten kimyasal bileşik eki) * tıbbi görüntülemede, damar içi tomografi ve röntgen çekimlerinda kullanılan, iyot içeren radyoopak kontrast maddesi (C18H24I3N3O8)

iyot : gre. * ioeides, iodos (mor, menekşe renkli, morumsu, iyotla ilişkili) (ion (menekşe) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) ) (gre.); yavd (ara.), iodum (lat.) * periyodik tabloda atom numarası 53 olan, dezenfektan ve medikal amaçlarda kullanılan ağır, koyu gri katı element

iyr : ara. * ara (kervan halinde yürümek, yol almak, arka arkaya ilerlemek, sürü halinde ilerlemek) * kervan, deve veya yük hayvanı sürüsü, yolculuk yapan hayvan grubu

iyş : ara. * aʿaşa (yaşatmak, hayat vermek, geçindirmek, geçimini sağlamak; dönmek, yüz çevirmek (mecazi) ) * yaşam, hayat, oluşum, olma (İsa, yaşam, yaşamak (Jesus, Jashua, Yashua (İsa), İys (İsa) (lat., ing., fra., alm.), is (olur, -dır) (ing.), je suis (ben varım, benim) (fra.) )

iyya : ara. * iyya, illa (ancak, sadece, yalnız) * ancak, sadece, yalnız

iz : tür. * iz (işaret, nişan, belirti, simge, sembol, kod) * işaret, nişan, belirti, simge, sembol, kod; belirti, kalıntı, etki

iza : ara. * ada, aza, eza (incitmek, acıtmak, ıstırap vermek, üzmek, eziyet etmek) * sıkıntı verme, sıkıntı çektirme, üzme, azap etmek, eziyet (ezmek (bastırmak, sıkıştırmak) (tür.) )

iza : ara. * aza (karşısına koymak, denklemek, hizaya getirmek, hizalamak, düzenlemek) * düzen, hiza, sıra, dizi, karşılık, hizalama, düzen içinde olma; bolluk ve refah sebebi

iza : ara. * iz, izin (ne zaman ki, zamanında, o zaman) * zamanında, ne zaman ki, o zaman, vaktinde ("Hem, vakt, yevm, hin" gibi kelimelerden sonra ek olarak kullanılır.)

iza : ara. * zav, azaa (yaymak, bildirmek, ilan etmek, duyurmak) * yayın, bildirme, bildiri, ilan, duyuru

izabe : ara. * zabe (erimek, eritmek) * eritme, eritilme, su gibi akıcı hale koyma, yumuşatma, Islah etme

izabel : ibr., lat. * elisheva (Tanrı benim yeminimdir) (el (ilah, tanrı) + sheva (yedi; yemin, and, ahd; kut ) (ibr.); elisabel (lat.) * Tanrı yemindir; kadın ismi

izaç : ara. * az’aca (tedirgin etmek, bunaltmak, sıkmak,) * tedirginlik verme, bunaltma, sıkma

izae : ara. * zaa (ışıklandırmak, aydınlatmak, parlatmak, ziya (ışık, aydınlık) * ışık verme, ışıklandırma, aydınlatma, ziya verme

iz'af : ara. * za'afa, da'afa (zayıflatmak; güçsüzleştirmek), da'if, za'if (zayıf, güçsüz) * zayıflatmak, güçsüzleştirmek, kuvvetsiz hale getirmek

izafe : ara. * dafa (konuk olmak, misafir olmak; eklenmek, ilintilenmek, ilişkilenmek) * izafa (konuk getirme, koşma, ekleme, ilintilendirme, ilişkilendirme, nispet etme, göreceleme, göreleme; Arapça gramerde bağıl isim, isim tamlaması; görecelik, görelelik, izafet

izafeten : ara. * izafet (ilişkili olma, ilintili olma, görecelik) + en (gibi, olarak) * mal edilerek, ilişik gösterilerek, bağlayarak, dayanarak; göreceli olarak

izafi : ara. * izafa (konuk getirme, koşma, ekleme, ilintilendirme, ilişkilendirme, nispet etme, göreceleme, göreleme; Arapça gramerde bağıl isim, isim tamlaması; görecelik) + i (ile ilgili, gibi) * ilişkili, ilintili, göreceli

izafiyet : ara. * izafa (konuk getirme, koşma, ekleme, ilintilendirme, ilişkilendirme, nispet etme, göreceleme, göreleme; Arapça gramerde bağıl isim, isim tamlaması; görecelik) + i (ile ilgili, gibi) + yet (durum eki) * ilişkili olma, ilintili olma, görecelik, görelelik

izafiyet teorisi : ara., gre., tür. * izafa (konuk getirme, koşma, ekleme, ilintilendirme, ilişkilendirme, nispet etme, göreceleme, göreleme) + iyet (isim yapım ve durum eki) (ara.) + theoria (gözlem, bakış, düşünce, kuram) (theoros (gözlemci, seyirci, izleyici) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) + si (iyelik eki) (tür.) * uzay ve zaman arasındaki ilişkiyi açıklayan, zaman, mekan ve hareketin birbirinden bağımsız olmadığını, bunların birbirleriyle bağlantılı izafi (göreceli) bir bütün olduklarını, cismin zamanla, zamanın cisimle, mekanın hareketle, hareketin mekanla yani hepsinin birbiri ile bağlantılı olduğunu öneren teori, görecelik teorisi, görelilik teorisi (e = m.c^2)

izah : ara. * vadaha, vazaha (açıklamak, belirtmek, belli etmek, netleştirmek; aydınlanmak, açıklığa kavuşmak, açıklanmak, belirli hale gelmek) * aydınlatma, açıklama, berrak kılma

izahat : ara. * izah (aydınlatma, açıklama, berrak kılma) + at (çoğul eki) * açıklamalar, açıklığa kavuşturmalar

izaka : ara * zaka (tatmak, tadımlamak, lezzet duymak, zevk almak), zevk (tat alma, lezzet duyma, keyif, hoşluk) * tattırma, tattırılma, lezzet ve zevk hissettirme

izale : ara. * zala (yalıtmak, yalnız bırakmak, eksiltmek, tüketmek, yoketmek) * yalıtım, eksiltme, tüketme, yoketme (isolation, Isolation (yalıtım) (ing., fra., alm.)

izale-i şüyu : ara. * izale (yalıtma, yoketme, eksiltme, tüketme) + i (tamlama eki) + şa'a (yayılmak, duyulmak, bölünmek, bölüklere ayrılmak), şuyu (bir haberin yayılması, duyulması, halka mal olması; mülkiyette ortaklık) * şüphe, kuşku veya tereddütleri ortadan kaldırma, netlik kazandırma ve kesin hüküm sağlama eylemi; ortak mülkiyetin ortadan kaldırılması

izam : ara. * damma, zamma (artırmak, çoğaltmak, ilave etmek, eklemek, fazlalaştırmak, büyütmek), zam (artırma, çoğaltma, ekleme, fazlalaştırma, büyütme), azim (büyük, ulu, yüce) * büyük görme, büyütme, büyük gösterme, abartma

iz'an : ara. * az'ana (anlamak, kavramak, görmek) * anlayış, kavrama, görüş, basiret

izan : ara. * zaana (boyun eğmek, itaat etmek) * itaat etme, söz dinleme

izar : ara. * izar (futa, peştemal, bel örtüsü, bele bağlanan veya vücudun alt kısmını örten örtü; yanak) * peştemal, futa, bel örtüsü; ihramda giyilen iki parça kumaştan, belden aşağısını örten parça; göğüsten aşağı örtülen elbiseler; kefenin baştan ayağa kadar olan ve genişliği bir metreyi bulan parça

izaz : ara. * a'azza (yücelmek, ululanmak, güçlenmek) * değer verme, ağırlama, ululama, yüceltme

izazüikram : ara. * izaz (değer verme, ağırlama, ululama, yüceltme) + u (tamlama eki) + ikram (cömertlik etme, ağırlama, karşılıksız verme, faydalandırma) * saygı gösterme ve ağırlama

izbad : ara. * zabada (köpüklenmek), zebed (köpük) * köpüklenme; ağaç çiçek açma

izbandut : ita. * sbandito (askeri veya sivil birliklerin dağılması sonucu düzenin bozulması; sürgüne veya ağır cezaya mahkum edilmiş kimse, forsa, hükümlü) (sbandare (dağılmak, bozmak) + ito (geçmiş zaman sıfat-fiil eki) ) * Osmanlılarca Rum korsanlara verilen isim; görünüşüyle ve davranışıyla korku salan (iriyarı adam), güç kullanarak zorbalık yapan, kabadayı, korkutucu ve tehditkar kişi

izbar : ara. * zabara, zebere (yazmak, kaleme almak, çizmek; kaydetmek, sağlamlaştırmak; bir şeyi sağlamlaştırmak, taşları üst üste yığarak kuyu duvarı örmek, taşa nakşetmek/şekil vermek), zebur (yazı, kitap) * yazma

izbe : ara. * azba (uzak olmak, uzaklaşmak), uzba (uzak olma, uzaklaşma) * basık, kuytu, loş, nemli (yer); sapa (yer); uzakta olan, uzak yerde olan; kır evi, çiftlik, villa

izbiro : ita. * sbirro (yükleri yukarı çekmek veya kaldırmak için halattan yapılmış sapan) * gemiye alınacak veya gemiden tahliye edilecek çeşitli ağır yükleri, fıçıları ya da paketleri vinç yardımıyla yukarı çekip taşımak amacıyla kullanılan, halat veya zincirden yapılmış özel bir sapan (yük halkası) türü

izci : tür. * iz (işaret, nişan, belirti, simge, sembol, kod; yol) + ci (yapan, eden eki) * izleri takip eden, kılavuzluk yapan kişi; genellikle doğada iz sürüp takip eden kimse

izdicar : ara. * zacara (kabul ettirmek, zorla kabul ettirmek, itaat ettirmek, vazgeçirmek), muzdecer (kabul ettiren, zorla kabul ettiren, itaat ettiren, vazgeçiren) * kabul ettirme, zorla kabul ettirme, itaat ettirme, vazgeçirme; kişinin kendi iradesiyle bir davranıştan vazgeçmesi, geri durması ve kendini o fiilden alıkoyması

izdiham : ara. * dahama, zahama (sıkmak, sıkıştırmak, yığmak, üstüne yüklemek) * aşırı kalabalık, yığılma

izdira : ara. * zaraa (ekmek, tohum serpmek), ziraat (ekin ekme, tohum ekne, tohum serpme, tarım) * ekin ekme, tohum serpme, ziraat yapma

izdivaç : ara. * zevc (eş), zevvece (eşleştirmek) * eşleştirme, eşleşme, evlenme

izdiyad : ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zayyada (artırmak, çoğaltmak, fazlalaştırmak), ziyade (çok, fazla, artmış) * ziyadeleşme, çoğalmak, artma

izdiyal : ara. * zayala (uzaklaşmak, çekilmek, kaybolmak, yok olmak), zeyl (uzaklaşma, çekilme, kaybolma, yok olma) * kaybetme, yok etme

izdiyan : ara. * zeyyene (süslemek, bezemek, güzelleştirmek, donatmak, dekore etmek), müzeyyen (süslenmiş, bezenmiş, güzelleşmiş, donanmış), ziynet (süs, bezek) * süslenme, bezenme, güzelleşme, donanma

izdiyar : ara. * zara (gidip görmek, uğramak, ziyaret etmek), ziyaret (gidip görme, uğrama) * ziyaret etme, gidip görme, uğrama

izdüşüm : tür. * iz (işaret, nişan, belirti, simge, sembol, kod; yol) + tül, tüş, düş (inmek, durmak, konmak, denk gelmek, rast gelmek) + üm (isim yapım eki) * geometride bir cismin bir yüzeye düşen gölgesi veya projeksiyonu; bir ışık kaynağından çıkan ışınlarla bir ekran üzerinde görüntü oluşturma

izdüşüren : tür. * iz (işaret, nişan, belirti, simge, sembol, kod; yol) + tül, tüş, düş (inmek, durmak, konmak, denk gelmek, rast gelmek) + üren (isim yapım eki) * bir şeklin bir düzlem üzerindeki iz düşümünde, biçimin her noktasını iz düşümüyle birleştiren (doğru)

izge : tür. * iz (işaret, nişan, belirti, simge, sembol, kod; yol) + ge (isim yapım eki) * Güneşin ışınlarının gözle görülen ve görülemeyen renklerinin tümü, Işığın dalga boylarına göre ayrılmış biçimi; her dalga boyundaki ışık yeğinliğini gösteren çizge, spektrum, tayf

izhab : ara. * zehebe (ayırmak, ayrılmak, gitmek, uzaklaşmak, gidermek), mezheb (izlenen yol, gidilen yol) * gönderme, uzaklaştırma

izhak : ara. * zahaka (öldürmek, yok etmek, mahvetmek) * öldürme, yok etme, mahvetme

izhal : ara. * zahala (kaldırmak, ortadan kaldırmak, yok etmek, hatırdan çıkarmak, unutmak) * ortadan kaldırma, yok etme, hatırdan çıkarma, unutma

izhar : ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak, zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma), tezahür, zuhur (belirme, belirginleşme, ortaya çıkma, açığa çıkma, görünme, baş gösterme, oluşma, türeme, gösteriş, parlama) * görünür kılma, ortaya çıkarma, açığa çıkarma, meydana çıkarma, belirgin hale getirme, zuhur ettirme

izin : ara. * azina (izin vermek, onaylamak, müsaade etmek) * bir şey yapmak için birine verilen veya birinden alınan olur, uygunluk, müsaade, onay; bir kimseye çalıştığı işyerince verilen süresi belli dinlence

izkar : ara. * zekere (hatırlamak, anmak) * hatırlatma, hatıra getirme, andırmak, hatırlatma

izlaf : ara. * zalafa (yakınlaşmak, yaklaşmak, yakına gelmek) * yaklaştıma, yakınlaştırma

izlal : ara. * zalla (aşağılamak, hakir görmek, zelil görmek, zelil kılmak, alçaltmak, haysiyetsiz ve hakir etmek) * zelil kılma, alçaltma, haysiyetsiz ve hakir etme

izlal : ara. * zıll (gölge), zalla (gölgelemek, gölgelendirmek) * gölgeli olma, gölgelendirme

izlam : ara. * zalama (karanlık olmak), zulmet (karanlık) * karanlık olma

izlanda : isk. * is (buz) + land (kara, toprak, arazi, ülke) * buzlu kara, buzlu toprak; Atlas Okyanusu'nun kuzeyinde Grönland'ın güneydoğusu ile İskandinavya ve Büyük Britanya'nın kuzeybatısında yer alan, kuzeyinde Arktik Okyanusu ile çevrili bir ada ve Avrupa ülkesi

izlek : tür. * iz (işaret, nişan, belirti, simge, sembol, kod; yol) + lek (isim yapım eki) * bir yazın veya sanat yapıtında işlenen, geliştirilen konunun anlamca ortaya koyduğu ana yönelim; keçiyolu, patika

izlemek : tür. * iz (işaret, nişan, belirti, simge, sembol, kod; yol) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * takip etmek, seyretmek

izlence : tür. * iz (işaret, nişan, belirti, simge, sembol, kod; yol) + le (etken fiil eki) + ence (süre, periyod belirten isim yapım eki) * bir düzene ve belirli koşullara göre yapılacak eylemlerin, işlemlerin tümü; yapılacak bir işin bölümlerini, bölümlerin sırasını ve zamanını gösteren tasarı

izlenim : tür. * iz (işaret, nişan, belirti, simge, sembol, kod; yol) + len (dönüşlü fiil eki) + im (isim yapım eki) * bir olay, durum, kişi veya şeyden duyular yoluyla edinilen duyumsal faktörlerin tümü; uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri veya belirli bir durumun kişi üzerindeki çözümlenmemiş toplu etkisi

izlenimcilik : tür. * iz (işaret, nişan, belirti, simge, sembol, kod; yol) + len (dönüşlü fiil eki) + im (isim yapım eki) + ci (ile ilgili, yapan, eden) + lik (durum eki) * doğrudan gözlemlenen anlık izlenimlerin, ışık ve renk etkilerinin ön planda olduğu, nesnel gerçeklikten çok duyumsal algının önemsendiği sanat akımı, empresyonizm

izleyici : tür. * iz (işaret, nişan, belirti, simge, sembol, kod; yol) + le (etken fiil eki) + yici (yapan, eden eki) * izleme, seyretme işini yapan kişi, seyirci

izmar : ara. * zamara (gizlemek, saklamak), zamir (gizleyen, saklayan, belli etmeyen; dilbilgisinde öznenin yerine kullanılan, özneyi gizleyen kelime) * gizleme, saklama, belli etmeme

izmarit : alm., ita. * marrjan (şaşırmak, kuşkuya düşmek, şüphelenmek) (alm.), smarrito (kayıp, ziyan; şaşkın) (ita.) * içilmiş sigaranın artığı; izmaritgillerden, sıcak ve ılıman denizlerde yaşayan, özellikle Türkiye’nin denizlerinde bol bulunan, ortalama 15 cm. boyunda, vücudu elips biçiminde, sırtı hafif dalgalı açık kahverengi, yanları ve karnı beyaz, kılçıklı ama eti beyaz ve lezzetli bir balık

izmihlal : ara. * zamhala, damhala (bozulmak, dağılmak, çözülmek, kaybolup gitmek, yok olmak, kurumak) * az olma, yok olma, kaybolma, eksilme, çökme, yıkılma, dağılma, yok olma, bozulup gitme, perişan olma, çözülme, mahvolma, görünmez hale gelme

izmir : gre. * smyrna (acı ve sert olma) (smyr (acı, sert) + na (gibi olma) * Kuzeyde Madra Dağları, güneyde Kuşadası Körfezi, batıda Çeşme Yarımadası'nın Tekne Burnu, doğuda ise Aydın ve Manisa illeri ile çevrili olan, Türkiye’nin Ege Bölgesi’nde yer alan 35 plakalı ili

izmit : gre. * nikomedia (Bitinya Kralı Nikomedes’in isminden) (nikomedes (nike (zafer) + medes (akıllı, bilge, yönetici) ) + ia (isim, yer ve durum eki) * Kocaeli’nin bir ilçesi

izn : ara. * azina (izin vermek, onaylamak, müsaade etmek) * bir şey yapmak için birine verilen veya birinden alınan olur, uygunluk, müsaade, onay; bir kimseye çalıştığı işyerince verilen süresi belli dinlence

iznab : ara. * zanaba (günah işlemek), zenb (günah) * günah işleme, günahkar olma

iznik : gre. * nicaea, nikaea (nike (zafer) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * Bursa'nın bir ilçesi

iznillah : ara. * izn (uygunluk verme, onay, müsaade) + Allah * Allah'ın müsaadesi, Allah'ın izni

izobar : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + baros (ağırlık, basınç, baskı) * aynı atmosfer basıncına sahip noktaları birleştirerek aynı basınca sahip sistemleri tanımlayan çizgi

izobifasiyal : gre., lat. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) (gre.) + bi (iki, ikili) + facies (yüz, yüzey, görünüm, görünüş) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * iki yüzü de birbirine benzeyen, iki yüzü de eş olan; hem üst hem de alt yüzeyi morfolojik ve anatomik olarak birbirine benzeyen, genellikle her iki yüzde de palizat parankiması ve benzer yoğunlukta stomalar bulunduran (yaprak)

izodens : gre., lat. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) (gre.) + densitas (yoğunluk) (dens (yoğun) + itas (-luk, durum eki) ) (lat.) * eşit yoğunluk değerine sahip noktaları veya bölgeleri tanımlayan ifade

izofluran : gre., lat. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) (gre.) + fluran (fluorinden türeme) (lat.) * inhalasyon yoluyla verilen, merkezi sinir sistemi depresanı olarak işlev gören halojenli anestezik gaz türü veya uçucu sıvı anestetik madde (C3H2ClF5O)

izoglos : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + glossa (dil, lisan, konuşma) * bir dilde coğrafi olarak belirli bir kelime, telaffuz veya dil özelliğinin sınırlarını gösteren çizgi

izohemaglütinin : gre., lat. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + hemaglütinin (haima, haimat (kan) (gre.) + gluten (yapıştırıcı) (gluta (sakız, reçine) + en (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + inine (kimyasal madde eki) (lat.) ) * genellikle grip virüslerinde yüzeyde bulunan ve kırmızı kan hücrelerinin aglütinasyonuna yol açan protein türü

izohips : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + hypsos (yükseklik) * yeryüzü üzerinde deniz seviyesinden başlayarak aynı yükseklik değerini barındıran noktaların birleştirilmesi ile meydana gelen kapalı eğrilerden her biri, eş yükselti eğrisi

izoimmünizasyon : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis (hizmet etme, hizmete hazır) ) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım eki) * aynı türden başka bir kişinin antijenlerine karşı antikor gelişmesi; izoimmünizasyon tepkisini ifade eden terim

izojenik : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * eş kökenli, eşit kökenli; özdeş veya birbirine çok yakın genetik niteliğe sahip olan (organizmalar, hücreler, yapılar)

izokarboksazid : gre., lat. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + carbon (kömür) (car (değişmek, dönüşmek) + bon (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + oxus, oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) ) (gre.) + azide (kimyasal grup eki) (lat.) * beyindeki kimyasal dengesizlikleri düzelterek depresyon ve anksiyete bozukluklarının tedavisinde kullanılan, monoamin oksidaz inhibitörü olan ve kimyasal yapısında karboksil grubu ve azid fonksiyonel grubu bulunan izomerik bileşik ve antidepresan ilacın etken maddesi (C12H13N3O2)

izokefali : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + kephale, kephalos (kafa, baş) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * romanesk sanatta, tarih resimlerinde, ikona tasvirlerinde ve bazı antik dönem lahitlerinde uygulanmış, belirli bir kompozisyon'da tüm figürlerin boyu önemsemeden başlarının aynı hizzaya gelecek biçimde yerleştirilmesine verilen isim

izokinetik : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak), kinesis (hareket, devinim, kıpırdama, kımıldama) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * aynı hızda hareket eden; kasların veya cisimlerin sabit hızda hareket ettiği durumla ilgili

izokonazol : gre., lat. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) (gre.) + conazol (azole halkası taşıyan antifungal bileşik son eki) (co, con (ile, birlikte, beraber) + azole (mantar önleyici ilaçlarda yer alan bir veya daha fazla nitrojen (azot) atomu içeren 5 üyeli bir halkaya sahip bir grup heterosiklik bileşik belirtici ek) (azotos, azotikos (yaşamsız, cansız, hayatsız) (gre.) + ol (hidroksil, alkol grubu OH) (lat.) ) * antifungal (mantar önleyici) etkisi olan, mantarların hücre zarında bulunan ergosterol sentezini engelleyerek etki gösteren imidazol bazlı bir bileşik (C18H14Cl4N2O)

izokorik : gre., lat. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + khoros (yer, uzay, alan) + ikos (ile ilgili, -a ait) * hacmi değişmeden gerçekleşen, özellikle bir gazın sabit hacim altında sıcaklık, basınç veya diğer termodinamik özelliklerindeki değişimi ifade eden süreçle ilgili, sabit hacimli

izoksuprin : gre., lat. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) (gre.) + cuprum (bakır) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) * damar genişletici (vazodilatör) etkisi olan, periferik damar hastalıklarının tedavisinde kullanılan bakır içerikli izomerik bileşik (C18H23NO3)

izolasyon : lat. * insulare (ada ile çevrelemek, yalıtmak, izole etmek) (insula (ada) (in (iç, içeri, içeriye, içeride, içine, içinde) + solus (yalnız), sula (yalnız) ) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) (lat.); isolation (fra.) * bir şeyi diğerlerinden ayırma, tecrit etme, çevreleme, ayırma, yalıtma, izole etme

izolat : lat. * insulatus (yalıtılmış, ayrıştırılmış, çevrelenmiş) (insulare (ada ile çevrelemek, yalıtmak, izole etmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * izole edilmiş madde veya bileşik (kimyada ayrıştırılmış, saflaştırılmış madde anlamındadır.)

izolatör : lat. * insulator (yalıtıcı, yalıtkan, ayrıştırıcı) (insulare (ada ile çevrelemek, yalıtmak, izole etmek) + tor (-cı, yapan, eden eki) * elektrik veya ısıyı iletmeyen, yalıtım sağlayan araç veya madde; elektrik ve teknikte yalıtkan görevinde kullanılan nesne, ayrıştırıcı, ayırıcı, yalıtkan, yalıtıcı, yalıtan, izole edici

izole : lat. * insulatus (yalıtılmış, ayrıştırılmış, çevrelenmiş) (insulare (ada ile çevrelemek, yalıtmak, izole etmek) + tus (geçmiş zaman fiil ve sıfat yapım eki) ) * ayrıştırılmış, yalıtılmış

izole bant : lat., alm. * insulatus (yalıtılmış, ayrıştırılmış, çevrelenmiş) (insulare (ada ile çevrelemek, yalıtmak, izole etmek) + tus (geçmiş zaman fiil ve sıfat yapım eki) ) (lat.) + band, bend, bind, binden (bağlamak) (ing., alm.), band, bande, Band (bağ, birleştirici; bir arada olan, çete) (alm.) * elektriksel iletkenlik göstermeyen ve elektrik kablolarının yalıtımını sağlamak amacıyla kullanılan bir bant türü

izolösin : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + leucine (lösin) * proteinleri oluşturan temel amino asitlerden biri olan, kas dokusu ve enerji metabolizmasında önemli bir rol oynayan, dallanmış zincirli ve hidrofobik bir amino asit (C6H13NO2)

izomer : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + meros (parça, bölüm, kısım, segment) * aynı moleküler formüle sahip ancak yapısal veya konfigürasyonel olarak farklı bileşikler (içerdikleri elementler ve elementlerin molekül adetleri aynı olan ancak element dizilimleri ve bağ yapıları (alifatik (açık bağ), aromatik (kapalı bağ) ) farklı olan bileşikler)

izomeraz : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + meros (parça, bölüm, kısım, segment) (gre.) + ase (enzim belirtme eki) (lat.) * moleküler yapısında izomer dönüşümü katalize eden enzim; kimyada moleküllerin izomerlerine dönüşümünü sağlayan biyokimyasal enzim türü

izomeri : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + meros (parça, bölüm, kısım, segment) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * molekül formülleri aynı olduğu halde atomların bağlanış biçimleri veya uzaydaki dizilişleri farklı olan bileşiklerin gösterdiği özellik

izomerik : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + meros (parça, bölüm, kısım, segment) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * izomerleşme ile ilgili

izomerizasyon : gre., lat. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + meros (parça, bölüm, kısım, segment) (gre.) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım eki) (lat.) * moleküllerin yapısal veya konfigürasyonel olarak izomerlerine dönüşme süreci; kimyada aynı moleküler formüle sahip bileşiklerin farklı yapısal biçimlere dönüşümü, izomerleşme (moleküldeki atomların cinsi ve adedi sabit kalırken atomların dizilişlerinin ve bağ yapılarının (açık veya kapalı) değişmesi)

izometri : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + metria (ölçüm, ölçme) (metros, metron (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * noktalar arasındaki uzaklığı olduğu gibi koruyan noktasal dönüşüm, eşit ölçü veya uzunluk; matematik ve geometride şekil veya büyüklük değiştirmeden yapılan ölçüm veya dönüştürme

izometrik : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + metria (ölçüm, ölçme) (metros, metron (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * izometri ile ilgili

izomorf : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + morphe, morphos (şekil, biçim, form, kalıp) * aynı şekile veya biçime sahip olan; matematik, biyoloji ve kimyada benzer yapıya veya forma sahip organizma veya yapılar

izomorfik : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + morphe, morphos (şekil, biçim, form, kalıp) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * izomorfi ile ilgili

izomorfizm : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + morphe, morphos (şekil, biçim, form, kalıp) + eia (isim yapım, yer ve durum eki)+ ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * şekilsel, biçimsel eşlik durumu; matematikte ve diğer bilim dallarında yapıların şekilsel, biçimsel olarak birebir eşlenebilirliğini ifade eden kavram

izoniazid : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + nicotinic acid (nikotinik asit) + hydrazide (hidrazid) (lat.) * tüberküloz tedavisinde kullanılan ve nikotinik asidin izomerik hidrazid türevi olan antimikrobiyal ilacın etken maddesi (C6H7N3O)

izopod : gre. * isos (eş, eşit, denk, aynı, benzer) + pous, podos (ayak) (gre.) + a (taksonik çoğul eki) (lat.) * bacakları birbirine benzer yapıda olan kabuklular takımı

izoprenalin : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + pren (prae (önce) + adrenaline (ad (ek, üst) + renes (böbrek) + alis (gibi olan, ilgili) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) ) * yapısal olarak adrenalinin izomeri olan sentetik sempatomimetik ilaç; kalp ritmini artırıcı ve bronş genişletici etkiye sahip, özellikle astım ve kalp bloklarında kullanılan bir beta reseptör agonisti. (C11H17NO3)

izopropan : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) (gre.) + pro, pros (ilk, birinci, baş, ön, önde, önce, öncel, öncül, ileri, ileride, öne doğru, için, lehine, içinde, gerektikçe) + propane (üç karbonlu alkan, C3H8 ) * propan molekülünün doğrusal yerine dallanmış izomerik düzenlenmesini ifade eden, organik kimyada genellikle “izopropil” (-CH(CH3)2) grubu ile ilişkili kullanılan, bağımsız kararlı bir saf bileşik formülünden ziyade yapısal bir izomer/alkil düzenini ifade eden terim

izoproterenol : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) (gre.) + pro, pros (ilk, birinci, baş, ön, önde, önce, öncel, öncül, ileri, ileride, öne doğru, için, lehine, içinde, gerektikçe) + teren (adrenalin benzeri sentetik kök) + ol (alkol grubu (-OH) eki) * kalp hızını artıran, bronş genişleten, kalpte kasılmayı güçlendiren, kalp hızını artırırken sistolik ve diyastolik basıncı düşürerek kan basıncını düşüren, adrenalin yapısına benzer sentetik beta 1 ve beta 2 reseptör agonisti (C11H17NO3)

izopsefi : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + psephos (sayma; çakıl taşı) * bir kelimedeki harflerin sayısal değerlerini toplayarak tek bir sayı oluşturma uygulaması (İbranice'de "Gematria", Arapça'da "Ebced" olarak isimlendirilen metod)

izopter : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + ops, opsis (göz, görme, görünüş, görünüm, yüz), opter (gözleyen, gören) * görme alanında aynı boy ve şiddetteki uyaranın oluşturduğu çizgi; aynı aydınlık düzeyine veya görüş alanına sahip eş çizgi; görme alanı ölçümlerinde, eşit ışık şiddetini algılayabildiği sınırı gösteren çizgi veya eğri

izosorbid dinitrat : gre., lat. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) (gre.) + sorbitol (şeker alkolü) (sorbus (muşmula ağacı) + ol (alkol grubu (-OH) eki) ) + ide (ikili bileşik, anyon eki) ) + di (iki, ikili, çift) + nitrat (NO3⁻ iyonu içeren bileşik) (nitrum (azot kökü, güherçile) + ate (asit tuzu veya esteri eki) ) (lat.) * sorbitolden türetilmiş ve iki nitrat grubu içeren, damar genişletici (vazodilatör) etkili, özellikle anjina pektoris (göğüs ağrısı) ataklarını tedavi etmek ve önlemek için kullanılan, kan damarlarını gevşetip genişleterek kalbe giden kan akışını ve oksijen miktarını artıran, kardiyovasküler ilacın etken maddesi (C6H8N2O8)

izosorbid mononitrat : gre., lat. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) (gre.) + sorbitol (şeker alkolü) (sorbus (muşmula ağacı) + ol (alkol grubu (-OH) eki) ) + ide (ikili bileşik, anyon eki) ) + monos (tek, bir, yek, vahid, yegane, yalnız) + nitrat (NO3⁻ iyonu içeren bileşik) (nitrum (azot kökü, güherçile) + ate (asit tuzu veya esteri eki) ) (lat.) * kalp damar hastalığına bağlı ani göğüs ağrılarını (anjina pektoris) önlemek ve kronik kalp yetmezliğini tedavi etmek amacıyla kullanılan, damarları genişleterek kalbin iş yükünü ve oksijen ihtiyacını azaltan bir kalp ilacının etken maddesi (C6H9NO6)

izosorbit mononitrat : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + sorbitol (şeker alkolü) (sorbus (muşmula ağacı) + ol (alkol grubu (-OH) eki) ) + mono (tek) + nitrat (NO3⁻ iyonu içeren bileşik) (nitrum (azot kökü, güherçile) + ate (asit tuzu veya esteri eki) ) * kalp-damar hastalıklarında kullanılan, damar genişletici (vazodilatör) özelliği olan ve bir adet nitrat grubu içeren sorbitol türevi organik bileşik (C6H9NO6)

izospor : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + speirein (ekmek, tohum atmak, serpmek, saçmak, dağıtmak), spora (ekim, ekme, saçma, dağıtma), sporas (ekilmiş, saçılmış, dağınık), sporos (ekin, tohum, çekirdek, üreme hücresi) * bazı mantar ve bitkilerde görülen, morfolojik olarak benzer veya aynı boyuttaki sporlar, eşit büyüklükteki sporlar

izosporiazis : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + speirein (ekmek, tohum atmak, serpmek, saçmak, dağıtmak), spora (ekim, ekme, saçma, dağıtma), sporas (ekilmiş, saçılmış, dağınık), sporos (ekin, tohum, çekirdek, üreme hücresi) + iasis (iltihap, enfeksiyon, durum, sorun, hastalık eki) * eşit büyüklükte spor üretimi veya buna bağlı durum; biyolojide bazı bitkiler veya mantarlarda eşit sporların oluşumuyla ilgili durum veya hastalık

izostazi : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + stasis (durma, durum, duruş, vaziyet, denge) * yer kabuğunun yoğunluk ve kütle dağılımına bağlı olarak dengede kalma durumu; kabuk ve mantonun birbirine karşı dengeleyici hareketi

izoterm : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + therme, thermos (ısı, sıcaklık) * sıcaklığın sabit tutulduğu süreç veya çizgi (örneğin “izoterm eğrisi”)

izotermal : gre., lat. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + therme, thermos (ısı, sıcaklık) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * sabit sıcaklığa ilişkin, izoterm ile ilgili

izotomik : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * eşit parçalara ayrılma veya eşit bölünme ile ilgili; hücre içi ve dışı sıvıların ozmotik basınçlarının eşit olması ile ilgili (eş yoğunluklu çözeltileri, izotonik serumları ve sporcu içecekleri)

izoton : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + tonos (perde, vurgu, gerilim, gerginlik, anahtar, güç, kuvvet, basınç; ses, vokal perdesi, sesin yükseltilmesi, müzikte vurgu, ses perdesi) * eşit basınç veya gerilime sahip olan; biyolojide hücreler arası sıvıların osmotik basıncının birbirine eşit olduğu durum

izotonik : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + tonos (perde, vurgu, gerilim, gerginlik, anahtar, güç, kuvvet, basınç; ses, vokal perdesi, sesin yükseltilmesi, müzikte vurgu, ses perdesi) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * izotoni ile ilgili

izotonik solüsyon : gre., lat. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + tonos (perde, vurgu, gerilim, gerginlik, anahtar, güç, kuvvet, basınç; ses, vokal perdesi, sesin yükseltilmesi, müzikte vurgu, ses perdesi) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) + solutio (çözme, çözüm, çözelti) (solvere (gevşetmek, serbest bırakmak, çözmek, çözülmek, çözünmek), solutus (gevşek, serbest, bırakılmış, çözülmüş, çözünmüş) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) * eşit osmotik basınca sahip çözelti; biyolojide hücre içi sıvının osmotik basıncına eşit olan ve hücrelere zarar vermeyen tuzlu su çözeltisi

izotop : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + topos (yer, bölge, konum, mevki, mekan) * proton sayıları aynı ancak nötron sayıları farklı ve dolayısıyla kütle numaraları farklı olan, aynı elemente ait oldukları için periyodik tabloda aynı yerde bulunan, kimyasal özellikleri aynı ancak fiziksel kütleleri farklı olan atomlar

izotretinoin : gre. * isos (eş, eşit, denk, aynı, benzer) + retinoicus acidum (retina (gözün arka kısmında bulunan, ışığı algılayan ve görsel sinyallere dönüştüren sinir ağı tabakası) (rete (ağ) + inus, ina (ile ilgili, -a ait) ) + acidum, acidus (ekşi, asit) ) + oin (kimyasal madde eki) * şiddetli, kistik ve iltihaplı aknelerin tedavisinde kullanılan A vitamini (retinoik asit) türevi olan bir retinoid ve sistemik ilacın etken maddesi (C20H28O2)

izotropi : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + trepein (çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek, değiştirmek), tropos (dönüş, dönme, çevrilme, değişim, tepki; biçim, şekil; yanıt; yönelen, etki eden; esnek, bir kenara çevrilebilir) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * tüm yönlerde fiziksel özelliklerin (örneğin kırılma, iletkenlik, yoğunluk) aynı olması durumu; yönsel bağımsızlık gösteren madde davranışı

izotropik : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + trepein (çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek, değiştirmek), tropos (dönüş, dönme, çevrilme, değişim, tepki; biçim, şekil; yanıt; yönelen, etki eden; esnek, bir kenara çevrilebilir) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * izotropi özelliği gösteren, izotropi ile ilgili

izyan : ara. * zeyyene (süslemek, bezemek, güzelleştirmek, donatmak, dekore etmek), müzeyyen (süslenmiş, bezenmiş, güzelleşmiş, donanmış), ziynet (süs, bezek) * süslenme, bezenme, donatılma

izzet : ara. * a'azza, azza (yüceltmek, yükseltmek, güçlendirmek, değer vermek, itibar kazandırmak, saygınlaştırmak), aziz (yüce, saygın) * yücelik, büyüklük, ululuk, kudret, güç, onur, itibar, saygınlık

izzetinefis : ara. * izzet (yücelik, büyüklük, ululuk, kudret, güç, onur, itibar, saygınlık) + i (tamlama eki) + nefs, nefis (benlik) * onur, haysiyet, özsaygı

izzettin : ara. * izzet (yücelik, büyüklük, ululuk, kudret, güç, onur, itibar, saygınlık) + i (tamlama eki) + deyn, din (borç, yükümlülük, itaat, haysiyet) * dinin yüceliği, dinin saygınlığı, dinin kudreti; erkek ismi

izzetüikbal : ara. * izzet (yücelik, büyüklük, ululuk, kudret, güç, onur, itibar, saygınlık) + u (tamlama eki) + ikbal (ilerleme, öne gitme, refah, talih, yükselme, rağbet görme) * saygınlık, itibar

izzetüikram : ara. * izzet (yücelik, büyüklük, ululuk, kudret, güç, onur, itibar, saygınlık) + i (tamlama eki) + ikram (cömertlik etme, ağırlama, karşılıksız verme, faydalandırma) * ağırlama, misafir etme, konuk etme, resepsiyon

j : tür. * j, J * Türkçe alfabedeki onüçüncü harf ("İ"den sonra, "K"dan önce)

j/psi mezonu : ing., gre. * j (İngilizce ve modern Latince alfabesinin 10. harfi) (ing.) + psi (Yunanca alfabenin 23. harfi (ψ, psi) ve parçacığın ilk gösteriminde kullanılan sembol) + meson (kütlesi elektron ile proton arasında olan parçacık) (mesos (orta, vasat, ara) + on (parçacık/tanecik eki) ) (gre.) * 1974 yılında "Kasım Devrimi" ismiyle keşfedilen, J ve ψ (psi) harfleriyle adlandırılmış, bir charm kuarkı (c) ile bir anti-charm kuarkının (c̄) bağlı durumundan oluşan, elektrik yükü sıfır yani yüksüz olan, güçlü nükleer kuvvet ile bir arada tutulabilen mezon

jacanidae : tup., gre. * iasana, jasana (çok gürültülü kuş) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (gre.) * tropikal bölgelerin sulak alanlarında yaşayan, çok uzun parmakları sayesinde su üzerindeki yüzen bitkilerin veya yaprakların üzerinde batmadan yürüyebilen su kuşları familyası, yakamozkuşları, jakanagiller

jacaranda : port., lat. * jacarandá (sert ağaç) * Bignoniaceae familyasına ait, mor-mavi çiçekleriyle tanınan Güney Amerika kökenli süs ağacı cinsi

jackiw-teitelboim gravitesi : ing., alm., lat. * Jackiw (Amerikalı fizikçi Roman Jackiw'in soyadından) (ing.) + Teitelboim (Şilili fizikçi Claus Teitelboim'in soyadından) (alm.) + gravitas (ağırlık, yerçekimi) (lat.) * iki boyutlu uzay-zamanda kütleçekim olaylarını inceleyen, Einstein'ın genel görelilik kuramının sadeleştirilmiş bir modeli olarak kullanılan kuramsal kütleçekim teorisi, kara delikler ve kuantum kütleçekimi araştırmalarında kullanılan iki boyutlu gravite modeli

jacob : ibr. * ya‘aqov (tutmak) + b (isim yapım eki) ) * topuk tutan, topuğundan tutan, arkadan tutan, Yakub

jade : lat., isp. * ileus (şiddetli kolik, bağırsak sancısı) (lat.); ijada (yan ağrısının taşı) (isp.); jade (yeşim taşı, yeşil renkli değerli veya yarı değerli taş) (ing.) (taşın böğür/yan/böbrek ağrısını ve koliği iyileştirdiğine inanılmasından) * çoğunlukla yeşil renkte bulunan, süs eşyası ve mücevher yapımında kullanılan yeşim taşı, nefrit, jadeit

jaganath : san. * jagan (dünya, evren) + natha (efendi, koruyucu, tanrı) * Hint mitolojisinde (Hinduizm) “Evrenin Efendisi” anlamına gelen tanrısal karakter; özellikle Tanrı Vişnu’nun bir tezahürü olan Krishna’nın Orissa bölgesindeki Puri tapınağındaki ibadet biçimi (Batı dillerinde “juggernaut” kelimesi “önüne geçilemeyen yıkıcı güç veya büyük baskıcı yapı” anlamında mecazlaşmıştır.)

jagar : san. * jagr (uyanmak, uyanık olmak, farkında olmak) * uyanıklık hali, bilinçli farkındalık; Hint felsefesinde üç bilinç halinden biri olan “uyanıklık” durumu (diğerleri “svapna” (rüya) ve “suṣupti” (derin uyku) ) (tanrıları uyanık tutma amacıyla yapılan dini ayinlere de "jagar" denir.)

jaguar : tup. * yaguara (tek atlayışta öldüren yırtıcı; avını bir hamlede deviren yırtıcı hayvan) (ya (yapmak, etmek) + gura (vahşi; yırtıcı hayvan, vahşi orman canlısı) * Orta ve Güney Amerika’da yaşayan büyük, benekli ve güçlü bir yaban kedisi

jainizm : san., lat. * jina (zafere ulaşmış olan, ruhani kurtuluşa ermiş kişi, jina “zafere ulaşmış olan, ruhani kurtuluşa ermiş kişi” (ji (yenmek, fethetmek, zafer kazanmak) + na (isim yapım eki) ) ) (san.) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (lat.) * şiddetsizlik (ahiṃsā), doğruluk, özdenetim ve ruhsal kurtuluşa ulaşmaya yönelik kadim Hint dini-felsefi sistemi

jak : ing. * jack (alet ucu, priz, kaldırıcı kol) * kulaklık, hoparlör ve mikrofon gibi cihazların kullandığı ses çıkışı amaçlı kullanılan giriş

jakar : fra. * jacquard (Fransız tekstilci Joseph Marie Jacquard’ın soyadından) * her çözgü ipliğinin ayrı ayrı hareket ettiği özel bir mekanik dokuma tezgâhı veya bu tezgâhta dokunan karmaşık desenli kumaş türü

jaketatay : fra. * jaquette (kuyruklu ceket, frak benzeri üst giysi) (jacque (kısa ceket, zırh ceketi), jacques (köylü erkek adı; Fransız köylüsü lakabı) + ette (küçültme eki) ) * erkeklerin resmi ziyaret ve davetlerde giydikleri, siyah kumaştan yapılmış, etekleri uzun ve ön köşeleri yuvarlak kesilmiş, arkası uzunca yırtmaçlı ceket

jakoben : fra. * jacobin (Aziz Jacques Manastırı’ndan gelen rahipler veya onların temsil ettiği grup) (Jacques (Aziz Jacques Manastırı’na atfen) + bin (ile ilgili, aidiyet eki) ) * 18. yy Fransız Devrimi’nde radikal ve devrimci fikirleri savunan siyasi grup adı; devrimci, sert, radikal görüşlü, aşırı milliyetçi kimse veya grup

jakobenizm : fra. * jacobin (Aziz Jacques Manastırı’ndan gelen rahipler veya onların temsil ettiği grup) (Jacques (Aziz Jacques Manastırı’na atfen) + bin (ile ilgili, aidiyet eki) ) + isme (-cilik, durum eki) * jacobin fikirleri savunan düşünce akımı veya sistem

jakuzi : ing. * Jacuzzi (hidromasajlı küvetlerin (jakuzi) mucidi olarak bilinen İtalyan ailenin soyadından) * sıcak su ve hava püskürten ve suyu hava kabarcıklarıyla karıştırarak masaj etkisi yaratan banyo küveti markası

jale : far. * jaleh (çiy, kırağı, sabah serinliğinde yapraklar üzerinde biriken ince nem) * havadaki su buharının daha soğuk nesneler üzerinde yoğunlaşmasıyla oluşan yapı; havadaki su buharının 0 °C altındaki sıcaklıklarda sıvı hale geçmeden buza dönüşüp yeryüzünde çok soğuk yüzeyde birikmesiyle oluşan yapı, kırağı; çiy, kırağı; kadın ismi (gelée (dondurulmuş) (fra.) )

jaluzi : gre., fra. * zelos (öykünme, yarışma, rekabet, heves, gayret, azim) (gre.); gelos, jaloux (kıskanç), jalousie (kıskançlık) (fra.) * bir çerçeveye yerleştirilmiş paralel cam, akrilik veya ahşap panjurlardan oluşan, dışarıdan görülmeksizin dışarıyı görmeyi sağlayan, ışık ve hava geçişini ayarlanabilir şekilde sağlayan düzenekli perde türü (içeriye bakılmasını kıskançça engelleme anlamı kaynaklı "kıskançlık" kelimesi ilişkisi)

jaluzi maladif : fra * jalousie (kıskançlık) + maladif (hastalıklı, patolojik) (mal (hasta, kötü) + ade (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + if (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * gerçeklikle orantısız, kontrol edilemeyen ve psikolojik açıdan hastalık düzeyine ulaşmış kıskançlık hali; bir başkasını kaybetme korkusu, artık sevilmeme korkusu, başka birinin çıkarı uğruna terk edilme kaygısı

jaluzi morbid : fra * jalousie (kıskançlık) + morbide (hastalıklı, patolojik) * gerçeklikten kopuk, aşırı ve kontrol edilemeyen biçimde ortaya çıkan, kişinin düşünce ve davranışlarını bozan patolojik kıskançlık durumu; kişinin, eşi tarafından aldatıldığına dair tutkulu bir biçimde yaşadığı hatalı inanç

jamaika : tai. * xaymaca (büyük nehir; ağaçlarla dolu yer) (xay (büyük) + maca (nehir; ağaçlarla dolu yer) ) * Karayip Denizi’nde Büyük Antiller’de yer alan, kuzeyinde Küba, doğusunda Haiti (Hispanyola Adası), güneyinde Karayip Denizi ve batısında açık Karayip suları bulunan bir ada ülkesi

jamais vu : lat., fra. * iam, jam (zaten, artık, şimdi) + magis (çok, fazla, daha, daha ziyade) (lat.); jamais (hiçbir zaman, asla) + voir (görmek), vu (gördü, görüldü, görülmüş; görüş) (fra.) * daha önce tanıdık veya bilindik olan bir durumu, olayı veya ortamı aniden yabancı, tanımsız ve ilk kez görüyormuş gibi algılama durumu

jambon : fra. * jambe (bacak) + on (isim yapım eki) * domuz bacağından yapılan tuzlanmış veya tütsülenmiş et türü

jamestown : ibr., ing. * jacob (topuk tutan) (ya‘aqov (tutmak) + b (isim yapım eki) ) (ibr.); james (ing.) + town (kasaba) * Saint Helena’nın başkenti

jamevü : lat., fra. * iam, jam (zaten, artık, şimdi) + magis (çok, fazla, daha, daha ziyade) (lat.); jamais (hiçbir zaman, asla) + vu (gördü, görüldü, görülmüş; görüş) (fra.) * daha önce tanıdık veya bilindik olan bir durumu, olayı veya ortamı aniden yabancı, tanımsız ve ilk kez görüyormuş gibi algılama durumu

jammer : alm. * jammen (engel olmak, sıkıştırmak) + er (-cı, yapan, eden eki) * elektronik sinyalleri engelleyen veya bozan, özellikle radyo veya radar frekanslarını kesintiye uğratan cihaz

jandarma : fra. * gens (insanlar, adamlar) + de (tamlama ve aidiyet eki) + armes (silahlar) * silahlı adamlar; kamu düzenini sağlamak ve güvenliği korumakla görevli, askeri yapıya sahip polis gücü

janjan : fra. * changeant (değişen, dönüşen) (changer (değişmek, dönüşmek) + ant (isim yapım eki) ) * parlak, göz alıcı, gösterişli; renk, kumaş veya süslemeler için kullanılan, aşırı parlaklığı, dikkat çekiciliği ve biraz da zevksiz sayılabilecek derecede gösterişliliği ifade eden kelime; kıpırdadıkça türlü renklerde parlayan (kumaş, deri vb.), yanardöner; bir konuda davranışları, kanıları, kararları sürekli değişen, değişken

janr : gre., fra. * genre (genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori) (gre.) + re (isim yapım eki) (fra.) ) * edebiyat, sanat veya müzikte belli özelliklere göre sınıflandırılmış tür, çeşit, cins, stil, tarz, usül, üslub

janr resmi : gre., fra., ara., tür. * genre (genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori) (gre.) + re (isim yapım eki) (fra.) ) + resm (çizim, tasvir, şekil, görüntü) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * günlük yaşamdan sıradan sahneleri, halkın gündelik faaliyetlerini ve sosyal hayatın olağan görünümlerini idealize etmeden betimlemeyi amaçlayan resim türü

jant : gal., kel. fra. * ganta (kanat veya tekerlek parmağı, tekerlek kasnağı, metal halka) (gal.); jante (fra.) * motorlu veya motorsuz kara taşıtlarında, lastiğin üzerine takıldığı ve aks miline bağlanarak taşıtın hareket etmesini sağlayan tekerleğin çember biçimindeki metal kısmı ve en temel yürüyen aksam parçası

janus : lat. * iauna, janus (kapı, başlangıç) * Roma mitolojisinde düaliteyi, döngüyü, yeni döngü başlangıcını, geçmişi ve geleceği simgeleyen iki yüzlü kapı tanrısı

janus kinaz inhibitörü : lat., gre., ing. * Janus (Roma mitolojisinde başlangıçların, geçişlerin ve kapıların tanrısı Janus'un adından) (lat.) + kinesis, kinase (kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak) + asis (son ek) ) (gre.) + inhibitor (engelleyen, önleyen, mani olan, baskılayan) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, aşağı) + habere, hibere (sahip olmak, tutmak, elinde bulundurmak) + tor (-cı, yapan, eden eki) ) (lat.) * hücre içi sinyal iletiminde görev alan, Janus kinaz enzimlerinin etkinliğini azaltarak hücre içi sinyal iletim yollarını etkileyen, bağışıklık sistemi hastalıkları ve iltihaplı durumların tedavisinde kullanılan hedefe yönelik ilaç grubu

japon : çin. * nippon, nihon (nichi (güneş) + hon, pon (köken, kaynak, temel, orijin) ) * kaynak güneş, köken güneş

japonya : çin., lat. * nippon, nihon (nichi (güneş) + hon, pon (köken, kaynak, temel, orijin) (çin.) + ia (yer, mekan) (lat.) * güneş kaynağı; güneşin doğduğu yer, doğan güneşin ülkesi; Büyük Okyanus'un kuzeybatısında konumlanan, Japon Denizi'nden Çin, Kuzey Kore, Güney Kore ve Rusya'nın doğusuna; kuzeyde Ohotsk Denizi'nden güneyde Doğu Çin Denizi ve Tayvan'a kadar uzanan bir ada ülkesi

jardiniyer : fra. * jardin (bahçe) + ier (-cı, yapan, eden eki) * bahçevan; çiçek ve süs bitkilerinin estetik amaçla yetiştirilmesi veya sergilenmesi için kullanılan, genellikle uzun ve dar formda olan ve salon mobilyası olarak da kullanılan bitki kabı

jargon : fra. * gargone (gırtlak sesi çıkarma, cıvıldama), jargone (kuş cıvıltısı, anlaşılmaz lakırdı, gevezelik) * aynı meslek, ilgi alanı veya sosyal grup içinde yer alan kişilerin kendi aralarında iletişimi kolaylaştırmak için kullandıkları, çoğu zaman dışarıdan anlaşılması güç olan özel dil ve terimler bütünü (16. yüzyılda “kuş cıvıltısı, anlaşılmaz konuşma” anlamında kullanılmıştır.)

jargon afazi : fra., gre. * gargone (gırtlak sesi çıkarma, cıvıldama), jargone (kuş cıvıltısı, anlaşılmaz lakırdı, gevezelik) (fra.) + aphasia (konuşamama, konuşmazlık) (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + phasia (konuşma) (phasein (konuşmak), phasis (konuşma, ifade) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * konuşmanın akıcı olmasına rağmen sözcüklerin anlamsız, uydurma veya uygunsuz biçimde kullanıldığı, çeşitli tonlama ve yükselip alçalmalarla söylendiği ve dinleyici tarafından anlamlandırılamadığı bir dil bozukluğu türü

jarisch-herxheimer reaksiyonu : alm., lat. * Jarisch (Avusturyalı dermatolog Adolf Jarisch'in soyadından) + Herxheimer (Alman dermatolog Karl Herxheimer'in soyadından) (alm.) + reaksiyon (reactio (tepki, tepkime, geri tepme, karşı etki) (lat.) * frengi (sifiliz), Lyme veya leptospiroz gibi bakteriyel enfeksiyonların antibiyotik tedavisiyle başlamasından kısa bir süre (genellikle birkaç saat) sonra görülen, ateş, titreme, baş ağrısı ve kas ağrılarıyla kendini gösteren, alerji niteliği de olmayıp 24 saat içinfe kendiliğinden geçen geçici bir bağışıklık ve toksin salınımı yanıtı

jarse : fra. * Jersey (Jersey Adası) * Jersey, adını Manş Denizi’ndeki Jersey Adası’ndan alan, esnek yapısı sayesinde özellikle giysi üretiminde kullanılan örme bir kumaş türü, örgü bluz, jarse

jartiyer : alm., fra. * gyrtere, gyrdelere (çorap bağlayıcı, çorap tutucu kayış) (alm.), jarretière (jarret (dizin arkası, bacak kıvrımı) + ière (araç eki) ) (fra.) * kadınların giydiği çorapların kaymasını önlemek amacıyla bacağın üst kısmına veya bele bağlanan, adını bacağın diz arkası bölgesinden alan lastikli bağ niteliğinde bir giyim aksesuarı

jasminum : pers., lat. * yasmin (hoş kokulu çiçek) * Oleaceae familyasına ait, beyaz ve sarı çiçekli, yoğun kokulu yaseminleri kapsayan bitki cinsi

jatrofa : gre. * iatros (doktor, hekim) + trephein (beslemek, gıdalamak, büyütmek, geliştirmek), trophia (beslenme, gıdalanma, büyüme durumu) (trophos, trophe (besin, gıda, beslenme, gelişim, büyüme) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.); jatropha (lat.) * sütleğengiller familyasından, tropikal ve subtropikal bölgelerde yetişen, bazı türleri yağ bakımından zengin tohumlarıyla biyodizel üretiminde kullanılan çalı veya ağaççık (bodur ağaç) cinsi

jatropha : gre. * iatros (doktor, hekim) + trephein (beslemek, gıdalamak, büyütmek, geliştirmek), trophia (beslenme, gıdalanma, büyüme durumu) (trophos, trophe (besin, gıda, beslenme, gelişim, büyüme) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.); jatropha (lat.) * sütleğengiller familyasından, tropikal ve subtropikal bölgelerde yetişen, bazı türleri yağ bakımından zengin tohumlarıyla biyodizel üretiminde kullanılan çalı veya ağaççık (bodur ağaç) cinsi

jatropha curcas ekstraktı : gre., hin., lat. * iatros (doktor, hekim) + trephein (beslemek, gıdalamak, büyütmek, geliştirmek), trophia (beslenme, gıdalanma, büyüme durumu) (trophos, trophe (besin, gıda, beslenme, gelişim, büyüme) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.); jatropha (lat.) + curcas (jatropha bitkisinin özgün ismi) + ex (dış, dışarı, ötesi, hariç) + tractus (çekilmiş, sürüklenmiş, cezbedilmiş, görütülmüş) (trahere (çekmek, cezbetmek, sürüklemek; götürmek) + ctus (isim yapım eki) ) (lat.) * başta biyodizel üretimi ve geleneksel tıp olmak üzere pek çok alanda kullanılan, Jatropha curcas (halk arasında hint yağı veya fizyotist benzeri adlarla bilinen) bitkisinin tohum, yaprak veya kabuklarından elde edilen, yüksek yağ ve biyoaktif bileşen içeriğine sahip olan ancak aynı zamanda toksik (zehirli) maddeler de barındıran özüt

java : san. * yava, yava (güçlü kahraman) * dünyanın en büyük 13. ve Endonezya'nın en büyük 5. adası; web uygulamalarını kodlamada yaygın olarak kullanılan bir programlama dili

jaylin : gre., lat., ing. * galen (şifacı; sakin, dingin, huzurlu) (gre.); gaius (sevinme, coşma, neşelenme, keyiflenme) (lat.) + lynn (küçültme, sevimlilik ve zarafet eki) (ing.) * şükran dolu; sevinçli, neşeli, coşkulu , keyifli; sakin, dingin, huzurlu; kadın ismi

jayus : end. * jayus (Endonezya’nın başkenti olan Cakarta şehrinde yaşayan "Jayus" (veya tam adıyla Jayus Kelana) isimli bir gencin babasının sürekli olarak hiç komik olmayan, bayat espriler yapması ve çevredekilerin bu esprilere sadece ayıp olmasın diye ya da durumun garipliğine gülmesiyle popülerleşmesinden) * insanı güldürecek kadar kötü anlatılan fıkra; komik olmaya çalışıp tamamen çuvallayan her türlü espri; esprinin komikliğinden değil kötülüğünden gülme

JDK : san., ing * yava, yava (güçlü kahraman; dünyanın en büyük 13. ve Endonezya'nın en büyük 5. adası; web uygulamalarını kodlamada yaygın olarak kullanılan bir programlama dili) (san.) + development (geliştirme) + kit (araç takımı) (ing.) * Java uygulamaları geliştirmek için gerekli yazılım araçları paketi

jean : fra. * géant (dev, olağanüstü büyük) (gé (büyüklük, olağanüstülük bildiren kök) + ant (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * olağanüstü büyüklüğe sahip olan, dev, dev gibi

jejenopati : gre., lat. * jejuno (ince bağırsak, boş bağırsak, ince bağırsağın ikinci bölümü) (gre.); jejunus, jejunum (oruç tutma, yemek yememe, perhiz; ince bağırsağın bir bölümü) (lat.) + patheia (sorunlu, sıkıntılı, hastalıklı, acılı olma durumu) (pathos (sorun, sıkıntı, hastalık, acı, ıstırap; duygu, his) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * ince bağırsağın orta kısmı olan jejunum bölümünü etkileyen yapısal veya işlevsel hastalığı

jejunal : gre., lat. * jejuno (ince bağırsak, boş bağırsak, ince bağırsağın ikinci bölümü) (gre.); jejunus, jejunum (oruç tutma, yemek yememe, perhiz; ince bağırsağın bir bölümü) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * jejunum ile ilgili

jejunit : gre., lat. * jejuno (ince bağırsak, boş bağırsak, ince bağırsağın ikinci bölümü) (gre.); jejunus, jejunum (oruç tutma, yemek yememe, perhiz; ince bağırsağın bir bölümü) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) * jejunum iltihabı

jejunostomi : gre., lat. * jejuno (ince bağırsak, boş bağırsak, ince bağırsağın ikinci bölümü) (gre.); jejunus, jejunum (oruç tutma, yemek yememe, perhiz; ince bağırsağın bir bölümü) (lat.) + stomia (delik açma, kesip alma, kesme, kesip çıkarma) (stoma (ağız, açıklık, giriş) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * ince bağırsağa, karın üzerinden endoskopi, laparoskopi yöntemiyle veya cerrahi yolla beslenme tüpünün yerleştirilmesi

jejunum : gre., lat. * jejuno (ince bağırsak, boş bağırsak, ince bağırsağın ikinci bölümü) (gre.); jejunus, jejunum (oruç tutma, yemek yememe, perhiz; ince bağırsağın bir bölümü) (lat.) * ince bağırsağın orta yani ikinci kısmı olan onikiparmak bağırsağından sonraki kısm (ölüm sonrasında bu bölümün boşalması nedeniyle bu isim verilmiştir.)

jel : lat., fra., ara. * gelare (donmak, katılaşmak, pıhtılaşmak), gel (donmuş, katılaşmış, sertleşmiş, sert, katı, jel) (lat.); geler, gel (fra.); cellede (donmak, katılaşmak, pıhtılaşmak) (ara.) * kozmetik, ilaç ve kimya alanlarında kullanılan yarı katı, yarı sıvı madde

jelatin : lat., fra. * gelare (donmak, katılaşmak, pıhtılaşmak) (lat.); geler + atine (isim yapım eki) (fra.) * gıda, ilaç ve endüstride jel oluşturucu madde olarak kullanılan hayvansal kaynaklı, jel kıvamında protein (C102H151O39N31)

jelofuzin : lat. * gelare (donmak, katılaşmak, pıhtılaşmak), gel (donmuş, katılaşmış, sertleşmiş, sert, katı, jel) + o (bağlaç) + infusion (damar içi sıvı verme) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + fusio (dökme, akıtma) (fundere (dökmek, akıtmak) + tio (isim yapım eki) ) + ine (kimyasal bileşik eki) * aşırı kanama, travma, dehidratasyon veya benzeri bir olay nedeniyle önemli miktarda kan kaybı olması durumunda kan plazması yerine kullanılan jelatin bazlı plazma hacmi genişletici intravenöz sıvı

jeloz : lat. * gelare (donmak, katılaşmak, sertleşmek), gel (donmuş, katılaşmış, sertleşmiş, sert, katı) + osus (ile ilgili, sıfat yapım eki) * deniz yosunlarından çıkarılan, besin sanayiinde ve hekimlikte kullanılan bir tür jelatin, agaragar

jembe : bam. * anke dje anke be (herkes barış (huzur) içinde bir araya gelsin) (anke (herkes) + dje (toplanmak, bir araya gelmek) + anke (herkes) + be (barış, huzur) * Batı Afrika kökenli, çıplak elle çalınan, iple akortlu, deri kaplı bir goblet davul

jenealoji : gre. * gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * bir kişinin veya ailenin atasal bağlarını, aile tarihlerini ve nesiller boyu devam eden kökenlerini inceleyen bilim dalı, soybilim

jendepuş : far. * jende (yama, eski bez parçası, yamalı; eski, eski püskü, pejmürde) + puşifan (örtmek, giymek), puş (giysi, kıyafet, giyilen şey, hırka) * yamalı hırka; yamalı hırka giyen kimse; fakir; dervişlerin fakirlik ve dünyadan el çekmişliğini simgeleyen giysi

jeneralize : gre., lat. * generare (doğurmak, üretmek, türetmek, oluşturmak, yaratmak) (lat.) (gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) (gre.) + are (fiil mastar eki) ) (lat.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım eki) (lat.) * genelleştirilmiş, yaygınlaştırılmış

jenerasyon : gre., lat. * generare (doğurmak, üretmek, türetmek, oluşturmak, yaratmak) (lat.) (gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) (gre.) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) (lat.) * soy, tür, cins, çeşit, köken, doğma, üretim, kuşak, nesil

jeneratif : gre., lat. * generativus (generare (doğurmak, üretmek, türetmek, oluşturmek, yaratmak) (gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) (gre.) + are (fiil mastar eki) ) + ivus (gibi olan) ) (lat.) * yaratıcı, oluşturucu, doğurucu, üretici niteliğe sahip olan

jeneratör : gre., lat. * generare (doğurmak, üretmek, türetmek, oluşturmek, yaratmak) (gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) (gre.) + are (fiil mastar eki) ) + tor (-cı, yapan, eden eki) (lat.) * yaratıcı, oluşturucu, doğurucu, üretici; mekanik enerjiyi elektrik enerjisine dönüştürerek elektrik üreten cihaz, üreteç

jenerik : gre., lat. * generare (doğurmak, üretmek, türetmek, oluşturmek, yaratmak) (gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) (gre.) + are (fiil mastar eki) ) (lat.) + ikos, icus (ile ilgili, gibi, -a ait) (gre., lat.) * bir türe, cinse, çeşide veya soya ait; film ve dizilerin başlangıç veya bitişinde oyuncu ve teknik ekibin adlarını gösteren bölüm veya marka koruması olmayan ilaç türü; türe ait, genel, eşdeğer

jenosit : gre., lat. * genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori) (gre.) + caedere, cidere (kesmek, yarmak, parçalamak, doğramak, vurmak, çarpmak; öldürmek), caede, cide, cidium (kesme, yarma, parçalama, doğrama, vurma, çarpma, öldürme) (lat.) * belirli bir ulusal, etnik, ırksal veya dinsel grubun tamamen veya kısmen yok edilmesini amaçlayan sistematik öldürme ve yok etme eylemi, soykırım

jeodezi : gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + deiein (bağlamak, sarmak, ölçmek), desis (bağlama, bağlı olma, ölçüm, ölçme) * yeryüzü ölçümü, arazi ölçümü; yeryüzünün şeklinin, boyutlarının, yerçekimi alanının ve bu özelliklerdeki değişimlerin hassas ölçümlerle belirlenmesini konu alan bilim dalı

jeodezik : gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + deiein (bağlamak, sarmak, ölçmek), desis (bağlama, bağlı olma, ölçüm, ölçme) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * jeodezi ile ilgili

jeodinamik : gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + dunamos, dynamos (güç, kuvvet) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yeryüzünün hareketliliği ve güçleriyle ilgili

jeofaji : gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + phageia (yeme durumu, yutma durumu) (phagein (yemek, yutmak, tüketmek) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * balçık, çamur yeme davranışı

jeofizik : gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + phusis, physis (öne getirme, üretme, doğurma, oluşturma, meydana getirme, ortaya çıkarma, büyütme, geliştirme) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait) * yerin doğası, yeryüzünün fiziksel özelliklerini inceleyen bilim dalı

jeografi : gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * yeryüzünü fiziksel, ekonomik, biyolojik, insansal ve siyasal yönlerden inceleyen bilim dalı

jeokimya : gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme) (khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki) ) (gre.); kimya (maddenin yapısını, hallerini ve etkileşimlerini inceleyen bilim dalı) (ara.) * yeryüzünün kimyasal yapısını inceleyen bilim dalı

jeolog : gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) * yeryüzünün oluşumunu, fiziksel ve kimyasal yapısını, kayaçları ve bu süreçlerin tarihsel gelişimini araştıran bilim insanı, yerbilimci

jeoloji : gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * yeryüzünün oluşumunu, fiziksel ve kimyasal yapısını, kayaçları ve bu süreçlerin tarihsel gelişimini inceleyen bilim dalı, yerbilim

jeolojik : gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * jeoloji ile ilgili

jeomagnetizma : gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + magnes, magnetes (çeken, çekim gücüne sahip olan; mıknatıs taşı, Magnesia bölgesi) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * Dünya'nın manyetik alanını ve bu alanın oluşumu ile değişimlerini inceleyen bilim dalı

jeomanyetik : gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + magnes, magnetes (çeken, çekim gücüne sahip olan; mıknatıs taşı, Magnesia bölgesi) (mag (Manyetit taşı, mıknatıs taşı) + netes (ile ilgili, sahibi) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yerin manyetik alanı ile ilgili

jeomanyetizma : gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + magnes, magnetes (çeken, çekim gücüne sahip olan; mıknatıs taşı, Magnesia bölgesi) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * Dünya'nın manyetik alanını ve bu alanın oluşumu ile değişimlerini inceleyen bilim dalı

jeometrodinamik : gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + metros, metron (ölçü) + dunamos, dynamos (güç, kuvvet) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * uzay-zaman geometrisi ile kütleçekim alanlarının ve kozmik yapıların dinamik değişimlerini inceleyen, kütleçekimini ve diğer fiziksel alanları uzay-zaman eğriliği ve dinamikleri olarak ele alan kuramsal fizik alanı

jeomorfolog : gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + morphe, morphos (şekil, biçim, form, kalıp) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) * yeryüzü şekillerini ve oluşum süreçlerini inceleyen bilim insanı

jeomorfoloji : gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + morphe, morphos (şekil, biçim, form, kalıp) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * yeryüzü şekillerinin oluşumunu, yapısını ve değişim süreçlerini inceleyen bilim dalı

jeopolitik : gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + politikos (polis (devlet, şehir) + tikos (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * coğrafi konumun, doğal kaynakların ve mekansal özelliklerin devletlerin siyasi güçleri, stratejileri ve uluslararası ilişkileri üzerindeki etkilerini inceleyen düşünce ve analiz alanı

jeosantrik : gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + kentrikos (keskin nokta gibi; merkezcil) (kentron (keskin nokta; merkez) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Dünyanın (yerin) merkez alındığı, özellikle astronomide yeryüzünün merkeze konduğu görüş veya model, yermerkezcil

jeosantrizm : gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * Dünyanın evrenin merkezi olduğu görüşü veya bu anlayışa dayanan sistem

jeosenklinal : gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + klinein (eğilmek, yana yatmak, eğim vermek, eğim yapmak, meyletmek, meyil vermek, katmanlamak) (gre.); inclinare (eğmek, eğilmek, yöneltmek) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + clinare (eğmek, eğilmek, meyletmek) ) + alis (ile ilgili;-a ait) (lat.) * yer kabuğunda, büyük ölçekli alçak çöküntü alanı veya kıvrımlı çukur; yerkabuğunun çok uzun bir süre çöken, bu çökmeye bağlı olarak da kat kat bir biçimde kalın tortullarla dolmuş bulunan bölümü

jeosismik : gre. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + seiein (sallamak, sarsmak), seismos (sallanma, sarsıntı, yer sarsıntısı, deprem) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yer sarsıntılarıyla, depremlerle ilgili olan

jeotermal : gre., lat. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + thermos (ısı, sıcaklık) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * yerin iç ısısıyla, yer altı sıcak su ve buhar enerjisiyle ilgili

jeotermi : gre., lat. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + thermia (ısı, sıcaklık) (therme, thermos (ısıtma, sıcak yapma) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * yerin iç kısmından kaynaklanan ısı enerjisi

jeotermik : gre., lat. * ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + thermia (ısı, sıcaklık) (therme, thermos (ısıtma, sıcak yapma) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * jeotermi ile ilgili

jeotropizma : gre. * geotropism (ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + trepein (çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek, değiştirmek), tropos (dönüş, dönme, çevrilme, değişim, tepki; biçim, şekil; yanıt; yönelen, etki eden; esnek, bir kenara çevrilebilir) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) ) * bitki organlarının yerçekimi etkisine bağlı olarak belirli bir yöne doğru büyüme veya yönelme eğilimi jerminasyon

jerminal : lat. * germen (tohum, tomurcuk, filiz, döl, çekirdek, üreme başlangıcı) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hücrelerin veya organizmaların gelişiminin en erken evresine ait, tomurcuksal, tohumsal, filizsel, tomurcukla ilgili, tohumla ilgili, filizle ilgili, filizlenen veya gelişmekte olan, tohum yeşermesi; biyolojide üreme hücreleriyle veya gelişimin erken aşamalarıyla ilgili

jerminasyon : lat. * germen (tohum, tomurcuk, filiz, döl, çekirdek, üreme başlangıcı), germinare (filizlenmek, döllenmek, tomurcuklanmak, tohumlanmak) + tio (isim yapım eki) * tohumun su alarak metabolik olarak etkinleşmesi ve yeni bitki filizinin gelişmeye başlaması süreci olan çimlenme, tohumlanma, tomucuklanma, filizlenme

jersey : ing. * jersey (örme kumaş) * Avrupa kıtasının batısında, Büyük Britanya'nın güneyinde yer alan ve Manş Denizi'nde bulunan, Birleşik Krallık’a bağlı Manş Adaları'ndan biri

jervin : lat. * jervine (Veratrum (akçöpleme) türü Jervia/Jerba bitkisi) (jervo, yervo (fiğ, burçak) + ine (kimyasal madde ve alkaloid eki) ) * Veratrum bitkilerinden elde edilen, steroidal alkaloit yapısında olan ve teratojenik özellikleriyle bilinen, suda çözünmeyen, zehirli ve steroid yapılı bir doğal bileşik (C27H39NO3)

jest : lat. * gerere (getirmek, toplamak, biriktirmek, taşımak, yönetmek, yürütmek, yapmak, yüklemek, yığmak), gestus (hareket, davranış, jest), gesta (hareketler, davranışlar, jestler) * “duyguları, düşünceleri ifade etmek için yapılan anlamlı el, kol veya yüz hareketi

jesus : ibr., gre., lat. * yeh (olan, var olan, yaşayan, hayy olan; tanrı) + şua (kurtarır; kurtarış; kurtuluş) (ibr.); iesous (gre.); ieus, jesus (lat.) * tanrı kurtarır, tanrının kurtarışı, tanrı kurtuluştur; kendisine İnci isimli kutsal kitap indirilen peygamberin ismi, İys, İsa (je suis (ben varım, benim) (fra.) iyş (yaşam) (ara.) )

jet : lat. * jacere (fırlatmak, atmak), jactus (fırlatma, atış), jet (ing., fra.) * yüksek hızda ve güçlü basınçla akan sıvı veya gaz püskürten alet; jet motoruna (uçağın itiş gücünü, havayı sıkıştırıp, yakıtla yakıp yüksek hızlı gaz püskürterek üreten türde motor) sahip olan ve çok hızlı giden hava taşıtı

jet lag : lat. * jacere (fırlatmak, atmak), jactus (fırlatma, atış), jet (ing., fra.) + lagen (olmak, yatmak), legen (koymak) (alm.), lag (gecikme, zaman farkı) (ing.) * hızlı ve uzun mesafeli uçak yolculukları sonucu biyolojik saatin yerel zamana uyum sağlayamaması nedeniyle ortaya çıkan uyku düzensizliği, yorgunluk ve dikkat bozukluğu durumu

jet stream : lat., fra., ing. * jacere (fırlatmak, atmak), jactus (fırlatma, atış) (lat.); jeter (atmak, fırlatmak, savurmak), jet (fışkırma, hızla çıkma) (fra.) + stream (akış, akıntı, akarsu, nehir, ırmak) kökünden) (ing.) * atmosferin üst katmanlarında batıdan doğuya doğru çok hızlı esen dar ve güçlü rüzgarların oluşturduğu hava akımı kuşağı

jet yakıtı : lat., fra., tür. * jacere (fırlatmak, atmak), jactus (fırlatma, atış) (lat.); jeter (atmak, fırlatmak, savurmak), jet (fışkırma, hızla çıkma) (fra.) + yakıt (yanma yoluyla enerji açığa çıkaran ve bu özelliği sayesinde ısı, hareket veya elektrik üretiminde kullanılan madde) (yak (ateş almak, alevlenmek, tutuşmak) + ıt (isim yapım eki) + ı (iyelik eki) (tür.) ) * gaz türbinli motorlarla çalışan uçaklarda kullanılmak üzere tasarlanmış bir tür havacılık yakıtı, kerosen (C10H22 - C16H34)

jeton : lat., fra. * jacere, jactare (fırlatmak, atmak), jactus (firlatılmış, atılmış) (lat.); jeter + on (isim yapım eki) (fra.) * oyunlarda veya makinelerde kullanılan, üzerinde işaret veya değer bulunan küçük, dairesel madeni veya plastik parça

jhulelal : san. * jhule (salıncak, sallanmak) + lal (sevilen, oğul) * salıncaktaki sevgili oğul, koruyucu tanrı

jig : isp., alm. * giga (dans) (isp.), geige (keman) (alm.) * İngiliz kaynaklı, 6 8lik veya 12 8lik ölçüye sahip bir dans türü

jigantizm : gre. * gigas, gigant (dev, çok büyük varlık) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * normalden çok daha büyük, devasa boyutta olma durumu veya hastalığı

jigolo : fra. * giguer (oynamak, hoplayarak dans etmek) + lo (erkek kişi eki) * para karşılığı kadınların eşlikçisi, sevgilisi veya cinsel ilişki partneri olan erkek

jikle : lat., fra. * jacere (fırlatmak, atmak), jaculum (cirit, mızrak), jaculari (atmak, atılmak, fırlatmak, fırlamak) (lat.); gicler (fışkırtmak) (fra.) * motorun rölanti devrini ve karışımını ayarlamak için kullanılan küçük bir hava-yakıt ayar vidası; motorun özellikle soğuk havalarda kolay çalışması için karbüratöre daha zengin yakıt karışımı vermek amacıyla yapılan ayar

jile : fra. * gilet (kolsuz yelek, süslemeli üst giysi) * kolsuz, kısa yelek, genellikle erkeklerin veya kadınların giydiği, gövdeyi saran bir giysi

jilet : fra. * gilette (King C. Gillette’in soyadından) * traş bıçağı (marka isminden); King C. Gillette tarafından geliştirilen ve markalaşan tıraş bıçağı ve kişisel bakım ürünlerini ifade eden marka ismi

jimmy : ing. * jimmy (levye) * zorla açmak, levye ile kapı veya pencereyi kırmak

jimnastik : gre. * gymnazein (çıplak olarak egzersiz yapmak, beden eğitimi yapmak, antreman yapmak) (gymnos (çıplak) + azein (fiil mastar eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * beden eğitimiyle ilgili, çıplak vücutla yapılan egzersizlere dair; antik Yunan’da çıplak yapılan fiziksel egzersizlerden türetilmiş olup, bedenin esnekliğini, güç ve koordinasyonunu geliştiren sistemli fiziksel hareketler

jinekokrasi : gre. * gyne (dişi organ, dişi, kadın) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) + kratia (kudret, güç, iktidar, güçlülük, kuvvetlilik; yönetim) (kratos (güç, kudret, kuvvet, sağlamlık) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kadın gücü durumu, kadın iktidarı; kadınların yönetimde egemen olduğu veya siyasi gücü elinde bulundurduğu yönetim biçimi

jinekolog : gre. * gyne (dişi organ, dişi, kadın) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) + (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) * kadın sağlığı ve hastalıklarıyla ilgilenen tıp uzmanı

jinekoloji : gre. * gyne (dişi organ, dişi, kadın) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kadın sağlığı ve hastalıklarıyla ilgilenen tıp dalı

jinekolojik : gre. * gyne (dişi organ, dişi, kadın) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * jinekoloji ile ilgili

jinekolojist : gre. * gyne (dişi organ, dişi, kadın) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) + (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) (gre.) + ist (-cı, destekçi, yandaş, yapan, eden eki) * kadın sağlığı ve hastalıklarıyla ilgilenen tıp uzmanı

jinekomasti : gre. * gyne (dişi organ, dişi, kadın) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) + mastia (memeyle ilgili olma) (mastos (meme başı, besleme, dolgun; meme, göğüs, küçük tümsek, çıkıntı) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * erkeklerde meme dokusunun normalden fazla büyümesi durumu

jinjivit : lat. * gingiva (diş eti), gingivae (diş etleri) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) * dişi çevreleyen diş dokusunun, diş etiyle birlikte iltihaplanması

jinobazik : gre. * gyne (dişi organ, dişi, kadın) + bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis (adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş, alt, aşağı, düşük) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dişi organ veya dişi eşey yapılarıyla ilişkili olarak bazik özellik gösteren veya baz bileşen taşıyan; botanikte dişi organı tepecik borusunun (stilus) ovaryumun (yumurtalığın) tepesinden değil, tabanından çıkan

jinofor : gre. * gyne (dişi organ, dişi, kadın) + pherein (taşımak, getirmek, götürmek), phoros (taşıyan, getiren; taşıma, getiren) * bazı çiçekli bitkilerde dişi organı taşıyan ve onu çiçek tablasından uzaklaştıran sap benzeri yapı

jip : ing. * general (genel) + purpose (amaç) + car (araba, oto) * g ve p harflerinin İngilizce telaffuzundan oluşan akronim "jeep"; küçük, dayanıklı, çok amaçlı arazi aracı

jips : gre. * gypsos (alçı taşı) * kalsiyum sülfatın buharlaşmasıyla oluşan beyaz renkli ve bir kimyasal tortul taş, alçı taşı

jiroskop : gre. * gyrein (dönmek), guros, gyro (dönme, dönüş) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek, araştırmak), skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) * dönüş ekseninin kendi kendine herhangi bir yönü kabul etmekte özgür olduğu dönen bir çark veya disk, düzdöner

jirostat : gre. * gyrein (dönmek), guros, gyro (dönme, dönüş) + statos (duran, durağan, sabit, hareketsiz) * dönme hareketini veya dengeyi ölçen ve koruyan cihaz

jiroveci pnömonisiti : çek., gre. * jirovec (Çekoslovak parazitoloji ve protozooloji profesörü Otto Jírovec'in soyadından) (çek.) + pneumon, pneumos (nefes, soluk, hava, ruh; akciğer) + kystitis (kustis, kystis (kist, kese, kapsül, torba, mesane, idrar torbası, sidik torbası) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) (gre.) + si (iyelik eki) (tür.) * bağışıklığı zayıf kişilerde akciğerlerde Pneumocystis jirovecii mantarının neden olduğu, ciddi solunum yolu enfeksiyonu

jiujitsu : jap. * ju (yumuşak, esnek, nazik, kibar) + jitsu (sanat, teknik, beceri) * samurayların silahsız dövüş tekniklerinden oluşan ve rakibin gücünü kendi aleyhine çevirmeyi amaçlayan Japonya kökenli esnek ve yumuşak dövüş sanatı

jogging : ing. * jog (hafif tempoda koşmak) + ing (isim yapım eki) * yavaş tempoda, düzenli koşma sporu veya egzersiz

joint : lat., fra. * jungere (birleştirmek, bağlamak, bir araya getirmek, eklemek, kesişmek), junctus (birleşmiş, eklenmiş) (lat.); joint (fra.) * bağlantı, eklem, birleşme noktası

joker : lat., alm. * jocus (şaka, oyun, eğlence) (lat.); joke (şaka) + er (-cı, yapan, eden eki) (alm.) * iskambil destesinde yer alan ve istenen herhangi bir kartın yerine geçebilen “vurguncu” veya “yaban kart” olarak da anılan kart

jokey : ing. * Jock (John'un lakabı) + ey (ile ilgili, gibi, -a ait) * at yarışlarında atları süren, deneyimli ve genellikle hafif yapılı sporcu, at binicisi

jonglör : lat., fra. * joculari (şaka yapmak, oyun oynamak) (lat.); jongler (oynamak), jongleur (oyuncu) (fra.) * özellikle Orta Çağ Fransa’sında şarkı söyleyip dans ederek veya çeşitli gösteriler sergileyerek izleyicileri eğlendiren profesyonel sanatçı

jonksiyon : lat. * junctio (birleşme, eklenme, kesişme) (jungere (birleştirmek, bağlamak, bir araya getirmek, eklemek, kesişmek) + tio (isim yapım eki) ) (lat.); jonction (fra.) * buluşma, birleşme, kesişme, kavşak noktası

jonksiyonel taşikardi : lat., gre. * jungere (birleştirmek, bağlamak, bir araya getirmek, eklemek, kesişmek), junctus (birleşmiş, eklenmiş) + tion (isim yapım eki) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) + takhys (hızlı, çabuk, süratli, ivedi) + kardia (yürek, kalp) (gre.) * kalbin atriyoventriküler bağlantı bölgesinden kaynaklanan hızlı kalp atışı

jorjet : fra. * george (20. yy'da yaşamış fransız terzi Georgette de la Plante'ın isminden) + ette (küçültme eki) * yüzey tarafında hafif bir kırışıklık hissi veren sıkı bükülmüş iplikler kullanılarak dokunmuş olan ince, şeffaf, hafif ve mat yüzeyli, hafif buruşuk dokulu, dökümlü bir ipek kumaş; genellikle pamuktan dokunmuş, çok bükümlü, bürümcük görünüşlü bir kumaş

josephson etkisi : ing. * Josephson (İngiliz fizikçi Brian David Josephson'un soyadından) (ing.) + etki (bir olgunun veya olayın oluşturduğu sonuç, tesir) + si (iyelik eki) (tür.) * iki süperiletken arasında yalıtkan bir tabaka bulunduğunda elektron çiftlerinin tünelleme yoluyla geçişi sonucu ortaya çıkan kuantum mekaniksel olay

jota : ing. * Jamboree (cümbüş, kutlama, eğlence) + On (üzerinde) + The (ön ek) + Air (hava) kelime grubunun akronimi * bir çift dansçının oynadığı, hızlı tempoda, kastanyet eşlikli ispanyol dansı

joule : ing. * joule (İngiliz fizikçi James Prescott Joule’un soyadından) * SI birim sisteminde, bir cismin 1 Newton’luk kuvvet altında, 1 metre hareket yer değiştirmesi için gerekli olan enerji; işin birimi; iş, kuvvet ile mesafenin çarpımıdır; W = F.L

jöle : lat. * gelare (lat.); geler (fra.) (donmak, katılaşmak, pıhtılaşmak, sertleşmek) (lat.); gelée (donmuş, katılaşmış, pıhtılaşmış) (fra.) * sıvı bir maddenin soğuma veya kimyasal etkileşim sonucu yarı katı, titreşimli ve saydam bir kıvama dönüşmesiyle oluşan madde; katılaşmış, saydam, yarı sıvı madde, saç şekillendirici veya tatlı

jön : lat. * ieiunus, jeiunus (aç, boş mideyle; yiyeceksiz; sabah açlığı içinde, oruç) (lat.); jeûne (oruç) (fra.) * aç kalma, oruç

jön : lat., fra. * iuvenis, juvenis (genç) (lat.); jeune (fra.) * genç, delikanlı, yaşça küçük, dinç; tiyatro ve sinemada başrolü oynayan genç ve yakışıklı erkek oyuncu

jön türk : lat., fra. * iuvenis, juvenis (genç) (lat.); jeune (fra.) + Türk (Türk) (tür.) * genç Türk; 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başında Osmanlı Devleti’nde meşrutiyet, anayasa ve siyasal reformları savunan genç ve yenilikçi aydınları ifade eden kavram

jönprömiye : lat., fra. * iuvenis, juvenis (genç) + primarius (ilk, birinci, ilk sırada olan, başta gelen) (lat.); jeune + premier (fra.) * tiyatro veya sinemada başrolü oynayan genç erkek oyuncu

JPEG : ing. * joint (ortak) + photographic (fotoğrafik) + experts (uzmanlar) + group (grup) * bilgisayar sistemlerinde fotoğraflar için kayıplı sıkıştırma kullanan yaygın görüntü dosyası formatı

JRE : ing * Java + runtime (çalışma zamanı) + environment (ortam) * Java uygulamalarını çalıştıran yazılım ortamı

JSON : ing. * JavaScript (betik dili) + object (nesne) + notation (gösterim) * yapılandırılmış veriyi anahtar-değer çiftleriyle temsil eden, verilerin insanlar ve bilgisayarlar tarafından kolay okunup işlenmesini sağlayan metin tabanlı veri gösterim biçimi

juba : bar. * juba (nehir kenarı, toplanma yeri, yaşam alanı) * Güney Sudan'ın başkenti

judo : jap. * ju (yumuşak, esnek, nazik, kibar) + do (yol, yöntem, disiplin) * jiujitsudan gelişmiş, tutmalara, fırlatmalara, hareketsiz bırakmalara ve güce karşı güç kullanmadan rakibin dengesini bozmaya dayanan, silahsız dövüş sporu

jugari : san., por. * sarkara (çakıl taşı, kum tanesi; şeker, şeker kristali, kristalize şeker) (san.); jagara, jagro (por.) * şeker kamışı veya hurma özsuyunun kaynatılıp yoğunlaştırılmasıyla elde edilen, rafine edilmemiş geleneksel doğal şeker ürünü

jugat : lat. * jugatus (boyunduruklanmış, bağlanmış, birleştirilmiş,çift koşulmuş) (jungere (birleştirmek, bağlamak, bir araya getirmek, eklemek, kesişmek), jugare (boyunduruklamak, bağlamak, birleştirmek) (jugum (boyunduruk, bağ, kemer) + are (fiil mastar eki) ) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) (lat.) * yaprak veya organların çiftler halinde birleşmiş veya karşılıklı düzenlenmiş olan

juglandaceae : lat. * juglans (Jüpiter'in meşesi, Jüpiter'in palamudu; ceviz cinsi) (iovis, jovis (ışık; gök; jupiter) + glans (palamut, meşe palamudu, ceviz; fındık benzeri sert kabuklu meyve) ) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * Fagales takımına bağlı, genellikle odunsu ve yaprak döken ağaç veya çalı türlerini içeren, en bilinen ve ekonomik değeri en yüksek üyesi ceviz (Juglans) ağacı olan çiçekli bir bitki familyası, cevizgiller

juglans : lat. * iovis, jovis (ışık; gök; jupiter) + glans (palamut, meşe palamudu, ceviz; fındık benzeri sert kabuklu meyve) ) * Jüpiter’in cevizi; Juglandaceae familyasının Juglans cinsinden, tek tüysü yaprakları karşılıklı dizilmiş ve aromatik kokulu ağaç türlerinin ve bu ağaçların meyvelerinin ortak adı, adi ceviz; Juglans regia (Anadolu cevizi, İngiliz cevizi)

juguler : lat. * jugulum (boğaz, boyun çukuru) (jugum (boyunduruk, bağ, kemer) + ulum (küçültme eki) ) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * boyunla ilgili, boyundaki ana damarlarla (özellikle vena jugularis) ilgili

jugulosubklavyen : lat. * jugulum (boğaz, boyun çukuru) + sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + clavicula (köprücük kemiği) (clavis (anahtar, kilidi açan araç; kapı açma mekanizması) + cula, ula (küçültme eki) ) + ianis (ile ilgili, gibi, -a ait) * boyundaki jugular ven ile köprücük kemiği altındaki subklavyen ven arasındaki anatomik ve fonksiyonel bağlantı; Vena jugularis interna ile vena subclavia'nın birleştiği anatomik açı, yani brakiosefalik venin (vena brachiocephalica) oluştuğu yer

jugum : lat. * jugare (boyunduruklamak, bağlamak, birleştirmek), jugum (boyunduruk, bağ, kemer) * bağlantı, birleşme, çiftlenme, çift koşulma; iki hayvanı birlikte koşmak için kullanılan boyunduruk

jujitsu : jap. * ju (yumuşak, esnek, nazik, kibar) + jitsu (sanat, teknik, beceri) * samurayların silahsız dövüş tekniklerinden oluşan ve rakibin gücünü kendi aleyhine çevirmeyi amaçlayan Japonya kökenli esnek ve yumuşak dövüş sanatı

juksta : lat. * juxta (yanında, bitişik, yakın, yakınında, komşu) * yanında, bitişik, yakın, yakınında, komşu

jukstaduktal : lat. * juxta (yanında, bitişik, yakın, yakınında, komşu) + ductus (yönlendirme; kanal, boru, kemer, kiriş) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir kanala (özellikle ductus arteriosus’a) komşu konumda bulunan; kanalın bitişiğinde yer alan

jukstaglomerüler : lat. * juxta (yanında, bitişik, yakın, yakınında, komşu) + glomus (top, küçük top, yumak, yumru, küçük yuvarlak yapı) + ulus, ula (küçültme eki) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * böbrekteki glomerülün yakınında bulunan hücreler ile ilgili

jul : ing. * joule (İngiliz fizikçi James Prescott Joule’un soyadından) * SI birim sisteminde, bir cismin 1 Newton’luk kuvvet altında, 1 metre hareket yer değiştirmesi için gerekli olan enerji; işin birimi; iş, kuvvet ile mesafenin çarpımıdır; W = F.L

julian : lat. * julus (kıvrık, spiral şeklinde nesne) + ianus (ile ilgili, -a ait) * Julius adından türeyen, Roma kökenli erkek adı

julidae : lat. * julus, iulus (kuyruk, solucan benzeri küçük hayvan, kırkayak cinsi; kıvrık, spiral şeklinde nesne) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * çok bacaklılar (Myriapoda) sınıfının kırkayaklar (Diplopoda) grubuna ait, halkalı, silindirik ve uzun gövdeli bir kırkayak familyası

julus : lat. * julus (kıvrık, spiral şeklinde nesne) * çok bacaklı, silindirik gövdeli kırkayak türleri

jumbo : sva. * jumbe (şef, reis; 19. yüzyılda Londra Hayvanat Bahçesi'nde sergilenen dev bir Afrika fili olan Jumbo’nun adından) * çok büyük, dev gibi, devasa

jump shot : ing. * jump (sıçramak, atlamak) + shot (atış; vuruş, darbe) * basketbolda iki ayak üzerinde yükseğe zıplayarak yapılan şut atışı

juncaceae : lat. * iuncus, juncus (hasır otu, saz, kamış) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * çim ve kamışa benzeyen, genellikle sulak ve nemli alanlarda yetişen tek yıllık veya çok yıllık otsu çiçekli bitkilerin bir familyası, hasırotugiller, kofagiller, sazgiller

junction : lat. * jungere (birleştirmek, bağlamak, bir araya getirmek, eklemek, kesişmek), junctus (birleşmiş, bir araya getirilmiş, eklenmiş) + tio (isim yapım eki) * buluşma, birleşme, kesişme, kavşak noktası

juncus : lat. * jungere (birleştirmek, bağlamak, bir araya getirmek, eklemek, kesişmek) * Juncaceae familyasına ait, sulak alanlarda yetişen, kamış benzeri otsu bitki cinsi

junior : lat. * iuvenis, juvenis (genç) + ior (daha) * daha genç

juniperus : lat. * juniperus (ardıç) * Cupressaceae familyasına ait, iğne yapraklı, kozalaklı ve aromatik meyveli ağaç ve çalı cinsi

juno : lat. * Iuno, Juno (genç, gençlik, yaşam gücü; Roma mitolojisinde evlilik, kadınlık, doğum ve kadınların koruyucu tanrıçası (Yunan mitolojisindeki Hera’nın Roma’daki karşılığı) tanrıçası Juno'nun adı), iuvenis, juvenis (genç) * Roma mitolojisinde evlilik, kadınlık, doğum ve devletin koruyuculuğu ile ilişkilendirilen tanrıça

junon : lat., fra. * Iuno, Juno (genç, gençlik, yaşam gücü; Roma mitolojisinde evlilik, kadınlık, doğum ve kadınların koruyucu tanrıçası (Yunan mitolojisindeki Hera’nın Roma’daki karşılığı) tanrıçası Juno'nun adı), iuvenis, juvenis (genç) (lat.); junon (fra.) * Roma mitolojisinde evlilik, kadınlık, doğum ve devletin koruyuculuğu ile ilişkilendirilen tanrıça

jupiter : lat. * iupiter, jupiter (iovis, jovis, iu, jiu (ışık, gök) + pater, piter (baba) ); deus, djous (ışık, gün, gök) + pater (baba) (gök baba); deiw (ışık, Tanrı) + peter (baba) (ışık baba, Tanrı baba, God Father) * gök tanrısı, gök babası, gökyüzü babası; Roma mitolojisinde baş tanrı; Güneş'ten uzaklığa göre beşinci sırada yer alan, Güneş sistemindeki en büyük gezegen (diya, ziya (ışık) (ara.), dieu (tanrı) (fra.) )

jurisprudens : lat. * juris (hukuki, hukuksal, hakla ilgili) (ius, jus (hukuk, hak) + aris (ile ilgili, -a ait) ) + prudentia, providentia (öngörü, ileri görüşlülük, önlem, tedbir) (providere (önceden görmek, öngörmek) (pro, pros (ilk, birinci, baş, ön, önde, önce, öncel, öncül, ileri, ileride, öne doğru, için, lehine, içinde, gerektikçe) + videre (görmek) ) + entia (isim yapım eki) ) * mahkemelerin kararları ve hukuk ilkeleri üzerine yapılan bilimsel inceleme alanı, hukuk bilimi, hukuk felsefesi, içtihat

jurnal : lat., fra. * diurnalis (günlük) (dies (gün) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.); journée (gün) + ale (ile ilgili, gibi, -a ait) (fra.) * günlük kayıt, rapir defteri, gazete, dergi

jurnalci : lat., fra., tür. * diurnalis (günlük) (dies (gün) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.); journée (gün) + ale (ile ilgili, gibi, -a ait) (fra.) + ci (yapan, eden eki) (tür.) * gazeteci, haberci, günlük yazan kişi; kişi veya gruplar hakkında bilgi toplayıp bunları yetkili makamlara gizli veya açık biçimde bildiren, ihbar eden kimse

juro : lat. * juro (Fransa sınırındaki Jura Dağları’ndan) * ikinci çağın triasla kretase arasında kalan dönemi

juturne : lat. * juturna (yardım eden, koruyucu) (iuvare, juvare (yardım etmek) + turna (-cı, yapan, eden eki) ) * Roma mitolojisinde su kaynakları ve pınarların tanrıçası

juvenil : lat. * iuvenis, juvenis (genç) + ilis (ile ilgili, -e ait) * gençlere ait, gençlik dönemiyle ilgili, genç

juventus : lat. * iuvenis, juvenis (genç) + tus (isim yapım eki) * gençlik, genç olma, gençler topluluğu

jübile : ibr., lat. * yobel (koç, yıl dönümü) (ibr.), jubilaeus (Tevrat’ta her 50 yılda kutlanan “kurtuluş, bağışlanma ve toprakların özgürlüğe kavuştuğu yıl) (jubilare (sevinçle bağırmak, sevinmek, neşelenmek) + aeus (isim yapım eki) ) * Eski Ahit’e göre, Yahudilerde, elli yılda bir Tanrı’ya ve dinlenmeye ayrılan yıl; Hristiyanlıkta 50. yıl kutlaması veya büyük sevinç ve bayram; Katoliklerde, Roma’ya hacca gidenlerin günahlarının kilisece bütünüyle bağışlandığı yıl

jügal : lat. * jugum (boyunduruk, bağ, kemer) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait) * boyunduruk gibi bağlayıcı, kemer oluşturan, zigomatik (elmacık) kemik ile ilişkili yapı

jükstapoze : lat. * juxta (yanında, bitişik, yakın, yakınında, komşu) + ponere (koymak, yerleştirmek, düzenlemek, yatırmak), posuit (konmuş, yerleştirilmiş) (lat.); posé (konmuş, yerleştirilmiş) (fra.) * yanyana gelmiş, yan yana konmuş, yan yana dizilmiş, yakın yerleştirmiş

jükstapozisyon : lat. * juxta (yanında, bitişik, yakın, yakınında, komşu) + ponere (koymak, yerleştirmek, düzenlemek, yatırmak), positio (konum, yerleşim, durum) (lat.) * yanyana getirme, yanyana koyma, yanyana yerleştirme

jülide : lat., far., gre. * julus (kıvrık, spiral şeklinde nesne) (lat); jul (kıvrım, büklüm) (far.) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) (gre.) * dağınık, perişan, karma karışık; saçı kıvrım kıvrım olan, saçı dağınık kadın

jülyen : lat., fra. * lulianus, julianus (lulus, julus (kıvrık, spiral şeklinde nesne; Roma mitolojisinde Aeneas'ın oğlu Ascanius'un diğer adı) + ianus (ile ilgili, -a ait) ) (lat.); julienne (sebzeleri ince ve uzun şeritler halinde doğrama biçimi) (Jules (Roma mitolojisinde Aeneas'ın oğlu Ascanius'un diğer adı) + ienne (ile ilgili, -a ait) ) * sebzelerin kibrit çöpü biçiminde ince ve uzun doğranmasına dayanan kesim biçimi, bu biçimde hazırlanmış sebze doğrama şekli

jüpiter : lat. * iupiter, jupiter (iovis, iu (ışık, gök) + pater, piter (baba) ); deus, djous (ışık, gün, gök) + pater (baba) (gök baba); deiw (ışık, Tanrı) + peter (baba) (ışık baba, Tanrı baba, God Father) * gök tanrısı, gök babası, gökyüzü babası; Roma mitolojisinde baş tanrı; Güneş'ten uzaklığa göre beşinci sırada yer alan, Güneş sistemindeki en büyük gezegen (diya, ziya (ışık) (ara.), dieu (tanrı) (fra.) )

jüpon : ara., lat. * cubba (elbise üzerine giyilen uzun, yanları geniş ve düğmesiz giysi, külahlı entari) (ara.), jupponem (Orta Çağ’da kadınların veya askerlerin giydiği kısa, bele kadar inen içlik veya dış giysi) (lat.) jubba (uzun tunik, cübbe) (alm.), jupon (etek) (fra.) * kadınların giysi altına giydikleri etek

jürasik : lat. * juro (Fransa sınırındaki Jura Dağları’ndan) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait) * Jura Dağları bölgesine ait, Mezozoik Zaman’ın yaklaşık 201-145 milyon yıl önceki bir jeolojik dönemini, özellikle Triyas ile Kretase arasında kalan jeolojik çağı ifade eden, bu döneme özgü kayaçları, fosilleri ve canlıları tanımlamak için kullanılan terim

jüri : lat. * jurare (yemin etmek), iudex, judex (yemin eden grup) (lat.); jury (ing.) * mahkemede görülen bir davada karar veren yeminli heyet; seçici kurul

jüstifikasyon : lat. * justificare (doğrulamak, doğru yapmak) (ioustus, justus (doğru, adil) + facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) ) + tio (isim yapım eki) * bir şeyi haklı veya doğru kılma, gerekçelendirme, savunma, doğrulama, teyid etme

jüstifiye : lat. * justificatus (doğrulanmış, teyid edilmiş) (justificare (doğrulamak, doğru yapmak) (justus (adil, doğru, haklı) + facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, oluşturmak) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); justifié (fra.) * doğrulanmış, teyid edilmiş, gerekçelendirilmiş

jüstinyen : gre. * Ioustinianos, joustinianos (ioustus, justus (doğru, adil, yasal) + ini (ek) + anos, anus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * adını Doğu Roma (Bizans) İmparatoru I. Justinianus’tan alan ve özellikle onun dönemiyle, reformlarıyla, hukuk düzenlemeleriyle ve bu döneme özgü sanat-mimari üslubuyla ilişkili (just, juste (doğru, adil) (ing., fra.) )

jüt : san. * jut (bitkisel lif) * ıhlamurgillerden, Hindistan’da ve Bangladeş’te yetişen, lifleri ip, çuval, halat, tekstil yapımında kullanılan bir bitki ve bu bitkinin liflerinden yapılan dokuma

jüvenil : lat. * iuvenis, juvenis (genç) + ilis (ile ilgili, -e ait) * gençlere ait, gençlik dönemiyle ilgili, genç

JVM : ing * Java + virtual (sanal) + machine (makine) * Java programlarını çalıştıran sanal makine

K : lat. * kalium (kalium (Arapça al-kalyah, bitki külü) + ium (kimyasal element eki) ) * atom numarası 19 olan, periyodik tablonun 1. grubunda bulunan, yumuşak, gümüş renkli ve çok reaktif bir alkali metal olan, gübrelerde, biyolojik sistemlerde, cam üretiminde ve çeşitli kimyasal bileşiklerde kullanılan element

k : tür. * k, K * Türkçe alfabedeki ondördüncü harf ("J"den sinra, "L"den önce)

ka : ara. * kaa (yere kapanmak, düşmek, yüzüstü kapanmak, yere serilmek) * yer, zemin, düz yer, akva (ç.); yere kapanma, secde, düşme; düşen kişi

kaan : tür. * kağan (ka (yönetmek, idare etmek, hükmetmek) + ğan (isim yapım eki) ) * lider, başkan, han, hükümdar, en yüksek yönetici, imparator, yüce lider Türk ve Moğol geleneğinde en yüce yönetici ünvanı

kab : tür. * kap (örtmek, kuşatmak, içine almak, kapatmak) * kap, çanak, kase, tas, içine katı veya sıvı şey konan yuvarlak şekilli hazne

ka'b : ara. * ka'ba (çıkıntı yapmak, şişmek, tümsek oluşturmak, küp şeklinde olmak) * topuk kemiği, ayak bileği, aşık kemiği; sekiz yüzlü, sekiz köşeli (mükab) cisim

kaba : tür. * kab (sertleşmek, katılaşmak, kalınlaşmak, irileşmek, şişmek, dolmak) + a (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kalın, iri, sert, katı, iri yapılı; ince olmayan, nazik olmayan, görgüsüz, hoyrat, haşin

kaba et : tür. * kab (sertleşmek, katılaşmak, kalınlaşmak, irileşmek, şişmek, dolmak) + a (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + et (öz, esas, köken, menşe, yapı hammaddesi, yapmak, eylemek, oluşturmak, düzenlemek, işlemek) * kalça, popo, göt

kababurun : tür. * kab (sertleşmek, katılaşmak, kalınlaşmak, irileşmek, şişmek, dolmak) + a (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + bur (koklamak, koku almak, kokmak) + un (ile ilgili olan, yapan, eden) * sazangillerden, İç Anadolu’nun ırmak ve göllerinde yaşayan, ağız ve burun bölümü dışında tatlı su kefalını andıran, sırtı siyaha kaçan kurşuni, boyu 20-30 santimetre, eti kılçıklı bir balık

kabadayı : tür. * kab (sertleşmek, katılaşmak, kalınlaşmak, irileşmek, şişmek, dolmak) + a (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + tayı (annenin erkek kardeşi) * mahallenin güçlü, yiğit veya zorba kişisi, gözü pek ancak çoğu zaman zorbalığa kaçan kişi; racon kesen serseri

kabadüz : tür. * kab (sertleşmek, katılaşmak, kalınlaşmak, irileşmek, şişmek, dolmak) + a (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + tüz (sıraya koymak, dizmek, düzenlemek) * Ordu’nun bir ilçesi

kabahat : ara. * kabaha (yanlış olmak, kötü olmak, çirkin olmak) + at (isim yapım eki) * kötü ve çirkin olma, kötü ve çirkin davranış, hata, suç, kabih olma

kabak : tür. * kab (sertleşmek, katılaşmak, kalınlaşmak, irileşmek, şişmek, dolmak) + ak (isim yapım eki) * Cucurbitaceae familyasına ait olan ve dünyada yaygın olarak yetiştirilen bir tür iri meyveli bitki (Cucurbita), içi boş, şişkin şey; çıplak, açıkta, tepesiz (mecazi)

kabak kemane : tür. * kabak (bir tür büyük yuvarlak meyve, cucurbita) + kemane (yaylı çalgı, keman türü) * kabak kemane (kabaktan yapılmış yaylı çalgı); geleneksel Türk halk müziğinde kullanılan, gövdesi kurutulmuş kabaktan yapılmış, yay ile çalınan ve genellikle tek veya çift telli olarak bulunan, tınısı derin ve hüzünlü olan bir yaylı çalgı türü

kabakulak : tür. * kaba (kalın, iri, sert, iri yapılı, kalın; ince olmayan, nazik olmayan, görgüsüz, hoyrat, haşin) + kulak (işitme organı) (kul (duyma, işitme, ses alma, bağırma, çağrı) + ak (-lık, sağlayıcı) ) * genellikle çocuklarda görülen, kulak önündeki tükürük bezlerinin iltihaplanması sonucu oluşan, yüzün bir tarafında şişlik ve ağrı ile kendini gösteren bulaşıcı viral bir hastalık

kabal : lat. * capella (küçük oda, gizli yer) * gizli amaçlar için bir araya gelen küçük grup; komplo, entrika çevresi veya kapalı topluluk

kabala : ibr. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek, benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek) * Yahudi mistisizmine dayanan, kutsal metinlerin gizli ve sembolik yorumlarını içeren, evrenin, Tanrı’nın ve insanın ruhsal yapısının gizli anlamlarını araştıran, insanın kaderi üzerine derin felsefi ve teolojik açıklamalar sunan ezoterik, mistik ve felsefi öğreti

kabalak : far. * kabalak (kabarak, kabarık, şişkin, çıkıntılı) * kırlarda ve su kenarlarında yetişen, kabak yaprağına benzeyen geniş, etli ve tüylü yapraklara sahip, yapraklarının üst yüzü yeşil, alt yüzü beyaz ve tüylü olan, yöresel olarak öksürük tedavisinde, astım hastalıklarının, mide ve bağırsaktaki kabızlık sorunlarının tedavisinde ve içinde yoğun kobalt maddesi bulunduğu için saç beyazlaması için de kullanılan bitki

kabalist : ibr., lat. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek, benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek) + ista (-cı, destekçi, yandaş, yapan, eden) * Kabala'nın ezoterik ve mistik yorumlarını inceleyen, bu öğretiye vakıf olan veya ona inanan ve mistik bilgeliğe sahip kimse, kabalacı

kabalizm : ibr., lat. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek, benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * kabalacılık

kaballamak : tür. * kaba (sert, katı, pürüzlü, kalın, iri, sert, iri yapılı) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * maden ocağında galerileri ağaç desteklerle sağlamlaştırmak

kaban : fra. * caban (kalın, kısa ve bol dış giysi; denizci paltosu) * soğuk havalarda giyilen, genellikle kalın kumaştan veya kürkten yapılmış, vücut ve kolları kaplayan, hem erkekler hem kadınlar tarafından kullanılan uzun dış giysisi

kabana : gre., lat. * kappa (kapak, örtü) (gre.); capanna (kulübe, tek odalı ilkel konut, küçük oda, gemi odası, kulübe, baraka) (lat.); cabane (fra.) * genellikle kırsal veya doğa içinde kullanılan, basit yapılı, küçük ve genellikle ahşaptan inşa edilen geçici veya kalıcı barınak, dinlenme yeri veya korunaklı ev, kulübe

kabara : tür. * kabara (çivi, küçük metal çivi) * küçük, sivri uçlu, genellikle ahşap işleri ve deri işleri gibi el sanatlarında kullanılan, yüzeye tutturma veya sabitleme amacıyla çakılan metal çivi türü

kabarcık : tür. * kabar (şişmek, irileşmek, genişlemek, yükselmek) (kab (sertleşmek, katılaşmak, kalınlaşmak, irileşmek, şişmek, dolmak) + ar (edilgen fiil eki) ) + cık (isim yapım ve küçültme eki) * küçük kabarış, yüzeyde oluşan küçük şişlik veya hava dolu küçük şişlik; genellikle sıvı yüzeyinde veya ciltte görülen, içi hava veya gaz dolu küçük yuvarlak çıkıntı

kabare : fra. * cabare (han, meyhane) + et (küçültme eki) * sahne sanatlarının (tiyatro, müzik, dans) sunulduğu, özellikle 19. yüzyılda Fransa’da popülerleşen, genellikle küçük ve samimi ortamda eğlence amaçlı gösterilerin, özellikle atraksiyon ve revülerin yapıldığı mekan, kulüp, eğlence yeri veya bu tür gösterilerin tümü

kabarık : tür. * kabar (şişmek, irileşmek, genişlemek, yükselmek) (kab (sertleşmek, katılaşmak, kalınlaşmak, irileşmek, şişmek, dolmak) + ar (edilgen fiil eki) ) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * şişik, kabarmış olan

kabarmak : tür. * kabar (şişmek, irileşmek, genişlemek, yükselmek) (kab (sertleşmek, katılaşmak, kalınlaşmak, irileşmek, şişmek, dolmak) + ar (edilgen fiil eki) ) + mak (fiil mastar eki * şişmek, irileşmek

kabartı : tür. * kabar (şişmek, irileşmek, genişlemek, yükselmek) (kab (sertleşmek, katılaşmak, kalınlaşmak, irileşmek, şişmek, dolmak) + ar (edilgen fiil eki) ) + tı (isim yapım eki) * şişiklik, kabarmış olma durumu

kabasorta arma : lat. * kabasorta (dik yelkenleri olan dört köşeli yelken) + arma (gereç, donanım, silah, zırh; bir devlete, bir topluluğa, bir kente, bir aileye, bir kimseye özgü olan simge) * birincil hareket yelkenlerinin, geminin omurgasına ve çubuklarına dik veya kare olan yatay çubuklar üzerinde taşındığı genel bir yelken ve arma dizilimi

kabataslak : tür. * kaba (kalın, iri, sert, katı, iri yapılı; ince olmayan, nazik olmayan, görgüsüz, hoyrat, haşin) (kab (sertleşmek, katılaşmak, kalınlaşmak, irileşmek, şişmek, dolmak) + a (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + taslak (bir işin, metnin veya eserin henüz son hâlini almamış, ana hatları belirlenmiş fakat ayrıntıları tamamlanmamış ilk ve geçici biçimin) (tas (çizmek, şekil vermek) + lak (isim yapım eki) ) * ilk biçim, ilk şekil olarak çizim veya metin, tasarı, ön çalışma, tamamlanmamış örnek; yazı, çizim veya proje için ilk hal

kabataş : tür. * kaba (kalın, iri, sert, katı, iri yapılı) + taş (kaya parçası) * Ordu’nun bir ilçesi

kabazitaksel : lat. * caba (kimyasal türev veya molekül varyantı eki) + taxel (bitki kökenli, mikrotübül stabilize eden ve hücre bölünmesini engelleyen kemoterapi ajanı olan taxane eki) * prostat kanseri gibi bazı kanser türlerinde kullanılan yarı sentetik bir taxan türevi (C45H57NO)

kabazitaksel : lat. * caba (özel ad veya türev kodu, ilaç adı) + tax (taxane sınıfı, doğal veya yarı sentetik steroidal yapı) + el (kimyasal madde eki) * ileri evre prostat kanseri tedavisinde kullanılan, hücre bölünmesini engelleyerek tümör büyümesini durduran sentetik ve yarı sentetik kemoterapi ilacının etken maddesi (C45H57NO14)

kabe : ara. * ka’be (küp) * İslam’ın en kutsal mabedi olan, Mekke’de Mescid-i Haram’ın merkezinde yer alan, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail tarafından inşa edildiğine inanılan, Müslümanların kıblesi ve hac ibadetinin merkezi olan siyah örtülü kübik yapı

kabe : ara. * kabb (yuvarlamak, toplamak, biriktirmek, bir araya getirmek) * biriktirme, toplama, yuvarlama; yığın, küme, topluluk

kabergolin : lat. * caber (ön ek) + golin (alkaloid veya amin türevi eki) * Parkinson hastalığı, hiperprolaktinemi ve bazı hormon bozukluklarının tedavisinde kullanılan sentetik dopamin reseptör uyarıcısı ilacın etken maddesi (C26H37N5O2)

kabergolin : lat. * caber (özel ad veya türev kodu, ilaç adı) + go (bağlayıcı veya türev eki) + line (kimyasal madde eki, dopamin agonisti sınıfı) * Parkinson hastalığı, hiperprolaktinemi ve bazı hormon bozukluklarının tedavisinde kullanılan, dopamin reseptörlerini uyaran sentetik ilacın etken maddesi (C26H37N5O2)

kabes : ara. * kabasa (ateşten bir parça almak, meşale tutuşturmak, ışık veya bilgi edinmek) * ateş parçası, ateş alevi; bilgi vermek, öğretmek, bilgilenmek, öğrenmek

kabız : ara. * kabada (tutmak, almak, sıkıştırmak, daraltmak, meşakkat vermek, çekmek) * tutan, alan, sıkıştıran; dışkısı sertleşmiş ve bağırsağından zor çıkan kimse, kabid, kabiz

kabızlık : ara., tür. * kabid, kabiz (tutan, alan, sıkıştıran) (ara.) + lık (durum eki) (tür.) * kabız olma durumu, konstipasyon

kabid : ara. * kabada (tutmak, almak, sıkıştırmak, daraltmak, meşakkat vermek, çekmek) * tutan, alan, sıkıştıran, daraltan, meşakkat veren, çeken

kabih : ara. * kabaha (yanlış olmak, kötü olmak, çirkin olmak), kabiha (çirkin ve kötü davranış, ayıp iş, fena muamele), kabahat (çirkin davranış, hata, yanlış, suç, günah), kubh (çirkinlik, fenalık, kötülük) * çirkin, fena, kötü, yakışıksız, ayıp, kabahatli, suç içeren

kabil : ara. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek, benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek) * alan, alıcı, kabul eden; uygun, mümkün; Afganistan'ın başkenti

kabile : ara. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek, benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek), kabil (alıcı, kabul eden, uygun, mümkün) + e (usim yapım eki) * kan bağı, ortak kültür veya ortak liderlik etrafında birleşmiş sosyal grup, aşiret, boy, klan

kabili : ara. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek, benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek), kabil (alıcı, kabul eden, uygun, mümkün) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türk musikisinde bir makam

kabiliyet : ara. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek, benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek), kabil (alıcı, kabul eden, uygun, mümkün) + i (iyelik eki) + yet (isim yapım eki, olma durumu) * yetenek, yapabilirlik, imkana sahip olma durumu (capabilitas, capability, capabilité (yetenek, kabiliyet) (lat., ing., fra.) )

kabin : lat., fra. * capanna (kulübe, tek odalı ilkel konut, küçük oda, gemi odası, kulübe, baraka) (lat.); cabine (fra.) * genellikle gemilerde mürettebatın veya yolcuların kaldığı küçük odalar, ayrıca dağ evleri veya küçük ahşap yapı, küçük baraka, kulübe

kabine : lat., fra. * capanna (kulübe, tek odalı ilkel konut, küçük oda, gemi odası, kulübe, baraka) (lat.); cabine + et (küçültme eki) (fra.) * küçük kulübe, oda; yönetim, devlet veya resmi kurumlardaki küçük ve özel toplantı odası veya yönetici grubu (genellikle bakanlar kurulu veya küçük yönetim organı)

kabir : ara. * kabara (gömmek; çukura koymak, mezara koymak, haznelemek, kabire koymak, defnetmek), kabr (mezar, gömü yeri, defin yeri) * ölünün gömüldüğü, gömülü bulunduğu yer, gömüt, gömü yeri, mezar, merkad; odacık, büyümüş kabarmış toprak; kabire koyan, Esmaül Hüsna kapsamında (kabarmak (büyümek, irileşmek) (tür.) (gömülen yerdeki şişik topraktan), gömmek, bir yere kapatmak - sokmak, gömü yeri, odacık, cabaret, Kabarett (odacık) (ing., fra., alm.) )

kabl : ara. * kabl (önce, evvel, ileride) * önce, evvel, ileride

kablelmilat : ara. * kabl (önce, evvel, ileride) + el (ön ek, artikel) + milad (doğum) * milattan önce; Hz. İsa'nın doğumundan önce

kablelvuku : ara. * kabl (önce, evvel, ileride) + el (ön ek, artikel) + vuku (meydana gelme, vaki olma, cereyan etme, olay olma) * olmadan önce, gerçekleşme öncesinde, vaki olmadan önce

kablo : lat. * capulum (halat, ip, bağlayıcı ip, bağlantı, kordon) (capere (almak, içine almak, tutmak, kapmak, kavramak, yakalamak, sezmek) + ulum (küçültme eki) ) (lat.); cable, Kabel (ing., fra., alm.) * analog veya dijital sinyalleri (frekansları), ses veya elektrik frekanslarını iletmeye yarayan uzun ve dayanıklı tel

kabotaj : fra. * cabotage (cabot (küçük gemici, kıyı seferleri yapan denizci), caboter (gemi sahilden gitmek) + age (isim yapım eki) (fra.) * geminin burunları kerterizleyerek kıyıdan gitmesi, kıyı denizciliği, bir ülkenin iskele veya limanları arasında gemi işletme işi; bir ülkenin kıyıları boyunca yapılan deniz taşımacılığı ve ticaret faaliyetler

kabozantinib : lat. * cabo (ön ek) + zan (ek) + tinib (tyrosine kinase (tirozin kinaz) inhibitörü) (tyrosine (aminoasit) (turos, tyros (peynir) + ine (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + kinesis, kinase (kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak) + asis (son ek) ) (gre.) + inhibitor (engelleyici, önleyici, mani olan) (lat.) ) * özellikle medüller tiroid kanseri, karaciğer kanseri ve renal hücreli karsinom gibi kanser türlerinin tedavisinde kullanılan, tirozin kinaz inhibitörü sınıfında bir hedefe yönelik kemoterapi ajanı (C28H24FN3O)

kabr : ara. * kabara (gömmek; çukura koymak, mezara koymak, haznelemek, kabire koymak, defnetmek) * mezar, gömü yeri, defin yeri (cabaret, Kabarett (odacık) (ing., fra., alm.) )

kabristan : ara , far. * kabr, kabir (ölünün gömüldüğü, gömülü bulunduğu yer, gömüt, gömü yeri, defin yeri, mezar, merkad) (ara.) + istan (yer, mekan) (far.) * mezarların bulunduğu, ölülerin defnedildiği alan, mezarlar yeri

kabriyole : lat. * capreolus (küçük keçi, sıçrayıcı hayvan) (caper (keçi) + olus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) (lat.); cabriolet (fra.) * sıçrayış, zıplama, kıvrak hareket; hafif, atların çektiği iki tekerlekli çevik araba

kabuk : tür. * kab (örtmek, kaplamak; sertleşmek, katılaşmak, kalınlaşmak, irileşmek, şişmek, dolmak) + uk (isim yapım eki) * dış etkenlerden koruma sağlayan, bir nesnenin veya canlının dış yüzeyini kaplayan sert veya dayanıklı katman; bitki gövdesi yumurta, meyve dış yüzeyi, yara kapanması gibi yapılar

kabuklular : tür. * kab (örtmek, kaplamak; sertleşmek, katılaşmak, kalınlaşmak, irileşmek, şişmek, dolmak) + uk (isim yapım eki) + lu (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lar (çoğul eki) * hayvanlar aleminin eklem bacaklılar (Arthropoda) şubesine bağlı, dış iskeletle (sert kabukla) kaplı ve genellikle sucul ortamda yaşayan canlıları (örneğin karides, yengeç, ıstakoz gibi Crustacea sınıfı)

kabul : ara. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek, benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek) * alma, benimseme, yüzünü dönme

kabullenmek : ara. , tür. * kabul (alma, tutma, benimseme, yüzünü dönme) (ara.) + en (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * kabul etmek, rıza göstermek, razı olmak

kaburga : tür. * kab (örtmek, kaplamak; sertleşmek, katılaşmak, kalınlaşmak, irileşmek, şişmek, dolmak) + ur (etken fiil eki) + ga (isim yapım eki) * örtücü, koruyucu yapı; insan ve hayvan vücudunda göğüs boşluğunu çevreleyen ve iç organları (özellikle kalp ve akciğerleri) koruyan kemik yapı

kabus : ara. * kabasa (baskı yapmak, baskılamak, sıkmak, sıkıştırmak) * genellikle uykuda yaşanan yoğun korku, baskı ve boğulma hissiyle gelen rahatsız edici rüya

kabz : ara. * kabada, kabaza (belgelemek, tasdik etmek, sıkmak, daraltmak, kavramak, tutmak, yakalamak, almak, kabz etmek) * tutma, ele alma, kavrama, alma, dürme, daraltma; tahsil etme, teslim alma

kabza : ara. * kabada, kabaza (belgelemek, tasdik etmek, sıkmak, daraltmak, kavramak, tutmak, yakalamak, almak, kabz etmek) * avuç, tutma, sap; tabancanın elle tutulan sap kısmı

kabzımal : ara. * kabada, kabaza (belgelemek, tasdik etmek, sıkmak, daraltmak, kavramak, tutmak, yakalamak, almak, kabz etmek) + i (tamlama eki) + mal (sahip olunan şey, mülk, servet, para) * bir şeyin mülkiyetini veya kontrolünü elinde bulunduran, malı zimmetine geçiren kişi; meyve ve sebze üreticilerinin ürünlerini satıcılara satmada aracılık eden kimse

kaç : tür. * kaç (soru zarfı) * miktar, sayı, zaman veya mesafe bakımından “ne kadar?”, “kaç tane?”, “kaç saat?” gibi ölçü veya sayı sorma amacı taşıyan temel soru kelimesi

kaçak : tür. * kaç (kurtulmak amacıyla ayrılıp gitmek, uzaklaşmak, hızla ilerlemek, fıymak, tüymek) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * firarda olan, kaçma halinde olan; kanunlara, kurallara veya yasaklara aykırı şekilde gizlice ve izinsiz yapılan hareket veya kişi; bir mal, kişi veya eylemin resmi denetime, izine veya kontrol mekanizmasını atlatarak işlev görmesi

kaçakçı : tür. * kaç (kurtulmak amacıyla ayrılıp gitmek, uzaklaşmak, hızla ilerlemek, fıymak, tüymek) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + çı (yapan, eden eki) * yasadışı veya izinsiz yollarla mal, eşya veya insan kaçıran, gizlice ticaret yapan kişi; özellikle gümrük, sınır veya resmi denetim dışı ticaretle uğraşan

kaçamak : tür. * kaç (kurtulmak amacıyla ayrılıp gitmek, uzaklaşmak, hızla ilerlemek, fıymak, tüymek) + a (bağlaç) + mak (isim yapım eki) * gizlice, açık olmadan, doğrudan yüzleşmeden yapılan eylem veya davranış; geçici, belirsiz ve sakınmacı tutum (kaçamak bakış, kaçamak cevap vb.)

kaçgöç : tür. * kaç (kurtulmak amacıyla ayrılıp gitmek, uzaklaşmak, hızla ilerlemek, fıymak, tüymek) + göç (yer değiştirme, taşınma) * savaş, baskı, afet gibi zorlayıcı nedenlerle bir yerden apar topar kaçma ve göç etme; karmaşa ve telaş içinde yapılan toplu yer değiştirme veya dağılma

kaçık : tür. * kaç (kurtulmak amacıyla ayrılıp gitmek, uzaklaşmak, hızla ilerlemek, fıymak, tüymek) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * akli veya ruhsal durumu normalden sapmış, dengesiz, delice veya tuhaf davranışlar sergileyen kimse

kaçıncı : tür. * kaç (soru zarfı) + ıncı (sıra bildiren sıfat eki) * “hangi sırada?”, “kaç numara?” anlamlarında sayı sırasını sormaya yarayan soru sıfatı

kaçınılmaz : tür. * kaç (kurtulmak amacıyla ayrılıp gitmek, uzaklaşmak, hızla ilerlemek, fıymak, tüymek) + ın (dönüşlü fiil eki) + ıl (edilgen fiil eki) + maz (geniş zaman olumsuzluk ve sıfat yapım eki) * gerçekleşmesi engellenemeyen, önüne geçilemeyen, mutlaka olacak olan

kaçınmak : tür. * kaç (kurtulmak amacıyla ayrılıp gitmek, uzaklaşmak, hızla ilerlemek, fıymak, tüymek) + ın (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * çekinmek, uzak durmak, sakınmak

kaçırmak : tür. * kaç (kurtulmak amacıyla ayrılıp gitmek, uzaklaşmak, hızla ilerlemek, fıymak, tüymek) + ır (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir kimseyi veya nesneyi zorla veya gizlice alıp götürmek (örneğin

kaçikorya : gre. * trachys, tracheia (sert, kaba) + pteryx, pterygos, ptera, pteron (kanat, yüzgeç) * Karagöz balığının küçüğü, Kağıt balığı Trachypterus iris

kaçkar : tür. * kaç (yüksek yer; sarp, erişilmesi güç dağ; dik yamaç) + kar (kristalleşmiş su; dağların zirvesinde görülen beyaz, soğuk yağış biçimi) * yüksek ve karlı dağ; Türkiye'nin kuzeydoğusunda yer alan, sarp ve yüksek yapısıyla bilinen, dorukları yıl boyu karla kaplı olan sıradağlar

kaçkın : tür. * kaç (kurtulmak amacıyla ayrılıp gitmek, uzaklaşmak, hızla ilerlemek, fıymak, tüymek) + kın (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * akli veya ruhsal durumu normalden sapmış, dengesiz, delice veya tuhaf davranışlar sergileyen kimse; bir yerden kaçmış olan (hapishane kaçkını, tımarhane kaçkını)

kaçmak : tür. * kaç (kurtulmak amacıyla ayrılıp gitmek, uzaklaşmak, hızla ilerlemek, fıymak, tüymek) + mak (fiil mastar eki) * uzaklaşmak, yakalanmamaya çalışmak, tüymek, fıymak, topuklamak

kad : ara. * kada (hüküm vermek) * az kalsın olmak, neredeyse olmak, -e yazmak

kadana : ara. * kayd (zincir, bağ, pranga, sabitleyici) + ana (isim yapım eki) * forsaların ayağına vurulan zincir; iri yapılı bir cins at

kadans : lat. * cadentia (cadere (düşmek, çökmek, yere yığılmak) + entia (isim, yer ve durum eki) ); cadenza (ita.) * bir tona ait akorların belirli bir şekilde ve kesin bitiş etkili olarak sıralanması; bireye göre değişebilen ve genellikle dakikadaki adım sayısı olarak hesaplanan bir değer

kadar : ara. * kadara (bulanıklaşmak, kararmak, kötüleşmek) * bulanıklık, kararma, kötüleşme, keder

kadar : ara. * kader, kadr (ölçü, miktar, derece, değer) * ölçü, miktar, deger, derece, nicelik (örneğin "ne kadar?")

kadastro : lat. * cadastrum (arazi kaydı, tapu defteri) (caput (baş, ana bölüm, esas) + astrum (kayıt, liste, sınıflama bildiren ek) ) * Roma döneminde arazi ve mülklerin vergilendirme ve mülkiyet amacıyla sistemli biçimde kayda geçirildiği resmî arazi kayıt düzeni; taşınmaz malların resmi kayıt ve haritalanması ve kayıtlanması

kadaverik : lat. * cadaver (ölü, ceset) (cadere (düşmek, yıkılmak) + aver (isim yapım eki) ) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait) * ölüyle ilgili, cesede ait

kadavra : lat. * cadaver (cadere (düşmek, yıkılmak) + aver (isim yapım eki) ) * ölü, ceset

kadayıf : ara. * katafa (bir şeyin yüzeyini sıyırmak, traşlamak; sütün kaymağını almak; koparmak, derlemek, toplamak, devşirmek), katife (sıyrılmış, traşlanmış, üzerindeki fazlalığı alınmış; çuha ve benzeri kumaşların ters yüzlerinde bulunan ince ve yumuşak tüy, hav, havlı kumaş, kadife; şeftali gibi bazı meyvelerin üzerlerinde bulunan ince tüy), kataif ("katife") * un ve suyun karıştırılmasıyla elde edilen hamurun ince teller, lifler haline getirilmesi sonucu elde edilen şerbetli ve tatlı bir yiyecek

kadb : ara. * kadaba (ekmek, yetiştirmek) * yonca; ot, bitki türü

kadd : ara. * kada (üzmek, keder vermek, gam yüklemek) * üzüntü, gam, sıkıntı

kadeh : far. * kadeh (derin kap, çanak, kase) * genellikle şarap veya içki içmek için kullanılan, çoğunlukla cam veya kristalden yapılmış, ayaklı veya ayaksız yuvarlak kap, küçük şişe veya bardak, içki kabı, bardak, tas

kadem : ara. * kadama (adım atmak, yürümek, öne çıkmak, ileri atılmak, ayak basmak; öne almak, öne geçirmek) * ayak, adım, önde olma, yürüme

kademe : ara. * kadem (ayak, adım), kadama (adım atmak, yürümek, öne çıkmak, ileri atılmak, ayak basmak; öne almak, öne geçirmek) * adım, aşama, basamak, derece, seviye, mertebe, merhale

kademhane : ara., far. * kadama (adım atmak, yürümek, öne çıkmak, ileri atılmak, ayak basmak; öne almak, öne geçirmek), kadem (ayak, adım) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * insanın dışkısını ve idrarını boşalttığı yer, tuvalet, ayakyolu

kadenza : lat., ita. * cadentia (düşme, iniş, çöküş) (cadere (düşmek, çökmek, yere yığılmak) + entia (isim yapım eki) ) (lat.); cadenza (ita.) * müzikte eser sonundaki süslü, gösterişli bitiriş

kader : ara. * kaddera (ölçmek, biçmek, ölçülendirmek, hesap etmek, takdir etmek, mikdar belirlemek, nicelik belirlemek, değerlendirmek, değer biçmek, uygun görmek) * ölçü, ölçme, ölçülendirme, ölçü; kadar (ne kadar?), talih, baht, kısmet (quadrants, quadrant, Quadranten (dairenin dörde bölünerek ölçülendirilmiş her bölümü) (ing., fra., alm.), cadre (çerçeve, sınır oluşturan alan), cadran (ölçü göstergesi) (fra.) )

kadeş : mıs. * qadesh (kutsal, arınmış, mukaddes) * Mısır’da özellikle Yeni Krallık döneminde Semitik etkilerle benimsenmiş, “kutsallık, aşk ve doğurganlık” ile ilişkilendirilen, ikonografide genellikle aslanlar üzerinde duran ve bereket/eros sembolleri taşıyan “kutsal kadınlık” arketipiyle temsil edilen tanrıça figürü

kadherin : lat. * cadere (yapışmak, bağlanmak) + in (protein son eki) * hücreler arası yapışmayı sağlayan ve doku bütünlüğünü koruyan hücresel adezyon proteini ailesi

kadı : ara. * kaza, kada (bitirmek, iş bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme bağlamak, karar vermek, hüküm vermek, hükmetmek) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yargıç, hakim, hüküm veren (code, Kode (kod, kural, hüküm) (ing., fra., alm.), god, Gott (tanrı, hüküm veren) (ing., alm.) )

kadıköy : gre. * khalkedon, khalkidonios (bakır şehir) (khalkos (bakır) + edon (yer, mekan) ) * İstanbul’un bir ilçesi

kadıköy taşı : gre. * khalkedon, khalkidonios (bakır şehir) (khalkos (bakır) + edon (yer, mekan) ) (gre.) + taş (sert mineral, kaya parçası) + ı (iyelik eki) (tür.) * kimyasal formülü SiO2 olan, kuvars minerali liflerinden oluşan, kriptokristalin çeşitlerinden biri

kadın : tür. * hatun, katun (dişi hükümdar, kraliçe) * erişkin dişi insan; evlenmiş veya kızlığını yitirmiş dişi insan

kadın doğum uzmanı : tür. * kadın (dişi insan) + doğum (oluşum, meydana gelme, yaratılış) + uzman (bir konuda bilgili, deneyimli, yetkin kişi) + ı (iyelik eki) * kadın üreme sistemi, gebelik, doğum ve doğum sonrası süreçlerle ilgili hastalıkların tanı, tedavi ve takibini yapan tıp alanında uzmanlaşmış hekim, jinekolog

kadın düğmesi : tür. * hatun, katun (dişi hükümdar, kraliçe) + düğme (giysileri iliklemek için kullanılan küçük yuvarlak nesne) + si (iyelik eki) * soldan sağa iliklenen düğme (erkeklerinki sağdan sola iliklenir); düğmeler ilk piyasaya çıktığında bunları sadece zengin kadınlar almaktaydı ve elbiselerini kendileri değil hizmetçileri iliklemekteydi. Hizmetçilere kolaylık olsun diye kadın elbiselerinin düğmeleri soldan sağa ilikleme yapılacak şekilde tasarlanmıştır.)

kadın efendi : tür., far. * hatun, katun (dişi hükümdar, kraliçe) (tür.) + avthentikos, authentikos (baş, başkan, bey, üstad, asıl, esas, öz, gerçek, hakiki) (authentes (kendi yetkisiyle hareket eden, fail, hakim, hükümdar) (authos (kendi) + entes (-e yönelik, ile ilgili) ) (gre.) * on yedinci yüzyılın başlarına doğru Osmanlı İmparatorluğu'nun padişahın dört adet zevcesine veya eşine verilen ünvan

kadın göbeği : tür. * hatun, katun (dişi hükümdar, kraliçe) + göbek (karın bölgesinin ortası veya bir şeyin merkezi, ortası) (göb (şişmek, dolmak, yuvarlaklaşmak, kabarmak) + ek (isim yapım eki) ) + i (iyelik eki) * Türk mutfağında şerbetli bir hamur tatlısı, hanım göbeği, kadın göbeği, kadıboğan

kadın tuzluğu : tür. * hatun, katun (dişi hükümdar, kraliçe) + tuzluk (içine tuz konan kap) + u (iyeik eki) * 1,5 metreye kadar boylanabilen yaprak döken ve her dem yeşil çok fazla türü olan dikenli çalı formda bir bitki, berberis, karamuk

kadınana : tür. * hatun, katun (dişi hükümdar, kraliçe) + ana (anne, valide; esas, asıl, temel, başlıca) * deneyimli, yaşlı, saygı gösterilen kadın

kadınbudu : tür., far. * hatun, katun (dişi hükümdar, kraliçe) (tür.) + but (kalça, uyluk) (far.) + u (iyelik eki) * kıymalı ve baharatlı harçla doldurulan, kızartılan tavuk butu veya kıymalı köfte türü

kadınhanı : tür. * hatun, katun (dişi hükümdar, kraliçe) (tür.) + han (konak, konut, ev) + ı (iyelik eki) * Konya'nın bir ilçesi

kadırga : gre. * katergon (katergazomein (emek sarfetmek, uğraşmak) (kata (aşağıya doğru yönelme, kapsama, kaplama, üstünü örtme, ilgili olma) + ergazomein (çalışmak, çabalamak, gayret göstermek, uğraşmak), ergos, ergon (iş, çalışma) ) * Bizans donanmasında kullanılan kürekli gemi; kürekli ve yelkenli bir tür büyük gemi, trireme

kadışehri : ara., far. * kadı (hakim, yargıç) + şehir (yerleşim birimi, il) + i (iyelik eki) * Yozgat’ın bir ilçesi

kadi : ara. * kaza, kada (bitirmek, iş bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme bağlamak, karar vermek, hüküm vermek, hükmetmek) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yargıç, hakim, hüküm veren

kadib : ara. * kadaba (ekmek, yetiştirmek; kesmek, ayırmak) * ince ve düz fidan, dal veya çubuk; erkeklik organı

kadid : ara. * kadda (kesmek, dilimlemek, parçalamak) * etin uzun şeritler hâlinde kesilip kurutulmasıyla elde edilen, özellikle sıcak iklimlerde bozulmayı önlemek amacıyla yapılan geleneksel kurutulmuş et türü, kurutulmuş et, pastırmalık et; çok zayıf kişi, kuru ve çelimsiz insan; etleri dökülmüş olup yalnız kemikten ibaret olan gövde, iskelet

kadife : ara. * katafa (bir şeyin yüzeyini sıyırmak, traşlamak; sütün kaymağını almak; koparmak, derlemek, toplamak, devşirmek), katife (sıyrılmış, traşlanmış, üzerindeki fazlalığı alınmış; çuha ve benzeri kumaşların ters yüzlerinde bulunan tüy, hav, havlı kumaş; şeftali gibi bazı meyvelerin üzerlerinde bulunan ince tüy) * ipek, yün veya pamuktan dokunmuş, bir yüzü çok kısa, ince ve sık tüylerle kaplı, parlak ve yumuşak bir kumaş.

kadiha : ara. * kadaha (çabalamak, uğraşmak, gayret etmek; vurmak, çakmak) * çabalama, uğraşma, gayret gösterme

kadim : ara. * kadama (adım atmak, yürümek, öne çıkmak, ileri atılmak, ayak basmak; öne almak, öne geçirmek) * eski, geçmişe ait, antik (ayak basılarak geçilmiş ve geçmişte kalmış anlamından)

kadir : ara. * kadr (kuvvet, kudret), kaddera (ölçmek, biçmek, ölçülendirmek, hesap etmek, takdir etmek, mikdar belirlemek, nicelik belirlemek, değerlendirmek, değer biçmek, uygun görmek), kader (ölçü, mikdar, nicelik, değer) * kudretli, kuvveti yeten; ölçen, ölçülendiren; gökyüzündeki bir yıldızın veya herhangi bir gök cisminin parlaklığını ölçmek için kullanılan logaritmik bir değer (Gök cismi ne kadar parlaksa, kadir değeri o kadar küçüktür. Kadir ölçeği logaritmik olup, bir kadirlik fark, parlaklıkta tam olarak yaklaşık 2.51 katlık bir değişime karşılık gelir.); erkek ismi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...