maye-büzürk :
far. * maye (asıl, esas, temel, kök, öz, cevher, gerekli madde, maya) + büzürk
(büyük, ulu, yüce) (bü (küçültme, kısaltma eki) + zürg, zerg (büyük, ulu, yüce)
) * Türk musikisinde, maye perdesi büzürk dizisi üzerine kurulu olan, geniş
aralıklı seyir yapısı ve pes bölgelerdeki güçlü sesleriyle karakterize edilen
bir makam
maye-hicaz :
far., ara. * maye (asıl, esas, temel, kök, öz, cevher, gerekli madde, maya)
(far.) + hacz (engellemek, mani olmak), hicaz (engel, mani, bariyer) (ara.) *
Türk musikisinde, maye perdesi hicaz dizisi üzerine kurulu olan, karakteristik
ara tonlar ve melodik süslemelerle hüzünlü ve duygusal ifade sağlayan bir makam
maye-hüseyni :
far., ara. * maye (asıl, esas, temel, kök, öz, cevher, gerekli madde, maya)
(far.) + huseyn (hasan (güzel, yumuşak mizaçlı, iyi, erdemli) + eyn (küçültme
eki) ) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) * Türk musikisinde, maye
perdesi hüseyni dizisi üzerine kurulu olan, orta ve pes aralıklarında
karakteristik melodik seyir ve duygusal ifadeye sahip olan makam bir makam
maye-ırak :
far., tür. * maye (asıl, esas, temel, kök, öz, cevher, gerekli madde, maya)
(far.) + ırak (uzak) (tür.) * Türk musikisinde, maye perdesi ırak dizisi
üzerine kurulu olan, geniş aralıklı seyir yapısı ve orta ile pes bölgelerde
derin, hüzünlü ifade sağlayan bir makam
maye-i atiyk :
far., ara. * maye (asıl, esas, temel, kök, öz, cevher, gerekli madde, maya)
(far.) + ı (tamlama eki) + atiyk (saf, temiz; hızlı, çabuk) (ara.) * Türk
musikisinde, maye perdesi Atiyk dizisi üzerine kurulu olan, klasik seyir yapısı
ve geçmişi çağrıştıran hüzünlü, derin ifade sağlayan bir makam
maye-i kebir :
far., ara. * maye (asıl, esas, temel, kök, öz, cevher, gerekli madde, maya)
(far.) + ı (tamlama eki) + kebir (büyük) (ara.) * Türk musikisinde, maye
perdesi Kebir dizisi üzerine kurulu olan, geniş aralıklı seyir yapısı ve güçlü,
hüzünlü ifade sağlayan bir makam
maye-i kevser :
far., ara. * maye (asıl, esas, temel, kök, öz, cevher, gerekli madde, maya)
(far.) + ı (tamlama eki) + kevser (bolluk, çokluk) (ara.) * Türk musikisinde,
maye perdesi Kevser dizisi üzerine kurulu olan, melodik olarak bol süslemeli ve
duygusal ifade sağlayan makam
maye-isfahan :
far. * maye (asıl, esas, temel, kök, öz, cevher, gerekli madde, maya) + isfahan
(ordu, askerler, askeri kamp; Isfahan şehri) * Türk musikisinde, maye perdesi
Isfahan dizisi üzerine kurulu olan, orta ve pes aralıklarında karakteristik
melodik süzülüş ve duygusal ifade sağlayan bir makam
maye-kuçek :
far., tür. * maye (asıl, esas, temel, kök, öz, cevher, gerekli madde, maya)
(far.) + ı (tamlama eki) + kuçek (küçük, ufak) (tür.) * Türk musikisinde, maye
perdesi Kuçek dizisi üzerine kurulu olan, dar aralıklı seyir yapısı ve hafif,
zarif ifade sağlayan bir makam
maye-neva :
far., ara. * maye (asıl, esas, temel, kök, öz, cevher, gerekli madde, maya)
(far.) + neva (ahenk, ses, güzel sada, nağme, avaz) (ara.) * Türk musikisinde,
maye perdesi Neva dizisi üzerine kurulu olan, melodik olarak dengeli, orta ve
üst aralıklarda duygusal ifade sağlayan bir makam
maye-rast :
far. * maye (asıl, esas, temel, kök, öz, cevher, gerekli madde, maya) + rast
(düz, doğru, hayırlı, şanslı; sağ taraf) * Türk musikisinde, maye perdesi Rast
dizisi üzerine kurulu olan, dengeli seyir yapısı ve orta ile pes bölgelerde
doğal, huzurlu ifade sağlayan bir makam
maye-rehavi :
far., ara. * maye (asıl, esas, temel, kök, öz, cevher, gerekli madde, maya)
(far.) + rehavi (rahat, geniş, ferah olan) (reha (genişlik, bolluk, gevşeklik)
+ vi (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (ara.) * Türk musikisinde, maye
perdesi Rehavi dizisi üzerine kurulu olan, melodik olarak akıcı, orta ve pes
aralıklarda duygusal ve derin ifade sağlayan bir makam
maye-uşşak :
far., ara. * maye (asıl, esas, temel, kök, öz, cevher, gerekli madde, maya)
(far.) + uşşak (aşıklar, sevenler, sevilenler, sevdalanılanlar; Arapça kökenli
makam ismi) (ara.) * Türk musikisinde, maye perdesi Uşşak dizisi üzerine kurulu
olan, melodik olarak orta ve üst aralıklarda duygusal, hüzünlü ve aşkı
çağrıştıran ifade sağlayan bir makam
maye-zirgüle :
far. * maye (asıl, esas, temel, kök, öz, cevher, gerekli madde, maya) + zirgule
(küçük çıngırak, def, tef; zirve, doruk, tepe, yüksek olan) (zirg (zil, çan,
küçük çan, metal çalpara, tiz ses) + ule (küçültme eki) ) * Türk musikisinde,
maye perdesi Zirgüle dizisi üzerine kurulu olan, melodik olarak yüksek tonlarda
seyir yapan ve güçlü, etkileyici ifade sağlayan bir makam
mayhoş :
far. * maye (asıl, esas, temel, öz, cevher, hammadde, karışım) + hoş (tatlı;
güzel) * tadı hafif ekşi olan; dostluk ilişkisi bozulmaya yüz tutmuş, hafifçe
bozuk olan
mayın :
lat. * mina (maden, mineral, maden ocağı); mine (ing., fra.) * toprak altına,
üstüne veya su içine yerleştirilebilen, doğrudan doğruya veya basınç etkisiyle
patlayarak büyük zarara yol açan patlayıcı madde
mayıs :
gre., lat. * maius (maia (Yunan ve Roma mitolojisinde bahar ve bereketle
ilişkilendirilen tanrıça) (gre.) + us (son ek) (lat.) ) * nisan ile haziran
ayları arasında yer alan ve otuz bir gün süren yılın beşinci ayı
mayıs böceği :
gre., lat. * maius (maia (Yunan ve Roma mitolojisinde bahar ve bereketle
ilişkilendirilen tanrıça) (gre.) + us (son ek) (lat.) ) + böcek (küçük
omurgasız canlı) + i (iyelik eki) (tür.) * genellikle Mayıs ayında ortaya
çıkan, yuvarlak ve kahverengi-siyah renkte olan, ergin halde kızıl kahverengi
renklerinde gözüken, boyları 2-5,3 santim arası değişen, kanat bölümünde
paralel çizgiler bulunan, dişilerinin antenleri erkeklere kıyasla küçük olan
kanatlı bir böcek türü, melolontha melolontha
mayışmak :
far., tür. * maye (asıl, esas, temel, öz, cevher, hammadde, karışım) (far.) +
ış (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * bedensel veya zihinsel
olarak gevşemek, rahatlamak, uyuşukluk ve halsizlik hissetmek
mayi :
ara. * ma (su) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * akıcı, sıvı, ıslak
(moisty (nemli, ıslak) (ing.), mouillé (ıslak), moite (nemli) (fra.) )
mayistra :
lat., ita. * magister (öğretmen, erbab, usta, üstad, yönetici, baş, reis,
üstün, yetkili, yönetici) (magis (büyük, çok büyük) + ter (pekiştirme eki) )
(lat.); maestra (öğretmen, kadın eğitici; ayrıca denizcilikte rüzgar adı)
(ita.); master, maître (usta, üstad, öğretmen) (ing., fra.) * yelkenli bir
gemide, grandi direğinin en altta bulunan seren ve bu serene çekilen yelken
maymun :
gre. * mimeisthai (taklit etmek, benzetmek, örnek almak, yansıtmak), maimou
(taklit) + n (-çi), mimon (taklitçi) (insanı taklit eder gibi olmasından) *
genellikle tropikal bölgelerde yaşayan, uzun kuyruklu, çevik ve zeki primat
takımından memeli hayvanlara verilen genel ad
maymuncuk :
gre., tür. * maimou (taklit) (gre.) + cuk (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
(tür.) * her kilidi açabilen eğri ve sivri alet (anahtar taklidi olmasından)
mayna :
ven. * maina (indir) * yelken indirme; yelkeni veya herhangi bir şeyi halat
veya palangayla indirme komutu
mayo :
fra. * maille (ağ, birbirine geçme, dikiş, ilmek, örgü) + ot (küçültme eki) *
ince örme kumaştan yapılan, denize girmek için kullanılan tek veya iki parçalı
dar giysi
mayonez :
fra. * mahonnais (Mahonlu) (Mahon (İspanya'ya bağlı Minorka adasında bulunan
bir liman şehri) + ais (-e ait, ile ilgili) ) * yumurta sarısı, zeytinyağı ve
limonun belli oranlarda ve bir arada çırpılmasıyla yapılan, bazı yiyeceklerde
kullanılan veya öylece yenilebilen, bir tür soğuk sos
mayotte :
şim. * maore (ada, toprak parçası) * Hint Okyanusu’nda, Mozambik Kanalı’nda
bulunan, kuzeyinde Komor Adaları, batısında Mozambik, doğu ve güneyinde açık
Hint Okyanusu ile çevrili olan Fransız denizaşırı toprağı
mayoz :
gre. * meiosis (meiein (azaltmak, eksiltmek, küçültmek), meion (daha az, eksik,
küçük miktar) + isis (isim yapım ve durum eki) * bir diploid hücrenin gamet
olarak adlandırılan haploit hücrelere bölünmesi
maysa :
tür. * maysa (yumuşak ot, taze çimen) (tür.), maysa (yürüyüş, salınma; zerafet)
(ara.) * ince, taze ve serin ot; özellikle hayvanların otladığı yumuşak çayır;
yürüyüş, salınma; yazın açan çiçek; zarif
mayşor :
alm. * neu (yeni) + silber (gümüş) * genellikle mutfak eşyası yapımında
kullanılan, çinko, bakır ve nikelden yapılan, gümüşü andıran bir alaşım, alman
gümüşü
maytansin :
lat. * maytenus (Celastraceae (porsukgiller) familyasına ait, çoğunlukla
tropikal Amerika, Güneydoğu Asya ve Avustralya'da yetişen ağaç ve çalılardan
oluşan geniş bir çiçekli bitki cinsi) + ine (kimyasal madde eki) * maytansin
(Doğu Afrika'da yetişen ve bitkisel bir köken olan Maytenus ovatus bitkisinden
izole edilen çok güçlü tümör öldürücü madde C34H46ClN3O10)
maytap :
far. * mehtab (mah (ay) + tab (ateş) ) * Ay ışığı; şenlik gecelerinde yakılarak
havaya fırlatılan, renkli ve parlak ışıklar saçarak yanan fişek, havai fişek
ma'z :
ara. * ma'z (keçi, karaca) * boynuzlugiller (Bovidae) familyasından olan, sütü,
eti ve derisi için yetiştirilen boynuzlu, geviş getiren, otçul, tırmanıcı
küçükbaş dağ hayvanı, keçi; karaca
mazak :
lat., ita. * matta (demet) (lat.); mazzolina (kırlangıç balığı) (mazzo (demet)
+ lina (küçültme eki) ) (ita.) * kırlangıç balığıgillerden, Atlantik Okyanusu,
Akdeniz Ve Marmara Denizinde yaşayan, kırmızı renkli, lezzetli bir balık
(trigla lineata)
mazalim :
ara. * zalama (zorbalık etmek, hak ve adalete aykırı davranmak, haksızlık
etmek; karartmak, karanlık kılmak, kararmak, karanlık olmak), zalim (zulmeden,
haksızlık eden, zorba), zulm (haksızlık, zorbalık) * baskı altında ezmeler,
haksızlıklar, zulümler
mazarrat :
ara. * darra, zarra (zarar vermek, kayıba uğratmak, ziyana sebep olmak) * zarar
verme, zarara uğrama, zarar, ziyan
mazbata :
ara. * dabat, zabata (tutmak, sabitlemek, el altında tutmak, denetim altına
almak), madbut, mazbut (tutulmuş, sabitlenmiş, zaptedilmiş, kayıt ve kontrol
altına alınmış) * resmi görevlere tayin edilen kişilere verilen ve tayini ispatlayan
belge, tutanak
mazbut :
ara. * dabata, zabata (tutmak, sabitlemek, el altında tutmak, denetim altına
almak) * tutulmuş, sabitlenmiş, zaptedilmiş, kayıt ve kontrol altına alınmış;
derli toplu, düzenli, düzgün, sağlam; doğa olaylarından etkilenmeyecek bir
biçimde yapılmış, korunmuş
mazca :
ara. * daca’a (yatmak, uzanmak, istirahat etmek) * yatak, döşek, şilte, yatak
veya zemin üzerine serilen, pamuk, yün veya sentetik malzemelerle doldurulmuş,
konfor ve izolasyon amacıyla kullanılan, uyumayı ve dinlenmeyi sağlayan
taşınabilir yumuşak döşek, şilte; yatak yüzeyi, medaci (ç.); yatılacak yer;
mezar, kabir
mazel tov : ibr. *
mazel (burç, göksel konum; talih, kader, şans, yıldızların etkisi) + tov (iyi,
güzel, hayırlı) * tebrikler, iyi şanslar, hayırlı olsun, kutlarım
mazeret :
ara. * azara (özür dilemek, af dilemek; affetmek, bağışlamak, mazur görmek),
uzr (mazeret, özür, af, bağışlanma gerekçesi) * bir kusurun, bir suçun elde
olmaksızın işlendiğini öne sürme, nedenini elde olmayışa dayama; bir kusurun,
bir suçun hoş görülmesini gerektiren neden, olay veya durum; gerekçe, bahane,
yapılamayan şey için özür
mazgal :
gre. * maskali (koltukaltı; koy, kovuk) * kale, hisar, şato duvarlarında
gözetleme yeri olarak kullanılan, iç yanı geniş, dış yanı dar delik, gözetleme
deliği
mazgirt :
ura. * maz (büyük) + gert (şehir) * büyük şehir; Tunceli’nin bir ilçesi
mazhar :
ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak,
zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür
kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek
açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma) * görülme yeri,
belirme yeri; görüntü, fenomen, belirti, semptom; bir özelliğin kendisinde
zuhur ettiği nesne; erişme, ulaşma, kavuşma, nail olma; erişmiş, kavuşmuş,
ulaşmış, nail olmuş; defin büyüğü olan bir vurmalı saz
mazhariyet :
ara. * mazhar (erişmiş, erişen, ulaşmış, ulaşan, kavuşmuş; açığa çıkmış, ortaya
çıkmış, meydana çıkmış, görünmüş, belirmiş, zuhur etmiş) + iyet (isim yapım
eki) * mazhar olma, nail olma, erişme, ulaşma, kavuşma
mazharzen :
ara., far. * maẓhar (görünme, belirme, ortaya çıkma, meydana çıkma, açığa
çıkma, tecelli yeri) (ara.) + zen (vuran, çalan) (far.) * Osmanlı musikisinde,
kudüme benzeyen, çift tokmakla çalınan küçük vurmalı çalgı
mazı :
far. * mazu (kabuk, reçine) * kozalaklılar takımının servigiller familyasından,
düz gövdeli, dipten dallanan, yassı dallı, küçük pul biçiminde ve almaşık
yapraklı, her mevsimde üzerinde yeşil ve pul şeklinde yaprak bulunan, kerestesi
yumuşak ve dayanıklı, süs olarak da dikilen bir orman ağacı; bakteriler,
böcekler, bitki bitleri, mantarlar, kurtlar gibi hayvansal ve bitkisel
asalakların bitkilerde oluşturduğu ur
mazıdağı :
far., tür. * mazu (kabuk, reçine; bir ağaç cinsi) (far.) + dağ (yüksek toprak,
kayalık veya yükselti) + ı (iyelik eki) (tür.) * Mardin’in bir ilçesi
mazımeşesi :
far., tür. * mazu (kabuk, reçine; bir ağaç cinsi) (far.) + meşe (Quercus türü
ağaç) + si (iyelik eki) (tür.) * özellikle kabuğu reçineli ve sert olan, 12
m’ye kadar boylanan, 60-70 cm çap yapan, tanen bakımından zengin, yaprakları
oldukça sert, lobları üçgenimsi, dişli-yuvarlakça olan dekoratif ve kereste
amaçlı kullanılan meşe türü
mazi :
ara. * daya, zaya (geçmek, tamamlanmak, meydana gelmek), dayi, zayi (geçmişte
kalan, yiten, kaybolan, elden çıkan), imza (ismini yazma; tamamlanma, bitme) *
geçmiş zaman, geçmiş olaylar veya geçmişe ait olan
ma'zil :
ara. * azala (ayırmak, uzaklaştırmak), ma’zul (uzaklaştırılmış, çıkarılmış,
kovulmuş, azledilmiş), azl (ayırma, uzaklaştırma, ilişiğini kesme, görevden
uzaklaştırma) * ayrılma yeri, uzaklaştırılmış yer, izolasyon; ayrı, ayrı bir
yer; uzak, baid
mazlum :
ara. * zalama (zorbalık etmek, hak ve adalete aykırı davranmak, haksızlık etmek;
karartmak, karanlık kılmak, kararmak, karanlık olmak), zalim (zulmeden,
haksızlık eden, zorba), zulm (haksızlık, zorbalık, eziyet, baskı) * haksızlığa
uğrayan ve baskı altında ezilen, kendisine zulmedilen, zulüm gören, zulme maruz
kalmış olan
mazmum :
ara. * zamma (ilave etmek, eklemek, artırmak), zam (ilave, ek, artış) *
zammolunmuş, ilave olunmuş, eklenmiş, artmış; zamme ile okunan
mazmun :
ara. * damana, zamana (saklamak, gizlemek) * zımni anlam, kavram, meal, şiirde
kelime oyunu, nükteli ince söz, kelimedeki veya sözdeki gizli anlam
maznun :
ara. * zanna (sanmak, şüphelenmek, kuşkulanmak), zann (sanma, sanı) *
zannedilen, sanılan, zan altında bulunan, şüphe duyulan, sanık
mazohist :
alm., lat. * masoch (Avusturyalı romancı Leopold von Sacher-Masoch'un
soyadından) (alm.) + ista (-cı, yapan, eden) (lat.) * aşağılanmaktan, kendisine
eziyet edilmesinden, ruhsal veya fiziksel acı verilmesinden hoşlanan (kimse),
özezer, özezimci; cinsel zevk alması, doyuma ulaşması için kendisine fiziksel
acı verilmesi gereken, fiziksel acıdan cinsel zevk alan (kimse)
mazohizm :
alm., gre., lat. * masoch (Avusturyalı romancı Leopold von Sacher-Masoch'un
soyadından) (alm.) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki)
(gre.); ismus (lat.) * kendisini aşağılayan, kendisine ruhsal ve özellikle
fiziksel acı veren davranışlardan hoşlanma biçiminde beliren sapkınlık;
özezerlik, özezim; kendisine fiziksel acı verilmedikçe cinsel zevk duyamama,
orgazma ulaşamama biçimindeki sapkınlık
mazoşist :
alm., lat. * masoch (Avusturyalı romancı Leopold von Sacher-Masoch'un
soyadından) (alm.) + ista (-cı, yapan, eden) (lat.) * aşağılanmaktan, kendisine
eziyet edilmesinden, ruhsal veya fiziksel acı verilmesinden hoşlanan (kimse),
özezer, özezimci; cinsel zevk alması, doyuma ulaşması için kendisine fiziksel
acı verilmesi gereken, fiziksel acıdan cinsel zevk alan (kimse)
mazoşizm :
alm., gre., lat. * masoch (Avusturyalı romancı Leopold von Sacher-Masoch'un
soyadından) (alm.) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (gre.);
ismus (lat.) * kendisini aşağılayan, kendisine ruhsal ve özellikle fiziksel acı
veren davranışlardan hoşlanma biçiminde beliren sapkınlık; özezerlik, özezim;
kendisine fiziksel acı verilmedikçe cinsel zevk duyamama, orgazma ulaşamama
biçimindeki sapkınlık
mazot :
rus. * mazat (yağlamak), mazut (yağlanmış, yağlı; yüksek yoğunluklu petrol
ürünü, dizel) (rus.), mazout (fra.) * ham petrolün damıtılmasıyla elde edilen
ürünlerden biri olan ve ağır taşıtlarda veya binek araçlarda akaryakıt olarak
kullanılan, yoğunluğu 0.80 seviyesinde olan yüksek vizkoziteli bir petrol
ürünü, dizel
mazruf :
ara. * zarafa (kaplamak, örtmek, korumak), zarf (kap, kılıf, mahfaza; kağıt
kılıfı; bir fiilin veya sıfatın anlamına yer, zaman, nicelik, nitelik özelliği
katan kelime) * zarflanmış, zarflanan, sarılıp muhafaza edilen, zarfa konan
ma'zul :
ara. * azala (ayırmak, uzaklaştırmak), ma’zil (ayrılma yeri, uzaklaştırılmış
yer), azl (ayırma, uzaklaştırma, ilişiğini kesme, görevden uzaklaştırma) *
uzaklaştırılmış, çıkarılmış, kovulmuş, azledilmiş; işinden çıkarılmış,
kovulmuş, azledilmiş
mazur :
ara. * azara (özür dilemek, af dilemek; affetmek, bağışlamak, mazur görmek),
uzr (mazeret, özür, af, bağışlanma gerekçesi; hoşgörme, affetme, bağıslama;
suçun veya kusurun bağışlanması, affedilme; kusur, noksanlık) * kusuru veya
hatası bağışlanmış, geçerli mazereti olan, hoşgörüyle karşılanabilir,
affedilmiş, bağışlanmış; affedilmesi gereken, özürlü, özürü olan, mazereti olan
mazurka :
pol. * mazurek (Polonya kökenli dans ve müzik türü) (Mazur (Polonya’nın Mazovya
bölgesinden olan kişi, Mazovyalı) + ek (küçültme eki) ) * kadının dans eşini
kendi seçtiği, 3/4 zamanlı, hızlı ritimli, topuk vurmalı ve sekmeli, hoş bir
Leh dansı ve bu dansın müziği
mazuryum :
alm., lat. * Mazur (Polonya’daki Mazovya bölgesi) (alm.) + ium (kimyasal
element eki) (lat.) * kimyada, Mendeleyev periyodik tablosunda bulunmuş, nadir
veya hayali bir element olarak tanımlanan
MBA :
ing. * master (usta) + of (iyelik eki) + business (iş, işletme) +
administration (yönetim, idare) * iş ve yönetim alanında yüksek lisans
derecesi; işletme, finans, pazarlama, strateji ve yönetim becerilerini
geliştirmeye yönelik ileri düzey akademik program
mbabane :
swa. * emababane (kısa, yağmurlu otlarla kaplı yer) * Esvatini'nin başkenti
MBR :
ing. * master (ana) + boot (başlatma) + record (kayıt) * diskin başlangıcında
bulunan ve işletim sisteminin yüklenmesini başlatan özel veri yapısı
Mc :
rus., lat. * moscovium (Moscovia (Moskova bölgesinin Latince adı) (rus.) + ium
(kimyasal element eki) (lat.) ) * atom numarası 115 olan, periyodik tablonun
15. grubunda bulunan, sentetik olarak elde edilen, son derece radyoaktif ve
kısa ömürlü olan, yalnızca nükleer fizik araştırmalarında incelenen süper ağır
bir element
mcgurk efekt :
ing., lat. * mcGurk (İskoç psikolog Harry McGurk'un soyadından) (ing.) +
effectus (gerçekleştirme, gerçelleme, sonuç, etki, tesir) (lat.) * görsel
bilgiyle işitsel bilginin çakışması sonucu duyulan sesin değişmesi
Md :
rus., lat. * mendelevium (Rus kimyager ve periyodik tablonun kurucusu Dmitri
Mendeleev’in soyadından) (rus.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) ) * atom
numarası 101 olan, aktinitler serisinde bulunan, sentetik olarak üretilen,
yalnızca bilimsel araştırmalarda ve yeni elementlerin sentez çalışmalarında
kullanılan radyoaktif bir element
MDF :
ing. * medium (orta, vasat) + density (yoğunluk) + fiberboard (sunta) * orta
yoğunluklu lifli levha; sert veya yumuşak ahşap kalıntılarını parçalayıp ahşap
life çevirdikten sonra, yüksek ısı ve basınç altında mum ve reçine tutkal ile
oluşan levha şeklinde tasarlanmış ahşap ürün
MDMA :
lat. * m (methylene (metilen, -CH2- grubu) + d (dioxy (iki oksijenli, -O-
köprüsü) + m (methamphetamine (meth (methyl, -CH3) + a (amphetamine
(α-methylphenethylamine) ) * merkezi sinir sistemini uyarıcı ve halüsinojenik
etki gösteren, yaygın olarak “MDMA” veya “ecstasy” adıyla bilinen, coşku,
empati ve enerji artışı yaratan fakat bağımlılık ve sağlık riskleri taşıyan
sentetik psikoaktif bir uyuşturucu madde
me :
tür. * me (onomatopeik kelime) * koyun, kuzu, keçi, geyik gibi bazı hayvanların
meleme sesi
meab :
ara. * aba (geri dönmek, varmak), iyab (dönüş, geri dönüş, geri gelme, rücu,
varış, avdet) * dönüş yeri, varış yeri
mead :
ara. * ada (dönmek, geri dönmek), iade (dönüş, geri dönüş, geri verme) * geri
dönüş zamanı
meal :
ara. * ala (dönmek, geri gelmek, çevrilmek) * dönüş, varılacak yer, sonuç,
gaye, mana, anlam, kavram
mealen :
ara. * meal (anlam, mana, kavram) + en (gibi, olarak) * anlam olarak, mana
olarak, kavram olarak
meani :
ara. * mana (anlam, kavram) (ma (ne, o) + ana (ifade etmek, anlam vermek,
anlamına gelmek) ) * anlamlar, manalar, kavramlar; bir şeyin tahlil edilerek
gerçek mahiyetinin ortaya çıkarılması; lafzın içerdiği anlamın belirlenmesi
(mean, meinen (anlamına gelmek, kastetmek) (ing., alm.) )
mearib :
ara. * araba (ihtiyaçlarını sağlamak, temin etmek), ma’rab (ihtiyaç, hacet,
amaç, gereksinim) * ihtiyaçlar, gereksinimler, hacetler, lüzumlu ve istenen
şeyler
mearic :
ara. * araca (yükselmek, çıkmak, yukarı çıkmak, tırmanmak, yukarı gitmek),
mi’rac (yükseliş, tırmanıi yukarı çıkış) * merdivenler, çıkılan yerler,
yükselme dereceleri, mertebeler, kademeler, seviyeler; Kur’an’ın 70. suresi
mearre :
ara. * arra (ortaya çıkarmak, açığa çıkmak, teşhir etmek) * açığa çıkma, ortaya
çıkış, teşhir
measles :
ing. * measel (döküntü, benek) + s (çoğul eki) * kırmızı, kaşıntılı
döküntülerle karakterize olan, bulaşıcı viral bir hastalık, kızamık, rubeola
meatal :
lat. * meatus (geçit, yol) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir
kanal veya geçitle ilgili; vücutta doğal veya cerrahi olarak açılmış geçit veya
kanal (örneğin external auditory meatus (dış kulak yolu) )
meatal stenoz :
lat. * meatus (geçit, yol) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) +
stenosis (daralma, tıkanma) (stenos (dar) + osis (isim yapım, durum, sorun,
hastalık eki) ) (gre.) * üretranın dış meatustaki açıklığının daralmasına bağlı
olarak idrarın idrar kesesinden vücudu terk ettiği açıklığın daralması (akıntı,
ağrı veya işlev kaybı semptomları vardır.)
meatotomi :
lat. * meatus (geçit, yol) (lat.) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme)
(tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) )
(gre.) * bir kanalın veya geçidin cerrahi olarak kesilmesi veya açılması işlemi
(özellikle üretral meatus veya auditory meatus gibi vücut kanallarının
daralmasını gidermek amacıyla yapılır.)
meatus :
lat. * meatus (geçit, yol) * doğal bir kanal veya geçit; tıp dilinde özellikle
vücutta doğal olarak bulunan veya cerrahi olarak açılmış geçitler (örneğin dış
kulak yolu (external auditory meatus) veya üretral meatus)
meayiş :
ara. * aʿaşa (yaşatmak, hayat vermek, geçindirmek, geçimini sağlamak; dönmek,
yüz çevirmek (mecazi) ), iaşe (yaşatma, besleme, bakma, geçimini sağlama), maaş
(t.) * geçimlikler, maaşlar
mebde :
ara. * bede (başlamak, meydana gelmek; bir işi başlatmak, icat etmek) * başlama
zamanı
mebendazol :
lat. * methyl (metil (CH3) grubu) (methy (şarap) + hyle (ahşap, odun, tahta,
ağaçlık, orman, fıçı) ) + benzimidazole (benzene halkası) + imidazole (imidazol
halkası) * bağırsak parazitlerini öldürmek için kullanılan, özellikle yuvarlak
solucan ve kıl kurdu enfestasyonlarında etkili olan, nematodlara karşı yaygın
olarak reçete edilen sentetik antihelmintik ilacın etken maddesi (C16H13N3O3)
mebeverin :
lat. * methyl (metil (CH3) grubu) (methy (şarap) + hyle (ahşap, odun, tahta,
ağaçlık, orman, fıçı) ) + beverine (farmasötik tropan türevi) *
gastrointestinal sistemde düz kas spazmlarını azaltan, özellikle irritabl
bağırsak sendromu (IBS) tedavisinde kullanılan antispazmodik ilacın etken
maddesi (C25H35NO5)
mebiz :
ara. * beyd, beyz (beyaz; yumurta) * kadın üreme sisteminde folikül üretimi ve
hormon salgısı görevlerini yerine getiren, rahmin iki yanında bulunan ve
yumurtaların içinde bulunduğu guddeler, yumurtalık, ovaryum
meblağ :
ara. * belağa (ulaşmak, erişmek, varmak), baliğ (erişkin, ergin) * varılan
tutar, toplam, toplam tutar, para, miktar
meblu :
ara. * bala'a (yutmak) * yutulmuş
mebni :
ara. * benaa (yapmak, inşa etmek, kurmak, bina etmek), bina (yapı, kurulum,
inşa) * bina olunmuş, üzerine kurulmuş, inşa edilmiş; -den dolayı, -den ötürü
mebrofenin :
lat. * methyl (metil (CH3) grubu) (methy (şarap) + hyle (ahşap, odun, tahta,
ağaçlık, orman, fıçı) ) + brofenin (fenolik türev, farmasötik bileşik) * ağrı
ve inflamasyonu azaltmak için kullanılan, özellikle romatizma veya kas-iskelet
sistemi ağrılarında uygulanan antiinflamatuar ve analjezik etkili sentetik
ilacın etken maddesi (C15H19BrN2O5)
mebrud :
ara. * berd (soğuk), barada (soğutmak), barid (soğumuş) * soğuk, soğumuş
mebruk :
ara. * baraka (bolluk vermek, bereket vermek, kutsamak, hayır ve uğur
sağlamak), bereket (bolluk, hayır, uğur, kutsama, hayırlı ve uğurlu olma) *
kutlu, uğurlu, bereketli, bereketlendirilmiş, tebrik edilen; Arapçada başarı,
mutluluk veya hayırlı olaylar için “tebrikler” anlamında kullanılan ifade
mebruke :
ara. * mebruk (kutlu, uğurlu, bereketlendirilmiş, tebrik edilen) + e (dişilik
eki) * kutlanmış, kutlamaya değer, tebrik edilmiş (dişil); kadın ismi
mebrur :
ara. * birr (iyilik, hayır; iyilik etmek; doğru olmak), berr (iyi, hayırlı,
erdemli) * iyilik yapmış, hayırlı, sevap kazanmış; övünülen, beğenilen
mebrure :
ara. * birr (iyilik, hayır; iyilik etmek; doğru olmak) + e (dişilik eki) *
iyilik yapmış, hayırlı, sevap kazanmış; övünülen, beğenilen kadın; kadın ismi
mebruz :
ara. * baraza (ifşa etmek, sunmak, göstermek, açığa çıkarmak), ibraz (ifşa,
sunum, gösterim, açığa çıkarma), bariz (açık, görünür) * ifşa edilmiş,
sunulmuş, gösterilmiş, açığa çıkarılmış, bariz kılınmış, ibraz olunmuş
mebsem :
ara. * basama (gülümsemek), tebessüm (gülümseme, gülümseyiş) * gülümseme,
gülümseyiş, tebessüm etme, hafif gülümseme
mebsus :
ara. * bassa (dağıtmak, yaymak) * dağılmış, yayılmış, şayi olmuş
mebsut : ara.
* besata (yaymak, genişletmek, sermek, açmak) * genişlemiş, büyümüş, yayılmış
mebsuten mütenasib :
ara. * besata (yaymak, genişletmek, sermek, açmak), mebsuten (genişlemiş
olarak, yayılmış olarak, büyümüş olarak) (mebsut (genişlemiş, büyümüş, yayılmış)
+ en (gibi, olarak) ) + nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası
olmak, uymak, uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek,
uygun görmek, yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek,
koymak, belirlemek, tayin etmek, konum vermek), mutenasib (bağlı, ilgili,
alakalı, orantılı, uyumlu, dengeli) * birbirlerine nisbetli olan iki değerden
birinin artmasıyla, diğerinin de aynı oranda artması veya azalmasıyla diğerinin
de aynı oranda azalması durumu arzeden, doğru orantılı
mebtuş :
ara. * bataşa (tutmak, kavramak, yakalamak, sezmek) * tutulmuş, kavranmış,
yakalanmış, sezilmiş
mebtut :
ara. * batta (kesmek, ayırmak) * kesilmiş, ayrılmış
mebus :
ara. * ba’ase (göndermek, yollamak, sevketmek), ba’s (gönderme, gönderi,
yollama, sevk) * gönderilmiş kişi, delege, elçi, vekil; halk tarafından genel
oyla yasama meclisine seçilen temsilci, parlamento üyesi, parlamenter,
milletvekili; (Türkiye’de) yasalar uyarınca, ulusu temsil etmek üzere, Türkiye
Büyük Millet Meclisi’ne seçilmiş, yasama dokunulmazlığı bulunan kimse
mebzul :
ara. * badala, bazala (cömertçe harcamak, kurban etmek, bolca vermek), bezl
(çokça harcama, bolca harcama) * cömertçe verilen, bol, pek çok, çok sarfedilen
mebzuliyet :
ara. * badala, bazala (cömertçe harcamak, kurban etmek, bolca vermek), bezl
(çokça harcama, bolca harcama), mebzul (cömertçe verilen, bol, pek çok, çok
sarfedilen) + iyet (durum eki, isim yapım eki) * bolluk, çokluk, cömertçe verme
meca :
ara. * caa (aç olmak, açlık çekmek, kıtlık çekmek), cu' (açlık) * aç olmak,
açlık çekmek, kıtlık çekmek”)
mecal :
ara. * cala (dönmek, dolaşmak), cavl (dönme, dolaşma), cevelan (dönme, dolaşma,
dolanma) * dolaşım alanı, at idman etme alanı, arena, sirk; can, dinçlik,
derman, canlılık, güç, takat, kuvvet
mecalis :
ara. * celese (oturmak), celse (oturum), meclis (oturma yeri; heyet, komite,
konsey, şura; toplantı, toplanma, birliktelik; bir konuyu görüşmek, konuşmak,
tartışıp karara bağlamak üzere bir araya gelmiş kimseler topluluğu; bu tür bir
topluluğun yaptığı toplantı ve toplantının yapıldığı yer) * meclisler,
toplantılar, toplantı yerleri
mecardonia :
lat. * Mecard (özel ad) + ia (isim yapım eki) * Plantaginaceae familyasına ait,
küçük sarı çiçekli otsu bitki cinsi
mecaz :
ara. * caze (geçmek), cevaz (geçit, köprü, geçiş), tecavuz (geçiş, geçme) *
geçit, yol, köprü, geçiş yeri; bir kelime veya cümlenin, içerdiği gerçek anlamı
dışında bir anlamda kullanılması, metafor
mecazen :
ara. * mecaz (geçit, yol, köprü, geçiş yeri; bir kelime veya cümlenin, içerdiği
gerçek anlamı dışında bir anlamda kullanılması, metafor) + en (gibi, olarak) *
mecaz olarak, mecazi, metaforik, değişmece olarak, değişmece yoluyla
mecaz-ı mürsel :
ara. * mecaz (geçit, yol, köprü, geçiş yeri; bir kelime veya cümlenin, içerdiği
gerçek anlamı dışında bir anlamda kullanılması, metafor) + i (tamlama eki) +
ersele (göndermek), mursel (gönderilmiş) * bir kelimenin asıl anlamı yerine,
başka bir kelimeyi onunla yakın ilişkisi nedeniyle kullanma sanatı; edebiyatta
adının yerine onunla ilişkili bir kavramın kullanılması
mecazi :
ara. * mecaz (geçit, yol, köprü, geçiş yeri; bir kelime veya cümlenin, içerdiği
gerçek anlamı dışında bir anlamda kullanılması, metafor) + i (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * (kelimenin veya ifadenin) gerçek anlamı dışında kullanımla
ilgili, mecaz ile ilgili, metaforik
mecbur :
ara. * cabara (zorlamak, güç uygulamak, baskı yapmak, kuvvet uygulamak, gütmek,
güdülemek), cebr (zorlama, güç uygulama, baskı yapma, kuvvet uygulama,
güdüleme) * bir şeyi yapmak zorunda bulunan, bir konuda yükümlü olan, zorunlu
mecburen :
ara. * mecbur (bir şeyi yapmak zorunda bulunan, bir konuda yükümlü olan,
zorunlu) + en (gibi, olarak) * mecbur olarak, zorunlu olarak, yükümlü olarak
mecburi :
ara. * mecbur (bir şeyi yapmak zorunda bulunan, bir konuda yükümlü olan,
zorunlu) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yapılması, yerine getirilmesi
kaçınılmaz, zorunlu
mecburiyet :
ara. * mecbur (bir şeyi yapmak zorunda bulunan, bir konuda yükümlü olan,
zorunlu) + iyet (isim yapım ve durum eki) * zorunlu olma durumu, zorunluluk
meccanen :
ara. * meccan (bedava, karşılıksız, bedelsiz) + en (gibi, olarak) * bedava
olarak, para ödemeksizin, karşılıksız olarak, parasız
meccani :
ara. * meccan (bedava, karşılıksız, bedelsiz) + i (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * bedava, karşılıksız, parasız
mecd :
ara. * cedd (büyüklük, ululuk, azamet, yücelik, şeref, itibar), mecid (büyük,
ulu, yüce; azim, şerefli, itibarlı, saygın) * büyüklük, ululuk, azamet; şeref,
itibar, saygınlık
mecdel :
ara., ibr. * cadala (yaratmak, halk etmek) (ara.); migdal, magdal (kule, yüksek
yapı) (ibr.) * yücelik, şan, itibar;saygınlık, prestij veya övgüye değer
üstünlük; yüksek konum, onurlu durum
mecdelli meryem :
ara. * mecdel (yücelik, şan, itibar;saygınlık, prestij veya övgüye değer
üstünlük; yüksek konum, onurlu durum) (ara.) + li (ile ilgili, -e ait) (tür.) +
reym (derece, ziyade, çok fazla), meryem (derecesi olan, ziyade olan, çok fazla
olan, (Miryam, Maria) (ara.) * İsrail’in Magdala kasabasından gelen, Hz.
İsa’nın takipçilerinden biri ve bazı kaynaklarda günahlarından tövbe etmiş
kadın
mecelle :
ara. * celle (toplamak, derlemek; yuvarlamak, rulo yapmak) * kitap, rulo
şeklinde kitap, her türlü kitap; Osmanlı İmpa-ratorluğu’nda, Tanzimat’tan sonra
hazırlanmış bulunan, fıkıh hükümleriyle bu konudaki türlü içtihadı belli bir
dizge içinde bir araya getiren, tam adı Mecellei Ahkâmı Adliye olan, yasa gibi
kullanılan yapıt
mechul :
ara. * cahala (bilmemek, tanımamak), cahil (bilmez, bilmeyen, bilgisiz,
tanımayan), cehl (bilmezlik, bilgisizlik, tanımazlık), cehalet (bilmezlik
durumu, bilgisizlik durumu, tanımazlık durumu) * bilinmez, bilinmeyen,
tanınmayan, belli olmayan
mechulat :
ara. * mechul (bilinmez, bilinmeyen, tanınmayan, belli olmayan) + at (çoğul
eki) * bilinmezler, bilinmeyenler, tanınmayanlar, mechuller
mechuriye :
ara. * cahara (ortaya koymak, açığa çıkarmak, açıklamak, meydana çıkarmak,
görünür kılmak, aşikar kılmak), cehr (açıklık, meydanda olma, açıklanmış olma,
görünür kılınma, aşikar olma) * aşikare olunmuş, açıklanmış, ortaya çıkarılmış,
görünür kılınmış, meydana çıkarılmış
meci :
ara. * cae (gelmek, varmak, erişmek, ulaşmak) * gelme, geliş, varış
mecid :
ara. * cedd (büyüklük, ululuk, azamet, yücelik, şeref, itibar) * büyük, ulu,
yüce; azim, şerefli, itibarlı, saygın
mecidit :
ara., gre. * mécidite (MgCO3•3H2O) (mecid (büyük, ulu, yüce; azim, şerefli,
itibarlı, saygın) (ara.) + ites (element, kayaç ve mineral eki) (gre.) *
kalsiyum ve uranyumun hidratlı doğal sülfatı; hidratlı magnezyum karbonat
(adını Sultan Abdülmecid döneminde tanımlanmasından almıştır.)
mecidiye :
ara. * mecid (büyük, ulu, yüce; azim, şerefli, itibarlı, saygın; Osmanlı
padişahı Abdulmecid'den) + iye (durum eki) * Osmanlı döneminde kullanılan ve
zamanın Osmanlı altınının beşte biri veya yirmi kuruş değerinde olan gümüş
sikke
mecit :
ara. * cedd (büyüklük, ululuk, azamet, yücelik, şeref, itibar) * büyük, ulu,
yüce; azim, şerefli, itibarlı, saygın
mecitözü :
ara., tür. * mecid (büyük, ulu, yüce; azim, şerefli, itibarlı, saygın) (ara.) +
öz (esas, temel, kaynak, cevher) + ü (iyelik eki) (tür.) * Çorum’un bir ilçesi
(ismini Danişmendliler döneminde bölgenin kadısı olup kasabada malikânesi
bulunan Abdülmecid el-Herevi'den almıştır.)
meclis :
ara. * celese (oturmak), celse (oturum) * oturma yeri; heyet, komite, konsey,
şura; toplantı, toplanma, birliktelik; bir konuyu görüşmek, konuşmak, tartışıp
karara bağlamak üzere bir araya gelmiş kimseler topluluğu; bu tür bir
topluluğun yaptığı toplantı ve toplantının yapıldığı yer
meclisara :
ara., far.* meclis (oturma yeri; heyet, komite, konsey, şura; toplantı,
toplanma, birliktelik) (ara.) + ara (süsleyen, bezeyen) (far.) * güzel konuşan,
kendini toplantılarda konuşmasıyla sevdiren (kimse)
meclis-efruz :
ara. * meclis (heyet, komite, konsey, şura; toplanma, birliktelik) + efruz
(yayılım, dağılım) * Türk musikisinde, belirli diziler ve seyirlerle
karakterize edilen, özellikle topluluk eserlerinde icra edilen, duygusal ve
ifadeci bir melodi yapısına sahip bir makam
meclis-füruz :
ara., far. * meclis (heyet, komite, konsey, şura; toplanma, birliktelik) (ara.)
+ füruz (parlatan, aydınlatan) (far.) * meclisi parlatan, meclisi aydınlatan,
topluluğa renk katan, topluluğu aydınlatan
meclis-i ali :
ara. * meclis (heyet, komite, konsey, şura; toplanma, birliktelik) + i (tamlama
eki) + ali (yüce, büyük, ulu) * . Mahmud'un kurduğu, reformları planlayıp
icrasını denetleyen yüksek yasama ve yargı organı; Osmanlı İmparatorluğu’nda,
devletin merkezi yönetim organı olarak kanun yapma, karar alma ve danışma görevlerini
üstlenen en yüksek yasama ve danışma meclisi
meclis-i mebusan :
ara. * meclis (heyet, komite, konsey, şura; toplanma, birliktelik) + i (tamlama
eki) + mebusan (gönderilenler, delegeler) * halk tarafından seçilen mebusların
(delegelerin, gönderilenlerin) meclisi, millet meclisi
meclup :
ara. * celebe (kendi tarafına çekmek, getirmek, çağırmak) * bir şeye gönül
vermiş, tutulmuş olan (kimse), tutkun
mecma :
ara. * cemea (toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek), cem (toplama, bir
araya getirme, birleşme), cem’an (topluca, hepsi birden, bütünü, bütünüyle,
tümü, tümüyle, cümleten) * toplanılacak yer, toplanma yeri, kavuşma yeri
mecmu :
ara. * cemea (toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek), cem (toplama, bir
araya getirme, birleşme), cem’an (topluca, hepsi birden, bütünü, bütünüyle,
tümü, tümüyle, cümleten) * toplanmış, bir araya getirilmiş, bütün haline
gelmiş, yığılmış, cem olunmuş, cem edilmiş
mecmua :
ara. * cemea (toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek), cem (toplama, bir
araya getirme, birleşme), cem’an (topluca, hepsi birden, bütünü, bütünüyle,
tümü, tümüyle, cümleten) * toplanmış şey, toplama, bir araya getirme, derlenmiş
şey, derleme; sayfa sayısı, düzeni, biçimi ve içindeki yazılar bakımından
gazeteden ayrı özellikler gösteren, genellikle aylık, on beş günlük veya
haftalık gibi belli zaman aralarıyla yayımlanan süreli yayın, dergi
mecnun :
ara. * cenne (örtmek, kaplamak, kapatmak, gizlemek, saklamak, karartmak), cinn
(görülmeyen, kapalı, kaplı, örtülü, gizli, saklı) * cinlenmiş, cin tasallutuna
uğramış, çılgın, deli; sevda yüzünden kendini yitirmiş (kimse)
mecnunane :
ara., far. * mecnun (cinlenmiş, cin tasallutuna uğramış, çılgın, deli; sevda
yüzünden kendini yitirmiş (kimse) ) (ara.) + ane (-ca, -cesine, tarzında,
olarak, gibi) (far.) * çılgın gibi, çılgınca olan; çılgın bir biçimde,
çılgınca, delice
mecnuniyet :
ara. * cenne (örtmek, kaplamak, kapatmak, gizlemek, saklamak, karartmak), cinn
(görülmeyen, kapalı, kaplı, örtülü, gizli, saklı), mecnun (cinlenmiş, cin
tasallutuna uğramış, çılgın, deli; sevda yüzünden kendini yitirmiş (kimse) +
iyet (durum eki) * delilik, çılgınlık, mecnunluk, cin tasallutuna uğramışlık,
cinlenmişlik
mecra :
ara. * cara (akmak), cari (akan) * kanal, akış yeri, akış yolu; akarsu yatağı,
akarsu akış yolu, akarsu yatağı; bir olayın akışı, doğrultusu, bir işin gidişi
(mecazi); iletişim imkanı, kanalı, yolu sağlayan unsur, kanal, medya
mecruh :
ara. * ceraha (yaralamak), curuh (yara) * yaralanmış olan, yaralı; incinmiş
mecrur :
ara. * carra (çekmek, sürüklemek, taşımak) * çekilmiş, sürüklenmiş; harf-i cer
(başında harf-i cer bulunan kelime; izafet halinde son kelime; cerr'li okunan
kelime. (i, ı diye okunan esreli kelime)
mecuc :
ara. * acca, ecc (alevlenmek, parlamak, kaynamak, şiddetlenmek, karışıklık
çıkarmak, karışmak, kargaşaya dönüşmek, taşmak, azmak, hızlı koşmak, düşmana
ateşle saldırmak) * Kur’an’ın Kehf (94-98) ve Enbiya (96) kodlu ayetlerinde,
tepelerden inerek (farklı boyuttan gelerek) yerde bozgun yaptıklarından
bahsedilen iki varlıktan/ırktan/topluluktan (Ye’cuc ve Me’cuc) biri (Bunların
gelişinin engellenmesi için halk, Zülkarneyn’den demirden bir sed yapmasını
ister.)
mec'ul :
ara. * caala (yapmak, etmek, eylemek, kılmak, oluşturmak, tecelli ettirmek) *
yapılmış, edilmiş, eylenmiş, kılınmış, oluşturulmuş, tecelli ettirilmiş,
meydana çıkarılmış, ikame ve ihdas olunmuş
me'cur :
ara. * acara (karşılık vermek, ücret vermek, ücret ödemek, ödüllendirmek,
mükafatlandırmak; kiraya vermek, kiralamak, kiraya vermek), ucret (ödeme,
karşılık verme, ödüllendirme, mükafatlandırma), ecir (ödül, armağan, mükafat,
ücret, prim, ikramiye, karşılık) * karşılık almaya, mükafata hak kazanmış
kimse; kiraya verilen
mecus :
far., gre., lat. * magu, magoş, magus (muhterem kimse, din büyüğü, rahip,
büyücü, sihirbaz, bilge kişi, ateş rahibi, Zerdüşt rahibi) (far.); magos
(bilgelik, gizli güç, büyü, sihir; Pers rahibi, bilge sınıfı), magike (büyü,
sihir) (gre.); magus (muhterem kimse, din büyüğü, rahip, büyücü, sihirbaz,
bilge kişi, ateş rahibi, Zerdüşt rahibi), magia (büyü, sihir, bilgelik) (lat.);
magie (fra.) * ateşe tapma kültü, Zerdüşt dini
mecusi :
far., gre., lat. * magu, magoş, magus (muhterem kimse, din büyüğü, rahip,
büyücü, sihirbaz, bilge kişi, ateş rahibi, Zerdüşt rahibi) (far.); magos
(bilgelik, gizli güç, büyü, sihir; Pers rahibi, bilge sınıfı), magike (büyü,
sihir) (gre.); magus (muhterem kimse, din büyüğü, rahip, büyücü, sihirbaz,
bilge kişi, ateş rahibi, Zerdüşt rahibi), magia (büyü, sihir, bilgelik) (lat.);
magie (fra.); mecus (ara.) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) * en
eski tek tanrılı dinlerden biri olan, iyilik ile kötülüğün mücadelesini esas
alan Zerdüştlük (Mecusilik) dinine mensup, İslamiyet öncesi İran coğrafyasında
ateşi kutsal kabul eden, ibadet mekanlarında dini ritüellerini gerçekleştiren
kişi
meczub :
ara. * cazaba (çekmek, kendine doğru ilerletmek), cazib (çeken, çekici), cezb
(çekim) * çekilmiş, cezbedilmiş, tesir altında kalmış; Tasavvuf bağlamında
ilahi cezbe ile kendinden geçmiş kimse; aklı başında olmayan, deli (günlük
dilde)
meczum :
ara. * cadama, cazama (kesmek, koparmak, uzvu kesilmiş hale getirmek), cudam
(uzuvları düşüren hastalık, cüzzam, lepra) * cüzam hastalığına tutulmuş kimse;
kesin niyet edilmiş, kat’i karar verilmiş, cezmolunmuş; son harfi harekesiz
okunan kelime, cezimli kelime (ilim, kilim, kitab kelimelerinin son harflerinin
okunduğu gibi.)
meczup :
ara. * cazaba (çekmek, kendine doğru ilerletmek), cazib (çeken, çekici), cezb
(çekim) * çekilmiş, cezbedilmiş, tesir altında kalmış; Tasavvuf bağlamında
ilahi cezbe ile kendinden geçmiş kimse; aklı başında olmayan, deli (günlük
dilde)
meczur :
ara. * cazara (kesmek, koparmak, ayırmak) * kesilmiş, koparılmış, cezr olunmuş;
kare kökü alınmış sayı; hukukta bağlantısı kesilmiş, ayrılmış, hükmü düşmüş
anlamında
meczuz : ara.
* cazza (kesmek, koparmak, ayırmak) * kesilmiş, ayrılmış, koparılmış, münkati
meç :
lat., fra. * micca (lamba fitili, şerit) (lat.); mèche (fitil, saç tutamı)
(fra.) * saçın küçük tutamlar durumunda değişik renklerde boyanmış biçimi;
keskin olmayan, yalnızca süngü gibi batırılarak yaralamaya yarayan, düz ve
ensiz kılıç; osmanlı ordusu tarafında da kullanılan iki tarafı keskin düz
namlulu bir kılıç türü
meçhul :
ara. * cahala (bilmemek, tanımamak), cahil (bilmez, bilmeyen, bilgisiz,
tanımayan), cehl (bilmezlik, bilgisizlik, tanımazlık), cehalet (bilmezlik
durumu, bilgisizlik durumu, tanımazlık durumu) * bilinmez, bilinmeyen,
tanınmayan, belli olmayan
meçhulat :
ara. * mechul (bilinmez, bilinmeyen, tanınmayan, belli olmayan) + at (çoğul
eki) * bilinmezler, bilinmeyenler, tanınmayanlar, mechuller
meçik :
tür. * meç (eş, birlikte, beraber olmak) + ik (alet, araç eki) * davul tokmağı;
davul çalarken tokmakla birlikte kullanılan ince çubuk, bızbız; av aleti olarak
kullanılan ucu topuzlu değnek; başı topuzlu çomak, davul tokmağı (match (uymak,
denk olmak; eş, uyum, denklik) (ing.) )
meçkey :
tat., moğ. * meç (maymun) + key (gibi, ile ilgili) * kambur bir yaşlı kadın
(veya bazen yaşlı bir erkek) şeklinde tasvir edilen, insanların kanını emen,
içlerinde büyüyen ve ölüm saçan varlık, vampir
med :
ara. * madda, medde (uzatmak, germek, çekmek; yaymak, döşemek; yardım etmek) *
yardım etmek, yaver olmak, aracı olmak, imdad etmek
medaci :
ara. * daca’a (yatmak, uzanmak, istirahat etmek), madca (yatak, döşek, şilte,
yatak veya zemin üzerine serilen, pamuk, yün veya sentetik malzemelerle
doldurulmuş, konfor ve izolasyon amacıyla kullanılan, uyumayı ve dinlenmeyi
sağlayan taşınabilir yumuşak döşek, şilte; yatak yüzeyi) * yataklar, döşekler,
şilteler, (matress, matelas, Matratze (şilte) (ing., fra., alm.) )
medain :
ara. * medine (şehir, il, kent) * (Medayin) Şehirler, medineler. Büyük
memleketler; Şimdi harabe olup İslamiyyetten evvel yaşamış Kisralıların
Nuşirevan zamanında kurdukları merkez-i hükümetleri olan büyük şehir. Peygamber
Hz. Muhammed Aleyhissalatü Vesselam'ın doğduğu gece bu şehirdeki büyük sarayın
eyvanları yıkılmıştı.
medar :
ara. * dara (dönmek, devretmek, dolaşmak), devr (dönme, dönüş, döngü) * döngü,
yörünge; etrafında dönülen şey, eksen, bir şeyin etrafında döndüğü veya
temellendiği esas nokta; dönülen yer, göz çukuru; dayanak, destek, yardımcı;
sebep, merkez, eksen; Güneş ışınlarının yılda iki kez yeryuvarına dik açı ile
geldiği, sıcak kuşağın kuzey ve güney sınırlarını oluşturan ve eşleğin 23 derece
27 dakika kuzey ve güneyinden geçen çemberlerin her biri, dönence
medar-i iftihar :
ara. * medar (döngü, yörünge; etrafında dönülen şey, eksen, bir şeyin etrafında
döndüğü veya temellendiği esas nokta; dayanak; sebep, vesile) + i (tamlama eki)
+ fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük ve
üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fehur, fehur, fahir (övünen, iftihar
eden, kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören), iftihar (övünç, övünme,
gururlanma, gurur duyma) * övünç kaynağı, gurur duyulan dayanak veya değer; bir
kişi, kurum veya şeyin toplum veya birey açısından onur vesilesi olan unsur
medazepam :
lat. * med (medicus, medicina) + az (azot kökü) + epam (benzodiazepin eki) *
anksiyolitik (kaygı giderici) etkili, merkezi sinir sisteminde GABA-A
reseptörlerinin modülasyonu yoluyla etki gösteren, klinikte özellikle anksiyete
bozukluklarının tedavisinde kullanılan psikotrop ilacın etken maddesi
(C16H15ClN2)
medcezir :
ara. * madda (uzatmak, genişletmek, çekmek, germek, yaymak; desteklemek, yardım
etmek; çoğaltmak, artırmak) + ı (tamlama eki) + cazara (kesmek, koparmak,
ayırmak), cezr (kesme, kesilme, kopma, ayrılma, alçalma, çekilme) * bir gök
cisminin başka bir gök cismine uyguladığı kütleçekimi nedeniyle her iki cisimde
meydana gelen şekil bozulmaları; deniz suyunun düzenli olarak yükselmesi ve
alçalması medcezir, gelgit
meddah :
ara. * madaha (övmek, takdir etmek, methetmek, sitayişle bahsetmek), medh
(övgü, takdir, sitayişle bahis) * eskiden kahvelerde vb. hoş öyküler anlatarak,
taklitler yaparak halkı eğlendiren sanatçı; aşırı övgüde bulunan kimse, övücü
medd-i lazım :
ara. * madda, medde (uzatmak, germek, çekmek; artırmak, çoğaltmak, ziyade
etmek; yaymak, döşemek; yardım etmek) + i (tamlama eki) + lazım (gerekli, ihtiyaç
duyulan) * zorunlu uzatma; harfi medden sonra sebebi medden sükun-u lazım
gelmesi durumu
medd-i lin :
ara. * madda, medde (uzatmak, germek, çekmek; artırmak, çoğaltmak, ziyade
etmek; yaymak, döşemek; yardım etmek) + i (tamlama eki) + lin (yumuşak olmak) *
cezimli vav veya ya harfinin uzatılarak okunması; öncesinde üstün hareke olan,
sonrasında ise sükun bulunan, kendileri ise cezimli olan vav veya ya
harflerinin uzatılarak okunması
medd-i muttasıl :
ara. * madda, medde (uzatmak, germek, çekmek; artırmak, çoğaltmak, ziyade
etmek; yaymak, döşemek; yardım etmek) + i (tamlama eki) + muttasil (bitişik) *
med harfini takiben aynı kelimede hemze bulunması
medd-i nazar :
ara. * madda, medde (uzatmak, germek, çekmek; artırmak, çoğaltmak, ziyade
etmek; yaymak, döşemek; yardım etmek) + i (tamlama eki) + nazar (bakış, bakma)
* uzağa bakma, gözün görebildiği kadar göz alımı, gözün uzağı görüş kapasitesi
meded :
ara. * madda, medde (uzatmak, germek, çekmek, genişletmek, desteklemek, yardım
etmek), imdad (yardım, destek) * inayet, yardım, destek, imdad, eman
medeni :
ara. * madina, medine (il, şehir, kent, ülke, memleket) + i (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * fikir, bilim, sanat ve endüstri alanlarında çok büyük gelişme
göstermiş, dolayısıyla yaşama biçiminde gerekli bir düzeye erişmiş (ülke,
toplum), uygar
medeni hal :
ara. * medeni (şehirli; uygar) + hal (durum, vaziyet) * kişinin yasalar
nezdinde kabul edilen ilgili resmi durumu, evlilik durumu
medeniyet :
ara. * madina, medine (il, şehir, kent, ülke, memleket) + i (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) + yet (isim yapım ve durum eki) * uygar olma durumu, uygarlık;
uygar kimseye yakışır davranış, tutum; barbarlık durumundan çıkıp törelere
bağlı olarak belirli bir yurt içinde birlikte yaşama; insanların doğaya egemen
olma, toplum olarak daha iyi bir yaşama ulaşma çabalarından çıkan sonuçların,
bilim, teknik, sanat ve kültürün tümü; bilim ve tekniğin, sanat ve kültürün
gelişmesi, ilerlemesiyle yaratılan yaşama koşullarının, yaşama biçiminin
incelmesi, yetkinleşmesi durumu
medet :
ara. * madda, medde (uzatmak, germek, çekmek, genişletmek, desteklemek, yardım
etmek), imdad (yardım, destek) * inayet, yardım, destek, imdad, eman
medfen :
ara. * dafana, defene (gömmek), defn, dafn (gömme), medfun (gömülmüş) * defin
yeri, gömme yeri, gömü yeri, gömüt, mezar
medfu :
ara. * daf'a (itmek, tepmek, darbelemek, vurmak, savmak, savuşturmak, tepmek,
kovmak, def etmek, uzaklaştırmak, zorlamak, hareket ettirmek; korumak,
savunmak, karşı koymak; püskürmek, fırlamak, şiddetle taşmak, (yanardağ)
patlamak; tek seferde, tek kerede, tek kezde olmak) * dışarı çıkarılmış, def
olunmuş, kovulmuş, savılmış
medfun :
ara. * dafana, defene (gömmek), defn, dafn (gömme, gömü), medfun (gömülmüş),
medfen (gömme yeri, gömü yeri) * gömülmüş, defnedilmiş
medh :
ara. * madaha (birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söylemek, övmek, takdir
etmek, yüceltmek, methetmek, sitayişle bahsetmek) * birisinin iyiliğini, iyi
vasıflarını söyleme, övgü, övme, takdir, sitayişle bahsetme
medhal :
ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş,
dahil olma), duhul (giriş, iç taraf geçiş) * giriş, giriş yeri, kapı, duhul
yeri; bir kitabın giriş bölümü
medhaldar :
ara., far. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş,
dahil olma), duhul (giriş, iç taraf geçiş), medhal (giriş, giriş yeri, kapı,
duhul yeri) (ara.) + dar (tutan, alan, taşıyan, koruyan, sahip olan, edinen)
(far.) * bir işte parmağı bulunan, bir işe karışmış olan
medhiye :
ara. * madaha (birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söylemek, övmek, takdir
etmek, yüceltmek, methetmek, sitayişle bahsetmek), medh (birisinin iyiliğini,
iyi vasıflarını söyleme, övgü, övme, takdir, yüceltme, sitayişle bahsetme) *
bir kimseyi veya bir şeyi övmek için söylenen söz veya yazılan yazı, övgü; bir
kimseyi veya bir şeyi övmek için yazılmış şiir
medhur :
ara. * dahara (bozguna uğratmak, yenmek, mağlup etmek, alçaltmak, aşağılamak,
boyun eğdirmek), dahir (aşağılanmış, alçaltılmış, boyun eğdirilmiş, yenilmiş,
mağlup, hor, hakir) * uzaklaştırılmış, kovulmuş, tardedilmiş
medhuş :
ara. * dahaşa (korkmak, ürkmek, korkutmak, ürkütmek), dehşet (büyük korku) *
dehşete düşmüş, korkmuş, şaşırmış
medhüsena :
ara. * madaha (birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söylemek, övmek, takdir etmek,
yüceltmek, methetmek, sitayişle bahsetmek), medh (birisinin iyiliğini, iyi
vasıflarını söyleme, övgü, övme, takdir, yüceltme, sitayişle bahsetme) + u
(tamlama eki) + sena (övgü, yüceltme) * bir kimseyi veya şeyi aşırı biçimde
övme, methiye, övgü dolu sözler
medial :
lat. * medium (orta, arada, vasat) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
vücutta veya organlarda orta hatta veya merkeze yakın konumda olan; anatomide
sağ-sol eksenine göre orta hatta yakınlı
median :
lat. * medius, medium (orta, arada, vasat) + anus (isim yapım ve durum eki) *
vücutta veya organlarda orta çizgi üzerinde veya orta hatta yakın olan;
anatomide sağ-sol eksene göre orta konumu veya merkezi hat boyunca yerleşimi
ifade eden sıfat; istatistikte medyan değer yani sıralı bir veri setinde ortada
yer alan değer (veri sayısı tek ise tam ortadaki, çift ise ortadaki iki değerin
aritmetik ortalaması merkezi eğilim ölçüsü olarak kullanılır.)
mediasten :
lat. * mediastinum (orta, ortada) (medium, medius (orta, arada, vasat) + stinum
(boşluk, yer) ) * göğüs boşluğunun, içinde kalp, büyük damarlar, trakea, yemek
borusu ve lenf düğümleri bulunan iki akciğer arasındaki orta bölgesi (toraks
anatomisinde merkezi boşluğu ifade eden terim)
mediastinal :
lat. * mediastinum (orta, ortada) (medius (orta) + stinum (boşluk, yer) ) +
alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * mediastinum ile ilgili
mediastinit :
lat., gre. * mediastinum (orta, ortada) (medius, medium (orta, arada, vasat) +
stinum (boşluk, yer) ) + itis (iltihab, enfeksiyon, hastalık, sorun) (gre.) *
göğüs ağrısı, ateş ve nefes darlığı ile karakterize olan mediastinum
enfeksiyonu
mediastinum :
lat. * medius, medium (orta, arada, vasat) + stinum (boşluk, yer) * orta,
ortada; göğüs boşluğunun, içinde kalp, büyük damarlar, trakea, yemek borusu ve
lenf düğümleri bulunan iki akciğer arasındaki orta bölgesi (toraks anatomisinde
merkezi boşluğu ifade eden terim)
mediatör :
lat. * mediatus (ortalanmış, uzlaştırılmış, arası bulunmuş) (mediare (araya
girmek, ortalamak, orta hale getirmek, uzlaştırmak, arabuluculuk etmek, iki
taraf arasında bağlantı kurmak) (medium (orta, vasat) + are (fiil mastar eki) )
+ tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + or (-cu, yapan, eden) * ara bulucu,
uzlaştırıcı kişi; hücreler veya organlar arasında sinyal veya mesaj ileten
kimyasal madde (örn. hormon veya nörotransmitter)
medica :
lat. * medicus (hekim, doktor) (mederi (iyileştirmek, tedavi etmek, şifa
vermek) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + a (dişi veya isim yapım eki) *
tıp ile ilgili, şifa veren; genellikle tıbbi bitkiler veya tedavi edici
maddeler
medicago :
lat. * medica (Med ülkesi) * Fabaceae familyasına ait, yonca ve akrabalarını
kapsayan bitki cinsi
medid :
ara. * madda (uzatmak, genişletmek, çekmek, germek, yaymak; desteklemek, yardım
etmek; çoğaltmak, artırmak) * uzamış, uzatılmış, gerilmiş, çekilmiş, çok uzun
süren, devamlı, prolonje
medieval :
lat. * medium (orta, vasat) + aevum (çağ, dönem, devre, evre) + alis (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ortaçağa ait, rönesans öncesi dönem
medih :
ara. * madaha (birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söylemek, övmek, takdir
etmek, yüceltmek, methetmek, sitayişle bahsetmek) * birisinin iyiliğini, iyi
vasıflarını söyleme, övgü, övme, takdir, sitayişle bahsetme
mediha :
ara. * madaha (birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söylemek, övmek, takdir
etmek, yüceltmek, methetmek, sitayişle bahsetmek), medh (birisinin iyiliğini,
iyi vasıflarını söyleme, övgü, övme, takdir, sitayişle bahsetme) + a (dişil
eki) * övülen, övgüye değer (kadın); kadın ismi
medikal :
lat. * medicus (hekim, doktor, şifacı, tedavi eden) (mederi (iyileştirmek,
tedavi etmek, şifa vermek, çare bulmak, aracı olmak) (medium (orta, ara, ortada
olan, vasat) + ari (fiil mastar eki) ) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + a
(dişi veya isim yapım eki) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tıp ile
ilgili, tıbbi, hekimlikle ilgili, sağlık ve tedavi ile ilgili
medikasyon :
lat. * medicatio (tedavi etme, ilaç uygulama) (medicare (tedavi etmek, ilaç
uygulamak) (medicus (hekim, doktor, şifacı, tedavi eden) + are (fiil mastar
eki) ) + tionem, tio (isim yapım eki) ) * hastalığı tedavi etmek veya önlemek
için kullanılan ilaç veya ilaçların bütünü
medikososyal :
lat. * medico (tıp ile ilgili) (medicus (hekim, doktor, şifacı, tedavi eden)
(mederi (iyileştirmek, tedavi etmek, şifa vermek, çare bulmak, aracı olmak)
(medium (orta, ara, ortada olan, vasat) + ari (fiil mastar eki) ) + icus (ile
ilgili, gibi, -a ait) ) + a (dişi veya isim yapım eki) + alis (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) ) + socialis (tolumsal, halkla ilgili, sosyal) (socius
(takipçi, arkadaş, yoldaş, refakatçi, eşlik eden, müttefik, bağı olan,
ilişkili) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * hastaların hem tıbbi
hem de sosyal ihtiyaçlarının karşılanmasıyla ilgili; sağlık ve sosyal destek
hizmetlerini birlikte sunan uygulama veya disiplin
medin :
ara. * din, deyn (borç, taahhüt, yükümlülük), dana (yönetmek, hükmetmek,
borçlandırmak; düzene sokmak) * borçlu, yükümlü; kul, köle, abd
medine :
ara. * din, deyn (borç, taahhüt, yükümlülük), dana (yönetmek, hükmetmek,
borçlandırmak; düzene sokmak) * şehir, il, kent
medinensis :
ara., lat. * Medine (Arabistan’da bir şehir) (ara.) + ensis (ile ilgili, -e
ait) (lat.) * Gine solucanı hastalığı olarak da bilinen dracunculiasis'e neden
olan bir nematod, dracunculus medinensis, Gine solucanı, ejderha solucanı, ateş
yılanı
medisinal :
lat. * medicus (hekim, doktor, şifacı, tedavi eden) (mederi (iyileştirmek,
tedavi etmek, şifa vermek, çare bulmak, aracı olmak) (medium (orta, ara, ortada
olan, vasat) + ari (fiil mastar eki) ) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) +
ine (isim yapım eki) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kimya ile
eczacılığın kesiştiği noktadaki etkin madde dizaynı, organik sentez ve ilaçlar
geliştirmek ile ilgili olan, yeni terapötik kullanım için uygun olan kimyasal
oluşumların tanımlanması, sentezi ve geliştirilmesini içeren bilimsel dal,
farmasötik kimya
meditasyon :
lat. * meditari (düşünmek, üzerinde durmak, tefekkür etmek, zihnen incelemek)
(medium (orta, ara, ortada olan, vasat; düşünme, üzerinde durma, tefekkür etme)
+ ari (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * derin düşünme, üzerinde
düşünme, tefekkür etme eylemi; zihni sakinleştirme ve konsantrasyonu artırma
amacıyla yapılan ruhsal veya zihinsel odaklanma pratiği
mediyastin :
lat. * medius, medium (orta, ara, ortada olan, vasat) + stinum (boşluk, yer) *
orta, ortada; göğüs boşluğunun, içinde kalp, büyük damarlar, trakea, yemek
borusu ve lenf düğümleri bulunan iki akciğer arasındaki orta bölgesi (toraks
anatomisinde merkezi boşluğu ifade eden terim)
mediyatör :
lat. * mediatus (ortalanmış, uzlaştırılmış, arası bulunmuş) (mediare (araya
girmek, ortalamak, orta hale getirmek, uzlaştırmak, arabuluculuk etmek, iki
taraf arasında bağlantı kurmak) (medium (orta, vasat) + are (fiil mastar eki) )
+ tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + or (-cu, yapan, eden) * ara bulucu,
uzlaştırıcı kişi; hücreler veya organlar arasında sinyal veya mesaj ileten
kimyasal madde (örn. hormon veya nörotransmitter)
medkuk :
ara. * daka (vurmak, çarpmak, dövmek, darbelemek) * dövülmüş, çarpılmış, toz
haline getirilmiş
medlul :
ara. * dalla (sapmak, saptırmak, doğru yoldan çıkarmak, yönlendirmek,
kılavuzlamak, yöneltmek, rehberlik etmek, eğilim göstermek, bir yola saptırmak)
* delalet edilen, kendisine işaret edilen, gönderme yapılan, kendisine
yönlendirilen
medma :
ara. * dama (gözyaşı akmak, yaşarmak), dem (gözyaşı) * gözyaşı; gözyaşı akma
yeri, göz
medmum :
ara. * damma (doldurmak, tıkamak, bastırmak; bir şeyi bütünüyle kaplamak), dem
(kan) * dolu, dolmuş; kan rengi, kırmızı
medoksomil :
lat. * medius (orta, ortada) + oxum (oksijenle ilgili) + ilus (ile ilgili, -a
ait) * kan damarlarını gevşeterek kan basıncını düşüren anjiyotensin-II
reseptör antagonisti
medrese :
ara. * darasa (ders çalışmak, öğrenmek, incelemek), ders (eğitim, öğretim,
öğrenme, inceleme, eğitim alma) * İslam ülkelerinde, genellikle İslamlık
kurallarına uygun bilgilerin okutulduğu öğretim kurumu; bu kurumun içinde
öğretim yaptığı yapı, okul
medroksiprogesteron : lat.
* med (methyl) + hydroxy (hidroksil grubu, -OH) + progesterone (progesteron
hormonu) * progesteronun türevi olarak üretilmiş ve kadın sağlığında özellikle
doğum kontrol, hormon replasman tedavisi veya menstrual düzensizliklerde
kullanılan ilacın etken maddesi (C22H32O3)
medruk :
ara. * daraka (idrak etmek, akletmek, anlamak, kavramak) * anlaşılmış, idrak
edilmiş, derk olunmuş, kavranmış
medrus :
ara. * darasa (ders çalışmak, öğrenmek, incelemek), ders (eğitim, öğretim,
öğrenme, inceleme, eğitim alma) * ders olarak okunmuş, dersi verilmiş; giyilmiş
medsus :
ara. * dassa (gizlemek, saklamak, bastırmak, örtmek, gömmek), desise (hile,
tuzak, kumpas, komplo, entrika, sahtekarlık, düzen, aldatmaca, gerçeği gizleme)
* gizlenmiş, saklanmış; içine desise karışmış, hileli
medulla :
lat. * medium (orta, ara, ortada olan, vasat) + ulla (küçültme veya ilişkili
isim yapım eki) * organ veya dokunun iç kısmı, öz bölgesi, merkezdeki doku
(özellikle beyin ve omurilikteki medulla oblongata (uzun soğan) ve böbrek özünü
tanımlamak için kullanılır.)
medulla oblongata :
lat. * medulla (organ veya dokunun iç kısmı, öz bölgesi, merkezdeki doku)
(medium (orta, ara, ortada olan, vasat) + ulla (küçültme veya isim yapım eki) )
+ oblongata (uzunlamasına, dikdörtgenimsi) (oblongus (uzun, dikdörtgenimsi) (ob
(ön, ileri) + longus (uzun) ) + ata (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) *
beyin sapının alt kısmında, omurilikle bağlantılı olan, solunum, dolaşım ve
reflekslerin merkezi olarak hayati işlevleri yöneten uzun soğan biçimindeki medulla
medullar :
lat. * medulla (organ veya dokunun iç kısmı, öz bölgesi, merkezdeki doku)
(medium (orta, ara, ortada olan, vasat) + ulla (küçültme veya ilişkili isim
yapım eki) ) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * organ veya dokunun iç
kısmı ile ilgili, özle ilgili (özellikle beyin, omurilik veya böbrek özü),
lmedulla ile ilgili
medusa :
gre. * medousa (yöneten, denetleyen, koruyan, sahip olan dişi) (medein
(yönetmek, kontrol etmek, denetlemek, sahip olmak) + ousa (dişi sıfat yapım
eki) ) * Yunan mitolojisinde saçları yılanlardan oluşan, bakışlarıyla insanları
taşa çeviren canavar kadın; denizanalarının çan biçimli, tentaküllü serbest
yüzen formu
med'uv :
ara. * dava (çağırmak) * çağırılmış, davet olunan, davet edilmiş, davetli
medülla :
lat. * medium (orta, ara, ortada olan, vasat) + ulla (küçültme veya ilişkili
isim yapım eki) * organ veya dokunun iç kısmı, öz bölgesi, merkezdeki doku
(özellikle beyin ve omurilikteki medulla oblongata (uzun soğan) ve böbrek özünü
tanımlamak için kullanılır.)
medülla spinalis :
lat. * medulla (organ veya dokunun iç kısmı, öz bölgesi, merkezdeki doku)
(medium (orta, ara, ortada olan, vasat) + ulla (küçültme veya isim yapım eki) )
+ spinalis (omurga ile ilgili) (spina (omur, diken) + alis (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) ) * omurilik; merkezi sinir sisteminin omurga kanalı içindeki
uzun, silindirik ve sinir dokusundan oluşan ve vücut ve beyin arasında sinyal
iletimini sağlayan öz kısmı
medüller :
lat. * medulla (organ veya dokunun iç kısmı, öz bölgesi, merkezdeki doku)
(medium (orta, ara, ortada olan, vasat) + ulla (küçültme veya ilişkili isim
yapım eki) ) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * organ veya dokunun iç
kısmı ile ilgili, özle ilgili (özellikle beyin, omurilik veya böbrek özü),
lmedulla ile ilgili
medüz :
gre. * medousa (yöntene, denetleyen, sahip olan dişi) (medein (yönetmek,
kontrol etmek, denetlemek, sahip olmak) + ousa (dişi sıfat yapım eki) *
denizanası; çan biçimli, tentaküllü ve serbest yüzen omurgasız deniz hayvan
(ismi Yunan mitolojisindeki Medousa’dan alınmıştır.)
medya :
lat. * medius, medium (orta, arada, vasat) + a (çoğul eki) * iletişim ve bilgi
aktarma araçları; gazete, radyo, televizyon ve internet gibi kitle iletişim
araçları; bilgi ve haber ileten ortam veya kanal
medyan :
lat., fra. * medium (orta, arada, vasat) + anus (ile ilgili, -a ait) (lat.);
médiane (fra.) * vücutta veya organlarda orta çizgi üzerinde veya orta hatta
yakın olan; anatomide sağ-sol eksene göre orta konumu veya merkezi hat boyunca
yerleşimi ifade eden sıfat; bir veri grubunda sıralama yapıldığında ortada
kalan değer, merkezi eğilim ölçüsü (veri sayısı tek ise tam ortadaki, çift ise
ortadaki iki değerin aritmetik ortalaması merkezi eğilim ölçüsü olarak
kullanılır.)
medyatik :
lat., fra. * medius, medium (orta, arada, vasat) + a (çoğul eki) + ticus (ile
ilgili, gibi, -a ait) (lat.); médiatique (fra.) * medya ile ilgili, medyada yer
alan, medyaya uygun veya medya tarafından öne çıkarılabilir nitelikte;
özellikle dikkat çekici, haber değeri yüksek veya popüler kültürle bağlantılı
medyum :
lat. * med (orta, arada, vasat) + ium (durum eki) * orta, arada, vasat; ruhlar,
ölüler veya metafizik güçlerle iletişim kurduğu iddia edilen kişi; aynı zamanda
bilinçaltı, telepati veya mistik iletişim aracısı, aracı, iletici
medyun :
ara. * din, deyn (borç, taahhüt, yükümlülük), dana (yönetmek, hükmetmek,
borçlandırmak; düzene sokmak) * borçlu, yükümlü; kul, köle, abd
mefahim :
ara. * fehime (anlamak, kavramak, idrak etmek), fehm (anlayış, kavrayış), fehim
(anlayışlı, kavrayışlı, akıllı, zeki) * kavramlar, anlayışlar, manalar
mefahir :
ara. * fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük
ve üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fehur, fahir (övünen, iftihar eden,
kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören), mefharet (övünç, övünülecek şey,
iftihar edilecek şey) * övünülecek şeyler, övünçler, övünmeler
mefatih :
ara. * fataha (açmak, başlatmak), feth, fatiha (açılış), miftah (açacak,
anahtar) * açacaklar, anahtarlar
mefazet :
ara. * faza (korumak, savunmak, sakınmak, muhafaza etmek) * koruma, sakınma,
muhafaza, savunma
mefenamik asit :
lat. * mephenamic (fenil grubu taşıyan antranilik asit türevi; asit) (mephen
(2,3-dimetilfenil grubu) + amic (antranilik asit türevi) ) + acidum, acidus
(ekşi, asit) * steroid olmayan, ağrı kesici ve iltihap giderici antiinflamatuar
ilacın etken maddesi (C15H15NO2)
meferr :
ara. * farra (kaçmak, firar etmek, sıvışmak, uzaklaşmak) * kaçılacak yer
mefharet :
ara. * fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük
ve üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fehur, fahir (övünen, iftihar eden,
kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören) * övünç, övünülecek şey, iftihar
edilecek şey
mefhum :
ara. * fehime (anlamak, kavramak, idrak etmek), fehm (anlayış, kavrayış), fehim
(anlayışlı, kavrayışlı, akıllı, zeki) * kavram, anlayış, mana
mefkud :
ara. * fakada (kaybetmek, yitirmek, bulamamak; elden çıkarmak; incelemek,
araştırmak, kaybolanı aramak, denetlemek), fakd (kaybetme, kayıp, yitirme,
zarar görme, bulunmama, bulamama, belirsiz olma; taleb etme, isteme; elden
çıkarmak; inceleme, kaybolanı arama, denetleme) * kaybolmuş, kayıp, yitirilmiş,
olmayan, yok; ölü veya diri olduğu bilinmeyen, kayıp kimse
mefkuh :
ara. * fakaha (meyve vermek, olgunlaşmak, şişmek), fakih (meyve; bitkinin yeni
açmış çiçeği) * meyveli, olgun
mefkure :
ara. * fekere (düşünmek) * düşünülen veya düşüncede varolan şey; ardından
koşulan, uğruna çalışılan, ulaşılmak istenen yüce erek, ülkü; gerçekte olmayıp
ancak düşüncede tasarım olarak var olan ve yalnızca düşünceyle kavranabilen
şey; en yüksek, en yetkin gerçeklik, yetkinliğin ulaştığı en son aşama; insanı
duyular dünyasının üstüne yükselten ve hiçbir zaman tümüyle
gerçekleştirilemeyecek olan en yüksek erek
mefluc :
ara. * felece (felç okmak, inme gelmek) * felç geçiren, felçli, felc olmuş,
inmeli; kımıldayamaz hale gelmiş
mefluç :
ara. * felece (felç okmak, inme gelmek) * felç geçiren, felçli, felc olmuş,
inmeli; kımıldayamaz hale gelmiş
mefret :
ara. * ferata (aşırılaşmak, ileri gitmek, ölçüyü kaçırmak), ifrat (aşırı gitme,
ileri gitme, ölçüyü kaçırma, aşırılık) * çok büyük, kocaman, iri, cüsseli
mefrug :
ara. * faraga (boşalmak, boşaltmak, terk etmek, vakit ayırmak, serbest olmak,
ilgilenmek, vakit ayırmak; dökülmek, dökmek, akıtmak), feragat (boş bırakma,
terk etme; boşluk, fırsat, ilgilenme, vakit ayırma) * boş, boşalmış,
ilgilenilmiş, vakit ayrılmış, tamamlanmış, başkasına bırakılmış, feragat
edilmiş, mefarig (ç.); dökülmüş, akıtılmış
mefruk :
ara. * farraka (ayırmak, bölmek, ayrılmak, ayrışmak, bölmek, uzaklaştırmak,
fark yaratmak, ayrıştırmak, ayrım yapmak; korkutmak, ürkütmek), tefrik (ayırma,
ayrışım), firkat (ayrılma, ayrılık) * bölünmüş, ayrılmış tefrik edilmiş
mefruş :
ara. * faraşa (sermek, döşemek, yaymak), feraş (yatak, döşek, serilmiş yer,
yayılmış şey, döşenmiş şey, döşek, döşeme, döşeyiş, yayma, yayılma; kelebek,
pervane kelebeği (kelebeklerin kanatlarını sererek, yayarak uçmasından mecazi
bağlantı) * yayılmış, serilmiş, döşenmiş; yaygı, kilim, döşek
mefruşat :
ara. * faraşa (sermek, döşemek, yaymak), feraş (yatak, döşek, serilmiş yer,
yayılmış şey, döşenmiş şey, döşek, döşeme, döşeyiş, yayma, yayılma; kelebek,
pervane kelebeği (kelebeklerin kanatlarını sererek, yayarak uçmasından mecazi
bağlantı), mefruş (yayılmış, serilmiş, döşenmiş; yaygı, kilim, döşek) + at
(çoğul eki) * serilmiş eşyalar, döşenmiş malzemeler, yayılmış eşyalar; ev
döşemek için gerekli eşyalar
mefrut :
ara. * farata (öncü olmak, ileri gitmek, haddi aşmak, aşırıya kaçmak, sınır
tanımamak, aşmak, abartmak; ihmal etmek, kusur etmek, eksik bırakmak), fart
(öncü olma, ileri gitme, haddi aşma, aşma, aşırıya kaçma, sınır tanımama,
abartma; ihmal etme, kusur etme, eksik bırakma), tefrit (ihmal, eksiklik,
aşırılık, görev veya sorumluluğu gerektiği gibi yapmama) * ihmal edilmiş, eksik
bırakılmış, aşırıya kaçılmış, ileri gidilmiş
mefruz :
ara. * farada, faraza (varsaymak, öyle kabul etmek) * farzedilen, varsayılan
mefsedet :
ara. * fesad (bozulma, bozgun, kötülük, fenalık, kötüleşme, zararlı hale gelme),
fesada (bozulmak, kötüleşmek, karışmak) * bozukluk, fenalık, fesadcılık,
bozgunculuk
mefsuh :
ara. * fesaha (bozmak, kaldırmak, iptal etmek, hükümsüz bırakmak), fesh (bozma,
iptal) * feshedilmiş, bozulmuş, dağıtılmış, kaldırılmış, iptal edilmiş, hükümsüz
bırakılmış
mefta :
ara. * fata (yitmek, kaybolmak; etkisi geçmek) * yitmiş, yitirilmiş, kaybolmuş,
kaybedilmiş; etkisi geçmiş
meftuh :
ara. * fataha (açmak, başlatmak), feth, fatiha (açılış) * açılmış, fethedilmiş;
ele geçirilmiş, zabtedilmiş
meftuk :
ara. * fataka (ayırmak, yarmak, çatlatmak) * ayrılmış, yarılmış, çatlamış;
fıtıklı
meftul :
ara. * fatala (bükmek, kıvırmak) * bükülmüş, kıvrılmış, fitil haline getirilmiş
meftum :
ara. * fatama, fitama (kesmek, ayırmak) * kesilmiş, ayrılmış; sütten ve memeden
kesilmiş çocuk
meftun :
ara. * fatana (cezbetmek, büyülemek, etkilemek; baştan çıkarmak, kargaşa
çıkarmak, karıştırmak, ara bozmak; kötülük yapmak; sınamak, denemek, imtihan
etmek, test etmek), fitne (deneme, sınama, sınav, imtihan, test, kargaşa
çıkarma, bozma, arabozuculuk, karıştırma, yoldan çıkarma, saptırma, baştan
çıkarma, ayartma, kötülük yapma), fatin (büyüleyen, etkileyen, cezbeden, baştan
çıkaran, kargaşa yaratan; sınayan, deneyen, imtihan eden, test eden) *
büyülenmiş, etkilenmiş, cezbedilmiş, gönül vermiş, tutulmuş; fitnelenmiş,
belaya tutulmuş; aşık; mecnun
meftuniyet :
ara. * fatana (cezbetmek, büyülemek, etkilemek; baştan çıkarmak, kargaşa
çıkarmak, karıştırmak, ara bozmak; kötülük yapmak; sınamak, denemek, imtihan
etmek, test etmek), meftun (gönül vermiş, tutulmuş; fitnelenmiş, belaya
tutulmuş; aşık; mecnun) + iyet (isim yapım ve durum eki) * tutkun olma durumu,
tutkunluk
mef'ul :
ara. * faale (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) * edilen, edilgen, edilmiş,
yapılmış, eylenmiş, pasif
mefzul :
ara. * fadala (üstün gelmek, üstün olmak, fazla olmak, artmak, aşmak), fazl,
fadl (üstünlük, fazlalık), fazıl, fadıl (üstün, fazla) * üstün gelen, fazla
gelmiş olan
mega :
gre. * mega (büyük, geniş) * büyük, ulu, yüce
megabayt :
gre. * mega (büyük, geniş) (gre.) + byte (7 veya 8 bitlik veri depolama birimi)
(ing.) * 1000 byte, yani 1000000 bit ölçüsündeki veri depolama birimi
megachiroptera :
gre. * megale, megalos (büyük, iri, yüce, geniş) (megas (büyük, iri, yüce,
geniş) + le (dişil ek), los (eril ek) ) + kheir (el) + pteryx, pterygos, ptera,
pteron (kanat, yüzgeç) + a (çoğul eki) * genellikle Afrika, Asya ve
Avustralya'nın tropik bölgelerinde yaşayan, meyve ve nektarla beslenen,
yarasalar (Chiroptera) takımının bir alt takımı
megafon :
gre. * mega (büyük, geniş) + phone (ses) * sesi büyüten, uzağa ileten aygıt; el
tipi ses yükseltici koni veya elektronik ses güçlendirici cihaz
megahertz :
gre. * mega (büyük, geniş) (gre.) + hertz (Alman fizikçi Heinrich Hertz'in
soyadından) (alm.) * saniyede bir milyon titreşim veya döngü (10^6 Hz);
elektromanyetik dalgaların veya işlemcilerin frekans ölçü birimi
megalensefali :
gre. * megale, megalos (büyük, iri, yüce, geniş) (megas (büyük, iri, yüce,
geniş) + le (dişil ek), los (eril ek) ) + enkephale, enkephalon, enkephalos
(kafanın içi, beyin (en (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + kephale,
kephalos (kafa, baş) ) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * beynin anormal
derecede büyük olduğu bir büyüme ve gelişme bozukluğu; anormal derecede büyük
başa sahip olma durumu
megalensefalik :
gre. * megale, megalos (büyük, iri, yüce, geniş) (megas (büyük, iri, yüce,
geniş) + le (dişil ek), los (eril ek) ) + enkephale, enkephalon, enkephalos
(kafanın içi, beyin (en (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + kephale, kephalos
(kafa, baş) ) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) + ikos (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * beyni anormal derecede büyük olan; anormal derecede büyük başa
sahip olan, megalensefali ile ilgili
megali :
gre. * megale, megalos (büyük, iri, yüce, geniş) (megas (büyük, iri, yüce,
geniş) + le (dişil ek), los (eril ek) ) + eia (isim yapım ve durum eki) *
büyük, ulu, yüce; Megali Idea (Büyük Fikir) (19. yüzyılda Yunanistan’ın Bizans
sınırlarını yeniden kurma ülküsünü tanımlayan slogan)
megalo idea :
gre. * megale, megalos (büyük, iri, yüce, geniş) (megas (büyük, iri, yüce,
geniş) + le (dişil ek), los (eril ek) ) + idea (düşünce, fikir) * özellikle
modern Yunan tarihinde, Bizans İmparatorluğu’nun mirasını canlandırma ve tüm
Yunanları tek devlet altında toplama ülküsünü ifade eden “Büyük Ülkü” düşüncesi
megaloftalmus :
gre. * megale, megalos (büyük, iri, yüce, geniş) (megas (büyük, iri, yüce,
geniş) + le (dişil ek), los (eril ek) ) + ophthalmos (göz) (ops (göz) +
thalamos (iç oda, odacık) ) * büyük gözlü; zooloji ve tıpta normalden büyük göz
yapısına sahip organizma veya anormallik için kullanılan terim
megaloman :
gre. * megale, megalos (büyük, iri, yüce, geniş) (megas (büyük, iri, yüce,
geniş) + le (dişil ek), los (eril ek) ) + mania (tutku, çılgınlık, delilik)
(mainomein (çıldırmak, delirmek, coşmak, azmak) + eia (isim yapım, yer ve durum
eki) ) * büyüklük tutkunu, kendini olduğundan çok üstün, güçlü veya önemli
gören kişi; psikolojide büyüklük hezeyanı yaşayan kimse
megalomani :
gre. * megale, megalos (büyük, iri, yüce, geniş) (megas (büyük, iri, yüce,
geniş) + le (dişil ek), los (eril ek) ) + mania (delilik, çılgınlık, aşırı
tutkunluk, aşırı heves, aşırılık, coşku) (mainesthein (delirmek, çıldırmak),
man (çılgın, taşkın duygulu, aşırı tutkulu, aşırı hevesli) + eia (durum ve isim
yapım eki) ) * büyüklük delisi olma durumu, kişinin kendini aşırı yüceltmesi,
olağanüstü güç ve önem vehmetmesi; psikiyatrik bağlamda büyüklük hezeyanı
megalonychidae :
gre., lat. * megale, megalos (büyük, iri, yüce, geniş) (megas (büyük, iri,
yüce, geniş) + le (dişil ek), los (eril ek) ) + onyx, onychos (tırnak, pençe)
(gre.) + idae (-giller, hayvan familyası) (lat.) * büyük pençeli tembel
hayvanları kapsayan, özellikle Karayipler ve Amerika kıtasında yaşamış soyu
tükenmiş kara tembel hayvanları ile günümüzdeki iki parmaklı tembel hayvanlarla
ilişkili memeliler familyası, Megalonyx ve akraba cinsleri içeren familya
megalopodidae :
gre. * megale, megalos (büyük, iri, yüce, geniş) (megas (büyük, iri, yüce,
geniş) + le (dişil ek), los (eril ek) ) + pous, podos (ayak) (gre.) + idae
(-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * kın kanatlılar (Coleoptera) takımının
Chrysomeloidea üstfamilyasına bağlı, genellikle tropikal bölgelerde yaşayan,
iri ayaklı yapılarıyla tanınan, bitkilerle beslenen kınkanatlı küçük bir yaprak
böceği familyası (Eskiden yaprak böcekgillerin (Chrysomelidae) bir alt
familyası olarak sınıflandırılmaktaydı.)
megaloptera :
gre. * megale, megalos (büyük, iri, yüce, geniş) (megas (büyük, iri, yüce,
geniş) + le (dişil ek), los (eril ek) ) + pteryx, pterygos, ptera, pteron
(kanat, yüzgeç) + a (çoğul eki) * geniş kanatlı, sucul larvalara sahip,
erginleri büyük ve zarif kanatlı böceklerden oluşan, alder sinekleri ve dobson
sineklerini kapsayan böcekler takımı, Neuroptera ile ilişkili eski kanatlı
böcek grubu, büyükkanatlılar
megaptera :
gre. * megas (büyük, iri, yüce, geniş) + pteryx, pterygos, ptera, pteron
(kanat, yüzgeç) + a (çoğul eki) * vücudunun üçte biri kadar uzun olan dev yan
yüzgeçleri olan kambur balina (megaptera novaeangliae)
megaspor :
gre. * megas (büyük, iri, yüce, geniş) + speirein (ekmek, tohum atmak, serpmek,
saçmak, dağıtmak), spora (ekim, ekme, saçma, dağıtma), sporas (ekilmiş,
saçılmış, dağınık), sporos (ekin, tohum, çekirdek, üreme hücresi) * heterosporlu
bitkilerde mayoz bölünmeyle oluşan, çimlenerek dişi gametofiti (embriyo
kesesini) meydana getiren büyük boyutlu dişi spor hücresi, makrospor
megasporangium :
gre., lat. * megas (büyük, iri, yüce, geniş) + speirein (ekmek, tohum atmak,
serpmek, saçmak, dağıtmak), spora (ekim, ekme, saçma, dağıtma), sporas
(ekilmiş, saçılmış, dağınık), sporos (ekin, tohum, çekirdek, üreme hücresi) +
angeion (kasa, kap, hazne, damar, kanal) (gre.); ium (lat.) * bitkilerde dişi
üreme hücresi olan megasporları üreten kese veya yapı, tohum taslağı (ovül),
nukellus
megasporofil :
gre., lat. * megas (büyük, iri, yüce, geniş) + speirein (ekmek, tohum atmak,
serpmek, saçmak, dağıtmak), spora (ekim, ekme, saçma, dağıtma), sporas
(ekilmiş, saçılmış, dağınık), sporos (ekin, tohum, çekirdek, üreme hücresi) +
phyllon (yaprak) * bitkilerde dişi üreme hücrelerini (megasporları) oluşturan
megasporangiyumları veya tohum taslaklarını (ovülleri) taşıyan, eğrelti otları,
açık tohumlular (çam gibi) ve kapalı tohumlu çiçekli bitkilerde görülen özelleşmiş
yaprak veya yaprak benzeri üreme organı
megastrobilus :
gre. * megas (büyük, iri, yüce, geniş) + strobilos (kozalak, çam kozalağı;
döngülü, kıvrımlı yapı) * çıplak tohumlu bitkilerde
(açıktohumlularda/gymnospermlerde) bulunan, yumurta (ovül) ve sonrasında tohum
üreten, erkek kozalağa (mikrostrobila) göre genellikle daha büyük ve karmaşık
yapılı olan üreme organı
megaton :
gre., lat. * megas (büyük, iri, yüce, geniş, milyon) (gre.) + ton (1000 kg'a
eşit ağırlık) (lat.) * bir milyon ton; özellikle patlayıcıların gücünü ölçmek
için kullanılan bir enerji birimi (nükleer silahların patlama büyüklüğü
bağlamında kullanılır.)
megavat :
gre., ing. * megas (büyük, iri, yüce, geniş, milyon) (gre.) + watt (İskoç
mühendis ve mucit James Watt'ın soyadından) (ing.) * bir milyon watt’a eşit güç
birimi
megavolt :
gre., ing. * megas (büyük, iri, yüce, geniş, milyon) (gre.) + volt (İtalyan
fizikçi ve kimyager Alessandro Volta'nın soyadından) (ing.) * bir milyon
voltluk elektrik potansiyeli veya gerilim birimi
meger :
far. * meger (eğer, ancak, aksi halde, oysa ki) * meğer, halbuki, ancak, oysa
ki, şu kadar ki, sanılanın aksine
megestrol :
gre. * megas (büyük, iri, yüce, geniş) + estrol (estradiol türevi, hormon) *
özellikle kanser tedavisi, iştah artırma ve hormon replasman tedavisinde
kullanılan sentetik progesteron türevi hormon (C22H30O3)
megger :
lat., alm., ing. * megas (büyük, iri, yüce, geniş) (gre.) + ohm (elektrik
direnci birimi; Alman fizikçi ve matematikçi Georg Simon Ohm’un soyadı) (alm.)
+ er (yapan, eden eki) (ing.) * yüksek gerilim uygulanarak elektrikli
sistemlerdeki yalıtım kalitesini (topraklama veya yalıtkanlık direncini) ölçüp
test etmeye yarayan dijital veya analog bir ölçüm cihazı, megaohmmetre
meglitinid :
lat. * meglit (glinid sınıfı ilaç kökü) + inide (kimyasal ek) * tip 2 diyabette
pankreastan insülin salgısını uyarmak için kullanılan kısa etkili, sentetik
türev olan oral antidiyabetik ilaç sınıfı (C19H27NO3)
meglul :
ara. * galla (bağlamak, zincirlemek) * bağlı, bağlanmış, zincirlenmiş;
hapsedilmiş
meglumin antimonat :
lat. * meglumin (glukoz amin türevi, çözücü ve taşıyıcı molekül) + antimonat
(SbV bileşiği, antimon tuzu) * protozoal enfeksiyonları tedavi etmek için
kullanılan, özellikle Leishmania türlerine karşı visseral veya kutanöz
leishmaniasis tedavisinde kullanılan antiprotozoal ilacın etken maddesi
(C7H18NO8Sb)
megmum :
ara. * gamma (hüzünlenmek, üzülmek, kederlenmek, tasalanmak, sıkılmak), gamm
(üzüntü, hüzün, keder, tasa, sıkıntı), gamam (bulut), gamama (bulutlanmak) *
gamlı, üzüntülü, hüzünlü, kederli, tasalı, sıkıntılı; bulutlu
megophryidae :
gre., lat. * megas (büyük, iri, yüce, geniş) + ophrys (kaş, kaş biçimli
çıkıntı) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası) (lat.) * kurbağaların
(Anura) takımı içinde yer alan, Asya'nın tropikal ve subtropikal bölgelerinde,
Himalayalar ve Endonezya bölgelerinde yaşayan, gözlerinin üzerinde boynuz veya
kaş benzeri çıkıntılar bulunan, çoğunlukla orman tabanında yaşayan kurbağaları
kapsayan familya, yaprak kurbağaları familyası, çöp kurbağasıgiller, Asya
kurbağasıgiller
meğer :
far. * meger (eğer, ancak, aksi halde, oysa ki) * meğer, halbuki, ancak, oysa
ki, şu kadar ki, sanılanın aksine
meh :
far. * mah (Ay; dünyanın uydusu) * Ay, kamer; senenin onikide biri, otuz günlük
zaman dilimi, ay
mehabet :
ara. * haba (korkmak, ürkmek) * büyük ve saygın kimselere duyulan saygı;
büyüklük, ululuk, yücelik; korkunçluk, heybet
mehad :
ara. * hada (içine girmek, dalmak; şiddetli hale girmek) * doğum sancısı
meharet :
ara. * mahara (becermek, becerikli olmak) + et (isim yapım eki) * iş yapmada
ustalık, eli yatkınlık, beceri, beceriklilik, mahir olma
mehaz :
ara. * ehaze (almak, kapmak, yakalamak, kavramak), ahz (alış, alma, ksoma,
yakalama, kavrama) * bir şeyin alındığı yer, kaynak
mehbel :
ara. * ihbal (hamile bırakma, gebe bırakma, gece koyma) * vajina, döl yolu,
ferc, am (argo)
mehbit :
ara. * habata (inmek, yukarıdan aşağı inmek, alçalmak, düşmek; yerleşmek; boşa
gitmek, boşa çıkarmak, geçersiz kılmak) * inilen yer
mehcur :
ara. * hacara (terk etmek, uzaklaştırmak, ayırmak, ayrılmak, göçmek, çıkmak),
hicr (ayrılış, uzaklaşma, göç) * uzaklaşmış, uzakta kalmış, ayrı düşmüş, ayrı
bırakılmış, bırakılmış, terkedilmiş, metruk
mehd :
ara. * mehd (yer, döşek, düzlem) * beşik, mihad; beslenilecek, büyünülecek yer;
yer, arz, yeryüzü; döşek, döşeme; yayıp döşeme
mehdi :
ara. * hada (yönlendirmek, rehberlik etmek, hidayete erdirmek) *
yönlendirilmiş, hidayete erdirilmiş, yol gösterilmiş olan, doğru yolu izleyen;
İslam inancında kıyametten önce gelecek olan önder
mehel :
ara. * hala (çözmek; duraklamak), mahal * yer, konum, mevki, lokasyon, pozisyon
mehid :
ara. * hada (adet görmek, regl olmak, kanama olmak, mensturasyon yaşamak) *
adet kanaması, aybaşı, regl dönemi, menstrüasyon
mehil :
ara. * mahala (ertelemek, ötelemek) * erteleme, öteleme, mühlet
mehin :
ara. * hana (alçaltmak, aşağılamak, hor görmek, hakir kılmak, zelil etmek,
rezil etmek, aşağılamak, horlamak) * aşağılık, hor, hakir, zelil, rezil, zayıf
mehir :
ara. * mihr, mehr (ant, taahhüt, akd, sözleşme, kontrat, akit) * İslam
hukukunda evlenme sırasında erkeğin kadına vermekle yükümlü olduğu, kadının
hakkı olan mal veya para niteliğindeki evlilik bedeli, nikahta kadına ödenen
para
mehle :
tür. * mehle (kesimlik hayvanın omuz/kol bölgesi) * kasaplık büyükbaş veya
küçükbaş hayvanların omuz başından ve belkemiği üzerinden çıkarılan
külbastılık, pastırmalık yumuşak eti; sakatat veya etin yumuşak kısmı
mehlika :
far., ara. * mah (Ay) (far.) + lika (yüz, çehre, sima) (ara.) * yüzü ay gibi
olan, ay yüzlü; kadın ismi
mehma :
ara. * ma (ne, o) + huma (o) * her neyse, o ne ise
mehmed :
ara. * hamada (övmek, methetmek, takdir etmek, yücelmek), hamd (övme, övgü,
takdir), muhammed (övülmüş, methedilmiş, takdir edilmiş) * övülmüş,
methedilmiş, takdir edilmiş; Muhammed isminin Türkçe karşılığı
mehmet :
ara. * hamada (övmek, methetmek, takdir etmek, yücelmek), hamd (övme, övgü,
takdir), muhammed (övülmüş, methedilmiş, takdir edilmiş) * övülmüş,
methedilmiş, takdir edilmiş, yüceltilmiş; Muhammed isminin Türkçe karşılığı
mehmetçik :
ara., tür. * mehmed (övülmüş, methedilmiş, takdir edilmiş, yüceltilmiş) (ara.)
+ çik (küçültme ve sevimlilik eki) (tür.) * Türk askerine verilen isim (4 Mart
1915 İngiliz çıkartması sırasındaki kahramanlığına atfen Mehmet Çavuş'un adına,
sevgi anlamı da katan "çik" ekinin eklenmesiyle oluşmuştur.)
mehmum :
ara. * hamma (endişelenmek, kaygılanmak, düşünceli olmak) * endişeli, kaygılı,
düşünceli
mehpare :
far. * mah (Ay) + pare (parça, kısım, bölüm, dilim) * ay parçası (güzellik bağlamında);
kadın ismi
mehpeyker :
far. * mah (Ay) + peyker (resim, suret, şekil, imaj; yüz, çehre, surat; kadın
ismi) (pey (karşı, ön, ileri, yüz) + kar (yapan, eden, işleyen; edilen şey, iş,
mahsul, getiri) ) * Ay gibi parlak ve güzel yüze sahip olan
mehr :
ara. * mihr, mehr (ant, taahhüt, akd, sözleşme, kontrat, akit) * nikahta kadına
ödenen para
mehrali :
far. * mehr (güneş; şefkat; aşk) (far.) + ali (yüce, ulu, büyük) (ara.) * yüce
güneş, ulu güneş; erkek ismi
mehreb :
ara. * rahiba (korkmak, ürkmek, dehşet duymak, huşu duymak) * sığınılacak yer;
ürküp kaçma
mehrec :
ara. * haraca (çıkmak, dışarı çıkarmak, tüketmek, masraf etmek; daralmak,
sıkılmak, bunalmak, zor durumda kalmak), huruc (çıkış), ihrac (çıkarma) *
çıkacak yer, çıkış yeri, çıkılacak yer
mehri :
aze. * mehr (ay) + i (gibi, ile ilgili,-a ait) * Ay gibi, Ay kadar güzel,
ayışığı kadar güzel, ay parçası
mehr-i muaccel :
ara. * mihr (ant, taahhüt, akd, sözleşme, kontrat, akit), mehr (nikahta kadına
ödenen para) + i (tamlama eki) + acala (hızlı olmak, hızlı hareket etmek, çabuk
olmak, süratli olmak, telaş etmek, çabuk olmak, ivedi olmak), muaccel (acele
edilmiş, çabuk olunmuş, zamanı gelmiş, vadesi gelmiş, eceli gelmiş) * acelesi
olan mehir, zamanı gelmiş mehir; dini nikah sırasında veya evvelinde peşin
ödenen mehir; nikahta erkek tarafından kız tarafına verilen ağırlık, para
mehr-i müeccel :
ara. * mihr (ant, taahhüt, akd, sözleşme, kontrat, akit), mehr (nikahta kadına
ödenen para) + i (tamlama eki) + eccele (geciktirmek, ertelemek, ötelemek,
ertelemek, sonraya bırakmak, belirli bir süre tanımak), ecel (biçilmiş süre,
belirli süre, bekleme süresi, duraksama; ölüm zamanı, yaşamın sona erdiği
vakit; vade, bitim zamanı), müeccel (tecil edilmiş, bekletilen, ertelenmiş,
ötelenmiş) * tecil edilmiş mehir, ertelenmiş mehir, ötelenmiş mehir; boşanma
veya ölüm halinde, kız tarafına verilmesi nikahta kararlaştırılmış olan para
mehr-i müsemma :
ara. * mihr (ant, taahhüt, akd, sözleşme, kontrat, akit), mehr (nikahta kadına
ödenen para) + i (tamlama eki) + ism (isim, ad, nam, ünvan), müsemma (adı
konmuş, ismi verilmiş, isimlendirilmiş, belirli, belirlenmiş) * iki tarafın
rızası ile nikah bedeli olarak kararlaştırılan para
meh-ru :
far. * meh, mah (Ay) + ru (yüz çehre, surat) * Ay yüzlü, güzel
mehseti : far.
* meh, mah, (Ay) + seti (gibi olan, benzeyen) * Ay gibi güzel, aya benzeyen;
büyük şahıs (kadın), büyük hanım
mehtab :
far. * mah (Ay) + tab (parıltı, ışıltı, ışık; parlamak, ışık yaymak) * Ay ışığı
mehtap :
far. * mah (Ay) + tab (parıltı, ışıltı, ışık; parlamak, ışık yaymak) * Ay ışığı
mehter :
far. * mihtar; mehter (en büyük, daha büyük) (mih, meh (büyük) + tar, ter
("daha, en" anlamı veren ek) ) * daha büyük, en büyük, üstün, rical,
ekabir; en büyük, üstün, üst düzey görevli; Osmanlı sarayı çalgı takımı;
Osmanlılarda saray çadırlarına bakan uşak, çadır uşağı (magister, master,
maître, Meister (öğretmen, erbab, usta, üstad, yönetici, baş, reis, üstün,
yetkili, yönetici, usta, efendi, ağa) (lat., ing., fra., alm.) )
mehteran :
far. * mihtar; mehter (en büyük, daha büyük) (mih, meh (büyük) + tar, ter
("daha, en" anlamı veren ek) ) + an (çoğul eki) * Osmanlı saray
teşkilatında yer alan çalgı takımı, askeri bando
mehveş :
far. * mah, meh (ay) + veş (gibi, benzer) * Ay gibi, Ay yüzlü, güzelliği ayı
andıran
mehzul :
ara. * hazala (hakir kılmak, değersizleştirmek, perişan etmek, rezil etmek,
horlamak, rüsvay etmek), hazul (hakir kılan, perişan eden, rezil eden) * hor,
hakir, perişan, değersiz, kıymetsiz, aşağılık, rezil, rüsvay; zayıf, düşkün
mehzum :
ara. * hadama, hazama (yenmek, mağlup etmek, bozguna uğratmak; yenilmek,
bozguna uğramak, başarısız olmak), hezimet (yenilgi, bozgun, bozguna uğrama,
mağlubiyet, başarısızlık) * yenilmiş, mağlup, bozguna uğramış
meibomian bezleri :
alm., lat., ara., tür. * Meibom (Alman hekim Heinrich Meibom’un soyadından) +
ianus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) + bazz, bez (salgı üreten organ, doku,
gudde) (ara.) + ler (çoğul eki) + i (iyelik eki) (tür.) * göz kapaklarının
kenarında yer alan, gözyaşı filmi için yağlı salgı üreten bezler, tarsal bezler
meibomius :
alm., lat., ara., tür. * Meibom (Alman hekim Heinrich Meibom’un soyadından) +
ius (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) * göz kapaklarındaki yağ bezleri
(Meibomian bezleri) ile ilgili
mein :
ara. * ayn (kaynak, pınar, menba; göz), mayn (kaynak yeri, pınar yeri, su
çıkışı) * doğal olarak yerden çıkan suyun kaynağı veya pınar
meis :
gre. * megas (büyük), megiste (en büyük) * Türkiye kıyılarının güneyinde, Ege
Denizi’nde yer alan ve kuzeydoğusunda Kaş ilçesi ile yakın, doğusunda Rodos
adası, batısında ise denizle çevrili küçük bir Yunan adası
meissner etkisi :
alm., tür. * Meissner (Alman fizikçi Fritz Walther Meissner’in soyadından)
(alm.) + etki (bir olgunun veya olayın oluşturduğu sonuç, tesir) + si (iyelik
eki) (tür.) * bir süperiletkenin kritik sıcaklığının altına soğutulduğunda
manyetik alanı kendi içinden dışlaması olayı, Meissner etkisi, manyetik akı
dışlanması
meissner korpüskülleri :
alm., lat. * meissner (Alman anatomist ve fizyolog Dr. Georg Meissner’in soyadından)
(alm.) + corpusculus (küçük yapılar, cisimcikler) (corpus (vücut, gövde, beden,
cisim, yapı, bütün) + culus, culum, cula (küçültme eki) ) (lat.) + leri (çoğul
eki) (tür.) * derinin özellikle parmak uçları, avuç içi ve ayak tabanında
bulunan, hafif dokunma ve titreşim gibi duyuların algılanmasında rol oynayan
kapsüllü duyu cisimcikleri, Meissner cisimcikleri, dokunma cisimcikleri; deri
üzerindeki yüzeysel dokunma reseptörleri
meistersinger :
alm. * meister (usta, üstad, efendi, ağa, öğretmen, reis) + singen (şarkı
söylemek), singer (şarkı söyleyen, şarkıcı) * 14. 15. ve 16. yüzyılllarda
Almanya’da birlikler ve loncalar kurmuş olan ozan ve şarkıcılara verilen isim
meitneriyum :
lat. * meitner ( (Avusturyalı nükleer fizikçi Lise Meitner’in soyadından)
(alm.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) * atom numarası 109, sembolü Mt olan
olan yapay kimyasal element
mekabir :
ara. * kabara (gömmek; çukura koymak, mezara koymak, haznelemek, kabire koymak,
defnetmek), kabr, kabir (ölünün toprağa gömüldüğü yer, mezar, merkad, gömü
yeri, defin yeri), makber (mezar, kabir) * mezarlar, kabirler
mekami :
ara. * kama’a (bastırmak, engellemek, mani olmak, men etmek, susturmak) *
bastırma, engelleme, mani olma, susturma; kamçılar, kırbaçlar
mekamilamin :
ing., lat. * mecamylamine (uluslararası jenerik ilaç adı; yapay olarak
oluşturulmuş kimyasal ad) (me (methyl (CH3) grubu) + cam (camphan halka
sistemi) + yl (kimyasal ek) + amine (amonyak türevli bir azot içeren grup
(-NH2) eki) * nikotinik asetilkolin reseptörlerini bloke eden, geçmişte
hipertansiyon tedavisinde kullanılan ve günümüzde nikotin bağımlılığı
araştırmalarında incelenen ganglion blokeri ilacın etkin maddesi (C11H21N)
mekan :
ara. * kane (olmak, var olmak), kevn (var olma, yaratılış, oluş) * yer, konum,
alan; barınak veya oturma yeri
mekana :
ara. * mekana (imkan vermek, kapasite ve güç vermek), mekn (kudret, kuvvet,
güç), imkan (yapabilirlik, mümkün olma, olanak, fırsat; güç, kapasite, kudret,
kuvvet) * güç, kuvvet, kudret, kapasite, imkan; mekanet (mekhane (alet, araç,
düzenek, makine, cihaz) (gre.); machine, Maschine (makine), mechanic,
mecanique, Mechanik (mekanik) (ing., fra., alm.) )
mekane :
ara. * mekana (imkan vermek, kapasite ve güç vermek), mekn (kudret, kuvvet,
güç), imkan (yapabilirlik, mümkün olma, olanak, fırsat; güç, kapasite, kudret,
kuvvet) * güç, kuvvet, kudret, kapasite, imkan; mekanet (mekhane (alet, araç,
düzenek, makine, cihaz) (gre.); machine, Maschine (makine), mechanic,
mecanique, Mechanik (mekanik) (ing., fra., alm.) )
mekanet : ara.
* mekana (imkan vermek, kapasite ve güç vermek), mekn (kudret, kuvvet, güç),
imkan (yapabilirlik, mümkün olma, olanak, fırsat; güç, kapasite, kudret,
kuvvet) * güç, kuvvet, kudret, kapasite, imkan; mekanet (mekhane (alet, araç,
düzenek, makine, cihaz) (gre.); machine, Maschine (makine), mechanic,
mecanique, Mechanik (mekanik) (ing., fra., alm.) )
mekanik :
gre. * mikhani, mekhane (alet, araç, düzenek, makine, cihaz) + ikos (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * makineye ait, makine ile ilgili, cihazsal, makinesel
mekanizasyon :
gre., lat., fra. * mekhane (alet, araç, düzenek, makine, cihaz) (gre.) + izare
(dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım eki) (lat.);
mécanisation (fra.) * tarım, sanayi veya diğer alanlarda işlerin makinelerle
yapılması, mekanikleştirme
mekanize :
gre., lat., fra. * mekhane (alet, araç, düzenek, makine, cihaz) (gre.) + izatus
(dönüştürülmüş, kılınmış, hale getirilmiş) (izare (dönüştürmek, kılmak, hale
getirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); mécanisé (fra.) *
mekanik hale getirilmiş
mekanizma :
gre., lat., fra. * mekhane (alet, araç, düzenek, makine, cihaz) + ismos (isim
yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (gre.); mécanisme (fra.) * bir işin
veya sürecin işleyiş biçimi, düzenek; özellikle makine veya sistemlerin çalışma
düzeni
mekanokimyasal :
gre. * mikhani, mekhane (alet, araç, düzenek, makine, cihaz) + khymeia (karışım
sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme) (khymeuein (karıştırmak, eritmek,
dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki) ) (gre.); kimya (maddenin
yapısını, hallerini ve etkileşimlerini inceleyen bilim dalı) (ara.) + sal (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer, gibi) (tür.) * mekanik enerjinin etkisiyle
kimyasal tepkimelerin veya malzeme dönüşümlerinin gerçekleşmesini inceleyen,
öğütme, ezme ve deformasyon gibi mekanik işlemlerle başlatılan kimyasal
süreçlerle ilgili alan veya özellik tanımı
mekanosensitif :
gre., lat. * mekhane (alet, araç, düzenek, makine, cihaz) (gre.) + sentire
(hissetmek, duyumsamak, sezmek, algılamak, farketmek), sensitivus (hassas,
duyarlı, algılayan) (sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam)
+ ivus (ile ilgili, -a ait) ) * fiziksel veya mekanik etkilere (basınç,
gerilme, dokunma, titreşim gibi) karşı duyarlı olan, mekanik uyarıları
algılayıp hücresel sinyale dönüştüren (hücre, doku, yapı)
mekik :
far., ara. * mekuk (makara, bobin, araç, alet) (far.), mekkum (ara.) *
dokumacılıkta, el dokuma tezgâhında veya otomatik dokuma tezgahlarda atkı veya
argaç adı verilen ve enine olan iplikleri, arış denilen ve uzunlamasına olan
ipliklerin arasından geçirmeye yarayan masuralı araç; dikiş makinesinde, içine
masura yerleştirilen devinimli parça; oya yapmakta kullanılan, kemikten,
ağaçtan veya plastikten yapılmış, küçük, iki ucu sivri, arasında iplik geçecek
bir yarığı bulunan araç; (dokuma tezgahında) mekiği arışlar arasından hızlı bir
biçimde ve sürekli olarak geçirmek; iki yer arasında hiç durmadan gidip gelmek
mekil :
ara. * keyle (ölçmek, tartmak) * ölçme, ölçülen, kilo ile ölçülen şey (buğday,
arpa gibi kile ile ölçülen şey)
mekin :
ara. * kane (olmak, var olmak), kevn (var olma, yaratılış, oluş), mekan (yer,
konum, alan; barınak, oturma yeri), mekn (kudret, kuvvet, güç), imkan (güç,
kudret, kuvvet, potansiyel, olanak, olabilirlik, yapabilirlik, nüfuz; yer,
yöre, mevki, mevzi), mekana (güç vermek, potansiyel vermek, koşul vermek) *
güçlü, kudretli, sağlam, nüfuzlu, etkili, yüksek mevkili, makam sahibi, imkan
sahibi; itibarlı, güvenilir, yerleşik, köklü
mekir :
ara. * mekera (aldatmak, tuzak kurmak, hile yapmak, kumpas kurmak, komplo
yapmak suretiyle birinin amacına ulaşmasını engellemek) * hile, tuzak, aldatma,
oyun, düzen, komplo, kumpas, mekr
mekkar :
ara. * mekera (aldatmak, tuzak kurmak, hile yapmak, kumpas kurmak, komplo
yapmak suretiyle birinin amacına ulaşmasını engellemek), mekr (hile, tuzak,
aldatma, oyun, düzen, komplo, kumpas) * hilekar, tuzak kuran, aldatıcı,
düzenbaz, komplocu, kumpasçı, makir
mekkare :
ara. * kara (kiralamak, ücretle vermek) * kiralanarak yük taşımada kullanılan
at, deve, katır gibi bir yük hayvanı
mekke :
ara. * bakka (bir yere toplanıp birbirini itip kakmak, sıkışmak; izdiham
oluşmak, kalabalıklaşmak), bekket (kalabalık olma, izdiham, sıkışıklık) * Suudi
Arabistan’da Kabe’nin bulunduğu şehir
meklizin :
lat. * methyl (metil (CH3) grubu) (methy (şarap) + hyle (ahşap, odun, tahta,
ağaçlık, orman, fıçı) ) + cyclizine (kuklos, kyklos (daire, devir, çember,
döngü, dönem, tekerlek, dairesel hareket, siklus) (gre.); cyclus (lat.) + izine
(piperazine türevi ilaçlar için son ek) * bulantı, kusma, baş dönmesi ve
özellikle deniz tutması (motion sickness) tedavisinde kullanılan antihistaminik
ilacın etken maddesi (C25H27ClN2)
mekn :
ara. * mekene (yerleşmek, konumlanmak, kök salmak, muktedir olmak, imkanı
olmak, gücü olmak, sağlamlaşmak) * yerleşme, konumlanma, kök salma, imkan
bulma, muktedir olma; güç, kudret, kuvvet, iktidar
mekniyye :
ara. * kana (saklamak, gizlemek, muhafaza etmek, korumak, örtmek, dolaylı ifade
etmek), kinaye (dolaylı ve dokunaklı ifade etme) * kinaye yapma, dolaylı ve
dounaklı ifade etme, ima etme, üstü örtülü söyleme; yalnızca benzeyen ile
yapılan istiare (bir şeyi benzediği başka varlığının ismiyle anma, eğretileme)
meknun :
ara. * kana (saklamak, gizlemek, muhafaza etmek, korumak, örtmek, dolaylı ifade
etmek) * saklı, gizli, muhafaza edilmiş, korunan, korunmuş
meknuz :
ara. * kanaza (saklamak, biriktirmek, hazine yapmak), kenz ((hazine, saklanan
değer) * saklanmış, biriktirilmiş, hazine haline getirilmiş
mekonyum :
gre., lat. * mekonion (haşhaş tohumu) (mekon (haşhaş) + ion (ile ilgili, gibi,
-a ait) ) (gre.); meconium (lat.) * yenidoğan bebeğin doğumdan önce
bağırsaklarında biriken, bebeğin rahimde geçirdiği süre boyunca yuttuğu,
bağırsak epitel hücreleri, lanugo, mukus, amniyotik sıvı, safra ve sudan oluşan
koyu yeşil-siyah renkte ilk dışkısı
mekonyum ileus :
gre., lat. * mekonion (haşhaş tohumu) (mekon (haşhaş) + ion (ile ilgili, gibi,
-a ait) ) (gre.); meconium (lat.) + eilein (sarmak, kıvırmak, tıkamak), eileos
(sarma, kıvırma, tıkama) (gre.); ileus (bağırsak tıkanıklığı; bağırsak
içeriğinin normal şekilde ilerleyememesi durumu) (lat.) * yenidoğanda
mekonyumun bağırsaklarda tıkanıklık yapması durumu, mekonyum kaynaklı bağırsak
tıkanıklığı
mekr :
ara. * mekera (aldatmak, tuzak kurmak, hile yapmak, kumpas kurmak, komplo
yapmak suretiyle birinin amacına ulaşmasını engellemek) * hile, tuzak, aldatma,
oyun, düzen, komplo, kumpas, mekir
mekruh :
ara. * karaha, keraha (tiksinmek, iğrenmek, istememek, hoşlanmamak), kerh
(tiksinme, iğrenme, hoşlanmama, istememe) * iğrenti verici, tiksindirici,
iğrenç, tiksinç, istenmeyen, hoşlanılmayan, hoş olmayan; İslamda, dince
yasaklanmamış olmakla birlikte yapılmaması istenen
mekruhiyet :
ara. * karaha, keraha (tiksinmek, iğrenmek, istememek, hoşlanmamak), kerh
(tiksinme, iğrenme, hoşlanmama, istememe), mekruh (iğrenti verici,
tiksindirici, iğrenç, tiksinç, istenmeyen, hoşlanılmayan, hoş olmayan; İslamda,
dince yasaklanmamış olmakla birlikte yapılmaması istenen) + iyet (isim yapım ve
durum eki) * İğrençlik, mekruhluk
meksefe :
ara. * kesif (yoğun), kesafet (yoğunluk) * içinde akımsız elektrik yükü
biriktirilen cihaz, yoğunlaç, kondansatör
meksika :
nah. * Mexitli (Aztek savaş tanrısı) + co (yer eki) * Kuzey Amerika’da yer
alan, kuzeyde ABD, güneydoğuda Belize ve Guatemala, batıda Pasifik Okyanusu,
doğuda Meksika Körfezi ve Karayip Denizi ile çevrili olan bir ülke
meksiko :
nah. * Mexitli (Aztek savaş tanrısı) + co (yer eki) * Meksika’nın başkenti
meksiletin :
gre., lat. * me (methyl (CH3) grubu eki) + xil (ksilil grubu) + ethyl (etil
(C2H5- alkil grubu) (athein (yakmak, parlamak) + yl (son ek) ) (gre.) + amine
(amonyak türevli bir azot içeren grup (-NH2) eki) (lat.) * sodyum kanallarını
bloke ederek kalp kasındaki anormal elektriksel uyarıları azaltan, özellikle
ventriküler aritmilerin tedavisinde kullanılan sınıf I b antiaritmik ilacın
etkin maddesi (baz formunda C11H17NO, hidrklorür tuzu formunda C11H17NO⋅HCl)
meksub :
ara. * kasaba (kazanmak, elde etmek, edinmek), iktisab (kazanma, elde etme,
edinme) * kesbolunmuş, kazanılmış, elde edilmiş
meksuf :
ara. * kasafa (yoğunlaşmak, kalabalıklaşmak, koyulaşmak, ağdalaşmak, sıkışmak),
kassafa (yoğunlaştırmak, kalabalıklaştırmak, koyulaştırmak, ağdalaştırmak,
sıkıştırmak, kesif (yoğun, ağdalı, sıkı) * yoğunlaşmış, yoğun, kesif,
kesafetli, ağdalı, sık ve çok olmuş, koyu
meksur :
ara. * kasara (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), kesir (çok, fazla), tekasur
(çoklama, artırma, çoğaltma, çokluk, fazlalık) * çoğaltılan, çoğaltılmış,
fazlalaşmış, artmış, artırılmış
mekşuf :
ara. * kaşafa (açmak, örtüyü kaldırmak, açığa çıkarmak, meydana çıkarmak,
ortaya koymak), kaşif (keşfeden, açığa çıkaran, ortaya çıkaran, bulan, mucit),
keşf (açış, açığa çıkarma, bulma, ortaya çıkarma, meydana çıkarma) *
keşfolunmuş, meydana çıkarılmış, açığa çıkarılmış, ortaya çıkarılmış, bulunmuş,
belli olmuş, açıklanmış
mekteb :
ara. * ketebe (yazmak), kitab (yazı), mektub (yazılmış) * yazı yazılan yer,
yazma yeri; öğrenim yapılan yer, okul, eğitim kurumu
mektep :
ara. * ketebe (yazmak), kitab (yazı), mektub (yazılmış) * yazı yazılan yer,
yazma yeri; öğrenim yapılan yer, okul, eğitim kurumu
mektub :
ara. * ketebe (yazmak), kitab (yazı) * yazılı, yazılmış (kağıt); birine duygu,
düşünce, bilgi veya haber iletmek amacıyla yazılan, genellikle kağıda
geçirilmiş ve posta aracılığıyla gönderilen yazılı iletişim aracı
mektum :
ara. * keteme (gizlemek, saklamak) * gizli, saklı
mektup :
ara. * ketebe (yazmak), kitab (yazı) * yazılı, yazılmış (kağıt); birine duygu,
düşünce, bilgi veya haber iletmek amacıyla yazılan, genellikle kağıda
geçirilmiş ve posta aracılığıyla gönderilen yazılı iletişim aracı
me'kul :
ara. * a’kala (yemek) * ekl olunmuş, yenmiş, yenmiş şey, yiyecek
mekzebe :
ara. * kazaba (yalan söylemek, gerçek olmayanı söylemek) * yalan, yalan söz,
doğru olmayan kelam, palavra
mekzum :
ara. * kazama (üzmek, hüzünlendirmek, kederlendirmek, tasalandırmak), kazim
(öfkesini bastıran, öfkesini dışa vurmayan) * üzüntülü, hüzünlü, gamlı, tasalı,
kederli
mel'ab :
ara. * la’aba (oynamak, eğlenmek), laib (oynayan, eğlenen), la’b (oyun,
eğlence) * eğlence yeri, oyun yeri
melagatran :
lat. * mela (farmasötik ön ek) + gatran (trombin inhibitörü belirteci) * kanın
pıhtılaşmasını önleme özelliğine sahip, doğrudan trombin inhibitörü olarak
geliştirilen sentetik antikoagülan ilacın etken maddesi (C19H25N5O4)
melahat :
ara. * malaha (hoş olmak, tatlı, güzel gelmek, çekici olmak; tuzlu olmak; beyaz
olmak), melih (güzel, hoş, tatlı) * güzellik, zarafet, çekicilik; estetik
olarak hoşluk
melaike :
ara. * meleke (yetki vermek, hükmetmek, el koymak, malik olmak, sahip olmak),
melek (Allah’ın emirlerini yerine getiren, Tanrı ile insan arasında iletişim
görevini üstlenen, gözle görülemeyen bedensiz, süptil ve göksel varlık) *
Allah’ın emirlerini yerine getiren ve insanlara çeşitli görevlerle gönderilen,
manevi varlıklar, melekler
melal :
ara. * malla (bıkmak, usanmak, sıkılmak, üzülmek, hüzünlenmek) * can sıkıntısı,
üzüntü, hüzün, keder, bıkkınlık, sıkıntı hali
melaleuca :
gre. * melas (siyah, kara) + leukos (beyaz) * Myrtaceae familyasına ait, kağıt
kabuklu ağaçları kapsayan cinstir
melamet :
ara. * laama (kınamak, ayıplamak, suçlamak, kötülemek, eleştirmek, azarlamak) *
kınama, ayıplama, sorumluluk yükleme; ahlaki veya sosyal açıdan suçlama
melami :
ara. * laama (kınamak, ayıplamak, suçlamak, kötülemek, eleştirmek, azarlamak) *
Melamet tarikatına bağlı olan ve nefsin kusurlarını ve günahlarını kınayan,
içsel tövbe ve tevazuyu önemseyen mürşid veya derviş
melami :
ara. * lem’a, lam'a (parlamak, ışıldamak), lamia (parlama, parıldama, ışıldama;
lamba) * parıltılar, ışıltılar, aydınlıklar
melamin :
gre. * melas, melanos (siyah, kara, koyu renkli) + amine (amonyak türevli bir
azot içeren grup (-NH2) eki) (lat.) * yüksek azot içeriği nedeniyle reçineler,
yapıştırıcılar ve plastik üretiminde kullanılan organik bileşik (C3H6N6)
melanemez :
gre. * melas, melanos (siyah, kara, koyu renkli) + emein (kusmak), emesis
(kusma) * sindirilmiş kanın kusma yoluyla dışarı atılması; dışkı gibi koyu
siyah renkte kusma
melanet :
ara. * leane, laana (lanetlemek, kötülemek, utandırmak, beddua etmek, ilenmek),
melun (lanetlenmiş, lanet edilmiş, kötülenmiş, uğursuz, kötü talihli), lanet
(ilenç, inkisar, kötülüğünü isteme) * lanetli olma, lanetlenmiş olma
(malignitas, malignity, malignité (lanetli olma) (lat., ing., fra) )
melanj :
fra. * mêler (karıştırmak, harmanlamak) + ange (isim yapım eki) * farklı
nitelikteki unsurların, ögelerin veya maddelerin bir araya getirilmesiyle
oluşan karışım, harman, çeşitlilik
melanin :
gre. * melas, melanos (siyah, kara, koyu renkli) (gre.) + ine (organik
bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) * cilt, saç ve gözde bulunan koyu renk
pigmenti (C18H10N2O4)
melanit :
gre. * melas, melanos (siyah, kara, koyu renkli) + ites (element, kayaç ve
mineral eki) * kara, siyah renkli, doğal demir ve kalsiyum silikat
(Ca3Fe3+2(SiO4) )
melanizm :
gre. * melas, melanos (siyah, kara, koyu renkli) + ismos (isim yapım, durum,
akım, öğreti, doktrin eki) * genetik veya doğal olarak aşırı siyah pigmentasyon
(aşırı melaninleşme) durumu; hayvanların aşırı ölçüde siyah pigmentlenmesi,
başka bir deyişle kısmen bolca melaninle depolanması
melankoli :
gre. * melas, melanos (siyah, kara, koyu renkli) + kholia (huysuzluk, aksilik;
safra) (khole (huysuz, aksi; safra) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) *
derin üzüntü ve karamsarlık hali, karaduygu, karasevda, melankoli, kara sevda;
karanlık düşünce, endişe
melankolik :
gre. * melas, melanos (siyah, kara, koyu renkli) + kholia (huysuzluk, aksilik;
safra) (khole (huysuz, aksi; safra) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) +
ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * siyah safra ile ilişkili; karamsar,
hüzünlü, kasvetli
melanom :
gre. * melas, melan, melanos (siyah, koyu renkli) + oma (tümör, kabarma, şişme,
şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) * koyu renkli bir pigment olan melanin
üreten hücrelerdeki (melanositler) dejenerasyondan kaynaklanan, deri üzerinde
siyah lezyonlar ile karaktetize malign (kötü huylu) bir kanser türü
melanonişi :
gre. * melas, melan, melanos (siyah, koyu renkli) + onyx (tırnak) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki) * tırnak matriksindeki melanositlerin artan
aktivitesi, travma, ilaç kullanımı veya nadiren malign melanom kaynaklı olarak
el veya ayak tırnaklarınızda koyu bir çizgi oluşması
melanosit :
gre. * melas, melan, melanos (siyah, koyu renkli) + kytos (hücre, göze, odacık,
boşluk, oyuk, kap) * cilt, saç ve göz rengini belirleyen ve melanin pigmenti
üreten deri ve tüy, saç hücresi
melanosom :
gre. * melas, melan, melanos (siyah, koyu renkli) + soma (vücut, beden, gövde,
cisim) * melanin pigmentini içeren, melanosit hücrelerinde bulunan ve deri,
saç, tüy ile göz gibi yapılara renk veren pigment organeli, melanin depolayan
hücresel yapı
melanosporum :
gre., lat. * melas, melan, melanos (siyah, koyu renkli) + speirein (ekmek,
tohum atmak, serpmek, saçmak, dağıtmak), spora (ekim, ekme, saçma, dağıtma),
sporas (ekilmiş, saçılmış, dağınık), sporos (ekin, tohum, çekirdek, üreme
hücresi) (gre.), sporum (lat.) * siyah veya koyu renkli spor üreten mantar
türü, bitki türü, siyah trüf mantarı veya siyah périgord trüf mantarı (tuber
melanosporum)
melanthiaceae :
gre., lat. * melas, melan, melanos (siyah, koyu renkli) + anthos (çiçek) (gre.)
+ aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * melantiyagiller olarak bilinen,
çoğunlukla Kuzey Yarımküre'de yayılış gösteren, çok yıllık otsu bitkileri
kapsayan, zambakgillerle akraba bir bitki familyası
melanur :
gre. * melas, melan, melanos (siyah, koyu renkli) + ouros (kuyruk) * genellikle
balık türlerinde kuyruk rengini vurgulamak için kullanılan adlandırma
melanurya :
gre. * melas, melan, melanos (siyah, koyu renkli) + ouros (kuyruk) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki) * sparidae familyasına ait olan, Doğu Atlantik
Okyanusu'nda bulunan, monospesifik oblada cinsindeki tek tür olan ışın
yüzgeçli, kuyruğu siyah renkli bir balık türü
melarsoprol :
lat. * mel (melamin türevlerinden kimyasal önek) + arso (arsenik, arseno-) +
prol (propylen glikol çözeltisi) * Trypanosoma brucei’nin neden olduğu Afrika
uyku hastalığının ikinci evresinde kullanılan, yüksek toksisiteye sahip arsenik
türevli antiparaziter ilacın etken maddesi (C12H15AsN6OS2)
melas :
gre. * melas, melanos (siyah, kara, koyu renkli) * siyah veya koyu renkle
ilgili ön ek (tıp, zooloji ve botanik terminolojisinde siyahlığı veya koyuluğu
ifade eden terimlerde kullanılır (örneğin “melanin”, “melankoli”, “melanurya”)
)
melastomataceae :
gre., lat. * melas, melanos (siyah, kara, koyu renkli) + stoma (ağız, açıklık,
giriş) (gre.) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * Myrtales takımına
bağlı, melastomagiller olarak bilinen, çoğunlukla tropikal bölgelerde yayılış
gösteren, mor çiçeklere, karşılıklı yapraklı ve belirgin damarlı yapraklara
sahip, otsu bitkiler, çalılar ve küçük ağaçları kapsayan bitki familyası
melatonin :
gre. * melas, melanos (siyah, kara, koyu renkli) + tonos (perde, vurgu,
gerilim, gerginlik, anahtar, güç, kuvvet, basınç; ses, vokal perdesi, sesin
yükseltilmesi, müzikte vurgu, ses perdesi) (gre.) + ine (organik
bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) * epifiz bezinden salgılanan, biyolojik
ritimleri ve uyku-uyanıklık döngüsünü düzenleyen indolamin yapılı hormon
(C13H16N2O2)
melce :
ara. * lecee, lacaa (sığınmak, iltica etmek, birine yönelmek) * sığınak,
barınak, korunacak yer; tehlike veya sıkıntı anında sığınılan, korunma ve
güvenlik sağlayan yer; mecazen kurtuluş yolu, çare
melda :
ara. * elede (doğurmak), milad (doğum), mevlid (doğum), veled (doğmuş, çocuk),
valide (anne, doğuran) * genç, taze filiz veya sürgün; yeni yetişmiş genç kız
veya genç delikanlı (mecazi); kadın ismi
mele :
ara., kür. * mevla (efendi, sahip, koruyucu, dini önder; aynı zamanda talebe
ile hocanın, köle ile efendinin ilişkisini ifade eden terim) (ara., kür.) *
ileri gelen, bir cemaatin ileri geleni, dini önder, molla, din alimi, medrese
hocası, Kürt toplumlarında ve özellikle medrese geleneğinde din bilgini, imam
veya dini önder anlamında kullanılan ünvan
mele-i a'la :
ara. * mele (ileri gelen, önder) + i (tamlama eki) + a’la (yüksek, yüce) *
yüksek ileri gelenler; ilahi nizamdaki kerrubiyyun ve melaike cemaati, vazifeli
varlıklardan oluşan en yüksek melekler heyeti
melek :
ara. * malaka, meleke (yetki vermek, hükmetmek, el koymak, malik olmak, sahip
olmak, haiz olmak, görevlendirmek, egemenlik kurmak), malik (sahip olan) *
Allah’ın emirlerini yerine getiren, Tanrı ile insan arasında iletişim görevini
üstlenen, gözle görülemeyen bedensiz, süptil ve göksel vazifeli varlık
meleke :
ara. * malaka, meleke (yetki vermek, hükmetmek, el koymak, malik olmak, sahip
olmak, haiz olmak, görevlendirmek, egemenlik kurmak), malik (sahip olan) *
sahip olma; ustalık, hüner, beceri, bir işi yapabilme kapasitesi, yetkinlik
melekut :
ara. * melek (Allah’ın emirlerini yerine getiren, Tanrı ile insan arasında
iletişim görevini üstlenen, gözle görülemeyen bedensiz, süptil ve göksel
vazifeli varlık) + ut (isim yapım ve durum eki) * Tanrı’nın egemenliği, ilahi
alem, ruhani plan; meleklerin yaşadığı, fiziksel olmayan, manevi alem
melek-ül mevt :
ara. * melek (Allah’ın emirlerini yerine getiren, Tanrı ile insan arasında
iletişim görevini üstlenen, gözle görülemeyen bedensiz, süptil ve göksel
vazifeli varlık) + el (ön ek, artikel) + mevt (ölüm) * ölüm meleği
melemek :
tür. * me (koyun veya kuzunun çıkardığı sesten ses yansımalı kelime) + le
(etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * koyun veya keçi "meee"
diye uzunca bir ses çıkararak bağırmak
melena :
gre. * melas, melanos (siyah, kara, koyu renkli) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) * genellikle üst gastrointestinal sistemden (mide veya ince
bağırsak) kaynaklı olarak dışkıda siyah ve katran renginde kan bulunması durumu
meles :
lat. * melas, meles (siyah, kara, koyu renkli hayvan) * sansargiller
(Mustelidae) familyasından, Orta ve Batı Avrupa ile Asya’da yaşayan, porsuk
cinsi gececil ve kazıcı bir memeli türü (yaşayan türleri meles anakuma, meles
leucurus ve porsuktur.)
meleş :
tür. * me (koyun veya kuzunun çıkardığı sesten ses yansımalı kelime) + leş
(işteş fiil eki) * iki veya daha çok kuzulu koyun; birden fazla koyun veya
kuzunun aynı anda ya da karşılıklı olarak çıkardığı meleyiş sesi
meleşmek :
tür. * me (koyun veya kuzunun çıkardığı sesten ses yansımalı kelime) + leş
(işteş fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * koyunlar veya keçiler karşılıklı
olarak "meee" diye uzunca bir ses çıkararak bağırmak
melez :
ara. * ladda, lazza (karıştırmak, birleştirmek) * değişik türde bitkiden
üretilmiş (bitki) veya değişik bir ırktan üremiş (hayvan); ırkları ayrı bir ana
babadan doğmuş, her iki ırkın kimi özelliklerini kendinde taşıyan (kimse);
karışım, melez
melfalan-prednizolon :
lat. * melphalan (fenilalanin türevi aziridinli alkilant ajan, kemoterapi
ilacı) + prednizolon (kortikosteroid türevi, antiinflamatuvar ve immünsüpresif
etki) * kombinasyon halinde özellikle multipl miyelom ve bazı hematolojik
malignitelerin tedavisinde kullanılan, melphalan hücre bölünmesini engellerken,
prednizolon inflamasyonu azaltan ve immün yanıtı modüle eden kemoterapi
protokolü (C13H18Cl2N2O2)
melfuf :
ara. * laffa (sarmak, dolamak, kıvırmak) * sarılmış, kıvrılmış
melfufen :
ara. * laffa (sarmak, dolamak, kıvırmak), melfus (sarılmış, kıvrılmış) *
sarılmış olarak, kıvrılmış olarak, eklenmiş olarak, ilişik olarak
melfuz :
ara. * lafaza (söylemek, demek, kelam etmek, ifade etmek, dile getirmek), lafz
(söz, kelam, deyiş, ifade), telaffuz (söyleme, deme, kelam etme, ifade etme) *
söylenmiş, denmiş, kelam edilmiş, ifade edilmiş, telaffuz edilmiş, okunmuş
melhame-i kübra :
ara. * lahm (et), lahama (birleştirmek, kaynaştırmak, yoğunlaştırmak, karışmak;
et işlemek, etle kaplamak), melhama (yoğunlaşma, savaş, çarpışma, çatışma) + i
(tamlama eki) + kebir (büyük, ulu), kubra (en büyük, en ulu, yüce) * kıyamet
savaşı, büyük savaş, büyük çatışma, büyük meydan muharebesi; İslam
literatüründe kıyamet alametleri arasında geçen, dünyanın sonundaki büyük ve
yıkıcı savaş veya apokaliptik çatışma
melhub :
ara. * lehb (alev) * alevli, alevlenmiş
melhuk :
ara. * lahaka (katmak, bağlamak, eklemek, ilave etmek), ilhak (katma, bağlama,
ekleme, ilave) * karışmış, katılmış, eklenmiş, ilave edilmiş, kavuşmuş, iltihak
etmiş
melhuz :
ara. * lahaza (yapışmak, tutunmak) * tutturulmuş, takılmış, iliştirilmiş;
özellikle deriye, kıyafete veya bir yere sabitlenmiş nesne veya ek; bağlanmış,
zorunlu veya sıkı bağlı
melia :
gre. * melia (dişbudak benzeri sert odunlu ağaç) * Meliaceae familyasına ait,
tesbih ağacı olarak bilinen ağaç cinsi
melia :
gür. * melia (tilki) * Kafkasya'daki Gürcistan eyaletinde, İtalya'da veya
İrlanda'da ortaya çıkmış olan, Gürcüce'de "tilki " anlamına gelen bir
aile adı
meliaceae :
gre., lat. * melea (dişbudak ağacı) (gre.) + aceae (-giller, bitki familyası
eki) (lat.) * mahogangiller olarak bilinen, çoğunlukla tropikal ve subtropikal
bölgelerde yetişen, ağaç ve çalılardan oluşan, değerli odunları ve aromatik
özellikleriyle bilinen bitki familyası, tespihağacıgiller
melianthus :
gre., lat. * meli (bal) + anthos (çiçek) * Francoaceae familyasına ait, nektar
bakımından zengin süs bitkisi cinsi
melicope :
gre., lat. * meli (bal) + kope (kesik) * Rutaceae familyasına ait, aromatik
yapraklı ağaç ve çalı cinsi
melih :
ara. * malaha (hoş olmak, tatlı, güzel gelmek, çekici olmak; tuzlu olmak; beyaz
olmak), melih (güzel, hoş, tatlı) * güzel yüzlü, sevimli, hoş karakterli; erkek
ismi
meliha :
ara. * malaha (hoş olmak, tatlı, güzel gelmek, çekici olmak; tuzlu olmak; beyaz
olmak), melih (güzel, hoş, tatlı) + a (dişil eki) * güzel yüzlü, sevimli, hoş
karakterli; kadın ismi
melik :
ara. * malaka (sahip olmak, haiz olmak, hükmetmek, edinmek, yetkisi olmak,
egemenlik kurmak), mulk (sahiplik, sahip olma, haiz olma), malik (sahip, haiz olan)
* sahip, hükümdar, kral, şah, padişah
melike :
ara. * malaka (sahip olmak, haiz olmak, hükmetmek, edinmek, yetkisi olmak,
egemenlik kurmak), mulk (sahiplik, sahip olma, haiz olma), malik (sahip, haiz
olan), melik (sahip, hükümdar, kral, şah, padişah) + e (dişil eki) * sahibe,
kraliçe, sultan
melikgazi :
ara. * melik (sahip, hükümdar, kral, şah, padişah) (ara.) + gazi (akıncı,
istilacı) (gaza (akın etmek, yağmalamak, talan etmek, öldürmek, yok etmek,
parçalamak, dövmek, ezmek, vurmak; kavga etmek, mücadele etmek, savaşmak) + i
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Kayseri’nin bir ilçesi
melil :
ara. * melele (sıkılmak, bıkmak, usanmak, daralmak; üzülmek) * sıkılmış,
usanmış, bıkmış; ilgisiz veya isteksiz; donuk, ruhsuz, tatsız
melilit :
gre. * meli (tatlı, bal) + lithos (kaya, taş) * silikat sınıfından, volkanik
kayaçlarda (nefelinit, bazalt, skarn) bulunan, sarımsı-balımsı renkte, kalsiyum
ve alüminyum açısından zengin, camsı görünümlü mineral grubu (rengi itibarıyla
“bal taşı” anlamında adlandırılmıştır.) ( (Ca,Na)2(Al,Mg,Fe)(Si,Al)2O7)
melilla :
isp. * melil (yerleşim yeri, sığınak) + a (yer eki) * Kuzey Afrika’da Fas
kıyılarında yer alan, kuzey ve doğuda Akdeniz, güney ve batıda Fas toprakları
ile komşu olan, Avrupa kıtasının İspanya toprağı olarak Afrika kıtasında yer
alan, İspanya’ya bağlı özerk bir şehir
melinit :
gre. * melas, melanos (siyah, kara, koyu renkli) + nitre, nitron (tuz, potasyum
nitrat) + ites (element, kayaç ve mineral eki) * ilk kez 1880’lerde Fransız
ordusunda top mermilerinde kullanılmış olan ve daha sonra İngiltere’de
“lyddite” adıyla bilinen pikrik asit (trinitrofenol) esaslı yüksek patlayıcı
(C6H2(NO2)3OH)
meliosma :
gre., lat. * meli (bal) + osme (koku) * Sabiaceae familyasına ait, hoş kokulu
çiçekleri olan ağaç cinsi
meliphagidae :
gre. * meli (bal) + phagos (yiyen, yutan, tüketen) (phagein (yemek, yutmak,
tüketmek) + os (isim/sıfat yapım eki) ) + idae (-giller, hayvan familyası) *
bal emici kuşları kapsayan, Avustralya ve Yeni Gine çevresindeki bölgelerde
yaşayan, nektarla beslenmeye uyarlanmış dilleri bulunan küçük ve orta boylu
ötücü kuşlar familyası, balcı kuşlar familyası
melisa :
gre. * melissa (bal arısı) (meli (bal) + issa (dişil isim yapım eki) ) *
ballıbabagiller (Lamiaceae) familyasından, hoş kokulu, limon aromalı, arıları
çekmek ve sakinleştirici, sindirim düzenleyici olarak kullanılan çok yıllık
bitki, melissa officinalis (oğul otu, limon nanesi)
melissa :
gre. * melissa (bal arısı) (meli (bal) + issa (dişil isim yapım eki) ) *
ballıbabagiller (Lamiaceae) familyasından, hoş kokulu, limon aromalı, arıları
çekmek ve sakinleştirici, sindirim düzenleyici olarak kullanılan çok yıllık
bitki, melissa officinalis (oğul otu, limon nanesi)
meliyya :
ara. * mala (uzamak, devam etmek, süreklilik göstermek) * uzun zaman, zaman
olarak uzun, süregiden veya devamlı bir dönem
melizmatik :
gre. * melos (şarkı, melodi, ezgi) + ismos (isim yapım eki; ile ilgili oma) +
ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir heceye birden fazla nota
yükleyerek şarkı söyleme; müzikte bir hecenin veya notanın üzerine birden çok
notanın bağlanmasıyla oluşan süslü, uzun seslendirme biçimi anlamında sıfat
melkersson rosenthal
sendromu : nor., alm. * melkersson (Norveçli patolog Einar
Melkersson’un soyadından) (nor.) + rosenthal (Alman dermatolog Curt
Rosenthal’in soyadından) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik
durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * klasik triadı yüz felci (facial
paralizi), dudak ve yüz şişliği (ödem) ve dilde çatlaklar (fissürlü lingua) ile
karakterize olan, genellikle kronik veya tekrarlayan seyir gösteren,
immünolojik ve genetik faktörlerden kaynaklanan nadir nörolojik ve dermatolojik
hastalık
mellahi :
ara. * liha (hoş, tatlı veya güzel olmak), malah, melih (tatlı, hoş, güzel) + i
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türk musikisinde, hüzünlü, duygulu ve
tatlı bir neş’e taşıyan, genellikle orta perdeli ve yumuşak geçişli ses
dizileri ile icra edilen, saz ve sesle yorumlanan geleneksel bir makam
mellitus :
gre., lat. * meli (bal, tatlı) (gre.) + itus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.)
* tatlı, balımsı, hoş aromalı; idrarda glikoz bulunması durumu (diabetes
mellitus (tatlı idrar) )
melodi :
gre. * melos (şarkı, ezgi) + oidia (şarkı, ilahi) * müzikte bir eserdeki nota
dizisi veya ezgi; belirli ritim ve armoni içinde düzenlenen sesler topluluğu
melodik :
gre. * melos (şarkı, ezgi) + oidia (şarkı, ilahi) + ikos (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * melodi ile ilgili
melodram :
gre. * melos (şarkı, ezgi) + drao, draein (yapmak, etmek, eylemek, işlemek),
drama (yapma, yapış, eylem, hareket) * eski Yunan trajedilerinde koro başıyla
bir oyuncu arasında yer alan şarkılı konuşma.; oyuncuların müzik eşliğinde
sahneye girip çıktıkları bir oyun türü
meloksikam :
gre. * melo (ticari veya kimyasal önek) + xicam (oksikam sınıfı nonsteroidal
antiinflamatuvar ilaç, NSAID) * ameliyat sonrası ağrı, romatoid artrit ve
osteoartrit semptomlarını azaltmak için kullanılan analjezik (ağrı kesici),
ateş düşürücü, non steroidal ve antienflamatuar ilacın etken maddesi
(C14H13N3O4S2)
melolontha :
gre. * melon (elma, meyve) + ollumein (yoketmek, mahvetmek) + onthos (çiçek) *
meyve ve çiçek mahveden; Mayıs böcekleri veya scarabaeidae familyasından büyük
tırtıllar ve böcekler (larvalarının bitki köklerini yemesi, yetişkinlerinin
çiçekleri, yaprakları tüketmesinden ismini almıştır.)
melon :
gre. * melopepo (bir çeşit kavun) (melon (meyve, elma) + peptein (pişirmek,
olgunlaştırmak, sindirmek, hazmetmek), pepon (olgun, pişkin) ) * elma görünümlü
meyve, kavun; tepesi yuvarlak erkek şapkası
meloş :
gre., tür. * meli (bal, tatlı) (gre.) + oş (küçültme ve sevecenlik eki) (tür.)
* tatlı, sevimli, şirin (özellikle çocuklar veya sevimli davranan kişiler için)
melothria :
gre. * melothron (kabak benzeri) (melon (elma, yuvarlak meyve) + thron (ile ilgili,
-a ait) ) * Cucurbitaceae familyasına ait, küçük meyveli sarılıcı bitki cinsi
melphalan :
lat. * mel (fenilalanin türevi, aminoasit kökeni) + phalan (fenilalanin ile
ilişkili kimyasal yapı eki) * multipl miyelom, yumurtalık kanseri, melanom ve
AL amiloidozu tedavi etmek için kullanılan, ağız yoluyla veya damar içine
enjeksiyonla verilen, yaygın yan etkileri mide bulantısı ve kemik iliği
baskılanması olan ve alkilant ajan olarak kullanılan bir kemoterapi ilacın
etken maddesi (C13H18Cl2N2O2)
melsuk : ara.
* lasaka (yapışmak, tutunmak, bitişmek, kavuşmak), lasik (yapışkan) *
yapıştırılmış, tutturulmuş, bitiştirilmiş
melşizedek :
ibr. * melek (kral, hükümdar) + sedek, şedek (doğru) * Tevratta yer alan Salem
kralı ve El Elyon rahibi
meltem :
gre. * meli (bal; tatlı, hoş) + temi (son ek) * yaz aylarında, karadan denize
doğru esen hafif rüzgar; gündüzleri denizden karalara, geceleri ise karalardan
denize doğru esen hafif rüzgar; Ege Denizi'nin kuvvetli, kuru kuzey rüzgarları
meluf :
ara. * alafa, alifa (alışmak, cana yakın olmak, dostluk kurmak, birleşmek),
allafa (birleştirmek, yakınlaştırmak, tanıştırmak, dost haline getirmek,
alıştırmak; bir araya getirmek, toplamak, derlemek, düzenlemek, yazmak), ulfet
(alışma, alışkanlık, uyum, ısınma, birleşme; ahbaplık, dostluk) * alışılmış,
alışık
melul :
ara. * malla (bıkmak, usanmak, sıkılmak, üzülmek, hüzünlenmek), melal (usanç,
can sıkıntısı, bıkkınlık, hüzün, üzüntü, keder, yorgunluk) * üzüntülü, üzgün,
hüzünlü, boynu bükük, usanmış, bıkmış, bıkkın
melum :
ara. * laama (kınamak, ayıplamak, suçlamak, kötülemek, eleştirmek, azarlamak);
elem (keder, üzüntü, hüzün, gam, tasa) * kınanmış, ayıplanmış, azarlanmış,
tahkir edilmiş, levmolunmuş; kederli, üzüntülü, hüzünlü, gamlı, tasalı
melun :
ara. * leane, laana (lanetlemek, kötülemek, utandırmak, beddua etmek, ilenmek)
* lanetlenmiş, lanet edilmiş, kötülenmiş, uğursuz, kötü talihli
meluncan :
far. * melun (lanetlenmiş, lanetli) + can (can, cin, ruh) * ABD'nin güneydoğu
eyaletlerinde, daha ziyade orta Apalaşya'nın Cumberland Gap yöresinde yaşayan
"tam beyaz" olmayan Türk asıllı melez ırk
melül :
ara. * malla (bıkmak, usanmak, sıkılmak, üzülmek, hüzünlenmek), melal (hüzün,
üzüntü, keder, yorgunluk) * üzüntülü, üzgün, hüzünlü, boynu bükük, usanmış,
bıkmış, bıkkın
melzum :
ara. * lazama (gerekli olmak, gerekmek, ihtiyaç duyulmak, lazım olmak,
ayrılmamak, bağlı kalmak), ilzam (gereklilik, lazım olma durumu), lazim
(gerekli, ihtiyaç duyulan) * birbirinden ayrılmayan, beraber bulunması lazım
gelen, lüzumlu olmuş olan, lüzumlu kılınmış, gerekli olmuş
memalik :
ara. * mamlakat, memleket (sahip olunan şey, mülk, krallık, ülke, yurt, devlet)
(ma (ne, o) + meleket (sahip olunmuş, malik olunmuş, elde edilmiş) (meleke
(sahip olmak, malik olmak, egemen olmak, hükmetmek) + t (geçmiş zaman ve sıfat
yapım eki) ) * ülkeler, memleketler, yurtlar
memantin :
lat. * mem (kimyasal önek) + antine (farmasötik ek ve nöroaktif bileşik
belirteci) * Alzheimer hastalığı ve bazı nörodejeneratif hastalıklarda sinaptik
aşırı uyarılmayı azaltmak için kullanılan NMDA (N-Metil-D-Aspartik Asit
(N-Methyl-D-Aspartate) reseptör antagonisti olan nörolojik ilaç (C12H21N)
memat :
ara. * mata (ölmek) * ölüm, ölme
memba :
ara. * naba (su çıkmak, fışkırmak, akmak) * su kaynağı, pınar, menba
membran :
lat. * membrum (organ, uzuv) + ana (ile ilgili, gibi, -a ait) * hücre veya
organları çevreleyen ince, esnek örtü, zar, ince deri, doku
membranöz :
lat. * membrana (zar, ince örtü) (membrum (organ, uzuv) + ana (ile ilgili,
gibi, -a ait) ) + osus (ile ilgili, -a ait, gibi, benzer) * ince bir zar,
membran benzeri yapı ile ilişkili olan, zar yapısı içeren veya zarla
karakterize edilen
memdud :
ara. * madda, medde (uzatmak, germek, yaymak, çekmek) * uzatılmış, gerilmiş,
yayılmış, çekilmiş
memduh :
ara. * madaha (birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söylemek, övmek, takdir
etmek, yüceltmek, methetmek, sitayişle bahsetmek), medh (övgü, övme, takdir) *
övülmüş, takdir edilmiş, medhedilmiş, yüceltilmiş; erkek ismi
meme :
lat. * mamma (süt memesi, göğüs ucu) (emme eylemi esnasında çıkan “mmm”
sesinden türeme onomatopeik kelime) * memelilerin göğsünde türlü biçim ve
değişik sayıda bulunan, meme başı denilen çıkıntıları olan, dişilerde yavru
emzirmeye yarayan, erkeklerde gelişmemiş durumda kalan süt bezi; küçük
çocuklara, avutmak için verilen, meme başı benzeri çıkıntısı olan plastik nesne
memeliler :
lat., tür. * mamma (süt memesi, göğüs ucu) (lat.) + li (ile, birlikte, beraber,
sahibi) (tür.) * dişi bireylerinde süt bezleri bulunan, yavrularını sütle
besleyen ve genellikle kıllı omurgalı hayvanlar topluluğu
memerr :
ara. * ma (ne, o) + merra (geçmek, uğramak, üzerinden geçmek) * geçiş yeri,
geçit, geçmiş olan (memoria, memory, mémoire (hatıra, hafıza, geçmişi
barındıran) (lat., ing., fra.) )
memişhane :
ara., far. * maşa (yürümek), memşi, mamşi (yürüme yeri, koridor, geçit) (ara.)
+ hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * tuvalet,
apteshane, ayakyolu
memleha :
ara. * milh (tuz) kelimesinen türeme isim * ıyılarda, tava denilen havuzlara
deniz veya göl suyu akıtıldıktan sonra kurutularak tuz elde edilen yer, tuzla;
davarlara kırda tuz verilen düz ve taşlık, kayalık yer
memleket :
ara. * mamlakat, memleket (sahip olunan şey, mülk, krallık, ülke, yurt, devlet)
(ma (ne, o) + meleket (sahip olunmuş, malik olunmuş, elde edilmiş) (meleke
(sahip olmak, malik olmak, egemen olmak, hükmetmek) + t (geçmiş zaman ve sıfat
yapım eki) ) * bir devletin egemenliği altında bulunan kara, deniz ve havanın
oluşturduğu bütün; bir halkın üzerinde egemen olarak yaşadığı, kültür ve uygarlığını
oluşturduğu toprak parçası, ülke, yurt, devlet
memluk :
ara. * meleke (sahip olmak, egemen olmak, hükmetmek) * malik olunmuş, sahip
olunmuş, hükmedilmiş, köle, kul
memnu :
ara. * mana (yasaklamak, engellemek, engel olmak, men etmek, mani olmak) *
yasak, menedilmiş, engellenmiş, mani olunmuş
memnuiyet :
ara. * mana (yasaklamak, engellemek, engel olmak, men etmek, mani olmak), memnu
(yasak, menedilmiş, engellenmiş, mani olunmuş) + iyet (durum eki, isim yapım
eki) * yasak olma durumu, yasak edilme durumu, yasaklanma
memnun :
ara. * menne, manna (vermek, lütfetmek, nimetlendirmek, bahşetmek, bağışlamak)
* verilmiş, lütfedilmiş, nimetlendirilmiş, bahşedilmiş, bağışlanmış; hoşnut,
razı
memnuniyet :
ara. * memnun (verilmiş, lütfedilmiş, nimetlendirilmiş, bahşedilmiş,
bağışlanmış; hoşnut, razı) + iyet (isim yapım ve durum eki) * memnun olma
durumu
memorandum :
lat. * memoria (hafıza, bellek, zihin), memorare (hatırlatmak, anımsatmak,
hatırlamak, anmak) (memor (hatırlayan, anımsayan) (mem (zihinde tutmak,
hatırlamak, anımsamak, düşünmek akılda tutmak) + or (yapan, eden eki) ) + are
(fiil mastar eki) ) + andum (isim yapım ve durum eki) * hatırlatılması gereken
şey, not, yazı; bir devletin başka bir devlete siyasal bir sorunla ilgili
olarak gönderdiği uyarı yazısı, diplomatik nota
memori :
lat. * memoria (bellek, hafiza, anı, zihin, hatırlama, hatıra) (memor
(hatırlayan, anımsayan, düşünen akılda tutan) (mem (zihinde tutmak, hatırlamak,
anımsamak, düşünmek akılda tutmak) + or (-cı, yapan, eden eki) ) + ia (isim
yapım eki) ) (lat.); memory (ing.) * hafıza, bellek, zihin, anı, hatıra
memorial :
lat. * memoria (bellek, hafiza, anı, zihin, hatırlama, hatıra) (memor
(hatırlayan, anımsayan, düşünen akılda tutan) (mem (zihinde tutmak, hatırlamak,
anımsamak, düşünmek akılda tutmak) + or (-cı, yapan, eden eki) ) + ia (isim
yapım eki) ) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hatırlamaya yönelik
(nesne veya yapı), anısal, anıtsal, hatırlama anıtı
memory :
lat., ing. * memoria (bellek, hafiza, anı, zihin, hatırlama, hatıra) (memor
(hatırlayan, anımsayan, düşünen akılda tutan) (mem (zihinde tutmak, hatırlamak,
anımsamak, düşünmek akılda tutmak) + or (-cı, yapan, eden eki) ) + ia (isim
yapım eki) ) (lat.); memory (bellek, hafıza, anı, hatıra) (ing.) * bilgisayarın
verileri ve program talimatlarını geçici veya kalıcı olarak sakladığı depolama
alanı; anı, hatıra
memsuh :
ara. * masaha (ovmak, sürmek, ovalamak, yağla ovmak) * el ile sıvanmış,
ovulmuş, meshedilmiş, temas edilmiş, dokunulmuş
memşa :
ara. * maşa (yürümek), meşy (yürüme), temaşa (yürüyüş, yürüme) * yürüme yeri,
koridor, geçit, ayak yolu
memul :
ara. * emel (beklenti, emel, umut), emele, amala (umut etmek, ummak, ümit
bağlamak, arzu etmek) * umulan, beklenen, ümit edilen, arzu edilen, düşünülen
memur :
ara. * amr, emr (iş, emir, komut, buyruk, talimat), amara (buyurmak, iş
yapmasını istemek, emretmek) * emredilen kişi, emir eri, kul, köle; devlet
hizmetinde, devletin süreklilik isteyen işlerinde aylıkla çalışan, yasalara
göre sorumluluğu ve yetkisi olan kimse; bir işle görevlendirilmiş olan
memure :
ara. * amr, emr (iş, emir, komut, buyruk, talimat), amara (buyurmak, iş
yapmasını istemek, emretmek), memur (emredilen kişi, emir eri, kul, köle) + e
(dişil eki) * kadın memur.
memuriyet :
ara. * memur (emredilen kişi, emir eri, kul, köle) + iyet (isim yapım ve durum
eki) * memur olma durumu, memurluk, görevlilik; görev
memzuc :
ara. * mazaca (karıştırmak, birleştirmek, bir araya getirmek), mizac (karışım,
bileşim, yapı; huy, tabiat) * bitişik, karışık, karışmış, birlik olmuş, bir
araya getirilmiş, birleşmiş
men :
ara. * mana (yasaklamak, engellemek, engel olmak, men etmek, mani olmak) *
yasak etme, engelleme
men :
ara. * men (kim, kimse, kişi, şahıs) * kim, kimse, kişi, şahıs
men dakka dukka :
ara. * men (kim, kimse, kişi, şahıs) + dakka (vurur, çarpar, darbeder) + dukka
(vurulur, çarpılır, darbedilir) * kapı çalanın kapısı çalınır, eden bulur
menafi :
ara. * nefa (yararlı olmak, fayda vermek, işlemek, etkili olmak), menfaat
(faydala, yararla, çıkarla) * faydalar, yararlar, çıkarlar, menfaatler
menafii umumiye :
ara. * menafi (faydalar, yararlar, çıkarlar, menfaatler) + i (tamlama eki) +
umum (genel, amme ile ilgili) + iyet (isim yapım ve durum eki) * genele ilişkin
faydalar; devletin gereksinimlerine cevap veren ve bu ihtiyaçları karşılayan,
devlete yarar sağlayan değerler bütünü, kamu yararı
menaj :
lat. * manere (kalmak, durmak, ikamet etmek), mansio (konaklama, ikamet,
durak), mansionaticum (ikamet yeri, ev) (lat.); ménage (ev idaresi, ev halkı,
ev işleri) (fra.) * ev idaresi, geçim, aile düzeni
menajer :
lat. * manus (el) + agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak, işlemek,
sürmek, gütmek, yönetmek, yönlendirmek, hareket ettirmek) (lat.); manège (at
eğitimi, idman yeri; idare etme) (fra.); manager (idare eden, yönetici) (manage
(yönetmek, idare etmek) + er (-cı, yapan, eden eki) ) (ing.) * yönetici,
idareci; sanatçı, sporcu, oyuncu vb. kişilerin işlerini düzenleyen,
sözleşmelerini yapan, onları temsil eden kişi
menakıb :
ara. * nakaba (isabet etmek, delmek, oymak, kazmak, oyuk açmak, derinlemesine
incelemek, araştırmak, iç yüzüne vakıf olmak, nüfuz etmek; gözlemek, isabet
etmek, bir şeyden bahiste bulunmak, haber vermek), menkıbe (dini yüce
şahsiyetlerin veya tarihe geçmiş yiğit kimselerin olağanüstü, yanlarını
anlatan, dilden dile yayılıp gelen öykü, haber, öykü, bahis, hikaye) * din
büyüklerinin, evliyaların veya tarihe geçmiş yiğit kimselerin olağanüstü, yüce
özelliklerini, kerametlerini anlatan, dilden dile yayılıp gelen öyküler,
kıssalar, menkıbeler, öyküler, hikayeler, menkıbeler
menakıp :
ara. * nakaba (isabet etmek, delmek, oymak, kazmak, oyuk açmak, derinlemesine
incelemek, araştırmak, iç yüzüne vakıf olmak, nüfuz etmek; gözlemek, isabet
etmek, bir şeyden bahiste bulunmak, haber vermek), menkıbe (dini yüce
şahsiyetlerin veya tarihe geçmiş yiğit kimselerin olağanüstü, yanlarını
anlatan, dilden dile yayılıp gelen öykü, haber, öykü, bahis, hikaye) * din
büyüklerinin, evliyaların veya tarihe geçmiş yiğit kimselerin olağanüstü, yüce
özelliklerini, kerametlerini anlatan, dilden dile yayılıp gelen öyküler,
kıssalar, menkıbeler, öyküler, hikayeler, menkıbeler
menakıpname :
ara., far. * menakib (din büyüklerinin, evliyaların veya tarihe geçmiş yiğit
kimselerin olağanüstü, yüce özelliklerini, kerametlerini anlatan, dilden dile
yayılıp gelen öyküler, kıssalar, menkıbeler, öyküler, hikayeler, menkıbeler)
(ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış
yazı) (far.) * velilerin, tarikat büyüklerinin ve şeyhlerin kerametlerini konu
alan yazılı eserler
menam :
ara. * nama (uyumak, dinlenmek), nevm (uyku; dinlenme; uyuşma) * uyku; uyunacak
yer
menar :
ara. * nar (ateş), nur (aydınlık, ışık, parlaklık, parıltı, ışıltı) * nur yeri,
ışık yeri, fener, kandil, minare
menarş : gre.
* men (ay) + arkhaios (eski, eskiden kalma, kadim, antik) (arkhe (geri, baş,
başlangıç, ilk, geçmiş, eski, evvel, önce, kadim, antik; hükümet, hakimiyet,
tahakküm, yönetim, otorite) + ios (sıfat yapım eki) ) * kadınlarda ilk adet
(menstruasyon) dönemi veya ilk kez adet görme
menas :
ara. * nasa (uygun olmak, uygun hale getirmek, bağlamak) * sığınılacak yer,
sığınma, kurtuluş (menace (tehdit) (ing., fra.) )
menasik :
ara. * nasaka (yönelmek, adamak, bağlanmak, kaynaklanmak), mensek (ibadet
usülü, ibadet yeri) * ibadet usülleri, ibadet yolları, ibadet tarzları; ibadet
yerleri
menat :
mıs., ara. * menat (ölçmek, saymak, dengelemek, güç ve koruma sağlamak) (mıs.),
menat (put ismi) (ara.) * put ismi, “çokluk” beklentisiyle tapılan put; Mısır
tanrıçası Hathor’un kullandığı bir tür muska veya tinsel kolye (many (çok),
money, monnaie (para) (ing., fra.) )
menba :
ara. * naba (su çıkmak, fışkırmak, akmak) * su kaynağı, pınar, menba
mendebur :
ara. * min (-den) + el (ön ek, artikel) + dabara (arkadan gelmek, ardından
gelmek, takip etmek, geriden gelmek), debur (arkadan gelen, geriden gelen),
dubur (ard, arka, geri) * müflis, talihi ters dönmüş; (sövgü, hakaret sözü
olarak kullanılır) iğrenç, sünepe, pis, aksi, ters, sümsük; yaramaz
mendelevyum :
lat. * mendevel (elementlerin periyodik tablosunu geliştiren Rus kimyager
Dmitri Mendeleyev'in soyadından) (rus.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) *
atom numarası 101, singesi Md olan, yapay olarak elde edilmiş olan element
menderes :
gre. * meandros (dolambaç, kıvrılarak akan su, kıvrılma) * bir akarsuyun, az
eğimli tabanlarında ve ova düzlüklerinde oluşturduğu S harfine benzer kıvrım;
İzmir’in bir ilçesi
mendil :
lat. * mantellum (manus (el) + tellum (bez, kumaş) ), mantile (sofra bezi,
havlu) * örtü, bez parçası, havlu; burun ve ter silmekte, el ve yüz kurulamakta
kullanılan, küçük, kare biçiminde bez veya kağıt; giysinin yaka cebine
konularak ucu dışarda bırakılan mendil biçiminde süs
mendirek :
gre. * mandrakion (mandra (kapalı yer, çevrili yer, ağıl) + kion (küçültme eki)
) * dalgakıran, küçük iskele; dalgakıran yapılarak oluşturulan yapay liman;
liman ağızlarında yapılan küçük hisar veya kale
mendub :
ara. * nadaba (göndermek, atamak, yetki vermek, temsil etmek) * sevilen,
yapılması uygun olan, işlenmesi teşvik edilen iş, yapılması beğenilen iş
mendud :
ara. * nadda (yığmak, istiflemek) * yığılı, istifli
menejer :
lat. * manus (el) + agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak, işlemek,
sürmek, gütmek, yönetmek, yönlendirmek, hareket ettirmek) (lat.); manège (at
eğitimi, idman yeri; idare etme) (fra.); manager (idare eden, yönetici) (manage
(yönetmek, idare etmek) + er (-cı, yapan, eden eki) ) (ing.) * yönetici,
idareci; sanatçı, sporcu, oyuncu vb. kişilerin işlerini düzenleyen,
sözleşmelerini yapan, onları temsil eden kişi
menekşe :
gre., far. * monemvasia (tek girişli) (moni (tek) + emvasis (yaklaşma, giriş) )
(gre.); banafşe, benefşe (far.) * menekşegillerden, doğada kendiliğinden
yetiştiği gibi birçok türü bahçe bitkisi, saksı çiçeği olarak da yetiştirilen,
yaprakları yürek biçiminde, çok yıllık otsu bir bitki, Viola cinsine ait süs
bitkisi; Monemvasia (Mora Yarımadası'nın Lakonya iline bağlı Monemvasia
belediyesinde bir kasaba)
menemen :
gre. * meleme, malagma (bileşik, karışım, macun, amalgam) * yumurta, sivri
biber, domates ve bazen de peynir katılrak yapılan yemek; İzmir’in bir ilçesi
menengiç :
gre., far. * melanos (siyah, kara,n koyu renkli) (gre.) + goz (ceviz) (far.) *
sakız ağacıgiller (anacardiaceae) familyasından olan, kırmızımsı mor renkli çiçekler
açan bir ağaç türü, melengiç, menevüş, çitlembik
menengokok :
gre. * meninx, mening (beyin ve omuriliği saran zar (membran) ) + kokkos
(yuvarlak, bakteri) * zarları etkileyen yuvarlak bakteri; meningokok
enfeksiyonu, menenjit (beyin zarı iltihabı), septisemi ve kan dolaşımı
enfeksiyonuna (sepsis) yol açan neisseria meningitidis bakterileri
menenj :
gre. * meninx, mening (zar, beyin ve omuriliği saran zar (membran) ) * beyni ve
omuriliği örten, dura mater, arachnoid mater ve pia materden oluşan üçlü
koruyucu zar bütünü
menenjiom :
gre. * meninx, mening (beyin ve omuriliği saran zar (membran) ) + oma (tümör,
kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) * zar kaynaklı tümör;
beyin veya omurilik zarlarından (meninkslerden) kaynaklanan genellikle iyi
huylu tümör
menenjit :
gre. * meninx, mening (beyin ve omuriliği saran zar (membran) ) + itis
(iltihab, enfeksiyon, hastalık, sorun) * beyni ve omuriliği saran meninks adı
verilen zarın virüs, bakteri, mantar veya parazit kaynaklı enfeksiyonu
menenjizmus :
gre. * meninx, mening (beyin ve omuriliği saran zar (membran) ) + ismos (isim
yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (gre.); meningismus (lat.) * zar
iltihaplanması durumu; beyin veya omurilik zarlarının iltihaplanmasıyla ortaya
çıkan klinik durum
menenks :
gre. * meninx, mening (zar, beyin ve omuriliği saran zar (membran) ) * beyni ve
omuriliği örten, dura mater, arachnoid mater ve pia materden oluşan üçlü
koruyucu zar bütünü
menent :
gre. * meninx, mening (zar, beyin ve omuriliği saran zar (membran) ) + ent (ile
ilgili, gibi, -a ait) * beyin veya omurilik zarı ile ilişkili (madde, ilaç veya
ajan); genellikle meninksleri etkileyen özellik taşıyan
menetmek :
ara., tür. * men (engel, mani, yasak), mana (engellemek, yasaklamak) (ara.) +
etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * yasaklamak, engellemek
meneviş :
far. * manavş, menevş (mor, eflatun, menekşe rengi, menekşe) * hare; terementi
ağacının tohumu; bir yüzeyde görülen dalgalı, parlak veya renkli desenler, ışık
oyunları
menfa :
ara. * nafa (sürgün etmek, uzaklaştırmak, dışlamak), menfi (dışlanmış,
dışlanan, uzaklaştırılmış, uzaklaştırılan, sürgün edilen, sürgün edilmiş,
olumsuz) * bir kimsenin sürgüne gönderildiği yer, sürgün yeri
menfaat :
ara. * nafaa (fayda vermek, faydalı olmak, yarar sağlamak) * elverişli olma,
uygun olma, yarayan olma, fayda, yarar, çıkar
menfaatperest :
ara., far. * menfaat (elverişli olma, uygun olma, yarayan olma, fayda, yarar,
çıkar) (ara.) + perest (düşkün, tutkun, hayran, tapan, hizmet eden) (far.) *
çıkarına düşkün kimse, çıkarcı, çıkarsever
menfaatperver :
ara., far. * menfaat (elverişli olma, uygun olma, yarayan olma, fayda, yarar,
çıkar) (ara.) + parvar, perver (besleyen, büyüten, yetiştiren, koruyan, seven,
sever) (far.) * yalnız kendi çıkarını düşünen, çıkarını kollayan (kimse),
çıkarsever, menfaatçi, menfaat düşkünü, menfaatperest, menfaattar
menfaattar :
ara., far. * menfaat (elverişli olma, uygun olma, yarayan olma, fayda, yarar,
çıkar) (ara.) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve
malik olan, taşıyan) (far.) * yalnız kendi çıkarını düşünen, çıkarını kollayan
(kimse), çıkarsever, menfaatçi, menfaat düşkünü, menfaatperest, menfaatperver
menfez :
ara. * nafaza (nüfuz etmek, girmek, içine girmek, duhul etmek, dahil olmak) *
girilecek veya geçilecek yer, delik
menfi :
ara. * nafa (sürgün etmek, uzaklaştırmak, dışlamak) * dışlanmış, dışlanan,
uzaklaştırılmış, uzaklaştırılan, sürgün edilen, sürgün edilmiş; hiçbir sonuca
ulaşmayan, yapıcı ve yararlı olmayan, istenilen sonuç alınamayan; her şeye
karşı çıkmayı bir huy durumuna getirmiş olan (kimse), olumsuz
menfuh :
ara. * nefaha (üflemek, şişirmek, esmek) * üfürülmüş, üflenmiş
menfur :
ara. * nefera (nefret etmek, sevmemek, tiksinmek, iğrenmek) * nefret edilen,
tiksinti verici, iğrenç
menfus :
ara. * nafasa (üflemek, nefes vermek, solumak) * üflenmiş, solunmuş; yeni
doğmuş çocuk
menfuş :
ara. * nafaşa (atmak, savurmak, didmek) * atılmış, didilmiş, savrulmuş, didik
didik edilmiş
mengen :
tür. * men, meng (sıkmak, bastırmak, sıkıştırmak, bükmek, çevirmek, dönmek,
eğirmek) + en (ile ilgili, gibi, -a ait); mengeç (yün eğirmekte kullanılan
mekik), mengel (ayak bileğine takılan süs bileziği, halhal), mengü (ölümsüz
ebedi, su, ab-ı hayat) * Bolu’nun bir ilçesi
mengene :
tür., gre. * men, meng (sıkmak, bastırmak, sıkıştırmak, bükmek, çevirmek,
dönmek, eğirmek) + ene (isim yapım ve araç eki) (tür.); manganon (sihir, büyü,
iksir; makaranın çevirme kolu) (gre.) * bir vida veya kol yardımıyla
istenildiği kadar yaklaştırılabilen iki çeneden oluşan, üzerinde çalışılacak,
işlenecek nesneyi çeneleri arasında sıkıştırarak hareketsiz duruma getiren
sıkıştırıcı araç
mengi :
tür. * bengi, mengi (men (uzun zaman, süreklilik) + gi (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) ) * sonsuz, ebedi, ölümsüz, değişmez
mengü :
tür. * bengü, mengü (men (uzun zaman, süreklilik) + gü (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) ) * sonsuz, ebedi, ölümsüz, değişmez
menhec :
ara. * nahaca (yol tutmak, yola girmek, yolu takip etmek, yol göstermek,
rehberlik etmek, yöntem belirlemek), nahc (yol, usül, doğru yol) * belirli bir
ilim, eğitim, ibadet veya davranış alanında izlenen yol, sistematik yöntem veya
usul; öğretim yöntemi, fıkıh yöntemi veya ahlaki rehberlik, yol, yöntem, metod,
usül, düzen, sistem
menhir :
bre., fra. * men (uzun) + hir (taş) (bre.); menhir (taş anıt) * neolitik çağa
ait dikilitaş, megalit
menhiyat :
ara. * naha, neha (yasaklamak, engellemek, önlemek, mani olmak, menetmek,
vazgeçirmek; sonlandırmak, sonuçlandırmak, sona erdirmek, bitirmek,
nihayetlendirmek, bitirmek, bırakmak, vazgeçmek, terketmek; varmak, erişmek),
nehy (yasaklama, engelleme, önleme, mani olma, menetmek, vazgeçirme), menhiy
(yasaklanmış) + at (çoğul eki) * yasaklanmış şeyler, dini yasaklar, haramlar
menhus :
ara. * nahs (uğursuzluk, kötülük, felaket), nahasa (uğursuz olmak, kötüleşmek,
felaket getirmek) * uğursuz kılınmış, uğursuzluk taşıyan, kötücül, fekakete
sebebiyet veren
meni :
ara. * men (ben) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * benlik (mine (benim)
(ing.), mien (benimki) (fra.), mein (benim) (alm.) )
meni :
ara. * meny (dilemek, istemek), umniye (istek, arzu, dilek), mana (akıtmak,
atmak, boşaltmak, salgılamak), mina, mani, meniy * erkeklerin cinsel
organlarından salgılanan, içinde üreme hücresi bulunan sıvı madde, semen,
sperm, döl suyu, erkeğin üreme sıvısı, atmık, çok spematazoid içeren sıvı (many
(çok) (ing.) )
menidae :
gre., lat. * mene (ay) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) *
ay balıkları olarak bilinen, yanlardan basık vücutlu, parlak pullu ve tropikal
denizlerde yaşayan ışın yüzgeçli balıkları kapsayan familya
ménière sendromu :
fra., gre. * menière (Fransız hekim Prosper Ménière'in soyadından) (fra.) +
syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik
eki) (tür.) * iç kulakta sıvı artışı sonucu vertigo, işitme kaybı ve tinnitusla
seyreden hastalık
mening :
gre. * meninx, mening (zar, beyin ve omuriliği saran zar (membran) ) * beyni ve
omuriliği örten, dura mater, arachnoid mater ve pia materden oluşan üçlü
koruyucu zar bütünü
meningeal :
gre., lat. * meninx, mening (zar, beyin ve omuriliği saran zar (membran) )
(gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * meninx, mening ile
ilgili
meningiom :
gre. * meninx, mening (beyin ve omuriliği saran zar (membran) ) + oma (tümör,
kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) * zar kaynaklı tümör;
beyin veya omurilik zarlarından (meninkslerden) kaynaklanan genellikle iyi
huylu tümör
meningoensefalit :
gre. * meninx, mening (zar, beyin ve omuriliği saran zar (membran) ) + enkephalitis
(enkephale, enkephalon, enkephalos (kafanın içi, beyin (en (iç, içeri, içinde,
içinde, içeride) + kephale, kephalos (kafa, baş) ) + itis (iltihap, enfeksiyon,
yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) ) * meninkslerin iltihabı veya
enfeksiyonu olan menenjit ile beyin iltihabı veya enfeksiyonu olan ensefalitin
aynı anda görüldüğü durum
meningoensefalosel :
gre. * meninx, mening (zar, beyin ve omuriliği saran zar (membran) + enkephale,
enkephalon, enkephalos (kafanın içi, beyin (en (iç, içeri, içinde, içinde,
içeride) + kephale, kephalos (kafa, baş) ) + kele (fıtık, çıkıntı, şişik) *
beyin ve meninkslerin kafatası kemiğindeki açıklıktan dışa doğru çıkıntı
yaptığı doğumsal (konjenital) anomali
meningokok :
gre. * meninx, mening (beyin ve omuriliği saran zar (membran) ) + kokkos
(yuvarlak, bakteri) * zarları etkileyen yuvarlak bakteri; meningokok
enfeksiyonu, menenjit (beyin zarı iltihabı), septisemi ve kan dolaşımı
enfeksiyonuna (sepsis) yol açan neisseria meningitidis bakterileri
meningokoksemi : gre.
* meninx, mening (beyin ve omuriliği saran zar (membran) ) + kokkos (yuvarlak,
bakteri) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan)
+ eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * meningokok bakterisinin kana
karışmasıyla oluşan enfeksiyon; meningokok kaynaklı sepsis
meningomiyelosel :
gre. * meninx, mening (beyin ve omuriliği saran zar (membran) ) + myelos (kemik
iliği, omurilik) + kele (fıtık, çıkıntı, şişik) * omuriliğin ve meninkslerin
omurga kemiklerindeki açıklıktan dışarı doğru fıtıklaşmasıyla oluşan doğumsal
nöral tüp defekti
meningosel :
gre. * meninx, mening (beyin ve omuriliği saran zar (membran) ) + kele (fıtık,
çıkıntı, şişik) * meninkslerin omurga kemiklerindeki açıklıktan dışarı doğru
fıtıklaşmasıyla oluşan doğumsal nöral tüp defekti
meninks :
gre. * meninx, mening (beyin ve omuriliği saran zar (membran) ) * beyin ve
omuriliği saran, dura mater (sert anne), arachnoid mater (örümceksel anne) ve
pia mater (yumuşak anne)'den oluşan zar (membran)
menisk :
gre. * meniskos (küçük ay, hilalcik, yarımay) (men (ay) + iskos (küçültme eki)
) * diz eklemi içinde kıkırdaktan yapılmış hilal şeklindeki yapı; optikte iki
yüzeyi kavisli mercek tipi ve sıvı yüzeylerinde kılcal etkiyle oluşan eğrilik;
her iki dizde de kaval kemiği ile uyluk kemiği arasında yer alan, hareket
halinde olan kemiklerin aşınmasını önleyen ve yıpranmaya karşı koruyan C
şeklinde, sert ve lastiksi kıkırdak parçası
menisküs :
gre. * meniskos (küçük ay, hilalcik, yarımay) (men (ay) + iskos (küçültme eki)
) * diz eklemi içinde kıkırdaktan yapılmış hilal şeklindeki yapı; optikte iki
yüzeyi kavisli mercek tipi ve sıvı yüzeylerinde kılcal etkiyle oluşan eğrilik;
her iki dizde de kaval kemiği ile uyluk kemiği arasında yer alan, hareket
halinde olan kemiklerin aşınmasını önleyen ve yıpranmaya karşı koruyan C
şeklinde, sert ve lastiksi kıkırdak parçası
menkes sendromu :
alm., gre. * menkes (Avusturya kökenli Amerikalı çocuk nöroloğu John Hans
Menkes’in soyadından) (alm.) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı
klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * X’e bağlı kalıtılan, bakır
taşınmasındaki bozukluğa bağlı olarak gelişen, saçlarda kırılganlık (kıvırcık
saçlı görünüm), nörolojik gerileme ve büyüme geriliği ile karakterize olan
nörodejeneratif, ilerleyici ve ölümcül genetik hastalık
menkıbe :
ara. * nakaba (isabet etmek, delmek, oymak, kazmak, oyuk açmak, derinlemesine
incelemek, araştırmak, iç yüzüne vakıf olmak, nüfuz etmek; gözlemek, isabet
etmek, bir şeyden bahiste bulunmak, haber vermek) * dini yüce şahsiyetlerin
veya tarihe geçmiş yiğit kimselerin olağanüstü, yanlarını anlatan, dilden dile
yayılıp gelen öykü, hikaye
menkul :
ara. * nakala (taşımak, aktarmak, götürmek, iletmek), nakil (taşıma, götürme),
nakliye (taşıma durumu, götürme durumu) * taşınabilir mal, taşınır mülkiyet;
fıkıh ve hukuk terimi olarak gayrimenkulün karşıtı
menkul kıymet :
ara. * menkul (taşınabilir) + kıymet (değer, paha, önem) * hukuki ve ekonomik
açıdan değeri olan, alınıp satılabilen ve taşınabilir nitelikteki varlık (para,
hisse senedi, tahvil, bono vb.)
menkul mal :
ara. * menkul (taşınabilir) + mal (esya, para) * taşınabilir nitelikteki varlık
(para, eşya, kıymetli evrak vb.)
menkus :
ara. * nakasa (eksiltmek, azaltmak, bozmak, karşı koymak, ters düşmek) *
azaltılmış, eksiltilmiş, noksanlaştırılmış
menkuş :
ara. * nakaşa (oymak, kazımak, bezemek, iz bırakmak, işlemek), intikaş (bir
şeyin etkisinin, görüntüsünün veya anlamının zihinde veya bir yüzeyde belirgin
biçimde ortaya çıkması, iz bırakır gibi belirmesi, nakşolma) * nakşolmuş,
işlenmiş, oyulmuş, kazınmış, bezenmiş, iz bırakmış
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder