27 Eylül 2026 Pazar

maye-büzürk - menkuş

maye-büzürk : far. * maye (asıl, esas, temel, kök, öz, cevher, gerekli madde, maya) + büzürk (büyük, ulu, yüce) (bü (küçültme, kısaltma eki) + zürg, zerg (büyük, ulu, yüce) ) * Türk musikisinde, maye perdesi büzürk dizisi üzerine kurulu olan, geniş aralıklı seyir yapısı ve pes bölgelerdeki güçlü sesleriyle karakterize edilen bir makam

maye-hicaz : far., ara. * maye (asıl, esas, temel, kök, öz, cevher, gerekli madde, maya) (far.) + hacz (engellemek, mani olmak), hicaz (engel, mani, bariyer) (ara.) * Türk musikisinde, maye perdesi hicaz dizisi üzerine kurulu olan, karakteristik ara tonlar ve melodik süslemelerle hüzünlü ve duygusal ifade sağlayan bir makam

maye-hüseyni : far., ara. * maye (asıl, esas, temel, kök, öz, cevher, gerekli madde, maya) (far.) + huseyn (hasan (güzel, yumuşak mizaçlı, iyi, erdemli) + eyn (küçültme eki) ) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) * Türk musikisinde, maye perdesi hüseyni dizisi üzerine kurulu olan, orta ve pes aralıklarında karakteristik melodik seyir ve duygusal ifadeye sahip olan makam bir makam

maye-ırak : far., tür. * maye (asıl, esas, temel, kök, öz, cevher, gerekli madde, maya) (far.) + ırak (uzak) (tür.) * Türk musikisinde, maye perdesi ırak dizisi üzerine kurulu olan, geniş aralıklı seyir yapısı ve orta ile pes bölgelerde derin, hüzünlü ifade sağlayan bir makam

maye-i atiyk : far., ara. * maye (asıl, esas, temel, kök, öz, cevher, gerekli madde, maya) (far.) + ı (tamlama eki) + atiyk (saf, temiz; hızlı, çabuk) (ara.) * Türk musikisinde, maye perdesi Atiyk dizisi üzerine kurulu olan, klasik seyir yapısı ve geçmişi çağrıştıran hüzünlü, derin ifade sağlayan bir makam

maye-i kebir : far., ara. * maye (asıl, esas, temel, kök, öz, cevher, gerekli madde, maya) (far.) + ı (tamlama eki) + kebir (büyük) (ara.) * Türk musikisinde, maye perdesi Kebir dizisi üzerine kurulu olan, geniş aralıklı seyir yapısı ve güçlü, hüzünlü ifade sağlayan bir makam

maye-i kevser : far., ara. * maye (asıl, esas, temel, kök, öz, cevher, gerekli madde, maya) (far.) + ı (tamlama eki) + kevser (bolluk, çokluk) (ara.) * Türk musikisinde, maye perdesi Kevser dizisi üzerine kurulu olan, melodik olarak bol süslemeli ve duygusal ifade sağlayan makam

maye-isfahan : far. * maye (asıl, esas, temel, kök, öz, cevher, gerekli madde, maya) + isfahan (ordu, askerler, askeri kamp; Isfahan şehri) * Türk musikisinde, maye perdesi Isfahan dizisi üzerine kurulu olan, orta ve pes aralıklarında karakteristik melodik süzülüş ve duygusal ifade sağlayan bir makam

maye-kuçek : far., tür. * maye (asıl, esas, temel, kök, öz, cevher, gerekli madde, maya) (far.) + ı (tamlama eki) + kuçek (küçük, ufak) (tür.) * Türk musikisinde, maye perdesi Kuçek dizisi üzerine kurulu olan, dar aralıklı seyir yapısı ve hafif, zarif ifade sağlayan bir makam

maye-neva : far., ara. * maye (asıl, esas, temel, kök, öz, cevher, gerekli madde, maya) (far.) + neva (ahenk, ses, güzel sada, nağme, avaz) (ara.) * Türk musikisinde, maye perdesi Neva dizisi üzerine kurulu olan, melodik olarak dengeli, orta ve üst aralıklarda duygusal ifade sağlayan bir makam

maye-rast : far. * maye (asıl, esas, temel, kök, öz, cevher, gerekli madde, maya) + rast (düz, doğru, hayırlı, şanslı; sağ taraf) * Türk musikisinde, maye perdesi Rast dizisi üzerine kurulu olan, dengeli seyir yapısı ve orta ile pes bölgelerde doğal, huzurlu ifade sağlayan bir makam

maye-rehavi : far., ara. * maye (asıl, esas, temel, kök, öz, cevher, gerekli madde, maya) (far.) + rehavi (rahat, geniş, ferah olan) (reha (genişlik, bolluk, gevşeklik) + vi (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (ara.) * Türk musikisinde, maye perdesi Rehavi dizisi üzerine kurulu olan, melodik olarak akıcı, orta ve pes aralıklarda duygusal ve derin ifade sağlayan bir makam

maye-uşşak : far., ara. * maye (asıl, esas, temel, kök, öz, cevher, gerekli madde, maya) (far.) + uşşak (aşıklar, sevenler, sevilenler, sevdalanılanlar; Arapça kökenli makam ismi) (ara.) * Türk musikisinde, maye perdesi Uşşak dizisi üzerine kurulu olan, melodik olarak orta ve üst aralıklarda duygusal, hüzünlü ve aşkı çağrıştıran ifade sağlayan bir makam

maye-zirgüle : far. * maye (asıl, esas, temel, kök, öz, cevher, gerekli madde, maya) + zirgule (küçük çıngırak, def, tef; zirve, doruk, tepe, yüksek olan) (zirg (zil, çan, küçük çan, metal çalpara, tiz ses) + ule (küçültme eki) ) * Türk musikisinde, maye perdesi Zirgüle dizisi üzerine kurulu olan, melodik olarak yüksek tonlarda seyir yapan ve güçlü, etkileyici ifade sağlayan bir makam

mayhoş : far. * maye (asıl, esas, temel, öz, cevher, hammadde, karışım) + hoş (tatlı; güzel) * tadı hafif ekşi olan; dostluk ilişkisi bozulmaya yüz tutmuş, hafifçe bozuk olan

mayın : lat. * mina (maden, mineral, maden ocağı); mine (ing., fra.) * toprak altına, üstüne veya su içine yerleştirilebilen, doğrudan doğruya veya basınç etkisiyle patlayarak büyük zarara yol açan patlayıcı madde

mayıs : gre., lat. * maius (maia (Yunan ve Roma mitolojisinde bahar ve bereketle ilişkilendirilen tanrıça) (gre.) + us (son ek) (lat.) ) * nisan ile haziran ayları arasında yer alan ve otuz bir gün süren yılın beşinci ayı

mayıs böceği : gre., lat. * maius (maia (Yunan ve Roma mitolojisinde bahar ve bereketle ilişkilendirilen tanrıça) (gre.) + us (son ek) (lat.) ) + böcek (küçük omurgasız canlı) + i (iyelik eki) (tür.) * genellikle Mayıs ayında ortaya çıkan, yuvarlak ve kahverengi-siyah renkte olan, ergin halde kızıl kahverengi renklerinde gözüken, boyları 2-5,3 santim arası değişen, kanat bölümünde paralel çizgiler bulunan, dişilerinin antenleri erkeklere kıyasla küçük olan kanatlı bir böcek türü, melolontha melolontha

mayışmak : far., tür. * maye (asıl, esas, temel, öz, cevher, hammadde, karışım) (far.) + ış (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * bedensel veya zihinsel olarak gevşemek, rahatlamak, uyuşukluk ve halsizlik hissetmek

mayi : ara. * ma (su) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * akıcı, sıvı, ıslak (moisty (nemli, ıslak) (ing.), mouillé (ıslak), moite (nemli) (fra.) )

mayistra : lat., ita. * magister (öğretmen, erbab, usta, üstad, yönetici, baş, reis, üstün, yetkili, yönetici) (magis (büyük, çok büyük) + ter (pekiştirme eki) ) (lat.); maestra (öğretmen, kadın eğitici; ayrıca denizcilikte rüzgar adı) (ita.); master, maître (usta, üstad, öğretmen) (ing., fra.) * yelkenli bir gemide, grandi direğinin en altta bulunan seren ve bu serene çekilen yelken

maymun : gre. * mimeisthai (taklit etmek, benzetmek, örnek almak, yansıtmak), maimou (taklit) + n (-çi), mimon (taklitçi) (insanı taklit eder gibi olmasından) * genellikle tropikal bölgelerde yaşayan, uzun kuyruklu, çevik ve zeki primat takımından memeli hayvanlara verilen genel ad

maymuncuk : gre., tür. * maimou (taklit) (gre.) + cuk (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) * her kilidi açabilen eğri ve sivri alet (anahtar taklidi olmasından)

mayna : ven. * maina (indir) * yelken indirme; yelkeni veya herhangi bir şeyi halat veya palangayla indirme komutu

mayo : fra. * maille (ağ, birbirine geçme, dikiş, ilmek, örgü) + ot (küçültme eki) * ince örme kumaştan yapılan, denize girmek için kullanılan tek veya iki parçalı dar giysi

mayonez : fra. * mahonnais (Mahonlu) (Mahon (İspanya'ya bağlı Minorka adasında bulunan bir liman şehri) + ais (-e ait, ile ilgili) ) * yumurta sarısı, zeytinyağı ve limonun belli oranlarda ve bir arada çırpılmasıyla yapılan, bazı yiyeceklerde kullanılan veya öylece yenilebilen, bir tür soğuk sos

mayotte : şim. * maore (ada, toprak parçası) * Hint Okyanusu’nda, Mozambik Kanalı’nda bulunan, kuzeyinde Komor Adaları, batısında Mozambik, doğu ve güneyinde açık Hint Okyanusu ile çevrili olan Fransız denizaşırı toprağı

mayoz : gre. * meiosis (meiein (azaltmak, eksiltmek, küçültmek), meion (daha az, eksik, küçük miktar) + isis (isim yapım ve durum eki) * bir diploid hücrenin gamet olarak adlandırılan haploit hücrelere bölünmesi

maysa : tür. * maysa (yumuşak ot, taze çimen) (tür.), maysa (yürüyüş, salınma; zerafet) (ara.) * ince, taze ve serin ot; özellikle hayvanların otladığı yumuşak çayır; yürüyüş, salınma; yazın açan çiçek; zarif

mayşor : alm. * neu (yeni) + silber (gümüş) * genellikle mutfak eşyası yapımında kullanılan, çinko, bakır ve nikelden yapılan, gümüşü andıran bir alaşım, alman gümüşü

maytansin : lat. * maytenus (Celastraceae (porsukgiller) familyasına ait, çoğunlukla tropikal Amerika, Güneydoğu Asya ve Avustralya'da yetişen ağaç ve çalılardan oluşan geniş bir çiçekli bitki cinsi) + ine (kimyasal madde eki) * maytansin (Doğu Afrika'da yetişen ve bitkisel bir köken olan Maytenus ovatus bitkisinden izole edilen çok güçlü tümör öldürücü madde C34H46ClN3O10)

maytap : far. * mehtab (mah (ay) + tab (ateş) ) * Ay ışığı; şenlik gecelerinde yakılarak havaya fırlatılan, renkli ve parlak ışıklar saçarak yanan fişek, havai fişek

ma'z : ara. * ma'z (keçi, karaca) * boynuzlugiller (Bovidae) familyasından olan, sütü, eti ve derisi için yetiştirilen boynuzlu, geviş getiren, otçul, tırmanıcı küçükbaş dağ hayvanı, keçi; karaca

mazak : lat., ita. * matta (demet) (lat.); mazzolina (kırlangıç balığı) (mazzo (demet) + lina (küçültme eki) ) (ita.) * kırlangıç balığıgillerden, Atlantik Okyanusu, Akdeniz Ve Marmara Denizinde yaşayan, kırmızı renkli, lezzetli bir balık (trigla lineata)

mazalim : ara. * zalama (zorbalık etmek, hak ve adalete aykırı davranmak, haksızlık etmek; karartmak, karanlık kılmak, kararmak, karanlık olmak), zalim (zulmeden, haksızlık eden, zorba), zulm (haksızlık, zorbalık) * baskı altında ezmeler, haksızlıklar, zulümler

mazarrat : ara. * darra, zarra (zarar vermek, kayıba uğratmak, ziyana sebep olmak) * zarar verme, zarara uğrama, zarar, ziyan

mazbata : ara. * dabat, zabata (tutmak, sabitlemek, el altında tutmak, denetim altına almak), madbut, mazbut (tutulmuş, sabitlenmiş, zaptedilmiş, kayıt ve kontrol altına alınmış) * resmi görevlere tayin edilen kişilere verilen ve tayini ispatlayan belge, tutanak

mazbut : ara. * dabata, zabata (tutmak, sabitlemek, el altında tutmak, denetim altına almak) * tutulmuş, sabitlenmiş, zaptedilmiş, kayıt ve kontrol altına alınmış; derli toplu, düzenli, düzgün, sağlam; doğa olaylarından etkilenmeyecek bir biçimde yapılmış, korunmuş

mazca : ara. * daca’a (yatmak, uzanmak, istirahat etmek) * yatak, döşek, şilte, yatak veya zemin üzerine serilen, pamuk, yün veya sentetik malzemelerle doldurulmuş, konfor ve izolasyon amacıyla kullanılan, uyumayı ve dinlenmeyi sağlayan taşınabilir yumuşak döşek, şilte; yatak yüzeyi, medaci (ç.); yatılacak yer; mezar, kabir

mazel tov : ibr. * mazel (burç, göksel konum; talih, kader, şans, yıldızların etkisi) + tov (iyi, güzel, hayırlı) * tebrikler, iyi şanslar, hayırlı olsun, kutlarım

mazeret : ara. * azara (özür dilemek, af dilemek; affetmek, bağışlamak, mazur görmek), uzr (mazeret, özür, af, bağışlanma gerekçesi) * bir kusurun, bir suçun elde olmaksızın işlendiğini öne sürme, nedenini elde olmayışa dayama; bir kusurun, bir suçun hoş görülmesini gerektiren neden, olay veya durum; gerekçe, bahane, yapılamayan şey için özür

mazgal : gre. * maskali (koltukaltı; koy, kovuk) * kale, hisar, şato duvarlarında gözetleme yeri olarak kullanılan, iç yanı geniş, dış yanı dar delik, gözetleme deliği

mazgirt : ura. * maz (büyük) + gert (şehir) * büyük şehir; Tunceli’nin bir ilçesi

mazhar : ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak, zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma) * görülme yeri, belirme yeri; görüntü, fenomen, belirti, semptom; bir özelliğin kendisinde zuhur ettiği nesne; erişme, ulaşma, kavuşma, nail olma; erişmiş, kavuşmuş, ulaşmış, nail olmuş; defin büyüğü olan bir vurmalı saz

mazhariyet : ara. * mazhar (erişmiş, erişen, ulaşmış, ulaşan, kavuşmuş; açığa çıkmış, ortaya çıkmış, meydana çıkmış, görünmüş, belirmiş, zuhur etmiş) + iyet (isim yapım eki) * mazhar olma, nail olma, erişme, ulaşma, kavuşma

mazharzen : ara., far. * maẓhar (görünme, belirme, ortaya çıkma, meydana çıkma, açığa çıkma, tecelli yeri) (ara.) + zen (vuran, çalan) (far.) * Osmanlı musikisinde, kudüme benzeyen, çift tokmakla çalınan küçük vurmalı çalgı

mazı : far. * mazu (kabuk, reçine) * kozalaklılar takımının servigiller familyasından, düz gövdeli, dipten dallanan, yassı dallı, küçük pul biçiminde ve almaşık yapraklı, her mevsimde üzerinde yeşil ve pul şeklinde yaprak bulunan, kerestesi yumuşak ve dayanıklı, süs olarak da dikilen bir orman ağacı; bakteriler, böcekler, bitki bitleri, mantarlar, kurtlar gibi hayvansal ve bitkisel asalakların bitkilerde oluşturduğu ur

mazıdağı : far., tür. * mazu (kabuk, reçine; bir ağaç cinsi) (far.) + dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) + ı (iyelik eki) (tür.) * Mardin’in bir ilçesi

mazımeşesi : far., tür. * mazu (kabuk, reçine; bir ağaç cinsi) (far.) + meşe (Quercus türü ağaç) + si (iyelik eki) (tür.) * özellikle kabuğu reçineli ve sert olan, 12 m’ye kadar boylanan, 60-70 cm çap yapan, tanen bakımından zengin, yaprakları oldukça sert, lobları üçgenimsi, dişli-yuvarlakça olan dekoratif ve kereste amaçlı kullanılan meşe türü

mazi : ara. * daya, zaya (geçmek, tamamlanmak, meydana gelmek), dayi, zayi (geçmişte kalan, yiten, kaybolan, elden çıkan), imza (ismini yazma; tamamlanma, bitme) * geçmiş zaman, geçmiş olaylar veya geçmişe ait olan

ma'zil : ara. * azala (ayırmak, uzaklaştırmak), ma’zul (uzaklaştırılmış, çıkarılmış, kovulmuş, azledilmiş), azl (ayırma, uzaklaştırma, ilişiğini kesme, görevden uzaklaştırma) * ayrılma yeri, uzaklaştırılmış yer, izolasyon; ayrı, ayrı bir yer; uzak, baid

mazlum : ara. * zalama (zorbalık etmek, hak ve adalete aykırı davranmak, haksızlık etmek; karartmak, karanlık kılmak, kararmak, karanlık olmak), zalim (zulmeden, haksızlık eden, zorba), zulm (haksızlık, zorbalık, eziyet, baskı) * haksızlığa uğrayan ve baskı altında ezilen, kendisine zulmedilen, zulüm gören, zulme maruz kalmış olan

mazmum : ara. * zamma (ilave etmek, eklemek, artırmak), zam (ilave, ek, artış) * zammolunmuş, ilave olunmuş, eklenmiş, artmış; zamme ile okunan

mazmun : ara. * damana, zamana (saklamak, gizlemek) * zımni anlam, kavram, meal, şiirde kelime oyunu, nükteli ince söz, kelimedeki veya sözdeki gizli anlam

maznun : ara. * zanna (sanmak, şüphelenmek, kuşkulanmak), zann (sanma, sanı) * zannedilen, sanılan, zan altında bulunan, şüphe duyulan, sanık

mazohist : alm., lat. * masoch (Avusturyalı romancı Leopold von Sacher-Masoch'un soyadından) (alm.) + ista (-cı, yapan, eden) (lat.) * aşağılanmaktan, kendisine eziyet edilmesinden, ruhsal veya fiziksel acı verilmesinden hoşlanan (kimse), özezer, özezimci; cinsel zevk alması, doyuma ulaşması için kendisine fiziksel acı verilmesi gereken, fiziksel acıdan cinsel zevk alan (kimse)

mazohizm : alm., gre., lat. * masoch (Avusturyalı romancı Leopold von Sacher-Masoch'un soyadından) (alm.) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (gre.); ismus (lat.) * kendisini aşağılayan, kendisine ruhsal ve özellikle fiziksel acı veren davranışlardan hoşlanma biçiminde beliren sapkınlık; özezerlik, özezim; kendisine fiziksel acı verilmedikçe cinsel zevk duyamama, orgazma ulaşamama biçimindeki sapkınlık

mazoşist : alm., lat. * masoch (Avusturyalı romancı Leopold von Sacher-Masoch'un soyadından) (alm.) + ista (-cı, yapan, eden) (lat.) * aşağılanmaktan, kendisine eziyet edilmesinden, ruhsal veya fiziksel acı verilmesinden hoşlanan (kimse), özezer, özezimci; cinsel zevk alması, doyuma ulaşması için kendisine fiziksel acı verilmesi gereken, fiziksel acıdan cinsel zevk alan (kimse)

mazoşizm : alm., gre., lat. * masoch (Avusturyalı romancı Leopold von Sacher-Masoch'un soyadından) (alm.) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (gre.); ismus (lat.) * kendisini aşağılayan, kendisine ruhsal ve özellikle fiziksel acı veren davranışlardan hoşlanma biçiminde beliren sapkınlık; özezerlik, özezim; kendisine fiziksel acı verilmedikçe cinsel zevk duyamama, orgazma ulaşamama biçimindeki sapkınlık

mazot : rus. * mazat (yağlamak), mazut (yağlanmış, yağlı; yüksek yoğunluklu petrol ürünü, dizel) (rus.), mazout (fra.) * ham petrolün damıtılmasıyla elde edilen ürünlerden biri olan ve ağır taşıtlarda veya binek araçlarda akaryakıt olarak kullanılan, yoğunluğu 0.80 seviyesinde olan yüksek vizkoziteli bir petrol ürünü, dizel

mazruf : ara. * zarafa (kaplamak, örtmek, korumak), zarf (kap, kılıf, mahfaza; kağıt kılıfı; bir fiilin veya sıfatın anlamına yer, zaman, nicelik, nitelik özelliği katan kelime) * zarflanmış, zarflanan, sarılıp muhafaza edilen, zarfa konan

ma'zul : ara. * azala (ayırmak, uzaklaştırmak), ma’zil (ayrılma yeri, uzaklaştırılmış yer), azl (ayırma, uzaklaştırma, ilişiğini kesme, görevden uzaklaştırma) * uzaklaştırılmış, çıkarılmış, kovulmuş, azledilmiş; işinden çıkarılmış, kovulmuş, azledilmiş

mazur : ara. * azara (özür dilemek, af dilemek; affetmek, bağışlamak, mazur görmek), uzr (mazeret, özür, af, bağışlanma gerekçesi; hoşgörme, affetme, bağıslama; suçun veya kusurun bağışlanması, affedilme; kusur, noksanlık) * kusuru veya hatası bağışlanmış, geçerli mazereti olan, hoşgörüyle karşılanabilir, affedilmiş, bağışlanmış; affedilmesi gereken, özürlü, özürü olan, mazereti olan

mazurka : pol. * mazurek (Polonya kökenli dans ve müzik türü) (Mazur (Polonya’nın Mazovya bölgesinden olan kişi, Mazovyalı) + ek (küçültme eki) ) * kadının dans eşini kendi seçtiği, 3/4 zamanlı, hızlı ritimli, topuk vurmalı ve sekmeli, hoş bir Leh dansı ve bu dansın müziği

mazuryum : alm., lat. * Mazur (Polonya’daki Mazovya bölgesi) (alm.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) * kimyada, Mendeleyev periyodik tablosunda bulunmuş, nadir veya hayali bir element olarak tanımlanan

MBA : ing. * master (usta) + of (iyelik eki) + business (iş, işletme) + administration (yönetim, idare) * iş ve yönetim alanında yüksek lisans derecesi; işletme, finans, pazarlama, strateji ve yönetim becerilerini geliştirmeye yönelik ileri düzey akademik program

mbabane : swa. * emababane (kısa, yağmurlu otlarla kaplı yer) * Esvatini'nin başkenti

MBR : ing. * master (ana) + boot (başlatma) + record (kayıt) * diskin başlangıcında bulunan ve işletim sisteminin yüklenmesini başlatan özel veri yapısı

Mc : rus., lat. * moscovium (Moscovia (Moskova bölgesinin Latince adı) (rus.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) ) * atom numarası 115 olan, periyodik tablonun 15. grubunda bulunan, sentetik olarak elde edilen, son derece radyoaktif ve kısa ömürlü olan, yalnızca nükleer fizik araştırmalarında incelenen süper ağır bir element

mcgurk efekt : ing., lat. * mcGurk (İskoç psikolog Harry McGurk'un soyadından) (ing.) + effectus (gerçekleştirme, gerçelleme, sonuç, etki, tesir) (lat.) * görsel bilgiyle işitsel bilginin çakışması sonucu duyulan sesin değişmesi

Md : rus., lat. * mendelevium (Rus kimyager ve periyodik tablonun kurucusu Dmitri Mendeleev’in soyadından) (rus.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) ) * atom numarası 101 olan, aktinitler serisinde bulunan, sentetik olarak üretilen, yalnızca bilimsel araştırmalarda ve yeni elementlerin sentez çalışmalarında kullanılan radyoaktif bir element

MDF : ing. * medium (orta, vasat) + density (yoğunluk) + fiberboard (sunta) * orta yoğunluklu lifli levha; sert veya yumuşak ahşap kalıntılarını parçalayıp ahşap life çevirdikten sonra, yüksek ısı ve basınç altında mum ve reçine tutkal ile oluşan levha şeklinde tasarlanmış ahşap ürün

MDMA : lat. * m (methylene (metilen, -CH2- grubu) + d (dioxy (iki oksijenli, -O- köprüsü) + m (methamphetamine (meth (methyl, -CH3) + a (amphetamine (α-methylphenethylamine) ) * merkezi sinir sistemini uyarıcı ve halüsinojenik etki gösteren, yaygın olarak “MDMA” veya “ecstasy” adıyla bilinen, coşku, empati ve enerji artışı yaratan fakat bağımlılık ve sağlık riskleri taşıyan sentetik psikoaktif bir uyuşturucu madde

me : tür. * me (onomatopeik kelime) * koyun, kuzu, keçi, geyik gibi bazı hayvanların meleme sesi

meab : ara. * aba (geri dönmek, varmak), iyab (dönüş, geri dönüş, geri gelme, rücu, varış, avdet) * dönüş yeri, varış yeri

mead : ara. * ada (dönmek, geri dönmek), iade (dönüş, geri dönüş, geri verme) * geri dönüş zamanı

meal : ara. * ala (dönmek, geri gelmek, çevrilmek) * dönüş, varılacak yer, sonuç, gaye, mana, anlam, kavram

mealen : ara. * meal (anlam, mana, kavram) + en (gibi, olarak) * anlam olarak, mana olarak, kavram olarak

meani : ara. * mana (anlam, kavram) (ma (ne, o) + ana (ifade etmek, anlam vermek, anlamına gelmek) ) * anlamlar, manalar, kavramlar; bir şeyin tahlil edilerek gerçek mahiyetinin ortaya çıkarılması; lafzın içerdiği anlamın belirlenmesi (mean, meinen (anlamına gelmek, kastetmek) (ing., alm.) )

mearib : ara. * araba (ihtiyaçlarını sağlamak, temin etmek), ma’rab (ihtiyaç, hacet, amaç, gereksinim) * ihtiyaçlar, gereksinimler, hacetler, lüzumlu ve istenen şeyler

mearic : ara. * araca (yükselmek, çıkmak, yukarı çıkmak, tırmanmak, yukarı gitmek), mi’rac (yükseliş, tırmanıi yukarı çıkış) * merdivenler, çıkılan yerler, yükselme dereceleri, mertebeler, kademeler, seviyeler; Kur’an’ın 70. suresi

mearre : ara. * arra (ortaya çıkarmak, açığa çıkmak, teşhir etmek) * açığa çıkma, ortaya çıkış, teşhir

measles : ing. * measel (döküntü, benek) + s (çoğul eki) * kırmızı, kaşıntılı döküntülerle karakterize olan, bulaşıcı viral bir hastalık, kızamık, rubeola

meatal : lat. * meatus (geçit, yol) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir kanal veya geçitle ilgili; vücutta doğal veya cerrahi olarak açılmış geçit veya kanal (örneğin external auditory meatus (dış kulak yolu) )

meatal stenoz : lat. * meatus (geçit, yol) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) + stenosis (daralma, tıkanma) (stenos (dar) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) ) (gre.) * üretranın dış meatustaki açıklığının daralmasına bağlı olarak idrarın idrar kesesinden vücudu terk ettiği açıklığın daralması (akıntı, ağrı veya işlev kaybı semptomları vardır.)

meatotomi : lat. * meatus (geçit, yol) (lat.) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * bir kanalın veya geçidin cerrahi olarak kesilmesi veya açılması işlemi (özellikle üretral meatus veya auditory meatus gibi vücut kanallarının daralmasını gidermek amacıyla yapılır.)

meatus : lat. * meatus (geçit, yol) * doğal bir kanal veya geçit; tıp dilinde özellikle vücutta doğal olarak bulunan veya cerrahi olarak açılmış geçitler (örneğin dış kulak yolu (external auditory meatus) veya üretral meatus)

meayiş : ara. * aʿaşa (yaşatmak, hayat vermek, geçindirmek, geçimini sağlamak; dönmek, yüz çevirmek (mecazi) ), iaşe (yaşatma, besleme, bakma, geçimini sağlama), maaş (t.) * geçimlikler, maaşlar

mebde : ara. * bede (başlamak, meydana gelmek; bir işi başlatmak, icat etmek) * başlama zamanı

mebendazol : lat. * methyl (metil (CH3) grubu) (methy (şarap) + hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) ) + benzimidazole (benzene halkası) + imidazole (imidazol halkası) * bağırsak parazitlerini öldürmek için kullanılan, özellikle yuvarlak solucan ve kıl kurdu enfestasyonlarında etkili olan, nematodlara karşı yaygın olarak reçete edilen sentetik antihelmintik ilacın etken maddesi (C16H13N3O3)

mebeverin : lat. * methyl (metil (CH3) grubu) (methy (şarap) + hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) ) + beverine (farmasötik tropan türevi) * gastrointestinal sistemde düz kas spazmlarını azaltan, özellikle irritabl bağırsak sendromu (IBS) tedavisinde kullanılan antispazmodik ilacın etken maddesi (C25H35NO5)

mebiz : ara. * beyd, beyz (beyaz; yumurta) * kadın üreme sisteminde folikül üretimi ve hormon salgısı görevlerini yerine getiren, rahmin iki yanında bulunan ve yumurtaların içinde bulunduğu guddeler, yumurtalık, ovaryum

meblağ : ara. * belağa (ulaşmak, erişmek, varmak), baliğ (erişkin, ergin) * varılan tutar, toplam, toplam tutar, para, miktar

meblu : ara. * bala'a (yutmak) * yutulmuş

mebni : ara. * benaa (yapmak, inşa etmek, kurmak, bina etmek), bina (yapı, kurulum, inşa) * bina olunmuş, üzerine kurulmuş, inşa edilmiş; -den dolayı, -den ötürü

mebrofenin : lat. * methyl (metil (CH3) grubu) (methy (şarap) + hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) ) + brofenin (fenolik türev, farmasötik bileşik) * ağrı ve inflamasyonu azaltmak için kullanılan, özellikle romatizma veya kas-iskelet sistemi ağrılarında uygulanan antiinflamatuar ve analjezik etkili sentetik ilacın etken maddesi (C15H19BrN2O5)

mebrud : ara. * berd (soğuk), barada (soğutmak), barid (soğumuş) * soğuk, soğumuş

mebruk : ara. * baraka (bolluk vermek, bereket vermek, kutsamak, hayır ve uğur sağlamak), bereket (bolluk, hayır, uğur, kutsama, hayırlı ve uğurlu olma) * kutlu, uğurlu, bereketli, bereketlendirilmiş, tebrik edilen; Arapçada başarı, mutluluk veya hayırlı olaylar için “tebrikler” anlamında kullanılan ifade

mebruke : ara. * mebruk (kutlu, uğurlu, bereketlendirilmiş, tebrik edilen) + e (dişilik eki) * kutlanmış, kutlamaya değer, tebrik edilmiş (dişil); kadın ismi

mebrur : ara. * birr (iyilik, hayır; iyilik etmek; doğru olmak), berr (iyi, hayırlı, erdemli) * iyilik yapmış, hayırlı, sevap kazanmış; övünülen, beğenilen

mebrure : ara. * birr (iyilik, hayır; iyilik etmek; doğru olmak) + e (dişilik eki) * iyilik yapmış, hayırlı, sevap kazanmış; övünülen, beğenilen kadın; kadın ismi

mebruz : ara. * baraza (ifşa etmek, sunmak, göstermek, açığa çıkarmak), ibraz (ifşa, sunum, gösterim, açığa çıkarma), bariz (açık, görünür) * ifşa edilmiş, sunulmuş, gösterilmiş, açığa çıkarılmış, bariz kılınmış, ibraz olunmuş

mebsem : ara. * basama (gülümsemek), tebessüm (gülümseme, gülümseyiş) * gülümseme, gülümseyiş, tebessüm etme, hafif gülümseme

mebsus : ara. * bassa (dağıtmak, yaymak) * dağılmış, yayılmış, şayi olmuş

mebsut : ara. * besata (yaymak, genişletmek, sermek, açmak) * genişlemiş, büyümüş, yayılmış

mebsuten mütenasib : ara. * besata (yaymak, genişletmek, sermek, açmak), mebsuten (genişlemiş olarak, yayılmış olarak, büyümüş olarak) (mebsut (genişlemiş, büyümüş, yayılmış) + en (gibi, olarak) ) + nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak, uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek, yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak, belirlemek, tayin etmek, konum vermek), mutenasib (bağlı, ilgili, alakalı, orantılı, uyumlu, dengeli) * birbirlerine nisbetli olan iki değerden birinin artmasıyla, diğerinin de aynı oranda artması veya azalmasıyla diğerinin de aynı oranda azalması durumu arzeden, doğru orantılı

mebtuş : ara. * bataşa (tutmak, kavramak, yakalamak, sezmek) * tutulmuş, kavranmış, yakalanmış, sezilmiş

mebtut : ara. * batta (kesmek, ayırmak) * kesilmiş, ayrılmış

mebus : ara. * ba’ase (göndermek, yollamak, sevketmek), ba’s (gönderme, gönderi, yollama, sevk) * gönderilmiş kişi, delege, elçi, vekil; halk tarafından genel oyla yasama meclisine seçilen temsilci, parlamento üyesi, parlamenter, milletvekili; (Türkiye’de) yasalar uyarınca, ulusu temsil etmek üzere, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne seçilmiş, yasama dokunulmazlığı bulunan kimse

mebzul : ara. * badala, bazala (cömertçe harcamak, kurban etmek, bolca vermek), bezl (çokça harcama, bolca harcama) * cömertçe verilen, bol, pek çok, çok sarfedilen

mebzuliyet : ara. * badala, bazala (cömertçe harcamak, kurban etmek, bolca vermek), bezl (çokça harcama, bolca harcama), mebzul (cömertçe verilen, bol, pek çok, çok sarfedilen) + iyet (durum eki, isim yapım eki) * bolluk, çokluk, cömertçe verme

meca : ara. * caa (aç olmak, açlık çekmek, kıtlık çekmek), cu' (açlık) * aç olmak, açlık çekmek, kıtlık çekmek”)

mecal : ara. * cala (dönmek, dolaşmak), cavl (dönme, dolaşma), cevelan (dönme, dolaşma, dolanma) * dolaşım alanı, at idman etme alanı, arena, sirk; can, dinçlik, derman, canlılık, güç, takat, kuvvet

mecalis : ara. * celese (oturmak), celse (oturum), meclis (oturma yeri; heyet, komite, konsey, şura; toplantı, toplanma, birliktelik; bir konuyu görüşmek, konuşmak, tartışıp karara bağlamak üzere bir araya gelmiş kimseler topluluğu; bu tür bir topluluğun yaptığı toplantı ve toplantının yapıldığı yer) * meclisler, toplantılar, toplantı yerleri

mecardonia : lat. * Mecard (özel ad) + ia (isim yapım eki) * Plantaginaceae familyasına ait, küçük sarı çiçekli otsu bitki cinsi

mecaz : ara. * caze (geçmek), cevaz (geçit, köprü, geçiş), tecavuz (geçiş, geçme) * geçit, yol, köprü, geçiş yeri; bir kelime veya cümlenin, içerdiği gerçek anlamı dışında bir anlamda kullanılması, metafor

mecazen : ara. * mecaz (geçit, yol, köprü, geçiş yeri; bir kelime veya cümlenin, içerdiği gerçek anlamı dışında bir anlamda kullanılması, metafor) + en (gibi, olarak) * mecaz olarak, mecazi, metaforik, değişmece olarak, değişmece yoluyla

mecaz-ı mürsel : ara. * mecaz (geçit, yol, köprü, geçiş yeri; bir kelime veya cümlenin, içerdiği gerçek anlamı dışında bir anlamda kullanılması, metafor) + i (tamlama eki) + ersele (göndermek), mursel (gönderilmiş) * bir kelimenin asıl anlamı yerine, başka bir kelimeyi onunla yakın ilişkisi nedeniyle kullanma sanatı; edebiyatta adının yerine onunla ilişkili bir kavramın kullanılması

mecazi : ara. * mecaz (geçit, yol, köprü, geçiş yeri; bir kelime veya cümlenin, içerdiği gerçek anlamı dışında bir anlamda kullanılması, metafor) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * (kelimenin veya ifadenin) gerçek anlamı dışında kullanımla ilgili, mecaz ile ilgili, metaforik

mecbur : ara. * cabara (zorlamak, güç uygulamak, baskı yapmak, kuvvet uygulamak, gütmek, güdülemek), cebr (zorlama, güç uygulama, baskı yapma, kuvvet uygulama, güdüleme) * bir şeyi yapmak zorunda bulunan, bir konuda yükümlü olan, zorunlu

mecburen : ara. * mecbur (bir şeyi yapmak zorunda bulunan, bir konuda yükümlü olan, zorunlu) + en (gibi, olarak) * mecbur olarak, zorunlu olarak, yükümlü olarak

mecburi : ara. * mecbur (bir şeyi yapmak zorunda bulunan, bir konuda yükümlü olan, zorunlu) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yapılması, yerine getirilmesi kaçınılmaz, zorunlu

mecburiyet : ara. * mecbur (bir şeyi yapmak zorunda bulunan, bir konuda yükümlü olan, zorunlu) + iyet (isim yapım ve durum eki) * zorunlu olma durumu, zorunluluk

meccanen : ara. * meccan (bedava, karşılıksız, bedelsiz) + en (gibi, olarak) * bedava olarak, para ödemeksizin, karşılıksız olarak, parasız

meccani : ara. * meccan (bedava, karşılıksız, bedelsiz) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bedava, karşılıksız, parasız

mecd : ara. * cedd (büyüklük, ululuk, azamet, yücelik, şeref, itibar), mecid (büyük, ulu, yüce; azim, şerefli, itibarlı, saygın) * büyüklük, ululuk, azamet; şeref, itibar, saygınlık

mecdel : ara., ibr. * cadala (yaratmak, halk etmek) (ara.); migdal, magdal (kule, yüksek yapı) (ibr.) * yücelik, şan, itibar;saygınlık, prestij veya övgüye değer üstünlük; yüksek konum, onurlu durum

mecdelli meryem : ara. * mecdel (yücelik, şan, itibar;saygınlık, prestij veya övgüye değer üstünlük; yüksek konum, onurlu durum) (ara.) + li (ile ilgili, -e ait) (tür.) + reym (derece, ziyade, çok fazla), meryem (derecesi olan, ziyade olan, çok fazla olan, (Miryam, Maria) (ara.) * İsrail’in Magdala kasabasından gelen, Hz. İsa’nın takipçilerinden biri ve bazı kaynaklarda günahlarından tövbe etmiş kadın

mecelle : ara. * celle (toplamak, derlemek; yuvarlamak, rulo yapmak) * kitap, rulo şeklinde kitap, her türlü kitap; Osmanlı İmpa-ratorluğu’nda, Tanzimat’tan sonra hazırlanmış bulunan, fıkıh hükümleriyle bu konudaki türlü içtihadı belli bir dizge içinde bir araya getiren, tam adı Mecellei Ahkâmı Adliye olan, yasa gibi kullanılan yapıt

mechul : ara. * cahala (bilmemek, tanımamak), cahil (bilmez, bilmeyen, bilgisiz, tanımayan), cehl (bilmezlik, bilgisizlik, tanımazlık), cehalet (bilmezlik durumu, bilgisizlik durumu, tanımazlık durumu) * bilinmez, bilinmeyen, tanınmayan, belli olmayan

mechulat : ara. * mechul (bilinmez, bilinmeyen, tanınmayan, belli olmayan) + at (çoğul eki) * bilinmezler, bilinmeyenler, tanınmayanlar, mechuller

mechuriye : ara. * cahara (ortaya koymak, açığa çıkarmak, açıklamak, meydana çıkarmak, görünür kılmak, aşikar kılmak), cehr (açıklık, meydanda olma, açıklanmış olma, görünür kılınma, aşikar olma) * aşikare olunmuş, açıklanmış, ortaya çıkarılmış, görünür kılınmış, meydana çıkarılmış

meci : ara. * cae (gelmek, varmak, erişmek, ulaşmak) * gelme, geliş, varış

mecid : ara. * cedd (büyüklük, ululuk, azamet, yücelik, şeref, itibar) * büyük, ulu, yüce; azim, şerefli, itibarlı, saygın

mecidit : ara., gre. * mécidite (MgCO3•3H2O) (mecid (büyük, ulu, yüce; azim, şerefli, itibarlı, saygın) (ara.) + ites (element, kayaç ve mineral eki) (gre.) * kalsiyum ve uranyumun hidratlı doğal sülfatı; hidratlı magnezyum karbonat (adını Sultan Abdülmecid döneminde tanımlanmasından almıştır.)

mecidiye : ara. * mecid (büyük, ulu, yüce; azim, şerefli, itibarlı, saygın; Osmanlı padişahı Abdulmecid'den) + iye (durum eki) * Osmanlı döneminde kullanılan ve zamanın Osmanlı altınının beşte biri veya yirmi kuruş değerinde olan gümüş sikke

mecit : ara. * cedd (büyüklük, ululuk, azamet, yücelik, şeref, itibar) * büyük, ulu, yüce; azim, şerefli, itibarlı, saygın

mecitözü : ara., tür. * mecid (büyük, ulu, yüce; azim, şerefli, itibarlı, saygın) (ara.) + öz (esas, temel, kaynak, cevher) + ü (iyelik eki) (tür.) * Çorum’un bir ilçesi (ismini Danişmendliler döneminde bölgenin kadısı olup kasabada malikânesi bulunan Abdülmecid el-Herevi'den almıştır.)

meclis : ara. * celese (oturmak), celse (oturum) * oturma yeri; heyet, komite, konsey, şura; toplantı, toplanma, birliktelik; bir konuyu görüşmek, konuşmak, tartışıp karara bağlamak üzere bir araya gelmiş kimseler topluluğu; bu tür bir topluluğun yaptığı toplantı ve toplantının yapıldığı yer

meclisara : ara., far.* meclis (oturma yeri; heyet, komite, konsey, şura; toplantı, toplanma, birliktelik) (ara.) + ara (süsleyen, bezeyen) (far.) * güzel konuşan, kendini toplantılarda konuşmasıyla sevdiren (kimse)

meclis-efruz : ara. * meclis (heyet, komite, konsey, şura; toplanma, birliktelik) + efruz (yayılım, dağılım) * Türk musikisinde, belirli diziler ve seyirlerle karakterize edilen, özellikle topluluk eserlerinde icra edilen, duygusal ve ifadeci bir melodi yapısına sahip bir makam

meclis-füruz : ara., far. * meclis (heyet, komite, konsey, şura; toplanma, birliktelik) (ara.) + füruz (parlatan, aydınlatan) (far.) * meclisi parlatan, meclisi aydınlatan, topluluğa renk katan, topluluğu aydınlatan

meclis-i ali : ara. * meclis (heyet, komite, konsey, şura; toplanma, birliktelik) + i (tamlama eki) + ali (yüce, büyük, ulu) * . Mahmud'un kurduğu, reformları planlayıp icrasını denetleyen yüksek yasama ve yargı organı; Osmanlı İmparatorluğu’nda, devletin merkezi yönetim organı olarak kanun yapma, karar alma ve danışma görevlerini üstlenen en yüksek yasama ve danışma meclisi

meclis-i mebusan : ara. * meclis (heyet, komite, konsey, şura; toplanma, birliktelik) + i (tamlama eki) + mebusan (gönderilenler, delegeler) * halk tarafından seçilen mebusların (delegelerin, gönderilenlerin) meclisi, millet meclisi

meclup : ara. * celebe (kendi tarafına çekmek, getirmek, çağırmak) * bir şeye gönül vermiş, tutulmuş olan (kimse), tutkun

mecma : ara. * cemea (toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek), cem (toplama, bir araya getirme, birleşme), cem’an (topluca, hepsi birden, bütünü, bütünüyle, tümü, tümüyle, cümleten) * toplanılacak yer, toplanma yeri, kavuşma yeri

mecmu : ara. * cemea (toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek), cem (toplama, bir araya getirme, birleşme), cem’an (topluca, hepsi birden, bütünü, bütünüyle, tümü, tümüyle, cümleten) * toplanmış, bir araya getirilmiş, bütün haline gelmiş, yığılmış, cem olunmuş, cem edilmiş

mecmua : ara. * cemea (toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek), cem (toplama, bir araya getirme, birleşme), cem’an (topluca, hepsi birden, bütünü, bütünüyle, tümü, tümüyle, cümleten) * toplanmış şey, toplama, bir araya getirme, derlenmiş şey, derleme; sayfa sayısı, düzeni, biçimi ve içindeki yazılar bakımından gazeteden ayrı özellikler gösteren, genellikle aylık, on beş günlük veya haftalık gibi belli zaman aralarıyla yayımlanan süreli yayın, dergi

mecnun : ara. * cenne (örtmek, kaplamak, kapatmak, gizlemek, saklamak, karartmak), cinn (görülmeyen, kapalı, kaplı, örtülü, gizli, saklı) * cinlenmiş, cin tasallutuna uğramış, çılgın, deli; sevda yüzünden kendini yitirmiş (kimse)

mecnunane : ara., far. * mecnun (cinlenmiş, cin tasallutuna uğramış, çılgın, deli; sevda yüzünden kendini yitirmiş (kimse) ) (ara.) + ane (-ca, -cesine, tarzında, olarak, gibi) (far.) * çılgın gibi, çılgınca olan; çılgın bir biçimde, çılgınca, delice

mecnuniyet : ara. * cenne (örtmek, kaplamak, kapatmak, gizlemek, saklamak, karartmak), cinn (görülmeyen, kapalı, kaplı, örtülü, gizli, saklı), mecnun (cinlenmiş, cin tasallutuna uğramış, çılgın, deli; sevda yüzünden kendini yitirmiş (kimse) + iyet (durum eki) * delilik, çılgınlık, mecnunluk, cin tasallutuna uğramışlık, cinlenmişlik

mecra : ara. * cara (akmak), cari (akan) * kanal, akış yeri, akış yolu; akarsu yatağı, akarsu akış yolu, akarsu yatağı; bir olayın akışı, doğrultusu, bir işin gidişi (mecazi); iletişim imkanı, kanalı, yolu sağlayan unsur, kanal, medya

mecruh : ara. * ceraha (yaralamak), curuh (yara) * yaralanmış olan, yaralı; incinmiş

mecrur : ara. * carra (çekmek, sürüklemek, taşımak) * çekilmiş, sürüklenmiş; harf-i cer (başında harf-i cer bulunan kelime; izafet halinde son kelime; cerr'li okunan kelime. (i, ı diye okunan esreli kelime)

mecuc : ara. * acca, ecc (alevlenmek, parlamak, kaynamak, şiddetlenmek, karışıklık çıkarmak, karışmak, kargaşaya dönüşmek, taşmak, azmak, hızlı koşmak, düşmana ateşle saldırmak) * Kur’an’ın Kehf (94-98) ve Enbiya (96) kodlu ayetlerinde, tepelerden inerek (farklı boyuttan gelerek) yerde bozgun yaptıklarından bahsedilen iki varlıktan/ırktan/topluluktan (Ye’cuc ve Me’cuc) biri (Bunların gelişinin engellenmesi için halk, Zülkarneyn’den demirden bir sed yapmasını ister.)

mec'ul : ara. * caala (yapmak, etmek, eylemek, kılmak, oluşturmak, tecelli ettirmek) * yapılmış, edilmiş, eylenmiş, kılınmış, oluşturulmuş, tecelli ettirilmiş, meydana çıkarılmış, ikame ve ihdas olunmuş

me'cur : ara. * acara (karşılık vermek, ücret vermek, ücret ödemek, ödüllendirmek, mükafatlandırmak; kiraya vermek, kiralamak, kiraya vermek), ucret (ödeme, karşılık verme, ödüllendirme, mükafatlandırma), ecir (ödül, armağan, mükafat, ücret, prim, ikramiye, karşılık) * karşılık almaya, mükafata hak kazanmış kimse; kiraya verilen

mecus : far., gre., lat. * magu, magoş, magus (muhterem kimse, din büyüğü, rahip, büyücü, sihirbaz, bilge kişi, ateş rahibi, Zerdüşt rahibi) (far.); magos (bilgelik, gizli güç, büyü, sihir; Pers rahibi, bilge sınıfı), magike (büyü, sihir) (gre.); magus (muhterem kimse, din büyüğü, rahip, büyücü, sihirbaz, bilge kişi, ateş rahibi, Zerdüşt rahibi), magia (büyü, sihir, bilgelik) (lat.); magie (fra.) * ateşe tapma kültü, Zerdüşt dini

mecusi : far., gre., lat. * magu, magoş, magus (muhterem kimse, din büyüğü, rahip, büyücü, sihirbaz, bilge kişi, ateş rahibi, Zerdüşt rahibi) (far.); magos (bilgelik, gizli güç, büyü, sihir; Pers rahibi, bilge sınıfı), magike (büyü, sihir) (gre.); magus (muhterem kimse, din büyüğü, rahip, büyücü, sihirbaz, bilge kişi, ateş rahibi, Zerdüşt rahibi), magia (büyü, sihir, bilgelik) (lat.); magie (fra.); mecus (ara.) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) * en eski tek tanrılı dinlerden biri olan, iyilik ile kötülüğün mücadelesini esas alan Zerdüştlük (Mecusilik) dinine mensup, İslamiyet öncesi İran coğrafyasında ateşi kutsal kabul eden, ibadet mekanlarında dini ritüellerini gerçekleştiren kişi

meczub : ara. * cazaba (çekmek, kendine doğru ilerletmek), cazib (çeken, çekici), cezb (çekim) * çekilmiş, cezbedilmiş, tesir altında kalmış; Tasavvuf bağlamında ilahi cezbe ile kendinden geçmiş kimse; aklı başında olmayan, deli (günlük dilde)

meczum : ara. * cadama, cazama (kesmek, koparmak, uzvu kesilmiş hale getirmek), cudam (uzuvları düşüren hastalık, cüzzam, lepra) * cüzam hastalığına tutulmuş kimse; kesin niyet edilmiş, kat’i karar verilmiş, cezmolunmuş; son harfi harekesiz okunan kelime, cezimli kelime (ilim, kilim, kitab kelimelerinin son harflerinin okunduğu gibi.)

meczup : ara. * cazaba (çekmek, kendine doğru ilerletmek), cazib (çeken, çekici), cezb (çekim) * çekilmiş, cezbedilmiş, tesir altında kalmış; Tasavvuf bağlamında ilahi cezbe ile kendinden geçmiş kimse; aklı başında olmayan, deli (günlük dilde)

meczur : ara. * cazara (kesmek, koparmak, ayırmak) * kesilmiş, koparılmış, cezr olunmuş; kare kökü alınmış sayı; hukukta bağlantısı kesilmiş, ayrılmış, hükmü düşmüş anlamında

meczuz : ara. * cazza (kesmek, koparmak, ayırmak) * kesilmiş, ayrılmış, koparılmış, münkati

meç : lat., fra. * micca (lamba fitili, şerit) (lat.); mèche (fitil, saç tutamı) (fra.) * saçın küçük tutamlar durumunda değişik renklerde boyanmış biçimi; keskin olmayan, yalnızca süngü gibi batırılarak yaralamaya yarayan, düz ve ensiz kılıç; osmanlı ordusu tarafında da kullanılan iki tarafı keskin düz namlulu bir kılıç türü

meçhul : ara. * cahala (bilmemek, tanımamak), cahil (bilmez, bilmeyen, bilgisiz, tanımayan), cehl (bilmezlik, bilgisizlik, tanımazlık), cehalet (bilmezlik durumu, bilgisizlik durumu, tanımazlık durumu) * bilinmez, bilinmeyen, tanınmayan, belli olmayan

meçhulat : ara. * mechul (bilinmez, bilinmeyen, tanınmayan, belli olmayan) + at (çoğul eki) * bilinmezler, bilinmeyenler, tanınmayanlar, mechuller

meçik : tür. * meç (eş, birlikte, beraber olmak) + ik (alet, araç eki) * davul tokmağı; davul çalarken tokmakla birlikte kullanılan ince çubuk, bızbız; av aleti olarak kullanılan ucu topuzlu değnek; başı topuzlu çomak, davul tokmağı (match (uymak, denk olmak; eş, uyum, denklik) (ing.) )

meçkey : tat., moğ. * meç (maymun) + key (gibi, ile ilgili) * kambur bir yaşlı kadın (veya bazen yaşlı bir erkek) şeklinde tasvir edilen, insanların kanını emen, içlerinde büyüyen ve ölüm saçan varlık, vampir

med : ara. * madda, medde (uzatmak, germek, çekmek; yaymak, döşemek; yardım etmek) * yardım etmek, yaver olmak, aracı olmak, imdad etmek

medaci : ara. * daca’a (yatmak, uzanmak, istirahat etmek), madca (yatak, döşek, şilte, yatak veya zemin üzerine serilen, pamuk, yün veya sentetik malzemelerle doldurulmuş, konfor ve izolasyon amacıyla kullanılan, uyumayı ve dinlenmeyi sağlayan taşınabilir yumuşak döşek, şilte; yatak yüzeyi) * yataklar, döşekler, şilteler, (matress, matelas, Matratze (şilte) (ing., fra., alm.) )

medain : ara. * medine (şehir, il, kent) * (Medayin) Şehirler, medineler. Büyük memleketler; Şimdi harabe olup İslamiyyetten evvel yaşamış Kisralıların Nuşirevan zamanında kurdukları merkez-i hükümetleri olan büyük şehir. Peygamber Hz. Muhammed Aleyhissalatü Vesselam'ın doğduğu gece bu şehirdeki büyük sarayın eyvanları yıkılmıştı.

medar : ara. * dara (dönmek, devretmek, dolaşmak), devr (dönme, dönüş, döngü) * döngü, yörünge; etrafında dönülen şey, eksen, bir şeyin etrafında döndüğü veya temellendiği esas nokta; dönülen yer, göz çukuru; dayanak, destek, yardımcı; sebep, merkez, eksen; Güneş ışınlarının yılda iki kez yeryuvarına dik açı ile geldiği, sıcak kuşağın kuzey ve güney sınırlarını oluşturan ve eşleğin 23 derece 27 dakika kuzey ve güneyinden geçen çemberlerin her biri, dönence

medar-i iftihar : ara. * medar (döngü, yörünge; etrafında dönülen şey, eksen, bir şeyin etrafında döndüğü veya temellendiği esas nokta; dayanak; sebep, vesile) + i (tamlama eki) + fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük ve üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fehur, fehur, fahir (övünen, iftihar eden, kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören), iftihar (övünç, övünme, gururlanma, gurur duyma) * övünç kaynağı, gurur duyulan dayanak veya değer; bir kişi, kurum veya şeyin toplum veya birey açısından onur vesilesi olan unsur

medazepam : lat. * med (medicus, medicina) + az (azot kökü) + epam (benzodiazepin eki) * anksiyolitik (kaygı giderici) etkili, merkezi sinir sisteminde GABA-A reseptörlerinin modülasyonu yoluyla etki gösteren, klinikte özellikle anksiyete bozukluklarının tedavisinde kullanılan psikotrop ilacın etken maddesi (C16H15ClN2)

medcezir : ara. * madda (uzatmak, genişletmek, çekmek, germek, yaymak; desteklemek, yardım etmek; çoğaltmak, artırmak) + ı (tamlama eki) + cazara (kesmek, koparmak, ayırmak), cezr (kesme, kesilme, kopma, ayrılma, alçalma, çekilme) * bir gök cisminin başka bir gök cismine uyguladığı kütleçekimi nedeniyle her iki cisimde meydana gelen şekil bozulmaları; deniz suyunun düzenli olarak yükselmesi ve alçalması medcezir, gelgit

meddah : ara. * madaha (övmek, takdir etmek, methetmek, sitayişle bahsetmek), medh (övgü, takdir, sitayişle bahis) * eskiden kahvelerde vb. hoş öyküler anlatarak, taklitler yaparak halkı eğlendiren sanatçı; aşırı övgüde bulunan kimse, övücü

medd-i lazım : ara. * madda, medde (uzatmak, germek, çekmek; artırmak, çoğaltmak, ziyade etmek; yaymak, döşemek; yardım etmek) + i (tamlama eki) + lazım (gerekli, ihtiyaç duyulan) * zorunlu uzatma; harfi medden sonra sebebi medden sükun-u lazım gelmesi durumu

medd-i lin : ara. * madda, medde (uzatmak, germek, çekmek; artırmak, çoğaltmak, ziyade etmek; yaymak, döşemek; yardım etmek) + i (tamlama eki) + lin (yumuşak olmak) * cezimli vav veya ya harfinin uzatılarak okunması; öncesinde üstün hareke olan, sonrasında ise sükun bulunan, kendileri ise cezimli olan vav veya ya harflerinin uzatılarak okunması

medd-i muttasıl : ara. * madda, medde (uzatmak, germek, çekmek; artırmak, çoğaltmak, ziyade etmek; yaymak, döşemek; yardım etmek) + i (tamlama eki) + muttasil (bitişik) * med harfini takiben aynı kelimede hemze bulunması

medd-i nazar : ara. * madda, medde (uzatmak, germek, çekmek; artırmak, çoğaltmak, ziyade etmek; yaymak, döşemek; yardım etmek) + i (tamlama eki) + nazar (bakış, bakma) * uzağa bakma, gözün görebildiği kadar göz alımı, gözün uzağı görüş kapasitesi

meded : ara. * madda, medde (uzatmak, germek, çekmek, genişletmek, desteklemek, yardım etmek), imdad (yardım, destek) * inayet, yardım, destek, imdad, eman

medeni : ara. * madina, medine (il, şehir, kent, ülke, memleket) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * fikir, bilim, sanat ve endüstri alanlarında çok büyük gelişme göstermiş, dolayısıyla yaşama biçiminde gerekli bir düzeye erişmiş (ülke, toplum), uygar

medeni hal : ara. * medeni (şehirli; uygar) + hal (durum, vaziyet) * kişinin yasalar nezdinde kabul edilen ilgili resmi durumu, evlilik durumu

medeniyet : ara. * madina, medine (il, şehir, kent, ülke, memleket) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + yet (isim yapım ve durum eki) * uygar olma durumu, uygarlık; uygar kimseye yakışır davranış, tutum; barbarlık durumundan çıkıp törelere bağlı olarak belirli bir yurt içinde birlikte yaşama; insanların doğaya egemen olma, toplum olarak daha iyi bir yaşama ulaşma çabalarından çıkan sonuçların, bilim, teknik, sanat ve kültürün tümü; bilim ve tekniğin, sanat ve kültürün gelişmesi, ilerlemesiyle yaratılan yaşama koşullarının, yaşama biçiminin incelmesi, yetkinleşmesi durumu

medet : ara. * madda, medde (uzatmak, germek, çekmek, genişletmek, desteklemek, yardım etmek), imdad (yardım, destek) * inayet, yardım, destek, imdad, eman

medfen : ara. * dafana, defene (gömmek), defn, dafn (gömme), medfun (gömülmüş) * defin yeri, gömme yeri, gömü yeri, gömüt, mezar

medfu : ara. * daf'a (itmek, tepmek, darbelemek, vurmak, savmak, savuşturmak, tepmek, kovmak, def etmek, uzaklaştırmak, zorlamak, hareket ettirmek; korumak, savunmak, karşı koymak; püskürmek, fırlamak, şiddetle taşmak, (yanardağ) patlamak; tek seferde, tek kerede, tek kezde olmak) * dışarı çıkarılmış, def olunmuş, kovulmuş, savılmış

medfun : ara. * dafana, defene (gömmek), defn, dafn (gömme, gömü), medfun (gömülmüş), medfen (gömme yeri, gömü yeri) * gömülmüş, defnedilmiş

medh : ara. * madaha (birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söylemek, övmek, takdir etmek, yüceltmek, methetmek, sitayişle bahsetmek) * birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söyleme, övgü, övme, takdir, sitayişle bahsetme

medhal : ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş, dahil olma), duhul (giriş, iç taraf geçiş) * giriş, giriş yeri, kapı, duhul yeri; bir kitabın giriş bölümü

medhaldar : ara., far. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş, dahil olma), duhul (giriş, iç taraf geçiş), medhal (giriş, giriş yeri, kapı, duhul yeri) (ara.) + dar (tutan, alan, taşıyan, koruyan, sahip olan, edinen) (far.) * bir işte parmağı bulunan, bir işe karışmış olan

medhiye : ara. * madaha (birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söylemek, övmek, takdir etmek, yüceltmek, methetmek, sitayişle bahsetmek), medh (birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söyleme, övgü, övme, takdir, yüceltme, sitayişle bahsetme) * bir kimseyi veya bir şeyi övmek için söylenen söz veya yazılan yazı, övgü; bir kimseyi veya bir şeyi övmek için yazılmış şiir

medhur : ara. * dahara (bozguna uğratmak, yenmek, mağlup etmek, alçaltmak, aşağılamak, boyun eğdirmek), dahir (aşağılanmış, alçaltılmış, boyun eğdirilmiş, yenilmiş, mağlup, hor, hakir) * uzaklaştırılmış, kovulmuş, tardedilmiş

medhuş : ara. * dahaşa (korkmak, ürkmek, korkutmak, ürkütmek), dehşet (büyük korku) * dehşete düşmüş, korkmuş, şaşırmış

medhüsena : ara. * madaha (birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söylemek, övmek, takdir etmek, yüceltmek, methetmek, sitayişle bahsetmek), medh (birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söyleme, övgü, övme, takdir, yüceltme, sitayişle bahsetme) + u (tamlama eki) + sena (övgü, yüceltme) * bir kimseyi veya şeyi aşırı biçimde övme, methiye, övgü dolu sözler

medial : lat. * medium (orta, arada, vasat) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * vücutta veya organlarda orta hatta veya merkeze yakın konumda olan; anatomide sağ-sol eksenine göre orta hatta yakınlı

median : lat. * medius, medium (orta, arada, vasat) + anus (isim yapım ve durum eki) * vücutta veya organlarda orta çizgi üzerinde veya orta hatta yakın olan; anatomide sağ-sol eksene göre orta konumu veya merkezi hat boyunca yerleşimi ifade eden sıfat; istatistikte medyan değer yani sıralı bir veri setinde ortada yer alan değer (veri sayısı tek ise tam ortadaki, çift ise ortadaki iki değerin aritmetik ortalaması merkezi eğilim ölçüsü olarak kullanılır.)

mediasten : lat. * mediastinum (orta, ortada) (medium, medius (orta, arada, vasat) + stinum (boşluk, yer) ) * göğüs boşluğunun, içinde kalp, büyük damarlar, trakea, yemek borusu ve lenf düğümleri bulunan iki akciğer arasındaki orta bölgesi (toraks anatomisinde merkezi boşluğu ifade eden terim)

mediastinal : lat. * mediastinum (orta, ortada) (medius (orta) + stinum (boşluk, yer) ) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * mediastinum ile ilgili

mediastinit : lat., gre. * mediastinum (orta, ortada) (medius, medium (orta, arada, vasat) + stinum (boşluk, yer) ) + itis (iltihab, enfeksiyon, hastalık, sorun) (gre.) * göğüs ağrısı, ateş ve nefes darlığı ile karakterize olan mediastinum enfeksiyonu

mediastinum : lat. * medius, medium (orta, arada, vasat) + stinum (boşluk, yer) * orta, ortada; göğüs boşluğunun, içinde kalp, büyük damarlar, trakea, yemek borusu ve lenf düğümleri bulunan iki akciğer arasındaki orta bölgesi (toraks anatomisinde merkezi boşluğu ifade eden terim)

mediatör : lat. * mediatus (ortalanmış, uzlaştırılmış, arası bulunmuş) (mediare (araya girmek, ortalamak, orta hale getirmek, uzlaştırmak, arabuluculuk etmek, iki taraf arasında bağlantı kurmak) (medium (orta, vasat) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + or (-cu, yapan, eden) * ara bulucu, uzlaştırıcı kişi; hücreler veya organlar arasında sinyal veya mesaj ileten kimyasal madde (örn. hormon veya nörotransmitter)

medica : lat. * medicus (hekim, doktor) (mederi (iyileştirmek, tedavi etmek, şifa vermek) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + a (dişi veya isim yapım eki) * tıp ile ilgili, şifa veren; genellikle tıbbi bitkiler veya tedavi edici maddeler

medicago : lat. * medica (Med ülkesi) * Fabaceae familyasına ait, yonca ve akrabalarını kapsayan bitki cinsi

medid : ara. * madda (uzatmak, genişletmek, çekmek, germek, yaymak; desteklemek, yardım etmek; çoğaltmak, artırmak) * uzamış, uzatılmış, gerilmiş, çekilmiş, çok uzun süren, devamlı, prolonje

medieval : lat. * medium (orta, vasat) + aevum (çağ, dönem, devre, evre) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ortaçağa ait, rönesans öncesi dönem

medih : ara. * madaha (birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söylemek, övmek, takdir etmek, yüceltmek, methetmek, sitayişle bahsetmek) * birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söyleme, övgü, övme, takdir, sitayişle bahsetme

mediha : ara. * madaha (birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söylemek, övmek, takdir etmek, yüceltmek, methetmek, sitayişle bahsetmek), medh (birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söyleme, övgü, övme, takdir, sitayişle bahsetme) + a (dişil eki) * övülen, övgüye değer (kadın); kadın ismi

medikal : lat. * medicus (hekim, doktor, şifacı, tedavi eden) (mederi (iyileştirmek, tedavi etmek, şifa vermek, çare bulmak, aracı olmak) (medium (orta, ara, ortada olan, vasat) + ari (fiil mastar eki) ) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + a (dişi veya isim yapım eki) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tıp ile ilgili, tıbbi, hekimlikle ilgili, sağlık ve tedavi ile ilgili

medikasyon : lat. * medicatio (tedavi etme, ilaç uygulama) (medicare (tedavi etmek, ilaç uygulamak) (medicus (hekim, doktor, şifacı, tedavi eden) + are (fiil mastar eki) ) + tionem, tio (isim yapım eki) ) * hastalığı tedavi etmek veya önlemek için kullanılan ilaç veya ilaçların bütünü

medikososyal : lat. * medico (tıp ile ilgili) (medicus (hekim, doktor, şifacı, tedavi eden) (mederi (iyileştirmek, tedavi etmek, şifa vermek, çare bulmak, aracı olmak) (medium (orta, ara, ortada olan, vasat) + ari (fiil mastar eki) ) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + a (dişi veya isim yapım eki) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + socialis (tolumsal, halkla ilgili, sosyal) (socius (takipçi, arkadaş, yoldaş, refakatçi, eşlik eden, müttefik, bağı olan, ilişkili) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * hastaların hem tıbbi hem de sosyal ihtiyaçlarının karşılanmasıyla ilgili; sağlık ve sosyal destek hizmetlerini birlikte sunan uygulama veya disiplin

medin : ara. * din, deyn (borç, taahhüt, yükümlülük), dana (yönetmek, hükmetmek, borçlandırmak; düzene sokmak) * borçlu, yükümlü; kul, köle, abd

medine : ara. * din, deyn (borç, taahhüt, yükümlülük), dana (yönetmek, hükmetmek, borçlandırmak; düzene sokmak) * şehir, il, kent

medinensis : ara., lat. * Medine (Arabistan’da bir şehir) (ara.) + ensis (ile ilgili, -e ait) (lat.) * Gine solucanı hastalığı olarak da bilinen dracunculiasis'e neden olan bir nematod, dracunculus medinensis, Gine solucanı, ejderha solucanı, ateş yılanı

medisinal : lat. * medicus (hekim, doktor, şifacı, tedavi eden) (mederi (iyileştirmek, tedavi etmek, şifa vermek, çare bulmak, aracı olmak) (medium (orta, ara, ortada olan, vasat) + ari (fiil mastar eki) ) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + ine (isim yapım eki) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kimya ile eczacılığın kesiştiği noktadaki etkin madde dizaynı, organik sentez ve ilaçlar geliştirmek ile ilgili olan, yeni terapötik kullanım için uygun olan kimyasal oluşumların tanımlanması, sentezi ve geliştirilmesini içeren bilimsel dal, farmasötik kimya

meditasyon : lat. * meditari (düşünmek, üzerinde durmak, tefekkür etmek, zihnen incelemek) (medium (orta, ara, ortada olan, vasat; düşünme, üzerinde durma, tefekkür etme) + ari (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * derin düşünme, üzerinde düşünme, tefekkür etme eylemi; zihni sakinleştirme ve konsantrasyonu artırma amacıyla yapılan ruhsal veya zihinsel odaklanma pratiği

mediyastin : lat. * medius, medium (orta, ara, ortada olan, vasat) + stinum (boşluk, yer) * orta, ortada; göğüs boşluğunun, içinde kalp, büyük damarlar, trakea, yemek borusu ve lenf düğümleri bulunan iki akciğer arasındaki orta bölgesi (toraks anatomisinde merkezi boşluğu ifade eden terim)

mediyatör : lat. * mediatus (ortalanmış, uzlaştırılmış, arası bulunmuş) (mediare (araya girmek, ortalamak, orta hale getirmek, uzlaştırmak, arabuluculuk etmek, iki taraf arasında bağlantı kurmak) (medium (orta, vasat) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + or (-cu, yapan, eden) * ara bulucu, uzlaştırıcı kişi; hücreler veya organlar arasında sinyal veya mesaj ileten kimyasal madde (örn. hormon veya nörotransmitter)

medkuk : ara. * daka (vurmak, çarpmak, dövmek, darbelemek) * dövülmüş, çarpılmış, toz haline getirilmiş

medlul : ara. * dalla (sapmak, saptırmak, doğru yoldan çıkarmak, yönlendirmek, kılavuzlamak, yöneltmek, rehberlik etmek, eğilim göstermek, bir yola saptırmak) * delalet edilen, kendisine işaret edilen, gönderme yapılan, kendisine yönlendirilen

medma : ara. * dama (gözyaşı akmak, yaşarmak), dem (gözyaşı) * gözyaşı; gözyaşı akma yeri, göz

medmum : ara. * damma (doldurmak, tıkamak, bastırmak; bir şeyi bütünüyle kaplamak), dem (kan) * dolu, dolmuş; kan rengi, kırmızı

medoksomil : lat. * medius (orta, ortada) + oxum (oksijenle ilgili) + ilus (ile ilgili, -a ait) * kan damarlarını gevşeterek kan basıncını düşüren anjiyotensin-II reseptör antagonisti

medrese : ara. * darasa (ders çalışmak, öğrenmek, incelemek), ders (eğitim, öğretim, öğrenme, inceleme, eğitim alma) * İslam ülkelerinde, genellikle İslamlık kurallarına uygun bilgilerin okutulduğu öğretim kurumu; bu kurumun içinde öğretim yaptığı yapı, okul

medroksiprogesteron : lat. * med (methyl) + hydroxy (hidroksil grubu, -OH) + progesterone (progesteron hormonu) * progesteronun türevi olarak üretilmiş ve kadın sağlığında özellikle doğum kontrol, hormon replasman tedavisi veya menstrual düzensizliklerde kullanılan ilacın etken maddesi (C22H32O3)

medruk : ara. * daraka (idrak etmek, akletmek, anlamak, kavramak) * anlaşılmış, idrak edilmiş, derk olunmuş, kavranmış

medrus : ara. * darasa (ders çalışmak, öğrenmek, incelemek), ders (eğitim, öğretim, öğrenme, inceleme, eğitim alma) * ders olarak okunmuş, dersi verilmiş; giyilmiş

medsus : ara. * dassa (gizlemek, saklamak, bastırmak, örtmek, gömmek), desise (hile, tuzak, kumpas, komplo, entrika, sahtekarlık, düzen, aldatmaca, gerçeği gizleme) * gizlenmiş, saklanmış; içine desise karışmış, hileli

medulla : lat. * medium (orta, ara, ortada olan, vasat) + ulla (küçültme veya ilişkili isim yapım eki) * organ veya dokunun iç kısmı, öz bölgesi, merkezdeki doku (özellikle beyin ve omurilikteki medulla oblongata (uzun soğan) ve böbrek özünü tanımlamak için kullanılır.)

medulla oblongata : lat. * medulla (organ veya dokunun iç kısmı, öz bölgesi, merkezdeki doku) (medium (orta, ara, ortada olan, vasat) + ulla (küçültme veya isim yapım eki) ) + oblongata (uzunlamasına, dikdörtgenimsi) (oblongus (uzun, dikdörtgenimsi) (ob (ön, ileri) + longus (uzun) ) + ata (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * beyin sapının alt kısmında, omurilikle bağlantılı olan, solunum, dolaşım ve reflekslerin merkezi olarak hayati işlevleri yöneten uzun soğan biçimindeki medulla

medullar : lat. * medulla (organ veya dokunun iç kısmı, öz bölgesi, merkezdeki doku) (medium (orta, ara, ortada olan, vasat) + ulla (küçültme veya ilişkili isim yapım eki) ) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * organ veya dokunun iç kısmı ile ilgili, özle ilgili (özellikle beyin, omurilik veya böbrek özü), lmedulla ile ilgili

medusa : gre. * medousa (yöneten, denetleyen, koruyan, sahip olan dişi) (medein (yönetmek, kontrol etmek, denetlemek, sahip olmak) + ousa (dişi sıfat yapım eki) ) * Yunan mitolojisinde saçları yılanlardan oluşan, bakışlarıyla insanları taşa çeviren canavar kadın; denizanalarının çan biçimli, tentaküllü serbest yüzen formu

med'uv : ara. * dava (çağırmak) * çağırılmış, davet olunan, davet edilmiş, davetli

medülla : lat. * medium (orta, ara, ortada olan, vasat) + ulla (küçültme veya ilişkili isim yapım eki) * organ veya dokunun iç kısmı, öz bölgesi, merkezdeki doku (özellikle beyin ve omurilikteki medulla oblongata (uzun soğan) ve böbrek özünü tanımlamak için kullanılır.)

medülla spinalis : lat. * medulla (organ veya dokunun iç kısmı, öz bölgesi, merkezdeki doku) (medium (orta, ara, ortada olan, vasat) + ulla (küçültme veya isim yapım eki) ) + spinalis (omurga ile ilgili) (spina (omur, diken) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * omurilik; merkezi sinir sisteminin omurga kanalı içindeki uzun, silindirik ve sinir dokusundan oluşan ve vücut ve beyin arasında sinyal iletimini sağlayan öz kısmı

medüller : lat. * medulla (organ veya dokunun iç kısmı, öz bölgesi, merkezdeki doku) (medium (orta, ara, ortada olan, vasat) + ulla (küçültme veya ilişkili isim yapım eki) ) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * organ veya dokunun iç kısmı ile ilgili, özle ilgili (özellikle beyin, omurilik veya böbrek özü), lmedulla ile ilgili

medüz : gre. * medousa (yöntene, denetleyen, sahip olan dişi) (medein (yönetmek, kontrol etmek, denetlemek, sahip olmak) + ousa (dişi sıfat yapım eki) * denizanası; çan biçimli, tentaküllü ve serbest yüzen omurgasız deniz hayvan (ismi Yunan mitolojisindeki Medousa’dan alınmıştır.)

medya : lat. * medius, medium (orta, arada, vasat) + a (çoğul eki) * iletişim ve bilgi aktarma araçları; gazete, radyo, televizyon ve internet gibi kitle iletişim araçları; bilgi ve haber ileten ortam veya kanal

medyan : lat., fra. * medium (orta, arada, vasat) + anus (ile ilgili, -a ait) (lat.); médiane (fra.) * vücutta veya organlarda orta çizgi üzerinde veya orta hatta yakın olan; anatomide sağ-sol eksene göre orta konumu veya merkezi hat boyunca yerleşimi ifade eden sıfat; bir veri grubunda sıralama yapıldığında ortada kalan değer, merkezi eğilim ölçüsü (veri sayısı tek ise tam ortadaki, çift ise ortadaki iki değerin aritmetik ortalaması merkezi eğilim ölçüsü olarak kullanılır.)

medyatik : lat., fra. * medius, medium (orta, arada, vasat) + a (çoğul eki) + ticus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.); médiatique (fra.) * medya ile ilgili, medyada yer alan, medyaya uygun veya medya tarafından öne çıkarılabilir nitelikte; özellikle dikkat çekici, haber değeri yüksek veya popüler kültürle bağlantılı

medyum : lat. * med (orta, arada, vasat) + ium (durum eki) * orta, arada, vasat; ruhlar, ölüler veya metafizik güçlerle iletişim kurduğu iddia edilen kişi; aynı zamanda bilinçaltı, telepati veya mistik iletişim aracısı, aracı, iletici

medyun : ara. * din, deyn (borç, taahhüt, yükümlülük), dana (yönetmek, hükmetmek, borçlandırmak; düzene sokmak) * borçlu, yükümlü; kul, köle, abd

mefahim : ara. * fehime (anlamak, kavramak, idrak etmek), fehm (anlayış, kavrayış), fehim (anlayışlı, kavrayışlı, akıllı, zeki) * kavramlar, anlayışlar, manalar

mefahir : ara. * fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük ve üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fehur, fahir (övünen, iftihar eden, kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören), mefharet (övünç, övünülecek şey, iftihar edilecek şey) * övünülecek şeyler, övünçler, övünmeler

mefatih : ara. * fataha (açmak, başlatmak), feth, fatiha (açılış), miftah (açacak, anahtar) * açacaklar, anahtarlar

mefazet : ara. * faza (korumak, savunmak, sakınmak, muhafaza etmek) * koruma, sakınma, muhafaza, savunma

mefenamik asit : lat. * mephenamic (fenil grubu taşıyan antranilik asit türevi; asit) (mephen (2,3-dimetilfenil grubu) + amic (antranilik asit türevi) ) + acidum, acidus (ekşi, asit) * steroid olmayan, ağrı kesici ve iltihap giderici antiinflamatuar ilacın etken maddesi (C15H15NO2)

meferr : ara. * farra (kaçmak, firar etmek, sıvışmak, uzaklaşmak) * kaçılacak yer

mefharet : ara. * fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük ve üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fehur, fahir (övünen, iftihar eden, kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören) * övünç, övünülecek şey, iftihar edilecek şey

mefhum : ara. * fehime (anlamak, kavramak, idrak etmek), fehm (anlayış, kavrayış), fehim (anlayışlı, kavrayışlı, akıllı, zeki) * kavram, anlayış, mana

mefkud : ara. * fakada (kaybetmek, yitirmek, bulamamak; elden çıkarmak; incelemek, araştırmak, kaybolanı aramak, denetlemek), fakd (kaybetme, kayıp, yitirme, zarar görme, bulunmama, bulamama, belirsiz olma; taleb etme, isteme; elden çıkarmak; inceleme, kaybolanı arama, denetleme) * kaybolmuş, kayıp, yitirilmiş, olmayan, yok; ölü veya diri olduğu bilinmeyen, kayıp kimse

mefkuh : ara. * fakaha (meyve vermek, olgunlaşmak, şişmek), fakih (meyve; bitkinin yeni açmış çiçeği) * meyveli, olgun

mefkure : ara. * fekere (düşünmek) * düşünülen veya düşüncede varolan şey; ardından koşulan, uğruna çalışılan, ulaşılmak istenen yüce erek, ülkü; gerçekte olmayıp ancak düşüncede tasarım olarak var olan ve yalnızca düşünceyle kavranabilen şey; en yüksek, en yetkin gerçeklik, yetkinliğin ulaştığı en son aşama; insanı duyular dünyasının üstüne yükselten ve hiçbir zaman tümüyle gerçekleştirilemeyecek olan en yüksek erek

mefluc : ara. * felece (felç okmak, inme gelmek) * felç geçiren, felçli, felc olmuş, inmeli; kımıldayamaz hale gelmiş

mefluç : ara. * felece (felç okmak, inme gelmek) * felç geçiren, felçli, felc olmuş, inmeli; kımıldayamaz hale gelmiş

mefret : ara. * ferata (aşırılaşmak, ileri gitmek, ölçüyü kaçırmak), ifrat (aşırı gitme, ileri gitme, ölçüyü kaçırma, aşırılık) * çok büyük, kocaman, iri, cüsseli

mefrug : ara. * faraga (boşalmak, boşaltmak, terk etmek, vakit ayırmak, serbest olmak, ilgilenmek, vakit ayırmak; dökülmek, dökmek, akıtmak), feragat (boş bırakma, terk etme; boşluk, fırsat, ilgilenme, vakit ayırma) * boş, boşalmış, ilgilenilmiş, vakit ayrılmış, tamamlanmış, başkasına bırakılmış, feragat edilmiş, mefarig (ç.); dökülmüş, akıtılmış

mefruk : ara. * farraka (ayırmak, bölmek, ayrılmak, ayrışmak, bölmek, uzaklaştırmak, fark yaratmak, ayrıştırmak, ayrım yapmak; korkutmak, ürkütmek), tefrik (ayırma, ayrışım), firkat (ayrılma, ayrılık) * bölünmüş, ayrılmış tefrik edilmiş

mefruş : ara. * faraşa (sermek, döşemek, yaymak), feraş (yatak, döşek, serilmiş yer, yayılmış şey, döşenmiş şey, döşek, döşeme, döşeyiş, yayma, yayılma; kelebek, pervane kelebeği (kelebeklerin kanatlarını sererek, yayarak uçmasından mecazi bağlantı) * yayılmış, serilmiş, döşenmiş; yaygı, kilim, döşek

mefruşat : ara. * faraşa (sermek, döşemek, yaymak), feraş (yatak, döşek, serilmiş yer, yayılmış şey, döşenmiş şey, döşek, döşeme, döşeyiş, yayma, yayılma; kelebek, pervane kelebeği (kelebeklerin kanatlarını sererek, yayarak uçmasından mecazi bağlantı), mefruş (yayılmış, serilmiş, döşenmiş; yaygı, kilim, döşek) + at (çoğul eki) * serilmiş eşyalar, döşenmiş malzemeler, yayılmış eşyalar; ev döşemek için gerekli eşyalar

mefrut : ara. * farata (öncü olmak, ileri gitmek, haddi aşmak, aşırıya kaçmak, sınır tanımamak, aşmak, abartmak; ihmal etmek, kusur etmek, eksik bırakmak), fart (öncü olma, ileri gitme, haddi aşma, aşma, aşırıya kaçma, sınır tanımama, abartma; ihmal etme, kusur etme, eksik bırakma), tefrit (ihmal, eksiklik, aşırılık, görev veya sorumluluğu gerektiği gibi yapmama) * ihmal edilmiş, eksik bırakılmış, aşırıya kaçılmış, ileri gidilmiş

mefruz : ara. * farada, faraza (varsaymak, öyle kabul etmek) * farzedilen, varsayılan

mefsedet : ara. * fesad (bozulma, bozgun, kötülük, fenalık, kötüleşme, zararlı hale gelme), fesada (bozulmak, kötüleşmek, karışmak) * bozukluk, fenalık, fesadcılık, bozgunculuk

mefsuh : ara. * fesaha (bozmak, kaldırmak, iptal etmek, hükümsüz bırakmak), fesh (bozma, iptal) * feshedilmiş, bozulmuş, dağıtılmış, kaldırılmış, iptal edilmiş, hükümsüz bırakılmış

mefta : ara. * fata (yitmek, kaybolmak; etkisi geçmek) * yitmiş, yitirilmiş, kaybolmuş, kaybedilmiş; etkisi geçmiş

meftuh : ara. * fataha (açmak, başlatmak), feth, fatiha (açılış) * açılmış, fethedilmiş; ele geçirilmiş, zabtedilmiş

meftuk : ara. * fataka (ayırmak, yarmak, çatlatmak) * ayrılmış, yarılmış, çatlamış; fıtıklı

meftul : ara. * fatala (bükmek, kıvırmak) * bükülmüş, kıvrılmış, fitil haline getirilmiş

meftum : ara. * fatama, fitama (kesmek, ayırmak) * kesilmiş, ayrılmış; sütten ve memeden kesilmiş çocuk

meftun : ara. * fatana (cezbetmek, büyülemek, etkilemek; baştan çıkarmak, kargaşa çıkarmak, karıştırmak, ara bozmak; kötülük yapmak; sınamak, denemek, imtihan etmek, test etmek), fitne (deneme, sınama, sınav, imtihan, test, kargaşa çıkarma, bozma, arabozuculuk, karıştırma, yoldan çıkarma, saptırma, baştan çıkarma, ayartma, kötülük yapma), fatin (büyüleyen, etkileyen, cezbeden, baştan çıkaran, kargaşa yaratan; sınayan, deneyen, imtihan eden, test eden) * büyülenmiş, etkilenmiş, cezbedilmiş, gönül vermiş, tutulmuş; fitnelenmiş, belaya tutulmuş; aşık; mecnun

meftuniyet : ara. * fatana (cezbetmek, büyülemek, etkilemek; baştan çıkarmak, kargaşa çıkarmak, karıştırmak, ara bozmak; kötülük yapmak; sınamak, denemek, imtihan etmek, test etmek), meftun (gönül vermiş, tutulmuş; fitnelenmiş, belaya tutulmuş; aşık; mecnun) + iyet (isim yapım ve durum eki) * tutkun olma durumu, tutkunluk

mef'ul : ara. * faale (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) * edilen, edilgen, edilmiş, yapılmış, eylenmiş, pasif

mefzul : ara. * fadala (üstün gelmek, üstün olmak, fazla olmak, artmak, aşmak), fazl, fadl (üstünlük, fazlalık), fazıl, fadıl (üstün, fazla) * üstün gelen, fazla gelmiş olan

mega : gre. * mega (büyük, geniş) * büyük, ulu, yüce

megabayt : gre. * mega (büyük, geniş) (gre.) + byte (7 veya 8 bitlik veri depolama birimi) (ing.) * 1000 byte, yani 1000000 bit ölçüsündeki veri depolama birimi

megachiroptera : gre. * megale, megalos (büyük, iri, yüce, geniş) (megas (büyük, iri, yüce, geniş) + le (dişil ek), los (eril ek) ) + kheir (el) + pteryx, pterygos, ptera, pteron (kanat, yüzgeç) + a (çoğul eki) * genellikle Afrika, Asya ve Avustralya'nın tropik bölgelerinde yaşayan, meyve ve nektarla beslenen, yarasalar (Chiroptera) takımının bir alt takımı

megafon : gre. * mega (büyük, geniş) + phone (ses) * sesi büyüten, uzağa ileten aygıt; el tipi ses yükseltici koni veya elektronik ses güçlendirici cihaz

megahertz : gre. * mega (büyük, geniş) (gre.) + hertz (Alman fizikçi Heinrich Hertz'in soyadından) (alm.) * saniyede bir milyon titreşim veya döngü (10^6 Hz); elektromanyetik dalgaların veya işlemcilerin frekans ölçü birimi

megalensefali : gre. * megale, megalos (büyük, iri, yüce, geniş) (megas (büyük, iri, yüce, geniş) + le (dişil ek), los (eril ek) ) + enkephale, enkephalon, enkephalos (kafanın içi, beyin (en (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + kephale, kephalos (kafa, baş) ) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * beynin anormal derecede büyük olduğu bir büyüme ve gelişme bozukluğu; anormal derecede büyük başa sahip olma durumu

megalensefalik : gre. * megale, megalos (büyük, iri, yüce, geniş) (megas (büyük, iri, yüce, geniş) + le (dişil ek), los (eril ek) ) + enkephale, enkephalon, enkephalos (kafanın içi, beyin (en (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + kephale, kephalos (kafa, baş) ) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * beyni anormal derecede büyük olan; anormal derecede büyük başa sahip olan, megalensefali ile ilgili

megali : gre. * megale, megalos (büyük, iri, yüce, geniş) (megas (büyük, iri, yüce, geniş) + le (dişil ek), los (eril ek) ) + eia (isim yapım ve durum eki) * büyük, ulu, yüce; Megali Idea (Büyük Fikir) (19. yüzyılda Yunanistan’ın Bizans sınırlarını yeniden kurma ülküsünü tanımlayan slogan)

megalo idea : gre. * megale, megalos (büyük, iri, yüce, geniş) (megas (büyük, iri, yüce, geniş) + le (dişil ek), los (eril ek) ) + idea (düşünce, fikir) * özellikle modern Yunan tarihinde, Bizans İmparatorluğu’nun mirasını canlandırma ve tüm Yunanları tek devlet altında toplama ülküsünü ifade eden “Büyük Ülkü” düşüncesi

megaloftalmus : gre. * megale, megalos (büyük, iri, yüce, geniş) (megas (büyük, iri, yüce, geniş) + le (dişil ek), los (eril ek) ) + ophthalmos (göz) (ops (göz) + thalamos (iç oda, odacık) ) * büyük gözlü; zooloji ve tıpta normalden büyük göz yapısına sahip organizma veya anormallik için kullanılan terim

megaloman : gre. * megale, megalos (büyük, iri, yüce, geniş) (megas (büyük, iri, yüce, geniş) + le (dişil ek), los (eril ek) ) + mania (tutku, çılgınlık, delilik) (mainomein (çıldırmak, delirmek, coşmak, azmak) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * büyüklük tutkunu, kendini olduğundan çok üstün, güçlü veya önemli gören kişi; psikolojide büyüklük hezeyanı yaşayan kimse

megalomani : gre. * megale, megalos (büyük, iri, yüce, geniş) (megas (büyük, iri, yüce, geniş) + le (dişil ek), los (eril ek) ) + mania (delilik, çılgınlık, aşırı tutkunluk, aşırı heves, aşırılık, coşku) (mainesthein (delirmek, çıldırmak), man (çılgın, taşkın duygulu, aşırı tutkulu, aşırı hevesli) + eia (durum ve isim yapım eki) ) * büyüklük delisi olma durumu, kişinin kendini aşırı yüceltmesi, olağanüstü güç ve önem vehmetmesi; psikiyatrik bağlamda büyüklük hezeyanı

megalonychidae : gre., lat. * megale, megalos (büyük, iri, yüce, geniş) (megas (büyük, iri, yüce, geniş) + le (dişil ek), los (eril ek) ) + onyx, onychos (tırnak, pençe) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası) (lat.) * büyük pençeli tembel hayvanları kapsayan, özellikle Karayipler ve Amerika kıtasında yaşamış soyu tükenmiş kara tembel hayvanları ile günümüzdeki iki parmaklı tembel hayvanlarla ilişkili memeliler familyası, Megalonyx ve akraba cinsleri içeren familya

megalopodidae : gre. * megale, megalos (büyük, iri, yüce, geniş) (megas (büyük, iri, yüce, geniş) + le (dişil ek), los (eril ek) ) + pous, podos (ayak) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * kın kanatlılar (Coleoptera) takımının Chrysomeloidea üstfamilyasına bağlı, genellikle tropikal bölgelerde yaşayan, iri ayaklı yapılarıyla tanınan, bitkilerle beslenen kınkanatlı küçük bir yaprak böceği familyası (Eskiden yaprak böcekgillerin (Chrysomelidae) bir alt familyası olarak sınıflandırılmaktaydı.)

megaloptera : gre. * megale, megalos (büyük, iri, yüce, geniş) (megas (büyük, iri, yüce, geniş) + le (dişil ek), los (eril ek) ) + pteryx, pterygos, ptera, pteron (kanat, yüzgeç) + a (çoğul eki) * geniş kanatlı, sucul larvalara sahip, erginleri büyük ve zarif kanatlı böceklerden oluşan, alder sinekleri ve dobson sineklerini kapsayan böcekler takımı, Neuroptera ile ilişkili eski kanatlı böcek grubu, büyükkanatlılar

megaptera : gre. * megas (büyük, iri, yüce, geniş) + pteryx, pterygos, ptera, pteron (kanat, yüzgeç) + a (çoğul eki) * vücudunun üçte biri kadar uzun olan dev yan yüzgeçleri olan kambur balina (megaptera novaeangliae)

megaspor : gre. * megas (büyük, iri, yüce, geniş) + speirein (ekmek, tohum atmak, serpmek, saçmak, dağıtmak), spora (ekim, ekme, saçma, dağıtma), sporas (ekilmiş, saçılmış, dağınık), sporos (ekin, tohum, çekirdek, üreme hücresi) * heterosporlu bitkilerde mayoz bölünmeyle oluşan, çimlenerek dişi gametofiti (embriyo kesesini) meydana getiren büyük boyutlu dişi spor hücresi, makrospor

megasporangium : gre., lat. * megas (büyük, iri, yüce, geniş) + speirein (ekmek, tohum atmak, serpmek, saçmak, dağıtmak), spora (ekim, ekme, saçma, dağıtma), sporas (ekilmiş, saçılmış, dağınık), sporos (ekin, tohum, çekirdek, üreme hücresi) + angeion (kasa, kap, hazne, damar, kanal) (gre.); ium (lat.) * bitkilerde dişi üreme hücresi olan megasporları üreten kese veya yapı, tohum taslağı (ovül), nukellus

megasporofil : gre., lat. * megas (büyük, iri, yüce, geniş) + speirein (ekmek, tohum atmak, serpmek, saçmak, dağıtmak), spora (ekim, ekme, saçma, dağıtma), sporas (ekilmiş, saçılmış, dağınık), sporos (ekin, tohum, çekirdek, üreme hücresi) + phyllon (yaprak) * bitkilerde dişi üreme hücrelerini (megasporları) oluşturan megasporangiyumları veya tohum taslaklarını (ovülleri) taşıyan, eğrelti otları, açık tohumlular (çam gibi) ve kapalı tohumlu çiçekli bitkilerde görülen özelleşmiş yaprak veya yaprak benzeri üreme organı

megastrobilus : gre. * megas (büyük, iri, yüce, geniş) + strobilos (kozalak, çam kozalağı; döngülü, kıvrımlı yapı) * çıplak tohumlu bitkilerde (açıktohumlularda/gymnospermlerde) bulunan, yumurta (ovül) ve sonrasında tohum üreten, erkek kozalağa (mikrostrobila) göre genellikle daha büyük ve karmaşık yapılı olan üreme organı

megaton : gre., lat. * megas (büyük, iri, yüce, geniş, milyon) (gre.) + ton (1000 kg'a eşit ağırlık) (lat.) * bir milyon ton; özellikle patlayıcıların gücünü ölçmek için kullanılan bir enerji birimi (nükleer silahların patlama büyüklüğü bağlamında kullanılır.)

megavat : gre., ing. * megas (büyük, iri, yüce, geniş, milyon) (gre.) + watt (İskoç mühendis ve mucit James Watt'ın soyadından) (ing.) * bir milyon watt’a eşit güç birimi

megavolt : gre., ing. * megas (büyük, iri, yüce, geniş, milyon) (gre.) + volt (İtalyan fizikçi ve kimyager Alessandro Volta'nın soyadından) (ing.) * bir milyon voltluk elektrik potansiyeli veya gerilim birimi

meger : far. * meger (eğer, ancak, aksi halde, oysa ki) * meğer, halbuki, ancak, oysa ki, şu kadar ki, sanılanın aksine

megestrol : gre. * megas (büyük, iri, yüce, geniş) + estrol (estradiol türevi, hormon) * özellikle kanser tedavisi, iştah artırma ve hormon replasman tedavisinde kullanılan sentetik progesteron türevi hormon (C22H30O3)

megger : lat., alm., ing. * megas (büyük, iri, yüce, geniş) (gre.) + ohm (elektrik direnci birimi; Alman fizikçi ve matematikçi Georg Simon Ohm’un soyadı) (alm.) + er (yapan, eden eki) (ing.) * yüksek gerilim uygulanarak elektrikli sistemlerdeki yalıtım kalitesini (topraklama veya yalıtkanlık direncini) ölçüp test etmeye yarayan dijital veya analog bir ölçüm cihazı, megaohmmetre

meglitinid : lat. * meglit (glinid sınıfı ilaç kökü) + inide (kimyasal ek) * tip 2 diyabette pankreastan insülin salgısını uyarmak için kullanılan kısa etkili, sentetik türev olan oral antidiyabetik ilaç sınıfı (C19H27NO3)

meglul : ara. * galla (bağlamak, zincirlemek) * bağlı, bağlanmış, zincirlenmiş; hapsedilmiş

meglumin antimonat : lat. * meglumin (glukoz amin türevi, çözücü ve taşıyıcı molekül) + antimonat (SbV bileşiği, antimon tuzu) * protozoal enfeksiyonları tedavi etmek için kullanılan, özellikle Leishmania türlerine karşı visseral veya kutanöz leishmaniasis tedavisinde kullanılan antiprotozoal ilacın etken maddesi (C7H18NO8Sb)

megmum : ara. * gamma (hüzünlenmek, üzülmek, kederlenmek, tasalanmak, sıkılmak), gamm (üzüntü, hüzün, keder, tasa, sıkıntı), gamam (bulut), gamama (bulutlanmak) * gamlı, üzüntülü, hüzünlü, kederli, tasalı, sıkıntılı; bulutlu

megophryidae : gre., lat. * megas (büyük, iri, yüce, geniş) + ophrys (kaş, kaş biçimli çıkıntı) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası) (lat.) * kurbağaların (Anura) takımı içinde yer alan, Asya'nın tropikal ve subtropikal bölgelerinde, Himalayalar ve Endonezya bölgelerinde yaşayan, gözlerinin üzerinde boynuz veya kaş benzeri çıkıntılar bulunan, çoğunlukla orman tabanında yaşayan kurbağaları kapsayan familya, yaprak kurbağaları familyası, çöp kurbağasıgiller, Asya kurbağasıgiller

meğer : far. * meger (eğer, ancak, aksi halde, oysa ki) * meğer, halbuki, ancak, oysa ki, şu kadar ki, sanılanın aksine

meh : far. * mah (Ay; dünyanın uydusu) * Ay, kamer; senenin onikide biri, otuz günlük zaman dilimi, ay

mehabet : ara. * haba (korkmak, ürkmek) * büyük ve saygın kimselere duyulan saygı; büyüklük, ululuk, yücelik; korkunçluk, heybet

mehad : ara. * hada (içine girmek, dalmak; şiddetli hale girmek) * doğum sancısı

meharet : ara. * mahara (becermek, becerikli olmak) + et (isim yapım eki) * iş yapmada ustalık, eli yatkınlık, beceri, beceriklilik, mahir olma

mehaz : ara. * ehaze (almak, kapmak, yakalamak, kavramak), ahz (alış, alma, ksoma, yakalama, kavrama) * bir şeyin alındığı yer, kaynak

mehbel : ara. * ihbal (hamile bırakma, gebe bırakma, gece koyma) * vajina, döl yolu, ferc, am (argo)

mehbit : ara. * habata (inmek, yukarıdan aşağı inmek, alçalmak, düşmek; yerleşmek; boşa gitmek, boşa çıkarmak, geçersiz kılmak) * inilen yer

mehcur : ara. * hacara (terk etmek, uzaklaştırmak, ayırmak, ayrılmak, göçmek, çıkmak), hicr (ayrılış, uzaklaşma, göç) * uzaklaşmış, uzakta kalmış, ayrı düşmüş, ayrı bırakılmış, bırakılmış, terkedilmiş, metruk

mehd : ara. * mehd (yer, döşek, düzlem) * beşik, mihad; beslenilecek, büyünülecek yer; yer, arz, yeryüzü; döşek, döşeme; yayıp döşeme

mehdi : ara. * hada (yönlendirmek, rehberlik etmek, hidayete erdirmek) * yönlendirilmiş, hidayete erdirilmiş, yol gösterilmiş olan, doğru yolu izleyen; İslam inancında kıyametten önce gelecek olan önder

mehel : ara. * hala (çözmek; duraklamak), mahal * yer, konum, mevki, lokasyon, pozisyon

mehid : ara. * hada (adet görmek, regl olmak, kanama olmak, mensturasyon yaşamak) * adet kanaması, aybaşı, regl dönemi, menstrüasyon

mehil : ara. * mahala (ertelemek, ötelemek) * erteleme, öteleme, mühlet

mehin : ara. * hana (alçaltmak, aşağılamak, hor görmek, hakir kılmak, zelil etmek, rezil etmek, aşağılamak, horlamak) * aşağılık, hor, hakir, zelil, rezil, zayıf

mehir : ara. * mihr, mehr (ant, taahhüt, akd, sözleşme, kontrat, akit) * İslam hukukunda evlenme sırasında erkeğin kadına vermekle yükümlü olduğu, kadının hakkı olan mal veya para niteliğindeki evlilik bedeli, nikahta kadına ödenen para

mehle : tür. * mehle (kesimlik hayvanın omuz/kol bölgesi) * kasaplık büyükbaş veya küçükbaş hayvanların omuz başından ve belkemiği üzerinden çıkarılan külbastılık, pastırmalık yumuşak eti; sakatat veya etin yumuşak kısmı

mehlika : far., ara. * mah (Ay) (far.) + lika (yüz, çehre, sima) (ara.) * yüzü ay gibi olan, ay yüzlü; kadın ismi

mehma : ara. * ma (ne, o) + huma (o) * her neyse, o ne ise

mehmed : ara. * hamada (övmek, methetmek, takdir etmek, yücelmek), hamd (övme, övgü, takdir), muhammed (övülmüş, methedilmiş, takdir edilmiş) * övülmüş, methedilmiş, takdir edilmiş; Muhammed isminin Türkçe karşılığı

mehmet : ara. * hamada (övmek, methetmek, takdir etmek, yücelmek), hamd (övme, övgü, takdir), muhammed (övülmüş, methedilmiş, takdir edilmiş) * övülmüş, methedilmiş, takdir edilmiş, yüceltilmiş; Muhammed isminin Türkçe karşılığı

mehmetçik : ara., tür. * mehmed (övülmüş, methedilmiş, takdir edilmiş, yüceltilmiş) (ara.) + çik (küçültme ve sevimlilik eki) (tür.) * Türk askerine verilen isim (4 Mart 1915 İngiliz çıkartması sırasındaki kahramanlığına atfen Mehmet Çavuş'un adına, sevgi anlamı da katan "çik" ekinin eklenmesiyle oluşmuştur.)

mehmum : ara. * hamma (endişelenmek, kaygılanmak, düşünceli olmak) * endişeli, kaygılı, düşünceli

mehpare : far. * mah (Ay) + pare (parça, kısım, bölüm, dilim) * ay parçası (güzellik bağlamında); kadın ismi

mehpeyker : far. * mah (Ay) + peyker (resim, suret, şekil, imaj; yüz, çehre, surat; kadın ismi) (pey (karşı, ön, ileri, yüz) + kar (yapan, eden, işleyen; edilen şey, iş, mahsul, getiri) ) * Ay gibi parlak ve güzel yüze sahip olan

mehr : ara. * mihr, mehr (ant, taahhüt, akd, sözleşme, kontrat, akit) * nikahta kadına ödenen para

mehrali : far. * mehr (güneş; şefkat; aşk) (far.) + ali (yüce, ulu, büyük) (ara.) * yüce güneş, ulu güneş; erkek ismi

mehreb : ara. * rahiba (korkmak, ürkmek, dehşet duymak, huşu duymak) * sığınılacak yer; ürküp kaçma

mehrec : ara. * haraca (çıkmak, dışarı çıkarmak, tüketmek, masraf etmek; daralmak, sıkılmak, bunalmak, zor durumda kalmak), huruc (çıkış), ihrac (çıkarma) * çıkacak yer, çıkış yeri, çıkılacak yer

mehri : aze. * mehr (ay) + i (gibi, ile ilgili,-a ait) * Ay gibi, Ay kadar güzel, ayışığı kadar güzel, ay parçası

mehr-i muaccel : ara. * mihr (ant, taahhüt, akd, sözleşme, kontrat, akit), mehr (nikahta kadına ödenen para) + i (tamlama eki) + acala (hızlı olmak, hızlı hareket etmek, çabuk olmak, süratli olmak, telaş etmek, çabuk olmak, ivedi olmak), muaccel (acele edilmiş, çabuk olunmuş, zamanı gelmiş, vadesi gelmiş, eceli gelmiş) * acelesi olan mehir, zamanı gelmiş mehir; dini nikah sırasında veya evvelinde peşin ödenen mehir; nikahta erkek tarafından kız tarafına verilen ağırlık, para

mehr-i müeccel : ara. * mihr (ant, taahhüt, akd, sözleşme, kontrat, akit), mehr (nikahta kadına ödenen para) + i (tamlama eki) + eccele (geciktirmek, ertelemek, ötelemek, ertelemek, sonraya bırakmak, belirli bir süre tanımak), ecel (biçilmiş süre, belirli süre, bekleme süresi, duraksama; ölüm zamanı, yaşamın sona erdiği vakit; vade, bitim zamanı), müeccel (tecil edilmiş, bekletilen, ertelenmiş, ötelenmiş) * tecil edilmiş mehir, ertelenmiş mehir, ötelenmiş mehir; boşanma veya ölüm halinde, kız tarafına verilmesi nikahta kararlaştırılmış olan para

mehr-i müsemma : ara. * mihr (ant, taahhüt, akd, sözleşme, kontrat, akit), mehr (nikahta kadına ödenen para) + i (tamlama eki) + ism (isim, ad, nam, ünvan), müsemma (adı konmuş, ismi verilmiş, isimlendirilmiş, belirli, belirlenmiş) * iki tarafın rızası ile nikah bedeli olarak kararlaştırılan para

meh-ru : far. * meh, mah (Ay) + ru (yüz çehre, surat) * Ay yüzlü, güzel

mehseti : far. * meh, mah, (Ay) + seti (gibi olan, benzeyen) * Ay gibi güzel, aya benzeyen; büyük şahıs (kadın), büyük hanım

mehtab : far. * mah (Ay) + tab (parıltı, ışıltı, ışık; parlamak, ışık yaymak) * Ay ışığı

mehtap : far. * mah (Ay) + tab (parıltı, ışıltı, ışık; parlamak, ışık yaymak) * Ay ışığı

mehter : far. * mihtar; mehter (en büyük, daha büyük) (mih, meh (büyük) + tar, ter ("daha, en" anlamı veren ek) ) * daha büyük, en büyük, üstün, rical, ekabir; en büyük, üstün, üst düzey görevli; Osmanlı sarayı çalgı takımı; Osmanlılarda saray çadırlarına bakan uşak, çadır uşağı (magister, master, maître, Meister (öğretmen, erbab, usta, üstad, yönetici, baş, reis, üstün, yetkili, yönetici, usta, efendi, ağa) (lat., ing., fra., alm.) )

mehteran : far. * mihtar; mehter (en büyük, daha büyük) (mih, meh (büyük) + tar, ter ("daha, en" anlamı veren ek) ) + an (çoğul eki) * Osmanlı saray teşkilatında yer alan çalgı takımı, askeri bando

mehveş : far. * mah, meh (ay) + veş (gibi, benzer) * Ay gibi, Ay yüzlü, güzelliği ayı andıran

mehzul : ara. * hazala (hakir kılmak, değersizleştirmek, perişan etmek, rezil etmek, horlamak, rüsvay etmek), hazul (hakir kılan, perişan eden, rezil eden) * hor, hakir, perişan, değersiz, kıymetsiz, aşağılık, rezil, rüsvay; zayıf, düşkün

mehzum : ara. * hadama, hazama (yenmek, mağlup etmek, bozguna uğratmak; yenilmek, bozguna uğramak, başarısız olmak), hezimet (yenilgi, bozgun, bozguna uğrama, mağlubiyet, başarısızlık) * yenilmiş, mağlup, bozguna uğramış

meibomian bezleri : alm., lat., ara., tür. * Meibom (Alman hekim Heinrich Meibom’un soyadından) + ianus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) + bazz, bez (salgı üreten organ, doku, gudde) (ara.) + ler (çoğul eki) + i (iyelik eki) (tür.) * göz kapaklarının kenarında yer alan, gözyaşı filmi için yağlı salgı üreten bezler, tarsal bezler

meibomius : alm., lat., ara., tür. * Meibom (Alman hekim Heinrich Meibom’un soyadından) + ius (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) * göz kapaklarındaki yağ bezleri (Meibomian bezleri) ile ilgili

mein : ara. * ayn (kaynak, pınar, menba; göz), mayn (kaynak yeri, pınar yeri, su çıkışı) * doğal olarak yerden çıkan suyun kaynağı veya pınar

meis : gre. * megas (büyük), megiste (en büyük) * Türkiye kıyılarının güneyinde, Ege Denizi’nde yer alan ve kuzeydoğusunda Kaş ilçesi ile yakın, doğusunda Rodos adası, batısında ise denizle çevrili küçük bir Yunan adası

meissner etkisi : alm., tür. * Meissner (Alman fizikçi Fritz Walther Meissner’in soyadından) (alm.) + etki (bir olgunun veya olayın oluşturduğu sonuç, tesir) + si (iyelik eki) (tür.) * bir süperiletkenin kritik sıcaklığının altına soğutulduğunda manyetik alanı kendi içinden dışlaması olayı, Meissner etkisi, manyetik akı dışlanması

meissner korpüskülleri : alm., lat. * meissner (Alman anatomist ve fizyolog Dr. Georg Meissner’in soyadından) (alm.) + corpusculus (küçük yapılar, cisimcikler) (corpus (vücut, gövde, beden, cisim, yapı, bütün) + culus, culum, cula (küçültme eki) ) (lat.) + leri (çoğul eki) (tür.) * derinin özellikle parmak uçları, avuç içi ve ayak tabanında bulunan, hafif dokunma ve titreşim gibi duyuların algılanmasında rol oynayan kapsüllü duyu cisimcikleri, Meissner cisimcikleri, dokunma cisimcikleri; deri üzerindeki yüzeysel dokunma reseptörleri

meistersinger : alm. * meister (usta, üstad, efendi, ağa, öğretmen, reis) + singen (şarkı söylemek), singer (şarkı söyleyen, şarkıcı) * 14. 15. ve 16. yüzyılllarda Almanya’da birlikler ve loncalar kurmuş olan ozan ve şarkıcılara verilen isim

meitneriyum : lat. * meitner ( (Avusturyalı nükleer fizikçi Lise Meitner’in soyadından) (alm.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) * atom numarası 109, sembolü Mt olan olan yapay kimyasal element

mekabir : ara. * kabara (gömmek; çukura koymak, mezara koymak, haznelemek, kabire koymak, defnetmek), kabr, kabir (ölünün toprağa gömüldüğü yer, mezar, merkad, gömü yeri, defin yeri), makber (mezar, kabir) * mezarlar, kabirler

mekami : ara. * kama’a (bastırmak, engellemek, mani olmak, men etmek, susturmak) * bastırma, engelleme, mani olma, susturma; kamçılar, kırbaçlar

mekamilamin : ing., lat. * mecamylamine (uluslararası jenerik ilaç adı; yapay olarak oluşturulmuş kimyasal ad) (me (methyl (CH3) grubu) + cam (camphan halka sistemi) + yl (kimyasal ek) + amine (amonyak türevli bir azot içeren grup (-NH2) eki) * nikotinik asetilkolin reseptörlerini bloke eden, geçmişte hipertansiyon tedavisinde kullanılan ve günümüzde nikotin bağımlılığı araştırmalarında incelenen ganglion blokeri ilacın etkin maddesi (C11H21N)

mekan : ara. * kane (olmak, var olmak), kevn (var olma, yaratılış, oluş) * yer, konum, alan; barınak veya oturma yeri

mekana : ara. * mekana (imkan vermek, kapasite ve güç vermek), mekn (kudret, kuvvet, güç), imkan (yapabilirlik, mümkün olma, olanak, fırsat; güç, kapasite, kudret, kuvvet) * güç, kuvvet, kudret, kapasite, imkan; mekanet (mekhane (alet, araç, düzenek, makine, cihaz) (gre.); machine, Maschine (makine), mechanic, mecanique, Mechanik (mekanik) (ing., fra., alm.) )

mekane : ara. * mekana (imkan vermek, kapasite ve güç vermek), mekn (kudret, kuvvet, güç), imkan (yapabilirlik, mümkün olma, olanak, fırsat; güç, kapasite, kudret, kuvvet) * güç, kuvvet, kudret, kapasite, imkan; mekanet (mekhane (alet, araç, düzenek, makine, cihaz) (gre.); machine, Maschine (makine), mechanic, mecanique, Mechanik (mekanik) (ing., fra., alm.) )

mekanet : ara. * mekana (imkan vermek, kapasite ve güç vermek), mekn (kudret, kuvvet, güç), imkan (yapabilirlik, mümkün olma, olanak, fırsat; güç, kapasite, kudret, kuvvet) * güç, kuvvet, kudret, kapasite, imkan; mekanet (mekhane (alet, araç, düzenek, makine, cihaz) (gre.); machine, Maschine (makine), mechanic, mecanique, Mechanik (mekanik) (ing., fra., alm.) )

mekanik : gre. * mikhani, mekhane (alet, araç, düzenek, makine, cihaz) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * makineye ait, makine ile ilgili, cihazsal, makinesel

mekanizasyon : gre., lat., fra. * mekhane (alet, araç, düzenek, makine, cihaz) (gre.) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım eki) (lat.); mécanisation (fra.) * tarım, sanayi veya diğer alanlarda işlerin makinelerle yapılması, mekanikleştirme

mekanize : gre., lat., fra. * mekhane (alet, araç, düzenek, makine, cihaz) (gre.) + izatus (dönüştürülmüş, kılınmış, hale getirilmiş) (izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); mécanisé (fra.) * mekanik hale getirilmiş

mekanizma : gre., lat., fra. * mekhane (alet, araç, düzenek, makine, cihaz) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (gre.); mécanisme (fra.) * bir işin veya sürecin işleyiş biçimi, düzenek; özellikle makine veya sistemlerin çalışma düzeni

mekanokimyasal : gre. * mikhani, mekhane (alet, araç, düzenek, makine, cihaz) + khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme) (khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki) ) (gre.); kimya (maddenin yapısını, hallerini ve etkileşimlerini inceleyen bilim dalı) (ara.) + sal (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer, gibi) (tür.) * mekanik enerjinin etkisiyle kimyasal tepkimelerin veya malzeme dönüşümlerinin gerçekleşmesini inceleyen, öğütme, ezme ve deformasyon gibi mekanik işlemlerle başlatılan kimyasal süreçlerle ilgili alan veya özellik tanımı

mekanosensitif : gre., lat. * mekhane (alet, araç, düzenek, makine, cihaz) (gre.) + sentire (hissetmek, duyumsamak, sezmek, algılamak, farketmek), sensitivus (hassas, duyarlı, algılayan) (sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + ivus (ile ilgili, -a ait) ) * fiziksel veya mekanik etkilere (basınç, gerilme, dokunma, titreşim gibi) karşı duyarlı olan, mekanik uyarıları algılayıp hücresel sinyale dönüştüren (hücre, doku, yapı)

mekik : far., ara. * mekuk (makara, bobin, araç, alet) (far.), mekkum (ara.) * dokumacılıkta, el dokuma tezgâhında veya otomatik dokuma tezgahlarda atkı veya argaç adı verilen ve enine olan iplikleri, arış denilen ve uzunlamasına olan ipliklerin arasından geçirmeye yarayan masuralı araç; dikiş makinesinde, içine masura yerleştirilen devinimli parça; oya yapmakta kullanılan, kemikten, ağaçtan veya plastikten yapılmış, küçük, iki ucu sivri, arasında iplik geçecek bir yarığı bulunan araç; (dokuma tezgahında) mekiği arışlar arasından hızlı bir biçimde ve sürekli olarak geçirmek; iki yer arasında hiç durmadan gidip gelmek

mekil : ara. * keyle (ölçmek, tartmak) * ölçme, ölçülen, kilo ile ölçülen şey (buğday, arpa gibi kile ile ölçülen şey)

mekin : ara. * kane (olmak, var olmak), kevn (var olma, yaratılış, oluş), mekan (yer, konum, alan; barınak, oturma yeri), mekn (kudret, kuvvet, güç), imkan (güç, kudret, kuvvet, potansiyel, olanak, olabilirlik, yapabilirlik, nüfuz; yer, yöre, mevki, mevzi), mekana (güç vermek, potansiyel vermek, koşul vermek) * güçlü, kudretli, sağlam, nüfuzlu, etkili, yüksek mevkili, makam sahibi, imkan sahibi; itibarlı, güvenilir, yerleşik, köklü

mekir : ara. * mekera (aldatmak, tuzak kurmak, hile yapmak, kumpas kurmak, komplo yapmak suretiyle birinin amacına ulaşmasını engellemek) * hile, tuzak, aldatma, oyun, düzen, komplo, kumpas, mekr

mekkar : ara. * mekera (aldatmak, tuzak kurmak, hile yapmak, kumpas kurmak, komplo yapmak suretiyle birinin amacına ulaşmasını engellemek), mekr (hile, tuzak, aldatma, oyun, düzen, komplo, kumpas) * hilekar, tuzak kuran, aldatıcı, düzenbaz, komplocu, kumpasçı, makir

mekkare : ara. * kara (kiralamak, ücretle vermek) * kiralanarak yük taşımada kullanılan at, deve, katır gibi bir yük hayvanı

mekke : ara. * bakka (bir yere toplanıp birbirini itip kakmak, sıkışmak; izdiham oluşmak, kalabalıklaşmak), bekket (kalabalık olma, izdiham, sıkışıklık) * Suudi Arabistan’da Kabe’nin bulunduğu şehir

meklizin : lat. * methyl (metil (CH3) grubu) (methy (şarap) + hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) ) + cyclizine (kuklos, kyklos (daire, devir, çember, döngü, dönem, tekerlek, dairesel hareket, siklus) (gre.); cyclus (lat.) + izine (piperazine türevi ilaçlar için son ek) * bulantı, kusma, baş dönmesi ve özellikle deniz tutması (motion sickness) tedavisinde kullanılan antihistaminik ilacın etken maddesi (C25H27ClN2)

mekn : ara. * mekene (yerleşmek, konumlanmak, kök salmak, muktedir olmak, imkanı olmak, gücü olmak, sağlamlaşmak) * yerleşme, konumlanma, kök salma, imkan bulma, muktedir olma; güç, kudret, kuvvet, iktidar

mekniyye : ara. * kana (saklamak, gizlemek, muhafaza etmek, korumak, örtmek, dolaylı ifade etmek), kinaye (dolaylı ve dokunaklı ifade etme) * kinaye yapma, dolaylı ve dounaklı ifade etme, ima etme, üstü örtülü söyleme; yalnızca benzeyen ile yapılan istiare (bir şeyi benzediği başka varlığının ismiyle anma, eğretileme)

meknun : ara. * kana (saklamak, gizlemek, muhafaza etmek, korumak, örtmek, dolaylı ifade etmek) * saklı, gizli, muhafaza edilmiş, korunan, korunmuş

meknuz : ara. * kanaza (saklamak, biriktirmek, hazine yapmak), kenz ((hazine, saklanan değer) * saklanmış, biriktirilmiş, hazine haline getirilmiş

mekonyum : gre., lat. * mekonion (haşhaş tohumu) (mekon (haşhaş) + ion (ile ilgili, gibi, -a ait) ) (gre.); meconium (lat.) * yenidoğan bebeğin doğumdan önce bağırsaklarında biriken, bebeğin rahimde geçirdiği süre boyunca yuttuğu, bağırsak epitel hücreleri, lanugo, mukus, amniyotik sıvı, safra ve sudan oluşan koyu yeşil-siyah renkte ilk dışkısı

mekonyum ileus : gre., lat. * mekonion (haşhaş tohumu) (mekon (haşhaş) + ion (ile ilgili, gibi, -a ait) ) (gre.); meconium (lat.) + eilein (sarmak, kıvırmak, tıkamak), eileos (sarma, kıvırma, tıkama) (gre.); ileus (bağırsak tıkanıklığı; bağırsak içeriğinin normal şekilde ilerleyememesi durumu) (lat.) * yenidoğanda mekonyumun bağırsaklarda tıkanıklık yapması durumu, mekonyum kaynaklı bağırsak tıkanıklığı

mekr : ara. * mekera (aldatmak, tuzak kurmak, hile yapmak, kumpas kurmak, komplo yapmak suretiyle birinin amacına ulaşmasını engellemek) * hile, tuzak, aldatma, oyun, düzen, komplo, kumpas, mekir

mekruh : ara. * karaha, keraha (tiksinmek, iğrenmek, istememek, hoşlanmamak), kerh (tiksinme, iğrenme, hoşlanmama, istememe) * iğrenti verici, tiksindirici, iğrenç, tiksinç, istenmeyen, hoşlanılmayan, hoş olmayan; İslamda, dince yasaklanmamış olmakla birlikte yapılmaması istenen

mekruhiyet : ara. * karaha, keraha (tiksinmek, iğrenmek, istememek, hoşlanmamak), kerh (tiksinme, iğrenme, hoşlanmama, istememe), mekruh (iğrenti verici, tiksindirici, iğrenç, tiksinç, istenmeyen, hoşlanılmayan, hoş olmayan; İslamda, dince yasaklanmamış olmakla birlikte yapılmaması istenen) + iyet (isim yapım ve durum eki) * İğrençlik, mekruhluk

meksefe : ara. * kesif (yoğun), kesafet (yoğunluk) * içinde akımsız elektrik yükü biriktirilen cihaz, yoğunlaç, kondansatör

meksika : nah. * Mexitli (Aztek savaş tanrısı) + co (yer eki) * Kuzey Amerika’da yer alan, kuzeyde ABD, güneydoğuda Belize ve Guatemala, batıda Pasifik Okyanusu, doğuda Meksika Körfezi ve Karayip Denizi ile çevrili olan bir ülke

meksiko : nah. * Mexitli (Aztek savaş tanrısı) + co (yer eki) * Meksika’nın başkenti

meksiletin : gre., lat. * me (methyl (CH3) grubu eki) + xil (ksilil grubu) + ethyl (etil (C2H5- alkil grubu) (athein (yakmak, parlamak) + yl (son ek) ) (gre.) + amine (amonyak türevli bir azot içeren grup (-NH2) eki) (lat.) * sodyum kanallarını bloke ederek kalp kasındaki anormal elektriksel uyarıları azaltan, özellikle ventriküler aritmilerin tedavisinde kullanılan sınıf I b antiaritmik ilacın etkin maddesi (baz formunda C11H17NO, hidrklorür tuzu formunda C11H17NO⋅HCl)

meksub : ara. * kasaba (kazanmak, elde etmek, edinmek), iktisab (kazanma, elde etme, edinme) * kesbolunmuş, kazanılmış, elde edilmiş

meksuf : ara. * kasafa (yoğunlaşmak, kalabalıklaşmak, koyulaşmak, ağdalaşmak, sıkışmak), kassafa (yoğunlaştırmak, kalabalıklaştırmak, koyulaştırmak, ağdalaştırmak, sıkıştırmak, kesif (yoğun, ağdalı, sıkı) * yoğunlaşmış, yoğun, kesif, kesafetli, ağdalı, sık ve çok olmuş, koyu

meksur : ara. * kasara (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), kesir (çok, fazla), tekasur (çoklama, artırma, çoğaltma, çokluk, fazlalık) * çoğaltılan, çoğaltılmış, fazlalaşmış, artmış, artırılmış

mekşuf : ara. * kaşafa (açmak, örtüyü kaldırmak, açığa çıkarmak, meydana çıkarmak, ortaya koymak), kaşif (keşfeden, açığa çıkaran, ortaya çıkaran, bulan, mucit), keşf (açış, açığa çıkarma, bulma, ortaya çıkarma, meydana çıkarma) * keşfolunmuş, meydana çıkarılmış, açığa çıkarılmış, ortaya çıkarılmış, bulunmuş, belli olmuş, açıklanmış

mekteb : ara. * ketebe (yazmak), kitab (yazı), mektub (yazılmış) * yazı yazılan yer, yazma yeri; öğrenim yapılan yer, okul, eğitim kurumu

mektep : ara. * ketebe (yazmak), kitab (yazı), mektub (yazılmış) * yazı yazılan yer, yazma yeri; öğrenim yapılan yer, okul, eğitim kurumu

mektub : ara. * ketebe (yazmak), kitab (yazı) * yazılı, yazılmış (kağıt); birine duygu, düşünce, bilgi veya haber iletmek amacıyla yazılan, genellikle kağıda geçirilmiş ve posta aracılığıyla gönderilen yazılı iletişim aracı

mektum : ara. * keteme (gizlemek, saklamak) * gizli, saklı

mektup : ara. * ketebe (yazmak), kitab (yazı) * yazılı, yazılmış (kağıt); birine duygu, düşünce, bilgi veya haber iletmek amacıyla yazılan, genellikle kağıda geçirilmiş ve posta aracılığıyla gönderilen yazılı iletişim aracı

me'kul : ara. * a’kala (yemek) * ekl olunmuş, yenmiş, yenmiş şey, yiyecek

mekzebe : ara. * kazaba (yalan söylemek, gerçek olmayanı söylemek) * yalan, yalan söz, doğru olmayan kelam, palavra

mekzum : ara. * kazama (üzmek, hüzünlendirmek, kederlendirmek, tasalandırmak), kazim (öfkesini bastıran, öfkesini dışa vurmayan) * üzüntülü, hüzünlü, gamlı, tasalı, kederli

mel'ab : ara. * la’aba (oynamak, eğlenmek), laib (oynayan, eğlenen), la’b (oyun, eğlence) * eğlence yeri, oyun yeri

melagatran : lat. * mela (farmasötik ön ek) + gatran (trombin inhibitörü belirteci) * kanın pıhtılaşmasını önleme özelliğine sahip, doğrudan trombin inhibitörü olarak geliştirilen sentetik antikoagülan ilacın etken maddesi (C19H25N5O4)

melahat : ara. * malaha (hoş olmak, tatlı, güzel gelmek, çekici olmak; tuzlu olmak; beyaz olmak), melih (güzel, hoş, tatlı) * güzellik, zarafet, çekicilik; estetik olarak hoşluk

melaike : ara. * meleke (yetki vermek, hükmetmek, el koymak, malik olmak, sahip olmak), melek (Allah’ın emirlerini yerine getiren, Tanrı ile insan arasında iletişim görevini üstlenen, gözle görülemeyen bedensiz, süptil ve göksel varlık) * Allah’ın emirlerini yerine getiren ve insanlara çeşitli görevlerle gönderilen, manevi varlıklar, melekler

melal : ara. * malla (bıkmak, usanmak, sıkılmak, üzülmek, hüzünlenmek) * can sıkıntısı, üzüntü, hüzün, keder, bıkkınlık, sıkıntı hali

melaleuca : gre. * melas (siyah, kara) + leukos (beyaz) * Myrtaceae familyasına ait, kağıt kabuklu ağaçları kapsayan cinstir

melamet : ara. * laama (kınamak, ayıplamak, suçlamak, kötülemek, eleştirmek, azarlamak) * kınama, ayıplama, sorumluluk yükleme; ahlaki veya sosyal açıdan suçlama

melami : ara. * laama (kınamak, ayıplamak, suçlamak, kötülemek, eleştirmek, azarlamak) * Melamet tarikatına bağlı olan ve nefsin kusurlarını ve günahlarını kınayan, içsel tövbe ve tevazuyu önemseyen mürşid veya derviş

melami : ara. * lem’a, lam'a (parlamak, ışıldamak), lamia (parlama, parıldama, ışıldama; lamba) * parıltılar, ışıltılar, aydınlıklar

melamin : gre. * melas, melanos (siyah, kara, koyu renkli) + amine (amonyak türevli bir azot içeren grup (-NH2) eki) (lat.) * yüksek azot içeriği nedeniyle reçineler, yapıştırıcılar ve plastik üretiminde kullanılan organik bileşik (C3H6N6)

melanemez : gre. * melas, melanos (siyah, kara, koyu renkli) + emein (kusmak), emesis (kusma) * sindirilmiş kanın kusma yoluyla dışarı atılması; dışkı gibi koyu siyah renkte kusma

melanet : ara. * leane, laana (lanetlemek, kötülemek, utandırmak, beddua etmek, ilenmek), melun (lanetlenmiş, lanet edilmiş, kötülenmiş, uğursuz, kötü talihli), lanet (ilenç, inkisar, kötülüğünü isteme) * lanetli olma, lanetlenmiş olma (malignitas, malignity, malignité (lanetli olma) (lat., ing., fra) )

melanj : fra. * mêler (karıştırmak, harmanlamak) + ange (isim yapım eki) * farklı nitelikteki unsurların, ögelerin veya maddelerin bir araya getirilmesiyle oluşan karışım, harman, çeşitlilik

melanin : gre. * melas, melanos (siyah, kara, koyu renkli) (gre.) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) * cilt, saç ve gözde bulunan koyu renk pigmenti (C18H10N2O4)

melanit : gre. * melas, melanos (siyah, kara, koyu renkli) + ites (element, kayaç ve mineral eki) * kara, siyah renkli, doğal demir ve kalsiyum silikat (Ca3Fe3+2(SiO4) )

melanizm : gre. * melas, melanos (siyah, kara, koyu renkli) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * genetik veya doğal olarak aşırı siyah pigmentasyon (aşırı melaninleşme) durumu; hayvanların aşırı ölçüde siyah pigmentlenmesi, başka bir deyişle kısmen bolca melaninle depolanması

melankoli : gre. * melas, melanos (siyah, kara, koyu renkli) + kholia (huysuzluk, aksilik; safra) (khole (huysuz, aksi; safra) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * derin üzüntü ve karamsarlık hali, karaduygu, karasevda, melankoli, kara sevda; karanlık düşünce, endişe

melankolik : gre. * melas, melanos (siyah, kara, koyu renkli) + kholia (huysuzluk, aksilik; safra) (khole (huysuz, aksi; safra) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * siyah safra ile ilişkili; karamsar, hüzünlü, kasvetli

melanom : gre. * melas, melan, melanos (siyah, koyu renkli) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) * koyu renkli bir pigment olan melanin üreten hücrelerdeki (melanositler) dejenerasyondan kaynaklanan, deri üzerinde siyah lezyonlar ile karaktetize malign (kötü huylu) bir kanser türü

melanonişi : gre. * melas, melan, melanos (siyah, koyu renkli) + onyx (tırnak) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * tırnak matriksindeki melanositlerin artan aktivitesi, travma, ilaç kullanımı veya nadiren malign melanom kaynaklı olarak el veya ayak tırnaklarınızda koyu bir çizgi oluşması

melanosit : gre. * melas, melan, melanos (siyah, koyu renkli) + kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap) * cilt, saç ve göz rengini belirleyen ve melanin pigmenti üreten deri ve tüy, saç hücresi

melanosom : gre. * melas, melan, melanos (siyah, koyu renkli) + soma (vücut, beden, gövde, cisim) * melanin pigmentini içeren, melanosit hücrelerinde bulunan ve deri, saç, tüy ile göz gibi yapılara renk veren pigment organeli, melanin depolayan hücresel yapı

melanosporum : gre., lat. * melas, melan, melanos (siyah, koyu renkli) + speirein (ekmek, tohum atmak, serpmek, saçmak, dağıtmak), spora (ekim, ekme, saçma, dağıtma), sporas (ekilmiş, saçılmış, dağınık), sporos (ekin, tohum, çekirdek, üreme hücresi) (gre.), sporum (lat.) * siyah veya koyu renkli spor üreten mantar türü, bitki türü, siyah trüf mantarı veya siyah périgord trüf mantarı (tuber melanosporum)

melanthiaceae : gre., lat. * melas, melan, melanos (siyah, koyu renkli) + anthos (çiçek) (gre.) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * melantiyagiller olarak bilinen, çoğunlukla Kuzey Yarımküre'de yayılış gösteren, çok yıllık otsu bitkileri kapsayan, zambakgillerle akraba bir bitki familyası

melanur : gre. * melas, melan, melanos (siyah, koyu renkli) + ouros (kuyruk) * genellikle balık türlerinde kuyruk rengini vurgulamak için kullanılan adlandırma

melanurya : gre. * melas, melan, melanos (siyah, koyu renkli) + ouros (kuyruk) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * sparidae familyasına ait olan, Doğu Atlantik Okyanusu'nda bulunan, monospesifik oblada cinsindeki tek tür olan ışın yüzgeçli, kuyruğu siyah renkli bir balık türü

melarsoprol : lat. * mel (melamin türevlerinden kimyasal önek) + arso (arsenik, arseno-) + prol (propylen glikol çözeltisi) * Trypanosoma brucei’nin neden olduğu Afrika uyku hastalığının ikinci evresinde kullanılan, yüksek toksisiteye sahip arsenik türevli antiparaziter ilacın etken maddesi (C12H15AsN6OS2)

melas : gre. * melas, melanos (siyah, kara, koyu renkli) * siyah veya koyu renkle ilgili ön ek (tıp, zooloji ve botanik terminolojisinde siyahlığı veya koyuluğu ifade eden terimlerde kullanılır (örneğin “melanin”, “melankoli”, “melanurya”) )

melastomataceae : gre., lat. * melas, melanos (siyah, kara, koyu renkli) + stoma (ağız, açıklık, giriş) (gre.) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * Myrtales takımına bağlı, melastomagiller olarak bilinen, çoğunlukla tropikal bölgelerde yayılış gösteren, mor çiçeklere, karşılıklı yapraklı ve belirgin damarlı yapraklara sahip, otsu bitkiler, çalılar ve küçük ağaçları kapsayan bitki familyası

melatonin : gre. * melas, melanos (siyah, kara, koyu renkli) + tonos (perde, vurgu, gerilim, gerginlik, anahtar, güç, kuvvet, basınç; ses, vokal perdesi, sesin yükseltilmesi, müzikte vurgu, ses perdesi) (gre.) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) * epifiz bezinden salgılanan, biyolojik ritimleri ve uyku-uyanıklık döngüsünü düzenleyen indolamin yapılı hormon (C13H16N2O2)

melce : ara. * lecee, lacaa (sığınmak, iltica etmek, birine yönelmek) * sığınak, barınak, korunacak yer; tehlike veya sıkıntı anında sığınılan, korunma ve güvenlik sağlayan yer; mecazen kurtuluş yolu, çare

melda : ara. * elede (doğurmak), milad (doğum), mevlid (doğum), veled (doğmuş, çocuk), valide (anne, doğuran) * genç, taze filiz veya sürgün; yeni yetişmiş genç kız veya genç delikanlı (mecazi); kadın ismi

mele : ara., kür. * mevla (efendi, sahip, koruyucu, dini önder; aynı zamanda talebe ile hocanın, köle ile efendinin ilişkisini ifade eden terim) (ara., kür.) * ileri gelen, bir cemaatin ileri geleni, dini önder, molla, din alimi, medrese hocası, Kürt toplumlarında ve özellikle medrese geleneğinde din bilgini, imam veya dini önder anlamında kullanılan ünvan

mele-i a'la : ara. * mele (ileri gelen, önder) + i (tamlama eki) + a’la (yüksek, yüce) * yüksek ileri gelenler; ilahi nizamdaki kerrubiyyun ve melaike cemaati, vazifeli varlıklardan oluşan en yüksek melekler heyeti

melek : ara. * malaka, meleke (yetki vermek, hükmetmek, el koymak, malik olmak, sahip olmak, haiz olmak, görevlendirmek, egemenlik kurmak), malik (sahip olan) * Allah’ın emirlerini yerine getiren, Tanrı ile insan arasında iletişim görevini üstlenen, gözle görülemeyen bedensiz, süptil ve göksel vazifeli varlık

meleke : ara. * malaka, meleke (yetki vermek, hükmetmek, el koymak, malik olmak, sahip olmak, haiz olmak, görevlendirmek, egemenlik kurmak), malik (sahip olan) * sahip olma; ustalık, hüner, beceri, bir işi yapabilme kapasitesi, yetkinlik

melekut : ara. * melek (Allah’ın emirlerini yerine getiren, Tanrı ile insan arasında iletişim görevini üstlenen, gözle görülemeyen bedensiz, süptil ve göksel vazifeli varlık) + ut (isim yapım ve durum eki) * Tanrı’nın egemenliği, ilahi alem, ruhani plan; meleklerin yaşadığı, fiziksel olmayan, manevi alem

melek-ül mevt : ara. * melek (Allah’ın emirlerini yerine getiren, Tanrı ile insan arasında iletişim görevini üstlenen, gözle görülemeyen bedensiz, süptil ve göksel vazifeli varlık) + el (ön ek, artikel) + mevt (ölüm) * ölüm meleği

melemek : tür. * me (koyun veya kuzunun çıkardığı sesten ses yansımalı kelime) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * koyun veya keçi "meee" diye uzunca bir ses çıkararak bağırmak

melena : gre. * melas, melanos (siyah, kara, koyu renkli) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * genellikle üst gastrointestinal sistemden (mide veya ince bağırsak) kaynaklı olarak dışkıda siyah ve katran renginde kan bulunması durumu

meles : lat. * melas, meles (siyah, kara, koyu renkli hayvan) * sansargiller (Mustelidae) familyasından, Orta ve Batı Avrupa ile Asya’da yaşayan, porsuk cinsi gececil ve kazıcı bir memeli türü (yaşayan türleri meles anakuma, meles leucurus ve porsuktur.)

meleş : tür. * me (koyun veya kuzunun çıkardığı sesten ses yansımalı kelime) + leş (işteş fiil eki) * iki veya daha çok kuzulu koyun; birden fazla koyun veya kuzunun aynı anda ya da karşılıklı olarak çıkardığı meleyiş sesi

meleşmek : tür. * me (koyun veya kuzunun çıkardığı sesten ses yansımalı kelime) + leş (işteş fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * koyunlar veya keçiler karşılıklı olarak "meee" diye uzunca bir ses çıkararak bağırmak

melez : ara. * ladda, lazza (karıştırmak, birleştirmek) * değişik türde bitkiden üretilmiş (bitki) veya değişik bir ırktan üremiş (hayvan); ırkları ayrı bir ana babadan doğmuş, her iki ırkın kimi özelliklerini kendinde taşıyan (kimse); karışım, melez

melfalan-prednizolon : lat. * melphalan (fenilalanin türevi aziridinli alkilant ajan, kemoterapi ilacı) + prednizolon (kortikosteroid türevi, antiinflamatuvar ve immünsüpresif etki) * kombinasyon halinde özellikle multipl miyelom ve bazı hematolojik malignitelerin tedavisinde kullanılan, melphalan hücre bölünmesini engellerken, prednizolon inflamasyonu azaltan ve immün yanıtı modüle eden kemoterapi protokolü (C13H18Cl2N2O2)

melfuf : ara. * laffa (sarmak, dolamak, kıvırmak) * sarılmış, kıvrılmış

melfufen : ara. * laffa (sarmak, dolamak, kıvırmak), melfus (sarılmış, kıvrılmış) * sarılmış olarak, kıvrılmış olarak, eklenmiş olarak, ilişik olarak

melfuz : ara. * lafaza (söylemek, demek, kelam etmek, ifade etmek, dile getirmek), lafz (söz, kelam, deyiş, ifade), telaffuz (söyleme, deme, kelam etme, ifade etme) * söylenmiş, denmiş, kelam edilmiş, ifade edilmiş, telaffuz edilmiş, okunmuş

melhame-i kübra : ara. * lahm (et), lahama (birleştirmek, kaynaştırmak, yoğunlaştırmak, karışmak; et işlemek, etle kaplamak), melhama (yoğunlaşma, savaş, çarpışma, çatışma) + i (tamlama eki) + kebir (büyük, ulu), kubra (en büyük, en ulu, yüce) * kıyamet savaşı, büyük savaş, büyük çatışma, büyük meydan muharebesi; İslam literatüründe kıyamet alametleri arasında geçen, dünyanın sonundaki büyük ve yıkıcı savaş veya apokaliptik çatışma

melhub : ara. * lehb (alev) * alevli, alevlenmiş

melhuk : ara. * lahaka (katmak, bağlamak, eklemek, ilave etmek), ilhak (katma, bağlama, ekleme, ilave) * karışmış, katılmış, eklenmiş, ilave edilmiş, kavuşmuş, iltihak etmiş

melhuz : ara. * lahaza (yapışmak, tutunmak) * tutturulmuş, takılmış, iliştirilmiş; özellikle deriye, kıyafete veya bir yere sabitlenmiş nesne veya ek; bağlanmış, zorunlu veya sıkı bağlı

melia : gre. * melia (dişbudak benzeri sert odunlu ağaç) * Meliaceae familyasına ait, tesbih ağacı olarak bilinen ağaç cinsi

melia : gür. * melia (tilki) * Kafkasya'daki Gürcistan eyaletinde, İtalya'da veya İrlanda'da ortaya çıkmış olan, Gürcüce'de "tilki " anlamına gelen bir aile adı

meliaceae : gre., lat. * melea (dişbudak ağacı) (gre.) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * mahogangiller olarak bilinen, çoğunlukla tropikal ve subtropikal bölgelerde yetişen, ağaç ve çalılardan oluşan, değerli odunları ve aromatik özellikleriyle bilinen bitki familyası, tespihağacıgiller

melianthus : gre., lat. * meli (bal) + anthos (çiçek) * Francoaceae familyasına ait, nektar bakımından zengin süs bitkisi cinsi

melicope : gre., lat. * meli (bal) + kope (kesik) * Rutaceae familyasına ait, aromatik yapraklı ağaç ve çalı cinsi

melih : ara. * malaha (hoş olmak, tatlı, güzel gelmek, çekici olmak; tuzlu olmak; beyaz olmak), melih (güzel, hoş, tatlı) * güzel yüzlü, sevimli, hoş karakterli; erkek ismi

meliha : ara. * malaha (hoş olmak, tatlı, güzel gelmek, çekici olmak; tuzlu olmak; beyaz olmak), melih (güzel, hoş, tatlı) + a (dişil eki) * güzel yüzlü, sevimli, hoş karakterli; kadın ismi

melik : ara. * malaka (sahip olmak, haiz olmak, hükmetmek, edinmek, yetkisi olmak, egemenlik kurmak), mulk (sahiplik, sahip olma, haiz olma), malik (sahip, haiz olan) * sahip, hükümdar, kral, şah, padişah

melike : ara. * malaka (sahip olmak, haiz olmak, hükmetmek, edinmek, yetkisi olmak, egemenlik kurmak), mulk (sahiplik, sahip olma, haiz olma), malik (sahip, haiz olan), melik (sahip, hükümdar, kral, şah, padişah) + e (dişil eki) * sahibe, kraliçe, sultan

melikgazi : ara. * melik (sahip, hükümdar, kral, şah, padişah) (ara.) + gazi (akıncı, istilacı) (gaza (akın etmek, yağmalamak, talan etmek, öldürmek, yok etmek, parçalamak, dövmek, ezmek, vurmak; kavga etmek, mücadele etmek, savaşmak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Kayseri’nin bir ilçesi

melil : ara. * melele (sıkılmak, bıkmak, usanmak, daralmak; üzülmek) * sıkılmış, usanmış, bıkmış; ilgisiz veya isteksiz; donuk, ruhsuz, tatsız

melilit : gre. * meli (tatlı, bal) + lithos (kaya, taş) * silikat sınıfından, volkanik kayaçlarda (nefelinit, bazalt, skarn) bulunan, sarımsı-balımsı renkte, kalsiyum ve alüminyum açısından zengin, camsı görünümlü mineral grubu (rengi itibarıyla “bal taşı” anlamında adlandırılmıştır.) ( (Ca,Na)2(Al,Mg,Fe)(Si,Al)2O7)

melilla : isp. * melil (yerleşim yeri, sığınak) + a (yer eki) * Kuzey Afrika’da Fas kıyılarında yer alan, kuzey ve doğuda Akdeniz, güney ve batıda Fas toprakları ile komşu olan, Avrupa kıtasının İspanya toprağı olarak Afrika kıtasında yer alan, İspanya’ya bağlı özerk bir şehir

melinit : gre. * melas, melanos (siyah, kara, koyu renkli) + nitre, nitron (tuz, potasyum nitrat) + ites (element, kayaç ve mineral eki) * ilk kez 1880’lerde Fransız ordusunda top mermilerinde kullanılmış olan ve daha sonra İngiltere’de “lyddite” adıyla bilinen pikrik asit (trinitrofenol) esaslı yüksek patlayıcı (C6H2(NO2)3OH)

meliosma : gre., lat. * meli (bal) + osme (koku) * Sabiaceae familyasına ait, hoş kokulu çiçekleri olan ağaç cinsi

meliphagidae : gre. * meli (bal) + phagos (yiyen, yutan, tüketen) (phagein (yemek, yutmak, tüketmek) + os (isim/sıfat yapım eki) ) + idae (-giller, hayvan familyası) * bal emici kuşları kapsayan, Avustralya ve Yeni Gine çevresindeki bölgelerde yaşayan, nektarla beslenmeye uyarlanmış dilleri bulunan küçük ve orta boylu ötücü kuşlar familyası, balcı kuşlar familyası

melisa : gre. * melissa (bal arısı) (meli (bal) + issa (dişil isim yapım eki) ) * ballıbabagiller (Lamiaceae) familyasından, hoş kokulu, limon aromalı, arıları çekmek ve sakinleştirici, sindirim düzenleyici olarak kullanılan çok yıllık bitki, melissa officinalis (oğul otu, limon nanesi)

melissa : gre. * melissa (bal arısı) (meli (bal) + issa (dişil isim yapım eki) ) * ballıbabagiller (Lamiaceae) familyasından, hoş kokulu, limon aromalı, arıları çekmek ve sakinleştirici, sindirim düzenleyici olarak kullanılan çok yıllık bitki, melissa officinalis (oğul otu, limon nanesi)

meliyya : ara. * mala (uzamak, devam etmek, süreklilik göstermek) * uzun zaman, zaman olarak uzun, süregiden veya devamlı bir dönem

melizmatik : gre. * melos (şarkı, melodi, ezgi) + ismos (isim yapım eki; ile ilgili oma) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir heceye birden fazla nota yükleyerek şarkı söyleme; müzikte bir hecenin veya notanın üzerine birden çok notanın bağlanmasıyla oluşan süslü, uzun seslendirme biçimi anlamında sıfat

melkersson rosenthal sendromu : nor., alm. * melkersson (Norveçli patolog Einar Melkersson’un soyadından) (nor.) + rosenthal (Alman dermatolog Curt Rosenthal’in soyadından) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * klasik triadı yüz felci (facial paralizi), dudak ve yüz şişliği (ödem) ve dilde çatlaklar (fissürlü lingua) ile karakterize olan, genellikle kronik veya tekrarlayan seyir gösteren, immünolojik ve genetik faktörlerden kaynaklanan nadir nörolojik ve dermatolojik hastalık

mellahi : ara. * liha (hoş, tatlı veya güzel olmak), malah, melih (tatlı, hoş, güzel) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türk musikisinde, hüzünlü, duygulu ve tatlı bir neş’e taşıyan, genellikle orta perdeli ve yumuşak geçişli ses dizileri ile icra edilen, saz ve sesle yorumlanan geleneksel bir makam

mellitus : gre., lat. * meli (bal, tatlı) (gre.) + itus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) * tatlı, balımsı, hoş aromalı; idrarda glikoz bulunması durumu (diabetes mellitus (tatlı idrar) )

melodi : gre. * melos (şarkı, ezgi) + oidia (şarkı, ilahi) * müzikte bir eserdeki nota dizisi veya ezgi; belirli ritim ve armoni içinde düzenlenen sesler topluluğu

melodik : gre. * melos (şarkı, ezgi) + oidia (şarkı, ilahi) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * melodi ile ilgili

melodram : gre. * melos (şarkı, ezgi) + drao, draein (yapmak, etmek, eylemek, işlemek), drama (yapma, yapış, eylem, hareket) * eski Yunan trajedilerinde koro başıyla bir oyuncu arasında yer alan şarkılı konuşma.; oyuncuların müzik eşliğinde sahneye girip çıktıkları bir oyun türü

meloksikam : gre. * melo (ticari veya kimyasal önek) + xicam (oksikam sınıfı nonsteroidal antiinflamatuvar ilaç, NSAID) * ameliyat sonrası ağrı, romatoid artrit ve osteoartrit semptomlarını azaltmak için kullanılan analjezik (ağrı kesici), ateş düşürücü, non steroidal ve antienflamatuar ilacın etken maddesi (C14H13N3O4S2)

melolontha : gre. * melon (elma, meyve) + ollumein (yoketmek, mahvetmek) + onthos (çiçek) * meyve ve çiçek mahveden; Mayıs böcekleri veya scarabaeidae familyasından büyük tırtıllar ve böcekler (larvalarının bitki köklerini yemesi, yetişkinlerinin çiçekleri, yaprakları tüketmesinden ismini almıştır.)

melon : gre. * melopepo (bir çeşit kavun) (melon (meyve, elma) + peptein (pişirmek, olgunlaştırmak, sindirmek, hazmetmek), pepon (olgun, pişkin) ) * elma görünümlü meyve, kavun; tepesi yuvarlak erkek şapkası

meloş : gre., tür. * meli (bal, tatlı) (gre.) + oş (küçültme ve sevecenlik eki) (tür.) * tatlı, sevimli, şirin (özellikle çocuklar veya sevimli davranan kişiler için)

melothria : gre. * melothron (kabak benzeri) (melon (elma, yuvarlak meyve) + thron (ile ilgili, -a ait) ) * Cucurbitaceae familyasına ait, küçük meyveli sarılıcı bitki cinsi

melphalan : lat. * mel (fenilalanin türevi, aminoasit kökeni) + phalan (fenilalanin ile ilişkili kimyasal yapı eki) * multipl miyelom, yumurtalık kanseri, melanom ve AL amiloidozu tedavi etmek için kullanılan, ağız yoluyla veya damar içine enjeksiyonla verilen, yaygın yan etkileri mide bulantısı ve kemik iliği baskılanması olan ve alkilant ajan olarak kullanılan bir kemoterapi ilacın etken maddesi (C13H18Cl2N2O2)

melsuk : ara. * lasaka (yapışmak, tutunmak, bitişmek, kavuşmak), lasik (yapışkan) * yapıştırılmış, tutturulmuş, bitiştirilmiş

melşizedek : ibr. * melek (kral, hükümdar) + sedek, şedek (doğru) * Tevratta yer alan Salem kralı ve El Elyon rahibi

meltem : gre. * meli (bal; tatlı, hoş) + temi (son ek) * yaz aylarında, karadan denize doğru esen hafif rüzgar; gündüzleri denizden karalara, geceleri ise karalardan denize doğru esen hafif rüzgar; Ege Denizi'nin kuvvetli, kuru kuzey rüzgarları

meluf : ara. * alafa, alifa (alışmak, cana yakın olmak, dostluk kurmak, birleşmek), allafa (birleştirmek, yakınlaştırmak, tanıştırmak, dost haline getirmek, alıştırmak; bir araya getirmek, toplamak, derlemek, düzenlemek, yazmak), ulfet (alışma, alışkanlık, uyum, ısınma, birleşme; ahbaplık, dostluk) * alışılmış, alışık

melul : ara. * malla (bıkmak, usanmak, sıkılmak, üzülmek, hüzünlenmek), melal (usanç, can sıkıntısı, bıkkınlık, hüzün, üzüntü, keder, yorgunluk) * üzüntülü, üzgün, hüzünlü, boynu bükük, usanmış, bıkmış, bıkkın

melum : ara. * laama (kınamak, ayıplamak, suçlamak, kötülemek, eleştirmek, azarlamak); elem (keder, üzüntü, hüzün, gam, tasa) * kınanmış, ayıplanmış, azarlanmış, tahkir edilmiş, levmolunmuş; kederli, üzüntülü, hüzünlü, gamlı, tasalı

melun : ara. * leane, laana (lanetlemek, kötülemek, utandırmak, beddua etmek, ilenmek) * lanetlenmiş, lanet edilmiş, kötülenmiş, uğursuz, kötü talihli

meluncan : far. * melun (lanetlenmiş, lanetli) + can (can, cin, ruh) * ABD'nin güneydoğu eyaletlerinde, daha ziyade orta Apalaşya'nın Cumberland Gap yöresinde yaşayan "tam beyaz" olmayan Türk asıllı melez ırk

melül : ara. * malla (bıkmak, usanmak, sıkılmak, üzülmek, hüzünlenmek), melal (hüzün, üzüntü, keder, yorgunluk) * üzüntülü, üzgün, hüzünlü, boynu bükük, usanmış, bıkmış, bıkkın

melzum : ara. * lazama (gerekli olmak, gerekmek, ihtiyaç duyulmak, lazım olmak, ayrılmamak, bağlı kalmak), ilzam (gereklilik, lazım olma durumu), lazim (gerekli, ihtiyaç duyulan) * birbirinden ayrılmayan, beraber bulunması lazım gelen, lüzumlu olmuş olan, lüzumlu kılınmış, gerekli olmuş

memalik : ara. * mamlakat, memleket (sahip olunan şey, mülk, krallık, ülke, yurt, devlet) (ma (ne, o) + meleket (sahip olunmuş, malik olunmuş, elde edilmiş) (meleke (sahip olmak, malik olmak, egemen olmak, hükmetmek) + t (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * ülkeler, memleketler, yurtlar

memantin : lat. * mem (kimyasal önek) + antine (farmasötik ek ve nöroaktif bileşik belirteci) * Alzheimer hastalığı ve bazı nörodejeneratif hastalıklarda sinaptik aşırı uyarılmayı azaltmak için kullanılan NMDA (N-Metil-D-Aspartik Asit (N-Methyl-D-Aspartate) reseptör antagonisti olan nörolojik ilaç (C12H21N)

memat : ara. * mata (ölmek) * ölüm, ölme

memba : ara. * naba (su çıkmak, fışkırmak, akmak) * su kaynağı, pınar, menba

membran : lat. * membrum (organ, uzuv) + ana (ile ilgili, gibi, -a ait) * hücre veya organları çevreleyen ince, esnek örtü, zar, ince deri, doku

membranöz : lat. * membrana (zar, ince örtü) (membrum (organ, uzuv) + ana (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + osus (ile ilgili, -a ait, gibi, benzer) * ince bir zar, membran benzeri yapı ile ilişkili olan, zar yapısı içeren veya zarla karakterize edilen

memdud : ara. * madda, medde (uzatmak, germek, yaymak, çekmek) * uzatılmış, gerilmiş, yayılmış, çekilmiş

memduh : ara. * madaha (birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söylemek, övmek, takdir etmek, yüceltmek, methetmek, sitayişle bahsetmek), medh (övgü, övme, takdir) * övülmüş, takdir edilmiş, medhedilmiş, yüceltilmiş; erkek ismi

meme : lat. * mamma (süt memesi, göğüs ucu) (emme eylemi esnasında çıkan “mmm” sesinden türeme onomatopeik kelime) * memelilerin göğsünde türlü biçim ve değişik sayıda bulunan, meme başı denilen çıkıntıları olan, dişilerde yavru emzirmeye yarayan, erkeklerde gelişmemiş durumda kalan süt bezi; küçük çocuklara, avutmak için verilen, meme başı benzeri çıkıntısı olan plastik nesne

memeliler : lat., tür. * mamma (süt memesi, göğüs ucu) (lat.) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) (tür.) * dişi bireylerinde süt bezleri bulunan, yavrularını sütle besleyen ve genellikle kıllı omurgalı hayvanlar topluluğu

memerr : ara. * ma (ne, o) + merra (geçmek, uğramak, üzerinden geçmek) * geçiş yeri, geçit, geçmiş olan (memoria, memory, mémoire (hatıra, hafıza, geçmişi barındıran) (lat., ing., fra.) )

memişhane : ara., far. * maşa (yürümek), memşi, mamşi (yürüme yeri, koridor, geçit) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * tuvalet, apteshane, ayakyolu

memleha : ara. * milh (tuz) kelimesinen türeme isim * ıyılarda, tava denilen havuzlara deniz veya göl suyu akıtıldıktan sonra kurutularak tuz elde edilen yer, tuzla; davarlara kırda tuz verilen düz ve taşlık, kayalık yer

memleket : ara. * mamlakat, memleket (sahip olunan şey, mülk, krallık, ülke, yurt, devlet) (ma (ne, o) + meleket (sahip olunmuş, malik olunmuş, elde edilmiş) (meleke (sahip olmak, malik olmak, egemen olmak, hükmetmek) + t (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * bir devletin egemenliği altında bulunan kara, deniz ve havanın oluşturduğu bütün; bir halkın üzerinde egemen olarak yaşadığı, kültür ve uygarlığını oluşturduğu toprak parçası, ülke, yurt, devlet

memluk : ara. * meleke (sahip olmak, egemen olmak, hükmetmek) * malik olunmuş, sahip olunmuş, hükmedilmiş, köle, kul

memnu : ara. * mana (yasaklamak, engellemek, engel olmak, men etmek, mani olmak) * yasak, menedilmiş, engellenmiş, mani olunmuş

memnuiyet : ara. * mana (yasaklamak, engellemek, engel olmak, men etmek, mani olmak), memnu (yasak, menedilmiş, engellenmiş, mani olunmuş) + iyet (durum eki, isim yapım eki) * yasak olma durumu, yasak edilme durumu, yasaklanma

memnun : ara. * menne, manna (vermek, lütfetmek, nimetlendirmek, bahşetmek, bağışlamak) * verilmiş, lütfedilmiş, nimetlendirilmiş, bahşedilmiş, bağışlanmış; hoşnut, razı

memnuniyet : ara. * memnun (verilmiş, lütfedilmiş, nimetlendirilmiş, bahşedilmiş, bağışlanmış; hoşnut, razı) + iyet (isim yapım ve durum eki) * memnun olma durumu

memorandum : lat. * memoria (hafıza, bellek, zihin), memorare (hatırlatmak, anımsatmak, hatırlamak, anmak) (memor (hatırlayan, anımsayan) (mem (zihinde tutmak, hatırlamak, anımsamak, düşünmek akılda tutmak) + or (yapan, eden eki) ) + are (fiil mastar eki) ) + andum (isim yapım ve durum eki) * hatırlatılması gereken şey, not, yazı; bir devletin başka bir devlete siyasal bir sorunla ilgili olarak gönderdiği uyarı yazısı, diplomatik nota

memori : lat. * memoria (bellek, hafiza, anı, zihin, hatırlama, hatıra) (memor (hatırlayan, anımsayan, düşünen akılda tutan) (mem (zihinde tutmak, hatırlamak, anımsamak, düşünmek akılda tutmak) + or (-cı, yapan, eden eki) ) + ia (isim yapım eki) ) (lat.); memory (ing.) * hafıza, bellek, zihin, anı, hatıra

memorial : lat. * memoria (bellek, hafiza, anı, zihin, hatırlama, hatıra) (memor (hatırlayan, anımsayan, düşünen akılda tutan) (mem (zihinde tutmak, hatırlamak, anımsamak, düşünmek akılda tutmak) + or (-cı, yapan, eden eki) ) + ia (isim yapım eki) ) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hatırlamaya yönelik (nesne veya yapı), anısal, anıtsal, hatırlama anıtı

memory : lat., ing. * memoria (bellek, hafiza, anı, zihin, hatırlama, hatıra) (memor (hatırlayan, anımsayan, düşünen akılda tutan) (mem (zihinde tutmak, hatırlamak, anımsamak, düşünmek akılda tutmak) + or (-cı, yapan, eden eki) ) + ia (isim yapım eki) ) (lat.); memory (bellek, hafıza, anı, hatıra) (ing.) * bilgisayarın verileri ve program talimatlarını geçici veya kalıcı olarak sakladığı depolama alanı; anı, hatıra

memsuh : ara. * masaha (ovmak, sürmek, ovalamak, yağla ovmak) * el ile sıvanmış, ovulmuş, meshedilmiş, temas edilmiş, dokunulmuş

memşa : ara. * maşa (yürümek), meşy (yürüme), temaşa (yürüyüş, yürüme) * yürüme yeri, koridor, geçit, ayak yolu

memul : ara. * emel (beklenti, emel, umut), emele, amala (umut etmek, ummak, ümit bağlamak, arzu etmek) * umulan, beklenen, ümit edilen, arzu edilen, düşünülen

memur : ara. * amr, emr (iş, emir, komut, buyruk, talimat), amara (buyurmak, iş yapmasını istemek, emretmek) * emredilen kişi, emir eri, kul, köle; devlet hizmetinde, devletin süreklilik isteyen işlerinde aylıkla çalışan, yasalara göre sorumluluğu ve yetkisi olan kimse; bir işle görevlendirilmiş olan

memure : ara. * amr, emr (iş, emir, komut, buyruk, talimat), amara (buyurmak, iş yapmasını istemek, emretmek), memur (emredilen kişi, emir eri, kul, köle) + e (dişil eki) * kadın memur.

memuriyet : ara. * memur (emredilen kişi, emir eri, kul, köle) + iyet (isim yapım ve durum eki) * memur olma durumu, memurluk, görevlilik; görev

memzuc : ara. * mazaca (karıştırmak, birleştirmek, bir araya getirmek), mizac (karışım, bileşim, yapı; huy, tabiat) * bitişik, karışık, karışmış, birlik olmuş, bir araya getirilmiş, birleşmiş

men : ara. * mana (yasaklamak, engellemek, engel olmak, men etmek, mani olmak) * yasak etme, engelleme

men : ara. * men (kim, kimse, kişi, şahıs) * kim, kimse, kişi, şahıs

men dakka dukka : ara. * men (kim, kimse, kişi, şahıs) + dakka (vurur, çarpar, darbeder) + dukka (vurulur, çarpılır, darbedilir) * kapı çalanın kapısı çalınır, eden bulur

menafi : ara. * nefa (yararlı olmak, fayda vermek, işlemek, etkili olmak), menfaat (faydala, yararla, çıkarla) * faydalar, yararlar, çıkarlar, menfaatler

menafii umumiye : ara. * menafi (faydalar, yararlar, çıkarlar, menfaatler) + i (tamlama eki) + umum (genel, amme ile ilgili) + iyet (isim yapım ve durum eki) * genele ilişkin faydalar; devletin gereksinimlerine cevap veren ve bu ihtiyaçları karşılayan, devlete yarar sağlayan değerler bütünü, kamu yararı

menaj : lat. * manere (kalmak, durmak, ikamet etmek), mansio (konaklama, ikamet, durak), mansionaticum (ikamet yeri, ev) (lat.); ménage (ev idaresi, ev halkı, ev işleri) (fra.) * ev idaresi, geçim, aile düzeni

menajer : lat. * manus (el) + agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak, işlemek, sürmek, gütmek, yönetmek, yönlendirmek, hareket ettirmek) (lat.); manège (at eğitimi, idman yeri; idare etme) (fra.); manager (idare eden, yönetici) (manage (yönetmek, idare etmek) + er (-cı, yapan, eden eki) ) (ing.) * yönetici, idareci; sanatçı, sporcu, oyuncu vb. kişilerin işlerini düzenleyen, sözleşmelerini yapan, onları temsil eden kişi

menakıb : ara. * nakaba (isabet etmek, delmek, oymak, kazmak, oyuk açmak, derinlemesine incelemek, araştırmak, iç yüzüne vakıf olmak, nüfuz etmek; gözlemek, isabet etmek, bir şeyden bahiste bulunmak, haber vermek), menkıbe (dini yüce şahsiyetlerin veya tarihe geçmiş yiğit kimselerin olağanüstü, yanlarını anlatan, dilden dile yayılıp gelen öykü, haber, öykü, bahis, hikaye) * din büyüklerinin, evliyaların veya tarihe geçmiş yiğit kimselerin olağanüstü, yüce özelliklerini, kerametlerini anlatan, dilden dile yayılıp gelen öyküler, kıssalar, menkıbeler, öyküler, hikayeler, menkıbeler

menakıp : ara. * nakaba (isabet etmek, delmek, oymak, kazmak, oyuk açmak, derinlemesine incelemek, araştırmak, iç yüzüne vakıf olmak, nüfuz etmek; gözlemek, isabet etmek, bir şeyden bahiste bulunmak, haber vermek), menkıbe (dini yüce şahsiyetlerin veya tarihe geçmiş yiğit kimselerin olağanüstü, yanlarını anlatan, dilden dile yayılıp gelen öykü, haber, öykü, bahis, hikaye) * din büyüklerinin, evliyaların veya tarihe geçmiş yiğit kimselerin olağanüstü, yüce özelliklerini, kerametlerini anlatan, dilden dile yayılıp gelen öyküler, kıssalar, menkıbeler, öyküler, hikayeler, menkıbeler

menakıpname : ara., far. * menakib (din büyüklerinin, evliyaların veya tarihe geçmiş yiğit kimselerin olağanüstü, yüce özelliklerini, kerametlerini anlatan, dilden dile yayılıp gelen öyküler, kıssalar, menkıbeler, öyküler, hikayeler, menkıbeler) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * velilerin, tarikat büyüklerinin ve şeyhlerin kerametlerini konu alan yazılı eserler

menam : ara. * nama (uyumak, dinlenmek), nevm (uyku; dinlenme; uyuşma) * uyku; uyunacak yer

menar : ara. * nar (ateş), nur (aydınlık, ışık, parlaklık, parıltı, ışıltı) * nur yeri, ışık yeri, fener, kandil, minare

menarş : gre. * men (ay) + arkhaios (eski, eskiden kalma, kadim, antik) (arkhe (geri, baş, başlangıç, ilk, geçmiş, eski, evvel, önce, kadim, antik; hükümet, hakimiyet, tahakküm, yönetim, otorite) + ios (sıfat yapım eki) ) * kadınlarda ilk adet (menstruasyon) dönemi veya ilk kez adet görme

menas : ara. * nasa (uygun olmak, uygun hale getirmek, bağlamak) * sığınılacak yer, sığınma, kurtuluş (menace (tehdit) (ing., fra.) )

menasik : ara. * nasaka (yönelmek, adamak, bağlanmak, kaynaklanmak), mensek (ibadet usülü, ibadet yeri) * ibadet usülleri, ibadet yolları, ibadet tarzları; ibadet yerleri

menat : mıs., ara. * menat (ölçmek, saymak, dengelemek, güç ve koruma sağlamak) (mıs.), menat (put ismi) (ara.) * put ismi, “çokluk” beklentisiyle tapılan put; Mısır tanrıçası Hathor’un kullandığı bir tür muska veya tinsel kolye (many (çok), money, monnaie (para) (ing., fra.) )

menba : ara. * naba (su çıkmak, fışkırmak, akmak) * su kaynağı, pınar, menba

mendebur : ara. * min (-den) + el (ön ek, artikel) + dabara (arkadan gelmek, ardından gelmek, takip etmek, geriden gelmek), debur (arkadan gelen, geriden gelen), dubur (ard, arka, geri) * müflis, talihi ters dönmüş; (sövgü, hakaret sözü olarak kullanılır) iğrenç, sünepe, pis, aksi, ters, sümsük; yaramaz

mendelevyum : lat. * mendevel (elementlerin periyodik tablosunu geliştiren Rus kimyager Dmitri Mendeleyev'in soyadından) (rus.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) * atom numarası 101, singesi Md olan, yapay olarak elde edilmiş olan element

menderes : gre. * meandros (dolambaç, kıvrılarak akan su, kıvrılma) * bir akarsuyun, az eğimli tabanlarında ve ova düzlüklerinde oluşturduğu S harfine benzer kıvrım; İzmir’in bir ilçesi

mendil : lat. * mantellum (manus (el) + tellum (bez, kumaş) ), mantile (sofra bezi, havlu) * örtü, bez parçası, havlu; burun ve ter silmekte, el ve yüz kurulamakta kullanılan, küçük, kare biçiminde bez veya kağıt; giysinin yaka cebine konularak ucu dışarda bırakılan mendil biçiminde süs

mendirek : gre. * mandrakion (mandra (kapalı yer, çevrili yer, ağıl) + kion (küçültme eki) ) * dalgakıran, küçük iskele; dalgakıran yapılarak oluşturulan yapay liman; liman ağızlarında yapılan küçük hisar veya kale

mendub : ara. * nadaba (göndermek, atamak, yetki vermek, temsil etmek) * sevilen, yapılması uygun olan, işlenmesi teşvik edilen iş, yapılması beğenilen iş

mendud : ara. * nadda (yığmak, istiflemek) * yığılı, istifli

menejer : lat. * manus (el) + agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak, işlemek, sürmek, gütmek, yönetmek, yönlendirmek, hareket ettirmek) (lat.); manège (at eğitimi, idman yeri; idare etme) (fra.); manager (idare eden, yönetici) (manage (yönetmek, idare etmek) + er (-cı, yapan, eden eki) ) (ing.) * yönetici, idareci; sanatçı, sporcu, oyuncu vb. kişilerin işlerini düzenleyen, sözleşmelerini yapan, onları temsil eden kişi

menekşe : gre., far. * monemvasia (tek girişli) (moni (tek) + emvasis (yaklaşma, giriş) ) (gre.); banafşe, benefşe (far.) * menekşegillerden, doğada kendiliğinden yetiştiği gibi birçok türü bahçe bitkisi, saksı çiçeği olarak da yetiştirilen, yaprakları yürek biçiminde, çok yıllık otsu bir bitki, Viola cinsine ait süs bitkisi; Monemvasia (Mora Yarımadası'nın Lakonya iline bağlı Monemvasia belediyesinde bir kasaba)

menemen : gre. * meleme, malagma (bileşik, karışım, macun, amalgam) * yumurta, sivri biber, domates ve bazen de peynir katılrak yapılan yemek; İzmir’in bir ilçesi

menengiç : gre., far. * melanos (siyah, kara,n koyu renkli) (gre.) + goz (ceviz) (far.) * sakız ağacıgiller (anacardiaceae) familyasından olan, kırmızımsı mor renkli çiçekler açan bir ağaç türü, melengiç, menevüş, çitlembik

menengokok : gre. * meninx, mening (beyin ve omuriliği saran zar (membran) ) + kokkos (yuvarlak, bakteri) * zarları etkileyen yuvarlak bakteri; meningokok enfeksiyonu, menenjit (beyin zarı iltihabı), septisemi ve kan dolaşımı enfeksiyonuna (sepsis) yol açan neisseria meningitidis bakterileri

menenj : gre. * meninx, mening (zar, beyin ve omuriliği saran zar (membran) ) * beyni ve omuriliği örten, dura mater, arachnoid mater ve pia materden oluşan üçlü koruyucu zar bütünü

menenjiom : gre. * meninx, mening (beyin ve omuriliği saran zar (membran) ) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) * zar kaynaklı tümör; beyin veya omurilik zarlarından (meninkslerden) kaynaklanan genellikle iyi huylu tümör

menenjit : gre. * meninx, mening (beyin ve omuriliği saran zar (membran) ) + itis (iltihab, enfeksiyon, hastalık, sorun) * beyni ve omuriliği saran meninks adı verilen zarın virüs, bakteri, mantar veya parazit kaynaklı enfeksiyonu

menenjizmus : gre. * meninx, mening (beyin ve omuriliği saran zar (membran) ) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (gre.); meningismus (lat.) * zar iltihaplanması durumu; beyin veya omurilik zarlarının iltihaplanmasıyla ortaya çıkan klinik durum

menenks : gre. * meninx, mening (zar, beyin ve omuriliği saran zar (membran) ) * beyni ve omuriliği örten, dura mater, arachnoid mater ve pia materden oluşan üçlü koruyucu zar bütünü

menent : gre. * meninx, mening (zar, beyin ve omuriliği saran zar (membran) ) + ent (ile ilgili, gibi, -a ait) * beyin veya omurilik zarı ile ilişkili (madde, ilaç veya ajan); genellikle meninksleri etkileyen özellik taşıyan

menetmek : ara., tür. * men (engel, mani, yasak), mana (engellemek, yasaklamak) (ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * yasaklamak, engellemek

meneviş : far. * manavş, menevş (mor, eflatun, menekşe rengi, menekşe) * hare; terementi ağacının tohumu; bir yüzeyde görülen dalgalı, parlak veya renkli desenler, ışık oyunları

menfa : ara. * nafa (sürgün etmek, uzaklaştırmak, dışlamak), menfi (dışlanmış, dışlanan, uzaklaştırılmış, uzaklaştırılan, sürgün edilen, sürgün edilmiş, olumsuz) * bir kimsenin sürgüne gönderildiği yer, sürgün yeri

menfaat : ara. * nafaa (fayda vermek, faydalı olmak, yarar sağlamak) * elverişli olma, uygun olma, yarayan olma, fayda, yarar, çıkar

menfaatperest : ara., far. * menfaat (elverişli olma, uygun olma, yarayan olma, fayda, yarar, çıkar) (ara.) + perest (düşkün, tutkun, hayran, tapan, hizmet eden) (far.) * çıkarına düşkün kimse, çıkarcı, çıkarsever

menfaatperver : ara., far. * menfaat (elverişli olma, uygun olma, yarayan olma, fayda, yarar, çıkar) (ara.) + parvar, perver (besleyen, büyüten, yetiştiren, koruyan, seven, sever) (far.) * yalnız kendi çıkarını düşünen, çıkarını kollayan (kimse), çıkarsever, menfaatçi, menfaat düşkünü, menfaatperest, menfaattar

menfaattar : ara., far. * menfaat (elverişli olma, uygun olma, yarayan olma, fayda, yarar, çıkar) (ara.) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) (far.) * yalnız kendi çıkarını düşünen, çıkarını kollayan (kimse), çıkarsever, menfaatçi, menfaat düşkünü, menfaatperest, menfaatperver

menfez : ara. * nafaza (nüfuz etmek, girmek, içine girmek, duhul etmek, dahil olmak) * girilecek veya geçilecek yer, delik

menfi : ara. * nafa (sürgün etmek, uzaklaştırmak, dışlamak) * dışlanmış, dışlanan, uzaklaştırılmış, uzaklaştırılan, sürgün edilen, sürgün edilmiş; hiçbir sonuca ulaşmayan, yapıcı ve yararlı olmayan, istenilen sonuç alınamayan; her şeye karşı çıkmayı bir huy durumuna getirmiş olan (kimse), olumsuz

menfuh : ara. * nefaha (üflemek, şişirmek, esmek) * üfürülmüş, üflenmiş

menfur : ara. * nefera (nefret etmek, sevmemek, tiksinmek, iğrenmek) * nefret edilen, tiksinti verici, iğrenç

menfus : ara. * nafasa (üflemek, nefes vermek, solumak) * üflenmiş, solunmuş; yeni doğmuş çocuk

menfuş : ara. * nafaşa (atmak, savurmak, didmek) * atılmış, didilmiş, savrulmuş, didik didik edilmiş

mengen : tür. * men, meng (sıkmak, bastırmak, sıkıştırmak, bükmek, çevirmek, dönmek, eğirmek) + en (ile ilgili, gibi, -a ait); mengeç (yün eğirmekte kullanılan mekik), mengel (ayak bileğine takılan süs bileziği, halhal), mengü (ölümsüz ebedi, su, ab-ı hayat) * Bolu’nun bir ilçesi

mengene : tür., gre. * men, meng (sıkmak, bastırmak, sıkıştırmak, bükmek, çevirmek, dönmek, eğirmek) + ene (isim yapım ve araç eki) (tür.); manganon (sihir, büyü, iksir; makaranın çevirme kolu) (gre.) * bir vida veya kol yardımıyla istenildiği kadar yaklaştırılabilen iki çeneden oluşan, üzerinde çalışılacak, işlenecek nesneyi çeneleri arasında sıkıştırarak hareketsiz duruma getiren sıkıştırıcı araç

mengi : tür. * bengi, mengi (men (uzun zaman, süreklilik) + gi (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * sonsuz, ebedi, ölümsüz, değişmez

mengü : tür. * bengü, mengü (men (uzun zaman, süreklilik) + gü (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * sonsuz, ebedi, ölümsüz, değişmez

menhec : ara. * nahaca (yol tutmak, yola girmek, yolu takip etmek, yol göstermek, rehberlik etmek, yöntem belirlemek), nahc (yol, usül, doğru yol) * belirli bir ilim, eğitim, ibadet veya davranış alanında izlenen yol, sistematik yöntem veya usul; öğretim yöntemi, fıkıh yöntemi veya ahlaki rehberlik, yol, yöntem, metod, usül, düzen, sistem

menhir : bre., fra. * men (uzun) + hir (taş) (bre.); menhir (taş anıt) * neolitik çağa ait dikilitaş, megalit

menhiyat : ara. * naha, neha (yasaklamak, engellemek, önlemek, mani olmak, menetmek, vazgeçirmek; sonlandırmak, sonuçlandırmak, sona erdirmek, bitirmek, nihayetlendirmek, bitirmek, bırakmak, vazgeçmek, terketmek; varmak, erişmek), nehy (yasaklama, engelleme, önleme, mani olma, menetmek, vazgeçirme), menhiy (yasaklanmış) + at (çoğul eki) * yasaklanmış şeyler, dini yasaklar, haramlar

menhus : ara. * nahs (uğursuzluk, kötülük, felaket), nahasa (uğursuz olmak, kötüleşmek, felaket getirmek) * uğursuz kılınmış, uğursuzluk taşıyan, kötücül, fekakete sebebiyet veren

meni : ara. * men (ben) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * benlik (mine (benim) (ing.), mien (benimki) (fra.), mein (benim) (alm.) )

meni : ara. * meny (dilemek, istemek), umniye (istek, arzu, dilek), mana (akıtmak, atmak, boşaltmak, salgılamak), mina, mani, meniy * erkeklerin cinsel organlarından salgılanan, içinde üreme hücresi bulunan sıvı madde, semen, sperm, döl suyu, erkeğin üreme sıvısı, atmık, çok spematazoid içeren sıvı (many (çok) (ing.) )

menidae : gre., lat. * mene (ay) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * ay balıkları olarak bilinen, yanlardan basık vücutlu, parlak pullu ve tropikal denizlerde yaşayan ışın yüzgeçli balıkları kapsayan familya

ménière sendromu : fra., gre. * menière (Fransız hekim Prosper Ménière'in soyadından) (fra.) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * iç kulakta sıvı artışı sonucu vertigo, işitme kaybı ve tinnitusla seyreden hastalık

mening : gre. * meninx, mening (zar, beyin ve omuriliği saran zar (membran) ) * beyni ve omuriliği örten, dura mater, arachnoid mater ve pia materden oluşan üçlü koruyucu zar bütünü

meningeal : gre., lat. * meninx, mening (zar, beyin ve omuriliği saran zar (membran) ) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * meninx, mening ile ilgili

meningiom : gre. * meninx, mening (beyin ve omuriliği saran zar (membran) ) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) * zar kaynaklı tümör; beyin veya omurilik zarlarından (meninkslerden) kaynaklanan genellikle iyi huylu tümör

meningoensefalit : gre. * meninx, mening (zar, beyin ve omuriliği saran zar (membran) ) + enkephalitis (enkephale, enkephalon, enkephalos (kafanın içi, beyin (en (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + kephale, kephalos (kafa, baş) ) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) ) * meninkslerin iltihabı veya enfeksiyonu olan menenjit ile beyin iltihabı veya enfeksiyonu olan ensefalitin aynı anda görüldüğü durum

meningoensefalosel : gre. * meninx, mening (zar, beyin ve omuriliği saran zar (membran) + enkephale, enkephalon, enkephalos (kafanın içi, beyin (en (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + kephale, kephalos (kafa, baş) ) + kele (fıtık, çıkıntı, şişik) * beyin ve meninkslerin kafatası kemiğindeki açıklıktan dışa doğru çıkıntı yaptığı doğumsal (konjenital) anomali

meningokok : gre. * meninx, mening (beyin ve omuriliği saran zar (membran) ) + kokkos (yuvarlak, bakteri) * zarları etkileyen yuvarlak bakteri; meningokok enfeksiyonu, menenjit (beyin zarı iltihabı), septisemi ve kan dolaşımı enfeksiyonuna (sepsis) yol açan neisseria meningitidis bakterileri

meningokoksemi : gre. * meninx, mening (beyin ve omuriliği saran zar (membran) ) + kokkos (yuvarlak, bakteri) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * meningokok bakterisinin kana karışmasıyla oluşan enfeksiyon; meningokok kaynaklı sepsis

meningomiyelosel : gre. * meninx, mening (beyin ve omuriliği saran zar (membran) ) + myelos (kemik iliği, omurilik) + kele (fıtık, çıkıntı, şişik) * omuriliğin ve meninkslerin omurga kemiklerindeki açıklıktan dışarı doğru fıtıklaşmasıyla oluşan doğumsal nöral tüp defekti

meningosel : gre. * meninx, mening (beyin ve omuriliği saran zar (membran) ) + kele (fıtık, çıkıntı, şişik) * meninkslerin omurga kemiklerindeki açıklıktan dışarı doğru fıtıklaşmasıyla oluşan doğumsal nöral tüp defekti

meninks : gre. * meninx, mening (beyin ve omuriliği saran zar (membran) ) * beyin ve omuriliği saran, dura mater (sert anne), arachnoid mater (örümceksel anne) ve pia mater (yumuşak anne)'den oluşan zar (membran)

menisk : gre. * meniskos (küçük ay, hilalcik, yarımay) (men (ay) + iskos (küçültme eki) ) * diz eklemi içinde kıkırdaktan yapılmış hilal şeklindeki yapı; optikte iki yüzeyi kavisli mercek tipi ve sıvı yüzeylerinde kılcal etkiyle oluşan eğrilik; her iki dizde de kaval kemiği ile uyluk kemiği arasında yer alan, hareket halinde olan kemiklerin aşınmasını önleyen ve yıpranmaya karşı koruyan C şeklinde, sert ve lastiksi kıkırdak parçası

menisküs : gre. * meniskos (küçük ay, hilalcik, yarımay) (men (ay) + iskos (küçültme eki) ) * diz eklemi içinde kıkırdaktan yapılmış hilal şeklindeki yapı; optikte iki yüzeyi kavisli mercek tipi ve sıvı yüzeylerinde kılcal etkiyle oluşan eğrilik; her iki dizde de kaval kemiği ile uyluk kemiği arasında yer alan, hareket halinde olan kemiklerin aşınmasını önleyen ve yıpranmaya karşı koruyan C şeklinde, sert ve lastiksi kıkırdak parçası

menkes sendromu : alm., gre. * menkes (Avusturya kökenli Amerikalı çocuk nöroloğu John Hans Menkes’in soyadından) (alm.) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * X’e bağlı kalıtılan, bakır taşınmasındaki bozukluğa bağlı olarak gelişen, saçlarda kırılganlık (kıvırcık saçlı görünüm), nörolojik gerileme ve büyüme geriliği ile karakterize olan nörodejeneratif, ilerleyici ve ölümcül genetik hastalık

menkıbe : ara. * nakaba (isabet etmek, delmek, oymak, kazmak, oyuk açmak, derinlemesine incelemek, araştırmak, iç yüzüne vakıf olmak, nüfuz etmek; gözlemek, isabet etmek, bir şeyden bahiste bulunmak, haber vermek) * dini yüce şahsiyetlerin veya tarihe geçmiş yiğit kimselerin olağanüstü, yanlarını anlatan, dilden dile yayılıp gelen öykü, hikaye

menkul : ara. * nakala (taşımak, aktarmak, götürmek, iletmek), nakil (taşıma, götürme), nakliye (taşıma durumu, götürme durumu) * taşınabilir mal, taşınır mülkiyet; fıkıh ve hukuk terimi olarak gayrimenkulün karşıtı

menkul kıymet : ara. * menkul (taşınabilir) + kıymet (değer, paha, önem) * hukuki ve ekonomik açıdan değeri olan, alınıp satılabilen ve taşınabilir nitelikteki varlık (para, hisse senedi, tahvil, bono vb.)

menkul mal : ara. * menkul (taşınabilir) + mal (esya, para) * taşınabilir nitelikteki varlık (para, eşya, kıymetli evrak vb.)

menkus : ara. * nakasa (eksiltmek, azaltmak, bozmak, karşı koymak, ters düşmek) * azaltılmış, eksiltilmiş, noksanlaştırılmış

menkuş : ara. * nakaşa (oymak, kazımak, bezemek, iz bırakmak, işlemek), intikaş (bir şeyin etkisinin, görüntüsünün veya anlamının zihinde veya bir yüzeyde belirgin biçimde ortaya çıkması, iz bırakır gibi belirmesi, nakşolma) * nakşolmuş, işlenmiş, oyulmuş, kazınmış, bezenmiş, iz bırakmış

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...