mudhad :
ara. * dahada (çürütmek, reddetmek, aksini ispat etmek, ortadan kaldırmak,
batıl kılmak), idhad (iptal etme, hükümsüz bırakma, çürütme, reddetme, ortadan
kaldırma, batıl kılma) * çürütülmüş, geçersiz kılınmış, batıl olmuş, iptal
edilmiş, iddiayı kaybetmiş
mudhadin :
ara. * dahada (çürütmek, reddetmek, aksini ispat etmek, ortadan kaldırmak,
batıl kılmak), idhad (iptal etme, hükümsüz bırakma, çürütme, reddetme, ortadan
kaldırma, batıl kılma) * batıl kılan, çürüten, reddeden, ortadan kaldıran,
aksini ispat eden, geçersiz kılan
mudhak :
ara. * dahika (gülmek) * gülünç, kendisine gülünen, soytarı, gülünç hale düşen
mudhammeta :
ara. * dahama (kararmak, koyulaşmak; baskın yapmak, saldırmak, üstüne gelmek,
baskılamak, yoğunluk oluşturmak) * çok koyu renkli, koyu yeşil veya simsiyah,
koyu mat; Kur’an’da Rahman suresinin 64. ayeti “mudhammetan” (yeşil nebatat
hazrevat kaplı iki bahçe) olarak yer alır.
mudhik :
ara. * dahika (gülmek, sevinç göstermek) * güldüren, sevindiren
mudhike :
ara. * dahika (gülmek, sevinç göstermek), mudhik (güldüren, sevindiren) + e
(isim yapım eki) * gülünç şey, gülünecek hal; komedya, komedi
mudhil : ara.
* dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş, dahil
olma), duhul (giriş, içeri girme, dahil olma, nüfuz), dahl (girme, içeri girme,
dahil olma, nüfuz, tesir; kar, gelir, irad) * dahil eden, içeri alan
mudhin :
ara. * dahana (yağ sürmek, sıvı ile kaplamak, yağlamak, sıvamak; yumuşak
davranarak, alttan alarak yaklaşmak; riyakarca, dalkavukça davranmak;
küçümsemek, alttan almak (mecazi) ) * yalaka, dalkavuk, yağcı, alttan alan
kişi; küçümseyen, hafife alan
mudi :
ara. * vadaʿa (koymak, yerleştirmek, yatırmak, tayin etmek, indirmek), mevdu
(konulmuş, yerleştirilmiş, tayin edilmiş, mevzu, konu) * koyan, yerleştiren,
bırakan, emanet bırakan; bankaya parasını vadeli hesaba yatıran; süre veren,
emanet olarak bırakan (Allah’ın insanı dünyaya bırakması misali)
mu'dil :
ara. * adala (güçleştirmek, zorlaştırmak, içinden çıkılmaz hale getirmek,
engellemek) * çözümü güç olan, karmaşık ve içinden çıkılması zor mesele veya
durum, zor, güç, çetin
mudil :
ara. * dalla (sapmak, saptırmak, doğru yoldan çıkarmak, yönlendirmek, kılavuzlamak, yöneltmek, rehberlik etmek, eğilim göstermek, bir yola saptırmak), dalalet (doğru yoldan uzaklaşma, sapıklık, sapkınlık, sapma) * saptıran, yönelten, meylettiren
mudille :
ara. * dalla (sapmak, saptırmak, doğru yoldan çıkarmak, yönlendirmek,
kılavuzlamak, yöneltmek, rehberlik etmek, eğilim göstermek, bir yola saptırmak)
* model, farklı yola sevkedici, farklı olana yönlendirici (modulus, model,
modèle (model) (ing., fra., alm.) )
mu'dim :
ara. * adima, adama (yok olmak, helak olmak, yitmek, ölmek), idam (yok etme,
yok oluş, yitiş) * öldüren, idam eden
mudtarr :
ara. * darra (sıkmak, sıkıntı vermek, daraltmak, zorlamak, zarar vermek),
idtirar (zorlama, mecburiyet, baskı altında olma) * zorlanan, mecbur kalan,
baskı altında olan
mudurnu :
lat. * modernus (çağdaş, güncel, yeni) * Bolu’nun bir ilçesi (Bizans döneminde
Bursa Tekfur'unun kızı Moderna”dan (kızının adına, şu anki yerleşim yerinin
doğusuna bir kale yaptırmış ve bu kalenin etrafında Mudurnu gelişmeye
başlamıştır.)
muehlenbeckia :
lat. * Mühlenbeck (Alman hekim ve botanikçi Heinrich Gustav Mühlenbeck) + ia
(isim yapım eki) * Polygonaceae familyasına ait, ince dallı sarılıcı veya yer
örtücü bitki cinsi
mu'ellif :
ara. * alafa, alifa (alışmak, cana yakın olmak, dostluk kurmak, birleşmek),
allafa (birleştirmek, yakınlaştırmak, tanıştırmak, dost haline getirmek,
alıştırmak; bir araya getirmek, toplamak, derlemek, düzenlemek, yazmak) *
birleştiren, bir araya getiren, düzenleyen, telif eden
mueyyid :
ara. * yed (el), eyyede (desteklemek) * destekleyen, sağlamlaştıran
mufad :
ara. * fada (yararlanmak, faydalanmak, fayda sağlamak, kazanmak) * kelamın,
ifadenin, sözün anlamı, mana; yarar, fayda, menfaat
mufadala :
ara. * fadala (üstün gelmek, üstün olmak, fazla olmak, artmak, aşmak), fadl
(üstünlük, lütuf, fazilet, erdem) * bir şeyin veya kişinin başka şeylere göre
üstün tutulması, tercih edilmesi veya öne çıkarılması durumu
mufaddel :
ara. * fadala (üstün gelmek, üstün olmak, fazla olmak, artmak, aşmak), fadl
(üstünlük, lütuf, fazilet, erdem), tafdil (tercih etme, üstün tutma, öne koyma,
fazla olma) * tercih edilmiş, üstün tutulmuş, öne koyulmuş, faziletlendirilmiş,
diğerlerinden ayrıca fazilet itibarıyla temayüz etmiş, yükselmiş, tafdil
edilmiş
mufaddil :
ara. * fadala (üstün gelmek, üstün olmak, fazla olmak, artmak, aşmak), fadl
(üstünlük, lütuf, fazilet, erdem) * tercih eden, üstün kılan
mufarik :
ara. * farraka (ayırmak, bölmek, ayrılmak, ayrışmak, bölmek, uzaklaştırmak,
fark yaratmak, ayrıştırmak, ayrım yapmak; korkutmak, ürkütmek), tefrik (ayırma,
ayrışım), firkat (ayrılma, ayrılık), furkan (fark yaratan) * ayıran, ayırım
yapan, fark koyan, farklılaştıran
mufarrit :
ara. * farata (öncü olmak, ileri gitmek, haddi aşmak, aşırıya kaçmak, sınır
tanımamak, aşmak, abartmak; ihmal etmek, kusur etmek, eksik bırakmak), fart
(öncü olma, ileri gitme, haddi aşma, aşma, aşırıya kaçma, sınır tanımama,
abartma; ihmal etme, kusur etme, eksik bırakma) * ileri giden, haddi aşan,
aşırıya kaçan, sınır tanımayan, aşan, abartan; ihmal eden, eksik bırakan, kusur
yapan
mufasala :
ara. * fasala (ayırmak, bölmek, açıklamak, ayırt etmek, ayrıştırmak,
ayrıntılandırmak, detaylandırmak) * ayrılma, bölünme, ayırt edilme, ayrışma,
ayrıntılandırılma
mufassal :
ara. * fasala (ayırmak, bölmek, açıklamak, ayırt etmek, ayrıştırmak,
ayrıntılandırmak, detaylandırmak), tafsilat (ayrıştırma, ayrıntı, detay,
ayrıntılandırma, detaylandırma, bölme, açıklama; ayrıntılar) * ayrıntılı,
detaylı, açıklamalı, tafsilatlı
mufassıl :
ara. * fasala (ayırmak, bölmek, açıklamak, ayırt etmek, ayrıştırmak,
ayrıntılandırmak, detaylandırmak), fasıl, fasl (ayrım, ayrışım, ayrılma, bölüm,
bölme, kısım, kesinti devre, dönem ayırma, ayrılma) * bir konuyu bütün
yönleriyle, eksiksiz, ayrıntılı ve açıklayıcı bir biçimde ele alan veya
anlatan, ayrıntılandıran, ayrıştıran, detaylandıran
mufassil :
ara. * fasala (ayırmak, bölmek, açıklamak, ayırt etmek, ayrıştırmak,
ayrıntılandırmak, detaylandırmak), fasıl, fasl (ayrım, ayrışım, ayrılma, bölüm,
bölme, kısım, kesinti devre, dönem ayırma, ayrılma) * bir konuyu bütün
yönleriyle, eksiksiz, ayrıntılı ve açıklayıcı bir biçimde ele alan veya
anlatan, ayrıntılandıran, ayrıştıran, detaylandıran
mufazzal :
ara. * fadala (üstün gelmek, üstün olmak, fazla olmak, artmak, aşmak), fadl
(üstünlük, lütuf, fazilet, erdem), tafdil (tercih etme, üstün tutma, öne koyma,
fazla olma) * tercih edilmiş, üstün tutulmuş, öne koyulmuş, faziletlendirilmiş,
diğerlerinden ayrıca fazilet itibarıyla temayüz etmiş, yükselmiş, tafdil
edilmiş
mufazzaz :
ara. * fadda, fazza (süslemek, kaplamak, bezemek), fizzat, fiddat (gümüş) *
üzerine gümüş kaplama yapılmış, gümüşle süslenmiş veya gümüşlü eşya veya nesne;
estetik ve değer katılmış objeyi ifade eden nitelik; gümüş kaplamalı, gümüşlü
mufi :
ara. * afa (yerine getirmek, tamamlamak, yerine koymak) * ifa eden, ödeyen,
yerine getiren
mufid :
ara. * fada (akmak, dökülmek, taşmak, dolup taşmak, bol olmak; yararlı olmak,
fayda sağlamak), faida (yarar, kazanç, fayda) * yararlı olan, fayda sağlayan,
öğretici; bol bol veren, taşıran, akıtan, mufid
mufla :
lat. * muffula, muffa (örtmek, kaplamak, korumak) * cisimleri, aleve
değdirmeden ateşin etkisine uğratmak için kullanılan büyük toprak kap;
genellikle seramik ve metal işlerinde kullanılan, yüksek ısıya dayanıklı fırın
kabı, porselen fırını
muflon :
lat., fra. * mufro (yaban koyunu ve yaban koyunun kürkü) (lat.); mouflon (fra.)
* Avrupa ve Asya’nın dağlık alanlarında yaşayan, Bovidae (boynuzlugiller)
familyasından, güçlü, çevik, kısa boynuzlu ve yabani bir dağ keçisi veya koyun
türü, argali; pardesü içinde yer alan ve soğuktan korumayı sağlayan kalın ve
tüylü iç astar
mufrid :
ara. * farada (tek olmak, eşsiz olmak, yalnız kalmak, birey olarak kalmak;
ayırmak, ayrıştırmak, tek bırakmak, yalnızlaştırmak), fard, farz, ferd (birey,
şahıs, kişi, tek, tekil, bir, yekta, yalnız; bir topluluğu oluşturan her bir
kişi; zorunlu kabul, yasa, varsayım) * bir şeyi veya kişiyi tek, ayrı veya
münferit hâle getiren; çoğuldan ayıran veya ayrı tutan; farz kılan
mufriğ :
ara. * fariğa, ferağa (dökmek, akıtmak, boşaltmak; boşlamak, ilişkisini kesmek,
vazgeçmek), fariğ (dökülmüş, akmış, boşalmış; boşlamış, ilişkisini kesmiş,
vazgeçmiş) * döken, akıtan, boşaltan
mufsih :
ara. * fasaha (açmak, yer açmak, genişletmek, boşluk bırakmak, ferahlatmak,
açıklık sağlamak, rahatlık sağlamak), fasih (açık, net, düzgün; açık ve düzgün
anlatı; açık ve düzgün konuşma yeteneği olan) * yer açan, açık konuşan
mufti :
ara. * fata (bilgi vermek, bilgilendirmek, hüküm vermek, cevaplamak,
yanıtlamak, fetva vermek) * fetva veren, bilgi veren; fetva verme yetkisine
sahip, dini ve hukuki konularda resmi görüş ve hüküm açıklayan yetkili kişi,
İslami kültürde dini danışman
mug :
far., gre., lat. * magu, magoş, magus (muhterem kimse, din büyüğü, rahip,
büyücü, sihirbaz, bilge kişi, ateş rahibi, Zerdüşt rahibi) (far.); magos (bilgelik,
gizli güç, büyü, sihir; Pers rahibi, bilge sınıfı), magike (büyü, sihir)
(gre.); magus (muhterem kimse, din büyüğü, rahip, büyücü, sihirbaz, bilge kişi,
ateş rahibi, Zerdüşt rahibi), magia (büyü, sihir, bilgelik) (lat.); magie
(fra.) * mecusi, ateşperest, ateşe tapan, zerdüşt dininde olan
mugaddat :
ara. * gadda (kısmak, azaltmak, alçaltmak) * kısaltılmış, kısılmış, azaltılmış,
alçaltılmış
mugaddi :
ara. * gadda (kısmak, azaltmak, alçaltmak) * kısaltan, kısan, azaltan, alçaltan
mugalata :
ara. * galata (aldatmak, kandırmak, yanıltmak) * aldatma, kandırma, yanıltma;
safsata, demagoji
mugalaza :
ara. * galaza (kaba olmak, sert olmak, kalınlaşmak, kabalaşmak), galiz (kaba,
sert, kalın, yoğun) * sertlik, kabalık; düşmanlık, husumet, adavet
mugalebe : ara.
* galb (üstünlük, çokluk), galaba (üstün gelmek, baskın olmak, yenmek), galib
(yenen, üstün, baskın) * üstün olmaya, galip gelmeye çalışma; galib gelme,
üstun olma, yenme
mugam :
ara., aze. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak,
ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir
işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), makam (durma
yeri, durak, durulan yer, konum, mevki, mertebe; toplumsal mevki (örneğin
devlet makamı) ); musikide belirli bir melodi dizisini ve duygusal ifade)
(ara.); mugam (melodi, makam, ezgi) (aze.) * belirli kurallar ve dizilerle
oluşturulmuş, genellikle duygusal bir ifadenin taşındığı geleneksel bir müzik
makamı veya melodik yapı; Azerbaycan'ın geleneksel müzik kültürünün temelini
oluşturan klasik bir müzik türü
mugameze :
ara. * gamaza (göz yummak, göz kırpmak) * göz kırpma, birini göz işaretiyle
zemmetme
mugan :
far. * mug (mecusi, ateşperest, ateşe tapan, zerdüşt dininde olan) + an (çoğul
eki) * mecusiler, büyücüler, ateşe tapanlar, zerdüştler (magos (bilgelik, gizli
güç, büyü, sihir; Pers rahibi, bilge sınıfı) (gre.), magus (büyücü, bilge),
magicianus (sihirbaz, büyücü) (lat.) )
muganni :
ara. * gana (şarkı söylemek, terennüm etmek) * şarkı, gazel veya benzeri
eserleri makam ve usul kurallarına uygun biçimde seslendiren, özellikle klasik
müzik geleneğinde eğitimli icracı, şarkıcı, muganniye (şarkıcı kadın)
mugayebe :
ara. * gayaba (görünmemek, göz önünde olmamak, mevcut olmamak, kaybolmak,
bilinmez olmak), gayb (yok olan, mevcut olmayan, görünmeyen, bilinmeyen) *
kaybolma, görünmeme; bir kimsenin arkasından konuşma, gıybet
mugayeret :
ara. * gayara, gayyara (farklı olmak, başka olmak, farklılaşmak, aykırı
davranmak, dışında olmak, başkalaştırmak, farklılaştırmak), gayr (diğer, başka,
öteki, öbür, öbürü, değil, aykırı, dışında, haricinde; yabancı) * uygun olmama,
farklı olma, başka olma, aykırılık, aykırı olma
mugayir :
ara. * gayara, gayyara (farklı olmak, başka olmak, farklılaşmak, aykırı
davranmak, dışında olmak, başkalaştırmak, farklılaştırmak), gayr (diğer, başka,
öteki, öbür, öbürü, değil, aykırı, dışında, haricinde; yabancı) * uygun
olmayan, aykırı olan, farklı olan, başka olan
mugayyeb :
ara. * gayaba (görünmemek, göz önünde olmamak, mevcut olmamak, kaybolmak,
bilinmez olmak), gayb (yok olan, mevcut olmayan, görünmeyen, bilinmeyen) *
kayıp, kaybedilmiş, yitirilmiş
mugayyer :
ara. * gayara, gayyara (farklı olmak, başka olmak, farklılaşmak, aykırı
davranmak, dışında olmak, başkalaştırmak, farklılaştırmak), gayr (diğer, başka,
öteki, öbür, öbürü, değil, aykırı, dışında, haricinde; yabancı) * uygun
olmayan, aykırı olan, farklı olan, başka olan
mugayyir :
ara. * gayara, gayyara (farklı olmak, başka olmak, farklılaşmak, aykırı
davranmak, dışında olmak, başkalaştırmak, farklılaştırmak), gayr (diğer, başka,
öteki, öbür, öbürü, değil, aykırı, dışında, haricinde; yabancı) *
farklılaştıran, tağyir eden, değiştiren
mugilidae :
lat. * mugil (kefal balığı) + idae (-giller, hayvan familyası eki) *genellikle
tuzlu sularda, ılıman denizlerde ve tatlı su ile denizlerin birleştiği
haliçlerde yaşayan kefal balıklarını kapsayan balık familyası, kefalgiller
muglak :
ara. * galaka (kilitlemek, kapamak), galak (kilit; kapalı şey, anlaşılmaz şey)
* kapalı, kilitli; anlaşılmaz, çapraşık söz
mugni :
ara. * gana (fayda vermek, fayda sağlamak, yetmek, bolluk vermek, çoklamak,
zengin kılmak), gani (bol, çok, zengin) * bol veren, çoklayan, zengin eden,
müstağni kılan; doyuran, gönlünü tok eden
mugrak :
ara. * garaka (boğmak, batırmak) * boğulmuş, batmış, batırılmış
mugram :
ara. * garima (borçlanmak, yükümlü olmak), gurm (borç, maddi yükümlülük) *
borçlu, yükümlü
mugşa :
ara. * gaşa (örtmek, bürümek, kaplamak), gaşy (örtme, bürüme, kaplama) *
bürünmüş, örtülmüş, kaplanmış
mugtesil :
ara. * gasala (yıkamak), gassal (yıkayıcı), gusl (yıkanma) * yıkanan, gusleden
mugzib :
ara. * gadaba, gadiba (öfkelenmek, kızmak, hiddetlenmek), gadab (öfke,
kızgınlık, hiddet) * gazaba getiren, kızdıran, öfkelendiren
muğattaş :
ara. * gataşa (örtmek, kaplamak, sarmak, gizlemek, saklamak, karartmak) *
karartılmış, örtülmüş, gizlenmiş, saklanmış, kaplanmş, sarılmış
muğla :
gre. * mabolla, mobolla (??), mycale (Aydın’daki Samsun Dağı’nın antik ismi) *
Türkiye’nin güneybatısında, Ege Bölgesi’nde yer alan, kuzeyde Aydın ve Denizli,
doğuda Burdur ve Isparta, batıda Ege Denizi, güneyde Akdeniz ile komşu olan 48
plakalı il
muğlak :
ara. * galaka (kilitlemek, kapamak), galak (kilit; kapalı şey, anlaşılmaz şey)
* kapalı, kilitli; anlaşılmaz, çapraşık söz
muğni :
ara. * ğani, gani (zengin, bolca, çokça), ğana (zengin kılan, çok veren) *
zengin kılan
muğram :
ara. * garima (borçlanmak, yükümlü olmak), gurm (borç, maddi yükümlülük) *
borçlu, yükümlü
muğrik :
ara. * garaka (boğmak, batırmak) * boğan, batıran
muhabbet :
ara. * habba (sevmek, bağlanmak, arzulamak), hubb (sevgi, bağlanma, arzulama),
habib (sevgili, sevilen) * sevgi, yakınlık, dostluk
muhabbet kuşu :
ara. * muhabbet (sevgi, yakınlık, dostluk) (ara.) + kuş (yumurtlayan
omurgalılardan, akciğerli, sıcak kanlı, vücudu tüylerle örtülü, gagalı, iki
ayaklı, iki kanatlı uçucu hayvanların ortak ismi) + u (iyelik eki) * genellikle
evcil olarak beslenen, küçük yapılı, renkli tüylere sahip, insanlarla yakın
ilişki kurabilen ve ötüşleriyle bilinen, Psittaculidae (Papağangiller)
familyasından bir papağan türü
muhabbet tellalı :
ara. * muhabbet (sevgi, dostluk, yakınlık) (ara.) + dalla (sapmak, saptırmak,
doğru yoldan çıkarmak, yönlendirmek, kılavuzlamak, yöneltmek, rehberlik etmek,
eğilim göstermek, bir yola saptırmak), dallal (yönlendiren, yönelten, rehberlik
eden, saptıran; ilan eden, haber veren, aracılık yapan) * iki kişi arasında
sevgi, yakınlık veya gönül ilişkisi kurulmasına aracılık eden, bu amaçla söz
taşıyan veya ortam hazırlayan kimse, pezevenk (argo)
muhaberat :
ara. * habara (bilmek, bilgisi olmak, ilmi olmak, malumatı olmak, haber almak,
tecrübe etmek; bir şeyi deneyim yoluyla öğrenmek; bildirmek, haber vermek,
bilmek), haber (bilgi, bildirim, duyuru, ilim, malumat, havadis), muhabere
(haberleşme, yazışma, karşılıklı bildirişim) + at (çoğul eki) * kurumlar veya
kişiler arasında yürütülen yazılı, sözlü veya teknik yollarla yapılan resmi ve
gayriresmi tüm haberleşme ve iletişim faaliyetlerinin bütünü
muhabere :
ara. * habara (bilmek, bilgisi olmak, ilmi olmak, malumatı olmak, haber almak,
tecrübe etmek; bir şeyi deneyim yoluyla öğrenmek; bildirmek, haber vermek,
bilmek), haber (bilgi, ilim) * iki veya daha fazla taraf arasında bilgi, haber
veya mesajın yazılı, sözlü veya teknik yollarla karşılıklı olarak iletilmesi ve
alışverişi süreci
muhabir :
ara. * habara (bilmek, bilgisi olmak, ilmi olmak, malumatı olmak, haber almak,
tecrübe etmek; bir şeyi deneyim yoluyla öğrenmek; bildirmek, haber vermek,
bilmek), haber (bilgi, ilim) * haber ileten, yazışan, bildiren
muhaccil :
ara. * hacala (utanmak, utandırmak), haclet (utanma, utanç), tahcil (utandırma)
* utandıran, tahcil eden
muhaceme :
ara. * hacm (doluluk, büyüklük, cüsse, cismin kapladığı yer; cismin üç boyutlu
ölçüsü, fiziksel alan, kabartı, tümsek), hacama (üstüne varmak, saldırmak, atak
etmek), hücum (üstüne varma, saldırma, saldırı, atak) * saldırı, saldırma,
hücum etme, üşüşme
muhaceret :
ara. * hacara (terk etmek, çıkmak, uzak durmak, yüz çevirmek, bırakmak,
ilgilenmemek, uzaklaşmak, uzaklaştırmak, ayırmak, ayrılmak, göçmek; karşı
gelmek), hicr (ayrılış, terk etme, uzaklaşma, yüz çevirme, ayrılma, çıkma,
çıkış, göç) * göç, göçme; hukuk Yaşamakta olduğu ülkeden yabancı bir ülkeye
uzun veya kısa süreli
muhacim :
ara. * hacm (doluluk, büyüklük, cüsse, cismin kapladığı yer; cismin üç boyutlu
ölçüsü, fiziksel alan, kabartı, tümsek), hacama (üstüne varmak, saldırmak, atak
etmek), hücum (üstüne varma, saldırma, saldırı, atak) * saldırıda bulunan,
saldıran, saldırıcı
muhacir :
ara. * hacara (terk etmek, çıkmak, uzak durmak, yüz çevirmek, bırakmak,
ilgilenmemek, uzaklaşmak, uzaklaştırmak, ayırmak, ayrılmak, göçmek; karşı
gelmek), hicr (ayrılış, terk etme, uzaklaşma, yüz çevirme, ayrılma, çıkma,
çıkış, göç) * göç eden, göçmen
muhadded :
ara. * hadda (sınır koymak, sınırlamak, limit belirlemek, belirlemek,
keskinleştirmek; karşı gelmek, meydan okumak, itiraz etmek) * sınırı
belirtilmiş olan, sınırlanmış, kısıtlanmış, limitlenmiş, tahdid edilmiş
muhaddep :
ara. * hadaba (kamburlaşmak, eğrilmek, dışa doğru bombelenmek), hadeb (tepe,
çıkıntı, bombe) * dışa doğru bombeli, dışa çıkıntılı, dışbükey, muhaddeb
muhaddes :
ara. * hadasa (yeni olmak, meydana gelmek, cereyan etmek, vuku bulmak,
anlatmak, söylemek, rivayet etmek, nakletmek, bildirmek), hadis (olay, söz,
haber, rivayet) * haber verilmiş, havadis olarak verilmiş, tahdis edilmiş,
bildirlimiş
muhaddid :
ara. * hadda (şiddetli olmak, sert davranmak, kaba olmak, sertleşmek;
sınırlamak, kısıtlamak, sınır koymak, tahdid etmek), hadd (sınır, kısıt, limit),
hadid (sert, katı, kuvvetli; keskin; demir) * keskinleştirici, bileyici;
sınırlayan, sınırını tayin eden, kısıtlayan, limit koyan, tahdid eden
muhaddis :
ara. * hadasa (yeni olmak, meydana gelmek, cereyan etmek, vuku bulmak,
anlatmak, söylemek, rivayet etmek, nakletmek, bildirmek), hadis (olay, söz,
haber, anlatı, bildiri, rivayet) * hadisleri rivayet eden, senet ve metin
yönlerinden inceleyerek doğruluğunu araştıran ve bu alanda ilmi otorite kabul
edilen İslam alimi
muhademe :
ara. * hadama (hizmet etmek), hadima (kadın hizmetçi), hadam (hizmetçiler) *
hizmet etme
muhadese :
ara. * hadasa (yeni olmak, meydana gelmek, cereyan etmek, vuku bulmak,
anlatmak, söylemek, rivayet etmek, nakletmek, bildirmek), hadis (olay, söz,
haber, anlatı, bildiri, rivayet) * konuşma, havadis aktarma, birbirine hikaye
söyleme, bilgi nakletme
muhadi :
ara. * hadaa (aldatmak, kandırmak; itaat etmek, boyun eğmek, alçalmak; yumuşak
eda yapmak), hadi (aldatan, hile yapan) * aldatan, kandıran, yanıltan, hile
yapan, kumpas kuran, tuzak kuran
muhafaza :
ara. * hafaza (korumak, muhafaza etmek, sakınmak), hifz (koruma, sakınma,
muhafaza) * koruma, sakınma, esirgeme
muhafazakar :
ara. * muhafaza (koruma, sakınma) (ara.) + kar (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer; -cı, yapan, eden eki) (far.) * geleneksel değerleri, inançları ve
toplumsal düzeni korumayı esas alan, değişime temkinli yaklaşan ve mevcut
yapının devamını savunan düşünce veya yaşam tarzını benimseyen, korumacı,
sakınıcı, konservatif
muhaffef :
ara. * haffa (hafiflemek, ağırlığı azalmak, incelmek), hafif (ağırlığı az olan)
* hafifletilmiş, ağırlığı azaltılmış, yumuşatılmış
muhaffif :
ara. * haffa (hafiflemek, ağırlığı azalmak, incelmek), hafif (ağırlığı az olan)
* hafifleten, ağırlığını azaltan
muhafız :
ara. * hafaza (korumak, muhafaza etmek, sakınmak), hifz (koruma, sakınma,
muhafaza) * koruyan, koruyucu
muhakeme :
ara. * hakeme (hükmetmek, hüküm vermek, karar vermek, yargıda bulunmak,
bilgelik etmek; sağlamlaştırmak, güçlendirmek), hukm (yargı, karar) * insan
zihninin doğruyu yanlıştan, gerçekleri yanlışlardan ayırt etme, neden-sonuç
ilişkilerini değerlendirme ve mantıklı kararlar çıkarma yeteneği; düşünsel
değerlendirme süreci, yargılama, hüküm verme, karar verme
muhakkak :
ara. * hakka (gerçekleşmek, doğru olmak; ayırmak, kesmek), hakk (gerçek, doğru,
hakikat) * kesin, şüpheye yer bırakmayan, doğruluğu veya gerçekleşmesi teyit
edilmiş olan, şüphesiz
muhakkar :
ara. * hakkara (küçük düşürmek, saygısızlık etmek, aşağılamak, onur kırıcı söz
söylemek veya davranışta bulunmak), hakir (aşağılık, küçük, değersiz), hakaret
(aşağılama, hakir görme, küçümseme) * aşağılanan, hakir görülen, horlanan,
hakarete uğramış
muhakkik :
ara. * hakka (gerçekleşmek, doğru olmak; ayırmak, kesmek), hakk (gerçek, doğru,
hakikat), tahkik (doğruluğu araştırma, inceleme) * bir bilgiyi, belgeyi veya
olayı inceleyip doğruluğunu araştıran, teyit eden kişi; özellikle hukuk, tarih
veya akademik çalışmalarda gerçekleri araştıran ve kesinleştiren
muhakkir :
ara. * hakkara (küçük düşürmek, saygısızlık etmek, aşağılamak, onur kırıcı söz
söylemek veya davranışta bulunmak), hakir (aşağılık, küçük, değersiz), hakaret
(aşağılama, hakir görme, küçümseme) * hakir gören, zelil ve hor gören,
aşağılayan
muhal :
ara. * ma (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + hala (olmak, meydana
gelmek, gerçekleşmek) * imkansız, mümkün olmayan, gerçekleşemeyecek olan;
batıl, boş söz; hurafe niteliğinde nazariye (teori)
muhalata :
ara. * halata (karıştırmak, karışık hale getirmek, katıştırmak), halt
(karışım), tahlit (karıştırma, karıştırılma) * karışma, katışma; güzel uyuşma,
anlaşma
muhalefet :
ara. * halafa (aykırı olmak, zıtlaşmak, karşı gelmek, muhalefet etmek; ardından
gelmek, arkasından gelmek, yerine geçmek, ikame etmek, takip etmek, sonradan
gelmek), hilaf (aykırılık, terslik, karşıtlık, zıtlık, ikilik) * karşı çıkma,
aykırı olma, zıtlaşma, karşı gelme
muhalib :
ara. * halab (süt), halaba (süt sağmak) * süt sağan
muhalif :
ara. * halafa (aykırı olmak, zıtlaşmak, karşı gelmek, muhalefet etmek; ardından
gelmek, arkasından gelmek, yerine geçmek, ikame etmek, takip etmek, sonradan
gelmek), hilaf (aykırılık, terslik, karşıtlık, zıtlık, ikilik) * bir düşünceye,
görüşe veya duruma karşı çıkan, zıt yönde hareket eden veya fikir ayrılığı
gösteren, karşı çıkan, karşıt olan, zıt, muhalefet eden, ihtilaf içinde olan;
Türk musikisinde bir makam
muhalifek :
ara. * muhalif (fikir ayrılığı gösteren, karşı çıkan, karşıt olan, zıt,
muhalefet eden, ihtilaf içinde olan) + ek (son ek) * Türk musikisinde bir makam
muhalif-i ırak :
ara. * muhalif (fikir ayrılığı gösteren, karşı çıkan, karşıt olan, zıt,
muhalefet eden, ihtilaf içinde olan) + i (tamlama eki) + ırak (uzak) (tür.) *
Türk musikisinde bir makam
muhalif-i rast :
ara., far. * muhalif (fikir ayrılığı gösteren, karşı çıkan, karşıt olan, zıt,
muhalefet eden, ihtilaf içinde olan) + i (tamlama eki) (ara.) + rast (düz,
doğru, hayırlı, şanslı; sağ taraf) (far.) * Türk musikisinde, rast makamının
ana seyir ve karakterine karşıt bir melodik anlayış sergileyen, Rast dizisiyle
ilişkili olmakla birlikte ona zıt duygu ve seyir özellikleri gösteren tali
makam
muhalif-i uşşak :
ara. * muhalif (fikir ayrılığı gösteren, karşı çıkan, karşıt olan, zıt,
muhalefet eden, ihtilaf içinde olan) + i (tamlama eki) + uşşak (aşıklar,
sevenler, sevilenler, sevdalanılanlar; Arapça kökenli makam ismi) * Türk
musikisinde uşşak makamının temel dizisi ve karakterine karşıt bir seyir ve
duygu özelliği gösteren, uşşak makamından türemiş veya onunla ilişkili olarak
kullanılan, melodik yapısı itibarıyla ana Uşşak makamına zıtlık oluşturan tali
makam
muhalla :
ara. * hala (boşaltmak, tahliye etmek) * tahliye olunmuş, boşaltılmış; serbest
bırakılmış
muhalla :
ara. * hala (süslemek), hilyet (süs, zinet) * süslenmiş, süs yapılmış
muhallak :
ara. * halaka (traş etmek) * traş olmuş; Hacıların Mina'da traş oldukları yer
muhallebi :
ara. * halab (süt), halaba (süt sağmak) * sütlü, sütlenmiş; pirinç unu, süt ve
şekerle yapılan, pelte kıvamında bir tatlı
muhalled :
ara. * halada (ebedi olmak, sürmek, surekli olmak, daim olmak, devamlı olmak,
sonsuz olmak), halid (sürekli, daim, devamlı, sonsuz), huld (süreklilik,
devamlılık, ebediyet, sonsuzluk) * sürekli, devamlı, daim, daimi, ebedi,
sonsuz, baki
muhallef :
ara. * halafa (aykırı olmak, zıtlaşmak, karşı gelmek, muhalefet etmek; ardından
gelmek, arkasından gelmek, yerine geçmek, ikame etmek, takip etmek, sonradan
gelmek, halef olmak), halef (sonradan gelen, takip eden, yerine geçen), hilafet
(halifelik, sonradan gelmelik, takipçilik) * bir ölünün bıraktığı mal; geride
kalan
muhallekat :
ara. * hallaka (belli olmak) * belli olanlar, belirli olanlar
muhalles :
ara. * halasa (arı olmak, arınmak, saflaşmak, temizlenmek, karışımdan
kurtulmak, öz hale gelmek), halas (arınma, saflaşma, temizlenme, kurtulma),
halis (arı, saf, temiz) * kurtarılmış, tahlis edilmiş
muhallid :
ara. * halada (ebedi olmak, sürmek, surekli olmak, daim olmak, devamlı olmak,
sonsuz olmak), halid (sürekli, daim, devamlı, sonsuz), huld (süreklilik,
devamlılık, ebediyet, sonsuzluk) * ebedileştiren, devamlı, sürekli ve ebedi
kılan
muhallil :
ara. * hallele (helal kılmak) * helal kılan
muhallim :
ara * halim (yumuşak, yumuşak huylu, ağırbaşlı, sabırlı) * öfkesini ve
tepkilerini kontrol edebilen, aceleci olmayan, anlayışlı ve hoşgörülü
muhallis :
ara. * halasa (arı olmak, arınmak, saflaşmak, temizlenmek, karışımdan
kurtulmak, öz hale gelmek), halas (arınma, saflaşma, temizlenme, kurtulma),
halis (arı, saf, temiz) * kurtaran, halas kılan, tahlis eden
muhallit :
ara. * halata (karıştırmak, karışık hale getirmek, katıştırmak), halt
(karışım), tahlit (karıştırma, karıştırılma; bozma, saflığı giderme) *
karıştıran, tahlit eden
muhamese :
ara. * hamasa (fısıldaşmak) * fısıldaşma
muhami :
ara. * hama (korumak, sakınmak, savunmak), himaye (koruma, sakınma, savunma),
hami (koruyucu, sakınıcı, savunucu) * avukat; himaye eden
muhammat :
ara. * hamma (ısıtmak, sıcak hale getirmek) * ısıtılmış, sıcak hale getirilmiş,
kızdırılmış
muhammed :
ara. * hamada (övmek, methetmek, takdir etmek, yücelmek), hamd (övgü, medh;
övmek, medhetmek) * övülmüş, methedilmiş, takdir edilmiş, yüceltilmiş;
Kur'an'ın 47. suresi
muhammen :
ara * hamana (tahmin etmek, yaklaşık olarak belirlemek, zannetmek), tahmin
(yaklaşık olarak belirleme, zan yürütme, yaklaşık hesaplama) * kesin bilgiye
dayanmadan, eldeki verilere veya kanaate göre yaklaşık biçimde belirlenen,
tahmini olarak kabul edilen, tahmini
muhammer :
ara. * hamara (mayalanmak, fermente olmak, ekşimek), hamr (ekşi, sarhoşluk
veren, mayalanmış, mayalı, fermente; şarap), mahmur (mayalı, fermente, sarhoş)
* mayalanmmış, fermente olmuş, ekşiyip kabarmış; yoğurulmuş
muhammes :
ara. * hamse (beş) * beşli hale getirilmiş; Türk ve Arap edebiyatında, her
bendinin beş mısradan oluştuğu, genellikle bir gazelin beyitlerine üç mısra
eklenerek oluşturulan nazım şekli
muhammet :
ara. * hamada (övmek, methetmek, takdir etmek, yücelmek), hamd (övgü, medh;
övmek, medhetmek) * övülmüş, methedilmiş, takdir edilmiş, yüceltilmiş;
Kur'an'ın 47. suresi
muhammez :
ara. * hamaza (oksitlenmek, paslanmak), hamz (pas) * oksitlenmiş, paslanmış
muhammil :
ara. * hamala (yüklemek, taşımak), hamal (yüklenen, taşıyan) * yükleyen,
taşıtan
muhammin :
ara * hamana (tahmin etmek, yaklaşık olarak belirlemek, zannetmek), tahmin
(yaklaşık olarak belirleme, zan yürütme, yaklaşık hesaplama) * tahmin eden,
yaklaşık hesap yapan, zanneden
muhammir :
ara * hamara (mayalanmak, fermente olmak, ekşimek), hamr (ekşi, sarhoşluk
veren, mayalanmış, mayalı, fermente; şarap), mahmur (mayalı, fermente, sarhoş)
* mayalayan, fermente eden, tahmir eden, ekşitip kabartan, yoğuran
muhan :
ara. * hana (hile yapmak, hainlik etmek, ihanet etmek, sadakatsizlik etmek,
güveni bozmak), hain (ihanet eden, sadakatsiz, güvenilmez), ihanet
(sadakatsizlik, güveni bozma) * kendisine ihanet edilen kişi; alçak kimse
muhanna :
ara. * hanna (kına) * kınalanmış
muhannes :
ara. * hunsa (erdişi, hermafrodit) * kadınlaşmış erkek, efemine
muhannet :
ara. * hanata (mumyalamak, tahnit etmek) * mumyalanmış, tahnit edilmiş
muhannin :
ara. * hanna (şefkat göstermek, sevmek, yakınlık duymak, yumuşak davranmak),
huneyn (sevecenlik, şefkat, yakınlık, dostluk, sevgili, küçük sevgi) * sevecen,
şefkatli, yakın, dostane
muhannit :
ara. * hanata (mumyalamak, tahnit etmek), muhannet (mumyalanmış, tahnit
edilmiş) * mumyalayan, tahnit eden
muharebe :
ara. * haraba (savaşmak, çatışmak, muharebe etmek, cenk etmek), muharebe (harb,
savaş, çatışma), harb (savaş, çatışma, mücadele, cenk) * iki veya daha fazla
taraf arasında silahlı güç kullanılarak yapılan, belirli bir zaman ve mekanda
gerçekleşen çatışma veya savaş durumu
muharib :
ara. * haraba (savaşmak, çatışmak, muharebe etmek, cenk etmek), muharebe (harb,
savaş, çatışma, cenk), harb (savaş, çatışma, mücadele, cenk) * savaşan,
çatışan, muharebe eden, harbeden, cenk eden, cengaver
muharip :
ara. * haraba (savaşmak, çatışmak, muharebe etmek, cenk etmek), muharebe (harb,
savaş, çatışma, cenk), harb (savaş, çatışma, mücadele, cenk) * savaşan,
çatışan, muharebe eden, harbeden, cenk eden, cengaver
muharrad :
ara. * harrada (kızıştırmak, kışkırtmak, teşvik etmek, motive etmek) *
kızıştırılmış, kışkırtılmış, teşvik edilmiş
muharrak :
ara. * harraka (yakmak, tutuşturmak; harekete geçirmek, hareket ettirmek),
tahrik (yakma, tutuşturma; harekete geçirme), harik (yakıcı, yakan; harekete
geçiren) * yakılmış, yanmış, ateşe maruz kalmış, tahrik edilmiş; harekete
geçirilmiş
muharras :
ara. * harasa (korumak, gözetmek, bekçilik etmek) * korunmuş, muhafaza altına
alınmış, güvence altına alınmış, dış etkilerden zarar görmesi engellenmiş
muharref :
ara. * harf (kenar, uç, taraf; ses işareti), tahrif (harflerin yerini
değiştirme, saptırma, değiştirme, bozma) * bozulmuş, değiştirilmiş, tahrif
edilmiş, ifsad edilmiş
muharrem :
ara. * haram (yasak, zararlı), harrama (haram kılmak, yasaklamak, dokunulmaz
saymak) * haram kılınmış, dokunulmaz kabul edilmiş, haram olan, yasaklanan;
İslam takviminde yılın ilk ayı olan, savaşmanın yasak kabul edildiği kutsal
aylardan biri ve bu özelliği nedeniyle dini açıdan saygı ve hürmet atfedilen
zaman dilimi, ay takviminin birinci ayı, aşure ayı
muharrer :
ara. * harrara (yazmak, kaleme almak; serbest bırakmak, özgürleştirmek), hur
(özgür, serbest) * yazıya geçirilmiş, resmi veya edebi biçimde hazırlanmış;
hürriyete kavuşmuş, serbest kalmış, özgür olmuş
muharrib :
ara. * harraba (yıkmak, mahvetmek, perişan etmek, tahrib etmek, bozmak) *
tahrib eden, harab eden, yıkan, bozan, perişan eden, mahveden
muharric :
ara. * haraca (çıkmak, dışarı çıkarmak, tüketmek, masraf etmek; daralmak,
sıkılmak, bunalmak, zor durumda kalmak), huruc (çıkış), ihrac (çıkarma), tahric
(çıkartma, meydana çıkarma, ortaya koyma) * çıkartan, mrydaba çıkaran, ortaya
koyan, tahric eden
muharrif :
ara. * harf (kenar, uç, taraf; ses işareti), tahrif (harflerin yerini
değiştirme, saptırma, değiştirme, bozma) * bozan, tahrif eden
muharrik :
ara. * harraka (yakmak, tutuşturmak), tahrik (yakma, tutuşturma), harik
(yakıcı, yakan) * yakan, tutuşturan, ateşleyen, tahrik eden
muharrim :
ara. * harrame (haram kılmak, men etmek, yasaklamak) * haram kılan, yasaklayan,
men eden
muharrir :
ara. * harare (yazmak, tahrir etmek, kitap neşretmek) * yazar, eser sahibi,
müellif
muharriş :
ara. * haraşa (tırmalamak, azdırmak, kışkırtmak, tahrik etme, rahatsız etme),
tahriş (tırmalama, azdırma, kışkırtma, rahatsız etme) * fiziksel veya mecazi
olarak bir yüzeyi, dokuyu veya kişiyi rahatsız edecek biçimde uyaran, kızdıran
veya huzursuzluk oluşturan, mtırmalayan, azdıran, tahriş eden
muhasama :
ara. * hasama (tartışmak, çekişmek, çatışmak, karşılıklı muhalefet etmek),
muhtasim (çekişen, tartışan, çatışan, karşılıklı muhalefet eden), ihtisam
(tartışma, çekişme, muhalefet; düşmanlık, husumet), hasm (düşman, muhalif,
hukuki bir işlemde karşı taraf) * tartışma, çekişme, çatışma, muhalefet;
karşılıklı düşmanlık, husumet
muhasamet :
ara. * hasama (tartışmak, çekişmek, çatışmak, karşılıklı muhalefet etmek),
muhtasim (çekişen, tartışan, çatışan, karşılıklı muhalefet eden), ihtisam
(tartışma, çekişme, muhalefet; düşmanlık, husumet), hasm (düşman, muhalif,
hukuki bir işlemde karşı taraf) * tartışma, çekişme, çatışma, muhalefet;
karşılıklı düşmanlık, husumet
muhasara :
ara. * hasara (kuşatmak, çevrelemek, etrafını sarmak, çember içine almak;
yalnız bir şeye mahsus kılmak); mahsur (kuşatılmış, sarılmış) * kuşatma,
etrafını çevirme, çevresini sarma
muhasebe :
ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak,
adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek;
sanmak, zannetmek), hesab (sayma, sayım, adetlendirme, ölçme) * hesaplaşma,
hesap etme, sorgulama; gelir, gider, varlık ve yükümlülüklerin kaydedilmesi,
sınıflandırılması, özetlenmesi ve raporlanması yoluyla bir kişi veya kurumun
mali durumunun sistemli biçimde izlenmesi ve değerlendirilmesi
muhasede :
ara. * hasada (kıskanmak, imrenmek, çekememek), hased (kıskançlık, imrenme,
çekememe) * birbirini çekememe, hased etme, kıskanma
muhasım :
ara. * hasama (hasım olmak, düşmanlık etmek), hasım (düşman) * bir kişiyle veya
tarafla aralarında açık bir çekişme, düşmanlık veya hukuki-fikri karşıtlık bulunan;
karşı taraf konumunda olan kimse veya taraf
muhasır :
ara. * hasara (kuşatmak, çevrelemek, etrafını sarmak, çember içine almak;
yalnız bir şeye mahsus kılmak); mahsur (kuşatılmış, sarılmış) * kuşatan,
çevreleyen, etrafını saran
muhasib :
ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak,
adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek;
sanmak, zannetmek), hesab (sayma, sayım, adetlendirme, ölçme) * hesap eden,
hesaplayan, hesap işi ile uğraşan
muhasip :
ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak,
adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek;
sanmak, zannetmek), hesab (sayma, sayım, adetlendirme, ölçme) * hesap eden,
hesaplayan, hesap işi ile uğraşan
muhassal :
ara. * hassala (toplamak, derlemek, elde etmek, kazanmak, temin etmek), tahsil
(elde etme, kazanma, toplama) * toplanmış, elde edilmiş, derlenmiş, kazanılmış,
temin edilmiş, tahsil edilmiş, husule gelmiş, hülasa
muhassan :
ara. * hassana (sağlamlaştırmak, tahkim etmek, muhkem kılmak, sağlamlaştırmak,
korumaya almak), hısn (kale, hisar, sağlam yer), tahsin (koruma, tahkim,
güçlendirme, muhkem kılma) * sağlamlaştırılmış, tahkim edilmiş, muhkem,
korunmuş, kuvvetlendirilmiş, istihkamlandırılmış
muhassas :
ara. * has (özel, ayrı), hassa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak,
değer vermek, özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek),
mahsus (özgü kılınmış, özelleştirilmiş, ait olan), tahsis (ayırma, özel kılma,
özgü kılma) * belirli bir amaç, kişi veya kullanım için ayrılmış, özel olarak
düzenlenmiş veya sınırlandırılmış, özelleştirilmiş, tahsis edilmiş
muhassenat :
ara. * hassana (sağlamlaştırmak, tahkim etmek, muhkem kılmak, sağlamlaştırmak,
korumaya almak), hısn (kale, hisar, sağlam yer), tahsin (koruma, tahkim,
güçlendirme, muhkem kılma), muhassan (sağlamlaştırılmış, tahkim edilmiş,
muhkem, korunmuş, kuvvetlendirilmiş, istihkamlandırılmış) + at (çoğul eki) *
korunmuşlar, sağlamlaştırılmışlar, tahkim edilmişler; korunmuş olanlar, tahkim
edilmiş yapılar, sağlam kadınlar (İslami terimlerde)
muhasser :
ara. * hasira (eksilmek, yoksun kalmak, mahrum olmak; içi yanmak, derin üzüntü
duymak), hasret (ayrılık acısı, özlem, iç yanması, iç sıkıntısı) * hasret
kalmış, tahsir olunmuş
muhassıl :
ara. * hassala (toplamak, derlemek, elde etmek, kazanmak, temin etmek), tahsil
(elde etme, kazanma, toplama) * meydana getiren, ortaya çıkaran, toplayan, elde
eden, kazanan, derleyen, husule getiren, hasıl eden
muhassın :
ara. * hassana (sağlamlaştırmak, tahkim etmek, muhkem kılmak, sağlamlaştırmak,
korumaya almak), hısn (kale, hisar, sağlam yer), tahsin (koruma, tahkim,
güçlendirme, muhkem kılma), muhassan (sağlamlaştırılmış, tahkim edilmiş,
muhkem, korunmuş, kuvvetlendirilmiş, istihkamlandırılmış) * kale gibi mahfuz ve
sağlam kalan ve kendini haramdan koruyan
muhassır :
ara. * hasira (eksilmek, yoksun kalmak, mahrum olmak; içi yanmak, derin üzüntü
duymak), hasret (ayrılık acısı, özlem, iç yanması, iç sıkıntısı) * hasrette
bırakan, yoksun kılan
muhassıs :
ara. * has (özel, ayrı), hassa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak,
değer vermek, özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek),
mahsus (özel, özgü kılınmış, özelleştirilmiş, ayrılmış, ait olan), tahsis (ayırma,
özel kılma, özgü kılma) * ayıran, özel kılan, özgü kılan, has kılan, tahsis
eden, hususileştiren
muhassin :
ara. * hasen (güzel), husn (güzellik) * güzelleştiren, güzellik veren
muhassir :
ara. * hasara (zarar vermek, hasarlamak, kaybettirmek, eksiltmek, noksan
olmak), hasar (zarar, ziyan, kayıp) * zarara uğratan, hasar ve ziyan verdiren
muhassis :
ara. * has (özel, ayrı), hassa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak,
değer vermek, özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek),
mahsus (özgü kılınmış, özelleştirilmiş, ait olan), tahsis (ayırma, özel kılma,
özgü kılma) * ayıran, özel kılan, özgü kılan, has kılan, tahsis eden,
hususileştiren
muhaş :
ara. * haşa, haşia (korkmak, boyun eğmek, teslim olmak, saygı göstermek, saygıdan
alçalmak, alçak gönüllü olmak, boyun eğmek, sükunetle davranmak), haşa
(ürkütmek, korkutmak, ürpertmek, titretmek; sallamak, sarsmak, silkmek), huşu
(derin saygı, içe yönelmiş sükunet; korkuyla karışık saygı) * korkmuş, ürkmüş,
tedirgin, sarsılmış, titremiş, ürpermiş, silkilmiş
muhat :
ara. * hata (getirmek, vermek, sunmak, uzatmak) * getirilen, verilen, sunulan
muhatab :
ara. * hataba (nutuk söylemek, konuşmak, söylemde bulunmak), hitab (bir kimseye
veya bir topluluğa yönelik olarak konuşma, söz söyleme, nutuk, topluluğa
yönelik resmi konuşma) * kendisine söz söylenen, iletişime geçilen taraf
muhatap :
ara. * hataba (nutuk söylemek, konuşmak, söylemde bulunmak), hitab (bir kimseye
veya bir topluluğa yönelik olarak konuşma, söz söyleme, nutuk, topluluğa
yönelik resmi konuşma) * kendisine söz söylenen, iletişime geçilen taraf
muhatara :
ara. * hatara (risk almak, tehlikeye girmek) * tehlike, risk; tehlikeli durum
veya girişim
muhatiy :
ara. * ihata (sarmak, kuşatmak, çevrelemek) * çevreleyen, saran, kuşatan
muhattat :
ara. * hatt (çizgi, çizik, yazı, çizgi ve yazım sanatı), hatta (çizmek, hat
çeknek, yazmak) * çizilmiş, planlanmış; hatları belirlenmiş
muhattıt :
ara. * hatt (çizgi, çizik, yazı, çizgi ve yazım sanatı), hatta (çizmek, hat
çeknek, yazmak) * çizen, resmini yapan
muhavere :
ara. * havara (tartışmak, karşılıklı konuşmak, fikir alışverişi yapmak) *
tartışma, diyalog, karşılıklı konuşma
muhavir :
ara. * havara (tartışmak, karşılıklı konuşmak, fikir alışverişi yapmak) *
tartışan, konuşan, muhatap olan
muhavvef :
ara. * hafa (korkmak, ürkmek, çekinmek), havf (korku, çekinme, ürkme, endişe) *
korkulu, korkutulmuş
muhavvel :
ara. * havala (göndermek, sevketmek, iletmek, yollamak), havale (gönderi,
gönderme, sevk, ileti) * havale edilmiş, gönderilmiş, sevkedilmiş, iletilmiş,
yollanmış
muhavven :
ara. * hane (ihanet etmek), hiyanet (ihanet, güveni istismar eden), tahvin
(hain ilan etme, ihanetle suçlama) * hainleşen, tahvin edilen
muhavvif :
ara. * hafa (korkmak, ürkmek, çekinmek), havf (korku, çekinme, ürkme, endişe) *
korkutan, ürküten
muhavvil :
ara. * havvele (çevrelemek, kuşatmak, donatmak) * çevreleyen, kuşatan, donatan
muhayyeb :
ara. * hayaba (yoksun kalmak, yoksun bırakılmak, mahrum kılmak) * yoksun
bırakılmış, mahrum kılınmış
muhayyel :
ara. * hayyala (hayal ettirmek, zihinde canlandırmak, tasavvur ettirmek) *
hayal edilmiş, zihinde canlandırılmış, tasavvur edilmiş
muhayyele :
ara. * hayyala (hayal ettirmek, zihinde canlandırmak, tasavvur ettirmek) *
hayal etme, zihinde canlandırma, hayal gücü, imgelem, imajinasyon
muhayyem :
ara. * hayme (çadır), hayyam (çadır kuran) * kurulmuş çadır
muhayyer :
ara. * hayyara (seçmek, tercih etmek, seçme hakkı vermek, tercih hakkı vermek,
muhayyer bırakmak), ihtiyar (seçilmiş kişi, tercih edilmiş kişi; olgun kişi,
yaşlı kişi) * birden fazla seçenek arasından tercih yapma özgürlüğü tanınmış
olan, seçmekte serbest bulunan, seçme hakkı verilmiş olan; Türk musikisinde
rast ailesine bağlı olan, karar perdesi rast olan ve güçlü-seyir özellikleri
bakımından kendine özgü bir melodik karakter taşıyan, seçkin ve yaygın
kullanılan temel makamlardan biri makam
muhayyer buselik :
ara. * muhayyer (seçilmiş, tercih edilmiş, seçme hakkı verilmiş, tercih hakkı
verilmiş) ebu (baba, ata) + salaka (yola gitmek, yolculuk etmek), selik, salik
(yola giren, yol yürüyen, yolcu, bir yola girmiş olan; yol, iz) * Türk
musikisinde, buselik dizisine dayanan ve karar perdesi rast olan, melodik
yapısı itibarıyla seçkin veya tercih edilen karaktere sahip tali makam
muhayyer ırak :
ara. * muhayyer (seçilmiş, tercih edilmiş, seçme hakkı verilmiş, tercih hakkı
verilmiş) (ara.) + ırak (uzak) (tür.) * Türk musikisinde, Irak dizisine dayanan
ve karar perdesi rast olan, melodik yapısı itibarıyla Uşşak ve Rast
ailelerinden etkilenmiş, seçkin ve özgün bir seyir karakteri gösteren makam
muhayyer kürdi :
ara. * muhayyer (seçilmiş, tercih edilmiş, seçme hakkı verilmiş, tercih hakkı
verilmiş) + kurd (kürt) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türk
musikisinde, Kürdi dizisine dayanan ve karar perdesi rast olan, melodik yapısı
itibarıyla özgün bir seyir karakteri gösteren, seçkin ve tercih edilen tali
makam
muhayyer segah :
ara. * muhayyer (seçilmiş, tercih edilmiş, seçme hakkı verilmiş, tercih hakkı
verilmiş) (ara.) + segah (dizi, sıra, koma aralıklı si-bemol bölgesi ve karar
hissi veren temel perde) (far.) * Türk musikisinde, Segah dizisine dayanan ve
karar perdesi rast olan, melodik yapısı itibarıyla özgün bir seyir karakteri
gösteren, seçkin ve tercih edilen tali makam
muhayyer sünbüle :
ara. * muhayyer (seçilmiş, tercih edilmiş, seçme hakkı verilmiş, tercih hakkı
verilmiş) + sünbüle (çiçek ismi, sümbül) * Türk musikisinde, Sünbüle dizisine
dayanan ve karar perdesi rast olan, melodik yapısı itibarıyla özgün bir seyir
karakteri gösteren, seçkin ve tercih edilen tali makam
muhayyer zirgüle :
ara., far. * muhayyer (seçilmiş, tercih edilmiş, seçme hakkı verilmiş, tercih
hakkı verilmiş) (ara.) + zirgule (küçük çıngırak, def, tef; zirve, doruk, tepe,
yüksek olan) (zirg (zil, çan, küçük çan, metal çalpara, tiz ses) + ule
(küçültme eki) ) (far.) * Türk musikisinde, Zirgüle dizisine dayanan ve karar
perdesi rast olan, melodik yapısı itibarıyla özgün bir seyir karakteri
gösteren, seçkin ve tercih edilen tali makam
muhayyer zirkeş :
ara. * muhayyer (seçilmiş, tercih edilmiş, seçme hakkı verilmiş, tercih hakkı
verilmiş) + zirkeş * Türk musikisinde, Zirkeş dizisine dayanan ve karar perdesi
rast olan, melodik yapısı itibarıyla özgün bir seyir karakteri gösteren, seçkin
ve tercih edilen tali makam
muhayyib :
ara. * hayyaba (saklamak, gizlemek, örtmek) * saklayan, gizleyen, örten, yoksun
bırakan, mahrum kılan
muhayyil :
ara. * hayyala (hayal ettirmek, zihinde canlandırmak, tasavvur ettirmek) *
hayal kuran, tasavvur eden, zihninde canlandıran, tahayyül eden
muhayyile :
ara. * hayyala (hayal ettirmek, zihinde canlandırmak, tasavvur ettirmek) *
hayal gücü, imgelem, tasavvur etme yetisi
muhayyir :
ara. * hayyara (seçmek, tercih etmek, seçme hakkı vermek, tercih hakkı vermek,
muhayyer bırakmak), hayyara (seçme hakkı vermek, tercih hakkı vermek, muhayyer
bırakmak) * birden fazla seçenek arasından tercih yapma özgürlüğü tanınmış
olan; seçmekte serbest bırakılmış; hayret verici, şaşırtan
muhazat :
ara. * hazza (kesmek, çizmek, hizaya sokmak, düzenlemek), hiza (sıra, dizi,
diziliş, sıralanma) * aynı hizada bulunmak, hizalanma, yüz yüze gelme,
karşılaşma
muhazele :
ara. * hazala (aşağı düşmek, alçalmak, değersizleşmek), hazul (hor, hakir,
alçak, aşağılık, alçalmış, kimsesiz. yardımsız olarak her şeyden mahrum, biçare)
* hakirlik, aşağılıklık, rezillik, zelillik
muhazere :
ara. * hadera, hazera (korkmak, sakınmak, çekinmek) * birbirini korkutma
muhazi :
ara. * hazza (kesmek, çizmek, hizaya sokmak, düzenlemek), hiza (sıra, dizi,
diziliş, sıralanma) * hizalanmış, birbirinin karşısında ve bir hizada bulunan,
paralel
muhazzil :
ara. * hazala (aşağı düşmek, alçalmak, değersizleşmek), hazul (hor, hakir,
alçak, aşağılık, alçalmış, kimsesiz. yardımsız olarak her şeyden mahrum,
biçare) * alçaklık ve bayağılık içinde bırakan, aşağılayan, değersizleştiren,
hazul eden, tahzil eden; korkutucu
muhazzir :
ara. * hazzara (uyarmak, ikaz etmek, sakındırmak) * uyaran, ikaz eden,
sakındıran
muhbir :
ara. * habara (bilmek, bilgisi olmak, ilmi olmak, malumatı olmak, haber almak,
tecrübe etmek; bir şeyi deneyim yoluyla öğrenmek; bildirmek, haber vermek,
bilmek) * bilgi veren, ihbar eden
muhbit :
ara. * habata (inmek, yukarıdan aşağı inmek, alçalmak, düşmek; yerleşmek; boşa
gitmek, boşa çıkarmak, geçersiz kılmak) * boşa çıkaran
muhdar :
ara. * hazara, hadara (elverişli olmak, uygun olmak, tamam olmak; mevcut olmak,
bulunmak, hazır olmak) * hazırlanmış, uygun hale getirilmiş
muhdes :
ara. * hadasa (oluşmak, meydana çıkmak, belirmek, kurulmak; yenilemek,
tazelemek, haber vermek, geliştirmek), hadise (oluşum, olay, vukuat) *
oluşturulmuş, meydana çıkmış, kurulmuş, ihdas edilmiş; yeni yapılmış, taze,
modern
muhdesat :
ara. * hadasa (oluşmak, meydana çıkmak, belirmek, kurulmak; yenilemek,
tazelemek, haber vermek, geliştirmek), hadise (oluşum, olay, vukuat) *
yapılmışlar, inşa edilmişler, ortaya konmuşlar
muhdi :
ara. * hada (yönlendirmek, rehberlik etmek liderlik etmek; dalıp gitmek, zihnen
uzaklaşmak) * doğru yola ileten, doğru yola yönlendiren, hidayet eden
muhdis :
ara. * hadasa (oluşmak, meydana çıkmak, belirmek, kurulmak; yenilemek,
tazelemek, haber vermek, geliştirmek), hadise (oluşum, olay, vukuat) *
oluşturan, kuran, iş ortaya koyan
muheymin :
ara. * hemme (önemsemek, önem vermek) * önemseyen
muheyyi :
ara. * heyye (kolaylaştırmak, hazır etmek) * kolaylık veren, hazır eden
muhi :
ara. * vahaya (ilham vermek, gizlice bildirmek, haber vermek, içine doğmak,
içine doğurtmak), vahiy (gizli bildirme, ilham) * vahyeden
muhib :
ara. * habba (sevmek, bağlanmak, arzulamak), hubb (sevme, bağlanma, arzulama),
habib (sevgili, sevilen, arzulanan) * seven, muhabbet eden, bağlanan,
arzulayan, dost, sevgili
muhibbe :
ara. * habba (sevmek, bağlanmak, arzulamak), hubb (sevme, bağlanma, arzulama),
habib (sevgili, sevilen, arzulanan) * seven, muhabbet eden, bağlanan,
arzulayan, dost, sevgili (kadın)
muhibbi :
ara. * muhib (seven, muhabbet eden, bağlanan, arzulayan, dost, sevgili) * muhib
ile ilgili; Kanuni Sultan Süleyman’ın nazımda kullandığı mahlas
muhif :
ara. * hafa (korkmak, ürkmek, çekinmek), havf (korku, çekinme, ürkme, endişe) *
korkunç, korkutucu
muhik :
ara. * hakka (gerçekleşmek, doğru olmak; ayırmak, kesmek) * doğruyu yerine
getiren, hak gözeten, haktan yana olan, gerçekleştiren, gerçekten yana olan
muhil :
ara. * ahala, havala (devretmek, teslim etmek, birine vermek, aktarmak,
iletmek, vekalet vermek) + e (isim yapım eki), ihale (devretme, teslim etme,
aktarma, iletme, vekalet verme) * devreden, teslim eden, birine veren, aktaran,
ileten, vekalet veren, ihale eden, havale eden
muhin :
ara. * ahana (aşağılamak, küçük düşürmek, onurunu kırmak, hakaret etmek,
horlamak, küçük düşürmek, küçültmek; küçük veya önemsiz olmak, alçalmak, hor
görmek, hakir kılmak) * alçaltıcı, aşağılayıcı, aşağılayan, alçaltıcı,
küçültücü, küçük düşürücü, onur kırıcı
muhip :
ara. * habba (sevmek, bağlanmak, arzulamak), hubb (sevme, bağlanma, arzulama),
habib (sevgili, sevilen, arzulanan) * seven, muhabbet eden, bağlanan,
arzulayan, dost, sevgili
muhiş :
ara. * haşa (ürkütmek, korkutmak, ürpertmek, titretmek; sallamak, sarsmak,
silkmek) * korkutan, korku vere
muhit :
ara. * ehata, hata (içermek, kapsamak, kuşatmak, çevrelemek, kavramak) *
kuşatan, çevreleyen
muhkem :
ara. * hakeme (sağlamlaştırmak, berkitmek, güçlendirmek, kuvvetlendirmek,
kesinleştirmek, hüküm vermek, yargılamak, karar vermek) * pekiştirilmiş,
güçlendirilmiş, pek, berk, sağlam
muhkim :
ara. * ahkeme, hakeme (sağlamlaştırmak, berkitmek, güçlendirmek,
kuvvetlendirmek, kesinleştirmek, hüküm vermek, yargılamak, karar vermek) *
kuvvetlendiren, güçlendiren, sağlamlaştıran, ihkam eden
muhlama :
gre. * muhla, muhlami (erimiş, karıştırılmış; yavaşça pişirilmiş bulamaç) *
Karadeniz bölgesine özgü, mısır unu veya ufalanmış bayat mısır ekmeği ve
tereyağı ile yapılan, genellikle peynirle karıştırılarak servis edilen koyu ve
lapa kıvamlı geleneksel yemek
muhli :
ara. * halla (çözülmek, ayrışmak, serbest kalmak, helal olmak, erimek), hallele
(çözmek, serbest bırakmak, açmak, helal kılmak, eritmek) * erimiş maden
muhlik :
ara. * helaka (bitirmek, bitmek, tükenmek, tüketmek, yok etmek, yok olmak),
helak (tükenme, bitme, yok olma) * helak eden, yok eden
muhlis :
ara. * halasa (arı olmak, arınmak, saflaşmak, karışımdan kurtulmak, öz hale
gelmek), ihlas (içtenlik, samimiyet, saflık, arılık) * samimi, içten, ihlas
sahibi
muhrib :
ara. * hariba, haraba (bozulmak, yıkılmak, mahvolmak), harab (yıkık, yıkılmış,
mahvolmuş, viran, perişan) * yok eden, zarar veren, bozucu nitelikte olan,
harab eden; torpidoları imha eden harp gemisi
muhrib :
ara. * hariba, haraba (bozulmak, yıkılmak, mahvolmak), harab (yıkık, yıkılmış,
mahvolmuş, viran, perişan) * yok eden, zarar veren, bozucu nitelikte olan,
harab eden; torpidoları imha eden harp gemisi
muhric :
ara. * haraca (çıkarmak) * çıkartan, çıkaran, meydana getiren
muhrik : ara.
* haraka, harraka (hareket ettirmek, harekete geçirmek, devindirmek) * harekete
geçiren, devindiren, tahrik eden
muhrim :
ara. * harama (yasaklamak, engellemek, mahrum etmek, menetmek, uzak tutmak,
dokunulmaz kılmak, kutsal sınır koymak; saygı göstermek, kutsal saymak, değer
vermek) * haram kılan, yasaklayan
muhrip :
ara. * hariba, haraba (bozulmak, yıkılmak, mahvolmak), harab (yıkık, yıkılmış,
mahvolmuş, viran, perişan) * yok eden, zarar veren, bozucu nitelikte olan,
harab eden; torpidoları imha eden harp gemisi
muhriz :
ara. * haraza (elde etmek, kazanmak, bir şeyi ele geçirmek, edinmek), ihraz
(elde etme, kazanma, ele geçirme, edinme) * elde eden, kazanan, ele geçiren,
edinen, kendi payına alan
muhsan :
ara. * hasana (korumak, sağlamlaştırmak, iffetli kılmak, dokunulmaz hale
getirmek) * korunmuş, iffetli, dokunulmaz kılınmış; İslam hukukunda ve klasik
dilde, ahlaki veya hukuki bakımdan korunmuş kabul edilen, özellikle evli ve
iffetli kimse
muhsin :
ara. * hasen (güzel, iyi), hasene (güzelleştirmek, iyileştirmek) * iyilik eden,
ihsan eden, güzelleştiren
muhtaciyet :
ara. * haca, ihtaca (gereksinim duymak, ihtiyaç duymak) * ihtiyaç sahibi olma,
gereksinim duyma, muhtaçlık, fakirlik, sefalet, yoksulluk
muhtaç :
ara. * haca, ihtaca (gereksinim duymak, ihtiyaç duymak) * ihtiyaç duyan,
gereksinim duyan
muhtal :
ara. * hatala (övünmek, gururlanmak, kibirlenmek, böbürlenmek, kendini
beğenmek; hile yapmak, tuzak kurmak) * kibirli, övüngen, mütekebbir, kendini
beğenen; hileci, hilekar, sahtekar
muhtan : ara.
* hana (ihanet etmek, güveni bozmak, sadakatsizlik göstermek), ihanet (güveni
bozma, sadakatsizlik etme, ahde vefasızlık) * kendisine hıyanet edilen kimse;
kendisine ihanet edilen kimse; hain, hıyanet eden, ihanet eden
muhtar :
ara. * hayyara (seçmek, tercih etmek, seçme hakkı vermek, tercih hakkı vermek,
muhayyer bırakmak), ihtara (seçmek, tercih etmek), ihtiyar (seçilmiş kişi,
tercih edilmiş kişi; olgun kişi, yaşlı kişi) * seçilmiş, tercih edilmiş; köy
tüzel kişiliğinde veya belediye sınırları içinde mahalle yönetiminin başında
bulunan kişi
muhtasar :
ara. * hasar (ziyan, zarar, kayıp, eksilme), hasir (azalmış, eksilmiş,
zayıflamış; ziyana uğramış, zarar görmüş), hasara (kısaltmak, azaltmak,
daraltmak), ihtisar (kısaltma, sadeleştirme, özetleme, basitleştirme) * kısa,
kısaltılmış, ihtisar edilmiş, uzun olmayan; tekellüfsüz
muhtasıd :
ara. * hasada (biçmek, kesmek, hasad etmek), ihtisad (biçme, hasad etme) *
ekinci, çiftçi; hasad eden, ekin biçen
muhtasım :
ara. * hasama (tartışmak, çekişmek, çatışmak, karşılıklı muhalefet etmek),
hasim (düşman, çatışan, muhalif, karşıt), husumet (düşmanlık, karşıtlık) *
çekişen, tartışan, çatışan, karşı gelen, karşılıklı muhalefet eden, düşmanlık
yapan, adavet eden, husumet eden
muhtatif :
ara. * hatafa (göz kamaştırmak; kapmak, kapıp götürmek), ihtitaf (göz
kamaştırma; kapma, kapıp götürme) * göz kamaştıran; kapıp götüren
muhtazar :
ara. * hadara, hazara (hazır bulunmak, getirmek, mevcut kılmak) * hazırlanmış;
ölüme hazır
muhtazı :
ara. * ihtaza (uymak, izinden gitmek, örnek almak, tabi olmak) * uyan, izinden
giden, tabi olan, boyun eğen
muhtebes :
ara. * habasa (haksızlık etmek, hakkını yemek, alıkoymak, engellemek, men
etmek, mahrum etmek; tutuklamak, alıkoymak, salmamak, hapsetmek, zaptetmek,
tutmak) * hapsedilmiş, alıkonmuş, tutuklanmış, zaptedilmiş
muhtecib :
ara. * hacaba (araya girmek, mani olmak, birinin bir yere girmesini engellemek;
örtmek, perdelemek, gizlemek, saklamak), hicab (örtü, perde, gizleme) *
örtülmüş, perdelenmiş, hicablanmış, gizlenmiş, saklanmış
muhted :
ara. * hada (yönlendirmek, doğru yola sevketmek, hidayete yöneltmek, rehberlik
etmek), ihtida (yönlenme, doğru yolu bulma; yol gösterme) * yönlenmiş,
yönlendirilmiş, doğru yola sevkedilmiş, hidayete erdirilmiş
muhtedar :
ara. * hadara, hazara (hazır bulunmak, getirmek, mevcut kılmak) * hazır ve
mevcut durumda olan
muhtedi :
ara. * hada (yönlendirmek, doğru yola sevketmek, hidayete yöneltmek, rehberlik
etmek), hadi (yönlendiren, doğru yola ileten, rehberlik eden), ihtida
(yönlenme, doğru yolu bulma; yol gösterme) * yönlenmiş, yönlendirilmiş, doğru
yola sevkedilmiş, hidayete erdirilmiş
muhtedi :
ara. * hadaa (aldatmak, kandırmak), hadi (aldatan, hile yapan), ihtida
(aldatma, kandırma, hile yapma, * hilekar, sahtekar, dolandırıcı, aldatıcı, aldatan,
dolandırıcı
muhtefi :
ara. * hafa (gizlemek, saklamak), hafiy (gizli, saklı) * gizlenen, gizli,
saklanan, saklı
muhtekere :
ara. * ihtikara (stoklamak, piyasadan çekip saklamak, fırsat kollayarak malı
elde tutmak), ihtikar (karaborsacılık, malı saklayarak fiyat yükseltme) *
ticarette haksız kazanç sağlamak amacıyla piyasadan çekilerek saklanan,
dolaşıma sokulmayıp bilinçli biçimde bekletilen ve bu nedenle kamu zararına yol
açan mal veya meta durumu
muhtekir :
ara. * ihtikara (stoklamak, piyasadan çekip saklamak, fırsat kollayarak malı
elde tutmak), ihtikar (karaborsacılık, malı saklayarak fiyat yükseltme) *
ihtikar eden kimse, stokçu, karaborsacı, vurguncu
muhtel :
ara. * halla (zarar vermek, bozmak, hasar vermek, aksatmak, eksiltmek, kayıba
uğratmak, bozulmak, aksamak; bir yere inmek, yerleşmek, içine girmek, bir yeri
tutmak), ihtilal (bozulma, bozgun, fesad, kargaşa, karışıklık; devrim, altüst
oluş) * ele geçirilmiş, denetim altına alınmış, mevcut hali fiilen
değiştirilmiş, bozulmuş
muhtelif : ara.
* halafa (aykırı olmak, zıtlaşmak, karşı gelmek, muhalefet etmek; ardından
gelmek, arkasından gelmek, yerine geçmek, ikame etmek, takip etmek, sonradan
gelmek, halef olmak), ihtilaf (zıtlık, karşıtlık, anlaşmazlık, uyuşmazlık) *
nitelik, biçim, görüş veya özellik bakımından birbirinden ayrılan, aynı olmayan
ve çeşitlilik gösteren
muhtelim :
ara. * halama (rüya görmek, düş görmek), hulm (düş, rüya), ihtilam (ergenlik
çağındaki bireylerde uykuda iken genellikle cinsel içerikli rüyalarla birlikte
meydana gelen istemsiz meninin dışarı atılması durumu, rüyalanma, gece
boşalması) * ihtilam olmuş
muhtelis :
ara. * halasa (arı olmak, arınmak, saflaşmak, temizlenmek, karışımdan
kurtulmak, öz hale gelmek), ihtelese (gizlice almak, çalmak, el koymak,
zimmetine geçirmek) + ihtilas (gizli alma, zimmete geçirme, emanet veya kamu
malını usulsüzce ele geçirme) * kendisine emanet edilmiş veya koruması
altındaki bir malı açıkça değil gizlice ve hukuka aykırı biçimde kendi yararına
alan, özellikle görev veya güven ilişkisini kötüye kullanarak zimmetine geçiren
kimse
muhtelit :
ara. * halata (karıştırmak, bileşmek, birleşmek), halt (karışım, bileşik,
birleşim), ihtilat (farklı olguların bir araya gelmesi, iç içe geçmesi veya
temas etmesi durumu, karışma, bir araya gelme, karışım, bileşik) * iç içe
girmiş, karışmış ve ayırt edilmesi zor bir bütün oluşturmuş
muhtemel :
ara. * hamala (taşımak, götürmek, yüklenmek), hamal (taşıyan, götüren,
yüklenen), ihtimal (götürme, taşıma, yüklenme; kabul edilebilirlik,
olabilirlik, olasılık, muhtemel olma) * kesinlik taşımamakla birlikte
gerçekleşmesi akla yakın ve mümkün görülen, olabilir, olması ihtimal dahilinde,
mümkün,
muhtemelen :
ara. * muhtemel (olabilir, olması ihtimal dahilinde, mümkün) + en (gibi,
olarak) * muhtemel olarak
muhtemer :
ara. * hamara (mayalanmak, fermente olmak, ekşimek), hamr (ekşi, sarhoşluk
veren, mayalanmış, mayalı, fermente; şarap), mahmur (mayalanmış, fermente
olmuş) * mayalandıran, fermente eden, ekşiyip kabartan
muhtemi :
ara. * hama (korumak, sakınmak, muhafaza etmek, himaye etmek; sıcaklanmak,
kızarmak, ısınmak), hami (koruyan, sakınan, muhafaza eden, himaye eden), ihtima
(himaye etme, koruma, sakınma, esirgeme, muhafaza etme) * koruyan, sakınan,
muhafaza eden, himaye eden, ihtima eden; perhiz yapan
muhtemir :
ara. * hamara (mayalanmak, fermente olmak, ekşimek), hamr (ekşi, sarhoşluk
veren, mayalanmış, mayalı, fermente; şarap), mahmur (mayalanmış, fermente
olmuş), muhtemer (mayalandıran, fermente eden, ekşiyip kabartan); hamara
(örtmek, başını örtmek, saklamak), himar (örtü, perde; müslüman kadınların,
başlarını ve göğüslerinin önünü örttükleri, ancak yüzlerini örtmedikleri bir
eşarp, humr, humur (ç.) ) * mayalanan, fermente olan, ekşiyen, ekşiyip kabaran;
örtü ile örtünen, yaşmaklanan, himara bürünen
muhtenik :
ara. * hanaka (boğmak, nefesini kesmek, bastırmak), hank (boğma, boğazını sıkıp
öldürme, boğazı sıkılıp boğulma) * nefes alamayıp boğulan, boğuk, boğulmuş
muhtera :
ara. * hara (yaratmak, icad etmek), ihtira (yaratma, icad etme) * icad edilmiş,
yaratılmış, ihtira edilmiş
muhterem :
ara. * harama (yasaklamak, engellemek, mahrum etmek, menetmek, uzak tutmak,
dokunulmaz kılmak, kutsal sınır koymak; saygı göstermek, kutsal saymak, değer
vermek), ihtiram (hürmet etme, saygı duyma, değer verme) * saygı gösterilen,
hürmet edilen, değer verilen, itibarlı olan, ihtira eden
muhteri :
ara. * hara (yaratmak, icad etmek), ihtira (yaratma, icad etme) * yaratan, icad
eden
muhterib :
ara. * haraba (savaşmak, çatışmak, muharebe etmek, cenk etmek), muharebe (harb,
savaş, çatışma, cenk), harb (savaş, çatışma, mücadele, cenk) * savaşan,
harbeden, muharib
muhterik :
ara. * haraka (yakmak, tutuşturmak), hark (yakma, ateş yakma) * ateşle yanmış
olan, yanan
muhteris :
ara. * harisa (çok istemek, aşırı arzulamak, tamah etmek), hirs (yoğun, güçlü
ve aşırı arzu, tamah, şiddetli arzu, aşırı istek), ihtiras (hırslı olma,
şiddetle isteme, aşırı arzulu olma) * ihtiraslı, hırslı, çok arzulayan, aşırı
isteyen
muhteriz :
ara. * haraza (saklamak, sakınmak, korumak, korkmak), ihtiraz (kaçınma,
sakınma, korkma, kendini koruma) * ihtiyatlı, dikkatli ve temkinli davranan
muhtesat :
ara. * hadasa (oluşmak, meydana çıkmak, belirmek, kurulmak; yenilemek,
tazelemek, haber vermek, geliştirmek), hadise (oluşum, olay, vukuat) *
yapılmışlar, inşa edilmişler, ortaya konmuşlar
muhtesib :
ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak,
adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek;
sanmak, zannetmek), hesab, hisab (sayma, sayım, adetlendirme, ölçme), ihtisab
(hesap etme, sevap umma; hesab sorma, sorunluluk, mes'uliyet; ceza; eskiden
belediye işlerine bakan memurun işi ve dairesi) * hesaplayan, sayan, sayman;
devlet işleri veya kamu düzeni ile ilgili olarak gelirleri, harcamaları ve
hukuk kurallarını denetleyen, hesapları ve düzeni kontrol eden memur veya
yetkili kişi
muhtesip :
ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak,
adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek;
sanmak, zannetmek), hesab, hisab (sayma, sayım, adetlendirme, ölçme), ihtisab
(hesap etme, sevap umma; hesab sorma, sorunluluk, mes'uliyet; ceza; eskiden
belediye işlerine bakan memurun işi ve dairesi) * hesaplayan, sayan, sayman;
devlet işleri veya kamu düzeni ile ilgili olarak gelirleri, harcamaları ve
hukuk kurallarını denetleyen, hesapları ve düzeni kontrol eden memur veya
yetkili kişi
muhteşem :
ara. * haşama (saygın olmak, itibarlı olmak, yüksek olmak, yücelik göstermek,
azametli olmak, yüce olmak, azamet göstermek, büyüklük sergilemek; incitmek,
gadaplandırmak, hiddetlendirmek), haşim (gösterişli, saygın, itibarlı, yüce,
azametli), haşmet (etkileyici yücelik ve heybet duygusu uyandıran büyüklük;
saygın olma, itibarlı olma, gözalıcı olma durumu, gösterişli olma durumu, göz
kamaştırıcılık, gözalıcılık, gösterişlilik, görkem, ihtişam, heybet, büyüklük,
azamet, yücelik, yükseklik), ihtişam (etkileyici yücelik ve heybet duygusu
uyandıran büyüklük; saygın olma, itibarlı olma, gözalıcı olma durumu,
gösterişli olma durumu, göz kamaştırıcılık, gözalıcılık, gösterişlilik, görkem,
ihtişam, heybet, büyüklük, azamet, yücelik, yükseklik) * etkileyici, yüce,
heybetli, azim, yüce, yüksek, büyük; saygın, itibarlı, gözalıcı, gösterişli,
göz kamaştırıcı, görkemli, ihtişamlı, hayranlık uyandıran
muhteşi :
ara. * haşa, haşa’a, haşia (korkmak, ürkmek), haşi (saygıya dayalı korku duyan,
huşu içinde olan, alçak gönüllülük eden) * kendini aşağı gören, huşu içinde
olan
muhteşid :
ara. * haşada (toplanmak, birikmek, yığılmak), ihtişad (toplanma, birikme,
yığılma) * biriken, toplanan, yığılan
muhtetıb :
ara. * hatab (odun) * ağaçlık, koruluk, orman, meşelik; odun toplayan
muhtetim :
ara * hatama (sonlandırmak, bitirmek, nihayete erdirmek; mühür basmak; kırmak,
parçalamak, ezmek), hatem (mühür; son, sona erdiren; kırma, parçalama, yıkım) *
sona erdiren, sonlandıran, bitiren, nihayete erdiren, hitama vardıran
muhtetin :
ara. * hatana (sünnet etmek) * sünnet olmuş
muhteva :
ara * hava (kapsamak, içermek, kaplamak, içine almak), muhteva (kapsam,
içerik), ihtiva (toplama, kapsama, içerme, içine alma) * içerik, kapsam
muhtevi :
ara * hava (kapsamak, içermek, kaplamak, içine almak), muhteva (kapsam,
içerik), ihtiva (toplama, kapsama, içerme, içine alma) * içeren, kapsayan,
içine alan, dahil eden
muhteviyat :
ara * hava (kapsamak, içermek, kaplamak, içine almak), muhteva (kapsam,
içerik), ihtiva (toplama, kapsama, içerme, içine alma), muhtevi (içeren,
kapsayan, içine alan, dahil eden) + yat (isim yapım eki) * içindekiler,
kapsamdakiler, içerikler, kapladığı şeyler
muhtezen :
ara * hazene (biriktirmek, saklamak, depolamak, stoklamak), mahzan, mahzen
(ambar, depo, saklama yeri, haznetme yeri) * haznedilmiş, stokkanmış,
biriktirilmiş, ambar veya hazineye konmuş
muhtezin :
ara. * hazana (üzmek, hüzünlendirmek, tasalandırmak, kederlendirmek), huzn
(üzüntü, keder, gam, tasa), mahzun (üzgün, hüzünlü, tasalı, kederli, gamlı) *
kederli, üzüntülü, hüzünlü, mahzun, mükedder
muhtezir :
ara. * hadera, hazera (korkmak, sakınmak, çekinmek), mahzur (korkulacak sey,
sakınılacak şey, çekinilecek şey, sakınca, çekince, engel, mani) * korkan,
sakınan, çekinen
muhtıra :
ara. * hatara (hatırlamak, akla gelmek, zihinde belirmek, akla gelmek,
anımsamak, aymak), hatir (zihin, bilinç, gönül) * bir durumu veya görüşü karşı tarafa
resmi biçimde hatırlatmak, uyarmak veya bildirmek amacıyla yazılan yazılı belge
muhti :
ara. * hataa (yanılmak, yanılgısı olmak, yanlışlık yapmak, kusur etmek, suç
işlemek), hata (yanlışlık, yanılgı, kusur; doğru olmayan davranış veya sonuç;
kasıtsız yapılan yanlış fiil) * hata yapan, hatalı, kusur işleyen, yanılan;
yanıltan, hataya düşürten
muhvil :
ara. * havala (dönmek, dönüşmek, değişmek, başkalaşmak, bir durumdan başka bir
duruma geçmek), havvala (çevirmek, dönüştürmek; çevirmek, çevrelemek, kuşatmak,
örtmek, sarmak; denemek), tahvil (çevirme, dönüştürme) * çeviren, dönüştüren,
bir halden başka bir hale geçiren, tahvil eden
muhyem :
ara. * hayme (çadır), hayyama (kurmak, yerleşmek, çadır kurmak) * çadır
kurulan, yerleşilen; ikamet yeri, oturma yeri, kamp yeri
muhyi :
ara. * ahya, ihya (diriltmek, canlandırmak, yaşatmak), hayya (yaşam dilemek,
selamlamak, selam vermek, dirilik temennisinde bulunmak), ihya (diriltme,
canlandırma, hayat verme), tehiyyat (selam, selamlama) * dirilten, cankandıran,
yaşatan, hayat veren
muhzır :
ara. * hadara, hazara (hazırlamak, mevcut hale getirmek, hazır bulunmak, mevcut
olmak, şimdi ve burada olmak, getirmek), ihzar (hazırlık, hazır etme, huzura
getirme, mevcut kılma) * huzura getiren, hazır bulunmasını sağlayan
muhzi :
ara. * ahza (rezil etmek, utandırmak, küçük düşürmek, rüsvay kılmak), hizy
(rezillik, utanç, aşağılanma, küçük düşme durumu, horluk, hakirlik; züll. sırrı
faş olmuş, rüsvay olmuş kimse) * rezil eden, utandıran, utandırıcı, rezil
edici, küçük düşürücü, hakir kılan
muhzin :
ara. * hazana (üzülmek, kederlenmek, hüzünlenmek, tasalanmak) * üzücü,
hüzünlendirici, hüzün verici, acıklandırıcı, kederlendirici
muid :
ara. * ada (dönmek, geri dönmek, tekrarlamak), iade (geri verme, geri döndürme,
döndürme) * geri döndüren, yeniden yapan, döndüren, tekrarlatan; medreselerde
çocukları çalıştırmakla görevli kimse, müderris muavini, öğretmen yardımcısı
muidd :
ara. * adda (hazırlamak, donatmak) * hazırlayan, donatan
muin :
ara. * a’ana (yardım etmek, destek olmak), inayet (yardım, destek, koruma) *
yardım eden, yardımcı, destek olan, destekçi
muir :
ara. * ara (ödünç vermek, geçici olarak birine bir şey vermek), iare (geçici
süre ile kullanılmak üzere verilen mal, emaneten verilenmal, ödünç verilen şey)
* ödünç veren, iare veren, borç veren
muit :
ara. * ada (dönmek, geri dönmek, tekrarlamak), iade (geri verme, geri döndürme,
döndürme) * geri döndüren, yeniden yapan, döndüren, tekrarlatan; medreselerde
çocukları çalıştırmakla görevli kimse, müderris muavini, öğretmen yardımcısı
muizz :
ara. * azza (büyütmek, yüceltmek, büyüklemek, muteber görmek, desteklemek,
güçlendirmek, kuvvetlendirmek, izzet vermek, saygın kılmak), aziz (güçlü,
kuvvetli, yüce, soylu, egemen, eren, ermiş), muazzez (sayılan, kutsal, değerli,
muhterem; sevgide çok üstün tutulan, çok sevilen, sevgili; güçlü, yüce, soylu,
egemen, eren, ermiş) * izzet veren, saygın kılan, kudretli
mujik :
rus. * muz (erkek, adam) + ik (küçültme ve aidiyet eki) * Çarlık Rusyası
döneminde köylü sınıfına mensup, toprağa bağlı, genellikle yoksul ve ağır
şartlar altında yaşayan Rus köylüsü
muka :
ara. * maka (ıslık çalmak) * ıslık çalma
mukaar :
ara. * ka'ara (oymak, çukur oluşturmak) * oyulmuş, çukurlaştırılmış, çökük,
göçük
mukabbeb :
ara. * kabba (yuvarlaklaştırmak, kubbeleştirmek), kubbe (üstü yarım küre veya
yuvarlak biçimde yapılan, özellikle mimaride yapıların üzerini örten ve iç
mekâna genişlik ile ihtişam hissi veren örtü yapısı) * kubbeleştirilmiş,
yuvarlatılmış
mukabbel :
ara. * kabbala (öpmek), takbil (öpme, öpüş) * öpülmüş, takbil edilmiş
mukabede :
ara. * kabada (tutmak, almak, sıkıştırmak, daraltmak, meşakkat vermek, çekmek)
* şiddet ve zahmet verme, sıkıştırma, meşakkat verme
mukabele :
ara. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek,
benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek) * bir söz, davranış veya eyleme karşılık
olarak benzer veya uygun bir karşılıkta bulunma, karşılık verme
mukabil :
ara. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek,
benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek) * bir şeyin karşısında bulunan, ona denk
veya ona karşılık teşkil eden, karşılık olan
mukaddem :
ara. * kadem (ayak, adım), kadama (adım atmak, yürümek, öne çıkmak, ileri
atılmak, ayak basmak; öne almak, öne geçirmek), kademe (aşama, basamak, derece,
seviye, mertebe, merhale) * önce gelen, evvel olan; takdim edilen, sunulan, öne
çıkarılan
mukaddeme :
ara. * kadem (ayak, adım), kadama (adım atmak, yürümek, öne çıkmak, ileri
atılmak, ayak basmak; öne almak, öne geçirmek), kademe (aşama, basamak, derece,
seviye, mertebe, merhale) * öne alma, başlangıç yapma; bir metnin, konuşmanın
veya eserin asıl bölümünden önce gelen, konuyu tanıtan, çerçevesini çizen ve
okuyucuyu hazırlayan giriş bölümü
mukadder :
ara. * kadara (ölçmek, takdir etmek, değerlendirmek, miktarlamak, biçmek,
belirlemek), kadr (güç, kuvvet, kudret, yetki, iktidar) * önceden belirlenmiş,
ölçüsü ve sınırları ilahî veya doğal bir düzen içinde tayin edilmiş, değişmez
olduğu kabul edilen, ölçülmüş, takdir edilmiş, kaderi
mukadderat : ara.
* kadara (ölçmek, takdir etmek, değerlendirmek, miktarlamak, biçmek,
belirlemek), kadr (güç, kuvvet, kudret, yetki, iktidar), mukadder (önceden
belirlenmiş, ölçüsü ve sınırları ilahi veya doğal bir düzen içinde tayin
edilmiş, değişmez olduğu kabul edilen, ölçülmüş, takdir edilmiş, kaderi) + at
(isim yapım eki) * ölçülmüş olma, takdir edilmiş olma, tayin edilmiş olma
mukaddes :
ara. * kaddasa (kutsamak, takdis etmek, mübarek kılmak, temizlemek), kuds
(mübareklik, kutsallık; temiz olma, kutsal olma, ilahi ve manevi değeri olma) *
kutsal, mübarek, temiz, ilahi ve manevi değeri olan
mukaddesat :
ara. * kaddasa (kutsamak, takdis etmek, mübarek kılmak, temizlemek), kuds
(mübareklik, kutsallık; temiz olma, kutsal olma, ilahi ve manevi değeri olma),
mukaddes (kutsal, mübarek, temiz, ilahi ve manevi değeri olan) + at (çoğul eki)
* dini, manevi veya ahlaki bakımdan kutsallık atfedilen değerlerin, mekânların,
sembollerin ve inanç unsurlarının tamamı
mukaddim :
ara. * kadem (ayak, adım), kadama (adım atmak, yürümek, öne çıkmak, ileri
atılmak, ayak basmak; öne almak, öne geçirmek), kademe (aşama, basamak, derece,
seviye, mertebe, merhale) * öne alan, başlatan, takdim eden, sunan
mukaddime :
ara. * kadem (ayak, adım), kadama (adım atmak, yürümek, öne çıkmak, ileri atılmak,
ayak basmak; öne almak, öne geçirmek), kademe (aşama, basamak, derece, seviye,
mertebe, merhale), mukaddim (öne alan, başlatan, takdim eden, sunan) * bir
eserin, konuşmanın veya çalışmanın başında yer alan; konuyu tanıtan, kapsamını
belirleyen ve asıl bölüme hazırlık mahiyetinde olan giriş kısmı
mukaddir :
ara. * kadara (ölçmek, takdir etmek, değerlendirmek, miktarlamak, biçmek,
belirlemek), kadr (güç, kuvvet, kudret, yetki, iktidar) * ölçen, takdir eden,
değerlendiren, miktarlayan, miktarlandıran, belirleyen; her şeyin ölçüsünü,
zamanını ve kaderini ezelden belirleyip tayin eden, takdir eden Allah
mukaen :
ara. * maka (ıslık çalmak), muka (ıslık çalma) + en (gibi, olarak) * ıslık
çalarak
mukaffa :
ara. * kafa (yetmek, yeterli olmak, uygun olmak, uymak), kafiye (uyum, uygun
olma; şiirde dizelerdeki son seslerin ahenkli tekrarı, ses uyumu, uyak) *
kafiyeli biçimde düzenlenmiş, kafiyeli, kafiyelenmiş
mukaffel :
ara. * kafala (kilitlemek), kufl (kilit) * kilitlenmiş, kilitli
mukahhir :
ara. * kahara (zorlamak, cebr eylemek, mahvetmek, ezmek, üzmek), kahhar
(zorlayıcı, cebbar, mahvedici, mahi, ezici, galip), kahr (zorlama, mahvetme,
ezme, üzme) * kahreden, tahkir eden, yok eden, mahveden
mukalled :
ara. * kalada (benzerini yapmak, imite etmek, taklit etmek; boynuna geçirmek),
kald (kolye) * taklit edilmiş, taklit edilen; boynuna gerdanlık takılmış
mukallef :
ara. * kalafa (kaplamak, sıvamak) * kaplanmış, sıvanmış, kalafatlanmış, taklif
edilmiş
mukallib :
ara. * kalaba (dönmek, döndürmek, devir yapmak, dönüştürmek) * döndüren,
tarafını değiştiren
mukallid :
ara. * kalada (benzerini yapmak, imite etmek, taklit etmek; boynuna geçirmek),
kald (kolye) * benzemeye veya benzetmeğe çalışan, taklit eden; bir şeyi boynuna
takan, asan
mukallit :
ara. * kalada (benzerini yapmak, imite etmek, taklit etmek; boynuna geçirmek),
kald (kolye) * benzemeye veya benzetmeğe çalışan, taklit eden; bir şeyi boynuna
takan, asan
mukam :
ara * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta
durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi
üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kiyam (kalkış, ayağa
kalkış, duruş, dikiliş), makam (durma yeri, mevki) * durulan yer, durma, ikamet
mukamere :
ara. * kamara (kumar oynamak, şans oyunu oynamak, bahis yapmak), kimar, kumar
(para veya benzeri ödül karşılığı oynanan talih oyunu) * kumar oynama
mukamir :
ara. * kimar, kumar (para veya benzeri ödül karşılığı oynanan talih oyunu) *
kumarbaz, kumar oynatan
mukannin :
ara. * kannana (kanun yapmak, yasa oluşturmak) * kanun yapan, yasa oluşturan
mukantar :
ara. * kantara (ağırlaştırmak, yığın haline getirmek, büyük miktarda toplamak,
çok ağır ölçmek, tartmak) * birbiri üstüne yığılmış, yığın haline gelmiş
mukarebet :
ara. * karaba (yaklaşmak, yakınlaşmak), karib (yakın), kurb (yakınlık) *
akrabalık, yakınlık
mukarenet :
ara. * karana (birlikte kılmak, birleştirmek, yanyana getirmek, bitiştirmek,
karşılaştırmak) * birlikte olma, yanyana getirme, bitiştirme, karşılaştırma
mukarib :
ara. * karaba (yaklaşmak, yakınlaşmak), karib (yakın), kurb (yakınlık) *
birbirine yakın olan
mukarreb :
ara. * karaba (yaklaşmak, yakınlaşmak), karib (yakın), kurb (yakınlık) *
yakınlaşmış, yakınlaştırılmış, yakın
mukarren :
ara. * karana (birlikte kılmak, birleştirmek, yanyana getirmek, bitiştirmek,
karşılaştırmak) * bağlanmış, birleştirilmiş, bitiştirilmiş
mukarrer :
ara. * karrara (tekrarlamak) * tekrar edilen, tekrar edilmiş, tekrarlanmış
mukarrib :
ara. * karaba (yakınlaşmak, yaklaşmak, yakına gelmek), karraba (yakınlaştırmak,
yaklaştırmak, yakına getirmek), kurb, karib (yakın), kurban (yakınlaşan),
takrib (yaklaştırma, yakınlaştırma) * yaklaştıran, takrib eden
mukarrin :
ara. * karana (eşleşmek, çift koşulmak, beraber olmak, birleşmek, eşlik etmek,
yan yana gelmek; yaklaşmak, yakınlaşmak), karn (eş, çiftin teki, iki rakip veya
yaşıtın her biri) * birlikte bulunduran, eşleştiren, yan yana gelen, birleşen,
yakınlaşan)
mukarrir :
ara. * karrara (kararlaştırmak, sabit olmak, durmak, yerleşmek, kalmak,
oturmak; tekrar etmek, tekrarlamak), karar (durma, sabit olma, yerleşme, kalma,
istikrar, kesin görüş, tercih, yargı, hüküm) * yerleştiren. takrir eden, sabit
kılan; tekrar eden, tekrarlayan
mukaseme :
ara. * kasama (bölmek, ayırmak, kesmek, paylaştırmak, bölüştürmek, taksim
etmek, üleştirmek), kısm (bölüm, parça), taksim (bölme, bölüştürme,
paylaştırma, ayırma, kısımlara ayırma) * paylaşma, bölüşme, taksim etme
mukasım :
ara. * kasama (bölmek, ayırmak, kesmek, paylaştırmak, bölüştürmek, taksim etmek,
üleştirmek), kısm (bölüm, parça), taksim (bölme, bölüştürme, paylaştırma,
ayırma, kısımlara ayırma) * paylaşan, bölüşen, taksim eden
mukassa :
ara. * kassa (eşitlemek, karşılaştırmak, ölçmek), mukayese (karşılaştırma,
karşılıklı ölçme), kısas (karşılık verme, misilleme, denkleştirme), takas
(karşılık verme, değiş tokuş) * iki tarafın karşılıklı borç ve alacaklarını
denkleştirerek birbirine mahsup etmesi veya kısas yoluyla ödeşmesi
mukassat :
ara. * kasata (adaletli olmak, doğru ölçüde davranmak, doğru olmak,
hakkaniyetli olmak, adil olmak dengelemek, bölmek, paylaştırmak), muksit (adil,
hakkaniyetli, doğru), taksit (bölme, paylaştırma) * bölünmüş, paylaştırılmış,
taksitli
mukassem :
ara. * kasama (bölmek, ayırmak, kesmek, paylaştırmak, bölüştürmek, taksim
etmek, üleştirmek), kısm (bölüm, parça), taksim (bölme, bölüştürme,
paylaştırma, ayırma, kısımlara ayırma) * kısım kısım ayıran, bölen,
paylaştıran, bölüştüren, taksim eden
mukassır :
ara. * kasara (kusur etmek, eksik bırakmak, kabahat etmek, hata etmek) * kusur
eden, kabahat eden, hata eden, eksik bırakan, taksir eden
mukassi :
ara. * kasa (sertleşmek, katılaşmak), kasvet (kaygı, sıkıntı, iç sıkıntısı,
tasa, üzüntü, kasvet; kalp katılığı, acımasızlık, gaddarlık, kasavet) * sıkıntı
veren, tasalandıran, kasvet veren, kaygılandıran
mukassim :
ara. * kasama (bölmek, ayırmak, kesmek, paylaştırmak, bölüştürmek, taksim
etmek, üleştirmek), kısm (bölüm, parça), taksim (bölme, bölüştürme,
paylaştırma, ayırma, kısımlara ayırma) * kısım kısım ayıran, bölen, paylaştıran,
bölüştüren, taksim eden
mukaşşer :
ara * kaşara (soymak, kabuğunu soymak), kışr (soyma, kabuğuu soyma) * soyulmuş,
kabuğu soyulmuş
mukataa :
ara. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek) * kesişme, birbirini kesme; ekilen
toprak için verilen maktu vergi
mukatele :
ara. * katala (dövüşmek, savaşmak, çatışmak, vuruşmak, öldürmek, katletmek),
katl (dövme, savaşma, çatışma, vurma, öldürme), kital (dövüş, savaş, çatışma,
vuruşma, karşılıklı öldürme) * vuruşma, dövüşme, çatışma, kavga, dövüş,
birbirini öldürme
mukatil :
ara. * katala (dövüşmek, savaşmak, çatışmak, vuruşmak, öldürmek, katletmek),
katl (dövme, savaşma, çatışma, vurma, öldürme), kital (dövüş, savaş, çatışma,
vuruşma, karşılıklı öldürme) * birbiriyle vuruşan, birbiriyle çatışan,
birbiriyle dövüşen, birbirini öldüren
mukatta :
ara. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek) * kat edilmiş, kesik, kesilmiş,
ayrışmış, ayrılmış, bölünmüş, parçalanmış (örneğin Kur’an’da 29 surede yer alan
topam 78 adet harfe verilen isim “huruf-u mukatta” )
mukattar :
ara * kattara (damıtmak, yoğunlaştırmak), taktir (damıtma, yoğunlaştırma) *
sıvı, öz veya aromayı yoğunlaştırmış, saflaştırmış veya damıtmış kişi;
damıtılmış, taktir edilmiş
mukavele :
ara. * kale (söylemek, demek, dile getirmek), kavl (söz, söylem, söyleme, deyiş,
deme, konuşma; söz verme, anlaşma, sözleşme) * karşılıklı konuşma, sözleşme,
anlaşma, kontrat
mukavemet :
ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta
durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi
üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kavvam (yöneten,
koruyan, gözeten, diri tutan, ayakta tutan, gözeten, düzeni sağlayan,
sorumluluğu üstlenen, nezaret ve muhafaza eden, işlerin sorumluluğunu üzerine
alan ve idare eden) * direnç, dayanma gücü; bir malzemenin, yapının veya
kişinin dış etkilere, zorluklara veya baskılara karşı dayanma gücü ve
direncini, bozulmadan ayakta kalabilme yeteneği
mukavim :
ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta
durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi
üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak) * direnen, karşı
koyan, dayanan
mukavva :
ara. * kuvvet (güç, kudret), kava (güçlü olmak, kudretli olmak), kavi (güçlü,
sağlam, kuvvetli, kudretli), takviye (güçlendirme, kuvvetlendirme,
sağlamlaştırma) * güçlendirilmiş, kuvvetlendirilmiş, sağlamlaştırılmış;
basınca, darbeye veya yıpranmaya karşı dayanıklı hâle getirilmiş, katmanlı
kağıt veya karton malzeme
mukavves :
ara. * kasa (eğmek, bükmek, eğilmek, bükülmek, yay şeklini almak), kavs
(eğrilik, büküklük, yay gibi olma), kavis (yay gibi olan, eğri, bükük) *
kavisli, eğimli veya bükülmüş
mukavvi :
ara. * kuvvet (güç, kudret), kava (güçlü olmak, kudretli olmak), kavva (güçlendirmek,
kuvvetlendirmek, sağlamlaştırmak), kavi (güçlü, sağlam, kuvvetli, kudretli),
takviye (güçlendirme, kuvvetlendirme, sağlamlaştırma) * dayanıklılığı artıran,
güçlendiren, kuvvetlendiren, sağlamlaştıran
mukavvim :
ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta
durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi
üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kıvam (dayanıklılık,
sağlamlık, tutarlılık; bir maddenin veya nesnenin fiziksel olarak yoğunluk,
yoğunluk ve tutarlılık derecesi; özellikle sıvıların veya karışımların
akışkanlık veya sertlik özelliklerinin dengede olduğu durum), takvim (belirli
bir başlangıç noktasına göre hazırlanmış, düzenli zaman ölçümü ve gün, ay, yıl
gibi birimlerle organize edilmiş tarih sistemi) * kıvama getiren, düzenleyen,
şekile sokan, biçim veren, tanzim eden; doğrultan
mukayese :
ara. * kasa (ölçmek, mukayese etmek, karşılaştırmak, denkliğini tartmak,
benzetme yoluyla akıl yürütmek), kiyas (iki veya daha fazla şey arasında
benzerlik veya farklılıkları belirleyerek değerlendirme yapma, ölçme,
karşılaştırma, benzetme) * iki veya daha fazla şeyin özelliklerini,
miktarlarını veya değerlerini ölçerek fark ve benzerliklerini ortaya koyma,
karşılaştırma
mukayyed :
ara. * kayyada (bağlamak, sınırlamak; kayıt altına almak, kaydetmek,
kısıtlamak, tayin etmek, görevlendirmek, belirlemek), takayyud (bağlı olma, bir
şarta bağlanma, kayıtlanma, sınırlanma; özen gösterme, dikkatli ve bağlı olma
durumu), takyid (bağlama, kayıt, tayin etme, sınırlama, belirleme,
görevlendirme) * bir şarta veya bağa bağlanmış, serbest bırakılmamış,
sınırlandırılmış ya da deftere resmi olarak kaydedilmiş olan, bağlanmış,
kaydedilmiş
mukayyet :
ara. * kayyada (bağlamak, sınırlamak; kayıt altına almak, kaydetmek,
kısıtlamak, tayin etmek, görevlendirmek, belirlemek), takyid (bağlama, kayıt,
tayin etme, sınırlama, belirleme, görevlendirme) * bağlanmış, kaydedilmiş tayin
edilmiş, görevlendirilmiş, belirlenmiş; belirli kurallara, sınırlara veya
koşullara bağlı, kısıtlanmış veya kontrol altında tutulmuş kişi, nesne veya
durum
mukayyi :
ara. * kaya (kusmak) * kay ettiren, kusturan
mukayyid :
ara. * kayyada (bağlamak, sınırlamak; kayıt altına almak, kaydetmek,
kısıtlamak, tayin etmek, görevlendirmek, belirlemek), takyid (bağlama, kayıt,
tayin etme, sınırlama, belirleme, görevlendirme) * kaydeden, kayıtlayan, kayıt
memuru
mukayyil :
ara. * kala (tartmak, ölçmek, ayarlamak, belirli bir ölçüyle paylaştırmak),
mikyal (ölçü, tartı, ölçek) * ölçen, tartan
mukayyit :
ara. * kayyada (bağlamak, sınırlamak; kayıt altına almak, kaydetmek,
kısıtlamak, tayin etmek, görevlendirmek, belirlemek), takyid (bağlama, kayıt,
tayin etme, sınırlama, belirleme, görevlendirme) * kaydeden, kayıtlayan, kayıt
memuru
mukazefe :
ara. * kazafa (atmak, savurmak, fırlatmak) * atma, savurma veya fırlatma
eyleminin güçlendirilmiş, yoğunlaştırılmış veya artırılmış hali, atışma,
karşılıklı birbirini sövme
mukbit :
ara. * kabata (perişan etmek) * perişan eden, alçaltan
mukeffir : ara.
* kefere (örtmek, gizlemek, inkar etmek), kafir (örtücü, inkarcı; tarımcı
çiftçi), kufr (örtme, gizleme, reddetme, inkar etme) * örten, gizleyen; kötü
davranışları, günahları veya hataları örtme, gizleme veya inkar etme eylemini
gerçekleştiren
mukellib :
ara. * kalaba (çevirmek, değiştirip yönünü değiştirmek, tersine çevirmek;
yetiştirmek, eğitmek) * çeviren, yönünü değiştiren, tersine çeviren;
yetiştirilmiş, eğitilmiş
mukellif :
ara. * kalafa (yüklemek, sorumluluk vermek, teklif etmek, vazife vermek) *
teklif eden, vazife veren
mukellim :
ara. * kelleme (kelam etmek, konuşmak, söyelemek) * kelam eden, söyleyen,
konuşan
mukemmil :
ara. * kamala (tamamlamak, olgunlaştırmak, bütünlemek, bitirmek), kamil
(tamamlanmış, olgun, olgunlaşmış, kemale ermiş), kemal (tamamlanmışlık,
olgunlaşmışlık), tekamül (tamamlanma, olgunlaşma, gelişme) * kamil kılan,
tamamlayan, olgunluğuna eriştiren
mukın :
ara. * yakina (yakın olmak, kesin bilmek, emin olmak) ) * şüphesiz ve kesin
(kat'i) olarak bilen
mukız :
ara. * yakaza (uyanmak, dikkat etmek, tetikte olmak), teyakkuz (uyanık olma,
hazır, dikkatli ve tetikte olma) * uyandıran, ikaz eden; gaflet ve dalgınlıktan
kurtaran
mukim :
ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta
durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi
üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), ikame (yerine geçme,
yerinde durma, durma) * belirli bir yerde sürekli olarak kalan, yerleşik veya
sabit olan, ikamet eden, oturan
mukit :
ara. * kiyata (beslemek, doyurmak, yaşatmak, gıda vermek), kavt (besleme,
doyurma, yaşatma, gıda verme), kut (gıda, besin, rızık, yiyecek, azık) *
gıdasını veren, mukayet olan
mukmah :
ara. * kamaha (somurtmak, surat asmak, keyifsiz olmak), kamh, kemh (somurtma,
suratsızlık, keyifsizlik) * somurtan, somurtkan, suratsız, keyifsiz; başını
kaldırıp gözünü bir yere dikip duran kişi
mukmir :
ara. * kamer (Ay) * mehtaplı, Ay ışığıyla aydınlanmış
mukni :
ara. * kanaa (razı olmak, ikna olmak, kanaat etmek, yetinmek, inanmak; ikna
etmek, inandırmak, kanaat ettirmek, yetindirmek, razı etmek) * razı olan, ikna
olan, kanaat eden, yetinen, inanan; ikna eden, inandıran, kanaat ettiren,
yetindiren, razı eden; başını kaldırıp gözünü önüne dikip duran
muknin :
ara. * kanna (gizlemek, saklamak, örtmek), iknan (gizleme, saklama, örtme),
kenan, kenane (gizleyen, saklayan, örten, örtücü; içine ok ve yay konan kılıf)
* gizleyen, saklayan, örten, örtücü
mukoepidermoid :
lat., gre. * mucus (sümük, salgı) (lat.) + epi (üst, üstünde, üzerinde, tepede,
yukarıda) + derma (cilt, deri, ten, örtü, kabuk), dermatos (cilt, deri, ten ile
ilgili) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) (gre.) * mukus
salgılayan hücrelerle epidermis benzeri hücrelerin birlikte bulunduğu ve
genellikle tükürük bezlerinde görülen tümör türü
mukoid :
lat., gre. * mucus (sümük, salgı) (lat.) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer,
şekilli, biçimli) (gre.) * mukus benzeri, mukus karakteri taşıyan veya mukusa
ait özellikleri gösteren yapı veya madde
mukokutanöz :
lat., gre. * mucus (sümük, salgı) + cutis (deri, cilt, ten) + aneus (ile
ilgili, gibi, -a ait) * hem deriyi (kutanöz) hem de mukoza zarlarını (ağız,
burun, genital bölge gibi mukus salgılayan iç yüzeyler) aynı anda ilgilendiren,
içeren veya etkileyen
mukolitik :
lat., gre. * mucus (sümük, salgı) (lat.) + lysis (gevşeme, çözülme, çözünme,
parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (lyein (serbest bırakmak, gevşetmek,
bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım eki) ) + tikos (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) (gre.) * mukusu çözerek veya incelterek akışkan hâle getiren,
özellikle solunum yollarındaki mukus birikimini azaltan ilaç veya madde
mukopeptit :
lat., gre. * mucus (sümük, salgı) (lat.) + peptide (peptit bağıyla bağlanmış
amino asit zinciri) (peptos (pişirilmiş, sindirilmiş, hazmedilmiş) (gre.) + ide
(ikili bileşik, anyon eki) ) (lat.) * mukusla ilişkili protein veya peptitleri,
özellikle bağ dokusunda ve mukus yapısında bulunan protein yapılar
mukoperiost :
lat., gre. * mucus (sümük, salgı) (lat.) + peri (çevre) (gre.) + os, ossis
(kemik) (lat.) * kemik yüzeyini saran ve mukusla ilişkili olan besleyici ve
koruyucu bağ dokusu
mukormikozis :
lat., gre. * mucor (küf, küflü şey) (lat.) + mykes (fungus, mantar, mikrobiyal
organizma) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) * bağışıklık
sistemi zayıf olan kişilerde mucor türü mantarların yol açtığı ciddi, hızlı
ilerleyen ve dokularda nekroza neden olabilen bir mantar enfeksiyonu hastalığı
mukosel :
lat., gre. * mucus (sümük, salgı) (lat.) + kele (fıtık, çıkıntı, şişik) (gre.)
* mukus bezlerinin veya mukus üreten dokuların tıkanması sonucu oluşan, içinde
sümüksü sıvı biriken ve genellikle yavaş büyüyen iyi huylu kistik oluşum
mukosiliyer :
lat. * mucus (sümük, salgı) + cilium (kirpik, ince tüylü yapı) + aris (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * solunum yollarında mukus tabakası ile silya adı
verilen mikroskobik tüysü yapıların birlikte çalışarak yabancı partikülleri,
mikroorganizmaları ve kirleticileri dışarı doğru taşıması ile ilgili
mukoza :
lat. * mucus (mukus, mukoza, sümük, salgı, kaygan sıvı) * vücudun dış dünyaya
açılan boşluklarını (solunum, sindirim ve üreme kanalları gibi) astar şeklinde
kaplayan, üzerinde bulunan bezler sayesinde kaygan ve koruyucu bir sıvı (mukus)
salgılayan nemli iç doku tabakası, mukus, mukoza, sümük, salgı, kaygan sıvı
mukraz :
ara. * karada, karaza (borç vermek, taksitle geri ödenmek üzere borç vermek,
ödünç vermek), kard, karz (borç, ödünç), ikrad, ikraz (ödünç verme, borç verme)
* ödünç verilmiş, borç verilmiş, ikraz olunmuş
mukrem :
ara. * karama (vermek, faydalandırmak, cömertlik göstermek; saygı göstermek),
kerem (cömertlik, iyilik, lütuf, soyluluk, faydalı olma, değerli olma), ikram
(cömertlik etme, ağırlama, karşılıksız verme, faydalandırma), kerim (cömert,
eli açık, yüce gönüllü, faydalı; erkek ismi) * değer verilmiş, onurlandırılmış,
saygı gösterilmiş kişi
mukri :
ara. * karaa (okumak), ikra (oku; okutma) * Kur'an'ı kaidelerine uygun okuyan
mukrim :
ara. * karama (vermek, faydalandırmak, cömertlik göstermek; saygı göstermek),
kerem (cömertlik, iyilik, lütuf, soyluluk, faydalı olma, değerli olma), ikram
(cömertlik etme, ağırlama, karşılıksız verme, faydalandırma), kerim (cömert,
eli açık, yüce gönüllü, faydalı; erkek ismi) * ikramda bulunan, cömert
davranan, misafir ağırlamayı ve değer vermeyi ilke edinmiş olan, faydalandıran,
ikram eden, ikramkar
mukrin :
ara. * karana (eşleşmek, çift koşulmak, beraber olmak, birleşmek, eşlik etmek,
yan yana gelmek; yaklaşmak, yakınlaşmak), karn (eş, çiftin teki, iki rakip veya
yaşıtın her biri), akran (eşler, yaşıtlar) * eş olanlar, eşlik edenler,
birlikte olanlar, beraber olanlar
mukriz :
ara. * karada, karaza (borç vermek, taksitle geri ödenmek üzere borç vermek,
ödünç vermek), kard, karz (borç, ödünç), ikrad, ikraz (ödünç verme, borç verme)
* ödünç vereb, borç veren, alacaklı konumunda bulunan
mukronat :
lat. * mucro (sivri uç, keskin uç, diken) + atus (sıfat yapım eki) * uç kısmı
kısa ve ani biçimde sivrilen, küçük bir dikenimsi çıkıntıyla sonlanan yapı veya
organ biçimi, özellikle botanikte yaprak ucu gibi kısımları tanımlayan terim
muksa :
ara. * kasa (uzak olmak, uzağa gitmek, uzaklaşmak), kasiy (uzak) *
uzaklaştırılmış, uzak kalınmış, uzaklaşmış
muksem :
ara. * kasama (yemin etmek, and içmek), kasem (yemin, and) * yemin edilmiş,
kasem edilmiş
muksim :
ara. * kasama (yemin etmek, and içmek), kasem (yemin, and) * yemin edilecek
yer; yemin eden, kasem eden
muksin :
ara. * kasana (desteklemek, yardımcı olmak, sağlamlaştırmak) * destekleyen,
yardımcı olan, sağlamlaştıran
muksit :
ara. * kasata (adaletli olmak, doğru ölçüde davranmak, doğru olmak,
hakkaniyetli olmak, adil olmak dengelemek, bölmek, paylaştırmak), taksit
(bölme, paylaştırma), kıst (pay, hisse, nasib, kısım; adalet, eşitlik, ölçülü
olma, hak doğruluk) * adil, hakkaniyetli, doğru, doğru kılan, adil olan, hakkı
veren
mukşairr :
ara. * kaşaarra (ürpermek, irkilmek) * ürperen, irkilen
muktatıf :
ara. * katafa (bir şeyin yüzeyini sıyırmak, traşlamak; sütün kaymağını almak;
koparmak, derlemek, toplamak, devşirmek), kitf (salkım, koparılacak meyve,
dalındaki meyve), iktitaf (sözün özünü alma; ağaçtan meyve toplama; toplanma,
toplama; bir uğraş sonucunda fayda elde etme) * derleyen, toplayan;
muktebes :
ara. * kabasa (ödünç almak, borç almak; aktarmak; kendisine ait olmayan bir
şeyi kendisinin addetmek ve öyleymiş gibi yansıtmak), iktibas (ödünç alma, borç
alma, benimseme, kendine maletme; bir söz veya yazıyı olduğu gibi veya
kısaltarak alma, aktarma) * başka bir kaynaktan alınmış, aktarılmış veya
iktibas edilmiş
muktebesat :
ara. * muktebes (başka bir kaynaktan alınmış, aktarılmış veya iktibas edilmiş)
+ at (çoğul eki) * alınnış olanlar, aktarılmış olanlar, muktebes olan şeyler,
iktibas edilmiş ve faydalanmak üzere alınmış olan şeyler
muktebis :
ara. * kabasa (ödünç almak, borç almak; aktarmak; kendisine ait olmayan bir
şeyi kendisinin addetmek ve öyleymiş gibi yansıtmak), iktibas (ödünç alma, borç
alma, benimseme, kendine maletme; bir söz veya yazıyı olduğu gibi veya
kısaltarak alma, aktarma) * iktibas eden, faydalanmak üzere aktaran, birinin
bilgisinden faydalanan
mukteda :
ara. * kadva (izinden gitmek, uymak, tabi olmak, örnek almak, önder edinmek),
iktida (örnek alma, uyma, tabi olma, ittiba etme, peşinden gitme, önder edinme,
takip etme, gerekme, ihtiyaç duyulma, lazım olma) * örnek alınan, uyulan, tabi
olunan, ittiba edilen, peşinden gidilen, önder edinilen, takip edilen
muktedi :
ara. * kadva (izinden gitmek, uymak, tabi olmak, örnek almak, önder edinmek),
iktida (örnek alma, uyma, tabi olma, ittiba etme, peşinden gitme, önder edinme,
takip etme, gerekme, ihtiyaç duyulma, lazım olma) * izinden giden, uyan, tabi
olan, uyan, örnek alan, önder edinen
muktedir :
ara. * kadara (gücü yetmek, kudreti yetmek, kuvveti yetmek), kudret (güç,
kuvvet), kadir (gücü yeten), iktidar (kudretli olma, gücü yeter olma; yetki ve
otoriteyi elinde bulundurma; yönetme ve hükmetme kudreti) * bir işi yapmaya
gücü yeten, yetki ve kudret sahibi olan, kudreti yeten, kuvveti yeten, kadir
olan
muktefa :
ara. * kafa (izinden gitmek, ardına düşmek, peşinden gitmek, örnek almak, önder
edinmek) * izinden gidilen, ardına düşülen, peşinden gidilen, örnek alınan,
önder edinilen
muktefi :
ara. * kafa (izinden gitmek, ardına düşmek, peşinden gitmek, örnek almak, önder
edinmek) * izinden giden, ardına düşen, peşinden giden, örnek alan, önder
edinen
muktehim :
ara. * aktahama (tahammül etmek, katlanmak, göğüs germek; hücum etmek,
saldırmak), iktiham (tahammül etme, katlanma, göğüs germe; hücum, saldırı) *
bir işe veya tehlikeye korkusuzca, sonunu düşünmeden ve atılgan bir şekilde
göğüs geren, zorluklara pervasızca dalan (kimse), tahammül eden, katlanan,
göğüs geren
muktela :
ara. * kala (çözmek, koparmak, ayırmak), iktila (çözme, koparma, ayırma) *
çözülmüş, koparılmış, ayırılmış
mukteli :
ara. * kala (çözmek, koparmak, ayırmak), iktila (çözme, koparma, ayırma) *
çözen, koparan, ayıran
mukterih :
ara. * karaha (içe doğup söylemek, düşünmeden akla gelip söylemek, irticalen
söylemek, doğaçlama söylemek), iktirah (aklına gelip, içe doğup söyleyiverme,
söylenilme, irtical, doğaçlama) * içine doğup söyleyen, irticalen konuşan,
doğaçlama söyleyen
mukterih :
kariha (iğrenmek, tiksinmek, zorlanmak, hoşlanmamak; zorlamak, sevmemek, nefret
etmek), kerh (hoşlanmama, istememe, sevmeme; tiksinme, nefret etme) * bir
şeyden iğrenen, tiksinen, hoşlanmayan
mukterin :
ara. * karana (eşleşmek, çift koşulmak, beraber olmak, birleşmek, eşlik etmek,
yan yana gelmek; yaklaşmak, yakınlaşmak), karn (eş, çiftin teki, iki rakip veya
yaşıtın her biri), iktiran (birlikte olma, eşleşme, eşlik etme, iki şeyin zaman
veya mekan bakımından yan yana gelmesi durumu; yaklaşma, yakınlaşma) *
yaklaşan, yakınlaşan, iktiran eden;
mukteseb :
ara. * kasaba (çalışmak, kazanmak, elde etmek, edinmek), kasb (kazanç, elde
edilen şey, gelir), iktisab (kazanma, elde etme, edinme) * kazanılmış,
edinilmiş, elde edilmiş
muktesid :
ara. * kasada (hedeflemek, yönelmek, amaçlamak, ölçülülük göstermek, tutumlu
olmak, doğru yolda olmak, uygun olmak), kesad (kıtlık, eksiklik, azlık), kasd
(niyet, gaye, amaç, yönelme; ölçülü olma; yolu doğru olma, doğru), maksad
(amaç, hedef, gaye, niyet), muktesid (ölçülü davranan, tutumlu), iktisad
(kaynakların üretimi, dağıtımı ve tüketimiyle ilgilenen bilim dalı; birey veya
toplumun gelir ve giderlerinde dengeli ve ölçülü olma, ölçülülük, tasarruf,
ekonomi) * malını, ömrünü, vaktini boşuna harcamayan, lüzumsuz masrafta
bulunmayan, iktisadlı, tutumlu, ekonom
muktesim :
ara. * kasama (bölmek, ayırmak, kesmek, paylaştırmak, bölüştürmek, taksim
etmek, üleştirmek), kısım (bölüm, parça, parti), iktisam (bölüşme, paylaşma),
taksim (bölme, bölüştürme, paylaştırma, ayırma, kısımlara ayırma) * bölücü,
parçalayıcı, taksim edici, paylaştırıcı, üleştirici
muktesir :
ara. * kasara (kesmek, kısaltmak, kısa tutmak, azaltmak, kısmak, kırmak,
parçalamak, ayırmak), kasir (kısa tutan, kısaltan), iktisar (kısaltma; sözü
kısa kesme, kısaltma) * kısaltan, kesen, kısa tutan, kısan, iktisar eden
muktesit :
ara. * kasada (hedeflemek, yönelmek, amaçlamak, ölçülülük göstermek, tutumlu
olmak, doğru yolda olmak, uygun olmak), kesad (kıtlık, eksiklik, azlık), kasd
(niyet, gaye, amaç, yönelme; ölçülü olma; yolu doğru olma, doğru), maksad
(amaç, hedef, gaye, niyet), muktesid (ölçülü davranan, tutumlu), iktisad
(kaynakların üretimi, dağıtımı ve tüketimiyle ilgilenen bilim dalı; birey veya
toplumun gelir ve giderlerinde dengeli ve ölçülü olma, ölçülülük, tasarruf,
ekonomi) * malını, ömrünü, vaktini boşuna harcamayan, lüzumsuz masrafta
bulunmayan, iktisadlı, tutumlu, ekonom
mukteza :
ara. * kaza, kada (gerektirmek, icap ettirmek, zorunlu kılmak; bitirmek, iş
bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme bağlamak, karar vermek, hüküm
vermek, hükmetmek), mukteza (gerekli olan, gereken; bir şey yapılırken gerekli
işlemlerin tümü), iktiza (bir şeyin mantıken, hukuken veya fiilen başka bir
şeyi gerektirmesi; zorunluluk veya ihtiyaç doğurma durumu, gerektirme, ihtiyaç
duyma, zorunlu olma, gerekli kılma) * bir durumun, şartın veya akli, mantıki
bağlamın zorunlu olarak gerektirdiği şey, gereklilik, icap eden sonuç
muktezi :
ara. * kaza, kada (gerektirmek, icap ettirmek, zorunlu kılmak; bitirmek, iş
bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme bağlamak, karar vermek, hüküm
vermek, hükmetmek), mukteza (gerekli olan, gereken; bir şey yapılırken gerekli
işlemlerin tümü), iktiza (bir şeyin mantıken, hukuken veya fiilen başka bir
şeyi gerektirmesi; zorunluluk veya ihtiyaç doğurma durumu, gerektirme, ihtiyaç
duyma, zorunlu olma, gerekli kılma) * bir durumun, şartın veya bağlamın ortaya
çıkmasını zorunlu kıldığı, gereklilik doğuran
muktir :
ara. * katara (kesip kısmak, daraltmak, kısarak vermek, cimrilik etmek), katur
(cimri, eli sıkı), katr (darlık, kısıtlı olma durumu, sıkıntıda olma) *
darlıkta olan, durumu sıkıntılı olan, mali açıdan sıkışık olan, imkanları kısıtlı
olan
mukus :
lat. * mucus (mukus, mukoza, sümük, salgı, kaygan sıvı) * vücudun dış dünyaya
açılan boşluklarını (solunum, sindirim ve üreme kanalları gibi) astar şeklinde
kaplayan, üzerinde bulunan bezler sayesinde kaygan ve koruyucu bir sıvı (mukus)
salgılayan nemli iç doku tabakası, mukus, mukoza, sümük, salgı, kaygan sıvı
mukvin :
ara. * kana (olmak, meydana gelmek, ortaya çıkmak, var olmak), kevn (varlık,
var oluş, oluşum, meydana gelme) * oluşturan, meydana getiren, var eden, ortaya
çıkaran, yapı taşı
mukza :
ara. * kaza, kada (gerektirmek, icap ettirmek, zorunlu kılmak; bitirmek, iş
bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme bağlamak, karar vermek, hüküm
vermek, hükmetmek), mukteza (gerekli olan, gereken, lazım olan, icab eden; bir
şey yapılırken gerekli işlemlerin tümü) * gerekli görülmüş, lüzumlu görülmüş;
tamamlanmış
mukzi :
ara. * kaza, kada (gerektirmek, icap ettirmek, zorunlu kılmak; bitirmek, iş
bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme bağlamak, karar vermek, hüküm
vermek, hükmetmek), mukteza (gerekli olan, gereken, lazım olan, icab eden; bir
şey yapılırken gerekli işlemlerin tümü) * gerekli görülmüş, lüzumlu görülmüş;
tamamlanmış
muladhara :
san. * mula (kök, temel) + adahra (destek, dayanak, temel) * kök dayanağı, kök
temel; yoga ve Tantra geleneğinde insan bedenindeki yedi çakradan biri olan ve
omurganın tabanıyla ilişkilendirilen çakra, kök çakra
mulaj :
fra. * moulage (kalıp alma, döküm, kalıplama) (moule (kalıp, form) + age (isim
yapım eki) ) * bir nesnenin, yüzeyin veya vücut bölümünün şeklini birebir almak
amacıyla yapılan kalıplama işlemi ve bu işlem sonucunda elde edilen kopya
mu'lat :
ara. * alava (yükselmek, yüce olmak, artmak) * yüksek derece, kazanım, artış
(multi (çok, fazla) (lat., ing., fra., alm.) )
mulekkın : ara.
* lakana (ağza koymak, söylettirmek, öğretmek, empoze etmek, doktrine etmek,
bilgi vermek, telkin etmek), telkin (söz aşılama, öğretme, dikte etme, empoze
etme, doktrine etme) * telkin eden, empoze eden, doktrine eden, dikte eden,
öğreten
mu'lem :
ara. * aleme (bilmek, tanımak), ilm (bilme, bilim) * belirtilmiş, işaretlenmiş,
bildirilmiş
mulic :
ara. * laca (sokmak, sığındırmak), melce (sığınak, barınak, korunak, girilecek
yer) * sokan, sığındıran
mulif :
ara. * alafa, alifa (uyuşmak, alışmak, ısınmak; birleşmek), itilaf (anlaşma,
uyuşma; birleşme), ulfet (alışma, birleşme, alışkanlık, uyum, ısınma; ahbaplık,
dostluk) * alışık, alışmış, uyumlanmış, birleşmiş, ülfet etmiş
mulim :
ara. * alima (acı vermek, üzmek, kederlendirmek), elim (acı veren, üzücü,
kederlendirici), elem (acı, üzüntü, hüzün, keder, ağrı, sızı, ıstırap) * elem
ve keder verici, üzücü, hüzünlendirici
mu'lin :
ara. * alana (açığa çıkarmak, aşikar etmek, ifşa etmek, açıklamak, duyurmak,
açıklamak, meydana çıkarmak, ortada olmak, ortaya çıkmak), aleni (açıkça,
aşikar olarak), ilan (duyuru, bildiri, bildirme, anons) * ilan eden, bildiren,
duyuran, anons eden
mulki :
ara. * elka (atmak, fırlatmak, savurmak) * atan, fırlatan, savuran
multi :
lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) * birden fazla olanı, çokluğu veya
çeşitliliği ifade eden, birleştiği kelimeye “çoklu, çok sayıda" anlamı
katan önek
multidisipliner :
lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + disciplina (discipulus (öğretim,
öğrenim bilgisi) (dis, de (yokluk, zıtlık, olumsuzluk, uzak, ayrı, aşağı, ikiye
ayrılma, -dan eki) + scipulus (bilme, alma, öğrenme) (scire, scere (kesmek,
ayırmak; bilmek, öğrenmek, almak) + ipulus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + ianus
(son ek) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * birden fazla bilim veya
uzmanlık alanını birlikte kullanan, farklı disiplinlerin yöntem ve bakış
açılarını tek bir çalışma veya yaklaşımda birleştiren
multidrug rezistans :
lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) (lat.) + drogue (ilaç, tıbbi madde)
(fra.), drug (ing.) + resistentia (direnç, dayanıklılık) (re (geri, karşı,
tekrar) + sistere (durdurmak, koymak, yerleştirmek) + entia (isim yapın ve
durum eki) ) (lat.) * bir mikroorganizmanın, hücrenin veya hastalığın birden
fazla ilaca aynı anda karşı etkisiz hale gelmeyen bir direnç geliştirmesi
durumu
multifaktöriyel :
lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + facere, ficere (yapmak, etmek,
eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak) + tor (-cı, yapan, eden eki) + alis
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tek bir etkenin değil, birden fazla
etkenin tesiriyle ilgili olan
multifazik :
lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) (lat.) + phasis (görünüş, görünüm,
belirme, evre) (phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak,
görünmek, belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak,
göstermek, görünür kılmak) + isis (isim yapım eki) ) + ikos (ile ilgili, -a
ait, gibi) (gre.) * tek bir aşamadan değil, birbirini izleyen veya birlikte
bulunan birden fazla evre veya safhadan oluşan
multiferroik :
lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + ferrum (demir) + icus (ile ilgili,
gibi, -a ait) * bir malzemenin aynı anda birden fazla ferroik özelliğe
(ferromanyetizma, ferroelektriklik, ferroelastiklik) sahip olmasını ifade eden
özellik
multifidus :
lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + fidus (yarık, yarılma, bölünme)
(findere (yarılmak, bölmek, bölünmek; yarmak, bölmek, ikiye ayırmak) + idus
(sıfat yapım eki) ) * omurganın her iki yanında yer alan, sakrumdan eksene
kadar omurların dikenli çıkıntılarının her iki tarafındaki oluğu dolduran, çok
sayıda kısa ve derin liften oluşarak omurga segmentlerini birbirine bağlayan,
denge ve stabiliteden sorumlu olan bir dizi etli ve tendonlu fasikülden oluşan
kas
multifokal :
lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + focus (ocak, odak, yuva, fırın, ateş
yeri, ateş merkezi) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tek bir
merkezden değil, aynı anda veya farklı zamanlarda birden fazla odaktan
kaynaklanarak ortaya çıkan
multigravid :
lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + gravidus (hamile, yüklü) (gravis
(ağır, yüklü, yük altında) + idus (son ek) ) * daha önce birden fazla kez
hamile kalmış olan kadın
multigravida :
lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + gravidus (hamile, yüklü) (gravis
(ağır, yüklü, yük altında) + idus (son ek) ) * daha önce birden fazla kez
hamile kalmış olan kadın
multiinfarkt :
lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + infarctus (doku içine dolma,
tıkanmaya bağlı doku ölümü) (in (iç, içine, içinde) + farctus (doldurulmuş,
yığılmış) (farcire (doldurmak, yığmak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki)
) * bir organ veya dokuda, genellikle damar tıkanıklıklarına bağlı olarak,
farklı zamanlarda veya alanlarda gelişmiş birden fazla infarkt odağının
bulunması durumu
multilingual :
lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + lingua (dil; konuşma organı) + alis
(ile ilgili, -a ait) * ikiden fazla dili ileri düzeyde kullanabilen kişi veya
birden çok dilin birlikte kullanıldığı, kapsandığı durum, çok dil ile ilgili,
çok dilli
multilobüler :
lat., gre. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + lobos (yuvarlak çıkıntı,
yuvarlak parça, kulak memesi, beyin lobu) (gre.); lobus + ula, ulum, ulus
(küçültme eki) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * tek bir lop
yerine birden fazla küçük loplardan oluşan (organ, yapı, doku)
multiloküle :
lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + oculus (göz) * tek bir göz yerine
birden fazla göz (tomurcuk) aşısı uygulanmış (bitki)
multiloküler :
lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + oculus (göz) + aris (ile ilgili, -a
ait) * birden fazla göze ait olan, çok gözlü yapı veya sistemleri ifade eden;
optik ve anatomi bağlamında birden fazla görme odağı veya gözle ilişkili birden
çok unsur içeren
multimetre :
lat., gre. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) (lat.) + metros, metron (ölçü)
(gre.) * elektrik ve elektronik alanında gerilim, akım, direnç gibi birden
fazla elektriksel büyüklüğü ölçebilen çok amaçlı ölçüm cihazı
multinodüler :
lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + nodus (düğüm, yumak, yumru, boğum,
nod) + ulus, ula (küçültme eki) + aris (ile ilgili, -a ait) * tek bir nodül
yerine birden fazla nodül içeren, çok sayıda düğümcükten oluşan (organ, doku,
yapı)
multinükleer :
lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + nucleus (çekirdek, tohum, tane) (nux,
nucis (sert kabuklu meyve, ceviz) + leus (ile ilgili, -a ait) ) + aris (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tek bir çekirdek yerine iki veya daha fazla
çekirdek içeren (hücre, yapı)
multipar :
lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + parere (ortaya çıkarmak, doğurmak,
üretmek, yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, ürermek, öne getirmek,
başarmak; görünmek, belirmek, ortaya çıkmak), para (ortaya çıkarmış, doğurmuş,
üretmiş, yaratmış, oluşturmuş, meydana getirmiş, öne getirmiş, başarmış) *
birden fazla kez doğum yapmış olan (kadın)
multiparite :
lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + paritas (doğum, doğurganlık) (parere
(ortaya çıkarmak, doğurmak, üretmek, yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek,
öne getirmek, başarmak) + itas (isim yapım ve durum eki) ) * birden fazla kez
doğum yapmış olma durumu, çok doğumluluk olgusu
multipl :
lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + plicare (katlamak, bükmek), plex
(katlanmış, bükülmüş) * birden fazla öğe, birim veya durumu kapsayan, tek
başına olmayan, çoklu
multipl herediter ekzositoz :
lat., gre. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + plicare (katlamak, bükmek),
plex (katlanmış, bükülmüş) + heres, hered (mirasçı; varis, kalıtım yoluyla
alan) + itas (isim yapım ve durum eki) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) (lat.) + ex, exo (dış, dışında) + kytos (hücre, göze, odacık, boşluk,
oyuk, kap) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) * genellikle
EXT1 veya EXT2 gen mutasyonlarından kaynaklanan, kemik deformitelerine, ağrıya,
eklem hareket kısıtlılığına ve %2-20 oranında kötü huylu (malign) değişime yol
açabilen, genellikle çocukluk döneminde başlayan, uzun kemiklerin uçlarında
(metafiz) çok sayıda iyi huylu kıkırdak-kemik çıkıntısının (osteokondrom)
gelişmesiyle karakterize, otozomal dominant kalıtılan nadir bir genetik
hastalık
multipl skleroz :
lat., gre. * multiple sclerosis (multus (çok, çoklu, birçok, bol) + plicare
(katlamak, bükmek), plex (katlanmış, bükülmüş) (lat.) + sklerein (katılaşmak,
sertleşmek), skleros (katı, sert) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık
eki) (gre.) * merkezi sinir sisteminde, özellikle beyin ve omurilikte sinir
liflerini saran miyelin kılıfın bağışıklık sistemi tarafından tahrip edilmesi
sonucu ortaya çıkan, kas kontrolü, denge, görme ve diğer sinir fonksiyonlarını
etkileyen kronik nörolojik hastalık
multiplex :
lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + plicare, plectere (katlamak, bükmek,
kıvırmak, sarmak; örmek, dokumak), plexus (örgü, ağ, dokuma, doku, kıvrım;
katlanmış, bükülmüş, örülmüş, sarılmış; kat, katman, tabaka, satıh, yüzey) *
birden fazla öğe, birim veya durumu kapsayan, tek başına olmayan, çoklu
multipolar :
lat., gre. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + polos (kutup, eksen, aks, mil,
gök kutbu, dönme ekseni) (gre.); polus + aris (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) (lat.) * birden fazla kutup veya odak noktasına sahip olan (sistem,
organizma, hücre), çok kutuplu
multipotent :
lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + posse (yapabilmek, güç sahibi olmak,
yetkili olmak), potens, potent (güçlü, kuvvetli, yetkili) * birden fazla farklı
hücre tipine farklılaşabilme kapasitesine sahip olan (hücre)
multirezistan :
lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + resistent (direnç, dayanıklılık)
(resistere (karşı koymak, direnmek) (re (geri, karşı, tekrar) + sistere
(durdurmak, koymak, yerleştirmek) ) + ent (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) )
* aynı anda veya ardışık olarak birden fazla etkiye, özellikle ilaç veya
antimikrobiyal ajanlara karşı direnç geliştirmiş ve bu etkilere karşı koyabilme
kapasitesine sahip olan (organizma, hücre, hastalık)
multisentrik :
lat., gre. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) (lat.) + kentrikos (merkezcil)
(kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu,
sivri uç, iğne, dürtme) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (gre ),
centricus (lat.) * birden fazla merkez veya odak noktasına sahip olan, çok
merkezli
multislice ct :
lat., gre. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) (lat.) + slice (dilim, kesit)
(ing.) + CT (computed (hesaplamalı) + tomography (tomografi) ) ( (ing.) * tıbbi
görüntülemede, bilgisayarlı tomografi cihazı kullanılarak vücudun birden fazla
kesit halinde hızlı ve ardışık biçimde taranması ve bu sayede detaylı, çok
katmanlı üç boyutlu görüntülerin elde edilmesi yöntemi
multithreading :
lat., ing. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) (lat.) + threading (iş parçacığı
yürütme; iplikleme) (ing.) * bir işlemcinin aynı anda birden fazla iş
parçacığını çalıştırabilme yeteneği
multivalan :
lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + valens, valent (güçlü, kuvvetli,
kudretli; sağlıklı; değerli) (valere (güçlü olmak, kuvvetli olmak; sağlıklı
olmak; değeri olmak) + ens, ent (sıfat yapım eki) ) * birden fazla bağ
yapabilme kapasitesine sahip olan ve farklı atom veya gruplarla eşleşerek
çeşitli bileşikler oluşturabilen (atomun, iyon veya molekül)
multivalans :
lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + valentia (kudret, kuvvet, güç)
(valere (güçlü olmak, kuvvetli olmak; sağlıklı olmak; değeri olmak) + entia
(isim yapım eki) ) * bir atomun, iyonun veya molekülün birden fazla bağ
yapabilme kapasitesine sahip olan ve farklı atom veya gruplarla eşleşerek
çeşitli bileşikler oluşturabilme durumu
multivaryant :
lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + varians (değişen, farklılaşan)
(variare (değiştirmek, değiştirilmek) + ent, ens (ile ilgili, -a ait) ) * bir
şeyin temel yapısı veya özelliği korunmakla birlikte, biçim, özellik veya
davranış bakımından farklılık gösteren, çeşitlenen veya alternatif olarak
ortaya çıkan
multivizyon :
lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + visio (görme, görüş) (videre (görmek,
bakmak) + sio, tio (isim yapım eki) ) * bir sistemin, cihazın veya yöntemin
aynı anda birden fazla görüntü veya perspektifi sunabilme, çoklu görselleştirme
ve izleme kapasitesine sahip olma durumu
mulzim :
ara. * lezeme (gerekmek, gerekli olmak, ihtiyaç duyulmak, gerektirmek) * gerek,
gerekli, ihtiyaç duyulan, lazım
mum :
far., ara. * mum (balmumu) * parafin ve donyağından yapılan, ateş yakmak, ışık
sağlamak veya koruyucu kaplama yapmak amacıyla kullanılan silindirik veya
farklı şekilli nesne (mummy (mumya) (ing.), momie (mumya) (fra.), Mumie (mumya)
(alm.) )
mumah :
ara. * amaha (görmezden gelmek, körleşmek, dalmak, gaflet içinde olmak,
bocalamak, ne yapacağını şaşırmak, basiretsizce dolaşmak) * dalgın, gaflet
içinde, körleşmiş, şaşkın, bocalayan, basiretsizce dolaşan
mumahele :
ara. * mahala (hile yapmak, aldatmak, kandırmak) * hile yapma, aldatma,
hilekarlık
mumatele :
ara. * matala (örnek olmak, benzemek, model olmak) * bir nesnenin, davranışın
veya durumun başka bir nesne, durum veya modele uygun olarak benzer biçimde
meydana getirilmesi veya taklit edilmesi, ayrıca edebiyat ve retorikte
örnekleme ve karşılaştırma yoluyla ifade edilen benzerlik durumu (modulus,
model (örnek, prototip, temsil) (lat., ing.) )
mumbadevi :
san. * mumba (Bombay şehri) + devi (tarnrıça) * Hint mitolojisinde (Hinduizm)
koruyucu tanrıça olarak saygı gören, özellikle Mumbai civarında tapınılan dişi
ilah
mumcu :
far., ara. * mum (parafin ve donyağından yapılan, ateş yakmak, ışık sağlamak
veya koruyucu kaplama yapmak amacıyla kullanılan silindirik veya farklı şekilli
nesne, balmumu) + cu (yapan, eden eki) * mum yapan veya satan kişi; Yeniçeri
Ocağı'nda çavuşlardan sonra gelen ve yeniçeri ağasına bağlı olan subaylar ile
fitilli tüfek kullanan asker
mumerrad :
ara. * amara (canlandırmak, şenlendirmek, bayındır kılmak, inşa etmek,
yapılandırmak, bina etmek, yapı kurmak, imar etmek, onarmak, yapıp düzeltmek) *
imar edilmiş, bayındır kılınmış, yapılandırılmış
mumezzek :
ara. * zakka (temizlemek, arındırmak, ayıklamak, seçmek) * ayıklanmış,
arındırılmış, parçalanmış
mumidd :
ara. * madda (uzatmak, genişletmek, çekmek, germek, yaymak; desteklemek, yardım
etmek; çoğaltmak, artırmak) * imdad eden, yardım eden, yayan
mumil :
ara. * mala (eğilmek, meyletmek, yana yatmak, yönelmek), temayül (meyletme,
eğilme, yönelme) * bir tarafa doğru eğen, eğilen, eğlim gösteren, meyleden,
meylettiren
mu'min :
ara. * amene (güvenmek, inanmak, iman etmek, emin olmak, güvende kılmak,
emniyete almak) * iman eden, inanan, güvenen; emin kılan, güvende kılan
mumit :
ara. * mata (ölmek), mevt (ölü) * öldüren
mumps :
lat. * mump (şişlik, şişkinlik) * tükürük bezlerinde (parotis bezleri) şişlik
ve ağrıya yol açan, genellikle çocukları etkileyen ve bulaşıcı özelliğe sahip
viral hastalık, kabakulak
mumsik :
ara. * vasaka (bağlamak, sağlamlaştırmak, güven altına almak), misak (sağlam
bağ, ahit, kesin sözleşme) * tutan, kısan
mumtehin :
ara. * mahana (sınamak, sınav yapmak, denemek, test etmek), şmtihan (sınav,
deneme, test) * sınayan, deneyen, test eden, imtihan eden
mumya :
ara., lat. * mummia (mumya, balsamlanmış ceset) (mum (parafin ve donyağından
yapılan, ateş yakmak, ışık sağlamak veya koruyucu kaplama yapmak amacıyla
kullanılan silindirik veya farklı şekilli nesne) (ara.) + ia (isim yapım eki)
(lat.) * özellikle Antik Mısır’da ölüleri çürümeden korumak amacıyla balmumu ve
koruyucu maddelerle sarılarak hazırlanan ceset veya bu işlem sonucu elde edilen
korumalı ölü beden
munadi :
ara. * nada (seslenmek, çağırmak, istek bildirmek, haykırmak, bağırmak), nadi
(seslenen, çağıran, bağıran) * seslenici, bağırıcı
munassab :
ara. * nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak,
uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek,
yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak,
belirlemek, tayin etmek, konum vermek), nasb (dikilitaş) * kurulmuş, dikilmiş,
yığılmış, inşa edilmiş, birbiri üstüne konulmuş
munazzaf :
ara. * nazafa (temizlemek, arındırmak, saflaştırmak, tanzif etmek), tanzif
(temizleme, arındırma, saflaştırma), nazif (temizleyen, arındıran, saflaştıran
tanzif eden) * temizlenmiş, arınmış, saflaştırılmış, tanzif edilmiş
munazzama :
ara. * nazama (düzenlemek, dizmek, sıralamak, tertip etmek, sistem kurmak),
tanzim (düzenleme, dizme, sıralama, tertip etme, sistem kurma), nizam (düzen,
dizi, tertip, sistem), intizam (düzenleme, tertipleme) * düzenlenmiş, tertip
edilmiş, sistematikleştirilmiş, tanzim edilmiş
munazzım :
ara. * nazama (düzenlemek, dizmek, sıralamak, tertip etmek, sistem kurmak) *
düzenleyen, tertip eden, dizen, sıralayan, sistematikleştiren, tanzim eden
munbes :
ara. * nabasa (dağılmak, parça parça olmak, parçalanmak) * dağılmış, parça
parça dağılmış, parçalanmış
munbit :
ara. * nabata (büyümek, filizlenmek, yeşermek, bitmek, yetişmek), nabit
(büyüyen, filizlenen, yeşeren, biten, yetişen), nebat (bitki, ot, yeşeren,
filizlenen) * eken, bitiren, yetiştiren
munchausen by proxy sendromu
:
alm., ing., gre. * Munchausen (Alman asilzade ve asker Baron Karl Friedrich
Hieronymus von Münchhausen) + by proxy (vekil aracılığıyla, başkasını
kullanarak) (by (aracılığıyla, sayesinde) + proxy (vekil) ) (ing.) + syndromon
(sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) * bir kişinin, kendi
çocuğu veya bakımındaki başka bir çocuk üzerinde sahte hastalık belirtileri
ortaya çıkararak ilgi çekmeye, bakım veya tıbbi müdahale sağlamaya çalışması ve
bu yolla çocuğa zarar vermesi ile karakterize psikolojik sendrom
munci :
ara. * naca (kurtarmak, güvene kavuşturmak, tehlikeden azade kılmak) *
kurtaran, kurtarıcı
mundar :
far. * murdan (ölmek, vefat etmek), murdar (ölmüş, leş, ceset) * ölmüş, leş,
ceset; hem fiziksel hem de manevi anlamda kirli, lekeli veya haram sayılan;
temiz olmayan, ruhen veya bedenen arınmamış, kirli, pis, lekeli; şeriata uygun
olarak kesilmemiş olan (hayvan); cinsel ilişkiden sonra yıkanmamış (kimse)
munezzil :
ara. * nazala (indirmek; ağırlamak), nuzul (inme, indirme; ağırlama) * indiren,
ağırlayan
munfasıl :
ara. * fasala (ayırmak, bölmek, açıklamak, ayırt etmek, ayrıştırmak,
ayrıntılandırmak, detaylandırmak, farklılaştırmak), fasıl, fasl (ayrım,
ayrışım, ayrılma, bölüm, bölme, kısım, kesinti devre, dönem ayırma, ayrılma) *
ayrılmış, bölünmüş, açıklanmış, ayrıntılandırılmış, ayrıştırılmış,
detaylandırılmış
munfasım :
ara. * fasama (ayırmak, bölmek, sınıflandırmak, kırmak, koparmak) * ayrılmış,
bölünmüş, sınıflandırılmış, kırılmış, kopmuş
munfatır :
ara. * fatara (yarılmak, açılmak, kesilmek), infitar (yarılma, açılma,
kesilme), fetret (yarılış, açılış, kesiliş) * yarılan, açılan, kesilen, infitar
eden
munhal :
ara. * nahala (boş bırakmak, açmak, yerini açmak; boşa çıkmak, yok olmak,
karşılığı olmamak), nuhl (yok, boş) * boş, karşılığı olmayan, yok olan
(annihilate, annihiler (ortadan kaldırmak, yok etmek), nihilism, Nihilismus
(yokçuluk) (ing., fra., alm.), vernichten (yoketmek), nicht (yok) )
munib :
ara. * naba, navb (dönmek, yönelmek, geri gelmek) * dönen, geri gelen, gerçeğe
yönelen
munis :
ara. * anasa (alışmak, dostluk etmek, huzur bulmak, yakın olmak), inas, üns
(alıştırma, alışkanlık, dostluk, yoldaşlık) * dost, yoldaş, yumuşak başlı,
evcil, uysal, cana yakın
munise :
ara. * anasa (alışmak, dostluk etmek, huzur bulmak, yakın olmak), inas, üns
(alıştırma, alışkanlık, dostluk, yoldaşlık) * dost, yoldaş, yumuşak başlı,
evcil, uysal, cana yakın (kadın)
munkabız :
ara. * kabada, kabaza (belgelemek, tasdik etmek, sıkmak, daraltmak, kavramak,
tutmak, yakalamak, almak, kabz etmek), kabiz (tutan, kavrayan, kabzeden,
tutan), inkıbaz (büzülme, çekilip toplanma; tıkanma, zorlaşma; sıkıntı, keder,
gamlı olmak; kabızlık, tutukluk, inkibad) * büzülen, toplanan, tutulan, tutan;
kabız, dışkılaması zor olan
munkair :
ara. * ka’ara (sökmek, yerinden çıkarmak, koparmak) * sökülmüş, kopmuş,
yerinden çıkarılmış
munkalib :
ara. * kalaba (dönmek, döndürmek, ters döndürmek, tersine çevirmek) * dönen,
dönmüş, dönüşmüş, inkilab eden, değişmiş, değişen
munkarız :
ara. * karada, karaza (çökmek, batmak, zarar görmek; dişlemek, kemirmek,
kırpmak), inkiraz (batma, çökme, çöküş, dağılma, son bulma, yok olma, sönme;
aşınma, yıpranma, kırpılma) * batmış, çökmüş, bitmiş, sonlanmış, son bulmuş,
mahvolmuş, sönmüş
munkariz :
ara. * karada, karaza (çökmek, batmak, zarar görmek; dişlemek, kemirmek,
kırpmak), inkiraz (batma, çökme, çöküş, dağılma, son bulma, yok olma, sönme;
aşınma, yıpranma, kırpılma) * batmış, çökmüş, bitmiş, sonlanmış, son bulmuş,
mahvolmuş, sönmüş
munker :
ara. * nakara, nakira (bilmemek, tanımamak, reddetmek, yadsımak, inkar etmek),
nukr (bilmeme, tanımama; zorlanma, diretme, reddetme, yadsıma, inkar etme) *
doğruyu, gerçeği veya kabul edilen öğretiyi inkar eden, reddeden veya yadsıyan;
bilinmeyen, tanınmayan, kabul edilmeyen, çirkin, kötü, yadırganan
munker illüzyonu :
alm. * munker (Alman psikolog Heinrich Munker) (alm.) + illusio (gerçekte
tezahür etmeyen bir olguyu veya olayı gerçekmiş gibi algılatma, yanıltma,
yanılsama yaratma, zihnen yanlış yönlendirme) (lat.) * gözün veya beynin
algılamasında yanlış yorumlamaya yol açan, nesnenin veya olayın gerçekte
olduğundan farklı algılanmasına sebep olan yanılsama
munsab :
ara. * nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak,
uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek,
yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak,
belirlemek, tayin etmek, konum vermek) * birbiri ardından gelen, birbirini
takip eden, ardışık, mütevali
munsabig :
ara. * sabaga (boyamak, renklendirmek), sibg (boya), sibgat, insibag (boyama) *
boyanan, insibag eden
munsarım :
ara. * sarama (kesmek, biçmek), sarim (kesen, biçen, ekim biçen), insiram
(kesme, biçme) * kesilen, biçilen, kat edilen, hasad edilen
munsarif :
ara. * sarafa (yönelmek, sapmak, yön değiştirmek, ayrılmak, değişmek,
dönüşmek), sarrafa (dönüştürmek, çevirmek, harcamak, yöneltmek, harcamak,
kullanmak; dilediği gibi kullanmak, yönetmek, işlem yapmak, davranmak), insiraf
(sarfetme, harcama, çekilip gitme, çekilme, dönme, geri dönme, sapma, yön
değiştirme; bir işten veya durumdan kendi isteğiyle veya edilgin biçimde uzaklaşma,
ayrılma veya yüz çevirme) * çevrilen, dönen, dönüşen, geri dönen, çekilip giden
munsarih :
ara. * saraha (açıklamak, açığa çıkarmak, dile getirmek, seslenmek), sarih
(apaçık, açık, net, kesin, berrak, anlamı belirgin, belli, açıkça ifade
edilmiş, anlaşılır) * açık, belirgin, belli, meydanda, zahir
munsıf :
ara. * nasafa (yarmak, yarım etmek, ikiye bölmek, yarı olmak, eşitlemek,
ortasını bulmak, adil olmak, orta yol bulmak), insaf (adalet, yargıda ölçülü
olma, ılımlılık, hakkaniyet, merhamet) * insaflı, adil, merhametli,
hakkaniyetli, hakka riayet eden;
munşi :
ara. * naşa (oluşturmak, yapılandırmak, başlatmak), inşa (oluşturma,
yapılandırma, başlatma) * inşa eden, yapılandıran, oluşturan, başlatan
muntabıh :
ara. * tabaha (pişirmek) * pişmiş, pişen, pişirilmiş
muntabık :
ara. * tabaka (örtmek, kaplamak, üst üste gelmek, uymak, uygun düşmek,
örtüşmek), tabbaka (uygulamak, bir şeyi başka bir şeye uygun hale getirmek,
örtüştürmek), tetabuk (uygunluk, örtüşme), tabaka (katman, yüzey, satıh,
tabaka, üst üste gelen şey, örtü), intibak (uyum sağlama, uygun hale gelme,
örtüşme) * intibak eden, uyan, örtüşen, uygun olan, denk olan
muntalik :
ara. * talaka (serbest olmak, çözülmek, bağdan kurtulmak; salmak, yollamak,
boşlamak, boşamak, bağını çözmek, serbest bırakmak, kayıtlamamak), talak
(boşama, salıverme), intilak (serbest kalma, bağından kurtulma, salınma,
salıverilme, boşlanma) * serbest bırakılmış, çözülmüş, bağdan kurtarılmış,
salınmış, boşlanmış, boşanmış
muntamıs :
ara. * tamasa (silmek, yok etmek, izini kaybettirmek), intimas (silinme,
kaybolma, yok olma, belirsiz olma) * silinmiş, yok edilmiş, kaybolmuş,
belirsizleşmiş
muntasıf :
ara. * nisf (yarı, orta) * yarılanmış, ortasına varılmış
muntasıh :
ara. * nasaha (öğüt vermek, nasihat vermek; samimi olmak; doğruyu göstermek),
nasihat, nush (öğüt, ihtar, tavsiye, ibret verici ders), intisah (verilen öğütü
dinleme, edilen nasihatı tutma) * nasihat dinliyen, öğüt dinleyen
muntavi :
ara. * tavy (toplamak, bir araya getirmek, biriktirmek; dürmek), tayy (dürme) *
dürülmüş, dürülüp bükülmüş, devşirilmiş
muntazam :
ara. * nazama (düzenlemek, tertip etmek, sıraya koymak, uyum sağlamak), nizam
(düzen, tertip, sistem), intizam (düzen, düzenlilik, tertip, uyum ve ahenk,
sistematik olma) * düzenli, tertipli, dizili, sistematik
muntazar :
ara. * nazara (bakmak, beklemek, gözetmek, göz önünde tutmak), intizar (bakma,
bekleme, gözleme, bir şeyin olmasını umut ederek sabırla bekleyiş) * bakılan,
beklenen, gözetilen
muntazır :
ara. * nazara (bakmak, beklemek, gözetmek, göz önünde tutmak), intizar (bakma,
bekleme, gözleme, bir şeyin olmasını umut ederek sabırla bekleyiş) * bakılan,
beklenen, gözetilen, intizar edilen; bakan, bekleyen, gözeten, intizar eden
muntekim :
ara. * nekama (öç almak, cezalandırmak, kendisine yapılan bir kötülüğün
karşılığını vermek, öç almak), intikam (uğradığı zararın veya haksızlığın
karşılığını verme, öç alma, cezalandırma) * intikam alan, öç alan
muntingia :
lat. * Munting (Hollandalı botanikçi Abraham Munting) + ia (isim yapım eki) *
Muntingiaceae familyasına ait, tropik meyve veren ağaç cinsi
muntingiaceae :
lat. * Muntingia (Hollandalı hekim ve botanikçi Abraham Munting'in soyadından)
+ aceae (-giller, bitki familyası eki) * kiraz benzeri küçük meyveleri bulunan
tropikal ağaç ve çalıları kapsayan, Muntingia cinsi çevresinde sınıflandırılan
bitki familyası
munu :
ara. * na'a (uzaklaşmak, ağır gelmek, zor gelmek, zorlamak, yük taşımak) * yük
altında olan, yük taşıyan, zorlanan
munzalim :
ara. * zalama (zorbalık etmek, hak ve adalete aykırı davranmak, haksızlık
etmek; karartmak, karanlık kılmak, kararmak, karanlık olmak), zalim (zulmeden,
haksızlık eden, zorba), zulm (haksızlık, zorbalık, eziyet, baskı), mazlum
(haksızlığa uğrayan ve baskı altında ezilen, kendisine zulmedilen, zulüm gören,
zulme maruz kalmış olan) * isteyerek veya istemeyerek zalimin zulmüne boyun
eğen
munzam :
ara. * zamma (artırmak, eklemek, ilave etmek), zamm (artış, ilave, ekleme, ek)
* eklenen, ilave edilmiş, artırılmış; özellikle metin, belge, görev veya miktar
gibi şeylere sonradan eklenen, ilave edilen veya artırılan unsur
munzir :
ara. * nazara (bakmak, görmek, incelemek, gözetmek) * bakan, önceden gören;
ekran, baktırıcı, bakılan (monitor (ekran) (lat., ing.), moniteur (ekran)
(fra.), Monitor (ekran) (alm.) )
munzir :
ara. * nazara (uyarmak, bakmak, gözetmek) * uyaran, bakan, gözeten
munzur :
ara. * nazara (uyarmak, gözetmek, bakmak) * zararlı, yaramaz, hayta
muon :
gre. * mu (Yunanca alfabedeki 12. harf olan mu (μ) harfinden) + on
(parçacık/tanecik eki) * elektronla aynı sınıfa ait olan ancak elektronun
yaklaşık 200 katı kütleye sahip olan ve radyoaktif bozunma süreçlerinde ortaya
çıkan yüksek enerjili, kararsız, negatif veya pozitif yüklü, kısa ömürlü temel
parçacık, lepton türü elementar parçacık
mupirosin :
lat. * mupiro (mupirozin kök bileşiği; ticari veya kimyasal isimlendirme) +
icin (kimyasal madde eki; protein sentez inhibitörü veya antibiyotik sınıfı
eki) * bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde topikal olarak kullanılan,
Staphylococcus aureus ve Streptococcus türlerine karşı etkili, protein
sentezini inhibe ederek bakteriyi öldüren veya büyümesini durduran antibiyotik
madde (C26H44O9)
murabaha :
ara. * rabaha (faydalanmak, fayda elde etmek, kazanç elde etmek, gelir elde
etmek, kar etmek), ribh (fayda, kazanç, gelir, kar) * İslami finans ve
ticarette, satıcı ile alıcı arasında malın alış fiyatı ve üzerine eklenen kar
miktarının önceden belli olduğu, faizsiz ve şeffaf biçimde gerçekleşen satış
türü
murabata :
ara. * rabata (bağlamak, birleştirmek, bir araya getirmek, iliştirmek,
ilişkilendirmek), rabita (bağ, bağlantı, ilişki, bağlama) * bağlama, bağlanma;
düşmanla karşılaşılacak yerlerde gözetip sebatla nöbet bekleme; mülazemet etme
murabba :
ara. * erbaa (dört) * dört köşeli şekil, dörtgen, dörde çıkarılmış; dörtlü;
dört şeyden olmuş; kare
murabba :
ara. * erbaa (dört), rabia (dörtlü) * dörtlü, dörtlenmiş; dört köşeli şekil,
kare
murabba :
ara. * rabba (çoğaltmak, artırmak, büyütmek, yetiştirmek, eğitmek, öğretmek),
rab (eğitmen, öğretmen, yetiştirici), terbiye (eğitim, öğretim), riba (artma,
artış, çoğalma, fazlalaşma, yükselme, faiz, prim faiz) * terbiye görmüş,
eğitimli, öğretimli (therapy (tedavi, terapi) (gre.) )
murabıt :
ara. * rabata (bağlamak, birleştirmek, bir araya getirmek, iliştirmek,
ilişkilendirmek), rabita (bağ, bağlantı, ilişki, bağlama) * bağlayan,
bağlanmış; kalbini Allah'a bağlayan
murad :
ara. * erada (istemek, arzulamak, yönelmek), irad (isteme, seçme, yönelme
yetisi), irade (isteme, seçme, yönelme) * istenen, arzulanan, seçilen, yönelinen;
amaçlanan
muradif :
ara. * radafa (arkadan gelmek, peş peşe gelmek, takip etmek) * anlamları aynı
veya çok yakın olan kelimelerden her biri; dilbilimde aynı kavramı farklı
sözcüklerle ifade eden ve birbirinin yerine kullanılabilen eş anlamlı sözcük ve
ifade
muradiye :
ara. * murad (istenen, arzulanan, seçilen, yönelinen; amaçlanan) + iye (isim
yapım eki) * Van’ın bir ilçesi
muraenidae :
gre., lat. * myraina, müren balığı) (lat.) + idae (-giller, hayvan familyası
eki) (lat.) * yılan balığına benzeyen deniz balıklarını kapsayan, uzun
silindirik gövdeleri, pulsuz yapıları, güçlü çeneleri olan, mağaralar ile
kayalık resiflerde saklanarak yaşayan müren balıkları familyası
muragıb :
ara. * ragaba (talep etmek, istemek, aramak, arzulamak, yönelmek, rağbet etmek;
acıkmak, aç olmak), rağbet (isteme, arzulama, talep etme, yönelme, beğenme,
tercih etme; aç olma, açlık) * talep eden, isteyen, arzulayan, rağbet eden
murahhas :
ara. * rahasa (izin vermek, yetkilendirmek, delege etmek, ruhsatlandırmak),
ruhsat (izin, yetki, otorite, delegasyon) * yetki verilmiş, yetkilendirilmiş,
delege edilmiş, temsil ve karar alma hakkı tanınmış
murahhil :
ara. * rahala (göç etmek, bir yerden bir yere gitmek), rihlet (göç), terhil
(göç etme; göç ettirme) * bir yerden diğer bir yere göçüren, terhil eden
murai :
ara. * raa (görmek, gözetmek; başkalarına gösterir gibi yapmak) *
davranışlarında içtenlikten uzak olup başkalarının görmesi ve takdir etmesi
için gösteriş yapan, ikiyüzlü kimse, gösteriş yapan, riyakar; riayet eden bakıp
gözeten
murakabe :
ara. * rakabe (gözetmek, gözetlemek, gözlemek, kontrol etmek, dikkatle izlemek)
* dikkatle izleme, denetleme, denetim ve kontrol
murakasa :
ara. * rakasa (dans etmek), raks (dans), rakkas (dansçı, dansör), rakkase
(dansöz) * raksetme, dans etme, dans
murakıb :
ara. * rakabe (gözetmek, gözetlemek, gözlemek, kontrol etmek, dikkatle izlemek)
* gözetmen, denetçi, kontrolör
murakıp :
ara. * rakabe (gözetmek, gözetlemek, gözlemek, kontrol etmek, dikkatle izlemek)
* gözetmen, denetçi, kontrolör
murakka :
ara. * raka (yamamak), ruk (yama) * yamalı, yamanmış
murakkak :
ara. * rakka (incelmek), rikkat (incelik), raki (yükseltgenmiş, inceltilmiş) *
ince, incelmiş
murakkam :
ara. * rakama (yazmak, numaralamak, sayılandırmak, koymak), rakm (sayı) *
yazılı, yazılmış; numaralanmış, numara konulmuş, sayı konulmuş,
rakamlandırılmış
mural :
lat. * murus (duvar, cidar) + alis (ile ilgili, -a ait) * duvarla ilgili; bina
ve kamusal alanların duvarlarına yapılan, büyük ölçekli resim veya duvar
yüzeyine ait sanatsal çalışma
mural trombus :
lat., gre. * murus (duvar) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) + thrombos
(pıhtı) (gre.) * kalp boşluğu veya damar duvarına yapışık şekilde oluşan,
lümeni tamamen tıkamayan kan pıhtısı
murassa :
ara. * rassa (süslemek, kakmak, taş yerleştirmek), bezemek, donatmak) * süslü,
değerli taşlarla süslü; sırmalı; İki mısra veya iki fıkrası birbiri ile aynı
vezin ve kafiyede olan söz veya beyit
murassas :
ara. * rassasa (kurşunlamak, lehimlemek, metal kaplamak) * metal yüzeylerin dayanıklılığını
artırmak veya sızdırmazlık sağlamak amacıyla kurşun veya kalay ile kaplanmış,
lehimlenmiş
murat :
ara. * erada (istemek, arzulamak, yönelmek), irad (isteme, seçme, yönelme
yetisi), irade (isteme, seçme, yönelme) * istenen, arzulanan, seçilen,
yönelinen; amaçlanan; erkek ismi
muratlı :
ara. * murad (istenen, arzulanan, seçilen, yönelinen; amaçlanan) * Tekirdağ’ın
bir ilçesi
muratpaşa :
ara., far. * murad (istenen, arzulanan, seçilen, yönelinen; amaçlanan) + paşa
(şah, hükümdar, reis) (pati (usta) + şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan,
padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) ) (far.) * Antalya'nın bir
ilçesi
murbi :
ara. * raba (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak; kabarmak; büyümek, yükselmek), riba
(artma, artış, çoğalma, fazlalaşma, yükselme, faiz, prim faiz) *
bereketlendiren, çoğaltan
murcifune :
ara. * racafa (yalan konuşmak, yalan bilgi yaymak) * yalan haber yayanlar
murç :
far. * murç (sivri uçlu çelik alet; taş ve beton delmede kullanılan kalem
biçimli araç) * betonu delmekte kullanılan sivri
murdar :
far. * murdan (ölmek, vefat etmek), murdar (ölmüş, leş, ceset) * ölmüş, leş,
ceset; hem fiziksel hem de manevi anlamda kirli, lekeli veya haram sayılan;
temiz olmayan, ruhen veya bedenen arınmamış, kirli, pis, lekeli; şeriata uygun
olarak kesilmemiş olan (hayvan); cinsel ilişkiden sonra yıkanmamış (kimse)
murdia :
ara. * rada'a (süt vermek, emzirmek) * süt veren, emziren; süt anası
murdifin :
ara. * radafa (ardından gitmek, takip etmek, peşinden gitmek; eklemek, sıraya
koymak), redif (şiirde mısra sonunda anlam veya ses bakımından tekrar edilen
kelime veya ek; sona ekleme, dizme) * ard arda, ardışık, birbirini takip eden,
konsekütif
murein :
lat. * murus (duvar, cidar) + in (ile ilgili, -a ait) (lat.) * bakterilerin
hücre duvarını oluşturan, hücreye şekil ve dayanıklılık kazandıran,
peptidoglikan yapılı temel biyopolimer
murg :
far. * murg (kuş) * yumurtlayan omurgalılardan, akciğerli, sıcak kanlı, vücudu
tüylerle örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu, yumurtlayarak üreyen
omurgalı hayvanların ortak ismi, kuş (Simurg (si (otuz) + murg (kuş) ) (Pers
mitolojisinde ve edebiyatındaki efsanevi kuş, Zümrüdüanka) )
murgul :
gür. * murg (karanlık, gölgeli; yoğun ormanlı yer) + ul (yer eki) * Artvin’in
bir ilçesi
murid :
ara. * erada (istemek, arzulamak, yönelmek), irad (isteme, seçme, yönelme
yetisi), irade (isteme, seçme, yönelme) * isteyen, arzulayan, irad eden,
yönelen; tasavvufta bir şeyhi rehber edinerek manevi eğitim yoluna giren ve
hakikati arzulayan kimse
muridae : lat.
* mus (fare, sıçan cinsi) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * fareleri,
sıçanları ve bunlarla yakın akraba kemirgenleri kapsayan, geniş yayılış
gösteren memeliler familyası, faregiller, sıçangiller
murikat :
lat. * muricatus (sivri çıkıntılarla kaplı, dikenli) (murex (mor deniz
salyangozu, dikenli kabuklu deniz canlısı; diken, sivri çıkıntı) + atus (sıfat
yapım eki) ) * küçük sivri çıkıntılar, dikenimsi kabarcıklar veya sert
kabartılar taşıyan (yüzey veya yapı), kısa, sert dikenli, pürüzlü veya kabarcıklı
murinus :
lat. * mus (fare, sıçan cinsi) + inus (ile ilgili, -a ait) * fareye ait olan,
fare gibi
muris :
ara. * varasa (miras bırakmak, varis olmak, devralmak, miras almak), irs
(miras, kalıt, kalıtım, başkasına bırakılan mal veya şey), varis (mirasçı) *
miras bırakan, miras devreden
murmur :
lat. * murmur (mırıltı, uğultu, fısıltı) * Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı
olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji ile ilgili olan ve 72 cini
tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, felsefe öğreten,
ölülerin ruhlarını çağırıp onlara sorular sorabilen, akbabaya binen ve iki
bakanıyla birlikte otuz lejyon şeytana hükmeden, hem bir Dük hem de bir Kont
olarak tanımlanan 54. cin
murmur :
lat. * murmur (mırıltı, uğultu, fısıltı, belirsiz ses) * düşük şiddetli,
sürekli ve düzensiz ses veya fısıltı niteliğindeki ses, tıpta özellikle kalp
veya damar yapılarındaki anormal akım sesi
mursa :
ara. * rasa (demir atmak, yerleşmek, sabitlenmek, karar kılmak) * gerçekleşip
kesinlik kazanma, bir durumun veya kararın yerleşmesi ve artık değişmez hale
gelmesi, vuku bulma, karar kılınma
mursil :
ara. * rasala (göndermek, yollamak, sevketmek, salmak), resul (gönderilen, sevk
edilen), mursel (gönderilmiş, sevk edilmiş) * gönderen, sevk eden
murşid :
ara. * raşada (doğru yolu göstermek, doğruya yönlendirmek, rehberlik etmek),
irşad (doğru yolu gösterme, yönlendirme ve aydınlatma; özellikle dini veya
ahlaki konularda rehberlik etme) * doğruyu gösteren, doğruya yönlendiren,
rehberlik eden
murt :
gre., lat. * myrtos (mersin ağacı, hoş kokulu çalı) (gre.) + myrtus (mersin)
(lat.) * Akdeniz ve Karadeniz bölgelerinde yetişen, yaprakları aromatik,
meyvesi ve yağı tıbbi ve kozmetik amaçlarla kullanılan, her dem yeşil çalı veya
küçük ağaç formundaki mersin bitkisi
murtabit :
ara. * rabata (bağlamak, birleştirmek, bir araya getirmek, iliştirmek,
ilişkilendirmek), rabita (bağ, bağlantı, ilişki, bağlama), irtibat (kişiler,
kurumlar veya olaylar arasındaki bağlantı, ilişki, ilinti veya temas durumu) *
bağlı, bağlantılı, ilgili, ilintili, ilişkili, alakalı
murtad :
ara. * irteda (geri dönmek, vazgeçmek) * geri dönen, vazgeçen; dininden dönen
murtaza :
ara. * radiya (razı olmak, hoşnut kalmak, memnun olmak, beğenmek) * razı
olunmuş, hoşnut kalınmış, memnun olunmuş, beğenilmiş, seçilmiş
murtazı :
ara. * raza, radaa (emzirmek, meme vermek, süt vermek), irda (meme verme, süt
verme, emzirme), irtiza, irtida (süt emme, irtiza) * süt emen, irtiza eden
murteb :
ara. * rataba (şüphe etmek, kuşku duymak, tereddüt etmek) * şüphe duyan,
şüpheci
murteza :
ara. * radiya (razı olmak, hoşnut kalmak, memnun olmak, beğenmek) * razı
olunmuş, hoşnut kalınmış, memnun olunmuş, beğenilmiş, seçilmiş
murzı :
ara. * razaa, radaa (emzirmek, meme vermek, süt vermek), irda (meme verme, süt verme,
emzirme), irtiza, irtida (süt emme, irtiza) * çocuk emziren, süt emziren
musa :
mıs., ibr. * mou (su), mose (çocuk, oğul) (mıs.), mashah (çekip çıkarmak, sudan
çıkarmak), moşe (çekip çıkarmak; sudan kurtarmak) (ibr.) * İsrailoğulları’nı
Mısır’dan çıkaran, Tevrat’ta ve Kur’an’da adı geçen büyük peygamber
musab :
ara. * saba (dönmek, geri gelmek, karşılıklandırmak), sevab (ödüllendirme,
karşılıklandırma, ecir verme) * karşılıklandırılmış, sevab kazanmış,
ödüllendirilmiş, ecir verilmiş
musabbag :
ara. * sabaga (boyamak, renklendirmek), sibg (boya), sibgat, insibag (boyama) *
boyalı, boyanmış
musabeyli :
ibr., tür. * mou (su), mose (çocuk, oğul) (mıs.), mashah (çekip çıkarmak, sudan
çıkarmak), moşe (çekip çıkarmak; sudan kurtarmak; erkek ismi) (ibr.) + beg, bey
(bay, kişi; ağa, efendi, reis, amir, lider, hakim, hükümdar, yönetici,
sayesinde imkana sahip olunan, erkek için saygı ifadesi olan son ek; asil,
soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk sahibi) + li (ile, beraber, birlikte,
sahibi) (tür.) * Kilis’in bir ilçesi
musaceae :
ara., lat. * muz (muz) (ara.) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) *
Zingiberales takımına ait, muz bitkilerini ve yakın akraba türleri kapsayan,
yalancı gövdeleri ve dev yapraklarıyla ağaca benzeyen büyük tropikal otsu
bitkilerden oluşan muzgiller familyası
musaddak :
ara. * sadaka (doğrulamak; doğru olmak, sözünde durmak, doğruluğunu göstermek;
içtenlik göstermek) * doğrulanmış, doğruluğu tasdik edilmiş, tasdik edilmiş
musaddık :
ara. * sadaka (doğrulamak; doğru olmak, sözünde durmak, doğruluğunu göstermek;
içtenlik göstermek) * doğrulayan, tasdik eden, sözünde duran
musaddik :
ara. * sadaka (doğrulamak; doğru olmak, sözünde durmak, doğruluğunu göstermek;
içtenlik göstermek) * doğrulayan, tasdik eden, sözünde duran
musademe :
ara. * sadama (çarpmak, çarpışmak, tokuşmak, vurmak) * iki şeyin karşılıklı
olarak birbirine çarpması, çarpışması veya çatışması, çarpışma, vuruşma
musadere :
ara. * sadara (zorla almak, el koymak, müsadere etmek) * zorla alma, zoralım,
el koyma; zulmetme, cebretme
musaffa :
ara. * safa (arıtmak, temizlemek, saf kılmak, ayıklamak, elemek; saf olmak,
arınmak, temiz olmak, temizlenmek, arınmak, seçilmek, elenmek), ıstafa (seçmek,
ayırmak, tercih etmek, ayıklamak, üstün tutmak) * temizlenmiş, arıtılmış, saf
hale getirilmiş, saflaştırılmış
musafihin :
ara. * safaha (açıkça ve meşru olmayan şekilde ilişkiye girmek) * evlilik bağı
olmaksızın cinsel ilişki kuran, zina eden, namussuz, dost edinen
musaggar :
ara. * sağir (küçük), musaggar * küçük duruma getirilmiş, küçültülmüş,
ufaltılmış
musahabe :
ara. * sahaba (birlikte olmak, arkadaşlık etmek, refakat etmek), sahib
(arkadaş, dost) * iki veya daha fazla kişinin karşılıklı konuşarak düşünce,
duygu ve bilgilerini paylaşması, sohbet, birlikte bulunma, arkadaşlık etme
musahhar :
ara. * sahhara (boyun eğdirmek, buyruğa almak, hizmete vermek, kontrol altına
almak; büyülemek, sihirlemek) * ilahi kudret veya başka bir otorite tarafından
belli bir amaca hizmet etmesi için hakimiyet altına alınmış, yönetilen veya
kullanıma hazır hale getirilmiş, buyruğa alınmış, kontrol altına alınmış;
büyülenmiş, sihirlenmiş
musahhih :
ara. * sahha (doğrulamak, düzeltmek, tashih etmek), tashih (doğrulama,
düzeltme), sahih (doğru, düzgün, düzeltilmiş) * yanlışları düzelten, doğruluğu
sağlayan, düzeltmen, korektör
musahhir :
ara. * sahhara (boyun eğdirmek, buyruğa almak, hizmete vermek, kontrol altına
almak; büyülemek, sihirlemek; alay etmek) * buyruğa alan, kontrol altına alan;
alay eden
musahib :
ara. * sahaba (birlikte olmak, arkadaşlık etmek, refakat etmek), sahib
(arkadaş, dost) * yakın dost, sohbet arkadaşı
musahip :
ara. * sahaba (birlikte olmak, arkadaşlık etmek, refakat etmek), sahib
(arkadaş, dost) * yakın dost, sohbet arkadaşı
musakka :
ara. * saka, saky (sulamak, akıtmak, dökmek) * sulandırılmış; küçük parçalar
halinde doğranmış patlıcan, kabak gibi sebzelerin soğan, kuşbaşı et veya
kıymayla birlikte pişirilmesiyle yapılan yemek
musakkal :
ara. * sakala (ağır gelmek, ağır olmak), sakkala (ağırlaştırmak, yüklemek, sorumluluk
vermek), sikl (ağırlık, yük) * üzerine ek yük veya sorumluluk yüklenmiş,
ağırlıklandırılmış
musalla :
ara. * salla (dua etmek, namaz kılmak) * dua yeri
musallat :
ara. * sallata (egemen olmak, boyun eğdirmek, hakim olmak, hükmetmek, tasallut
etmek), sultan (hakim, hükmeden, egemen, boyun eğdiren), tasallut (egemen olma,
boyun eğdirme, hakim olma, hükmetme) * bir kişi, varlık veya durumun tamamen
kontrol altına alınmış, hakimiyet veya etki altına sokulmuş, tasalluta uğramış;
kötü ruh, hastalık veya etki altında olan
musalli :
ara. * salla (dua etmek, namaz kılmak) * dua eden, sala eden
musallit :
ara. * sallata (egemen olmak, boyun eğdirmek, hakim olmak, hükmetmek, tasallut
etmek), sultan (hakim, hükmeden, egemen, boyun eğdiren), tasallut (egemen olma,
boyun eğdirme, hakim olma, hükmetme) * sürekli zorluk ve rahatsızlık veren,
musallat olan, dadanan, egemen olan, hakim olan, boyunduruğa alan
musamaha :
ara. * samaha (hoşgörmek, tolerans göstermek, bağışlamak) * affedici ve
anlayışlı davranma, hoşgörü, tolerans
musammat :
ara. * samma (belirlemek, tayin etmek, ölçmek) * önceden net olarak
belirlenmiş, sınırları veya miktarı saptanmış, belirlenmiş, tayin edilmiş,
ölçülmüş
musammi :
ara. * esamme (sağır etmek) * sağır eden
musandıra :
gre. * mesandiro (seki, ara kat, çıkma, eski evlerde yatak dolabı) (mesos
(orta, vasat, ara, yarı) + andiro (seki, balkon) ) * evlerde yatak yorgan
konulan yer, yüklük; mutfakta geniş ve yüksekçe raf
musanna :
ara. * san'a (üretmek, oluşturmak, yapmak) * üretilmiş, uydurulmuş; bir sanatın
inceliklerini aksettirecek şekilde ustaca yapılmış, sanatkar elinden çıkmış;
aşırı derecede süslenmiş, çok süslü; gerçekle ilgisi olmayan, uydurulmuş,
uydurma, düzme
musannif :
ara. * sannafa (sınıflandırmak, düzenlemek, derlemek, tertip etmek, eser
meydana getirmek) * sınıflandıran, düzenleyen, tertip eden, derleyen, eser
meydana getiren; bir konu veya alan hakkında eser hazırlayan, bilgileri
derleyen, sınıflandıran ve düzenleyen yazar veya bilim insanı
musap :
ara. * sabba (dökmek, boşaltmak, akıtmak, yağdırmak; yakalanmak, bulaşmak,
etkilenmek) * bedensel veya ruhsal bir rahatsızlığa uğramış, hastalık veya
illet durumuna düşmüş, bir hastalığa tutulmuş, illet kapmış
musar :
ara. * asara (rastlamak, farkına varmak, farketmek, haberi olmak; ayağı
sürçmek) * açığa çıkarılan, ortaya konulan, bildirilen
musarra :
ara. * sara, sary (biriktirmek, toplamak, tutmak, bağlamak) * bir şiirde iki
mısrası birbirine kafiyeli olan bölüm
musarrah :
ara. * saraha (açıklamak, açığa çıkarmak, dile getirmek, seslenmek), sarih
(apaçık, açık, net, kesin, berrak, anlamı belirgin, belli, açıkça ifade
edilmiş, anlaşılır) * açık açık söylenmiş, açıkça bildirilmiş, açıkça
belirtilmiş, ayrıntılı biçimde ortaya konmuş, tasrih edilmiş
musavver :
ara. * savvara (tasarlamak, biçimlendirmek, şekillendirmek, resmetmek, zihinde
şekil vermek, betimlemek, yapılandırmak), tasvir (betimleme, resmetme,
şekillendirme, yapılandırma) * bir nesne, kişi veya durumu görsel veya zihinsel
olarak biçimlendirmiş, resim veya tasvir ile ortaya koymuş olan; betimlenmiş,
resmedilmiş, şekillendirilmiş, biçimlendirilmiş, tasvir edilmiş
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder