27 Eylül 2026 Pazar

mudhad - musavver

mudhad : ara. * dahada (çürütmek, reddetmek, aksini ispat etmek, ortadan kaldırmak, batıl kılmak), idhad (iptal etme, hükümsüz bırakma, çürütme, reddetme, ortadan kaldırma, batıl kılma) * çürütülmüş, geçersiz kılınmış, batıl olmuş, iptal edilmiş, iddiayı kaybetmiş

mudhadin : ara. * dahada (çürütmek, reddetmek, aksini ispat etmek, ortadan kaldırmak, batıl kılmak), idhad (iptal etme, hükümsüz bırakma, çürütme, reddetme, ortadan kaldırma, batıl kılma) * batıl kılan, çürüten, reddeden, ortadan kaldıran, aksini ispat eden, geçersiz kılan

mudhak : ara. * dahika (gülmek) * gülünç, kendisine gülünen, soytarı, gülünç hale düşen

mudhammeta : ara. * dahama (kararmak, koyulaşmak; baskın yapmak, saldırmak, üstüne gelmek, baskılamak, yoğunluk oluşturmak) * çok koyu renkli, koyu yeşil veya simsiyah, koyu mat; Kur’an’da Rahman suresinin 64. ayeti “mudhammetan” (yeşil nebatat hazrevat kaplı iki bahçe) olarak yer alır.

mudhik : ara. * dahika (gülmek, sevinç göstermek) * güldüren, sevindiren

mudhike : ara. * dahika (gülmek, sevinç göstermek), mudhik (güldüren, sevindiren) + e (isim yapım eki) * gülünç şey, gülünecek hal; komedya, komedi

mudhil : ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş, dahil olma), duhul (giriş, içeri girme, dahil olma, nüfuz), dahl (girme, içeri girme, dahil olma, nüfuz, tesir; kar, gelir, irad) * dahil eden, içeri alan

mudhin : ara. * dahana (yağ sürmek, sıvı ile kaplamak, yağlamak, sıvamak; yumuşak davranarak, alttan alarak yaklaşmak; riyakarca, dalkavukça davranmak; küçümsemek, alttan almak (mecazi) ) * yalaka, dalkavuk, yağcı, alttan alan kişi; küçümseyen, hafife alan

mudi : ara. * vadaʿa (koymak, yerleştirmek, yatırmak, tayin etmek, indirmek), mevdu (konulmuş, yerleştirilmiş, tayin edilmiş, mevzu, konu) * koyan, yerleştiren, bırakan, emanet bırakan; bankaya parasını vadeli hesaba yatıran; süre veren, emanet olarak bırakan (Allah’ın insanı dünyaya bırakması misali)

mu'dil : ara. * adala (güçleştirmek, zorlaştırmak, içinden çıkılmaz hale getirmek, engellemek) * çözümü güç olan, karmaşık ve içinden çıkılması zor mesele veya durum, zor, güç, çetin

mudil : ara. * dalla (sapmak, saptırmak, doğru yoldan çıkarmak, yönlendirmek, kılavuzlamak, yöneltmek, rehberlik etmek, eğilim göstermek, bir yola saptırmak), dalalet (doğru yoldan uzaklaşma, sapıklık, sapkınlık, sapma) * saptıran, yönelten, meylettiren

mudille : ara. * dalla (sapmak, saptırmak, doğru yoldan çıkarmak, yönlendirmek, kılavuzlamak, yöneltmek, rehberlik etmek, eğilim göstermek, bir yola saptırmak) * model, farklı yola sevkedici, farklı olana yönlendirici (modulus, model, modèle (model) (ing., fra., alm.) )

mu'dim : ara. * adima, adama (yok olmak, helak olmak, yitmek, ölmek), idam (yok etme, yok oluş, yitiş) * öldüren, idam eden

mudtarr : ara. * darra (sıkmak, sıkıntı vermek, daraltmak, zorlamak, zarar vermek), idtirar (zorlama, mecburiyet, baskı altında olma) * zorlanan, mecbur kalan, baskı altında olan

mudurnu : lat. * modernus (çağdaş, güncel, yeni) * Bolu’nun bir ilçesi (Bizans döneminde Bursa Tekfur'unun kızı Moderna”dan (kızının adına, şu anki yerleşim yerinin doğusuna bir kale yaptırmış ve bu kalenin etrafında Mudurnu gelişmeye başlamıştır.)

muehlenbeckia : lat. * Mühlenbeck (Alman hekim ve botanikçi Heinrich Gustav Mühlenbeck) + ia (isim yapım eki) * Polygonaceae familyasına ait, ince dallı sarılıcı veya yer örtücü bitki cinsi

mu'ellif : ara. * alafa, alifa (alışmak, cana yakın olmak, dostluk kurmak, birleşmek), allafa (birleştirmek, yakınlaştırmak, tanıştırmak, dost haline getirmek, alıştırmak; bir araya getirmek, toplamak, derlemek, düzenlemek, yazmak) * birleştiren, bir araya getiren, düzenleyen, telif eden

mueyyid : ara. * yed (el), eyyede (desteklemek) * destekleyen, sağlamlaştıran

mufad : ara. * fada (yararlanmak, faydalanmak, fayda sağlamak, kazanmak) * kelamın, ifadenin, sözün anlamı, mana; yarar, fayda, menfaat

mufadala : ara. * fadala (üstün gelmek, üstün olmak, fazla olmak, artmak, aşmak), fadl (üstünlük, lütuf, fazilet, erdem) * bir şeyin veya kişinin başka şeylere göre üstün tutulması, tercih edilmesi veya öne çıkarılması durumu

mufaddel : ara. * fadala (üstün gelmek, üstün olmak, fazla olmak, artmak, aşmak), fadl (üstünlük, lütuf, fazilet, erdem), tafdil (tercih etme, üstün tutma, öne koyma, fazla olma) * tercih edilmiş, üstün tutulmuş, öne koyulmuş, faziletlendirilmiş, diğerlerinden ayrıca fazilet itibarıyla temayüz etmiş, yükselmiş, tafdil edilmiş

mufaddil : ara. * fadala (üstün gelmek, üstün olmak, fazla olmak, artmak, aşmak), fadl (üstünlük, lütuf, fazilet, erdem) * tercih eden, üstün kılan

mufarik : ara. * farraka (ayırmak, bölmek, ayrılmak, ayrışmak, bölmek, uzaklaştırmak, fark yaratmak, ayrıştırmak, ayrım yapmak; korkutmak, ürkütmek), tefrik (ayırma, ayrışım), firkat (ayrılma, ayrılık), furkan (fark yaratan) * ayıran, ayırım yapan, fark koyan, farklılaştıran

mufarrit : ara. * farata (öncü olmak, ileri gitmek, haddi aşmak, aşırıya kaçmak, sınır tanımamak, aşmak, abartmak; ihmal etmek, kusur etmek, eksik bırakmak), fart (öncü olma, ileri gitme, haddi aşma, aşma, aşırıya kaçma, sınır tanımama, abartma; ihmal etme, kusur etme, eksik bırakma) * ileri giden, haddi aşan, aşırıya kaçan, sınır tanımayan, aşan, abartan; ihmal eden, eksik bırakan, kusur yapan

mufasala : ara. * fasala (ayırmak, bölmek, açıklamak, ayırt etmek, ayrıştırmak, ayrıntılandırmak, detaylandırmak) * ayrılma, bölünme, ayırt edilme, ayrışma, ayrıntılandırılma

mufassal : ara. * fasala (ayırmak, bölmek, açıklamak, ayırt etmek, ayrıştırmak, ayrıntılandırmak, detaylandırmak), tafsilat (ayrıştırma, ayrıntı, detay, ayrıntılandırma, detaylandırma, bölme, açıklama; ayrıntılar) * ayrıntılı, detaylı, açıklamalı, tafsilatlı

mufassıl : ara. * fasala (ayırmak, bölmek, açıklamak, ayırt etmek, ayrıştırmak, ayrıntılandırmak, detaylandırmak), fasıl, fasl (ayrım, ayrışım, ayrılma, bölüm, bölme, kısım, kesinti devre, dönem ayırma, ayrılma) * bir konuyu bütün yönleriyle, eksiksiz, ayrıntılı ve açıklayıcı bir biçimde ele alan veya anlatan, ayrıntılandıran, ayrıştıran, detaylandıran

mufassil : ara. * fasala (ayırmak, bölmek, açıklamak, ayırt etmek, ayrıştırmak, ayrıntılandırmak, detaylandırmak), fasıl, fasl (ayrım, ayrışım, ayrılma, bölüm, bölme, kısım, kesinti devre, dönem ayırma, ayrılma) * bir konuyu bütün yönleriyle, eksiksiz, ayrıntılı ve açıklayıcı bir biçimde ele alan veya anlatan, ayrıntılandıran, ayrıştıran, detaylandıran

mufazzal : ara. * fadala (üstün gelmek, üstün olmak, fazla olmak, artmak, aşmak), fadl (üstünlük, lütuf, fazilet, erdem), tafdil (tercih etme, üstün tutma, öne koyma, fazla olma) * tercih edilmiş, üstün tutulmuş, öne koyulmuş, faziletlendirilmiş, diğerlerinden ayrıca fazilet itibarıyla temayüz etmiş, yükselmiş, tafdil edilmiş

mufazzaz : ara. * fadda, fazza (süslemek, kaplamak, bezemek), fizzat, fiddat (gümüş) * üzerine gümüş kaplama yapılmış, gümüşle süslenmiş veya gümüşlü eşya veya nesne; estetik ve değer katılmış objeyi ifade eden nitelik; gümüş kaplamalı, gümüşlü

mufi : ara. * afa (yerine getirmek, tamamlamak, yerine koymak) * ifa eden, ödeyen, yerine getiren

mufid : ara. * fada (akmak, dökülmek, taşmak, dolup taşmak, bol olmak; yararlı olmak, fayda sağlamak), faida (yarar, kazanç, fayda) * yararlı olan, fayda sağlayan, öğretici; bol bol veren, taşıran, akıtan, mufid

mufla : lat. * muffula, muffa (örtmek, kaplamak, korumak) * cisimleri, aleve değdirmeden ateşin etkisine uğratmak için kullanılan büyük toprak kap; genellikle seramik ve metal işlerinde kullanılan, yüksek ısıya dayanıklı fırın kabı, porselen fırını

muflon : lat., fra. * mufro (yaban koyunu ve yaban koyunun kürkü) (lat.); mouflon (fra.) * Avrupa ve Asya’nın dağlık alanlarında yaşayan, Bovidae (boynuzlugiller) familyasından, güçlü, çevik, kısa boynuzlu ve yabani bir dağ keçisi veya koyun türü, argali; pardesü içinde yer alan ve soğuktan korumayı sağlayan kalın ve tüylü iç astar

mufrid : ara. * farada (tek olmak, eşsiz olmak, yalnız kalmak, birey olarak kalmak; ayırmak, ayrıştırmak, tek bırakmak, yalnızlaştırmak), fard, farz, ferd (birey, şahıs, kişi, tek, tekil, bir, yekta, yalnız; bir topluluğu oluşturan her bir kişi; zorunlu kabul, yasa, varsayım) * bir şeyi veya kişiyi tek, ayrı veya münferit hâle getiren; çoğuldan ayıran veya ayrı tutan; farz kılan

mufriğ : ara. * fariğa, ferağa (dökmek, akıtmak, boşaltmak; boşlamak, ilişkisini kesmek, vazgeçmek), fariğ (dökülmüş, akmış, boşalmış; boşlamış, ilişkisini kesmiş, vazgeçmiş) * döken, akıtan, boşaltan

mufsih : ara. * fasaha (açmak, yer açmak, genişletmek, boşluk bırakmak, ferahlatmak, açıklık sağlamak, rahatlık sağlamak), fasih (açık, net, düzgün; açık ve düzgün anlatı; açık ve düzgün konuşma yeteneği olan) * yer açan, açık konuşan

mufti : ara. * fata (bilgi vermek, bilgilendirmek, hüküm vermek, cevaplamak, yanıtlamak, fetva vermek) * fetva veren, bilgi veren; fetva verme yetkisine sahip, dini ve hukuki konularda resmi görüş ve hüküm açıklayan yetkili kişi, İslami kültürde dini danışman

mug : far., gre., lat. * magu, magoş, magus (muhterem kimse, din büyüğü, rahip, büyücü, sihirbaz, bilge kişi, ateş rahibi, Zerdüşt rahibi) (far.); magos (bilgelik, gizli güç, büyü, sihir; Pers rahibi, bilge sınıfı), magike (büyü, sihir) (gre.); magus (muhterem kimse, din büyüğü, rahip, büyücü, sihirbaz, bilge kişi, ateş rahibi, Zerdüşt rahibi), magia (büyü, sihir, bilgelik) (lat.); magie (fra.) * mecusi, ateşperest, ateşe tapan, zerdüşt dininde olan

mugaddat : ara. * gadda (kısmak, azaltmak, alçaltmak) * kısaltılmış, kısılmış, azaltılmış, alçaltılmış

mugaddi : ara. * gadda (kısmak, azaltmak, alçaltmak) * kısaltan, kısan, azaltan, alçaltan

mugalata : ara. * galata (aldatmak, kandırmak, yanıltmak) * aldatma, kandırma, yanıltma; safsata, demagoji

mugalaza : ara. * galaza (kaba olmak, sert olmak, kalınlaşmak, kabalaşmak), galiz (kaba, sert, kalın, yoğun) * sertlik, kabalık; düşmanlık, husumet, adavet

mugalebe : ara. * galb (üstünlük, çokluk), galaba (üstün gelmek, baskın olmak, yenmek), galib (yenen, üstün, baskın) * üstün olmaya, galip gelmeye çalışma; galib gelme, üstun olma, yenme

mugam : ara., aze. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), makam (durma yeri, durak, durulan yer, konum, mevki, mertebe; toplumsal mevki (örneğin devlet makamı) ); musikide belirli bir melodi dizisini ve duygusal ifade) (ara.); mugam (melodi, makam, ezgi) (aze.) * belirli kurallar ve dizilerle oluşturulmuş, genellikle duygusal bir ifadenin taşındığı geleneksel bir müzik makamı veya melodik yapı; Azerbaycan'ın geleneksel müzik kültürünün temelini oluşturan klasik bir müzik türü

mugameze : ara. * gamaza (göz yummak, göz kırpmak) * göz kırpma, birini göz işaretiyle zemmetme

mugan : far. * mug (mecusi, ateşperest, ateşe tapan, zerdüşt dininde olan) + an (çoğul eki) * mecusiler, büyücüler, ateşe tapanlar, zerdüştler (magos (bilgelik, gizli güç, büyü, sihir; Pers rahibi, bilge sınıfı) (gre.), magus (büyücü, bilge), magicianus (sihirbaz, büyücü) (lat.) )

muganni : ara. * gana (şarkı söylemek, terennüm etmek) * şarkı, gazel veya benzeri eserleri makam ve usul kurallarına uygun biçimde seslendiren, özellikle klasik müzik geleneğinde eğitimli icracı, şarkıcı, muganniye (şarkıcı kadın)

mugayebe : ara. * gayaba (görünmemek, göz önünde olmamak, mevcut olmamak, kaybolmak, bilinmez olmak), gayb (yok olan, mevcut olmayan, görünmeyen, bilinmeyen) * kaybolma, görünmeme; bir kimsenin arkasından konuşma, gıybet

mugayeret : ara. * gayara, gayyara (farklı olmak, başka olmak, farklılaşmak, aykırı davranmak, dışında olmak, başkalaştırmak, farklılaştırmak), gayr (diğer, başka, öteki, öbür, öbürü, değil, aykırı, dışında, haricinde; yabancı) * uygun olmama, farklı olma, başka olma, aykırılık, aykırı olma

mugayir : ara. * gayara, gayyara (farklı olmak, başka olmak, farklılaşmak, aykırı davranmak, dışında olmak, başkalaştırmak, farklılaştırmak), gayr (diğer, başka, öteki, öbür, öbürü, değil, aykırı, dışında, haricinde; yabancı) * uygun olmayan, aykırı olan, farklı olan, başka olan

mugayyeb : ara. * gayaba (görünmemek, göz önünde olmamak, mevcut olmamak, kaybolmak, bilinmez olmak), gayb (yok olan, mevcut olmayan, görünmeyen, bilinmeyen) * kayıp, kaybedilmiş, yitirilmiş

mugayyer : ara. * gayara, gayyara (farklı olmak, başka olmak, farklılaşmak, aykırı davranmak, dışında olmak, başkalaştırmak, farklılaştırmak), gayr (diğer, başka, öteki, öbür, öbürü, değil, aykırı, dışında, haricinde; yabancı) * uygun olmayan, aykırı olan, farklı olan, başka olan

mugayyir : ara. * gayara, gayyara (farklı olmak, başka olmak, farklılaşmak, aykırı davranmak, dışında olmak, başkalaştırmak, farklılaştırmak), gayr (diğer, başka, öteki, öbür, öbürü, değil, aykırı, dışında, haricinde; yabancı) * farklılaştıran, tağyir eden, değiştiren

mugilidae : lat. * mugil (kefal balığı) + idae (-giller, hayvan familyası eki) *genellikle tuzlu sularda, ılıman denizlerde ve tatlı su ile denizlerin birleştiği haliçlerde yaşayan kefal balıklarını kapsayan balık familyası, kefalgiller

muglak : ara. * galaka (kilitlemek, kapamak), galak (kilit; kapalı şey, anlaşılmaz şey) * kapalı, kilitli; anlaşılmaz, çapraşık söz

mugni : ara. * gana (fayda vermek, fayda sağlamak, yetmek, bolluk vermek, çoklamak, zengin kılmak), gani (bol, çok, zengin) * bol veren, çoklayan, zengin eden, müstağni kılan; doyuran, gönlünü tok eden

mugrak : ara. * garaka (boğmak, batırmak) * boğulmuş, batmış, batırılmış

mugram : ara. * garima (borçlanmak, yükümlü olmak), gurm (borç, maddi yükümlülük) * borçlu, yükümlü

mugşa : ara. * gaşa (örtmek, bürümek, kaplamak), gaşy (örtme, bürüme, kaplama) * bürünmüş, örtülmüş, kaplanmış

mugtesil : ara. * gasala (yıkamak), gassal (yıkayıcı), gusl (yıkanma) * yıkanan, gusleden

mugzib : ara. * gadaba, gadiba (öfkelenmek, kızmak, hiddetlenmek), gadab (öfke, kızgınlık, hiddet) * gazaba getiren, kızdıran, öfkelendiren

muğattaş : ara. * gataşa (örtmek, kaplamak, sarmak, gizlemek, saklamak, karartmak) * karartılmış, örtülmüş, gizlenmiş, saklanmış, kaplanmş, sarılmış

muğla : gre. * mabolla, mobolla (??), mycale (Aydın’daki Samsun Dağı’nın antik ismi) * Türkiye’nin güneybatısında, Ege Bölgesi’nde yer alan, kuzeyde Aydın ve Denizli, doğuda Burdur ve Isparta, batıda Ege Denizi, güneyde Akdeniz ile komşu olan 48 plakalı il

muğlak : ara. * galaka (kilitlemek, kapamak), galak (kilit; kapalı şey, anlaşılmaz şey) * kapalı, kilitli; anlaşılmaz, çapraşık söz

muğni : ara. * ğani, gani (zengin, bolca, çokça), ğana (zengin kılan, çok veren) * zengin kılan

muğram : ara. * garima (borçlanmak, yükümlü olmak), gurm (borç, maddi yükümlülük) * borçlu, yükümlü

muğrik : ara. * garaka (boğmak, batırmak) * boğan, batıran

muhabbet : ara. * habba (sevmek, bağlanmak, arzulamak), hubb (sevgi, bağlanma, arzulama), habib (sevgili, sevilen) * sevgi, yakınlık, dostluk

muhabbet kuşu : ara. * muhabbet (sevgi, yakınlık, dostluk) (ara.) + kuş (yumurtlayan omurgalılardan, akciğerli, sıcak kanlı, vücudu tüylerle örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu hayvanların ortak ismi) + u (iyelik eki) * genellikle evcil olarak beslenen, küçük yapılı, renkli tüylere sahip, insanlarla yakın ilişki kurabilen ve ötüşleriyle bilinen, Psittaculidae (Papağangiller) familyasından bir papağan türü

muhabbet tellalı : ara. * muhabbet (sevgi, dostluk, yakınlık) (ara.) + dalla (sapmak, saptırmak, doğru yoldan çıkarmak, yönlendirmek, kılavuzlamak, yöneltmek, rehberlik etmek, eğilim göstermek, bir yola saptırmak), dallal (yönlendiren, yönelten, rehberlik eden, saptıran; ilan eden, haber veren, aracılık yapan) * iki kişi arasında sevgi, yakınlık veya gönül ilişkisi kurulmasına aracılık eden, bu amaçla söz taşıyan veya ortam hazırlayan kimse, pezevenk (argo)

muhaberat : ara. * habara (bilmek, bilgisi olmak, ilmi olmak, malumatı olmak, haber almak, tecrübe etmek; bir şeyi deneyim yoluyla öğrenmek; bildirmek, haber vermek, bilmek), haber (bilgi, bildirim, duyuru, ilim, malumat, havadis), muhabere (haberleşme, yazışma, karşılıklı bildirişim) + at (çoğul eki) * kurumlar veya kişiler arasında yürütülen yazılı, sözlü veya teknik yollarla yapılan resmi ve gayriresmi tüm haberleşme ve iletişim faaliyetlerinin bütünü

muhabere : ara. * habara (bilmek, bilgisi olmak, ilmi olmak, malumatı olmak, haber almak, tecrübe etmek; bir şeyi deneyim yoluyla öğrenmek; bildirmek, haber vermek, bilmek), haber (bilgi, ilim) * iki veya daha fazla taraf arasında bilgi, haber veya mesajın yazılı, sözlü veya teknik yollarla karşılıklı olarak iletilmesi ve alışverişi süreci

muhabir : ara. * habara (bilmek, bilgisi olmak, ilmi olmak, malumatı olmak, haber almak, tecrübe etmek; bir şeyi deneyim yoluyla öğrenmek; bildirmek, haber vermek, bilmek), haber (bilgi, ilim) * haber ileten, yazışan, bildiren

muhaccil : ara. * hacala (utanmak, utandırmak), haclet (utanma, utanç), tahcil (utandırma) * utandıran, tahcil eden

muhaceme : ara. * hacm (doluluk, büyüklük, cüsse, cismin kapladığı yer; cismin üç boyutlu ölçüsü, fiziksel alan, kabartı, tümsek), hacama (üstüne varmak, saldırmak, atak etmek), hücum (üstüne varma, saldırma, saldırı, atak) * saldırı, saldırma, hücum etme, üşüşme

muhaceret : ara. * hacara (terk etmek, çıkmak, uzak durmak, yüz çevirmek, bırakmak, ilgilenmemek, uzaklaşmak, uzaklaştırmak, ayırmak, ayrılmak, göçmek; karşı gelmek), hicr (ayrılış, terk etme, uzaklaşma, yüz çevirme, ayrılma, çıkma, çıkış, göç) * göç, göçme; hukuk Yaşamakta olduğu ülkeden yabancı bir ülkeye uzun veya kısa süreli

muhacim : ara. * hacm (doluluk, büyüklük, cüsse, cismin kapladığı yer; cismin üç boyutlu ölçüsü, fiziksel alan, kabartı, tümsek), hacama (üstüne varmak, saldırmak, atak etmek), hücum (üstüne varma, saldırma, saldırı, atak) * saldırıda bulunan, saldıran, saldırıcı

muhacir : ara. * hacara (terk etmek, çıkmak, uzak durmak, yüz çevirmek, bırakmak, ilgilenmemek, uzaklaşmak, uzaklaştırmak, ayırmak, ayrılmak, göçmek; karşı gelmek), hicr (ayrılış, terk etme, uzaklaşma, yüz çevirme, ayrılma, çıkma, çıkış, göç) * göç eden, göçmen

muhadded : ara. * hadda (sınır koymak, sınırlamak, limit belirlemek, belirlemek, keskinleştirmek; karşı gelmek, meydan okumak, itiraz etmek) * sınırı belirtilmiş olan, sınırlanmış, kısıtlanmış, limitlenmiş, tahdid edilmiş

muhaddep : ara. * hadaba (kamburlaşmak, eğrilmek, dışa doğru bombelenmek), hadeb (tepe, çıkıntı, bombe) * dışa doğru bombeli, dışa çıkıntılı, dışbükey, muhaddeb

muhaddes : ara. * hadasa (yeni olmak, meydana gelmek, cereyan etmek, vuku bulmak, anlatmak, söylemek, rivayet etmek, nakletmek, bildirmek), hadis (olay, söz, haber, rivayet) * haber verilmiş, havadis olarak verilmiş, tahdis edilmiş, bildirlimiş

muhaddid : ara. * hadda (şiddetli olmak, sert davranmak, kaba olmak, sertleşmek; sınırlamak, kısıtlamak, sınır koymak, tahdid etmek), hadd (sınır, kısıt, limit), hadid (sert, katı, kuvvetli; keskin; demir) * keskinleştirici, bileyici; sınırlayan, sınırını tayin eden, kısıtlayan, limit koyan, tahdid eden

muhaddis : ara. * hadasa (yeni olmak, meydana gelmek, cereyan etmek, vuku bulmak, anlatmak, söylemek, rivayet etmek, nakletmek, bildirmek), hadis (olay, söz, haber, anlatı, bildiri, rivayet) * hadisleri rivayet eden, senet ve metin yönlerinden inceleyerek doğruluğunu araştıran ve bu alanda ilmi otorite kabul edilen İslam alimi

muhademe : ara. * hadama (hizmet etmek), hadima (kadın hizmetçi), hadam (hizmetçiler) * hizmet etme

muhadese : ara. * hadasa (yeni olmak, meydana gelmek, cereyan etmek, vuku bulmak, anlatmak, söylemek, rivayet etmek, nakletmek, bildirmek), hadis (olay, söz, haber, anlatı, bildiri, rivayet) * konuşma, havadis aktarma, birbirine hikaye söyleme, bilgi nakletme

muhadi : ara. * hadaa (aldatmak, kandırmak; itaat etmek, boyun eğmek, alçalmak; yumuşak eda yapmak), hadi (aldatan, hile yapan) * aldatan, kandıran, yanıltan, hile yapan, kumpas kuran, tuzak kuran

muhafaza : ara. * hafaza (korumak, muhafaza etmek, sakınmak), hifz (koruma, sakınma, muhafaza) * koruma, sakınma, esirgeme

muhafazakar : ara. * muhafaza (koruma, sakınma) (ara.) + kar (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer; -cı, yapan, eden eki) (far.) * geleneksel değerleri, inançları ve toplumsal düzeni korumayı esas alan, değişime temkinli yaklaşan ve mevcut yapının devamını savunan düşünce veya yaşam tarzını benimseyen, korumacı, sakınıcı, konservatif

muhaffef : ara. * haffa (hafiflemek, ağırlığı azalmak, incelmek), hafif (ağırlığı az olan) * hafifletilmiş, ağırlığı azaltılmış, yumuşatılmış

muhaffif : ara. * haffa (hafiflemek, ağırlığı azalmak, incelmek), hafif (ağırlığı az olan) * hafifleten, ağırlığını azaltan

muhafız : ara. * hafaza (korumak, muhafaza etmek, sakınmak), hifz (koruma, sakınma, muhafaza) * koruyan, koruyucu

muhakeme : ara. * hakeme (hükmetmek, hüküm vermek, karar vermek, yargıda bulunmak, bilgelik etmek; sağlamlaştırmak, güçlendirmek), hukm (yargı, karar) * insan zihninin doğruyu yanlıştan, gerçekleri yanlışlardan ayırt etme, neden-sonuç ilişkilerini değerlendirme ve mantıklı kararlar çıkarma yeteneği; düşünsel değerlendirme süreci, yargılama, hüküm verme, karar verme

muhakkak : ara. * hakka (gerçekleşmek, doğru olmak; ayırmak, kesmek), hakk (gerçek, doğru, hakikat) * kesin, şüpheye yer bırakmayan, doğruluğu veya gerçekleşmesi teyit edilmiş olan, şüphesiz

muhakkar : ara. * hakkara (küçük düşürmek, saygısızlık etmek, aşağılamak, onur kırıcı söz söylemek veya davranışta bulunmak), hakir (aşağılık, küçük, değersiz), hakaret (aşağılama, hakir görme, küçümseme) * aşağılanan, hakir görülen, horlanan, hakarete uğramış

muhakkik : ara. * hakka (gerçekleşmek, doğru olmak; ayırmak, kesmek), hakk (gerçek, doğru, hakikat), tahkik (doğruluğu araştırma, inceleme) * bir bilgiyi, belgeyi veya olayı inceleyip doğruluğunu araştıran, teyit eden kişi; özellikle hukuk, tarih veya akademik çalışmalarda gerçekleri araştıran ve kesinleştiren

muhakkir : ara. * hakkara (küçük düşürmek, saygısızlık etmek, aşağılamak, onur kırıcı söz söylemek veya davranışta bulunmak), hakir (aşağılık, küçük, değersiz), hakaret (aşağılama, hakir görme, küçümseme) * hakir gören, zelil ve hor gören, aşağılayan

muhal : ara. * ma (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + hala (olmak, meydana gelmek, gerçekleşmek) * imkansız, mümkün olmayan, gerçekleşemeyecek olan; batıl, boş söz; hurafe niteliğinde nazariye (teori)

muhalata : ara. * halata (karıştırmak, karışık hale getirmek, katıştırmak), halt (karışım), tahlit (karıştırma, karıştırılma) * karışma, katışma; güzel uyuşma, anlaşma

muhalefet : ara. * halafa (aykırı olmak, zıtlaşmak, karşı gelmek, muhalefet etmek; ardından gelmek, arkasından gelmek, yerine geçmek, ikame etmek, takip etmek, sonradan gelmek), hilaf (aykırılık, terslik, karşıtlık, zıtlık, ikilik) * karşı çıkma, aykırı olma, zıtlaşma, karşı gelme

muhalib : ara. * halab (süt), halaba (süt sağmak) * süt sağan

muhalif : ara. * halafa (aykırı olmak, zıtlaşmak, karşı gelmek, muhalefet etmek; ardından gelmek, arkasından gelmek, yerine geçmek, ikame etmek, takip etmek, sonradan gelmek), hilaf (aykırılık, terslik, karşıtlık, zıtlık, ikilik) * bir düşünceye, görüşe veya duruma karşı çıkan, zıt yönde hareket eden veya fikir ayrılığı gösteren, karşı çıkan, karşıt olan, zıt, muhalefet eden, ihtilaf içinde olan; Türk musikisinde bir makam

muhalifek : ara. * muhalif (fikir ayrılığı gösteren, karşı çıkan, karşıt olan, zıt, muhalefet eden, ihtilaf içinde olan) + ek (son ek) * Türk musikisinde bir makam

muhalif-i ırak : ara. * muhalif (fikir ayrılığı gösteren, karşı çıkan, karşıt olan, zıt, muhalefet eden, ihtilaf içinde olan) + i (tamlama eki) + ırak (uzak) (tür.) * Türk musikisinde bir makam

muhalif-i rast : ara., far. * muhalif (fikir ayrılığı gösteren, karşı çıkan, karşıt olan, zıt, muhalefet eden, ihtilaf içinde olan) + i (tamlama eki) (ara.) + rast (düz, doğru, hayırlı, şanslı; sağ taraf) (far.) * Türk musikisinde, rast makamının ana seyir ve karakterine karşıt bir melodik anlayış sergileyen, Rast dizisiyle ilişkili olmakla birlikte ona zıt duygu ve seyir özellikleri gösteren tali makam

muhalif-i uşşak : ara. * muhalif (fikir ayrılığı gösteren, karşı çıkan, karşıt olan, zıt, muhalefet eden, ihtilaf içinde olan) + i (tamlama eki) + uşşak (aşıklar, sevenler, sevilenler, sevdalanılanlar; Arapça kökenli makam ismi) * Türk musikisinde uşşak makamının temel dizisi ve karakterine karşıt bir seyir ve duygu özelliği gösteren, uşşak makamından türemiş veya onunla ilişkili olarak kullanılan, melodik yapısı itibarıyla ana Uşşak makamına zıtlık oluşturan tali makam

muhalla : ara. * hala (boşaltmak, tahliye etmek) * tahliye olunmuş, boşaltılmış; serbest bırakılmış

muhalla : ara. * hala (süslemek), hilyet (süs, zinet) * süslenmiş, süs yapılmış

muhallak : ara. * halaka (traş etmek) * traş olmuş; Hacıların Mina'da traş oldukları yer

muhallebi : ara. * halab (süt), halaba (süt sağmak) * sütlü, sütlenmiş; pirinç unu, süt ve şekerle yapılan, pelte kıvamında bir tatlı

muhalled : ara. * halada (ebedi olmak, sürmek, surekli olmak, daim olmak, devamlı olmak, sonsuz olmak), halid (sürekli, daim, devamlı, sonsuz), huld (süreklilik, devamlılık, ebediyet, sonsuzluk) * sürekli, devamlı, daim, daimi, ebedi, sonsuz, baki

muhallef : ara. * halafa (aykırı olmak, zıtlaşmak, karşı gelmek, muhalefet etmek; ardından gelmek, arkasından gelmek, yerine geçmek, ikame etmek, takip etmek, sonradan gelmek, halef olmak), halef (sonradan gelen, takip eden, yerine geçen), hilafet (halifelik, sonradan gelmelik, takipçilik) * bir ölünün bıraktığı mal; geride kalan

muhallekat : ara. * hallaka (belli olmak) * belli olanlar, belirli olanlar

muhalles : ara. * halasa (arı olmak, arınmak, saflaşmak, temizlenmek, karışımdan kurtulmak, öz hale gelmek), halas (arınma, saflaşma, temizlenme, kurtulma), halis (arı, saf, temiz) * kurtarılmış, tahlis edilmiş

muhallid : ara. * halada (ebedi olmak, sürmek, surekli olmak, daim olmak, devamlı olmak, sonsuz olmak), halid (sürekli, daim, devamlı, sonsuz), huld (süreklilik, devamlılık, ebediyet, sonsuzluk) * ebedileştiren, devamlı, sürekli ve ebedi kılan

muhallil : ara. * hallele (helal kılmak) * helal kılan

muhallim : ara * halim (yumuşak, yumuşak huylu, ağırbaşlı, sabırlı) * öfkesini ve tepkilerini kontrol edebilen, aceleci olmayan, anlayışlı ve hoşgörülü

muhallis : ara. * halasa (arı olmak, arınmak, saflaşmak, temizlenmek, karışımdan kurtulmak, öz hale gelmek), halas (arınma, saflaşma, temizlenme, kurtulma), halis (arı, saf, temiz) * kurtaran, halas kılan, tahlis eden

muhallit : ara. * halata (karıştırmak, karışık hale getirmek, katıştırmak), halt (karışım), tahlit (karıştırma, karıştırılma; bozma, saflığı giderme) * karıştıran, tahlit eden

muhamese : ara. * hamasa (fısıldaşmak) * fısıldaşma

muhami : ara. * hama (korumak, sakınmak, savunmak), himaye (koruma, sakınma, savunma), hami (koruyucu, sakınıcı, savunucu) * avukat; himaye eden

muhammat : ara. * hamma (ısıtmak, sıcak hale getirmek) * ısıtılmış, sıcak hale getirilmiş, kızdırılmış

muhammed : ara. * hamada (övmek, methetmek, takdir etmek, yücelmek), hamd (övgü, medh; övmek, medhetmek) * övülmüş, methedilmiş, takdir edilmiş, yüceltilmiş; Kur'an'ın 47. suresi

muhammen : ara * hamana (tahmin etmek, yaklaşık olarak belirlemek, zannetmek), tahmin (yaklaşık olarak belirleme, zan yürütme, yaklaşık hesaplama) * kesin bilgiye dayanmadan, eldeki verilere veya kanaate göre yaklaşık biçimde belirlenen, tahmini olarak kabul edilen, tahmini

muhammer : ara. * hamara (mayalanmak, fermente olmak, ekşimek), hamr (ekşi, sarhoşluk veren, mayalanmış, mayalı, fermente; şarap), mahmur (mayalı, fermente, sarhoş) * mayalanmmış, fermente olmuş, ekşiyip kabarmış; yoğurulmuş

muhammes : ara. * hamse (beş) * beşli hale getirilmiş; Türk ve Arap edebiyatında, her bendinin beş mısradan oluştuğu, genellikle bir gazelin beyitlerine üç mısra eklenerek oluşturulan nazım şekli

muhammet : ara. * hamada (övmek, methetmek, takdir etmek, yücelmek), hamd (övgü, medh; övmek, medhetmek) * övülmüş, methedilmiş, takdir edilmiş, yüceltilmiş; Kur'an'ın 47. suresi

muhammez : ara. * hamaza (oksitlenmek, paslanmak), hamz (pas) * oksitlenmiş, paslanmış

muhammil : ara. * hamala (yüklemek, taşımak), hamal (yüklenen, taşıyan) * yükleyen, taşıtan

muhammin : ara * hamana (tahmin etmek, yaklaşık olarak belirlemek, zannetmek), tahmin (yaklaşık olarak belirleme, zan yürütme, yaklaşık hesaplama) * tahmin eden, yaklaşık hesap yapan, zanneden

muhammir : ara * hamara (mayalanmak, fermente olmak, ekşimek), hamr (ekşi, sarhoşluk veren, mayalanmış, mayalı, fermente; şarap), mahmur (mayalı, fermente, sarhoş) * mayalayan, fermente eden, tahmir eden, ekşitip kabartan, yoğuran

muhan : ara. * hana (hile yapmak, hainlik etmek, ihanet etmek, sadakatsizlik etmek, güveni bozmak), hain (ihanet eden, sadakatsiz, güvenilmez), ihanet (sadakatsizlik, güveni bozma) * kendisine ihanet edilen kişi; alçak kimse

muhanna : ara. * hanna (kına) * kınalanmış

muhannes : ara. * hunsa (erdişi, hermafrodit) * kadınlaşmış erkek, efemine

muhannet : ara. * hanata (mumyalamak, tahnit etmek) * mumyalanmış, tahnit edilmiş

muhannin : ara. * hanna (şefkat göstermek, sevmek, yakınlık duymak, yumuşak davranmak), huneyn (sevecenlik, şefkat, yakınlık, dostluk, sevgili, küçük sevgi) * sevecen, şefkatli, yakın, dostane

muhannit : ara. * hanata (mumyalamak, tahnit etmek), muhannet (mumyalanmış, tahnit edilmiş) * mumyalayan, tahnit eden

muharebe : ara. * haraba (savaşmak, çatışmak, muharebe etmek, cenk etmek), muharebe (harb, savaş, çatışma), harb (savaş, çatışma, mücadele, cenk) * iki veya daha fazla taraf arasında silahlı güç kullanılarak yapılan, belirli bir zaman ve mekanda gerçekleşen çatışma veya savaş durumu

muharib : ara. * haraba (savaşmak, çatışmak, muharebe etmek, cenk etmek), muharebe (harb, savaş, çatışma, cenk), harb (savaş, çatışma, mücadele, cenk) * savaşan, çatışan, muharebe eden, harbeden, cenk eden, cengaver

muharip : ara. * haraba (savaşmak, çatışmak, muharebe etmek, cenk etmek), muharebe (harb, savaş, çatışma, cenk), harb (savaş, çatışma, mücadele, cenk) * savaşan, çatışan, muharebe eden, harbeden, cenk eden, cengaver

muharrad : ara. * harrada (kızıştırmak, kışkırtmak, teşvik etmek, motive etmek) * kızıştırılmış, kışkırtılmış, teşvik edilmiş

muharrak : ara. * harraka (yakmak, tutuşturmak; harekete geçirmek, hareket ettirmek), tahrik (yakma, tutuşturma; harekete geçirme), harik (yakıcı, yakan; harekete geçiren) * yakılmış, yanmış, ateşe maruz kalmış, tahrik edilmiş; harekete geçirilmiş

muharras : ara. * harasa (korumak, gözetmek, bekçilik etmek) * korunmuş, muhafaza altına alınmış, güvence altına alınmış, dış etkilerden zarar görmesi engellenmiş

muharref : ara. * harf (kenar, uç, taraf; ses işareti), tahrif (harflerin yerini değiştirme, saptırma, değiştirme, bozma) * bozulmuş, değiştirilmiş, tahrif edilmiş, ifsad edilmiş

muharrem : ara. * haram (yasak, zararlı), harrama (haram kılmak, yasaklamak, dokunulmaz saymak) * haram kılınmış, dokunulmaz kabul edilmiş, haram olan, yasaklanan; İslam takviminde yılın ilk ayı olan, savaşmanın yasak kabul edildiği kutsal aylardan biri ve bu özelliği nedeniyle dini açıdan saygı ve hürmet atfedilen zaman dilimi, ay takviminin birinci ayı, aşure ayı

muharrer : ara. * harrara (yazmak, kaleme almak; serbest bırakmak, özgürleştirmek), hur (özgür, serbest) * yazıya geçirilmiş, resmi veya edebi biçimde hazırlanmış; hürriyete kavuşmuş, serbest kalmış, özgür olmuş

muharrib : ara. * harraba (yıkmak, mahvetmek, perişan etmek, tahrib etmek, bozmak) * tahrib eden, harab eden, yıkan, bozan, perişan eden, mahveden

muharric : ara. * haraca (çıkmak, dışarı çıkarmak, tüketmek, masraf etmek; daralmak, sıkılmak, bunalmak, zor durumda kalmak), huruc (çıkış), ihrac (çıkarma), tahric (çıkartma, meydana çıkarma, ortaya koyma) * çıkartan, mrydaba çıkaran, ortaya koyan, tahric eden

muharrif : ara. * harf (kenar, uç, taraf; ses işareti), tahrif (harflerin yerini değiştirme, saptırma, değiştirme, bozma) * bozan, tahrif eden

muharrik : ara. * harraka (yakmak, tutuşturmak), tahrik (yakma, tutuşturma), harik (yakıcı, yakan) * yakan, tutuşturan, ateşleyen, tahrik eden

muharrim : ara. * harrame (haram kılmak, men etmek, yasaklamak) * haram kılan, yasaklayan, men eden

muharrir : ara. * harare (yazmak, tahrir etmek, kitap neşretmek) * yazar, eser sahibi, müellif

muharriş : ara. * haraşa (tırmalamak, azdırmak, kışkırtmak, tahrik etme, rahatsız etme), tahriş (tırmalama, azdırma, kışkırtma, rahatsız etme) * fiziksel veya mecazi olarak bir yüzeyi, dokuyu veya kişiyi rahatsız edecek biçimde uyaran, kızdıran veya huzursuzluk oluşturan, mtırmalayan, azdıran, tahriş eden

muhasama : ara. * hasama (tartışmak, çekişmek, çatışmak, karşılıklı muhalefet etmek), muhtasim (çekişen, tartışan, çatışan, karşılıklı muhalefet eden), ihtisam (tartışma, çekişme, muhalefet; düşmanlık, husumet), hasm (düşman, muhalif, hukuki bir işlemde karşı taraf) * tartışma, çekişme, çatışma, muhalefet; karşılıklı düşmanlık, husumet

muhasamet : ara. * hasama (tartışmak, çekişmek, çatışmak, karşılıklı muhalefet etmek), muhtasim (çekişen, tartışan, çatışan, karşılıklı muhalefet eden), ihtisam (tartışma, çekişme, muhalefet; düşmanlık, husumet), hasm (düşman, muhalif, hukuki bir işlemde karşı taraf) * tartışma, çekişme, çatışma, muhalefet; karşılıklı düşmanlık, husumet

muhasara : ara. * hasara (kuşatmak, çevrelemek, etrafını sarmak, çember içine almak; yalnız bir şeye mahsus kılmak); mahsur (kuşatılmış, sarılmış) * kuşatma, etrafını çevirme, çevresini sarma

muhasebe : ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak, adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek; sanmak, zannetmek), hesab (sayma, sayım, adetlendirme, ölçme) * hesaplaşma, hesap etme, sorgulama; gelir, gider, varlık ve yükümlülüklerin kaydedilmesi, sınıflandırılması, özetlenmesi ve raporlanması yoluyla bir kişi veya kurumun mali durumunun sistemli biçimde izlenmesi ve değerlendirilmesi

muhasede : ara. * hasada (kıskanmak, imrenmek, çekememek), hased (kıskançlık, imrenme, çekememe) * birbirini çekememe, hased etme, kıskanma

muhasım : ara. * hasama (hasım olmak, düşmanlık etmek), hasım (düşman) * bir kişiyle veya tarafla aralarında açık bir çekişme, düşmanlık veya hukuki-fikri karşıtlık bulunan; karşı taraf konumunda olan kimse veya taraf

muhasır : ara. * hasara (kuşatmak, çevrelemek, etrafını sarmak, çember içine almak; yalnız bir şeye mahsus kılmak); mahsur (kuşatılmış, sarılmış) * kuşatan, çevreleyen, etrafını saran

muhasib : ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak, adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek; sanmak, zannetmek), hesab (sayma, sayım, adetlendirme, ölçme) * hesap eden, hesaplayan, hesap işi ile uğraşan

muhasip : ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak, adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek; sanmak, zannetmek), hesab (sayma, sayım, adetlendirme, ölçme) * hesap eden, hesaplayan, hesap işi ile uğraşan

muhassal : ara. * hassala (toplamak, derlemek, elde etmek, kazanmak, temin etmek), tahsil (elde etme, kazanma, toplama) * toplanmış, elde edilmiş, derlenmiş, kazanılmış, temin edilmiş, tahsil edilmiş, husule gelmiş, hülasa

muhassan : ara. * hassana (sağlamlaştırmak, tahkim etmek, muhkem kılmak, sağlamlaştırmak, korumaya almak), hısn (kale, hisar, sağlam yer), tahsin (koruma, tahkim, güçlendirme, muhkem kılma) * sağlamlaştırılmış, tahkim edilmiş, muhkem, korunmuş, kuvvetlendirilmiş, istihkamlandırılmış

muhassas : ara. * has (özel, ayrı), hassa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak, değer vermek, özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek), mahsus (özgü kılınmış, özelleştirilmiş, ait olan), tahsis (ayırma, özel kılma, özgü kılma) * belirli bir amaç, kişi veya kullanım için ayrılmış, özel olarak düzenlenmiş veya sınırlandırılmış, özelleştirilmiş, tahsis edilmiş

muhassenat : ara. * hassana (sağlamlaştırmak, tahkim etmek, muhkem kılmak, sağlamlaştırmak, korumaya almak), hısn (kale, hisar, sağlam yer), tahsin (koruma, tahkim, güçlendirme, muhkem kılma), muhassan (sağlamlaştırılmış, tahkim edilmiş, muhkem, korunmuş, kuvvetlendirilmiş, istihkamlandırılmış) + at (çoğul eki) * korunmuşlar, sağlamlaştırılmışlar, tahkim edilmişler; korunmuş olanlar, tahkim edilmiş yapılar, sağlam kadınlar (İslami terimlerde)

muhasser : ara. * hasira (eksilmek, yoksun kalmak, mahrum olmak; içi yanmak, derin üzüntü duymak), hasret (ayrılık acısı, özlem, iç yanması, iç sıkıntısı) * hasret kalmış, tahsir olunmuş

muhassıl : ara. * hassala (toplamak, derlemek, elde etmek, kazanmak, temin etmek), tahsil (elde etme, kazanma, toplama) * meydana getiren, ortaya çıkaran, toplayan, elde eden, kazanan, derleyen, husule getiren, hasıl eden

muhassın : ara. * hassana (sağlamlaştırmak, tahkim etmek, muhkem kılmak, sağlamlaştırmak, korumaya almak), hısn (kale, hisar, sağlam yer), tahsin (koruma, tahkim, güçlendirme, muhkem kılma), muhassan (sağlamlaştırılmış, tahkim edilmiş, muhkem, korunmuş, kuvvetlendirilmiş, istihkamlandırılmış) * kale gibi mahfuz ve sağlam kalan ve kendini haramdan koruyan

muhassır : ara. * hasira (eksilmek, yoksun kalmak, mahrum olmak; içi yanmak, derin üzüntü duymak), hasret (ayrılık acısı, özlem, iç yanması, iç sıkıntısı) * hasrette bırakan, yoksun kılan

muhassıs : ara. * has (özel, ayrı), hassa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak, değer vermek, özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek), mahsus (özel, özgü kılınmış, özelleştirilmiş, ayrılmış, ait olan), tahsis (ayırma, özel kılma, özgü kılma) * ayıran, özel kılan, özgü kılan, has kılan, tahsis eden, hususileştiren

muhassin : ara. * hasen (güzel), husn (güzellik) * güzelleştiren, güzellik veren

muhassir : ara. * hasara (zarar vermek, hasarlamak, kaybettirmek, eksiltmek, noksan olmak), hasar (zarar, ziyan, kayıp) * zarara uğratan, hasar ve ziyan verdiren

muhassis : ara. * has (özel, ayrı), hassa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak, değer vermek, özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek), mahsus (özgü kılınmış, özelleştirilmiş, ait olan), tahsis (ayırma, özel kılma, özgü kılma) * ayıran, özel kılan, özgü kılan, has kılan, tahsis eden, hususileştiren

muhaş : ara. * haşa, haşia (korkmak, boyun eğmek, teslim olmak, saygı göstermek, saygıdan alçalmak, alçak gönüllü olmak, boyun eğmek, sükunetle davranmak), haşa (ürkütmek, korkutmak, ürpertmek, titretmek; sallamak, sarsmak, silkmek), huşu (derin saygı, içe yönelmiş sükunet; korkuyla karışık saygı) * korkmuş, ürkmüş, tedirgin, sarsılmış, titremiş, ürpermiş, silkilmiş

muhat : ara. * hata (getirmek, vermek, sunmak, uzatmak) * getirilen, verilen, sunulan

muhatab : ara. * hataba (nutuk söylemek, konuşmak, söylemde bulunmak), hitab (bir kimseye veya bir topluluğa yönelik olarak konuşma, söz söyleme, nutuk, topluluğa yönelik resmi konuşma) * kendisine söz söylenen, iletişime geçilen taraf

muhatap : ara. * hataba (nutuk söylemek, konuşmak, söylemde bulunmak), hitab (bir kimseye veya bir topluluğa yönelik olarak konuşma, söz söyleme, nutuk, topluluğa yönelik resmi konuşma) * kendisine söz söylenen, iletişime geçilen taraf

muhatara : ara. * hatara (risk almak, tehlikeye girmek) * tehlike, risk; tehlikeli durum veya girişim

muhatiy : ara. * ihata (sarmak, kuşatmak, çevrelemek) * çevreleyen, saran, kuşatan

muhattat : ara. * hatt (çizgi, çizik, yazı, çizgi ve yazım sanatı), hatta (çizmek, hat çeknek, yazmak) * çizilmiş, planlanmış; hatları belirlenmiş

muhattıt : ara. * hatt (çizgi, çizik, yazı, çizgi ve yazım sanatı), hatta (çizmek, hat çeknek, yazmak) * çizen, resmini yapan

muhavere : ara. * havara (tartışmak, karşılıklı konuşmak, fikir alışverişi yapmak) * tartışma, diyalog, karşılıklı konuşma

muhavir : ara. * havara (tartışmak, karşılıklı konuşmak, fikir alışverişi yapmak) * tartışan, konuşan, muhatap olan

muhavvef : ara. * hafa (korkmak, ürkmek, çekinmek), havf (korku, çekinme, ürkme, endişe) * korkulu, korkutulmuş

muhavvel : ara. * havala (göndermek, sevketmek, iletmek, yollamak), havale (gönderi, gönderme, sevk, ileti) * havale edilmiş, gönderilmiş, sevkedilmiş, iletilmiş, yollanmış

muhavven : ara. * hane (ihanet etmek), hiyanet (ihanet, güveni istismar eden), tahvin (hain ilan etme, ihanetle suçlama) * hainleşen, tahvin edilen

muhavvif : ara. * hafa (korkmak, ürkmek, çekinmek), havf (korku, çekinme, ürkme, endişe) * korkutan, ürküten

muhavvil : ara. * havvele (çevrelemek, kuşatmak, donatmak) * çevreleyen, kuşatan, donatan

muhayyeb : ara. * hayaba (yoksun kalmak, yoksun bırakılmak, mahrum kılmak) * yoksun bırakılmış, mahrum kılınmış

muhayyel : ara. * hayyala (hayal ettirmek, zihinde canlandırmak, tasavvur ettirmek) * hayal edilmiş, zihinde canlandırılmış, tasavvur edilmiş

muhayyele : ara. * hayyala (hayal ettirmek, zihinde canlandırmak, tasavvur ettirmek) * hayal etme, zihinde canlandırma, hayal gücü, imgelem, imajinasyon

muhayyem : ara. * hayme (çadır), hayyam (çadır kuran) * kurulmuş çadır

muhayyer : ara. * hayyara (seçmek, tercih etmek, seçme hakkı vermek, tercih hakkı vermek, muhayyer bırakmak), ihtiyar (seçilmiş kişi, tercih edilmiş kişi; olgun kişi, yaşlı kişi) * birden fazla seçenek arasından tercih yapma özgürlüğü tanınmış olan, seçmekte serbest bulunan, seçme hakkı verilmiş olan; Türk musikisinde rast ailesine bağlı olan, karar perdesi rast olan ve güçlü-seyir özellikleri bakımından kendine özgü bir melodik karakter taşıyan, seçkin ve yaygın kullanılan temel makamlardan biri makam

muhayyer buselik : ara. * muhayyer (seçilmiş, tercih edilmiş, seçme hakkı verilmiş, tercih hakkı verilmiş) ebu (baba, ata) + salaka (yola gitmek, yolculuk etmek), selik, salik (yola giren, yol yürüyen, yolcu, bir yola girmiş olan; yol, iz) * Türk musikisinde, buselik dizisine dayanan ve karar perdesi rast olan, melodik yapısı itibarıyla seçkin veya tercih edilen karaktere sahip tali makam

muhayyer ırak : ara. * muhayyer (seçilmiş, tercih edilmiş, seçme hakkı verilmiş, tercih hakkı verilmiş) (ara.) + ırak (uzak) (tür.) * Türk musikisinde, Irak dizisine dayanan ve karar perdesi rast olan, melodik yapısı itibarıyla Uşşak ve Rast ailelerinden etkilenmiş, seçkin ve özgün bir seyir karakteri gösteren makam

muhayyer kürdi : ara. * muhayyer (seçilmiş, tercih edilmiş, seçme hakkı verilmiş, tercih hakkı verilmiş) + kurd (kürt) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türk musikisinde, Kürdi dizisine dayanan ve karar perdesi rast olan, melodik yapısı itibarıyla özgün bir seyir karakteri gösteren, seçkin ve tercih edilen tali makam

muhayyer segah : ara. * muhayyer (seçilmiş, tercih edilmiş, seçme hakkı verilmiş, tercih hakkı verilmiş) (ara.) + segah (dizi, sıra, koma aralıklı si-bemol bölgesi ve karar hissi veren temel perde) (far.) * Türk musikisinde, Segah dizisine dayanan ve karar perdesi rast olan, melodik yapısı itibarıyla özgün bir seyir karakteri gösteren, seçkin ve tercih edilen tali makam

muhayyer sünbüle : ara. * muhayyer (seçilmiş, tercih edilmiş, seçme hakkı verilmiş, tercih hakkı verilmiş) + sünbüle (çiçek ismi, sümbül) * Türk musikisinde, Sünbüle dizisine dayanan ve karar perdesi rast olan, melodik yapısı itibarıyla özgün bir seyir karakteri gösteren, seçkin ve tercih edilen tali makam

muhayyer zirgüle : ara., far. * muhayyer (seçilmiş, tercih edilmiş, seçme hakkı verilmiş, tercih hakkı verilmiş) (ara.) + zirgule (küçük çıngırak, def, tef; zirve, doruk, tepe, yüksek olan) (zirg (zil, çan, küçük çan, metal çalpara, tiz ses) + ule (küçültme eki) ) (far.) * Türk musikisinde, Zirgüle dizisine dayanan ve karar perdesi rast olan, melodik yapısı itibarıyla özgün bir seyir karakteri gösteren, seçkin ve tercih edilen tali makam

muhayyer zirkeş : ara. * muhayyer (seçilmiş, tercih edilmiş, seçme hakkı verilmiş, tercih hakkı verilmiş) + zirkeş * Türk musikisinde, Zirkeş dizisine dayanan ve karar perdesi rast olan, melodik yapısı itibarıyla özgün bir seyir karakteri gösteren, seçkin ve tercih edilen tali makam

muhayyib : ara. * hayyaba (saklamak, gizlemek, örtmek) * saklayan, gizleyen, örten, yoksun bırakan, mahrum kılan

muhayyil : ara. * hayyala (hayal ettirmek, zihinde canlandırmak, tasavvur ettirmek) * hayal kuran, tasavvur eden, zihninde canlandıran, tahayyül eden

muhayyile : ara. * hayyala (hayal ettirmek, zihinde canlandırmak, tasavvur ettirmek) * hayal gücü, imgelem, tasavvur etme yetisi

muhayyir : ara. * hayyara (seçmek, tercih etmek, seçme hakkı vermek, tercih hakkı vermek, muhayyer bırakmak), hayyara (seçme hakkı vermek, tercih hakkı vermek, muhayyer bırakmak) * birden fazla seçenek arasından tercih yapma özgürlüğü tanınmış olan; seçmekte serbest bırakılmış; hayret verici, şaşırtan

muhazat : ara. * hazza (kesmek, çizmek, hizaya sokmak, düzenlemek), hiza (sıra, dizi, diziliş, sıralanma) * aynı hizada bulunmak, hizalanma, yüz yüze gelme, karşılaşma

muhazele : ara. * hazala (aşağı düşmek, alçalmak, değersizleşmek), hazul (hor, hakir, alçak, aşağılık, alçalmış, kimsesiz. yardımsız olarak her şeyden mahrum, biçare) * hakirlik, aşağılıklık, rezillik, zelillik

muhazere : ara. * hadera, hazera (korkmak, sakınmak, çekinmek) * birbirini korkutma

muhazi : ara. * hazza (kesmek, çizmek, hizaya sokmak, düzenlemek), hiza (sıra, dizi, diziliş, sıralanma) * hizalanmış, birbirinin karşısında ve bir hizada bulunan, paralel

muhazzil : ara. * hazala (aşağı düşmek, alçalmak, değersizleşmek), hazul (hor, hakir, alçak, aşağılık, alçalmış, kimsesiz. yardımsız olarak her şeyden mahrum, biçare) * alçaklık ve bayağılık içinde bırakan, aşağılayan, değersizleştiren, hazul eden, tahzil eden; korkutucu

muhazzir : ara. * hazzara (uyarmak, ikaz etmek, sakındırmak) * uyaran, ikaz eden, sakındıran

muhbir : ara. * habara (bilmek, bilgisi olmak, ilmi olmak, malumatı olmak, haber almak, tecrübe etmek; bir şeyi deneyim yoluyla öğrenmek; bildirmek, haber vermek, bilmek) * bilgi veren, ihbar eden

muhbit : ara. * habata (inmek, yukarıdan aşağı inmek, alçalmak, düşmek; yerleşmek; boşa gitmek, boşa çıkarmak, geçersiz kılmak) * boşa çıkaran

muhdar : ara. * hazara, hadara (elverişli olmak, uygun olmak, tamam olmak; mevcut olmak, bulunmak, hazır olmak) * hazırlanmış, uygun hale getirilmiş

muhdes : ara. * hadasa (oluşmak, meydana çıkmak, belirmek, kurulmak; yenilemek, tazelemek, haber vermek, geliştirmek), hadise (oluşum, olay, vukuat) * oluşturulmuş, meydana çıkmış, kurulmuş, ihdas edilmiş; yeni yapılmış, taze, modern

muhdesat : ara. * hadasa (oluşmak, meydana çıkmak, belirmek, kurulmak; yenilemek, tazelemek, haber vermek, geliştirmek), hadise (oluşum, olay, vukuat) * yapılmışlar, inşa edilmişler, ortaya konmuşlar

muhdi : ara. * hada (yönlendirmek, rehberlik etmek liderlik etmek; dalıp gitmek, zihnen uzaklaşmak) * doğru yola ileten, doğru yola yönlendiren, hidayet eden

muhdis : ara. * hadasa (oluşmak, meydana çıkmak, belirmek, kurulmak; yenilemek, tazelemek, haber vermek, geliştirmek), hadise (oluşum, olay, vukuat) * oluşturan, kuran, iş ortaya koyan

muheymin : ara. * hemme (önemsemek, önem vermek) * önemseyen

muheyyi : ara. * heyye (kolaylaştırmak, hazır etmek) * kolaylık veren, hazır eden

muhi : ara. * vahaya (ilham vermek, gizlice bildirmek, haber vermek, içine doğmak, içine doğurtmak), vahiy (gizli bildirme, ilham) * vahyeden

muhib : ara. * habba (sevmek, bağlanmak, arzulamak), hubb (sevme, bağlanma, arzulama), habib (sevgili, sevilen, arzulanan) * seven, muhabbet eden, bağlanan, arzulayan, dost, sevgili

muhibbe : ara. * habba (sevmek, bağlanmak, arzulamak), hubb (sevme, bağlanma, arzulama), habib (sevgili, sevilen, arzulanan) * seven, muhabbet eden, bağlanan, arzulayan, dost, sevgili (kadın)

muhibbi : ara. * muhib (seven, muhabbet eden, bağlanan, arzulayan, dost, sevgili) * muhib ile ilgili; Kanuni Sultan Süleyman’ın nazımda kullandığı mahlas

muhif : ara. * hafa (korkmak, ürkmek, çekinmek), havf (korku, çekinme, ürkme, endişe) * korkunç, korkutucu

muhik : ara. * hakka (gerçekleşmek, doğru olmak; ayırmak, kesmek) * doğruyu yerine getiren, hak gözeten, haktan yana olan, gerçekleştiren, gerçekten yana olan

muhil : ara. * ahala, havala (devretmek, teslim etmek, birine vermek, aktarmak, iletmek, vekalet vermek) + e (isim yapım eki), ihale (devretme, teslim etme, aktarma, iletme, vekalet verme) * devreden, teslim eden, birine veren, aktaran, ileten, vekalet veren, ihale eden, havale eden

muhin : ara. * ahana (aşağılamak, küçük düşürmek, onurunu kırmak, hakaret etmek, horlamak, küçük düşürmek, küçültmek; küçük veya önemsiz olmak, alçalmak, hor görmek, hakir kılmak) * alçaltıcı, aşağılayıcı, aşağılayan, alçaltıcı, küçültücü, küçük düşürücü, onur kırıcı

muhip : ara. * habba (sevmek, bağlanmak, arzulamak), hubb (sevme, bağlanma, arzulama), habib (sevgili, sevilen, arzulanan) * seven, muhabbet eden, bağlanan, arzulayan, dost, sevgili

muhiş : ara. * haşa (ürkütmek, korkutmak, ürpertmek, titretmek; sallamak, sarsmak, silkmek) * korkutan, korku vere

muhit : ara. * ehata, hata (içermek, kapsamak, kuşatmak, çevrelemek, kavramak) * kuşatan, çevreleyen

muhkem : ara. * hakeme (sağlamlaştırmak, berkitmek, güçlendirmek, kuvvetlendirmek, kesinleştirmek, hüküm vermek, yargılamak, karar vermek) * pekiştirilmiş, güçlendirilmiş, pek, berk, sağlam

muhkim : ara. * ahkeme, hakeme (sağlamlaştırmak, berkitmek, güçlendirmek, kuvvetlendirmek, kesinleştirmek, hüküm vermek, yargılamak, karar vermek) * kuvvetlendiren, güçlendiren, sağlamlaştıran, ihkam eden

muhlama : gre. * muhla, muhlami (erimiş, karıştırılmış; yavaşça pişirilmiş bulamaç) * Karadeniz bölgesine özgü, mısır unu veya ufalanmış bayat mısır ekmeği ve tereyağı ile yapılan, genellikle peynirle karıştırılarak servis edilen koyu ve lapa kıvamlı geleneksel yemek

muhli : ara. * halla (çözülmek, ayrışmak, serbest kalmak, helal olmak, erimek), hallele (çözmek, serbest bırakmak, açmak, helal kılmak, eritmek) * erimiş maden

muhlik : ara. * helaka (bitirmek, bitmek, tükenmek, tüketmek, yok etmek, yok olmak), helak (tükenme, bitme, yok olma) * helak eden, yok eden

muhlis : ara. * halasa (arı olmak, arınmak, saflaşmak, karışımdan kurtulmak, öz hale gelmek), ihlas (içtenlik, samimiyet, saflık, arılık) * samimi, içten, ihlas sahibi

muhrib : ara. * hariba, haraba (bozulmak, yıkılmak, mahvolmak), harab (yıkık, yıkılmış, mahvolmuş, viran, perişan) * yok eden, zarar veren, bozucu nitelikte olan, harab eden; torpidoları imha eden harp gemisi

muhrib : ara. * hariba, haraba (bozulmak, yıkılmak, mahvolmak), harab (yıkık, yıkılmış, mahvolmuş, viran, perişan) * yok eden, zarar veren, bozucu nitelikte olan, harab eden; torpidoları imha eden harp gemisi

muhric : ara. * haraca (çıkarmak) * çıkartan, çıkaran, meydana getiren

muhrik : ara. * haraka, harraka (hareket ettirmek, harekete geçirmek, devindirmek) * harekete geçiren, devindiren, tahrik eden

muhrim : ara. * harama (yasaklamak, engellemek, mahrum etmek, menetmek, uzak tutmak, dokunulmaz kılmak, kutsal sınır koymak; saygı göstermek, kutsal saymak, değer vermek) * haram kılan, yasaklayan

muhrip : ara. * hariba, haraba (bozulmak, yıkılmak, mahvolmak), harab (yıkık, yıkılmış, mahvolmuş, viran, perişan) * yok eden, zarar veren, bozucu nitelikte olan, harab eden; torpidoları imha eden harp gemisi

muhriz : ara. * haraza (elde etmek, kazanmak, bir şeyi ele geçirmek, edinmek), ihraz (elde etme, kazanma, ele geçirme, edinme) * elde eden, kazanan, ele geçiren, edinen, kendi payına alan

muhsan : ara. * hasana (korumak, sağlamlaştırmak, iffetli kılmak, dokunulmaz hale getirmek) * korunmuş, iffetli, dokunulmaz kılınmış; İslam hukukunda ve klasik dilde, ahlaki veya hukuki bakımdan korunmuş kabul edilen, özellikle evli ve iffetli kimse

muhsin : ara. * hasen (güzel, iyi), hasene (güzelleştirmek, iyileştirmek) * iyilik eden, ihsan eden, güzelleştiren

muhtaciyet : ara. * haca, ihtaca (gereksinim duymak, ihtiyaç duymak) * ihtiyaç sahibi olma, gereksinim duyma, muhtaçlık, fakirlik, sefalet, yoksulluk

muhtaç : ara. * haca, ihtaca (gereksinim duymak, ihtiyaç duymak) * ihtiyaç duyan, gereksinim duyan

muhtal : ara. * hatala (övünmek, gururlanmak, kibirlenmek, böbürlenmek, kendini beğenmek; hile yapmak, tuzak kurmak) * kibirli, övüngen, mütekebbir, kendini beğenen; hileci, hilekar, sahtekar

muhtan : ara. * hana (ihanet etmek, güveni bozmak, sadakatsizlik göstermek), ihanet (güveni bozma, sadakatsizlik etme, ahde vefasızlık) * kendisine hıyanet edilen kimse; kendisine ihanet edilen kimse; hain, hıyanet eden, ihanet eden

muhtar : ara. * hayyara (seçmek, tercih etmek, seçme hakkı vermek, tercih hakkı vermek, muhayyer bırakmak), ihtara (seçmek, tercih etmek), ihtiyar (seçilmiş kişi, tercih edilmiş kişi; olgun kişi, yaşlı kişi) * seçilmiş, tercih edilmiş; köy tüzel kişiliğinde veya belediye sınırları içinde mahalle yönetiminin başında bulunan kişi

muhtasar : ara. * hasar (ziyan, zarar, kayıp, eksilme), hasir (azalmış, eksilmiş, zayıflamış; ziyana uğramış, zarar görmüş), hasara (kısaltmak, azaltmak, daraltmak), ihtisar (kısaltma, sadeleştirme, özetleme, basitleştirme) * kısa, kısaltılmış, ihtisar edilmiş, uzun olmayan; tekellüfsüz

muhtasıd : ara. * hasada (biçmek, kesmek, hasad etmek), ihtisad (biçme, hasad etme) * ekinci, çiftçi; hasad eden, ekin biçen

muhtasım : ara. * hasama (tartışmak, çekişmek, çatışmak, karşılıklı muhalefet etmek), hasim (düşman, çatışan, muhalif, karşıt), husumet (düşmanlık, karşıtlık) * çekişen, tartışan, çatışan, karşı gelen, karşılıklı muhalefet eden, düşmanlık yapan, adavet eden, husumet eden

muhtatif : ara. * hatafa (göz kamaştırmak; kapmak, kapıp götürmek), ihtitaf (göz kamaştırma; kapma, kapıp götürme) * göz kamaştıran; kapıp götüren

muhtazar : ara. * hadara, hazara (hazır bulunmak, getirmek, mevcut kılmak) * hazırlanmış; ölüme hazır

muhtazı : ara. * ihtaza (uymak, izinden gitmek, örnek almak, tabi olmak) * uyan, izinden giden, tabi olan, boyun eğen

muhtebes : ara. * habasa (haksızlık etmek, hakkını yemek, alıkoymak, engellemek, men etmek, mahrum etmek; tutuklamak, alıkoymak, salmamak, hapsetmek, zaptetmek, tutmak) * hapsedilmiş, alıkonmuş, tutuklanmış, zaptedilmiş

muhtecib : ara. * hacaba (araya girmek, mani olmak, birinin bir yere girmesini engellemek; örtmek, perdelemek, gizlemek, saklamak), hicab (örtü, perde, gizleme) * örtülmüş, perdelenmiş, hicablanmış, gizlenmiş, saklanmış

muhted : ara. * hada (yönlendirmek, doğru yola sevketmek, hidayete yöneltmek, rehberlik etmek), ihtida (yönlenme, doğru yolu bulma; yol gösterme) * yönlenmiş, yönlendirilmiş, doğru yola sevkedilmiş, hidayete erdirilmiş

muhtedar : ara. * hadara, hazara (hazır bulunmak, getirmek, mevcut kılmak) * hazır ve mevcut durumda olan

muhtedi : ara. * hada (yönlendirmek, doğru yola sevketmek, hidayete yöneltmek, rehberlik etmek), hadi (yönlendiren, doğru yola ileten, rehberlik eden), ihtida (yönlenme, doğru yolu bulma; yol gösterme) * yönlenmiş, yönlendirilmiş, doğru yola sevkedilmiş, hidayete erdirilmiş

muhtedi : ara. * hadaa (aldatmak, kandırmak), hadi (aldatan, hile yapan), ihtida (aldatma, kandırma, hile yapma, * hilekar, sahtekar, dolandırıcı, aldatıcı, aldatan, dolandırıcı

muhtefi : ara. * hafa (gizlemek, saklamak), hafiy (gizli, saklı) * gizlenen, gizli, saklanan, saklı

muhtekere : ara. * ihtikara (stoklamak, piyasadan çekip saklamak, fırsat kollayarak malı elde tutmak), ihtikar (karaborsacılık, malı saklayarak fiyat yükseltme) * ticarette haksız kazanç sağlamak amacıyla piyasadan çekilerek saklanan, dolaşıma sokulmayıp bilinçli biçimde bekletilen ve bu nedenle kamu zararına yol açan mal veya meta durumu

muhtekir : ara. * ihtikara (stoklamak, piyasadan çekip saklamak, fırsat kollayarak malı elde tutmak), ihtikar (karaborsacılık, malı saklayarak fiyat yükseltme) * ihtikar eden kimse, stokçu, karaborsacı, vurguncu

muhtel : ara. * halla (zarar vermek, bozmak, hasar vermek, aksatmak, eksiltmek, kayıba uğratmak, bozulmak, aksamak; bir yere inmek, yerleşmek, içine girmek, bir yeri tutmak), ihtilal (bozulma, bozgun, fesad, kargaşa, karışıklık; devrim, altüst oluş) * ele geçirilmiş, denetim altına alınmış, mevcut hali fiilen değiştirilmiş, bozulmuş

muhtelif : ara. * halafa (aykırı olmak, zıtlaşmak, karşı gelmek, muhalefet etmek; ardından gelmek, arkasından gelmek, yerine geçmek, ikame etmek, takip etmek, sonradan gelmek, halef olmak), ihtilaf (zıtlık, karşıtlık, anlaşmazlık, uyuşmazlık) * nitelik, biçim, görüş veya özellik bakımından birbirinden ayrılan, aynı olmayan ve çeşitlilik gösteren

muhtelim : ara. * halama (rüya görmek, düş görmek), hulm (düş, rüya), ihtilam (ergenlik çağındaki bireylerde uykuda iken genellikle cinsel içerikli rüyalarla birlikte meydana gelen istemsiz meninin dışarı atılması durumu, rüyalanma, gece boşalması) * ihtilam olmuş

muhtelis : ara. * halasa (arı olmak, arınmak, saflaşmak, temizlenmek, karışımdan kurtulmak, öz hale gelmek), ihtelese (gizlice almak, çalmak, el koymak, zimmetine geçirmek) + ihtilas (gizli alma, zimmete geçirme, emanet veya kamu malını usulsüzce ele geçirme) * kendisine emanet edilmiş veya koruması altındaki bir malı açıkça değil gizlice ve hukuka aykırı biçimde kendi yararına alan, özellikle görev veya güven ilişkisini kötüye kullanarak zimmetine geçiren kimse

muhtelit : ara. * halata (karıştırmak, bileşmek, birleşmek), halt (karışım, bileşik, birleşim), ihtilat (farklı olguların bir araya gelmesi, iç içe geçmesi veya temas etmesi durumu, karışma, bir araya gelme, karışım, bileşik) * iç içe girmiş, karışmış ve ayırt edilmesi zor bir bütün oluşturmuş

muhtemel : ara. * hamala (taşımak, götürmek, yüklenmek), hamal (taşıyan, götüren, yüklenen), ihtimal (götürme, taşıma, yüklenme; kabul edilebilirlik, olabilirlik, olasılık, muhtemel olma) * kesinlik taşımamakla birlikte gerçekleşmesi akla yakın ve mümkün görülen, olabilir, olması ihtimal dahilinde, mümkün,

muhtemelen : ara. * muhtemel (olabilir, olması ihtimal dahilinde, mümkün) + en (gibi, olarak) * muhtemel olarak

muhtemer : ara. * hamara (mayalanmak, fermente olmak, ekşimek), hamr (ekşi, sarhoşluk veren, mayalanmış, mayalı, fermente; şarap), mahmur (mayalanmış, fermente olmuş) * mayalandıran, fermente eden, ekşiyip kabartan

muhtemi : ara. * hama (korumak, sakınmak, muhafaza etmek, himaye etmek; sıcaklanmak, kızarmak, ısınmak), hami (koruyan, sakınan, muhafaza eden, himaye eden), ihtima (himaye etme, koruma, sakınma, esirgeme, muhafaza etme) * koruyan, sakınan, muhafaza eden, himaye eden, ihtima eden; perhiz yapan

muhtemir : ara. * hamara (mayalanmak, fermente olmak, ekşimek), hamr (ekşi, sarhoşluk veren, mayalanmış, mayalı, fermente; şarap), mahmur (mayalanmış, fermente olmuş), muhtemer (mayalandıran, fermente eden, ekşiyip kabartan); hamara (örtmek, başını örtmek, saklamak), himar (örtü, perde; müslüman kadınların, başlarını ve göğüslerinin önünü örttükleri, ancak yüzlerini örtmedikleri bir eşarp, humr, humur (ç.) ) * mayalanan, fermente olan, ekşiyen, ekşiyip kabaran; örtü ile örtünen, yaşmaklanan, himara bürünen

muhtenik : ara. * hanaka (boğmak, nefesini kesmek, bastırmak), hank (boğma, boğazını sıkıp öldürme, boğazı sıkılıp boğulma) * nefes alamayıp boğulan, boğuk, boğulmuş

muhtera : ara. * hara (yaratmak, icad etmek), ihtira (yaratma, icad etme) * icad edilmiş, yaratılmış, ihtira edilmiş

muhterem : ara. * harama (yasaklamak, engellemek, mahrum etmek, menetmek, uzak tutmak, dokunulmaz kılmak, kutsal sınır koymak; saygı göstermek, kutsal saymak, değer vermek), ihtiram (hürmet etme, saygı duyma, değer verme) * saygı gösterilen, hürmet edilen, değer verilen, itibarlı olan, ihtira eden

muhteri : ara. * hara (yaratmak, icad etmek), ihtira (yaratma, icad etme) * yaratan, icad eden

muhterib : ara. * haraba (savaşmak, çatışmak, muharebe etmek, cenk etmek), muharebe (harb, savaş, çatışma, cenk), harb (savaş, çatışma, mücadele, cenk) * savaşan, harbeden, muharib

muhterik : ara. * haraka (yakmak, tutuşturmak), hark (yakma, ateş yakma) * ateşle yanmış olan, yanan

muhteris : ara. * harisa (çok istemek, aşırı arzulamak, tamah etmek), hirs (yoğun, güçlü ve aşırı arzu, tamah, şiddetli arzu, aşırı istek), ihtiras (hırslı olma, şiddetle isteme, aşırı arzulu olma) * ihtiraslı, hırslı, çok arzulayan, aşırı isteyen

muhteriz : ara. * haraza (saklamak, sakınmak, korumak, korkmak), ihtiraz (kaçınma, sakınma, korkma, kendini koruma) * ihtiyatlı, dikkatli ve temkinli davranan

muhtesat : ara. * hadasa (oluşmak, meydana çıkmak, belirmek, kurulmak; yenilemek, tazelemek, haber vermek, geliştirmek), hadise (oluşum, olay, vukuat) * yapılmışlar, inşa edilmişler, ortaya konmuşlar

muhtesib : ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak, adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek; sanmak, zannetmek), hesab, hisab (sayma, sayım, adetlendirme, ölçme), ihtisab (hesap etme, sevap umma; hesab sorma, sorunluluk, mes'uliyet; ceza; eskiden belediye işlerine bakan memurun işi ve dairesi) * hesaplayan, sayan, sayman; devlet işleri veya kamu düzeni ile ilgili olarak gelirleri, harcamaları ve hukuk kurallarını denetleyen, hesapları ve düzeni kontrol eden memur veya yetkili kişi

muhtesip : ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak, adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek; sanmak, zannetmek), hesab, hisab (sayma, sayım, adetlendirme, ölçme), ihtisab (hesap etme, sevap umma; hesab sorma, sorunluluk, mes'uliyet; ceza; eskiden belediye işlerine bakan memurun işi ve dairesi) * hesaplayan, sayan, sayman; devlet işleri veya kamu düzeni ile ilgili olarak gelirleri, harcamaları ve hukuk kurallarını denetleyen, hesapları ve düzeni kontrol eden memur veya yetkili kişi

muhteşem : ara. * haşama (saygın olmak, itibarlı olmak, yüksek olmak, yücelik göstermek, azametli olmak, yüce olmak, azamet göstermek, büyüklük sergilemek; incitmek, gadaplandırmak, hiddetlendirmek), haşim (gösterişli, saygın, itibarlı, yüce, azametli), haşmet (etkileyici yücelik ve heybet duygusu uyandıran büyüklük; saygın olma, itibarlı olma, gözalıcı olma durumu, gösterişli olma durumu, göz kamaştırıcılık, gözalıcılık, gösterişlilik, görkem, ihtişam, heybet, büyüklük, azamet, yücelik, yükseklik), ihtişam (etkileyici yücelik ve heybet duygusu uyandıran büyüklük; saygın olma, itibarlı olma, gözalıcı olma durumu, gösterişli olma durumu, göz kamaştırıcılık, gözalıcılık, gösterişlilik, görkem, ihtişam, heybet, büyüklük, azamet, yücelik, yükseklik) * etkileyici, yüce, heybetli, azim, yüce, yüksek, büyük; saygın, itibarlı, gözalıcı, gösterişli, göz kamaştırıcı, görkemli, ihtişamlı, hayranlık uyandıran

muhteşi : ara. * haşa, haşa’a, haşia (korkmak, ürkmek), haşi (saygıya dayalı korku duyan, huşu içinde olan, alçak gönüllülük eden) * kendini aşağı gören, huşu içinde olan

muhteşid : ara. * haşada (toplanmak, birikmek, yığılmak), ihtişad (toplanma, birikme, yığılma) * biriken, toplanan, yığılan

muhtetıb : ara. * hatab (odun) * ağaçlık, koruluk, orman, meşelik; odun toplayan

muhtetim : ara * hatama (sonlandırmak, bitirmek, nihayete erdirmek; mühür basmak; kırmak, parçalamak, ezmek), hatem (mühür; son, sona erdiren; kırma, parçalama, yıkım) * sona erdiren, sonlandıran, bitiren, nihayete erdiren, hitama vardıran

muhtetin : ara. * hatana (sünnet etmek) * sünnet olmuş

muhteva : ara * hava (kapsamak, içermek, kaplamak, içine almak), muhteva (kapsam, içerik), ihtiva (toplama, kapsama, içerme, içine alma) * içerik, kapsam

muhtevi : ara * hava (kapsamak, içermek, kaplamak, içine almak), muhteva (kapsam, içerik), ihtiva (toplama, kapsama, içerme, içine alma) * içeren, kapsayan, içine alan, dahil eden

muhteviyat : ara * hava (kapsamak, içermek, kaplamak, içine almak), muhteva (kapsam, içerik), ihtiva (toplama, kapsama, içerme, içine alma), muhtevi (içeren, kapsayan, içine alan, dahil eden) + yat (isim yapım eki) * içindekiler, kapsamdakiler, içerikler, kapladığı şeyler

muhtezen : ara * hazene (biriktirmek, saklamak, depolamak, stoklamak), mahzan, mahzen (ambar, depo, saklama yeri, haznetme yeri) * haznedilmiş, stokkanmış, biriktirilmiş, ambar veya hazineye konmuş

muhtezin : ara. * hazana (üzmek, hüzünlendirmek, tasalandırmak, kederlendirmek), huzn (üzüntü, keder, gam, tasa), mahzun (üzgün, hüzünlü, tasalı, kederli, gamlı) * kederli, üzüntülü, hüzünlü, mahzun, mükedder

muhtezir : ara. * hadera, hazera (korkmak, sakınmak, çekinmek), mahzur (korkulacak sey, sakınılacak şey, çekinilecek şey, sakınca, çekince, engel, mani) * korkan, sakınan, çekinen

muhtıra : ara. * hatara (hatırlamak, akla gelmek, zihinde belirmek, akla gelmek, anımsamak, aymak), hatir (zihin, bilinç, gönül) * bir durumu veya görüşü karşı tarafa resmi biçimde hatırlatmak, uyarmak veya bildirmek amacıyla yazılan yazılı belge

muhti : ara. * hataa (yanılmak, yanılgısı olmak, yanlışlık yapmak, kusur etmek, suç işlemek), hata (yanlışlık, yanılgı, kusur; doğru olmayan davranış veya sonuç; kasıtsız yapılan yanlış fiil) * hata yapan, hatalı, kusur işleyen, yanılan; yanıltan, hataya düşürten

muhvil : ara. * havala (dönmek, dönüşmek, değişmek, başkalaşmak, bir durumdan başka bir duruma geçmek), havvala (çevirmek, dönüştürmek; çevirmek, çevrelemek, kuşatmak, örtmek, sarmak; denemek), tahvil (çevirme, dönüştürme) * çeviren, dönüştüren, bir halden başka bir hale geçiren, tahvil eden

muhyem : ara. * hayme (çadır), hayyama (kurmak, yerleşmek, çadır kurmak) * çadır kurulan, yerleşilen; ikamet yeri, oturma yeri, kamp yeri

muhyi : ara. * ahya, ihya (diriltmek, canlandırmak, yaşatmak), hayya (yaşam dilemek, selamlamak, selam vermek, dirilik temennisinde bulunmak), ihya (diriltme, canlandırma, hayat verme), tehiyyat (selam, selamlama) * dirilten, cankandıran, yaşatan, hayat veren

muhzır : ara. * hadara, hazara (hazırlamak, mevcut hale getirmek, hazır bulunmak, mevcut olmak, şimdi ve burada olmak, getirmek), ihzar (hazırlık, hazır etme, huzura getirme, mevcut kılma) * huzura getiren, hazır bulunmasını sağlayan

muhzi : ara. * ahza (rezil etmek, utandırmak, küçük düşürmek, rüsvay kılmak), hizy (rezillik, utanç, aşağılanma, küçük düşme durumu, horluk, hakirlik; züll. sırrı faş olmuş, rüsvay olmuş kimse) * rezil eden, utandıran, utandırıcı, rezil edici, küçük düşürücü, hakir kılan

muhzin : ara. * hazana (üzülmek, kederlenmek, hüzünlenmek, tasalanmak) * üzücü, hüzünlendirici, hüzün verici, acıklandırıcı, kederlendirici

muid : ara. * ada (dönmek, geri dönmek, tekrarlamak), iade (geri verme, geri döndürme, döndürme) * geri döndüren, yeniden yapan, döndüren, tekrarlatan; medreselerde çocukları çalıştırmakla görevli kimse, müderris muavini, öğretmen yardımcısı

muidd : ara. * adda (hazırlamak, donatmak) * hazırlayan, donatan

muin : ara. * a’ana (yardım etmek, destek olmak), inayet (yardım, destek, koruma) * yardım eden, yardımcı, destek olan, destekçi

muir : ara. * ara (ödünç vermek, geçici olarak birine bir şey vermek), iare (geçici süre ile kullanılmak üzere verilen mal, emaneten verilenmal, ödünç verilen şey) * ödünç veren, iare veren, borç veren

muit : ara. * ada (dönmek, geri dönmek, tekrarlamak), iade (geri verme, geri döndürme, döndürme) * geri döndüren, yeniden yapan, döndüren, tekrarlatan; medreselerde çocukları çalıştırmakla görevli kimse, müderris muavini, öğretmen yardımcısı

muizz : ara. * azza (büyütmek, yüceltmek, büyüklemek, muteber görmek, desteklemek, güçlendirmek, kuvvetlendirmek, izzet vermek, saygın kılmak), aziz (güçlü, kuvvetli, yüce, soylu, egemen, eren, ermiş), muazzez (sayılan, kutsal, değerli, muhterem; sevgide çok üstün tutulan, çok sevilen, sevgili; güçlü, yüce, soylu, egemen, eren, ermiş) * izzet veren, saygın kılan, kudretli

mujik : rus. * muz (erkek, adam) + ik (küçültme ve aidiyet eki) * Çarlık Rusyası döneminde köylü sınıfına mensup, toprağa bağlı, genellikle yoksul ve ağır şartlar altında yaşayan Rus köylüsü

muka : ara. * maka (ıslık çalmak) * ıslık çalma

mukaar : ara. * ka'ara (oymak, çukur oluşturmak) * oyulmuş, çukurlaştırılmış, çökük, göçük

mukabbeb : ara. * kabba (yuvarlaklaştırmak, kubbeleştirmek), kubbe (üstü yarım küre veya yuvarlak biçimde yapılan, özellikle mimaride yapıların üzerini örten ve iç mekâna genişlik ile ihtişam hissi veren örtü yapısı) * kubbeleştirilmiş, yuvarlatılmış

mukabbel : ara. * kabbala (öpmek), takbil (öpme, öpüş) * öpülmüş, takbil edilmiş

mukabede : ara. * kabada (tutmak, almak, sıkıştırmak, daraltmak, meşakkat vermek, çekmek) * şiddet ve zahmet verme, sıkıştırma, meşakkat verme

mukabele : ara. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek, benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek) * bir söz, davranış veya eyleme karşılık olarak benzer veya uygun bir karşılıkta bulunma, karşılık verme

mukabil : ara. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek, benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek) * bir şeyin karşısında bulunan, ona denk veya ona karşılık teşkil eden, karşılık olan

mukaddem : ara. * kadem (ayak, adım), kadama (adım atmak, yürümek, öne çıkmak, ileri atılmak, ayak basmak; öne almak, öne geçirmek), kademe (aşama, basamak, derece, seviye, mertebe, merhale) * önce gelen, evvel olan; takdim edilen, sunulan, öne çıkarılan

mukaddeme : ara. * kadem (ayak, adım), kadama (adım atmak, yürümek, öne çıkmak, ileri atılmak, ayak basmak; öne almak, öne geçirmek), kademe (aşama, basamak, derece, seviye, mertebe, merhale) * öne alma, başlangıç yapma; bir metnin, konuşmanın veya eserin asıl bölümünden önce gelen, konuyu tanıtan, çerçevesini çizen ve okuyucuyu hazırlayan giriş bölümü

mukadder : ara. * kadara (ölçmek, takdir etmek, değerlendirmek, miktarlamak, biçmek, belirlemek), kadr (güç, kuvvet, kudret, yetki, iktidar) * önceden belirlenmiş, ölçüsü ve sınırları ilahî veya doğal bir düzen içinde tayin edilmiş, değişmez olduğu kabul edilen, ölçülmüş, takdir edilmiş, kaderi

mukadderat : ara. * kadara (ölçmek, takdir etmek, değerlendirmek, miktarlamak, biçmek, belirlemek), kadr (güç, kuvvet, kudret, yetki, iktidar), mukadder (önceden belirlenmiş, ölçüsü ve sınırları ilahi veya doğal bir düzen içinde tayin edilmiş, değişmez olduğu kabul edilen, ölçülmüş, takdir edilmiş, kaderi) + at (isim yapım eki) * ölçülmüş olma, takdir edilmiş olma, tayin edilmiş olma

mukaddes : ara. * kaddasa (kutsamak, takdis etmek, mübarek kılmak, temizlemek), kuds (mübareklik, kutsallık; temiz olma, kutsal olma, ilahi ve manevi değeri olma) * kutsal, mübarek, temiz, ilahi ve manevi değeri olan

mukaddesat : ara. * kaddasa (kutsamak, takdis etmek, mübarek kılmak, temizlemek), kuds (mübareklik, kutsallık; temiz olma, kutsal olma, ilahi ve manevi değeri olma), mukaddes (kutsal, mübarek, temiz, ilahi ve manevi değeri olan) + at (çoğul eki) * dini, manevi veya ahlaki bakımdan kutsallık atfedilen değerlerin, mekânların, sembollerin ve inanç unsurlarının tamamı

mukaddim : ara. * kadem (ayak, adım), kadama (adım atmak, yürümek, öne çıkmak, ileri atılmak, ayak basmak; öne almak, öne geçirmek), kademe (aşama, basamak, derece, seviye, mertebe, merhale) * öne alan, başlatan, takdim eden, sunan

mukaddime : ara. * kadem (ayak, adım), kadama (adım atmak, yürümek, öne çıkmak, ileri atılmak, ayak basmak; öne almak, öne geçirmek), kademe (aşama, basamak, derece, seviye, mertebe, merhale), mukaddim (öne alan, başlatan, takdim eden, sunan) * bir eserin, konuşmanın veya çalışmanın başında yer alan; konuyu tanıtan, kapsamını belirleyen ve asıl bölüme hazırlık mahiyetinde olan giriş kısmı

mukaddir : ara. * kadara (ölçmek, takdir etmek, değerlendirmek, miktarlamak, biçmek, belirlemek), kadr (güç, kuvvet, kudret, yetki, iktidar) * ölçen, takdir eden, değerlendiren, miktarlayan, miktarlandıran, belirleyen; her şeyin ölçüsünü, zamanını ve kaderini ezelden belirleyip tayin eden, takdir eden Allah

mukaen : ara. * maka (ıslık çalmak), muka (ıslık çalma) + en (gibi, olarak) * ıslık çalarak

mukaffa : ara. * kafa (yetmek, yeterli olmak, uygun olmak, uymak), kafiye (uyum, uygun olma; şiirde dizelerdeki son seslerin ahenkli tekrarı, ses uyumu, uyak) * kafiyeli biçimde düzenlenmiş, kafiyeli, kafiyelenmiş

mukaffel : ara. * kafala (kilitlemek), kufl (kilit) * kilitlenmiş, kilitli

mukahhir : ara. * kahara (zorlamak, cebr eylemek, mahvetmek, ezmek, üzmek), kahhar (zorlayıcı, cebbar, mahvedici, mahi, ezici, galip), kahr (zorlama, mahvetme, ezme, üzme) * kahreden, tahkir eden, yok eden, mahveden

mukalled : ara. * kalada (benzerini yapmak, imite etmek, taklit etmek; boynuna geçirmek), kald (kolye) * taklit edilmiş, taklit edilen; boynuna gerdanlık takılmış

mukallef : ara. * kalafa (kaplamak, sıvamak) * kaplanmış, sıvanmış, kalafatlanmış, taklif edilmiş

mukallib : ara. * kalaba (dönmek, döndürmek, devir yapmak, dönüştürmek) * döndüren, tarafını değiştiren

mukallid : ara. * kalada (benzerini yapmak, imite etmek, taklit etmek; boynuna geçirmek), kald (kolye) * benzemeye veya benzetmeğe çalışan, taklit eden; bir şeyi boynuna takan, asan

mukallit : ara. * kalada (benzerini yapmak, imite etmek, taklit etmek; boynuna geçirmek), kald (kolye) * benzemeye veya benzetmeğe çalışan, taklit eden; bir şeyi boynuna takan, asan

mukam : ara * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kiyam (kalkış, ayağa kalkış, duruş, dikiliş), makam (durma yeri, mevki) * durulan yer, durma, ikamet

mukamere : ara. * kamara (kumar oynamak, şans oyunu oynamak, bahis yapmak), kimar, kumar (para veya benzeri ödül karşılığı oynanan talih oyunu) * kumar oynama

mukamir : ara. * kimar, kumar (para veya benzeri ödül karşılığı oynanan talih oyunu) * kumarbaz, kumar oynatan

mukannin : ara. * kannana (kanun yapmak, yasa oluşturmak) * kanun yapan, yasa oluşturan

mukantar : ara. * kantara (ağırlaştırmak, yığın haline getirmek, büyük miktarda toplamak, çok ağır ölçmek, tartmak) * birbiri üstüne yığılmış, yığın haline gelmiş

mukarebet : ara. * karaba (yaklaşmak, yakınlaşmak), karib (yakın), kurb (yakınlık) * akrabalık, yakınlık

mukarenet : ara. * karana (birlikte kılmak, birleştirmek, yanyana getirmek, bitiştirmek, karşılaştırmak) * birlikte olma, yanyana getirme, bitiştirme, karşılaştırma

mukarib : ara. * karaba (yaklaşmak, yakınlaşmak), karib (yakın), kurb (yakınlık) * birbirine yakın olan

mukarreb : ara. * karaba (yaklaşmak, yakınlaşmak), karib (yakın), kurb (yakınlık) * yakınlaşmış, yakınlaştırılmış, yakın

mukarren : ara. * karana (birlikte kılmak, birleştirmek, yanyana getirmek, bitiştirmek, karşılaştırmak) * bağlanmış, birleştirilmiş, bitiştirilmiş

mukarrer : ara. * karrara (tekrarlamak) * tekrar edilen, tekrar edilmiş, tekrarlanmış

mukarrib : ara. * karaba (yakınlaşmak, yaklaşmak, yakına gelmek), karraba (yakınlaştırmak, yaklaştırmak, yakına getirmek), kurb, karib (yakın), kurban (yakınlaşan), takrib (yaklaştırma, yakınlaştırma) * yaklaştıran, takrib eden

mukarrin : ara. * karana (eşleşmek, çift koşulmak, beraber olmak, birleşmek, eşlik etmek, yan yana gelmek; yaklaşmak, yakınlaşmak), karn (eş, çiftin teki, iki rakip veya yaşıtın her biri) * birlikte bulunduran, eşleştiren, yan yana gelen, birleşen, yakınlaşan)

mukarrir : ara. * karrara (kararlaştırmak, sabit olmak, durmak, yerleşmek, kalmak, oturmak; tekrar etmek, tekrarlamak), karar (durma, sabit olma, yerleşme, kalma, istikrar, kesin görüş, tercih, yargı, hüküm) * yerleştiren. takrir eden, sabit kılan; tekrar eden, tekrarlayan

mukaseme : ara. * kasama (bölmek, ayırmak, kesmek, paylaştırmak, bölüştürmek, taksim etmek, üleştirmek), kısm (bölüm, parça), taksim (bölme, bölüştürme, paylaştırma, ayırma, kısımlara ayırma) * paylaşma, bölüşme, taksim etme

mukasım : ara. * kasama (bölmek, ayırmak, kesmek, paylaştırmak, bölüştürmek, taksim etmek, üleştirmek), kısm (bölüm, parça), taksim (bölme, bölüştürme, paylaştırma, ayırma, kısımlara ayırma) * paylaşan, bölüşen, taksim eden

mukassa : ara. * kassa (eşitlemek, karşılaştırmak, ölçmek), mukayese (karşılaştırma, karşılıklı ölçme), kısas (karşılık verme, misilleme, denkleştirme), takas (karşılık verme, değiş tokuş) * iki tarafın karşılıklı borç ve alacaklarını denkleştirerek birbirine mahsup etmesi veya kısas yoluyla ödeşmesi   

mukassat : ara. * kasata (adaletli olmak, doğru ölçüde davranmak, doğru olmak, hakkaniyetli olmak, adil olmak dengelemek, bölmek, paylaştırmak), muksit (adil, hakkaniyetli, doğru), taksit (bölme, paylaştırma) * bölünmüş, paylaştırılmış, taksitli

mukassem : ara. * kasama (bölmek, ayırmak, kesmek, paylaştırmak, bölüştürmek, taksim etmek, üleştirmek), kısm (bölüm, parça), taksim (bölme, bölüştürme, paylaştırma, ayırma, kısımlara ayırma) * kısım kısım ayıran, bölen, paylaştıran, bölüştüren, taksim eden

mukassır : ara. * kasara (kusur etmek, eksik bırakmak, kabahat etmek, hata etmek) * kusur eden, kabahat eden, hata eden, eksik bırakan, taksir eden

mukassi : ara. * kasa (sertleşmek, katılaşmak), kasvet (kaygı, sıkıntı, iç sıkıntısı, tasa, üzüntü, kasvet; kalp katılığı, acımasızlık, gaddarlık, kasavet) * sıkıntı veren, tasalandıran, kasvet veren, kaygılandıran

mukassim : ara. * kasama (bölmek, ayırmak, kesmek, paylaştırmak, bölüştürmek, taksim etmek, üleştirmek), kısm (bölüm, parça), taksim (bölme, bölüştürme, paylaştırma, ayırma, kısımlara ayırma) * kısım kısım ayıran, bölen, paylaştıran, bölüştüren, taksim eden

mukaşşer : ara * kaşara (soymak, kabuğunu soymak), kışr (soyma, kabuğuu soyma) * soyulmuş, kabuğu soyulmuş

mukataa : ara. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek) * kesişme, birbirini kesme; ekilen toprak için verilen maktu vergi

mukatele : ara. * katala (dövüşmek, savaşmak, çatışmak, vuruşmak, öldürmek, katletmek), katl (dövme, savaşma, çatışma, vurma, öldürme), kital (dövüş, savaş, çatışma, vuruşma, karşılıklı öldürme) * vuruşma, dövüşme, çatışma, kavga, dövüş, birbirini öldürme

mukatil : ara. * katala (dövüşmek, savaşmak, çatışmak, vuruşmak, öldürmek, katletmek), katl (dövme, savaşma, çatışma, vurma, öldürme), kital (dövüş, savaş, çatışma, vuruşma, karşılıklı öldürme) * birbiriyle vuruşan, birbiriyle çatışan, birbiriyle dövüşen, birbirini öldüren

mukatta : ara. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek) * kat edilmiş, kesik, kesilmiş, ayrışmış, ayrılmış, bölünmüş, parçalanmış (örneğin Kur’an’da 29 surede yer alan topam 78 adet harfe verilen isim “huruf-u mukatta” )

mukattar : ara * kattara (damıtmak, yoğunlaştırmak), taktir (damıtma, yoğunlaştırma) * sıvı, öz veya aromayı yoğunlaştırmış, saflaştırmış veya damıtmış kişi; damıtılmış, taktir edilmiş

mukavele : ara. * kale (söylemek, demek, dile getirmek), kavl (söz, söylem, söyleme, deyiş, deme, konuşma; söz verme, anlaşma, sözleşme) * karşılıklı konuşma, sözleşme, anlaşma, kontrat

mukavemet : ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kavvam (yöneten, koruyan, gözeten, diri tutan, ayakta tutan, gözeten, düzeni sağlayan, sorumluluğu üstlenen, nezaret ve muhafaza eden, işlerin sorumluluğunu üzerine alan ve idare eden) * direnç, dayanma gücü; bir malzemenin, yapının veya kişinin dış etkilere, zorluklara veya baskılara karşı dayanma gücü ve direncini, bozulmadan ayakta kalabilme yeteneği

mukavim : ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak) * direnen, karşı koyan, dayanan

mukavva : ara. * kuvvet (güç, kudret), kava (güçlü olmak, kudretli olmak), kavi (güçlü, sağlam, kuvvetli, kudretli), takviye (güçlendirme, kuvvetlendirme, sağlamlaştırma) * güçlendirilmiş, kuvvetlendirilmiş, sağlamlaştırılmış; basınca, darbeye veya yıpranmaya karşı dayanıklı hâle getirilmiş, katmanlı kağıt veya karton malzeme

mukavves : ara. * kasa (eğmek, bükmek, eğilmek, bükülmek, yay şeklini almak), kavs (eğrilik, büküklük, yay gibi olma), kavis (yay gibi olan, eğri, bükük) * kavisli, eğimli veya bükülmüş

mukavvi : ara. * kuvvet (güç, kudret), kava (güçlü olmak, kudretli olmak), kavva (güçlendirmek, kuvvetlendirmek, sağlamlaştırmak), kavi (güçlü, sağlam, kuvvetli, kudretli), takviye (güçlendirme, kuvvetlendirme, sağlamlaştırma) * dayanıklılığı artıran, güçlendiren, kuvvetlendiren, sağlamlaştıran

mukavvim : ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kıvam (dayanıklılık, sağlamlık, tutarlılık; bir maddenin veya nesnenin fiziksel olarak yoğunluk, yoğunluk ve tutarlılık derecesi; özellikle sıvıların veya karışımların akışkanlık veya sertlik özelliklerinin dengede olduğu durum), takvim (belirli bir başlangıç noktasına göre hazırlanmış, düzenli zaman ölçümü ve gün, ay, yıl gibi birimlerle organize edilmiş tarih sistemi) * kıvama getiren, düzenleyen, şekile sokan, biçim veren, tanzim eden; doğrultan

mukayese : ara. * kasa (ölçmek, mukayese etmek, karşılaştırmak, denkliğini tartmak, benzetme yoluyla akıl yürütmek), kiyas (iki veya daha fazla şey arasında benzerlik veya farklılıkları belirleyerek değerlendirme yapma, ölçme, karşılaştırma, benzetme) * iki veya daha fazla şeyin özelliklerini, miktarlarını veya değerlerini ölçerek fark ve benzerliklerini ortaya koyma, karşılaştırma

mukayyed : ara. * kayyada (bağlamak, sınırlamak; kayıt altına almak, kaydetmek, kısıtlamak, tayin etmek, görevlendirmek, belirlemek), takayyud (bağlı olma, bir şarta bağlanma, kayıtlanma, sınırlanma; özen gösterme, dikkatli ve bağlı olma durumu), takyid (bağlama, kayıt, tayin etme, sınırlama, belirleme, görevlendirme) * bir şarta veya bağa bağlanmış, serbest bırakılmamış, sınırlandırılmış ya da deftere resmi olarak kaydedilmiş olan, bağlanmış, kaydedilmiş

mukayyet : ara. * kayyada (bağlamak, sınırlamak; kayıt altına almak, kaydetmek, kısıtlamak, tayin etmek, görevlendirmek, belirlemek), takyid (bağlama, kayıt, tayin etme, sınırlama, belirleme, görevlendirme) * bağlanmış, kaydedilmiş tayin edilmiş, görevlendirilmiş, belirlenmiş; belirli kurallara, sınırlara veya koşullara bağlı, kısıtlanmış veya kontrol altında tutulmuş kişi, nesne veya durum

mukayyi : ara. * kaya (kusmak) * kay ettiren, kusturan

mukayyid : ara. * kayyada (bağlamak, sınırlamak; kayıt altına almak, kaydetmek, kısıtlamak, tayin etmek, görevlendirmek, belirlemek), takyid (bağlama, kayıt, tayin etme, sınırlama, belirleme, görevlendirme) * kaydeden, kayıtlayan, kayıt memuru

mukayyil : ara. * kala (tartmak, ölçmek, ayarlamak, belirli bir ölçüyle paylaştırmak), mikyal (ölçü, tartı, ölçek) * ölçen, tartan

mukayyit : ara. * kayyada (bağlamak, sınırlamak; kayıt altına almak, kaydetmek, kısıtlamak, tayin etmek, görevlendirmek, belirlemek), takyid (bağlama, kayıt, tayin etme, sınırlama, belirleme, görevlendirme) * kaydeden, kayıtlayan, kayıt memuru

mukazefe : ara. * kazafa (atmak, savurmak, fırlatmak) * atma, savurma veya fırlatma eyleminin güçlendirilmiş, yoğunlaştırılmış veya artırılmış hali, atışma, karşılıklı birbirini sövme

mukbit : ara. * kabata (perişan etmek) * perişan eden, alçaltan

mukeffir : ara. * kefere (örtmek, gizlemek, inkar etmek), kafir (örtücü, inkarcı; tarımcı çiftçi), kufr (örtme, gizleme, reddetme, inkar etme) * örten, gizleyen; kötü davranışları, günahları veya hataları örtme, gizleme veya inkar etme eylemini gerçekleştiren

mukellib : ara. * kalaba (çevirmek, değiştirip yönünü değiştirmek, tersine çevirmek; yetiştirmek, eğitmek) * çeviren, yönünü değiştiren, tersine çeviren; yetiştirilmiş, eğitilmiş

mukellif : ara. * kalafa (yüklemek, sorumluluk vermek, teklif etmek, vazife vermek) * teklif eden, vazife veren

mukellim : ara. * kelleme (kelam etmek, konuşmak, söyelemek) * kelam eden, söyleyen, konuşan

mukemmil : ara. * kamala (tamamlamak, olgunlaştırmak, bütünlemek, bitirmek), kamil (tamamlanmış, olgun, olgunlaşmış, kemale ermiş), kemal (tamamlanmışlık, olgunlaşmışlık), tekamül (tamamlanma, olgunlaşma, gelişme) * kamil kılan, tamamlayan, olgunluğuna eriştiren

mukın : ara. * yakina (yakın olmak, kesin bilmek, emin olmak) ) * şüphesiz ve kesin (kat'i) olarak bilen

mukız : ara. * yakaza (uyanmak, dikkat etmek, tetikte olmak), teyakkuz (uyanık olma, hazır, dikkatli ve tetikte olma) * uyandıran, ikaz eden; gaflet ve dalgınlıktan kurtaran

mukim : ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), ikame (yerine geçme, yerinde durma, durma) * belirli bir yerde sürekli olarak kalan, yerleşik veya sabit olan, ikamet eden, oturan

mukit : ara. * kiyata (beslemek, doyurmak, yaşatmak, gıda vermek), kavt (besleme, doyurma, yaşatma, gıda verme), kut (gıda, besin, rızık, yiyecek, azık) * gıdasını veren, mukayet olan

mukmah : ara. * kamaha (somurtmak, surat asmak, keyifsiz olmak), kamh, kemh (somurtma, suratsızlık, keyifsizlik) * somurtan, somurtkan, suratsız, keyifsiz; başını kaldırıp gözünü bir yere dikip duran kişi

mukmir : ara. * kamer (Ay) * mehtaplı, Ay ışığıyla aydınlanmış

mukni : ara. * kanaa (razı olmak, ikna olmak, kanaat etmek, yetinmek, inanmak; ikna etmek, inandırmak, kanaat ettirmek, yetindirmek, razı etmek) * razı olan, ikna olan, kanaat eden, yetinen, inanan; ikna eden, inandıran, kanaat ettiren, yetindiren, razı eden; başını kaldırıp gözünü önüne dikip duran

muknin : ara. * kanna (gizlemek, saklamak, örtmek), iknan (gizleme, saklama, örtme), kenan, kenane (gizleyen, saklayan, örten, örtücü; içine ok ve yay konan kılıf) * gizleyen, saklayan, örten, örtücü

mukoepidermoid : lat., gre. * mucus (sümük, salgı) (lat.) + epi (üst, üstünde, üzerinde, tepede, yukarıda) + derma (cilt, deri, ten, örtü, kabuk), dermatos (cilt, deri, ten ile ilgili) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) (gre.) * mukus salgılayan hücrelerle epidermis benzeri hücrelerin birlikte bulunduğu ve genellikle tükürük bezlerinde görülen tümör türü

mukoid : lat., gre. * mucus (sümük, salgı) (lat.) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) (gre.) * mukus benzeri, mukus karakteri taşıyan veya mukusa ait özellikleri gösteren yapı veya madde

mukokutanöz : lat., gre. * mucus (sümük, salgı) + cutis (deri, cilt, ten) + aneus (ile ilgili, gibi, -a ait) * hem deriyi (kutanöz) hem de mukoza zarlarını (ağız, burun, genital bölge gibi mukus salgılayan iç yüzeyler) aynı anda ilgilendiren, içeren veya etkileyen

mukolitik : lat., gre. * mucus (sümük, salgı) (lat.) + lysis (gevşeme, çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (lyein (serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım eki) ) + tikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) * mukusu çözerek veya incelterek akışkan hâle getiren, özellikle solunum yollarındaki mukus birikimini azaltan ilaç veya madde

mukopeptit : lat., gre. * mucus (sümük, salgı) (lat.) + peptide (peptit bağıyla bağlanmış amino asit zinciri) (peptos (pişirilmiş, sindirilmiş, hazmedilmiş) (gre.) + ide (ikili bileşik, anyon eki) ) (lat.) * mukusla ilişkili protein veya peptitleri, özellikle bağ dokusunda ve mukus yapısında bulunan protein yapılar

mukoperiost : lat., gre. * mucus (sümük, salgı) (lat.) + peri (çevre) (gre.) + os, ossis (kemik) (lat.) * kemik yüzeyini saran ve mukusla ilişkili olan besleyici ve koruyucu bağ dokusu

mukormikozis : lat., gre. * mucor (küf, küflü şey) (lat.) + mykes (fungus, mantar, mikrobiyal organizma) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) * bağışıklık sistemi zayıf olan kişilerde mucor türü mantarların yol açtığı ciddi, hızlı ilerleyen ve dokularda nekroza neden olabilen bir mantar enfeksiyonu hastalığı

mukosel : lat., gre. * mucus (sümük, salgı) (lat.) + kele (fıtık, çıkıntı, şişik) (gre.) * mukus bezlerinin veya mukus üreten dokuların tıkanması sonucu oluşan, içinde sümüksü sıvı biriken ve genellikle yavaş büyüyen iyi huylu kistik oluşum

mukosiliyer : lat. * mucus (sümük, salgı) + cilium (kirpik, ince tüylü yapı) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * solunum yollarında mukus tabakası ile silya adı verilen mikroskobik tüysü yapıların birlikte çalışarak yabancı partikülleri, mikroorganizmaları ve kirleticileri dışarı doğru taşıması ile ilgili

mukoza : lat. * mucus (mukus, mukoza, sümük, salgı, kaygan sıvı) * vücudun dış dünyaya açılan boşluklarını (solunum, sindirim ve üreme kanalları gibi) astar şeklinde kaplayan, üzerinde bulunan bezler sayesinde kaygan ve koruyucu bir sıvı (mukus) salgılayan nemli iç doku tabakası, mukus, mukoza, sümük, salgı, kaygan sıvı

mukraz : ara. * karada, karaza (borç vermek, taksitle geri ödenmek üzere borç vermek, ödünç vermek), kard, karz (borç, ödünç), ikrad, ikraz (ödünç verme, borç verme) * ödünç verilmiş, borç verilmiş, ikraz olunmuş

mukrem : ara. * karama (vermek, faydalandırmak, cömertlik göstermek; saygı göstermek), kerem (cömertlik, iyilik, lütuf, soyluluk, faydalı olma, değerli olma), ikram (cömertlik etme, ağırlama, karşılıksız verme, faydalandırma), kerim (cömert, eli açık, yüce gönüllü, faydalı; erkek ismi) * değer verilmiş, onurlandırılmış, saygı gösterilmiş kişi

mukri : ara. * karaa (okumak), ikra (oku; okutma) * Kur'an'ı kaidelerine uygun okuyan

mukrim : ara. * karama (vermek, faydalandırmak, cömertlik göstermek; saygı göstermek), kerem (cömertlik, iyilik, lütuf, soyluluk, faydalı olma, değerli olma), ikram (cömertlik etme, ağırlama, karşılıksız verme, faydalandırma), kerim (cömert, eli açık, yüce gönüllü, faydalı; erkek ismi) * ikramda bulunan, cömert davranan, misafir ağırlamayı ve değer vermeyi ilke edinmiş olan, faydalandıran, ikram eden, ikramkar

mukrin : ara. * karana (eşleşmek, çift koşulmak, beraber olmak, birleşmek, eşlik etmek, yan yana gelmek; yaklaşmak, yakınlaşmak), karn (eş, çiftin teki, iki rakip veya yaşıtın her biri), akran (eşler, yaşıtlar) * eş olanlar, eşlik edenler, birlikte olanlar, beraber olanlar

mukriz : ara. * karada, karaza (borç vermek, taksitle geri ödenmek üzere borç vermek, ödünç vermek), kard, karz (borç, ödünç), ikrad, ikraz (ödünç verme, borç verme) * ödünç vereb, borç veren, alacaklı konumunda bulunan

mukronat : lat. * mucro (sivri uç, keskin uç, diken) + atus (sıfat yapım eki) * uç kısmı kısa ve ani biçimde sivrilen, küçük bir dikenimsi çıkıntıyla sonlanan yapı veya organ biçimi, özellikle botanikte yaprak ucu gibi kısımları tanımlayan terim

muksa : ara. * kasa (uzak olmak, uzağa gitmek, uzaklaşmak), kasiy (uzak) * uzaklaştırılmış, uzak kalınmış, uzaklaşmış

muksem : ara. * kasama (yemin etmek, and içmek), kasem (yemin, and) * yemin edilmiş, kasem edilmiş

muksim : ara. * kasama (yemin etmek, and içmek), kasem (yemin, and) * yemin edilecek yer; yemin eden, kasem eden

muksin : ara. * kasana (desteklemek, yardımcı olmak, sağlamlaştırmak) * destekleyen, yardımcı olan, sağlamlaştıran

muksit : ara. * kasata (adaletli olmak, doğru ölçüde davranmak, doğru olmak, hakkaniyetli olmak, adil olmak dengelemek, bölmek, paylaştırmak), taksit (bölme, paylaştırma), kıst (pay, hisse, nasib, kısım; adalet, eşitlik, ölçülü olma, hak doğruluk) * adil, hakkaniyetli, doğru, doğru kılan, adil olan, hakkı veren

mukşairr : ara. * kaşaarra (ürpermek, irkilmek) * ürperen, irkilen

muktatıf : ara. * katafa (bir şeyin yüzeyini sıyırmak, traşlamak; sütün kaymağını almak; koparmak, derlemek, toplamak, devşirmek), kitf (salkım, koparılacak meyve, dalındaki meyve), iktitaf (sözün özünü alma; ağaçtan meyve toplama; toplanma, toplama; bir uğraş sonucunda fayda elde etme) * derleyen, toplayan;

muktebes : ara. * kabasa (ödünç almak, borç almak; aktarmak; kendisine ait olmayan bir şeyi kendisinin addetmek ve öyleymiş gibi yansıtmak), iktibas (ödünç alma, borç alma, benimseme, kendine maletme; bir söz veya yazıyı olduğu gibi veya kısaltarak alma, aktarma) * başka bir kaynaktan alınmış, aktarılmış veya iktibas edilmiş

muktebesat : ara. * muktebes (başka bir kaynaktan alınmış, aktarılmış veya iktibas edilmiş) + at (çoğul eki) * alınnış olanlar, aktarılmış olanlar, muktebes olan şeyler, iktibas edilmiş ve faydalanmak üzere alınmış olan şeyler

muktebis : ara. * kabasa (ödünç almak, borç almak; aktarmak; kendisine ait olmayan bir şeyi kendisinin addetmek ve öyleymiş gibi yansıtmak), iktibas (ödünç alma, borç alma, benimseme, kendine maletme; bir söz veya yazıyı olduğu gibi veya kısaltarak alma, aktarma) * iktibas eden, faydalanmak üzere aktaran, birinin bilgisinden faydalanan

mukteda : ara. * kadva (izinden gitmek, uymak, tabi olmak, örnek almak, önder edinmek), iktida (örnek alma, uyma, tabi olma, ittiba etme, peşinden gitme, önder edinme, takip etme, gerekme, ihtiyaç duyulma, lazım olma) * örnek alınan, uyulan, tabi olunan, ittiba edilen, peşinden gidilen, önder edinilen, takip edilen

muktedi : ara. * kadva (izinden gitmek, uymak, tabi olmak, örnek almak, önder edinmek), iktida (örnek alma, uyma, tabi olma, ittiba etme, peşinden gitme, önder edinme, takip etme, gerekme, ihtiyaç duyulma, lazım olma) * izinden giden, uyan, tabi olan, uyan, örnek alan, önder edinen

muktedir : ara. * kadara (gücü yetmek, kudreti yetmek, kuvveti yetmek), kudret (güç, kuvvet), kadir (gücü yeten), iktidar (kudretli olma, gücü yeter olma; yetki ve otoriteyi elinde bulundurma; yönetme ve hükmetme kudreti) * bir işi yapmaya gücü yeten, yetki ve kudret sahibi olan, kudreti yeten, kuvveti yeten, kadir olan

muktefa : ara. * kafa (izinden gitmek, ardına düşmek, peşinden gitmek, örnek almak, önder edinmek) * izinden gidilen, ardına düşülen, peşinden gidilen, örnek alınan, önder edinilen

muktefi : ara. * kafa (izinden gitmek, ardına düşmek, peşinden gitmek, örnek almak, önder edinmek) * izinden giden, ardına düşen, peşinden giden, örnek alan, önder edinen

muktehim : ara. * aktahama (tahammül etmek, katlanmak, göğüs germek; hücum etmek, saldırmak), iktiham (tahammül etme, katlanma, göğüs germe; hücum, saldırı) * bir işe veya tehlikeye korkusuzca, sonunu düşünmeden ve atılgan bir şekilde göğüs geren, zorluklara pervasızca dalan (kimse), tahammül eden, katlanan, göğüs geren

muktela : ara. * kala (çözmek, koparmak, ayırmak), iktila (çözme, koparma, ayırma) * çözülmüş, koparılmış, ayırılmış

mukteli : ara. * kala (çözmek, koparmak, ayırmak), iktila (çözme, koparma, ayırma) * çözen, koparan, ayıran

mukterih : ara. * karaha (içe doğup söylemek, düşünmeden akla gelip söylemek, irticalen söylemek, doğaçlama söylemek), iktirah (aklına gelip, içe doğup söyleyiverme, söylenilme, irtical, doğaçlama) * içine doğup söyleyen, irticalen konuşan, doğaçlama söyleyen

mukterih : kariha (iğrenmek, tiksinmek, zorlanmak, hoşlanmamak; zorlamak, sevmemek, nefret etmek), kerh (hoşlanmama, istememe, sevmeme; tiksinme, nefret etme) * bir şeyden iğrenen, tiksinen, hoşlanmayan

mukterin : ara. * karana (eşleşmek, çift koşulmak, beraber olmak, birleşmek, eşlik etmek, yan yana gelmek; yaklaşmak, yakınlaşmak), karn (eş, çiftin teki, iki rakip veya yaşıtın her biri), iktiran (birlikte olma, eşleşme, eşlik etme, iki şeyin zaman veya mekan bakımından yan yana gelmesi durumu; yaklaşma, yakınlaşma) * yaklaşan, yakınlaşan, iktiran eden;

mukteseb : ara. * kasaba (çalışmak, kazanmak, elde etmek, edinmek), kasb (kazanç, elde edilen şey, gelir), iktisab (kazanma, elde etme, edinme) * kazanılmış, edinilmiş, elde edilmiş

muktesid : ara. * kasada (hedeflemek, yönelmek, amaçlamak, ölçülülük göstermek, tutumlu olmak, doğru yolda olmak, uygun olmak), kesad (kıtlık, eksiklik, azlık), kasd (niyet, gaye, amaç, yönelme; ölçülü olma; yolu doğru olma, doğru), maksad (amaç, hedef, gaye, niyet), muktesid (ölçülü davranan, tutumlu), iktisad (kaynakların üretimi, dağıtımı ve tüketimiyle ilgilenen bilim dalı; birey veya toplumun gelir ve giderlerinde dengeli ve ölçülü olma, ölçülülük, tasarruf, ekonomi) * malını, ömrünü, vaktini boşuna harcamayan, lüzumsuz masrafta bulunmayan, iktisadlı, tutumlu, ekonom

muktesim : ara. * kasama (bölmek, ayırmak, kesmek, paylaştırmak, bölüştürmek, taksim etmek, üleştirmek), kısım (bölüm, parça, parti), iktisam (bölüşme, paylaşma), taksim (bölme, bölüştürme, paylaştırma, ayırma, kısımlara ayırma) * bölücü, parçalayıcı, taksim edici, paylaştırıcı, üleştirici

muktesir : ara. * kasara (kesmek, kısaltmak, kısa tutmak, azaltmak, kısmak, kırmak, parçalamak, ayırmak), kasir (kısa tutan, kısaltan), iktisar (kısaltma; sözü kısa kesme, kısaltma) * kısaltan, kesen, kısa tutan, kısan, iktisar eden

muktesit : ara. * kasada (hedeflemek, yönelmek, amaçlamak, ölçülülük göstermek, tutumlu olmak, doğru yolda olmak, uygun olmak), kesad (kıtlık, eksiklik, azlık), kasd (niyet, gaye, amaç, yönelme; ölçülü olma; yolu doğru olma, doğru), maksad (amaç, hedef, gaye, niyet), muktesid (ölçülü davranan, tutumlu), iktisad (kaynakların üretimi, dağıtımı ve tüketimiyle ilgilenen bilim dalı; birey veya toplumun gelir ve giderlerinde dengeli ve ölçülü olma, ölçülülük, tasarruf, ekonomi) * malını, ömrünü, vaktini boşuna harcamayan, lüzumsuz masrafta bulunmayan, iktisadlı, tutumlu, ekonom

mukteza : ara. * kaza, kada (gerektirmek, icap ettirmek, zorunlu kılmak; bitirmek, iş bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme bağlamak, karar vermek, hüküm vermek, hükmetmek), mukteza (gerekli olan, gereken; bir şey yapılırken gerekli işlemlerin tümü), iktiza (bir şeyin mantıken, hukuken veya fiilen başka bir şeyi gerektirmesi; zorunluluk veya ihtiyaç doğurma durumu, gerektirme, ihtiyaç duyma, zorunlu olma, gerekli kılma) * bir durumun, şartın veya akli, mantıki bağlamın zorunlu olarak gerektirdiği şey, gereklilik, icap eden sonuç

muktezi : ara. * kaza, kada (gerektirmek, icap ettirmek, zorunlu kılmak; bitirmek, iş bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme bağlamak, karar vermek, hüküm vermek, hükmetmek), mukteza (gerekli olan, gereken; bir şey yapılırken gerekli işlemlerin tümü), iktiza (bir şeyin mantıken, hukuken veya fiilen başka bir şeyi gerektirmesi; zorunluluk veya ihtiyaç doğurma durumu, gerektirme, ihtiyaç duyma, zorunlu olma, gerekli kılma) * bir durumun, şartın veya bağlamın ortaya çıkmasını zorunlu kıldığı, gereklilik doğuran

muktir : ara. * katara (kesip kısmak, daraltmak, kısarak vermek, cimrilik etmek), katur (cimri, eli sıkı), katr (darlık, kısıtlı olma durumu, sıkıntıda olma) * darlıkta olan, durumu sıkıntılı olan, mali açıdan sıkışık olan, imkanları kısıtlı olan

mukus : lat. * mucus (mukus, mukoza, sümük, salgı, kaygan sıvı) * vücudun dış dünyaya açılan boşluklarını (solunum, sindirim ve üreme kanalları gibi) astar şeklinde kaplayan, üzerinde bulunan bezler sayesinde kaygan ve koruyucu bir sıvı (mukus) salgılayan nemli iç doku tabakası, mukus, mukoza, sümük, salgı, kaygan sıvı

mukvin : ara. * kana (olmak, meydana gelmek, ortaya çıkmak, var olmak), kevn (varlık, var oluş, oluşum, meydana gelme) * oluşturan, meydana getiren, var eden, ortaya çıkaran, yapı taşı

mukza : ara. * kaza, kada (gerektirmek, icap ettirmek, zorunlu kılmak; bitirmek, iş bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme bağlamak, karar vermek, hüküm vermek, hükmetmek), mukteza (gerekli olan, gereken, lazım olan, icab eden; bir şey yapılırken gerekli işlemlerin tümü) * gerekli görülmüş, lüzumlu görülmüş; tamamlanmış

mukzi : ara. * kaza, kada (gerektirmek, icap ettirmek, zorunlu kılmak; bitirmek, iş bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme bağlamak, karar vermek, hüküm vermek, hükmetmek), mukteza (gerekli olan, gereken, lazım olan, icab eden; bir şey yapılırken gerekli işlemlerin tümü) * gerekli görülmüş, lüzumlu görülmüş; tamamlanmış

muladhara : san. * mula (kök, temel) + adahra (destek, dayanak, temel) * kök dayanağı, kök temel; yoga ve Tantra geleneğinde insan bedenindeki yedi çakradan biri olan ve omurganın tabanıyla ilişkilendirilen çakra, kök çakra

mulaj : fra. * moulage (kalıp alma, döküm, kalıplama) (moule (kalıp, form) + age (isim yapım eki) ) * bir nesnenin, yüzeyin veya vücut bölümünün şeklini birebir almak amacıyla yapılan kalıplama işlemi ve bu işlem sonucunda elde edilen kopya

mu'lat : ara. * alava (yükselmek, yüce olmak, artmak) * yüksek derece, kazanım, artış (multi (çok, fazla) (lat., ing., fra., alm.) )

mulekkın : ara. * lakana (ağza koymak, söylettirmek, öğretmek, empoze etmek, doktrine etmek, bilgi vermek, telkin etmek), telkin (söz aşılama, öğretme, dikte etme, empoze etme, doktrine etme) * telkin eden, empoze eden, doktrine eden, dikte eden, öğreten

mu'lem : ara. * aleme (bilmek, tanımak), ilm (bilme, bilim) * belirtilmiş, işaretlenmiş, bildirilmiş

mulic : ara. * laca (sokmak, sığındırmak), melce (sığınak, barınak, korunak, girilecek yer) * sokan, sığındıran

mulif : ara. * alafa, alifa (uyuşmak, alışmak, ısınmak; birleşmek), itilaf (anlaşma, uyuşma; birleşme), ulfet (alışma, birleşme, alışkanlık, uyum, ısınma; ahbaplık, dostluk) * alışık, alışmış, uyumlanmış, birleşmiş, ülfet etmiş

mulim : ara. * alima (acı vermek, üzmek, kederlendirmek), elim (acı veren, üzücü, kederlendirici), elem (acı, üzüntü, hüzün, keder, ağrı, sızı, ıstırap) * elem ve keder verici, üzücü, hüzünlendirici

mu'lin : ara. * alana (açığa çıkarmak, aşikar etmek, ifşa etmek, açıklamak, duyurmak, açıklamak, meydana çıkarmak, ortada olmak, ortaya çıkmak), aleni (açıkça, aşikar olarak), ilan (duyuru, bildiri, bildirme, anons) * ilan eden, bildiren, duyuran, anons eden

mulki : ara. * elka (atmak, fırlatmak, savurmak) * atan, fırlatan, savuran

multi : lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) * birden fazla olanı, çokluğu veya çeşitliliği ifade eden, birleştiği kelimeye “çoklu, çok sayıda" anlamı katan önek

multidisipliner : lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + disciplina (discipulus (öğretim, öğrenim bilgisi) (dis, de (yokluk, zıtlık, olumsuzluk, uzak, ayrı, aşağı, ikiye ayrılma, -dan eki) + scipulus (bilme, alma, öğrenme) (scire, scere (kesmek, ayırmak; bilmek, öğrenmek, almak) + ipulus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + ianus (son ek) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * birden fazla bilim veya uzmanlık alanını birlikte kullanan, farklı disiplinlerin yöntem ve bakış açılarını tek bir çalışma veya yaklaşımda birleştiren

multidrug rezistans : lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) (lat.) + drogue (ilaç, tıbbi madde) (fra.), drug (ing.) + resistentia (direnç, dayanıklılık) (re (geri, karşı, tekrar) + sistere (durdurmak, koymak, yerleştirmek) + entia (isim yapın ve durum eki) ) (lat.) * bir mikroorganizmanın, hücrenin veya hastalığın birden fazla ilaca aynı anda karşı etkisiz hale gelmeyen bir direnç geliştirmesi durumu

multifaktöriyel : lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak) + tor (-cı, yapan, eden eki) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tek bir etkenin değil, birden fazla etkenin tesiriyle ilgili olan

multifazik : lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) (lat.) + phasis (görünüş, görünüm, belirme, evre) (phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek, belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür kılmak) + isis (isim yapım eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (gre.) * tek bir aşamadan değil, birbirini izleyen veya birlikte bulunan birden fazla evre veya safhadan oluşan

multiferroik : lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + ferrum (demir) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait) * bir malzemenin aynı anda birden fazla ferroik özelliğe (ferromanyetizma, ferroelektriklik, ferroelastiklik) sahip olmasını ifade eden özellik

multifidus : lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + fidus (yarık, yarılma, bölünme) (findere (yarılmak, bölmek, bölünmek; yarmak, bölmek, ikiye ayırmak) + idus (sıfat yapım eki) ) * omurganın her iki yanında yer alan, sakrumdan eksene kadar omurların dikenli çıkıntılarının her iki tarafındaki oluğu dolduran, çok sayıda kısa ve derin liften oluşarak omurga segmentlerini birbirine bağlayan, denge ve stabiliteden sorumlu olan bir dizi etli ve tendonlu fasikülden oluşan kas

multifokal : lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + focus (ocak, odak, yuva, fırın, ateş yeri, ateş merkezi) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tek bir merkezden değil, aynı anda veya farklı zamanlarda birden fazla odaktan kaynaklanarak ortaya çıkan

multigravid : lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + gravidus (hamile, yüklü) (gravis (ağır, yüklü, yük altında) + idus (son ek) ) * daha önce birden fazla kez hamile kalmış olan kadın

multigravida : lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + gravidus (hamile, yüklü) (gravis (ağır, yüklü, yük altında) + idus (son ek) ) * daha önce birden fazla kez hamile kalmış olan kadın

multiinfarkt : lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + infarctus (doku içine dolma, tıkanmaya bağlı doku ölümü) (in (iç, içine, içinde) + farctus (doldurulmuş, yığılmış) (farcire (doldurmak, yığmak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * bir organ veya dokuda, genellikle damar tıkanıklıklarına bağlı olarak, farklı zamanlarda veya alanlarda gelişmiş birden fazla infarkt odağının bulunması durumu

multilingual : lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + lingua (dil; konuşma organı) + alis (ile ilgili, -a ait) * ikiden fazla dili ileri düzeyde kullanabilen kişi veya birden çok dilin birlikte kullanıldığı, kapsandığı durum, çok dil ile ilgili, çok dilli

multilobüler : lat., gre. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + lobos (yuvarlak çıkıntı, yuvarlak parça, kulak memesi, beyin lobu) (gre.); lobus + ula, ulum, ulus (küçültme eki) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * tek bir lop yerine birden fazla küçük loplardan oluşan (organ, yapı, doku)

multiloküle : lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + oculus (göz) * tek bir göz yerine birden fazla göz (tomurcuk) aşısı uygulanmış (bitki)

multiloküler : lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + oculus (göz) + aris (ile ilgili, -a ait) * birden fazla göze ait olan, çok gözlü yapı veya sistemleri ifade eden; optik ve anatomi bağlamında birden fazla görme odağı veya gözle ilişkili birden çok unsur içeren

multimetre : lat., gre. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) (lat.) + metros, metron (ölçü) (gre.) * elektrik ve elektronik alanında gerilim, akım, direnç gibi birden fazla elektriksel büyüklüğü ölçebilen çok amaçlı ölçüm cihazı

multinodüler : lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + nodus (düğüm, yumak, yumru, boğum, nod) + ulus, ula (küçültme eki) + aris (ile ilgili, -a ait) * tek bir nodül yerine birden fazla nodül içeren, çok sayıda düğümcükten oluşan (organ, doku, yapı)

multinükleer : lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + nucleus (çekirdek, tohum, tane) (nux, nucis (sert kabuklu meyve, ceviz) + leus (ile ilgili, -a ait) ) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tek bir çekirdek yerine iki veya daha fazla çekirdek içeren (hücre, yapı)

multipar : lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + parere (ortaya çıkarmak, doğurmak, üretmek, yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, ürermek, öne getirmek, başarmak; görünmek, belirmek, ortaya çıkmak), para (ortaya çıkarmış, doğurmuş, üretmiş, yaratmış, oluşturmuş, meydana getirmiş, öne getirmiş, başarmış) * birden fazla kez doğum yapmış olan (kadın)

multiparite : lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + paritas (doğum, doğurganlık) (parere (ortaya çıkarmak, doğurmak, üretmek, yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, öne getirmek, başarmak) + itas (isim yapım ve durum eki) ) * birden fazla kez doğum yapmış olma durumu, çok doğumluluk olgusu

multipl : lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + plicare (katlamak, bükmek), plex (katlanmış, bükülmüş) * birden fazla öğe, birim veya durumu kapsayan, tek başına olmayan, çoklu

multipl herediter ekzositoz : lat., gre. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + plicare (katlamak, bükmek), plex (katlanmış, bükülmüş) + heres, hered (mirasçı; varis, kalıtım yoluyla alan) + itas (isim yapım ve durum eki) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) + ex, exo (dış, dışında) + kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) * genellikle EXT1 veya EXT2 gen mutasyonlarından kaynaklanan, kemik deformitelerine, ağrıya, eklem hareket kısıtlılığına ve %2-20 oranında kötü huylu (malign) değişime yol açabilen, genellikle çocukluk döneminde başlayan, uzun kemiklerin uçlarında (metafiz) çok sayıda iyi huylu kıkırdak-kemik çıkıntısının (osteokondrom) gelişmesiyle karakterize, otozomal dominant kalıtılan nadir bir genetik hastalık

multipl skleroz : lat., gre. * multiple sclerosis (multus (çok, çoklu, birçok, bol) + plicare (katlamak, bükmek), plex (katlanmış, bükülmüş) (lat.) + sklerein (katılaşmak, sertleşmek), skleros (katı, sert) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) * merkezi sinir sisteminde, özellikle beyin ve omurilikte sinir liflerini saran miyelin kılıfın bağışıklık sistemi tarafından tahrip edilmesi sonucu ortaya çıkan, kas kontrolü, denge, görme ve diğer sinir fonksiyonlarını etkileyen kronik nörolojik hastalık

multiplex : lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + plicare, plectere (katlamak, bükmek, kıvırmak, sarmak; örmek, dokumak), plexus (örgü, ağ, dokuma, doku, kıvrım; katlanmış, bükülmüş, örülmüş, sarılmış; kat, katman, tabaka, satıh, yüzey) * birden fazla öğe, birim veya durumu kapsayan, tek başına olmayan, çoklu

multipolar : lat., gre. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + polos (kutup, eksen, aks, mil, gök kutbu, dönme ekseni) (gre.); polus + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * birden fazla kutup veya odak noktasına sahip olan (sistem, organizma, hücre), çok kutuplu

multipotent : lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + posse (yapabilmek, güç sahibi olmak, yetkili olmak), potens, potent (güçlü, kuvvetli, yetkili) * birden fazla farklı hücre tipine farklılaşabilme kapasitesine sahip olan (hücre)

multirezistan : lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + resistent (direnç, dayanıklılık) (resistere (karşı koymak, direnmek) (re (geri, karşı, tekrar) + sistere (durdurmak, koymak, yerleştirmek) ) + ent (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * aynı anda veya ardışık olarak birden fazla etkiye, özellikle ilaç veya antimikrobiyal ajanlara karşı direnç geliştirmiş ve bu etkilere karşı koyabilme kapasitesine sahip olan (organizma, hücre, hastalık)

multisentrik : lat., gre. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) (lat.) + kentrikos (merkezcil) (kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (gre ), centricus (lat.) * birden fazla merkez veya odak noktasına sahip olan, çok merkezli

multislice ct : lat., gre. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) (lat.) + slice (dilim, kesit) (ing.) + CT (computed (hesaplamalı) + tomography (tomografi) ) ( (ing.) * tıbbi görüntülemede, bilgisayarlı tomografi cihazı kullanılarak vücudun birden fazla kesit halinde hızlı ve ardışık biçimde taranması ve bu sayede detaylı, çok katmanlı üç boyutlu görüntülerin elde edilmesi yöntemi

multithreading : lat., ing. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) (lat.) + threading (iş parçacığı yürütme; iplikleme) (ing.) * bir işlemcinin aynı anda birden fazla iş parçacığını çalıştırabilme yeteneği

multivalan : lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + valens, valent (güçlü, kuvvetli, kudretli; sağlıklı; değerli) (valere (güçlü olmak, kuvvetli olmak; sağlıklı olmak; değeri olmak) + ens, ent (sıfat yapım eki) ) * birden fazla bağ yapabilme kapasitesine sahip olan ve farklı atom veya gruplarla eşleşerek çeşitli bileşikler oluşturabilen (atomun, iyon veya molekül)

multivalans : lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + valentia (kudret, kuvvet, güç) (valere (güçlü olmak, kuvvetli olmak; sağlıklı olmak; değeri olmak) + entia (isim yapım eki) ) * bir atomun, iyonun veya molekülün birden fazla bağ yapabilme kapasitesine sahip olan ve farklı atom veya gruplarla eşleşerek çeşitli bileşikler oluşturabilme durumu

multivaryant : lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + varians (değişen, farklılaşan) (variare (değiştirmek, değiştirilmek) + ent, ens (ile ilgili, -a ait) ) * bir şeyin temel yapısı veya özelliği korunmakla birlikte, biçim, özellik veya davranış bakımından farklılık gösteren, çeşitlenen veya alternatif olarak ortaya çıkan

multivizyon : lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + visio (görme, görüş) (videre (görmek, bakmak) + sio, tio (isim yapım eki) ) * bir sistemin, cihazın veya yöntemin aynı anda birden fazla görüntü veya perspektifi sunabilme, çoklu görselleştirme ve izleme kapasitesine sahip olma durumu

mulzim : ara. * lezeme (gerekmek, gerekli olmak, ihtiyaç duyulmak, gerektirmek) * gerek, gerekli, ihtiyaç duyulan, lazım

mum : far., ara. * mum (balmumu) * parafin ve donyağından yapılan, ateş yakmak, ışık sağlamak veya koruyucu kaplama yapmak amacıyla kullanılan silindirik veya farklı şekilli nesne (mummy (mumya) (ing.), momie (mumya) (fra.), Mumie (mumya) (alm.) )

mumah : ara. * amaha (görmezden gelmek, körleşmek, dalmak, gaflet içinde olmak, bocalamak, ne yapacağını şaşırmak, basiretsizce dolaşmak) * dalgın, gaflet içinde, körleşmiş, şaşkın, bocalayan, basiretsizce dolaşan

mumahele : ara. * mahala (hile yapmak, aldatmak, kandırmak) * hile yapma, aldatma, hilekarlık

mumatele : ara. * matala (örnek olmak, benzemek, model olmak) * bir nesnenin, davranışın veya durumun başka bir nesne, durum veya modele uygun olarak benzer biçimde meydana getirilmesi veya taklit edilmesi, ayrıca edebiyat ve retorikte örnekleme ve karşılaştırma yoluyla ifade edilen benzerlik durumu (modulus, model (örnek, prototip, temsil) (lat., ing.) )

mumbadevi : san. * mumba (Bombay şehri) + devi (tarnrıça) * Hint mitolojisinde (Hinduizm) koruyucu tanrıça olarak saygı gören, özellikle Mumbai civarında tapınılan dişi ilah

mumcu : far., ara. * mum (parafin ve donyağından yapılan, ateş yakmak, ışık sağlamak veya koruyucu kaplama yapmak amacıyla kullanılan silindirik veya farklı şekilli nesne, balmumu) + cu (yapan, eden eki) * mum yapan veya satan kişi; Yeniçeri Ocağı'nda çavuşlardan sonra gelen ve yeniçeri ağasına bağlı olan subaylar ile fitilli tüfek kullanan asker

mumerrad : ara. * amara (canlandırmak, şenlendirmek, bayındır kılmak, inşa etmek, yapılandırmak, bina etmek, yapı kurmak, imar etmek, onarmak, yapıp düzeltmek) * imar edilmiş, bayındır kılınmış, yapılandırılmış

mumezzek : ara. * zakka (temizlemek, arındırmak, ayıklamak, seçmek) * ayıklanmış, arındırılmış, parçalanmış

mumidd : ara. * madda (uzatmak, genişletmek, çekmek, germek, yaymak; desteklemek, yardım etmek; çoğaltmak, artırmak) * imdad eden, yardım eden, yayan

mumil : ara. * mala (eğilmek, meyletmek, yana yatmak, yönelmek), temayül (meyletme, eğilme, yönelme) * bir tarafa doğru eğen, eğilen, eğlim gösteren, meyleden, meylettiren

mu'min : ara. * amene (güvenmek, inanmak, iman etmek, emin olmak, güvende kılmak, emniyete almak) * iman eden, inanan, güvenen; emin kılan, güvende kılan

mumit : ara. * mata (ölmek), mevt (ölü) * öldüren

mumps : lat. * mump (şişlik, şişkinlik) * tükürük bezlerinde (parotis bezleri) şişlik ve ağrıya yol açan, genellikle çocukları etkileyen ve bulaşıcı özelliğe sahip viral hastalık, kabakulak

mumsik : ara. * vasaka (bağlamak, sağlamlaştırmak, güven altına almak), misak (sağlam bağ, ahit, kesin sözleşme) * tutan, kısan

mumtehin : ara. * mahana (sınamak, sınav yapmak, denemek, test etmek), şmtihan (sınav, deneme, test) * sınayan, deneyen, test eden, imtihan eden

mumya : ara., lat. * mummia (mumya, balsamlanmış ceset) (mum (parafin ve donyağından yapılan, ateş yakmak, ışık sağlamak veya koruyucu kaplama yapmak amacıyla kullanılan silindirik veya farklı şekilli nesne) (ara.) + ia (isim yapım eki) (lat.) * özellikle Antik Mısır’da ölüleri çürümeden korumak amacıyla balmumu ve koruyucu maddelerle sarılarak hazırlanan ceset veya bu işlem sonucu elde edilen korumalı ölü beden

munadi : ara. * nada (seslenmek, çağırmak, istek bildirmek, haykırmak, bağırmak), nadi (seslenen, çağıran, bağıran) * seslenici, bağırıcı

munassab : ara. * nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak, uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek, yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak, belirlemek, tayin etmek, konum vermek), nasb (dikilitaş) * kurulmuş, dikilmiş, yığılmış, inşa edilmiş, birbiri üstüne konulmuş

munazzaf : ara. * nazafa (temizlemek, arındırmak, saflaştırmak, tanzif etmek), tanzif (temizleme, arındırma, saflaştırma), nazif (temizleyen, arındıran, saflaştıran tanzif eden) * temizlenmiş, arınmış, saflaştırılmış, tanzif edilmiş

munazzama : ara. * nazama (düzenlemek, dizmek, sıralamak, tertip etmek, sistem kurmak), tanzim (düzenleme, dizme, sıralama, tertip etme, sistem kurma), nizam (düzen, dizi, tertip, sistem), intizam (düzenleme, tertipleme) * düzenlenmiş, tertip edilmiş, sistematikleştirilmiş, tanzim edilmiş

munazzım : ara. * nazama (düzenlemek, dizmek, sıralamak, tertip etmek, sistem kurmak) * düzenleyen, tertip eden, dizen, sıralayan, sistematikleştiren, tanzim eden

munbes : ara. * nabasa (dağılmak, parça parça olmak, parçalanmak) * dağılmış, parça parça dağılmış, parçalanmış

munbit : ara. * nabata (büyümek, filizlenmek, yeşermek, bitmek, yetişmek), nabit (büyüyen, filizlenen, yeşeren, biten, yetişen), nebat (bitki, ot, yeşeren, filizlenen) * eken, bitiren, yetiştiren

munchausen by proxy sendromu : alm., ing., gre. * Munchausen (Alman asilzade ve asker Baron Karl Friedrich Hieronymus von Münchhausen) + by proxy (vekil aracılığıyla, başkasını kullanarak) (by (aracılığıyla, sayesinde) + proxy (vekil) ) (ing.) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) * bir kişinin, kendi çocuğu veya bakımındaki başka bir çocuk üzerinde sahte hastalık belirtileri ortaya çıkararak ilgi çekmeye, bakım veya tıbbi müdahale sağlamaya çalışması ve bu yolla çocuğa zarar vermesi ile karakterize psikolojik sendrom

munci : ara. * naca (kurtarmak, güvene kavuşturmak, tehlikeden azade kılmak) * kurtaran, kurtarıcı

mundar : far. * murdan (ölmek, vefat etmek), murdar (ölmüş, leş, ceset) * ölmüş, leş, ceset; hem fiziksel hem de manevi anlamda kirli, lekeli veya haram sayılan; temiz olmayan, ruhen veya bedenen arınmamış, kirli, pis, lekeli; şeriata uygun olarak kesilmemiş olan (hayvan); cinsel ilişkiden sonra yıkanmamış (kimse)

munezzil : ara. * nazala (indirmek; ağırlamak), nuzul (inme, indirme; ağırlama) * indiren, ağırlayan

munfasıl : ara. * fasala (ayırmak, bölmek, açıklamak, ayırt etmek, ayrıştırmak, ayrıntılandırmak, detaylandırmak, farklılaştırmak), fasıl, fasl (ayrım, ayrışım, ayrılma, bölüm, bölme, kısım, kesinti devre, dönem ayırma, ayrılma) * ayrılmış, bölünmüş, açıklanmış, ayrıntılandırılmış, ayrıştırılmış, detaylandırılmış

munfasım : ara. * fasama (ayırmak, bölmek, sınıflandırmak, kırmak, koparmak) * ayrılmış, bölünmüş, sınıflandırılmış, kırılmış, kopmuş

munfatır : ara. * fatara (yarılmak, açılmak, kesilmek), infitar (yarılma, açılma, kesilme), fetret (yarılış, açılış, kesiliş) * yarılan, açılan, kesilen, infitar eden

munhal : ara. * nahala (boş bırakmak, açmak, yerini açmak; boşa çıkmak, yok olmak, karşılığı olmamak), nuhl (yok, boş) * boş, karşılığı olmayan, yok olan (annihilate, annihiler (ortadan kaldırmak, yok etmek), nihilism, Nihilismus (yokçuluk) (ing., fra., alm.), vernichten (yoketmek), nicht (yok) )

munib : ara. * naba, navb (dönmek, yönelmek, geri gelmek) * dönen, geri gelen, gerçeğe yönelen

munis : ara. * anasa (alışmak, dostluk etmek, huzur bulmak, yakın olmak), inas, üns (alıştırma, alışkanlık, dostluk, yoldaşlık) * dost, yoldaş, yumuşak başlı, evcil, uysal, cana yakın

munise : ara. * anasa (alışmak, dostluk etmek, huzur bulmak, yakın olmak), inas, üns (alıştırma, alışkanlık, dostluk, yoldaşlık) * dost, yoldaş, yumuşak başlı, evcil, uysal, cana yakın (kadın)

munkabız : ara. * kabada, kabaza (belgelemek, tasdik etmek, sıkmak, daraltmak, kavramak, tutmak, yakalamak, almak, kabz etmek), kabiz (tutan, kavrayan, kabzeden, tutan), inkıbaz (büzülme, çekilip toplanma; tıkanma, zorlaşma; sıkıntı, keder, gamlı olmak; kabızlık, tutukluk, inkibad) * büzülen, toplanan, tutulan, tutan; kabız, dışkılaması zor olan

munkair : ara. * ka’ara (sökmek, yerinden çıkarmak, koparmak) * sökülmüş, kopmuş, yerinden çıkarılmış

munkalib : ara. * kalaba (dönmek, döndürmek, ters döndürmek, tersine çevirmek) * dönen, dönmüş, dönüşmüş, inkilab eden, değişmiş, değişen

munkarız : ara. * karada, karaza (çökmek, batmak, zarar görmek; dişlemek, kemirmek, kırpmak), inkiraz (batma, çökme, çöküş, dağılma, son bulma, yok olma, sönme; aşınma, yıpranma, kırpılma) * batmış, çökmüş, bitmiş, sonlanmış, son bulmuş, mahvolmuş, sönmüş

munkariz : ara. * karada, karaza (çökmek, batmak, zarar görmek; dişlemek, kemirmek, kırpmak), inkiraz (batma, çökme, çöküş, dağılma, son bulma, yok olma, sönme; aşınma, yıpranma, kırpılma) * batmış, çökmüş, bitmiş, sonlanmış, son bulmuş, mahvolmuş, sönmüş

munker : ara. * nakara, nakira (bilmemek, tanımamak, reddetmek, yadsımak, inkar etmek), nukr (bilmeme, tanımama; zorlanma, diretme, reddetme, yadsıma, inkar etme) * doğruyu, gerçeği veya kabul edilen öğretiyi inkar eden, reddeden veya yadsıyan; bilinmeyen, tanınmayan, kabul edilmeyen, çirkin, kötü, yadırganan

munker illüzyonu : alm. * munker (Alman psikolog Heinrich Munker) (alm.) + illusio (gerçekte tezahür etmeyen bir olguyu veya olayı gerçekmiş gibi algılatma, yanıltma, yanılsama yaratma, zihnen yanlış yönlendirme) (lat.) * gözün veya beynin algılamasında yanlış yorumlamaya yol açan, nesnenin veya olayın gerçekte olduğundan farklı algılanmasına sebep olan yanılsama

munsab : ara. * nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak, uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek, yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak, belirlemek, tayin etmek, konum vermek) * birbiri ardından gelen, birbirini takip eden, ardışık, mütevali

munsabig : ara. * sabaga (boyamak, renklendirmek), sibg (boya), sibgat, insibag (boyama) * boyanan, insibag eden

munsarım : ara. * sarama (kesmek, biçmek), sarim (kesen, biçen, ekim biçen), insiram (kesme, biçme) * kesilen, biçilen, kat edilen, hasad edilen

munsarif : ara. * sarafa (yönelmek, sapmak, yön değiştirmek, ayrılmak, değişmek, dönüşmek), sarrafa (dönüştürmek, çevirmek, harcamak, yöneltmek, harcamak, kullanmak; dilediği gibi kullanmak, yönetmek, işlem yapmak, davranmak), insiraf (sarfetme, harcama, çekilip gitme, çekilme, dönme, geri dönme, sapma, yön değiştirme; bir işten veya durumdan kendi isteğiyle veya edilgin biçimde uzaklaşma, ayrılma veya yüz çevirme) * çevrilen, dönen, dönüşen, geri dönen, çekilip giden

munsarih : ara. * saraha (açıklamak, açığa çıkarmak, dile getirmek, seslenmek), sarih (apaçık, açık, net, kesin, berrak, anlamı belirgin, belli, açıkça ifade edilmiş, anlaşılır) * açık, belirgin, belli, meydanda, zahir

munsıf : ara. * nasafa (yarmak, yarım etmek, ikiye bölmek, yarı olmak, eşitlemek, ortasını bulmak, adil olmak, orta yol bulmak), insaf (adalet, yargıda ölçülü olma, ılımlılık, hakkaniyet, merhamet) * insaflı, adil, merhametli, hakkaniyetli, hakka riayet eden;

munşi : ara. * naşa (oluşturmak, yapılandırmak, başlatmak), inşa (oluşturma, yapılandırma, başlatma) * inşa eden, yapılandıran, oluşturan, başlatan

muntabıh : ara. * tabaha (pişirmek) * pişmiş, pişen, pişirilmiş

muntabık : ara. * tabaka (örtmek, kaplamak, üst üste gelmek, uymak, uygun düşmek, örtüşmek), tabbaka (uygulamak, bir şeyi başka bir şeye uygun hale getirmek, örtüştürmek), tetabuk (uygunluk, örtüşme), tabaka (katman, yüzey, satıh, tabaka, üst üste gelen şey, örtü), intibak (uyum sağlama, uygun hale gelme, örtüşme) * intibak eden, uyan, örtüşen, uygun olan, denk olan

muntalik : ara. * talaka (serbest olmak, çözülmek, bağdan kurtulmak; salmak, yollamak, boşlamak, boşamak, bağını çözmek, serbest bırakmak, kayıtlamamak), talak (boşama, salıverme), intilak (serbest kalma, bağından kurtulma, salınma, salıverilme, boşlanma) * serbest bırakılmış, çözülmüş, bağdan kurtarılmış, salınmış, boşlanmış, boşanmış

muntamıs : ara. * tamasa (silmek, yok etmek, izini kaybettirmek), intimas (silinme, kaybolma, yok olma, belirsiz olma) * silinmiş, yok edilmiş, kaybolmuş, belirsizleşmiş

muntasıf : ara. * nisf (yarı, orta) * yarılanmış, ortasına varılmış

muntasıh : ara. * nasaha (öğüt vermek, nasihat vermek; samimi olmak; doğruyu göstermek), nasihat, nush (öğüt, ihtar, tavsiye, ibret verici ders), intisah (verilen öğütü dinleme, edilen nasihatı tutma) * nasihat dinliyen, öğüt dinleyen

muntavi : ara. * tavy (toplamak, bir araya getirmek, biriktirmek; dürmek), tayy (dürme) * dürülmüş, dürülüp bükülmüş, devşirilmiş

muntazam : ara. * nazama (düzenlemek, tertip etmek, sıraya koymak, uyum sağlamak), nizam (düzen, tertip, sistem), intizam (düzen, düzenlilik, tertip, uyum ve ahenk, sistematik olma) * düzenli, tertipli, dizili, sistematik

muntazar : ara. * nazara (bakmak, beklemek, gözetmek, göz önünde tutmak), intizar (bakma, bekleme, gözleme, bir şeyin olmasını umut ederek sabırla bekleyiş) * bakılan, beklenen, gözetilen

muntazır : ara. * nazara (bakmak, beklemek, gözetmek, göz önünde tutmak), intizar (bakma, bekleme, gözleme, bir şeyin olmasını umut ederek sabırla bekleyiş) * bakılan, beklenen, gözetilen, intizar edilen; bakan, bekleyen, gözeten, intizar eden

muntekim : ara. * nekama (öç almak, cezalandırmak, kendisine yapılan bir kötülüğün karşılığını vermek, öç almak), intikam (uğradığı zararın veya haksızlığın karşılığını verme, öç alma, cezalandırma) * intikam alan, öç alan

muntingia : lat. * Munting (Hollandalı botanikçi Abraham Munting) + ia (isim yapım eki) * Muntingiaceae familyasına ait, tropik meyve veren ağaç cinsi

muntingiaceae : lat. * Muntingia (Hollandalı hekim ve botanikçi Abraham Munting'in soyadından) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * kiraz benzeri küçük meyveleri bulunan tropikal ağaç ve çalıları kapsayan, Muntingia cinsi çevresinde sınıflandırılan bitki familyası

munu : ara. * na'a (uzaklaşmak, ağır gelmek, zor gelmek, zorlamak, yük taşımak) * yük altında olan, yük taşıyan, zorlanan

munzalim : ara. * zalama (zorbalık etmek, hak ve adalete aykırı davranmak, haksızlık etmek; karartmak, karanlık kılmak, kararmak, karanlık olmak), zalim (zulmeden, haksızlık eden, zorba), zulm (haksızlık, zorbalık, eziyet, baskı), mazlum (haksızlığa uğrayan ve baskı altında ezilen, kendisine zulmedilen, zulüm gören, zulme maruz kalmış olan) * isteyerek veya istemeyerek zalimin zulmüne boyun eğen

munzam : ara. * zamma (artırmak, eklemek, ilave etmek), zamm (artış, ilave, ekleme, ek) * eklenen, ilave edilmiş, artırılmış; özellikle metin, belge, görev veya miktar gibi şeylere sonradan eklenen, ilave edilen veya artırılan unsur

munzir : ara. * nazara (bakmak, görmek, incelemek, gözetmek) * bakan, önceden gören; ekran, baktırıcı, bakılan (monitor (ekran) (lat., ing.), moniteur (ekran) (fra.), Monitor (ekran) (alm.) )

munzir : ara. * nazara (uyarmak, bakmak, gözetmek) * uyaran, bakan, gözeten

munzur : ara. * nazara (uyarmak, gözetmek, bakmak) * zararlı, yaramaz, hayta

muon : gre. * mu (Yunanca alfabedeki 12. harf olan mu (μ) harfinden) + on (parçacık/tanecik eki) * elektronla aynı sınıfa ait olan ancak elektronun yaklaşık 200 katı kütleye sahip olan ve radyoaktif bozunma süreçlerinde ortaya çıkan yüksek enerjili, kararsız, negatif veya pozitif yüklü, kısa ömürlü temel parçacık, lepton türü elementar parçacık

mupirosin : lat. * mupiro (mupirozin kök bileşiği; ticari veya kimyasal isimlendirme) + icin (kimyasal madde eki; protein sentez inhibitörü veya antibiyotik sınıfı eki) * bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde topikal olarak kullanılan, Staphylococcus aureus ve Streptococcus türlerine karşı etkili, protein sentezini inhibe ederek bakteriyi öldüren veya büyümesini durduran antibiyotik madde (C26H44O9)

murabaha : ara. * rabaha (faydalanmak, fayda elde etmek, kazanç elde etmek, gelir elde etmek, kar etmek), ribh (fayda, kazanç, gelir, kar) * İslami finans ve ticarette, satıcı ile alıcı arasında malın alış fiyatı ve üzerine eklenen kar miktarının önceden belli olduğu, faizsiz ve şeffaf biçimde gerçekleşen satış türü

murabata : ara. * rabata (bağlamak, birleştirmek, bir araya getirmek, iliştirmek, ilişkilendirmek), rabita (bağ, bağlantı, ilişki, bağlama) * bağlama, bağlanma; düşmanla karşılaşılacak yerlerde gözetip sebatla nöbet bekleme; mülazemet etme

murabba : ara. * erbaa (dört) * dört köşeli şekil, dörtgen, dörde çıkarılmış; dörtlü; dört şeyden olmuş; kare

murabba : ara. * erbaa (dört), rabia (dörtlü) * dörtlü, dörtlenmiş; dört köşeli şekil, kare

murabba : ara. * rabba (çoğaltmak, artırmak, büyütmek, yetiştirmek, eğitmek, öğretmek), rab (eğitmen, öğretmen, yetiştirici), terbiye (eğitim, öğretim), riba (artma, artış, çoğalma, fazlalaşma, yükselme, faiz, prim faiz) * terbiye görmüş, eğitimli, öğretimli (therapy (tedavi, terapi) (gre.) )

murabıt : ara. * rabata (bağlamak, birleştirmek, bir araya getirmek, iliştirmek, ilişkilendirmek), rabita (bağ, bağlantı, ilişki, bağlama) * bağlayan, bağlanmış; kalbini Allah'a bağlayan

murad : ara. * erada (istemek, arzulamak, yönelmek), irad (isteme, seçme, yönelme yetisi), irade (isteme, seçme, yönelme) * istenen, arzulanan, seçilen, yönelinen; amaçlanan

muradif : ara. * radafa (arkadan gelmek, peş peşe gelmek, takip etmek) * anlamları aynı veya çok yakın olan kelimelerden her biri; dilbilimde aynı kavramı farklı sözcüklerle ifade eden ve birbirinin yerine kullanılabilen eş anlamlı sözcük ve ifade

muradiye : ara. * murad (istenen, arzulanan, seçilen, yönelinen; amaçlanan) + iye (isim yapım eki) * Van’ın bir ilçesi

muraenidae : gre., lat. * myraina, müren balığı) (lat.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * yılan balığına benzeyen deniz balıklarını kapsayan, uzun silindirik gövdeleri, pulsuz yapıları, güçlü çeneleri olan, mağaralar ile kayalık resiflerde saklanarak yaşayan müren balıkları familyası

muragıb : ara. * ragaba (talep etmek, istemek, aramak, arzulamak, yönelmek, rağbet etmek; acıkmak, aç olmak), rağbet (isteme, arzulama, talep etme, yönelme, beğenme, tercih etme; aç olma, açlık) * talep eden, isteyen, arzulayan, rağbet eden

murahhas : ara. * rahasa (izin vermek, yetkilendirmek, delege etmek, ruhsatlandırmak), ruhsat (izin, yetki, otorite, delegasyon) * yetki verilmiş, yetkilendirilmiş, delege edilmiş, temsil ve karar alma hakkı tanınmış

murahhil : ara. * rahala (göç etmek, bir yerden bir yere gitmek), rihlet (göç), terhil (göç etme; göç ettirme) * bir yerden diğer bir yere göçüren, terhil eden

murai : ara. * raa (görmek, gözetmek; başkalarına gösterir gibi yapmak) * davranışlarında içtenlikten uzak olup başkalarının görmesi ve takdir etmesi için gösteriş yapan, ikiyüzlü kimse, gösteriş yapan, riyakar; riayet eden bakıp gözeten

murakabe : ara. * rakabe (gözetmek, gözetlemek, gözlemek, kontrol etmek, dikkatle izlemek) * dikkatle izleme, denetleme, denetim ve kontrol

murakasa : ara. * rakasa (dans etmek), raks (dans), rakkas (dansçı, dansör), rakkase (dansöz) * raksetme, dans etme, dans

murakıb : ara. * rakabe (gözetmek, gözetlemek, gözlemek, kontrol etmek, dikkatle izlemek) * gözetmen, denetçi, kontrolör

murakıp : ara. * rakabe (gözetmek, gözetlemek, gözlemek, kontrol etmek, dikkatle izlemek) * gözetmen, denetçi, kontrolör

murakka : ara. * raka (yamamak), ruk (yama) * yamalı, yamanmış

murakkak : ara. * rakka (incelmek), rikkat (incelik), raki (yükseltgenmiş, inceltilmiş) * ince, incelmiş

murakkam : ara. * rakama (yazmak, numaralamak, sayılandırmak, koymak), rakm (sayı) * yazılı, yazılmış; numaralanmış, numara konulmuş, sayı konulmuş, rakamlandırılmış

mural : lat. * murus (duvar, cidar) + alis (ile ilgili, -a ait) * duvarla ilgili; bina ve kamusal alanların duvarlarına yapılan, büyük ölçekli resim veya duvar yüzeyine ait sanatsal çalışma

mural trombus : lat., gre. * murus (duvar) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) + thrombos (pıhtı) (gre.) * kalp boşluğu veya damar duvarına yapışık şekilde oluşan, lümeni tamamen tıkamayan kan pıhtısı

murassa : ara. * rassa (süslemek, kakmak, taş yerleştirmek), bezemek, donatmak) * süslü, değerli taşlarla süslü; sırmalı; İki mısra veya iki fıkrası birbiri ile aynı vezin ve kafiyede olan söz veya beyit

murassas : ara. * rassasa (kurşunlamak, lehimlemek, metal kaplamak) * metal yüzeylerin dayanıklılığını artırmak veya sızdırmazlık sağlamak amacıyla kurşun veya kalay ile kaplanmış, lehimlenmiş

murat : ara. * erada (istemek, arzulamak, yönelmek), irad (isteme, seçme, yönelme yetisi), irade (isteme, seçme, yönelme) * istenen, arzulanan, seçilen, yönelinen; amaçlanan; erkek ismi

muratlı : ara. * murad (istenen, arzulanan, seçilen, yönelinen; amaçlanan) * Tekirdağ’ın bir ilçesi

muratpaşa : ara., far. * murad (istenen, arzulanan, seçilen, yönelinen; amaçlanan) + paşa (şah, hükümdar, reis) (pati (usta) + şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) ) (far.) * Antalya'nın bir ilçesi

murbi : ara. * raba (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak; kabarmak; büyümek, yükselmek), riba (artma, artış, çoğalma, fazlalaşma, yükselme, faiz, prim faiz) * bereketlendiren, çoğaltan

murcifune : ara. * racafa (yalan konuşmak, yalan bilgi yaymak) * yalan haber yayanlar

murç : far. * murç (sivri uçlu çelik alet; taş ve beton delmede kullanılan kalem biçimli araç) * betonu delmekte kullanılan sivri

murdar : far. * murdan (ölmek, vefat etmek), murdar (ölmüş, leş, ceset) * ölmüş, leş, ceset; hem fiziksel hem de manevi anlamda kirli, lekeli veya haram sayılan; temiz olmayan, ruhen veya bedenen arınmamış, kirli, pis, lekeli; şeriata uygun olarak kesilmemiş olan (hayvan); cinsel ilişkiden sonra yıkanmamış (kimse)

murdia : ara. * rada'a (süt vermek, emzirmek) * süt veren, emziren; süt anası

murdifin : ara. * radafa (ardından gitmek, takip etmek, peşinden gitmek; eklemek, sıraya koymak), redif (şiirde mısra sonunda anlam veya ses bakımından tekrar edilen kelime veya ek; sona ekleme, dizme) * ard arda, ardışık, birbirini takip eden, konsekütif

murein : lat. * murus (duvar, cidar) + in (ile ilgili, -a ait) (lat.) * bakterilerin hücre duvarını oluşturan, hücreye şekil ve dayanıklılık kazandıran, peptidoglikan yapılı temel biyopolimer

murg : far. * murg (kuş) * yumurtlayan omurgalılardan, akciğerli, sıcak kanlı, vücudu tüylerle örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu, yumurtlayarak üreyen omurgalı hayvanların ortak ismi, kuş (Simurg (si (otuz) + murg (kuş) ) (Pers mitolojisinde ve edebiyatındaki efsanevi kuş, Zümrüdüanka) )

murgul : gür. * murg (karanlık, gölgeli; yoğun ormanlı yer) + ul (yer eki) * Artvin’in bir ilçesi

murid : ara. * erada (istemek, arzulamak, yönelmek), irad (isteme, seçme, yönelme yetisi), irade (isteme, seçme, yönelme) * isteyen, arzulayan, irad eden, yönelen; tasavvufta bir şeyhi rehber edinerek manevi eğitim yoluna giren ve hakikati arzulayan kimse

muridae : lat. * mus (fare, sıçan cinsi) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * fareleri, sıçanları ve bunlarla yakın akraba kemirgenleri kapsayan, geniş yayılış gösteren memeliler familyası, faregiller, sıçangiller

murikat : lat. * muricatus (sivri çıkıntılarla kaplı, dikenli) (murex (mor deniz salyangozu, dikenli kabuklu deniz canlısı; diken, sivri çıkıntı) + atus (sıfat yapım eki) ) * küçük sivri çıkıntılar, dikenimsi kabarcıklar veya sert kabartılar taşıyan (yüzey veya yapı), kısa, sert dikenli, pürüzlü veya kabarcıklı

murinus : lat. * mus (fare, sıçan cinsi) + inus (ile ilgili, -a ait) * fareye ait olan, fare gibi

muris : ara. * varasa (miras bırakmak, varis olmak, devralmak, miras almak), irs (miras, kalıt, kalıtım, başkasına bırakılan mal veya şey), varis (mirasçı) * miras bırakan, miras devreden

murmur : lat. * murmur (mırıltı, uğultu, fısıltı) * Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji ile ilgili olan ve 72 cini tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, felsefe öğreten, ölülerin ruhlarını çağırıp onlara sorular sorabilen, akbabaya binen ve iki bakanıyla birlikte otuz lejyon şeytana hükmeden, hem bir Dük hem de bir Kont olarak tanımlanan 54. cin

murmur : lat. * murmur (mırıltı, uğultu, fısıltı, belirsiz ses) * düşük şiddetli, sürekli ve düzensiz ses veya fısıltı niteliğindeki ses, tıpta özellikle kalp veya damar yapılarındaki anormal akım sesi

mursa : ara. * rasa (demir atmak, yerleşmek, sabitlenmek, karar kılmak) * gerçekleşip kesinlik kazanma, bir durumun veya kararın yerleşmesi ve artık değişmez hale gelmesi, vuku bulma, karar kılınma

mursil : ara. * rasala (göndermek, yollamak, sevketmek, salmak), resul (gönderilen, sevk edilen), mursel (gönderilmiş, sevk edilmiş) * gönderen, sevk eden

murşid : ara. * raşada (doğru yolu göstermek, doğruya yönlendirmek, rehberlik etmek), irşad (doğru yolu gösterme, yönlendirme ve aydınlatma; özellikle dini veya ahlaki konularda rehberlik etme) * doğruyu gösteren, doğruya yönlendiren, rehberlik eden

murt : gre., lat. * myrtos (mersin ağacı, hoş kokulu çalı) (gre.) + myrtus (mersin) (lat.) * Akdeniz ve Karadeniz bölgelerinde yetişen, yaprakları aromatik, meyvesi ve yağı tıbbi ve kozmetik amaçlarla kullanılan, her dem yeşil çalı veya küçük ağaç formundaki mersin bitkisi

murtabit : ara. * rabata (bağlamak, birleştirmek, bir araya getirmek, iliştirmek, ilişkilendirmek), rabita (bağ, bağlantı, ilişki, bağlama), irtibat (kişiler, kurumlar veya olaylar arasındaki bağlantı, ilişki, ilinti veya temas durumu) * bağlı, bağlantılı, ilgili, ilintili, ilişkili, alakalı

murtad : ara. * irteda (geri dönmek, vazgeçmek) * geri dönen, vazgeçen; dininden dönen

murtaza : ara. * radiya (razı olmak, hoşnut kalmak, memnun olmak, beğenmek) * razı olunmuş, hoşnut kalınmış, memnun olunmuş, beğenilmiş, seçilmiş

murtazı : ara. * raza, radaa (emzirmek, meme vermek, süt vermek), irda (meme verme, süt verme, emzirme), irtiza, irtida (süt emme, irtiza) * süt emen, irtiza eden

murteb : ara. * rataba (şüphe etmek, kuşku duymak, tereddüt etmek) * şüphe duyan, şüpheci

murteza : ara. * radiya (razı olmak, hoşnut kalmak, memnun olmak, beğenmek) * razı olunmuş, hoşnut kalınmış, memnun olunmuş, beğenilmiş, seçilmiş

murzı : ara. * razaa, radaa (emzirmek, meme vermek, süt vermek), irda (meme verme, süt verme, emzirme), irtiza, irtida (süt emme, irtiza) * çocuk emziren, süt emziren

musa : mıs., ibr. * mou (su), mose (çocuk, oğul) (mıs.), mashah (çekip çıkarmak, sudan çıkarmak), moşe (çekip çıkarmak; sudan kurtarmak) (ibr.) * İsrailoğulları’nı Mısır’dan çıkaran, Tevrat’ta ve Kur’an’da adı geçen büyük peygamber

musab : ara. * saba (dönmek, geri gelmek, karşılıklandırmak), sevab (ödüllendirme, karşılıklandırma, ecir verme) * karşılıklandırılmış, sevab kazanmış, ödüllendirilmiş, ecir verilmiş

musabbag : ara. * sabaga (boyamak, renklendirmek), sibg (boya), sibgat, insibag (boyama) * boyalı, boyanmış

musabeyli : ibr., tür. * mou (su), mose (çocuk, oğul) (mıs.), mashah (çekip çıkarmak, sudan çıkarmak), moşe (çekip çıkarmak; sudan kurtarmak; erkek ismi) (ibr.) + beg, bey (bay, kişi; ağa, efendi, reis, amir, lider, hakim, hükümdar, yönetici, sayesinde imkana sahip olunan, erkek için saygı ifadesi olan son ek; asil, soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk sahibi) + li (ile, beraber, birlikte, sahibi) (tür.) * Kilis’in bir ilçesi

musaceae : ara., lat. * muz (muz) (ara.) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * Zingiberales takımına ait, muz bitkilerini ve yakın akraba türleri kapsayan, yalancı gövdeleri ve dev yapraklarıyla ağaca benzeyen büyük tropikal otsu bitkilerden oluşan muzgiller familyası

musaddak : ara. * sadaka (doğrulamak; doğru olmak, sözünde durmak, doğruluğunu göstermek; içtenlik göstermek) * doğrulanmış, doğruluğu tasdik edilmiş, tasdik edilmiş

musaddık : ara. * sadaka (doğrulamak; doğru olmak, sözünde durmak, doğruluğunu göstermek; içtenlik göstermek) * doğrulayan, tasdik eden, sözünde duran

musaddik : ara. * sadaka (doğrulamak; doğru olmak, sözünde durmak, doğruluğunu göstermek; içtenlik göstermek) * doğrulayan, tasdik eden, sözünde duran

musademe : ara. * sadama (çarpmak, çarpışmak, tokuşmak, vurmak) * iki şeyin karşılıklı olarak birbirine çarpması, çarpışması veya çatışması, çarpışma, vuruşma

musadere : ara. * sadara (zorla almak, el koymak, müsadere etmek) * zorla alma, zoralım, el koyma; zulmetme, cebretme

musaffa : ara. * safa (arıtmak, temizlemek, saf kılmak, ayıklamak, elemek; saf olmak, arınmak, temiz olmak, temizlenmek, arınmak, seçilmek, elenmek), ıstafa (seçmek, ayırmak, tercih etmek, ayıklamak, üstün tutmak) * temizlenmiş, arıtılmış, saf hale getirilmiş, saflaştırılmış

musafihin : ara. * safaha (açıkça ve meşru olmayan şekilde ilişkiye girmek) * evlilik bağı olmaksızın cinsel ilişki kuran, zina eden, namussuz, dost edinen

musaggar : ara. * sağir (küçük), musaggar * küçük duruma getirilmiş, küçültülmüş, ufaltılmış

musahabe : ara. * sahaba (birlikte olmak, arkadaşlık etmek, refakat etmek), sahib (arkadaş, dost) * iki veya daha fazla kişinin karşılıklı konuşarak düşünce, duygu ve bilgilerini paylaşması, sohbet, birlikte bulunma, arkadaşlık etme

musahhar : ara. * sahhara (boyun eğdirmek, buyruğa almak, hizmete vermek, kontrol altına almak; büyülemek, sihirlemek) * ilahi kudret veya başka bir otorite tarafından belli bir amaca hizmet etmesi için hakimiyet altına alınmış, yönetilen veya kullanıma hazır hale getirilmiş, buyruğa alınmış, kontrol altına alınmış; büyülenmiş, sihirlenmiş

musahhih : ara. * sahha (doğrulamak, düzeltmek, tashih etmek), tashih (doğrulama, düzeltme), sahih (doğru, düzgün, düzeltilmiş) * yanlışları düzelten, doğruluğu sağlayan, düzeltmen, korektör

musahhir : ara. * sahhara (boyun eğdirmek, buyruğa almak, hizmete vermek, kontrol altına almak; büyülemek, sihirlemek; alay etmek) * buyruğa alan, kontrol altına alan; alay eden

musahib : ara. * sahaba (birlikte olmak, arkadaşlık etmek, refakat etmek), sahib (arkadaş, dost) * yakın dost, sohbet arkadaşı

musahip : ara. * sahaba (birlikte olmak, arkadaşlık etmek, refakat etmek), sahib (arkadaş, dost) * yakın dost, sohbet arkadaşı

musakka : ara. * saka, saky (sulamak, akıtmak, dökmek) * sulandırılmış; küçük parçalar halinde doğranmış patlıcan, kabak gibi sebzelerin soğan, kuşbaşı et veya kıymayla birlikte pişirilmesiyle yapılan yemek

musakkal : ara. * sakala (ağır gelmek, ağır olmak), sakkala (ağırlaştırmak, yüklemek, sorumluluk vermek), sikl (ağırlık, yük) * üzerine ek yük veya sorumluluk yüklenmiş, ağırlıklandırılmış

musalla : ara. * salla (dua etmek, namaz kılmak) * dua yeri

musallat : ara. * sallata (egemen olmak, boyun eğdirmek, hakim olmak, hükmetmek, tasallut etmek), sultan (hakim, hükmeden, egemen, boyun eğdiren), tasallut (egemen olma, boyun eğdirme, hakim olma, hükmetme) * bir kişi, varlık veya durumun tamamen kontrol altına alınmış, hakimiyet veya etki altına sokulmuş, tasalluta uğramış; kötü ruh, hastalık veya etki altında olan

musalli : ara. * salla (dua etmek, namaz kılmak) * dua eden, sala eden

musallit : ara. * sallata (egemen olmak, boyun eğdirmek, hakim olmak, hükmetmek, tasallut etmek), sultan (hakim, hükmeden, egemen, boyun eğdiren), tasallut (egemen olma, boyun eğdirme, hakim olma, hükmetme) * sürekli zorluk ve rahatsızlık veren, musallat olan, dadanan, egemen olan, hakim olan, boyunduruğa alan

musamaha : ara. * samaha (hoşgörmek, tolerans göstermek, bağışlamak) * affedici ve anlayışlı davranma, hoşgörü, tolerans

musammat : ara. * samma (belirlemek, tayin etmek, ölçmek) * önceden net olarak belirlenmiş, sınırları veya miktarı saptanmış, belirlenmiş, tayin edilmiş, ölçülmüş

musammi : ara. * esamme (sağır etmek) * sağır eden

musandıra : gre. * mesandiro (seki, ara kat, çıkma, eski evlerde yatak dolabı) (mesos (orta, vasat, ara, yarı) + andiro (seki, balkon) ) * evlerde yatak yorgan konulan yer, yüklük; mutfakta geniş ve yüksekçe raf

musanna : ara. * san'a (üretmek, oluşturmak, yapmak) * üretilmiş, uydurulmuş; bir sanatın inceliklerini aksettirecek şekilde ustaca yapılmış, sanatkar elinden çıkmış; aşırı derecede süslenmiş, çok süslü; gerçekle ilgisi olmayan, uydurulmuş, uydurma, düzme

musannif : ara. * sannafa (sınıflandırmak, düzenlemek, derlemek, tertip etmek, eser meydana getirmek) * sınıflandıran, düzenleyen, tertip eden, derleyen, eser meydana getiren; bir konu veya alan hakkında eser hazırlayan, bilgileri derleyen, sınıflandıran ve düzenleyen yazar veya bilim insanı

musap : ara. * sabba (dökmek, boşaltmak, akıtmak, yağdırmak; yakalanmak, bulaşmak, etkilenmek) * bedensel veya ruhsal bir rahatsızlığa uğramış, hastalık veya illet durumuna düşmüş, bir hastalığa tutulmuş, illet kapmış

musar : ara. * asara (rastlamak, farkına varmak, farketmek, haberi olmak; ayağı sürçmek) * açığa çıkarılan, ortaya konulan, bildirilen

musarra : ara. * sara, sary (biriktirmek, toplamak, tutmak, bağlamak) * bir şiirde iki mısrası birbirine kafiyeli olan bölüm

musarrah : ara. * saraha (açıklamak, açığa çıkarmak, dile getirmek, seslenmek), sarih (apaçık, açık, net, kesin, berrak, anlamı belirgin, belli, açıkça ifade edilmiş, anlaşılır) * açık açık söylenmiş, açıkça bildirilmiş, açıkça belirtilmiş, ayrıntılı biçimde ortaya konmuş, tasrih edilmiş

musavver : ara. * savvara (tasarlamak, biçimlendirmek, şekillendirmek, resmetmek, zihinde şekil vermek, betimlemek, yapılandırmak), tasvir (betimleme, resmetme, şekillendirme, yapılandırma) * bir nesne, kişi veya durumu görsel veya zihinsel olarak biçimlendirmiş, resim veya tasvir ile ortaya koymuş olan; betimlenmiş, resmedilmiş, şekillendirilmiş, biçimlendirilmiş, tasvir edilmiş

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...