HR :
ing. * heart (kalp) + rate (hız) * kalbin bir dakikadaki atım sayısını gösteren
temel kardiyolojik parametre
HR :
ing. * human (insan) + resources (kaynaklar) * insan kaynakları; bir
organizasyonun çalışanlarını temin etme, yönetme, geliştirme ve onlardan
maksimum verim almayı amaçlayan departman veya süreçler bütünü
HRCT :
ing. * high (yüksek) + resolution (çözünürlük) + computed (hesaplanmış) +
tomography (tomografi) * görüntü çözünürlüğünü artırmak için özel tekniklere
sahip bir bilgisayarlı tomografi türü (genellikle akciğer parankiminin
değerlendirilmesi ile en sık akciğer hastalığında olmakla birlikte çeşitli
sağlık sorunlarının tanısında kullanılır.)
hridayeş :
san. * hridayeş (kalp, yürek, gönül, fuad, göğüs) * bir insanın hayatı boyunca
ayrılmak istemediği, yanındayken huzur bulduğu ve her şeyden çok sevdiği kişi
hristiyan : gre.
* hristein (meshetmek, ovalamak, sürmek), hristos (mesheden, ovalayan, süren) +
ianos (-cı, yapan, eden eki) * Mesih İsa’yı takip eden, Hristiyanlık dinine
mensup kimse
hristo :
gre. * hristein (meshetmek, ovalamak, sürmek) * mesheden, ovalayan, süren
Hs :
lat. * hassium (Hassia (Almanya'nın Hessen bölgesinin Latince adı) + ium
(kimyasal element eki) ) * atom numarası 108 olan, periyodik tablonun 8.
grubunda bulunan, sentetik olarak üretilen, son derece radyoaktif ve kısa
ömürlü olan, yalnızca temel nükleer araştırmalarda incelenen bir geçiş metali
element
HTML :
ing. * hyper (üst, yukarı, yüksek, hiper) + text (metin) + markup (işaretleme)
+ language (dil) * web sayfalarını oluşturmak ve dizayn etmek için kullanılan
standart metin işaretleme dili (HTML kodlarıyla kendi başına çalışan bir
program yazılamayacağı için bir programlama dili olarak tanımlanamaz.)
HTN :
ing. * hyper (yüksek, yukarı, üst) + tension (tansiyon, gerilim, basınç) * kan
basıncının normalden sürekli yüksek olduğu kardiyovasküler risk faktörü
HTTP :
ing. * hyper (üst, yukarı, yüksek, hiper) + text (metin) + transfer (aktarma,
ileti) + protocol (protokol) * internet üzerindeki web sayfalarının sunucudan
istemciye iletilmesini sağlayan ve web tarayıcıları ile sunucular arasındaki
metin, resim, video gibi içeriklerin transferi için temel iletişim standardı
olan protokol
HTTPS :
ing. * hyper (hiper) + text (metin) + transfer (aktarma, ileti) + protocol
(protokol) + secur (güvenli) * internet üzerinden güvenli veri iletimi sağlayan
ve web siteleri ile kullanıcılar arasında veri gizliliği ve bütünlüğü sağlamak
için SSL/TLS protokollerini kullanan, özellikle online bankacılık, e-ticaret ve
kişisel veri alışverişinde güvenlik amacıyla kullanılan, HyperText Transfer
Protocol (HTTP) protokolünün şifrelenmiş versiyonu
hu :
ara. * hi, hu, huve (üçüncü tekil eril şahıs zamiri, o) * üçüncü tekil eril
şahıs zamiri, o, kim, kimse; eril (erkek şahıs için) işaret zamiri (dişil olanı
“ha”) (who (kim) (ing.) )
hub :
alm. * huba (merkez,) * farklı noktaların bir araya geldiği merkezi nokta;
veri, enerji, bilgi vb. kaynakların toplandığı ve dağıtıldığı ünite; bilgisayar
ağlarında merkezi bağlantıyı sağlayan cihaz
huban :
far. * hub (güzel) + an (çoğul eki) * güzeller; erkek güzelleri
hubanname :
far. * huban (güzeller; erkek güzelleri) + name (kitapçık, mektup, risale,
belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) * Enderunlu Fazıl tarafından erkek
sevgilisinin sormuş olduğu "Hangi memlekette güzel çoktur?" sorusu
üzerine yazmış olduğu farklı milletlerden güzel oğlanları anlattığı bir mesnevi
hubb :
ara. * habba (sevmek, bağlanmak, arzulamak) * çekim, kalbin bir şeye yönelmesi,
içten bağlanma; sevgi, muhabbet, aşk, meyil, arzu, gönül bağı (happy (mutlu,
sevinçli, sevgi dolu) (ing.) )
hubble sabiti :
ing., ara. * hubble (Amerikalı astronom Edwin Hubble’ın soyadından) (ing.) +
sabit (duran, durağan, değişmez, değişmeyen, hareketsiz) (ara.) + i (iyelik
eki) (tür.) * evrenin genişleme hızını ifade eden, galaksilerin birbirinden
uzaklaşma hızının, aralarındaki mesafeye oranı olarak tanımlanan ve 70 km/s/Mpc
(kilometre/saniye/megaparsek) olarak ölçülen kozmolojik sabit
hubble yasası :
ing., tür. * hubble (Amerikalı astronom Edwin Hubble’ın soyadından) (ing.) +
yasa (kural, kanun, ilke prensip) + ı (iyelik eki) (tür.) * galaksilerin güneş
sisteminden uzaklaştıkça ışıklarının daha fazla kırmızıya kaydığını göstererek
evrenin genişlemekte olduğunu ve bu genişlemenin hıza bağlı olarak mesafeyle
arttığını belirten astronomik yasa
hube :
ara. * haba (günah işlemek, haksızlık etmek, birine zarar vermek, kötülük
etmek) * günah, suç, haksızlık, kusur, zarar verici eylem
hubr :
ara. * habara (bilmek, bilgisi olmak, ilmi olmak, malumatı olmak, haber almak,
tecrübe etmek; bir şeyi deneyim yoluyla öğrenmek; bildirmek, haber vermek,
bilmek) * bilme, tanıma, ilim; sınama, tecrübe
hubris sendromu :
gre. * hybris, hubris (Yunan mitolojisinde ve kültüründe aşırı gurur, kibir ve
tanrılara karşı haddini aşan davranış) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya
dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.); kibr (büyüklenme,
ululanma, böbürlenme) (ara.) * başkalarında olmayan bilgiye, niteliğe, güce
haiz olduğunu düşünüp narsistçe kibirlenme ve diğer insanları aşağılama
eylemiyle karakterize psikolojik sendrom; aşırı özgüven, kibir ve güç
zehirlenmesinin yol açtığı, özellikle uzun süreli yüksek siyasi veya liderlik
pozisyonlarında bulunanlarda görülen, gerçeklikten kopma, empati kaybı ve aşırı
kontrol ihtiyacı ile karakterize edilen davranış bozukluğu
hub-u nigar :
far. * hub (iyi, güzel, hoş) + u (bağlaç) + nigaştan (resmetmek), nigar
(görüntü, resim, idol, put; nakış; sevgili) * resim kadar kusursuz, hatasız ve
büyüleyici bir güzelliğe sahip olan sevgili
hububat :
ara. * habbe (tohum, çekirdek), hubub (tohumlar, taneler) + at (isim yapım ve
çoğul eki) * taneler, tohumlar, çekirdekler, tahıl ürünleri
hubuk :
ara. * habaka (dokumak, örmek, sıkıca bağlamak; bükmek; sağlam yapmak) *
dokular, örgüler, örüntüler, örülmüş yapılar; sağlam yapılar
hubul :
ara. * habl (ip, urgan, halat) * ipler, urganlar, halatlar
hubur :
ara. * haber (bilgi, bildirim, duyuru, ilim, malumat, havadis) * haberler,
bilgiler, ilimler, havadisler
hubus :
ara. * habis (kötü; pis) * kötü olan erkekler; erkek şeytanlar
hubut :
ara. * habata (inmek, yukarıdan aşağı inmek, alçalmak, düşmek; yerleşmek; boşa
gitmek, boşa çıkarmak, geçersiz kılmak) * aşağıya inme, düşme; boşa gitme,
batıl olma, beyhude, işe yaramaz olma
hubyar :
far. * hub (güzel) + yar (sevgili, dost, yoldaş, sahip, arkadaş, yardımcı,
destekçi) * güzel dost; sevgili dost, yol büyüğü, manevi önder
hubz :
ara. * habaza (ekmek pişirmek, hamur yoğurmak, ekmek yapmak) * hammaddesi un
olan ve fırında pişirilen hamur, ekmek
huccac :
ara. * hacc (kastetmek, yönelmek, niyet etmek, ziyaret etmek, mücadele etmek) *
hacca gitmiş kimse, hacı
hucu :
ara. * haca’a (yatmak, uzanmak, dinlenmek, uyumak) * yatma, uzanma, istirahat
etme, dinlenme, uyuma
hucub :
ara. * hacaba (araya girmek, mani olmak, birinin bir yere girmesini engellemek;
örtmek, perdelemek, gizlemek, saklamak), hicab (örtü, perde; setreme, gizleme;
utanma, kendini kusurlu bilip insanlar arasından çekilme) * örtüler, perdeler,
hicablar, hailler
hucurat :
ara. * hucra (oda, odacık, göze, hücre) * odalar, gözeler, hücreler; Kur'an'ın
49. suresi
hud :
ara. * hudat (miğfer, demir başlık) (ara.) (kukuleta, miğfer) (ing.) * miğfer,
demir başlık, zırh, kukuleta; bir peygamber ismi; Kur'an'ın 11. suresi (hood)
huda :
ara. * hada (yönlendirmek, rehberlik etmek liderlik etmek, yol göstermek, doğru
yola iletmek; dalıp gitmek, zihnen uzaklaşmak) * yönlendirme, doğru yolu
gösterme; huda (Tanrı) (far.)
hudavendigar :
far. * huda (Tanrı, ilah) + vend (sahip, efendi, rabb, yüce kişi) + gar (-cı,
yapan, eden eki) * Tanrı tarafından yetkilendirilmiş yüce hükümdar, hakim,
amir, efendi, sahip, bey, reis; Tanrı’ya ait olan, Tanrı’nın dostu veya
Tanrı'nın yardım ettiği kişi (Osmanlı döneminde padişahlar için saygı ve
yücelik ifadesi); Türk musikisinde, Hüseyni makamının derin ve ağırbaşlı bir
çeşidi olup, genellikle Re (D) perdesinden başlayarak Hüseyni ve Rast
makamlarının ara perdeleriyle zenginleşen; ağır, hüzünlü ve vakarli bir ruh
hali taşıyan, usul olarak ağır aksak veya devr-i kebir gibi geniş usullerde
icra edilen; melodik yapısında geniş aralıklar ve süzgeç perdelerle
hareketlenen, teşrifatlarda belirgin ve ölçülü geçişlere izin veren, makam
seyri boyunca özellikle 3. ve 5. perdelerin vurgulandığı, klasik Türk müziğinde
ciddi ve mistik bir atmosfer yaratan bir makam
hudaver :
far. * huda (Tanrı, ilah) + aver (getiren, veren) * Tanrı tarafından verilmiş,
ilahi lütufla bahşedilmiş olduğu düşünülen kişi veya şey; sahip, malik; bey,
hakim, efendi
hudayinabit :
far., ara. * huda (Tanrı, ilah) + i (tamlama eki) + nebat (bitki), nabit
(bitmiş, yetişmiş, biten, yetişen) * insan eliyle ekilip dikilmeden doğada
kendi kendine yetişen (bitki); eğitim, öğrenim görmemiş ama kendi kendini
yetiştirmiş (kimse)
huddam :
ara. * hadama (aracılık etmek, vasıta olmak, yardım etmek, hizmet etmek),
hademe (hizmetçi) * aracı, haberci, aracılık eden kişi, hizmetçi; özellikle
büyü, sihir veya mistik uygulamalarda ruhlar veya farklı boyuut varlıklarıyla
(cin) iletişim kuran kişi (insan veya cin)
hudhud :
ara. * hud (ötüş sesi, çağrı temalı ses yansımalı kelime) + hud *
gökkuzgunumsular takımının, ibibikgiller familyasında yer alan, uzunluğu 30
cm’e yakın, gagası uzun yay biçiminde, tüyleri turuncu-kahverengi, başı
sorguçlu (uzun tüy demetli) olan kısa kanatlı kuş türü, çavuşkuşu, ibibik;
Kur’an’da, Hz. Süleyman’ın Sebe melikesine kitap göndermek için kullandığı
haberci kuş
hudr :
ara. * hıdr, hidr (yeşil) * yeşillik
hudsonia :
lat. * Hudson (İngiliz botanikçi William Hudson) + ia (isim yapım eki) *
Cistaceae familyasına ait, Kuzey Amerika kökenli, küçük yapraklı ve sarı
çiçekli çalımsı bitki cinsi
hudud :
ara. * hadd (sınır, limit) * sınırlar, limitler, hudut
hudud :
ara. * hadd (yanak) * yanaklar
hudut :
ara. * hadd (sınır, limit) * sınırlar, limitler, hudud
huff :
ara. * haffa (hafif olmak, ağırlığı hafiflemek), haffaf (ayakkabıcı) * abdest
alırken üzerine doğrudan meshedilebilen, ayağı topuklarla birlikte örten, ince
deriden yapılmış hafif ve topuksuz bir tür çizme veya mest, ayakkabı (hoof
(toynak, ayak) (ing.), Huf (nal) (alm.) )
hufre :
ara. * hafr, hafara (kazmak, delik açmak, oyuk yapmak) * çukur, hendek, oyuk,
kazılmış yer, çukurluk, kazılmış çukur
hufte-isfahan :
ara., far. * huften (uyumak), hufte (uyumuş, yatmış, uykuda); hufte, haft
(yedi) + isfahan (ordu, askerler, askeri kamp; Isfahan şehri) * İsfahan’ın
yedilisi, yedi İsfahan; Türk musikisinde, İsfahan makamının altı temel perde
(hufte) yapısına dayanan, genellikle Re (D) veya La (A) perdesinden başlayıp
Rast ve Hüseyni ara perdeleriyle zenginleştirilen; duygusal, hüzünlü ve mistik
bir ifade taşıyan; usul olarak semai veya devr-i kebir usullerinde icra edilen;
melodik yapısında küçük ve büyük ikililerin dengeli kullanıldığı, süzgeç
perdelerle yumuşak geçişlerin sağlandığı, makamın karakteristik seyri boyunca
özellikle 3., 5. ve 7. perdelerin vurgulandığı, hem Türk hem de İran müzik
geleneklerinde derin ve içli tınılar yaratan makam
huğ :
tür. * huğ (kulübe, çardak, çadır, barınak) * duvarları kerpiç veya genellikle
toprak sıvalı kamıştan yapılan, dışı ve içi çamurla sıvanmış, üzeri hasır veya
otlarla örtülü, tek odalı ilkel ve geleneksel köy evi
hukb :
ara. * hakaba (dönemleri kapsamak, zaman süresini geçirmek) * uzun zaman
dilimi, uzun zaman, uzun dönem, nesiller boyu, çağ; seksen yıl
hukd :
ara. * hukd (kalıcı ve derin nefret, gizli düşmanlık, kin) * kalıcı ve derin
nefret, gizli düşmanlık, kin, garez
huklet :
ing., lat. * hook (kanca, çengel) (ing.) + lettus (küçültme eki) (lat.) *
balıkçılıkta kullanılan küçük bir kanca
hukr :
ara. * hakara (tekeline almak, tasarruf altına almak) * bir vakıf arsayı
muayyen bir ücret mukabilinde tasarruf altında tutma
hukşat :
ing. * hook (kanca, çengel) + shot (atış; vuruş, darbe) * basketbolda oyuncunun
topu sağ veya sol eliyle havaya kaldırıp başının üstünden geçirerek yaptığı
atış, çengel atış
hukuk :
ara. * hakk (doğruluk, gerçek, adalet, sahip olma durumu) * haklar; bireyler ve
toplum arasındaki ilişkileri düzenleyen, yaptırım gücüne sahip kurallar bütünü;
adaletin, hakların ve yükümlülüklerin sistematik ifadesi; hak arama ve savunma
mekanizmasını belirleyen normatif yapı
hukuki :
ara. * hakk (doğruluk, gerçek, adalet, sahip olma durumu), hukuk (haklar;
bireyler ve toplum arasındaki ilişkileri düzenleyen, yaptırım gücüne sahip
kurallar bütünü; adaletin, hakların ve yükümlülüklerin sistematik ifadesi; hak
arama ve savunma mekanizmasını belirleyen normatif yapı) + i (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * hukuka ait, hukuk işleriyle ilgili, hukuksal
hula hup :
hav., ing. * hula (dans etmek) + hoop (çember; çember çevirmek) * beli
kullanarak, belin çevresinde çember döndürme ve bu eylemde kullanılan çember
hulasa :
ara. * halasa (arı olmak, arınmak, saflaşmak, temizlenmek, karışımdan
kurtulmak, öz hale gelmek), halis (öz, saf, arı, katışık olmayan, katışıksız,
katıksız) * bir olgunun, konunun, metnin veya olayın ana hatlarını, en önemli
noktalarını kısaca ifade eden özet; özü, kısa anlatımı; sonuç veya nihai
değerlendirme, öz, özet, özetleme
hulasaten :
ara. * hulasat (öz, özet) + en (gibi olarak, ile ilgili olarak) * söylenen veya
yazılanların özünü alarak, sonuç ve toparlama; kısaca, özetle
huld :
ara. * halada (kalıcı olmak, devam etmek, yok olmamak, daim olmak, ebedi
olmak), halid (kalıcı, daim, sonsuz, ebedi) * ebediyet, sonsuzluk, daim olma,
devam, kalıcılık (hold (tutmak, daimi olarak sabit kalmak) (ing.), halten
(tutmak, daimi olarak sabit kalmak) (alm.) )
hulefa :
ara. * half, halafa (aykırı olmak, zıtlaşmak, karşı gelmek, muhalefet etmek;
ardından gelmek, arkasından gelmek, yerine geçmek, ikame etmek, takip etmek,
sonradan gelmek, halef olmak), half (sonra, arka, art, sonraki, arkası, ardı),
halife (bir kişinin yerine geçen, ardından gelen, temsil eden kimse; İslam’da
Peygamber’in siyasi ve dini vekili olan yönetici, kalfa, öncekinin yerine
geçen, ikame eden, sonra gelen, sonraki) * halifeler
huligan :
ing. * hooligan (saldırgan, kavgacı kimse, serseri) (İrlandalı
"Houlihan" ailesinden) * spor karşılaşmalarında veya toplumsal
olaylarda aşırılık, taşkınlık yapan ve şiddet yaratan kişi; fanatik taraftar
hulk :
ara. * halaka (yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, ibda etmek), halk
(yaratış, oluşturma; toplum, yaratılmışlar), haluk (iyi ahlaklı) * yaratılış,
ahlak, tabiat, huy, karakter
hulki :
ara. * hulk (ahlak, huy, karakter, yaratılış, tabiat) + i (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * doğuştan gelen mizaçla veya ahlaki niteliklerle ilgili olan;
yaratılıştan veya doğası gereği sahip olunan karakter özelliği; ahlaki veya
tabii eğilimle ilgili; erkek ismi
hulkum :
ara. * hulkum (boğaz, yutak, gırtlak) * ağız ve burun boşluğunun arkasında yer
alan, besinlerin yemek borusuna ve havanın soluk borusuna geçmesini sağlayan
kaslı tüp şeklindeki geçit, yutak, gırtlak, boğaz, boğazın iç kısmı
hull :
ara. * halle, hulle (girmek, içeri girmek) * içeri giren, içten, dost
hulle :
ara. * hull (zarf, kapsayan) * içeri girme, örtme, elbise
hulliyat :
ara. * hilye (kadın süs eşyası, asım takım, takı, zinet, pırlanta, altın, gümüş
gibi süs eşyası) * süs eşyaları, takılar, zinetler
hulud :
ara. * halada (kalıcı olmak, devam etmek, yok olmamak, daim olmak, ebedi
olmak), halid (kalıcı, daim, sonsuz, ebedi) * ebedilik, ebediyet, sonsuzluk,
devamlı olma, daim olma
huluk :
ara. * halaka (yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, ibda etmek), halk
(yaratış, oluşturma; toplum, yaratılmışlar), haluk (iyi yaratılışlı, iyi
ahlaklı) * yaratılış, ahlak, tabiat, huy, karakter
hulul :
ara. * halle, hulle (girmek, içeri girmek), hull (zarf, kapsayan) * girme,
giriş (hole (delik), hollow (boşluk, oyuk), hall (hol, giriş yeri, koridor)
(ing.), hüllen (örtmek, kaplamak, kapsamak), Hülle (kın, kılıf), Halle (hol, giriş
yeri, koridor) (alm.) )
hulum :
ara. * halama (rüya görmek, düş görmek), hulm (düş, rüya) * rüya, düş
hulus :
ara. * halasa (arı olmak, arınmak, saflaşmak, temizlenmek, karışımdan
kurtulmak, öz hale gelmek), ihlas (halislik, saflık, samimiyet, dostluk,
içtenlik), halis (saf, öz, özgü, özgün, duru, arı, has) * içtenlik, samimiyet,
katıksızlık, riyasız sevgi, saflık, arılık, özgünlük, halislik; samimiyet
hulusi :
ara. * hulus (saflık, arılık, özgünlük, halislik; samimiyet) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * samimi, candan; temiz kalpli
huluskar :
ara., far. * hulus (saflık, arılık, özgünlük, halislik; samimiyet) (ara.) + kar
(-cı, yapan, eden eki; gibi, ile ilgili) (far.) * temiz duygulu, samimi,
candan; temiz kalpli, içten (kimse)
huluvv : ara.
* hala (boşalmak) * boş olma, boşluk (hole (delik) (ing.) )
hulv :
ara. * halava (tatlı olmak, lezzetli olmak, hoşa gitmek), helva (tatlı
yiyecek), halavet (şirinlik, sevimlilik) * tatlı, hoş, sevimli, güzel, kalbe
yakın olan
hulya :
gre., far. * hole (kara safra, kara sevda, eski tıbba göre bünyeyi oluşturan
dört ana maddeden biri) (gre.); hulya (hayal, düş, imajinasyon, kara sevda,
melankoli) (far.) * düş, hayal, imgelem, imajinasyon, zihinsel tasavvur; kadın
ismi
hum :
ara. * hum (üçüncü çoğul eril şahıs zamiri, onlar) * üçüncü çoğul eril şahıs
zamiri, onlar, onları, onların (dişil olan "hünne")
huma :
far. * huma, hümay, kumay, umay (kutlu, uğurlu, mübarek), hümayun (padişaha
ait, kutlu) * vulturidae cinsinden kar kuşu, akbaba; Türk mitolojisi olan Tengricilik’te,
İslam mitolojisinde ve klasik edebiyatta üzerine gölgesi düştüğü kişiye devlet,
şans, zenginlik ve saltanat getirdiğine, asla yere konmayıp görünmeyecek
şekilde çok yükseklerde ve dinlenmeksizin sürekli uçtuğuna inanılan efsanevi
kuş, cennet kuşu, hümay, kumay
humar :
ara. * hamira, hamara (örtmek, kapatmak; kabarmak, mayalanmak, sarhoş etmek
(aklı kaplamak, aklı örtmek anlamından), hamur (su ile yoğurulmuş ve macun
kıvamına getirilmiş un), mahmur (sarhoşluğun etkisi altında, sersem), hamr (mayalanmış
içki, şarap) * uyku veya içki sersemliği, mahmurluk
humayun :
far., ara. * humayun (yüce, ulu, büyük, kutsal, muhteşem, mübarek, padişaha
ait) (huma (yücelik simgesi Huma kuşundan) + yun (ile ilgili, gibi) ) (huma
(yücelik simgesi Huma kuşundan) + yun (ile ilgili, gibi) ) * Osmanlı'da
padişahın yüceliğini ve kutsallığını ifade eden yüce, ulu, kutsal anlamında
ünvan ve sıfat; Türk musikisinde, Rast makamının süslü ve ağırbaşlı bir çeşidi
olup, genellikle Re (D) perdesinden başlayarak Hüseyni ve Hüzzam ara
perdeleriyle zenginleşen; derin, ihtişamlı ve saygı uyandıran bir duygu
taşıyan; usul olarak ağır aksak veya devr-i kebir gibi geniş usullerle icra
edilen; melodik yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı,
süzgeç perdelerle akıcı ve ölçülü geçişlere olanak tanıyan; teşrifatlarda ciddi
ve temkinli hareketlerle karakteristik motiflerin öne çıktığı bir makam
humbara :
far. * humb (küp) + ara (küçültme eki) * küçük küp, küpçük
hume :
ara. * hume (İngiliz doğa bilimci ve botanikçi Sir Abraham Hume'un soyadından)
* Humea (güncel adıyla Calomeria) cinsine ait, özellikle Avustralya'ya özgü,
şifalı veya aromatik özellikleriyle bilinen, sarkık yapılı ve tütsü benzeri
güçlü bir koku yayan çalı ya da küçük ağaç formundaki bitki cinsi
humeral :
lat. * humerus (üst kol kemiği) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * üst
kolda yer alan omuzla dirsek arasındaki kol kemiği ile ilgili
humerus :
lat. * umerus, humerus (omuz, üst kol) * omuz ile dirsek arasında yer alan, üst
kolun iskeletini oluşturan ve vücudun en uzun, en güçlü uzun kemiklerinden biri
olan üst kol kemiği
humeyra :
ara. * humr (kırmızı) * kızılcık, pembecik
humk :
ara. * hamaka (akılsız olmak, ahmaklaşmak) * ahmaklık, bönlük, aptallık, aklı
az olma
humma :
ara. * hamma (ısınmak, sıcak olmak), hamim (sıcak) * ateş, yüksek sıcaklık;
hastalık belirtisi olarak ateşlenme; vücutta enfeksiyon veya hastalık nedeniyle
ortaya çıkan yüksek ateş; tıbbi anlamda genellikle febril durum veya sıcaklık
artışı; özellikle bulaşıcı hastalıklarda görülen ateş hali
humor :
gre., lat. * huma, hymos (öz, sıvı) (gre.), humor (sıvı, nem, sıvı madde,
akışkan madde; mizaç belirleyici) (lat.) * eski tıptaki humoral sistemde yer
alan, ruh hali, mizac ve fiziksel sağlık üzerinde etkili olduğu düşünülen dört
temel bedensel sıvıdan (kan (sanguis), balgam (phlegma), sarı safra (chole),
kara safra (melanchole) ) her biri
humoristik :
gre., lat. * huma, hymos (öz, sıvı) + istes (-cı, yapan, eden eki) + ikos (ile
ilgili, -a ait) (gre.), humor (sıvı, nem, sıvı madde, akışkan madde; mizaç
belirleyici) + ist (-cı, yapan, eden eki) + icus (ile ilgili, -a ait) (lat.) *
mizahi, güldürücü, şakalı, komik
humoral immünite :
gre., lat. * huma, hymos (öz, sıvı) (gre.), humor (sıvı, nem, sıvı madde,
akışkan madde; mizaç belirleyici) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) +
immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık,
olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, yükümlülük, bağış, hizmet, hizmet etme,
hizmete hazır) ) + itas (-lık; durum eki) ) (lat.) * bağışıklık sisteminin,
enfeksiyonlara karşı kan ve diğer vücut sıvılarında bulunan antikorlar yoluyla
sağladığı savunma mekanizması; hücresel bağışıklıktan farklı olarak,
patojenlere karşı serbest dolaşan antikorlar aracılığıyla koruma; özellikle bakteriyel
ve viral enfeksiyonlara karşı sıvısal bağışıklık tepkisi
humoral sistem :
gre., lat. * huma, hymos (öz, sıvı) (gre.), humor (sıvı, nem, sıvı madde,
akışkan madde; mizaç belirleyici) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
(lat.) + sustema, systema (bir araya konmuş parçalar bütünü, düzen, nizam,
sıra) (sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + histanai, histanein,
histemi (yerleştirmek, düzenlemek, kurgulamak, koymak, dikmek, durdurmak) )
(gre.) * Yunan bilim insanı Hipokrat tarafından ortaya konan ve klasik tıpta
insan sağlığını ve mizacını dört temel sıvıya (kan, balgam, sarı safra, siyah
safra) dayandıran tıbbi ve felsefi yaklaşım
hump :
ing. * hump (kambur, tümsek, çıkıntı) * hayvanlarda (özellikle deve ve bazı
sığır türlerinde) sırt kısmında bulunan çıkıntı; insanlarda kambur duruş veya
sırtın yuvarlaklaşması durumu; ayrıca, küçük tümsek veya tepecik anlamında
kullanılır; mecaz anlamda zorlayıcı engel veya zorluk
humre :
ara. * humrat (humr (kırmızı) + ah, at (isim yapım eki, -lık) ) * kırmızılık,
kızıllık; İslam tıbbında, hamamlarda ve Doğu kozmetik kültüründe kadınların
cilt rengini canlandırmak, yanaklara ve dudaklara doğal bir kırmızılık
(allık/ruj etkisi) vermek amacıyla bitkisel özlerden (özellikle aspir çiçeği
veya kına gibi maddelerden) hazırlanan kırmızı renkli kozmetik sıvı veya boya
humulus :
lat. * humus (toprak) + ulus (küçültme eki) * kendir keneviri familyasına
(Cannabaceae) familyasına ait, özellikle bira yapımında aroma, acılık ve
koruyucu özellik sağlamak amacıyla dişi çiçek salkımları (kozalakları)
kullanılan şerbetçiotu (Humulus lupulus) bitkisiyle tanınan sarılıcı ve çok
yıllık otsu bitki cinslerinin genel adı
humus :
ara. * hamse (beş) * beşte bir
humus :
lat., ara. * humus (toprak, toprak yüzeyi, verimli üst toprak tabakası) (lat.);
hummus (nohut) (ara.) * organik madde bakımından zengin, koyu renkli, bitki
besin maddeleri içeren verimli toprak katmanı; bitki büyümesini destekleyen,
çürümüş organik kalıntılardan oluşan toprağın üst tabakası; Ortadoğu'da nohut
ve tahine limon suyu, sarımsak, tuz, kimyon, kırmızı biber ve zeytinyağı
eklenerek yapılan atıştırmalık
hun :
far. * hun (kan) * Hun kavimlerinin birleşmesi ile oluşmuş, Attila tarafından
yönetilen 434 ile 469 yılları arasında hüküm sürmüş olan, Orta Asya, Kafkaslar
ve Doğu Avrupa'da yaşayan göçebe halktan oluşmuş bozkır konfederasyonu (hunhar
(zalim, gaddar, kana susamış, kan içici) (hun (kan) + har (yiyen, içen) (kan
içen) ) far.
hunalike :
ara. * huna (burada) + like (durum eki) * orada
hunan :
ara. * huna (zayıf düşmek, güçsüz olmak, gevşemek, boyun eğmek), han (zayıf,
güçsüz, boyun eğmiş) * zayıflık, güçsüzlük, gevşeklik
hund kuralı :
alm., tür. * hund (Alma fizikçi Friedrich Hund’un soyadından) (alm.) + kural
(kanun, yasa, ilke, prensip) + ı (iyelik eki) (tür.) * atom orbitallerine
elektronlar yerleştirilirken, aynı enerji düzeyindeki (eş enerjili) orbitallere
elektronların önce birer birer ve paralel spinle yerleşmelerini, tüm orbitaller
yarı dolmadan çiftlenmenin olmadığını ifade eden ve elektronlar arası itmenin
en aza indirilmesiyle atomun en kararlı hale ulaşmasını açıklayan kuantum
mekaniği kuralı (2px, 2py, 2pz vb.); elektronların paralel spinli maksimum
sayıda eşleşmemiş elektron sağlayacak şekilde yerleştirilmesi
hunefa :
ara. * hanefe (dönmek, yönelmek, meyletmek, eğmek, saptırmak), hanif (dönen,
yönelen, meyleden) * dönenler, yönelenler, meyledenler
huneyn :
ara. * hanna (şefkat göstermek, sevmek, yakınlık duymak, yumuşak davranmak),
hunayni, muhannin (sevecen, şefkatli, yakın, dostane) * sevecenlik, şefkat,
yakınlık, dostluk, sevgili, küçük sevgi; Mekke-i Mükerremeye üç mil mesafede ve
Mekke ile Taif arasında bir vadinin adı
hunhar :
far. * hun (kan) + har (yiyen, içen) * kan içen; zalim, gaddar, kana susamış,
kan içici
huni :
ara. * hana (alçaltmak, aşağılamak, hor görmek, hakir kılmak, zelil etmek,
rezil etmek, aşağılamak, horlamak) * alçaltıcı, aşağılayıcı, hor, zelil edici
huni :
far. * huni (sıvı veya ince taneli maddeleri dar ağızlı kaplara aktarmaya
yarayan dar ağızlı aktarım aracı) * geniş ağızlı ve dar boyunlu, genellikle
sıvı veya ince granüllü maddeleri başka bir kaba kolaylıkla dökmek için
kullanılan araç; sıvının taşmadan ve dökülmeden yönlendirilmesini sağlayan
konik formda yardımcı gereç
hunnak :
ara., far. * hanak (boğaz, gırtlak; hiddetlenme, kızma), hank (boğmak,
gırtlaklamak, boğazını sıkıp öldürmek) * boğucu, boğan şey; boğazlayan; kement,
idam aracı olarak kullanılan urgan, boğma aleti veya boğucu kişi; zorlayıcı
(kişi) (mecazi)
hunriz :
far. * hun (kan) + riz (döken, akıtan) * kan döken, kan akıtan; zalim veya
savaşçı kişileri niteleyen bir sıfat
hunsa :
ara. * hu, huve (erkek için üçüncü tekil şahıs zamiri) + unsa (dişi, kadın,
kız) * çift cinsiyetli, erdişi, hermafrodit
huntington hastalığı :
ing. * huntington (Amerikalı hekim George Huntington’un soyadından) (ing.) +
hastalık (sağlığın bozulması durumu, rahatsızlık, bozukluk) + ı (iyelik eki)
(tür.) * beyin hücrelerinin dejenerasyonu sonucu ortaya çıkan istemsiz
hareketler (kore), zihinsel gerileme ve kişilik değişimleriyle karakterize
otozomal dominant geçişli nörodejeneratif bir hastalık
hur :
mıs., far. * hur (yüksekte olan, uzaktaki, gökyüzü) (mıs.); hur (güneş) (far.);
horus (gre.) * Antik Mısır teolojisinde gökyüzü, egemenlik ve ışıkla
özdeşleşen, sabah güneşi ile yaşam enerjisinin ilahi formu olarak kabul edilen
ve yeryüzündeki firavunların ruhani otoritesini temsil eden şahin başlı gök ve
güneş tanrısı
hura :
ara. * hura (beyazlık, göz akının belirginliği, ceylan gözlü, güzel kadın) *
İsrail'in Güney Bölgesi'nde, Beersheba yakınlarında ve Meitar kasabasının
yanında, Necef (Negev) Çölü'nde yer alan, Bedevi kabilelerinin yerleşik hayata
geçişini sağlamak amacıyla 1989 yılında devlet eliyle kurulan ve günümüzde
gelişmiş altyapısıyla öne çıkan planlı bir Bedevi kasabası
hurafe :
ara. * harafa (saçmalamak, zırvalamak, akıl karışıklığı yaşamak, boş söz
söylemek) * boş, uydurma, gerçek dışı söz veya inanç; akla, bilime ve mantığa
aykırı olan, temelsiz, uydurma, batıl inanış veya söylence; halk arasında
nesilden nesile aktarılan ama gerçekliği olmayan, çoğu zaman dini veya mistik
unsurlar içeren yanlış inanç veya söylentiler
hurç :
ara. * hurc (heybe, torba, sandık) * meşin veya çadır bezinden yapılan büyük
heybe ya da binek hayvanlarının semerine asılan yük torbası, heybe, çıkın, yük
taşıma çantası, kılıf, torba, çuval, atın eğerine çift taraflı asılan heybe
hurda :
ara. * harada (ufalanmak, küçük parçalara ayrılmak) * küçük, kırık, değersiz
eşya, atık metal parçaları; kullanılamayan veya değeri çok düşük olan, genellikle
metal gibi malzemelerin kırık, paslanmış parçaları; geri dönüşüm amacıyla
toplanan atık maddeler; değersiz veya işe yaramaz nesne
hurdahaş :
ara. * hurda (küçük, kırık, değersiz eşya, atık metal parçaları) + haş
(gürültü, patırtı) * onarılamayacak denli kırılıp dökülmüş, parça parça olmuş;
hurda parçaların çıkardığı gürültü, patırtı; özellikle paslanmış, kırık veya
eski metal veya eşya yığınlarının birbirine çarpması sonucu oluşan sesler;
mecaz anlamda karmaşa veya düzensiz gürültü
huri :
far., ara. * huru (güzel yüzlü, güzel çehreli, güzel simalı) (hu (güzel) + ru
(yüz, surat, çehre, sima) ) (far.); hara, havara (göz akının çok beyaz, göz
bebeğinin koyu olması; parlak beyazlık ve zıt renk kontrastı, beyazlaşmak,
parlak olmak; yakın olmak, eşlik etmek, dönmek, çevresinde dolanmak, çevirmek,
eksen etrafında hareket etmek, çevresinde dolanmak, eşlik etmek, yoldaşlık
etmek), "ahver" (beyaz, parlak erkek; çevrede dolanan erkek, eşlik
eden erkek), "havra" (beyaz, parlak kadın; çevrede dolanan kadın,
eşlik eden kadın), hur (bembeyazlar, parlaklar, saflar; parlak, beyaz ve güzel
varlıklar) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) * beyazlar, parlaklar;
çevreleyen parkaklar, çevreleyen beyazlar; İslam inancında cennette müminlere
eşlik edeceği bildirilen, saf, güzel, temiz ve idealize edilmiş varlık; çok
güzel, zarif ve etkileyici kadın (mecazi)
huri cinan :
ara. * huri (beyaz, parlak, saf; çevreleyen, civarda olan, etrafta olan) +
cinan (cennetler) * cennet hurileri
huriye :
ara. * huri (beyaz, parlak, saf; çevreleyen, civarda olan, etrafta olan) + iye
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * güzel, saf kadın; kadın ismi
hurma :
far. * hurma (yemiş) (hor (yiyen, yiyici; yemek) + ma (isim yapım eki) ) *
yemiş; tropikal ve subtropikal bölgelerde yetişen hurma palmiyesinin meyvesi
olan, genellikle kurutulmuş veya taze olarak tüketilen, yüksek şeker içeriğine
sahip meyve; Phoenix isimli bitki türlerinin meyveleri
hurnub :
ara. * hurnub (hurma ağacı veya hurma türü) * genellikle hurma familyasına ait,
kurak bölgelerde yetişen, meyvesi yenebilen bir ağaç türü; özellikle Orta Doğu
ve Kuzey Afrika’da bilinen ve kullanılan bitki, keçibioynuzu (carob, caroube
(keçiboynuzu) (ing., fra.) )
hurpeyker :
ara., far. * huri (beyaz, parlak, saf; çevreleyen, civarda olan, etrafta olan)
(ara.) + peyker (resim, suret, imaj; yüz, çehre, surat; kadın ismi) * huri
yüzlü
hurra :
alm. * hurren (hızla hareket etmek, saldırmak, gürlemek) * özellikle
kalabalıklar tarafından tezahürat, alkış veya gösteri anlarında kullanılan,
modern anlamda “yaşasın!”, “bravo!” veya “ileri!” gibi anlamlara karşılık gelen
coşku, veya teşvik belirtisi olarak yüksek sesle söylenen nida
hurriyet :
ara. * hurr (özgür, hür, serbest, bağımsız) + iyet (durum eki) * özgürlük,
serbestlik
hurşid :
far. * hur (güneş, ay, ışık, parlaklık) + şid (isim yapım eki) * güneş, afitab,
hur, mihr, şems; erkek ismi, hurşit
hurt :
tür. * hurt (kesmek, yarmak, parça koparmak) * ağaç kesmek veya odun yarmak
amacıyla kullanılan, kalın saplı ve demir ağızlı, baltaya benzeyen geleneksel
bir kesici alet, balta, balta deliği, kulak deliği
hurtum :
ara. * hurtum (büyük/uzun burun, fil hortumu) * burun, uzun burun; şarap
huruc :
ara. * haraca (çıkmak, dışarı gitmek), haric (dış, dışarı) * çıkış, çıkma,
dışarı çıkma, çıkış; ayaklanma, isyan etme
huruç :
ara. * haraca (çıkmak, dışarı gitmek), haric (dış, dışarı) * çıkış, çıkma,
dışarı çıkma, çıkış; ayaklanma, isyan etme; askeri terim olarak “dışarı çıkma”,
“saldırıya geçme”, “taarruz”; bir kaleden, mevziden veya yerleşim yerinden
düşmana karşı yapılan çıkış ve saldırı eylemi
huruf :
ara. * harf (kıyı, kenar, uç, sınır, sınır hattı; kelimeleri oluşturan
karakterlerden her biri), harafa (çizmek, bozmak; meslek veya sanat icra etmek)
* harfler
hurufat :
ara. * huruf (harfler) + at (isim yapım eki) * harflerle ilgili olma;
basımcılıkta harf kalıpları
hurufi :
ara. * huruf (harfler) + i (-cı, ile ilgili) * harflere tabi olan, harflerle
uğraşan, harfçi; harflerin gizli anlamları ve mistik sembolizm üzerinde
yoğunlaşan tarikatın üyesi, Hurufilik tarikatından olan, Hurufiliğe bağlı kimse
hurufilik :
ara., tür. * huruf (harfler) + i (-cı, ile ilgili) (ara.) + lik (durum eki)
(tür.) * harfçilik; kutsal metinlerde harflerin ve kelimelerin sayısı, sırası
ve diziliminin belirli şifreler barındırdığı görüşüne istinaden kelime, cümle
veya cümlecikleri oluşturan harflerin ebced değerlerinden metnin düz anlamı
dışında, telmih, ima, işaret gibi ikincil anlamlar çıkartan ve bu anlamlar
üzerinden yeni anlayış ve kavrayışlara yol açan yaklaşımlara verilen isim
hurufu mukatta :
ara. * huruf (harfler) + u (tamlama eki) + mukatta (kesilmiş, ayrılmış,
bölünmüş) * Kur’an’da 29 surede, 30 ayette yer alan ve ayetlerde “kitabın
ayetleri, kitabın kodları” olarak tanımlanan ve 14 farklı harften oluşan toplam
78 harflik grup
hurum :
ara. * harama (yasaklamak, engellemek, mahrum etmek, menetmek, uzak tutmak,
dokunulmaz kılmak, kutsal sınır koymak; saygı göstermek, kutsal saymak, değer
vermek), haram (yasak; kutsal) * yasaklama; yasak yere veya hareme girme,
özellikle hac esnasında harem-i şerife girme, hac giysisi, ihram
hurur :
ara. * harra (düşmek, devrilmek, serbest bırakmak, salmak) * düşme, devrilme,
yüksekten aşağı düşme, harr, sukut
huruşan :
far. * huruşidan (coşmak, çağlamak, yaygara koparmak, gürültü yapmak), huruş
(gürültü, yaygara, kargaşa) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * gürültü
çıkaran, yaygara yapan, ortalığı karıştıran; taşkın veya kargaşa çıkaran
hurwitz teoremi :
alm., gre., tür. * Hurwitz (Alman matematikçi Adolf Hurwitz’in soyadından) (alm.)
+ theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel önerme,
teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * kompleks
analizde, sürekli ve holomorf fonksiyonların uygun koşullar altında limit
fonksiyonunun özelliklerini koruduğunu ifade eden, sıralı fonksiyonlar dizisi
bağlamında kullanılan teorem
hus :
ara. * hus (iki şeyi bitiştirmek, sınır çekmek, dikmek) * dikmek, birleştirmek,
bitiştirmek, bir araya getirmek
husban :
ara. * hasaba (saymak, ölçmek, hesap etmek, tartmak; sanmak, zannetmek) *
sayma, sayma, sayılarla işlem yapma, aritmetik; sayma, ölçme, değer biçme veya
borç-ödeme gibi işlemleri ifade eden kavram, aritmetik, hesap; azap, sıkıntı;
şer; koltuk yastığı
husk :
ing. * husk (kabuk, dış örtü, kuru dış katman; tohum kabuğu, dış örtü) * tohum,
meyve veya tahıl tanesini dıştan saran, genellikle yenmeyen sert veya lifli dış
tabaka
husr :
ara. * hasara, hasira (zarar vermek, hasarlamak, kaybettirmek, eksiltmek,
noksan olmak, zarar görmek, ziyan olmak, kayba uğramak) * hasar, zarar, ziyan,
kayıp, eksilme (hazard, hasard (tehlike, zarar) (ing., fra.) )
husran :
ara. * hasara, hasira (zarar vermek, hasarlamak, kaybettirmek, eksiltmek,
noksan olmak, zarar görmek, ziyan olmak, kayba uğramak) + an (isim yapım eki) *
hasar, zarar, ziyan, kayıp, eksilme
husrev :
ave., far. * hu (iyi, güzel, hoş) + srav (duyma, duyum, ün, nam) * iyi namlı,
namı güzel, ünlü; güzel, iyi, soylu; erkek ismi; hükümdar, sultan, şah,
padişah, melik
husuf :
ara. * hasafa (kapanmak, örtülmek) * kapanma, örtülme; Ay tutulması
husul :
ara. * hasl, hasala (oluşmak, olmak, peyda olmak, husule gelmek, ortaya çıkmak,
meydana gelmek) * ortaya çıkma, meydana gelme, olma, oluşma, oluş
husum :
ara. * hasama (kesmek, karara bağlamak, hükmetmek, hüküm vermek, çözmek; ard
arda, devamlı şekilde, peş peşe olmak; çekişmek, tartışmak, savaşmak, çatışmak,
karşı gelmek, düşmanlık etmek), hasim (kesen, kat'eden, karara bağlayan, hüküm
veren, hükmeden, çözen, hasmeden, kesip atan; ard arda, devamlı şekilde, peş
peşe olan) * kesenler, kat'edenler, karara bağlayanlar, hüküm verenler,
hükmedenler, çözenler, hasmedenler, kesip atanlar; ard arda, devamlı şekilde,
peş peşe olan; uğursuzluk; idman, birbiri ardınca devam üzere olma; Bir şeyi
kökünden kesip dağlayanlar; fırtına
husumet :
ara. * hasm (rakip, düşman, çatışan, karşı gelen), hasama (çekişmek, tartışmak,
savaşmak, çatışmak, karşı gelmek, düşmanlık etmek) * düşmanlık, kin, karşıtlık;
iki kişi veya taraf arasında süregelen düşmanlık, kin, öfke veya kırgınlık
durumu
husumetkar :
ara., far. * husumet (düşmanlık, kin, karşıtlık; iki kişi veya taraf arasında
süregelen düşmanlık, kin, öfke veya kırgınlık durumu) (ara.) + kar (-cı, yapan,
eden eki; gibi, ile ilgili) (far.) * düşmanlık eden, kin güden, karşıt tavır
sergileyen kişi; kırgınlık veya öfke duyan ve bunu davranışlarına yansıtan
kimse
husun :
ara. * hisn (kale, korugan) * kaleler, koruganlar
husus :
ara. * hassa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak, değer vermek,
özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek), has (özel,
özgü) * özel olma, belirli olma, ayrı bir konu, konu, mesele, nitelik, özellik,
alan
hususi :
ara. * has (özel, ayrı), hassa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak,
değer vermek, özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek),
mahsus (özgü kılınmış, özelleştirilmiş, ait olan), tahsis (ayırma, özel kılma,
özgü kılma), husus (konu, mesele, nitelik, özellik, alan) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * yalnızca belirli bir kimseye, nesneye, amaca veya duruma
ait olan, özel ve kendine özgü olan
hususiyet :
ara. * has (özel, ayrı), hassa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak,
değer vermek, özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek),
mahsus (özgü kılınmış, özelleştirilmiş, ait olan), tahsis (ayırma, özel kılma,
özgü kılma), husus (konu, mesele, nitelik, özellik, alan) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) + et (durum eki) * özellik durumu, özel olma durumu
husye :
aka., ara. * hasasu (bölmek, ikiye ayırmak, yarmak, pay etmek) (aka.); husye
(erkek yumurtalığı, erbezi, testis, taşak) * erkek omurgalılarda skrotum
(erbezi torbası) içinde yer alan, spermatozoitler ile erkeklik hormonlarının
üretildiği üreme organını (testis veya erbezi), testis, erbezi, erkek
yumurtalığı, taşak
husyetan :
ara. * husye (testis, erbezi, erkek yumurtalığı, taşak) + at (çoğul eki) + ani
(iki) * testisler, erbezleri, erkek yumurtalıkları, taşaklar)
huş :
far. * huş (akıl, zihin, bilinç) * akıl, fikir, zihin, bilinç, ruh, can
huşu :
ara. * haşa, haşa’a, haşia (korkmak, ürkmek, ürpermek, boyun eğmek, teslim
olmak, saygı göstermek, saygıdan alçalmak, alçak gönüllü olmak, boyun eğmek,
sükunetle davranmak) + u (isim yapım eki) * saygıyla eğilme, derin bir saygı,
içtenlikle boyun eğme, teslimiyet, alçakgönüllülük, kalp huzuru ve tevazu,
korku ile karışık sevgiden gelen edebli bir hal, tezellül
huşunet :
ara. * haşana (sert olmak, sertleşmek, katılaşmak, şiddet göstermek;
sertleşmek, düşmanlık beslemek, karşıtlık geliştirmek), haşin (sert, kaba) + et
(isim yapım eki) * sertlik, haşinlik, kabalık, yumuşaklığın zıttı olan davranış
veya tavır
hut :
ara. * hut (balık) * balık, büyük balık, Balık Burcu
hutame :
ara. * hatama (kırmak, ufalamak, ufalayıp tahrip etmek) * artık, kırıntı,
çerçöp, sofrada kalan yemek artığı; kesinti, kırpıntı; gayya kuyusu, cehennemin
beşinci tabakası
hutbe :
ara. * hataba (nutuk söylemek, konuşmak, söylemde bulunmak), hitab (bir kimseye
veya bir topluluğa yönelik olarak konuşma, söz söyleme, nutuk, topluluğa
yönelik resmi konuşma) * cami veya topluluk önünde yapılan resmi konuşma,
özellikle cuma namazında imamın verdiği vaaz veya öğüt
hutbehan :
ara., far.* hutbe (cami veya topluluk önünde yapılan resmi konuşma, özellikle
cuma namazında imamın verdiği vaaz veya öğüt) (ara.) + han (okuyan, söyleyen,
şarkı söyleyen, çağıran) * hutbe okuyan, hatib
hutchinson triatı :
ing., gre. * hutchinson (İngiliz doktor Jonathan Hutchinson’ın soyadından)
(ing.) + trias (üçlü, üçlü grup) (treis, tria (üç) + as (grup eki) ) (gre.) *
konjenital sifilizli (doğuştan frengili) çocuklarda görülen üç belirtiyi
(dişlerde anormallikler (Hutchinson dişleri), işitme kaybı (sensorinöral işitme
kaybı) ve keratit (gözün kornea iltihabı) ) tanımlayan tıbbi terim
hutuvat :
ara. * hutve (adım, iz, yol, eser) * adımlar, yollar, izler, eserler
huvar :
ara. * havara (yüksek sesle bağırmak, haykırmak, böğürmek) * yüksek sesle
bağırma, bağırış, haykırış, böğürme, çığlık, sayha, avaz
huve :
ara. * hi, hu (üçüncü tekil eril şahıs zamiri, o) * üçüncü tekil eril şahıs
zamiri, o
huvve :
ara. * hava (kararmak, koyulaşmak, siyahlaşmak), ahva (siyah, kararmış, koyu
renkli) * siyahlaşmış, siyah, kararmış, koyu renkli; karalık, siyahlık
huy :
far. * huy (tabiat, yaratılış, karakter, mizaç, alışkanlık) * kişinin doğuştan
gelen karakteri, tabiatı, davranış biçimi, davranışsal kişilik özellikleri,
tabiat, karakter, mizaç, alışkanlık
huylanmak :
tür. * huy (tabiat, yaratılış, karakter, mizaç, alışkanlık) + lan (dönüşlü fiil
eki) + mak (fiil mastar eki) * olmayacak nedenlerle huzursuz olmak,
işkillenmek, kuşkulanmak; üzüntü, korku, endişe veya heyecan gibi duyguları
dışa vurmak
huysuz :
tür. * huy (tabiat, yaratılış, karakter, mizaç, alışkanlık) + lan (dönüşlü fiil
eki) + suz (olumsuzluk eki) * huyu iyi olmayan, geçimsiz (kimse)
huzi :
ara. * haza (elde etmek, almak, edinmek, ele geçirmek, kapmak, yakalamak), huzi
(edinilen, sahip olunan; yerleşik, sabit; kedi yavrusu) (haz (zevk, tatmin) + i
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Türk musikisinde, Hüseyni makamının
neşeli ve hareketli bir çeşidi olarak, genellikle La (A) perdesinden başlayıp
Hüseyni ve Bayati ara perdeleriyle zenginleşen; canlı, coşkulu ve içten bir
ifade taşıyan; usul olarak semâi veya aksak usullerinde icra edilen; melodik
yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı, süzgeç tonlarla
akıcı geçişlere olanak tanıyan, teşrifatlarda esnek ve hareketli geçişlerle
kendine özgü ritmik ve melodik motifler barındıran bir makam
huzi-aşiran :
ara. * haza (elde etmek, almak, edinmek, ele geçirmek, kapmak, yakalamak), haz (zevk,
tatmin), huzi (edinilen, sahip olunan; yerleşik, sabit; kedi yavrusu) + aşiran
(aşiretten türemiş, kabile ile ilgili; onuncu olan, onlu) (aşr, aşere (on),
aşir (onuncu; dost) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Türk
musikisinde, Huzi makamının Aşiran makamıyla kaynaşması sonucu oluşan,
genellikle La (A) veya Re (D) perdesinden başlayarak Hüseyni ve Aşiran ara
perdeleriyle zenginleşen; duygusal ve hüzünlü tonları canlılıkla harmanlayan,
usul olarak aksak veya semâi usullerinde icra edilen; melodik yapısında hem
küçük hem büyük aralıklar barındıran, süzgeç perdelerle akıcı geçişlere izin
veren, teşrifatlarda serbest ve esnek hareketlerle kendine özgü ifadeler sunan,
makamın hem içli hem hareketli karakterlerini taşıyan nadir varyantlardan biri
huzi-buselik :
ara. * haza (elde etmek, almak, edinmek, ele geçirmek, kapmak, yakalamak), haz
(zevk, tatmin), huzi (edinilen, sahip olunan; yerleşik, sabit; kedi yavrusu)
ebu (baba, ata) + salaka (yola gitmek, yolculuk etmek), selik, salik (yola
giren, yol yürüyen, yolcu, bir yola girmiş olan; yol, iz) * Türk musikisinde
Huzi terkibine bir Buselik beşlisi veya dizisinin eklenmesiyle meydana gelen,
dügah perdesinde karar kılan birleşik bir makam
huz-i nigar :
far. * hub (iyi, güzel, hoş) + u (bağlaç) + nigaştan (resmetmek), nigar
(görüntü, resim, idol, put; nakış; sevgili) * resim kadar kusursuz, hatasız ve
büyüleyici bir güzelliğe sahip olan sevgili
huzme :
ara. * hazama (deste yapmak, demet yapmak, bağlamak, kucaklamak) * bir araya
toplanmış nesne veya şeylerin küçük bir grubu veya demeti, küme, demet, deste,
yığın, kucak dolusu olan, bir kucak şey, bir ışık kaynağından çıkan çubuk
şeklindeki ışıltılar
huzur :
ara. * hazara, hadara (elverişli olmak, uygun olmak, tamam olmak; mevcut olmak,
bulunmak, hazır olmak) * hazır olma, mevcut olma, şimdi ve burada olma;
yerleşik olma, göçebe olmama; sükunet, rahat, asayiş
huzur hakkı :
ara. * huzur (hazır olma, mevcut olma, şimdi ve burada olma; yerleşik olma,
göçebe olmama; sükunet, rahat, asayiş) + hakk (gerçek; doğru, adalet) + ı
(iyelik eki) * resmi toplantılara veya kurullara katılan kişilerin varlıkları
karşılığında aldıkları yasal veya ücretli hak
huzurevi :
ara., tür. * huzur (hazır olma, mevcut olma, şimdi ve burada olma; yerleşik
olma, göçebe olmama; sükunet, rahat, asayiş) (ara.) + ev (bir kimsenin veya bir
ailenin oturduğu, içinde yaşadığı yer, konut, hane, barınak) + i (iyelik eki)
(tür.) * yaşlıların veya bakıma muhtaç kişilerin sakin ve rahat bir ortamda
yaşadığı ve bakımlarının yapıldığı sosyal barınma ve bakım merkezi
huzursuz bağırsak sendromu :
ara., tür. * huzur (hazır olma, mevcut olma, şimdi ve burada olma; yerleşik
olma, göçebe olmama; sükunet, rahat, asayiş) (ara.) + suz (yokluk, eksiklik,
zıtlık, olumsuzluk eki) + bağırsak (sindirim sisteminin, midenin sonundan anüse
kadar olan, incebağırsak ile kalınbağırsaktan oluşan bölümü) (tür.) + syndromon
(sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki)
(tür.) * sindirim sisteminde, özellikle bağırsaklarda işlev bozukluğuna bağlı olarak
görülen, kramp, gaz, ishal veya kabızlık gibi şikayetlerle karakterize
fonksiyonel bir rahatsızlık
huzuv :
ara. * haza, huzv (alay etmek, küçük düşürmek, eğlenmek, küçümsemek) * alay,
alay etme, maskaralık, eğlence, küçümseme
hü :
ara. * hu, hü (üçüncü tekil şahıs zamiri, o) * üçüncü tekil eril şahıs zamiri,
o
hübut :
ara. * habata (inmek, yukarıdan aşağı inmek, alçalmak, düşmek; yerleşmek; boşa
gitmek, boşa çıkarmak, geçersiz kılmak) * aşağıya inme, düşme; boşa gitme,
batıl olma, beyhude, işe yaramaz olma; uyuşma, anlaşma
hübük :
ara. * habaka (dokumak, örmek, sıkıca bağlamak; bükmek; sağlam yapmak) *
dokular, örgüler, örülmüş yapılar; sağlam yapılar; Samanyolu; çizgiler
hüccac :
ara. * hacc (kastetmek, yönelmek, niyet etmek, ziyaret etmek, mücadele etmek) *
hacca gitmiş kimse, hacı
hüccet :
ara. * hucceh, huccet (delil, ispat, kanıt, burhan, sultan) * şer'i
mahkemelerde düzenlenen hukuki belge; hukuki muameleleri ve mahkeme kayıtlarını
belgeleme usulünü konu alan ilim ve bu alanda yazılan eserleri
hüccet makamı :
ara., tür. * hucceh, huccet (delil, ispat, kanıt, burhan, sultan) + kama (ayağa
kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek,
dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek,
yönetmek, devam etmek, daim olmak), makam (mevki, durulan yer, durma yeri,
dikilme yeri, ayakta durma yeri) (ara.) + ı (iyelik eki) (tür.) * İslam
düşüncesinde özellikle Şii-İmami gelenekte yer alan ve Allah’ın insanlar
üzerindeki açık delili, rehberi veya temsilcisi olma durumu, imamiyet veya
velayet makamı
hüccet-i dafia :
ara. * hucceh, huccet (delil, ispat, kanıt, burhan, sultan) + i (tamlama eki) +
dafa (savmak, defetmek, savunmak, müdafa etmek), dafia (savma, defetme,
savunma, müdafa) * bir şeyi ispata değil, ancak talep ve iddiayı savmaya
yarıyan delil
hüccet-i kasıra :
ara. * hucceh, huccet (delil, ispat, kanıt, burhan, sultan) + i (tamlama eki) +
kasira (kısa) * kısa ve özlü delil veya kanıt; şahsa mahsus olup başkasına
taalluk etmeyen delil
hüccet-i katia :
ara. * hucceh, huccet (delil, ispat, kanıt, burhan, sultan) + i (tamlama eki) +
kataa (kesmek, ayırmak, bölmek), kat'ia (kesinlik, kat'ilik) * kesin delil,
kat'i delil, bir şeyin doğruluğunu şeksiz, şüphesiz ispata vesile olan delil
hüccet-i müsbite :
ara. * hucceh, huccet (delil, ispat, kanıt, burhan, sultan) + i (tamlama eki) +
musbit (ispat eden, tespit eden, kanıtlayan, ispatlayan, doğruluğunu ortaya
koyan) * bir şeyin ispatının delili
hüccet-i müteaddiye :
ara. * hucceh, huccet (delil, ispat, kanıt, burhan, sultan) + i (tamlama eki) +
ta‘adda (aşmak, geçmek, sınırı zorlamak), muteaddi (aşan, sınırı geçen, azan) *
sadece bir davadaki taraflara münhasır olmayıp başkalarını da alakalandıran
delil
hüccet-i şer'iyye :
ara. * hucce, huccet (delil, ispat, kanıt, burhan, sultan; mücadele) + i
(tamlama eki) + şar, şer (yol, rota, istikamet) + iye (yer ve durum eki) * bir
davayı ispata yarayan hukuki delil; adı huzurunda, taraflardan birinin
ikrarını, diğer tarafın bu ikrarı tasdikini içeren ve bir hükmü ihtiva etmeyen
hususlara dair düzenlenmiş belge
hücciyet :
ara. * hucce, huccet (delil, ispat, kanıt, burhan, sultan; mücadele) + iyet
(isim yapım eki) * ihticaca salih olma, delil sayılabilme, sağlam delil kabul
edilebilir olma
hücec :
ara. * hucce, huccet (delil, ispat, kanıt, burhab, sultan; mücadele) *
deliller, ispatlar, kanıtlar, burhanlar, sultanlar, isnad edilenler, senedler,
vesikalar;
hücec-i hattiye :
ara. * hucceh, huccet (delil, ispat, kanıt, burhan, sultan) + i (tamlama eki) +
hatta (çizmek, hat çeknek, yazmak), hatt (çizgi, çizik, yazı, çizgi ve yazım
sanatı) + iye (isim yapım eki) * hüküm için yeterli olan yazılı deliller
(beraetler, mahkeme kararları, tescil edilen vakriye gibi)
hüceyre :
ara. * hucra (oda, odacık, göze, hücre) + ye (yer eki) * canlıların en küçük
yapı ve fonksiyon birimi, oda, odacık, göze, hücrecik
hücre :
ara. * hucra (oda, odacık, göze, hücre) * canlıların en küçük yapı ve fonksiyon
birimi, oda, odacık, göze
hücrebilim :
ara., tür. * hucra (oda, odacık, göze, hücre; canlıların en küçük yapı ve
fonksiyon birimi) (ara.) + bilim (bilme, ilim, tanıma) (tür.) * hücrelerin
yapısını, işleyişini ve özelliklerini inceleyen bilim dalı
hücrenişin :
ara., far. * hucra (oda, odacık, göze, hücre) + nişesten (oturmak), nişin
(oturan, yerleşen, oturmuş, bir yere yerleşmiş) * tasavvufta bin bir gün
çilesini çıkarıp hücre sahibi olmuş derviş, dede
hücrevi :
ara. * hucra (canlıların en küçük yapı ve fonksiyon birimi, oda, odacık, göze)
+ vi (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hücre gibi, hücre ile ilgili, hücreye
dair
hücum :
ara. * hacm (doluluk, büyüklük, cüsse, cismin kapladığı yer; cismin üç boyutlu
ölçüsü, fiziksel alan, kabartı, tümsek), hacama (üstüne varmak, saldırmak, atak
etmek) * üstüne varma, saldırma, saldırı, atak
hücumbot :
ara. * hücum (üstüne varma, saldırma, saldırı, atak) (ara.) + boat (tekne, sal,
gemi) (ing.) * deniz savaşlarında düşman hedeflerine hızlı saldırı amacıyla
kullanılan küçük ve süratli savaş teknesi
hücürat :
ara. * hucra (oda, odacık, göze, hücre) * odalar, gözeler, hücreler; Kur'an'ın
49. suresi
hüda :
ara. * hada (yönlendirmek, rehberlik etmek liderlik etmek, yol göstermek, doğru
yola iletmek; dalıp gitmek, zihnen uzaklaşmak) * yönlendirme, doğru yolu
gösterme; Tanrı
hüdai :
ara. * hada, hid (yönlendirmek, yol göstermek, doğru yola iletmek), huda
(yönlenme, hidayet, doğru yol) + i (ile ilgili, gibi, -a ait) * Allah'ın
yolunda, hidayet bulmuş; doğru yolu gösteren
hüdavendigar :
far. * huda (Tanrı, ilah) + vend (sahip, efendi, rabb, yüce kişi) + gar (-cı,
yapan, eden eki) * Tanrı tarafından yetkilendirilmiş yüce hükümdar, hakim,
amir, efendi, sahip, bey, reis; Tanrı’ya ait olan, Tanrı’nın dostu veya
Tanrı'nın yardım ettiği kişi (Osmanlı döneminde padişahlar için saygı ve
yücelik ifadesi); Türk musikisinde, Hüseyni makamının derin ve ağırbaşlı bir
çeşidi olup, genellikle Re (D) perdesinden başlayarak Hüseyni ve Rast
makamlarının ara perdeleriyle zenginleşen; ağır, hüzünlü ve vakarli bir ruh
hali taşıyan, usul olarak ağır aksak veya devr-i kebir gibi geniş usullerde
icra edilen; melodik yapısında geniş aralıklar ve süzgeç perdelerle
hareketlenen, teşrifatlarda belirgin ve ölçülü geçişlere izin veren, makam
seyri boyunca özellikle 3. ve 5. perdelerin vurgulandığı, klasik Türk müziğinde
ciddi ve mistik bir atmosfer yaratan bir makam
hüdaverdi :
far., tür. * huda (Tanrı, ilah) (far.) + verdi (“vermek” fiilinin üçüncü tekil
şahıs dili geçmiş zamanı) (tür.) * Tanrı verdi; erkek ismi
hüdayda :
far., kür. * huda (Tanrı, ilah) (far.) + da (verdi) (kür.) * Tanrı verdi;
Ankara yöresi türküsündeki nida nakaratı
hüdayinabit :
far., ara. * huda (Tanrı, ilah) + i (tamlama eki) + nebat (bitki), nabit
(bitmiş, yetişmiş, biten, yetişen) * insan eliyle ekilip dikilmeden doğada
kendi kendine yetişen (bitki); eğitim, öğrenim görmemiş ama kendi kendini
yetiştirmiş (kimse)
hüddam :
ara. * hadama (aracılık etmek, vasıta olmak, yardım etmek, hizmet etmek),
hademe (hizmetçi) * aracı, haberci, aracılık eden kişi, hizmetçi; özellikle
büyü, sihir veya mistik uygulamalarda ruhlar veya farklı boyuut varlıklarıyla
(cin) iletişim kuran kişi (insan veya cin)
hüdhüd :
ara. * hud (ötüş sesi, çağrı temalı ses yansımalı kelime) + hud *
gökkuzgunumsular takımının, ibibikgiller familyasında yer alan, uzunluğu 30
cm’e yakın, gagası uzun yay biçiminde, tüyleri turuncu-kahverengi, başı
sorguçlu (uzun tüy demetli) olan kısa kanatlı kuş türü, çavuşkuşu, ibibik;
Kur’an’da, Hz. Süleyman’ın Sebe melikesine kitap göndermek için kullandığı
haberci kuş
hükema :
ara. * hakeme (hükmetmek, hüküm vermek, karar vermek, yargıda bulunmak,
bilgelik etmek; sağlamlaştırmak, güçlendirmek), hakim (hükmeden, egemen,
yargılayan, yargıç) * hükmedenler, egemenler, yargılayanlar, yargıçlar
hükkam :
ara. * hakeme (hükmetmek, hüküm vermek, karar vermek, yargıda bulunmak,
bilgelik etmek; sağlamlaştırmak, güçlendirmek), hakim (hükmeden, egemen,
yargılayan, yargıç) * hükmedenler, egemenler, yargılayanlar, yargıçlar
hükmen :
ara. * hakama, hakeme (yargılamak, karar vermek, sonucu belirlemek), hukm
(yargı, karar) + en (ile ilgili olarak) * karara bağlı olarak, karar gereği
olarak, yargıya bağlı olarak, yargı gereği; hukuken, mahkeme kararıyla, resmen
hükmetmek :
ara., tür. * hakama, hakeme (yargılamak, karar vermek, sonucu belirlemek), hukm
(yargı, karar) (ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * yargda
bulunmak, karar vermek, hakim olmak, tahakküm kurmak, yönetmek, hüküm sürmek
hükmi :
ara. * hakama, hakeme (yargılamak, karar vermek, sonucu belirlemek), hukm
(yargı, karar) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * karara ilişkin, yargıya
ilişkin, hukuka ilişkin, resmi veya yasal niteliği olan, hükümle ilgili,
hüküm :
ara. * hakama, hakeme (yargılamak, karar vermek, sonucu belirlemek) * yargı,
karar
hükümdar :
ara., far. * hakama, hakeme (yargılamak, karar vermek, sonucu belirlemek), hukm
(yargı, karar) (ara.) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip
ve malik olan, taşıyan) (far.) * yönetici, hükümet eden, devlet başkanı,
sultan, reis, padişah, kral, kağan, han
hükümet :
ara. * hakama, hakeme (yargılamak, karar vermek, sonucu belirlemek), hukm
(yargı, karar) + et (durum eki) * hakim olma; devletin yönetim organı, idare,
yönetim
hükümferma :
ara., far. * hakama, hakeme (yargılamak, karar vermek, sonucu belirlemek), hukm
(yargı, karar) (ara.) + fermuden (buyurmak, emretmek, talimat vermek) (far.) *
hükmeden, tahakküm altında tutan, egemen
hükümlü :
ara., tür. * hukm (yargı, karar) (ara.) + lü (ile, birlikte, sahibi) (tür.) *
hakkında karar verilmiş, yargılanmış, mahkeme kararıyla belirli bir ceza almış
kişi
hükümran :
ara., far. * hukm (yargı, karar) (ara.) + ran (yapan, eden kişi) (far.) *
yönetici, egemen, hükmeden
hükümsüz :
ara., tür. * hukm (yargı, karar) (ara.) + süz (yokluk, eksiklik, zıtlık,
olumsuzluk eki) (tür.) * geçersiz, etkisiz, bağlayıcılığı olmayan, batıl
hülagu :
moğ. * höligü (komutan, hükümdar, şah, padişah) * Cengiz Han soyundan gelen
Moğol hükümdarlarını tanımlamak için kullanılan ünvan;
hülasa :
ara. * halasa (arı olmak, arınmak, saflaşmak, temizlenmek, karışımdan kurtulmak,
öz hale gelmek), halis (öz, saf, arı, katışık olmayan, katışıksız, katıksız) *
bir olgunun, konunun, metnin veya olayın ana hatlarını, en önemli noktalarını
kısaca ifade eden özet; özü, kısa anlatımı; sonuç veya nihai değerlendirme, öz,
özet, özetleme
hülle :
ara. * halla (girmek, içeri girmek, içine girmek, duhul etmek, dahil olmak) *
içeri girme, örtme, elbise (hull (zarf, kapsayan), hole (delik), hall (hol,
giriş yeri, koridor) (ing.), hüllen (örtmek, kaplamak, kapsamak), Hülle (kın,
kılıf), Halle (hol, giriş yeri, koridor) (alm.) )
hülya :
gre., far. * hole (kara safra, eski tıbba göre bünyeyi oluşturan dört ana
maddeden biri) (gre.); hulya (hayal, düş, imajinasyon, kara sevda, melankoli)
(far.) * düş, hayal, imgelem, imajinasyon, zihinsel tasavvur; kadın ismi
hüm :
ara. * hum (üçüncü çoğul eril şahıs zamiri, onlar) * üçüncü çoğul eril şahıs
zamiri, onlar, onları, onların (dişil olan "hünne")
hüma :
far. * huma, hümay, kumay, umay (kutlu, uğurlu, mübarek), hümayun (padişaha
ait, kutlu) * vulturidae cinsinden kar kuşu, akbaba; Türk mitolojisi olan
Tengricilik’te, İslam mitolojisinde ve klasik edebiyatta üzerine gölgesi
düştüğü kişiye devlet, şans, zenginlik ve saltanat getirdiğine, asla yere
konmayıp görünmeyecek şekilde çok yükseklerde ve dinlenmeksizin sürekli
uçtuğuna inanılan efsanevi kuş, cennet kuşu, huma, hümay, humay, kumay
hümanist :
lat. * humanus (insanla ilgili, insani) (humus (toprak, yer, yer yüzü) + anus
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + ista (-cı, destekçi, yandaş, ile ilgili)
* insan sevgisini ve değerini ön planda tutan, insan merkezli düşünceyi savunan
kimse
hümaniter :
lat. * humanus (insanla ilgili, insani) (humus (toprak, yer, yer yüzü) + anus
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + itas (isim yapım ve durum eki) + aris (ile
ilgili, -a ait) * insancıl, iyiliksever, yardımsever
hümanizm :
lat. * humanus (insanla ilgili, insani) (humus (toprak, yer, yer yüzü) + anus
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti,
doktrin eki) * insan değerlerini ve insan sevgisini temel alan felsefi,
kültürel ve etik düşünce sistemi
hümayun :
far., ara. * humayun (yüce, ulu, büyük, kutsal, muhteşem, mübarek, padişaha
ait) (huma (yücelik simgesi Huma kuşundan) + yun (ile ilgili, gibi) ) (huma
(yücelik simgesi Huma kuşundan) + yun (ile ilgili, gibi) ) * Osmanlı'da
padişahın yüceliğini ve kutsallığını ifade eden yüce, ulu, kutsal anlamında
ünvan ve sıfat; Türk musikisinde, Rast makamının süslü ve ağırbaşlı bir çeşidi
olup, genellikle Re (D) perdesinden başlayarak Hüseyni ve Hüzzam ara
perdeleriyle zenginleşen; derin, ihtişamlı ve saygı uyandıran bir duygu
taşıyan; usul olarak ağır aksak veya devr-i kebir gibi geniş usullerle icra
edilen; melodik yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı,
süzgeç perdelerle akıcı ve ölçülü geçişlere olanak tanıyan; teşrifatlarda ciddi
ve temkinli hareketlerle karakteristik motiflerin öne çıktığı bir makam
hümeyra :
ara. * ahmer, hamra (kırmızı, kızıl, pembe), humayr (kızıl, kırmızı, al rengi)
+ a (dişil eki) * kızılcık, kırmızıcık, pembecik; kadın ismi
hümeze :
ara. * humaza (sövmek, kötü söz söylemek, kötülemek, kötü konuşmak, dedikodu
yapmak, çekiştirmek; kınamak, taşlamak, kötülemek, suikast veya dedikodu
yoluyla zarar vermek) * sövme, kötü söz söyleme, başkasına hakaret etme,
kötüleyici konuşma, kötü konuşma, çekiştirme, hemmazlık; Kur'an'ın 104.
suresinin ismi
hümidifikasyon :
lat. * humidus (nemli, rutubetli, yaş, ıslak) + ficatio (yapma, etme, eyleme)
(facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + tio (isim yapım eki) ) *
nemlendirme, havadaki nem oranını artırma işlemi
hümor :
lat. * humor (sıvı, nem, sıvı madde, akışkan madde) * eski tıp kuramında
vücuttaki dört temel sıvıdan (kan, balgam, sarı safra, kara safra) biri; ruh
hali ve fiziksel sağlık üzerinde etkili olduğu düşünülen bedensel sıvı; mizah,
espri (humidus (nemli, rutubetli, yaş, ıslak) (lat.); humidity, humidité (nem,
rutubet) (ing., fra.), humide (nemli, rutubetli) (fra.) )
hümoral :
lat. * humor (sıvı, nem, sıvı madde, akışkan madde) + alis (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * vücuttaki sıvılarla ilgili; humoral teoriye (bedendeki dört
sıvı kuramı) ile ilgili (kan (dem, haima, blood), sarı safra (safra, chole,
yellow bile), kara safra (sevdâ, melan chole, black bile), balgam (phlegma,
phlegm) )
hümud :
ara. * hamada (sönmek; azalmak, zayıflamak), hamid (sönmüş; azalmış,
zayıflamış) * sönme; azalma, zayıflama
hümum :
ara. * hamm (keder, tasa, kaygı, dert, üzüntü, gam) * tasalar, kederler,
üzüntüler, dertler, kaygılar; ruhu sıkan içsel sıkıntılar
hüner :
far. * honar, hunar (ho (iyi, güzel) + nar (erkeklik, yürek, cesaret, yiğitlik,
güç, kudret) * ustalık, yetenek, marifet, bilgi, beceri, erdem, sanat
hünermendi :
far. * hunar (ustalık, yetenek, marifet, bilgi, beceri, erdem) ( (ho, hu (iyi,
güzel) + nar (erkeklik, yürek, cesaret, yiğitlik, güç, kudret) ) + mend (-cı,
yapan, eden kimse; ile ilgili, -a ait) * yetenekli, becerikli, hünerli,
marifetli
hünername :
far. * hunar (ustalık, yetenek, marifet, bilgi, beceri, erdem) + name
(kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) * Seyyid
Lokman'ın tezhip ve minyatürlerle süslü Şehname vezninde yazılmış mesnevisi
hüngür :
tür. * hüngür (ağlama sesinden ses yansımalı kelime) * yüksek ve kesintisiz
ağlama veya ses çıkarma hali; içli ve gür sesle ağlayan
hünkar :
ara., far. * huda (Tanrı, ilah) + vend (sahip, efendi, rabb, yüce kişi) + gar
(-cı, yapan, eden eki) * Tanrı sahibi; efendi, hükümdar, ulu kişi, padişah,
sultan, kral
hünkarbeğendi :
far., tür. * hunkar (efendi, hükümdar, ulu kişi, padişah, sultan, kral) (huda
(Tanrı, ilah) + vend (sahip, efendi, rabb, yüce kişi) + gar (-cı, yapan, eden
eki) ) (far.) + beğendi (sevdi, hoşlandı) (tür.) * Osmanlı mutfağından gelen,
közlenmiş patlıcanla hazırlanan ve genellikle etle birlikte sunulan klasik bir
Türk yemeği
hünnap :
gre., ara., far. * zizyphus (üzüm) (gre.); jujuba (üzüm) (lat.); inab (üzüm)
(ara.), unnab (far.) * iğde benzeri, çekirdekli ve yenilebilir, vitaminli üzüm
cinsi bir meyve, jujube
hünnes :
ara * hanasa (sinmek, dönmek, döneklik yapmak), hanis (sinen, dönen, döneklik
yapan) * sinenler, dönenler, döneklik yapanlar, hanisler
hünsa :
ara. * hu, huve (erkek için üçüncü tekil şahıs zamiri) + unsa (dişi, kadın,
kız) * çift cinsiyetli, erdişi, hermafrodit
hür :
ara. * harra (hür olmak, serbest olmak; sıcak olmak), harara (özgürleştirmek,
serbest bırakmak; yazıya geçirmek, kaleme almak) * özgür, bağımsız, serbest,
salınmış, başkasının boyunduruğunda olmayan
hür irade :
ara. * hurr (özgür, hür, serbest, bağımsız) + erada (istemek, arzulamak,
dilemek), irade (istek, arzu, dilek) * bağımsız ve özgürce karar verme yetisi;
bireyin dış etkenlerden bağımsız, kendi bilinçli tercih ve kararlarıyla hareket
edebilme kapasitesi
hüreyre :
ara. * hirra (kedi), hurayra (küçük kedi, yavru kedi, kedicik) * İslam
tarihinde, özellikle Hz. Muhammed’in sahabelerinden biri olan ve hadis
rivayetleriyle tanınan Abd al-Rahman ibn Sakhr el-Hüreyri’yi ifade eden özel
isim
hürle :
tür. * hürle (burçak cinsinden hububat (tahıl) ) * baklagiller familyasından,
genellikle hayvan yemi olarak yetiştirilen veya taneleri un hâline getirilerek
tüketilen bir cins burçak bitkisini ve bu bitkinin taneleri
hürmet :
ara. * harama (yasaklamak, engellemek, mahrum etmek, menetmek, uzak tutmak,
dokunulmaz kılmak, kutsal sınır koymak; saygı göstermek, kutsal saymak, değer
vermek) + et (isim yapım eki) * saygı, takdir ve itibar gösterme, kutsal
addetme
hürmeten :
ara. * hurmet (saygı, takdir ve itibar gösterme, kutsal addetme) + en
(zarf/belirteç eki) * hürmet olarak, hürmet olsun diye; hürmet, saygı ve ikram
maksadıyla
hürmetkar :
ara., far. * hurmet (saygı, takdir ve itibar gösterme, kutsal addetme) (ara.) +
gar, kar (-cı, yapan, eden eki) (far.) * saygı gösteren, hürmet eden;
başkalarına karşı saygılı, nazik ve itinalı davranan kişi veya tutum
hürmüz :
far. * ahura, hur (tanrı, ilah, ilahi varlık) + mazda (bilgelik, hikmet) *
İranlıların eski dini olan Zerdüşt inanışında Hayır Tanrısı (Ahura Mazda)
hürrem :
ara.* hurre (esir veya cariye olmayan hür kadın, özgür kadın) (hurr (özgür,
serbest) + e (dişilik eki) ) + m (son ek) * neşeli, sevinçli, mutlu eden, hür
olan
hürriyet :
ara. * harra (hür olmak, serbest olmak, bağımsız olmak; sıcak olmak), harara
(özgürleştirmek, serbest bırakmak; yazıya geçirmek, kaleme almak), hurr (özgür,
hür, serbest, bağımsız) + iyet (isim yapım ve durum eki) * özgürlük,
bağımsızlık, serbestlik
hürya :
lat. * furia (öfke, delilik, çılgınlık; aniden bastıran yoğunluk, taşkınlık,
akın; hep birden hücum etme, ses çıkarma) * hep birlikte, cümbür cemaat, toplu
olarak, kalabalık bir biçimde, topluca
hüryemez :
ara., tür. * hurr (özgür, hür, serbest, bağımsız) (ara.) + yemez (tüketmeyen,
yemek eylemini gerçekleştirmeyen, beslenmeyen, gıda almayan) (tür.) *
sonbaharda olgunlaşan, iri taneli, sulu, hafif ekşimsi ve uzun süre dayanabilen
iri, basık yuvarlak şekilli, sarı-yeşilimtırak renkli, sulu ve mayhoş lezzette
bir tür elma; malını mülkünü yemeyip biriktiren, aşırı cimri veya pısırık/pinti
kimse (mecazi)
hüsam :
ara. * hasama (kesmek, sona erdirmek, karara bağlamak) * kılıç, savaş aracı;
düşmanlık, mücadele, çekişme, kavga; karanlığı, batılı veya düşmanı kesip atan
keskin irade ve kat'i delil
hüsamettin :
ara. * hasama (kesmek, sona erdirmek, karara bağlamak), hisam, husam (kılıç,
savaş aracı; düşmanlık, mücadele, çekişme, kavga; karanlığı, batılı veya
düşmanı kesip atan keskin irade ve kat'i delil) + el (ön ek, artikel) + deyn,
din (borç, yükümlülük, itaat, haysiyet) * dinin kılıcı; İslam'ı koruyan
savaşçı, dinin savunucusu; özellikle Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde erkek adı
olarak kullanılmış, dini otoriteyi ve gücü simgeleyen onur ünvanı
hüsban :
ara. * hasaba (saymak, ölçmek, hesap etmek, tartmak; sanmak, zannetmek) *
sayma, sayma, sayılarla işlem yapma, aritmetik; sayma, ölçme, değer biçme veya
borç-ödeme gibi işlemleri ifade eden kavram, aritmetik, hesap; azap, sıkıntı;
şer; koltuk yastığı
hüseyin :
ara. * hasan, hasen (güzel, iyi, hoş), huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel,
küçük güzel) * küçük güzel; erkek ismi
hüseyni :
ara. * hasan, hasen (güzel, iyi, hoş), huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel,
küçük güzel) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türk musikisinde, yedeni
rast, durağı dügah, güçlüsü hüseyni perdesi, karakteristik asma karar perdesi
çargah olan, Rast makamından türeyen, genellikle Rast perdesinden başlayıp
Hüseyni perdesi (3. perde, Segâh) ve 5. perde (Çârgâh) arasında yoğunlaşan;
hüzünlü, içten ve naif bir duygu taşıyan, usul olarak semâi veya aksak
usullerle icra edilen; melodik yapısında küçük ve büyük ikililerin dengeli
kullanıldığı, süzgeç perdelerle yumuşak geçişlerin yapıldığı, teşrifatlarda
serbest ve akıcı hareketlere olanak tanıyan; klasik Türk müziğinin en temel ve
en çok kullanılan makamlarından biri
hüseyni-acem :
ara. * huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) + acem (İranlı; yabancı) * Türk musikisinde, Hüseyni
makamının Acem makamıyla harmanlandığı, genellikle La (A) veya Re (D)
perdesinden başlayarak Hüseyni ve Acem ara perdeleriyle zenginleşen; hüzünlü ve
içli bir duygu taşıyan, usul olarak aksak veya semâi usullerinde icra edilen;
melodik yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı, süzgeç
perdelerle yumuşak ve akıcı geçişlere olanak sağlayan, teşrifatlarda serbest
hareketlerle kendine özgü ifade ve motifler barındıran bir makam
hüseyni-araban :
ara., gre. * huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) + i (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) + rabboni (şef, yetiştirici, öğretmen)
(gre.); rabba (yetiştirmek, büyütmek, eğitmek, öğretmek, terbiye etmek), rabb
(yetiştirici, öğretmen) (ara.) * Türk musikisinde, Hüseyni makamının Araban
makamıyla kaynaşması sonucu oluşan, genellikle Re (D) veya La (A) perdesinden
başlayarak Hüseyni ve Araban ara perdeleriyle zenginleşen; hüzünlü ve derin bir
duygu taşıyan, usul olarak aksak veya semâi usullerinde icra edilen; melodik
yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı, süzgeç perdelerle
yumuşak geçişlere izin veren, teşrifatlarda serbest ve akıcı hareketlerle
karakteristik motifler barındıran bir makam
hüseyni-aşiran :
ara., gre. * huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) + i (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) + aşiran (aşiretten türemiş, kabile ile ilgili;
onuncu olan, onlu) (aşr, aşere (on), aşir (onuncu; dost) + an (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) ) * Türk musikisinde, Hüseyni makamının Aşiran makamı ile
birleşerek oluşan, genellikle Re (D) veya La (A) perdesinden başlayıp Hüseyni
ve Aşiran ara perdeleriyle zenginleşen; derin, hüzünlü ve coşkulu bir duygu
taşıyan, usul olarak aksak veya semâi usullerinde icra edilen; melodik
yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı, süzgeç perdelerle
akıcı ve yumuşak geçişlere olanak tanıyan; teşrifatlarda serbest ve hareketli
motiflerle kendine özgü ifadeler barındıran bir makam
hüseyni-aşiran-ı cedid :
ara. * huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) + aşiran (aşiretten türemiş, kabile ile ilgili; onuncu
olan, onlu) (aşr, aşere (on), aşir (onuncu; dost) + an (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) ) + i (tamlama eki) + cedid (yeni) * Türk musikisinde, Hüseyni ve
Aşiran makamlarının yeni (cedid) bir sentezi olup, genellikle Re (D) veya La
(A) perdesinden başlayarak Hüseyni, Aşiran ve ara perdeleriyle melodik
zenginlik kazanan; hüzünlü ve içli bir ifade taşıyan, usul olarak aksak veya
semâi usullerinde icra edilen; küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı,
süzgeç perdelerle yumuşak ve akıcı geçişlere olanak sağlayan; teşrifatlarda
serbest ve esnek hareketlerle kendine özgü melodik motifler barındıran bir
makam
hüseyni-buselik :
ara. * huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) ebu (baba, ata) + salaka (yola gitmek, yolculuk etmek),
selik, salik (yola giren, yol yürüyen, yolcu, bir yola girmiş olan; yol, iz) *
Türk musikisinde, Hüseyni ve Buselik makamlarının birleşimiyle oluşan,
genellikle Re (D) veya La (A) perdesinden başlayıp Hüseyni ve Buselik ara
perdeleriyle zenginleşen; hüzünlü ve duygusal bir ifade taşıyan, usul olarak
aksak veya semâi usullerinde icra edilen; melodik yapısında küçük ve büyük
aralıkların dengeli kullanıldığı, süzgeç perdelerle akıcı geçişlere olanak
tanıyan; teşrifatlarda esnek ve hareketli motiflerle kendine özgü ifadeler
barındıran bir makam
hüseyni-gerdaniye :
ara., far., tür. * huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) + i (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) + gardan (boynun ön kısmı, ense ile göğüs
arası; dönmek, döndürmek, çevirmek, çevrilmek) (far.) + iye (yer ve durum eki)
(ara.) * Türk musikisinde, Hüseyni makamının Gerdaniye makamıyla birleşerek
oluşan, genellikle Re (D) veya La (A) perdesinden başlayıp Hüseyni ve Gerdaniye
ara perdeleriyle zenginleşen; hüzünlü, derin ve içten bir duygu taşıyan; usul
olarak aksak veya semâi usullerinde icra edilen; melodik yapısında küçük ve
büyük aralıkların dengeli kullanıldığı, süzgeç perdelerle yumuşak ve akıcı
geçişlere olanak tanıyan; teşrifatlarda serbest ve hareketli motiflerle kendine
özgü ifade ve karakteristik melodiler barındıran bir makam
hüseyni-geveşt :
ara., far., tür. * huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) + i (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) + gevah (ferahlık, açıklık) + eşt (isim
yapım eki) (far.) * Türk musikisinde, Hüseyni makamının Geveşt makamıyla
kaynaşması sonucu oluşan, genellikle Re (D) veya La (A) perdesinden başlayarak
Hüseyni ve Geveşt ara perdeleriyle zenginleşen; hüzünlü ve içli bir duygu
taşıyan; usul olarak aksak veya semâi usullerinde icra edilen; melodik
yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı, süzgeç tonlarla
akıcı ve yumuşak geçişlere olanak sağlayan; teşrifatlarda serbest ve esnek
hareketlerle karakteristik motifler barındıran bir makam
hüseyni-horasani :
ara., far., tür. * huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) + i (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) + hur (güneş, ışık, parlaklık) + asan
(gelen, doğan, yükselen) (far.) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) *
Türk musikisinde, Hüseyni makamının Horasani makamıyla birleşmesiyle oluşan, genellikle
Re (D) veya La (A) perdesinden başlayıp Hüseyni ve Horasani ara perdeleriyle
zenginleşen; hüzünlü ve mistik bir ifade taşıyan, usul olarak aksak veya semâi
usullerinde icra edilen; melodik yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli
kullanıldığı, süzgeç perdelerle yumuşak ve akıcı geçişlere olanak sağlayan;
teşrifatlarda serbest ve hareketli motiflerle kendine özgü duygusal atmosferler
yaratan bir makam
hüseyni-kürdi :
ara. * huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) + i (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) + kurd (Kürt) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türk
musikisinde, Hüseyni ve Kürdi makamlarının birleşiminden oluşan, genellikle Re
(D) veya La (A) perdesinden başlayıp Hüseyni ve Kürdi ara perdeleriyle
zenginleşen; hüzünlü ve içli bir duygu taşıyan, usul olarak aksak veya semâi
usullerinde icra edilen; melodik yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli
kullanıldığı, süzgeç perdelerle yumuşak ve akıcı geçişlere olanak tanıyan;
teşrifatlarda esnek ve hareketli motiflerle kendine özgü ifadeler barındıran
bir makam
hüseyni-nevruz :
ara., far. * huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) + i (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) + nevruz (yeni gün) (nev (yeni, taze) +
roz, ruz (gün) ) (far.) * Türk musikisinde, Hüseyni makamının Nevruz makamıyla
birleşmesi sonucu oluşan, genellikle Re (D) veya La (A) perdesinden başlayıp
Hüseyni ve Nevruz ara perdeleriyle zenginleşen; derin, hüzünlü ve neşeli
tonların harmanlandığı; usul olarak aksak veya semâi usullerinde icra edilen;
melodik yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı, süzgeç
tonlarla akıcı ve yumuşak geçişlere olanak tanıyan; teşrifatlarda serbest ve
hareketli motiflerle kendine özgü ifadeler barındıran bir makam
hüseyni-nikriz :
ara., far. * huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) + i (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) + nikris (damla hastalığı, gut) (nik (iyi,
güzel, hoş) + ris, riz (akıtmak, dökmek) ) (far.) * Türk musikisinde, Hüseyni
ve Nikriz makamlarının birleşimiyle oluşan, genellikle Re (D) veya La (A)
perdesinden başlayıp Hüseyni ve Nikriz ara perdeleriyle zenginleşen; hüzünlü ve
hareketli bir duygu taşıyan, usul olarak aksak veya semâi usullerinde icra
edilen; melodik yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı,
süzgeç tonlarla akıcı ve dinamik geçişlere olanak tanıyan; teşrifatlarda esnek
ve canlı motiflerle kendine özgü ifadeler barındıran bir makam
hüseyni-rehavi :
ara., far. * huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) + i (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) + rahava (yumuşak olmak, gevşemek) + i (ile
ilgili, sıfat yapım eki) * Türk musikisinde, Hüseyni makamının Rehavi makamıyla
kaynaşması sonucu oluşan, genellikle Re (D) veya La (A) perdesinden başlayıp
Hüseyni ve Rehavi ara perdeleriyle zenginleşen; hüzünlü, derin ve içten bir
duygu taşıyan, usul olarak aksak veya semâi usullerinde icra edilen; melodik
yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı, süzgeç perdelerle
yumuşak ve akıcı geçişlere olanak sağlayan; teşrifatlarda serbest ve hareketli
motiflerle kendine özgü ifade ve karakteristik melodiler barındıran bir makam
hüseyni-saba :
ara., far. * huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) + i (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) + saba (gün doğusundan esen hoş ve latif
rüzgar) (far.) * Türk musikisinde, Hüseyni makamının Saba makamıyla
birleşiminden oluşan, genellikle Re (D) veya La (A) perdesinden başlayıp
Hüseyni ve Saba ara perdeleriyle zenginleşen; hüzünlü, içli ve derin bir duygu
taşıyan; usul olarak aksak veya semâi usullerinde icra edilen; melodik
yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı, süzgeç perdelerle
yumuşak ve akıcı geçişlere olanak tanıyan; teşrifatlarda serbest ve esnek
hareketlerle kendine özgü ifadeler barındıran bir makam
hüseyni-şehnaz :
ara., far. * huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) + i (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) + şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın
güzelliği, kraliyet güzelliği) (şah, şeh (padişah, hükümdar, kral) + naz
(zerafet, güzellik, çekicilik) ) (far.) * Türk musikisinde, Hüseyni makamının
Şehnaz makamıyla birleşmesi sonucu oluşan, genellikle Re (D) veya La (A)
perdesinden başlayıp Hüseyni ve Şehnaz ara perdeleriyle zenginleşen; hüzünlü ve
naif bir duygu taşıyan, usul olarak aksak veya semâi usullerinde icra edilen;
melodik yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı, süzgeç
perdelerle yumuşak ve akıcı geçişlere olanak sağlayan; teşrifatlarda serbest ve
hareketli motiflerle kendine özgü ifadeler barındıran bir makam
hüseyni-zemzeme :
ara., far. * huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) + i (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) + zamzama (bol akan kaynak; coşkulu
müzik), zemzeme (nağme, hoş ses; geniz ve boğaz ile ezgili ses çıkarmak;
belirsiz ses, yüksek olamayan ses, titreme, vızıltı, fısıltı, mırıldanma)
(far.) * Türk musikisinde, Hüseyni makamının Zemzeme makamıyla birleşmesiyle
oluşan, genellikle Re (D) veya La (A) perdesinden başlayıp Hüseyni ve Zemzeme
ara perdeleriyle zenginleşen; hüzünlü ve içli bir ifade taşıyan; usul olarak
aksak veya semâi usullerinde icra edilen; melodik yapısında küçük ve büyük
aralıkların dengeli kullanıldığı, süzgeç tonlarla akıcı ve yumuşak geçişlere
olanak tanıyan; teşrifatlarda serbest ve esnek hareketlerle kendine özgü
motifler barındıran bir makam
hüsn :
ara. * hasan, hasen (güzel, iyi, hoş), ihsan (iyilik, güzellik, hoşluk), ahsen
(en güzel) * güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet
hüsna :
ara. * hasan, hasen (güzel, iyi, hoş), ihsan (iyilik, güzellik, hoşluk), ahsen
(en güzel) * en güzel (dişil yani müennes olarak)
hüsn-i an :
ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (tamlama eki) + an (-den,
-dan, -hakkında, ilgili olarak, üzerinden) * güzellik, güzel ile ilgili; Türk
musikisinde, Re (D) perdesinden başlayarak Hüseyni temel dizisini kullanan, ara
perde ve geçişlerle zenginleşmiş, küçük ve büyük aralıkların dengeli olduğu,
hüzünlü ve zarif bir duygu taşıyan; aksak veya semâi usullerinde icra edilen,
süzgeç tonlarla yumuşak geçişlere olanak sağlayan, teşrifatlarda serbest ve
akıcı melodik motiflerle kendine özgü ifadeler barındıran bir makam
hüsn-i niyet :
ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) + niyet (amaç, maksat, kast, hedef, gaye) * iyi niyet, güzel niyet
hüsn-i ta’lil : ara.
* husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (tamlama eki) + all (bağlamak,
dayandırmak, ilişkilendirmek), illet (bağlanmış, yapışmış sorun), illiyet
(bağ), millet (bağlanmış olan), ta’lil (dayandırma, bağlama, ilişkilendime) *
bir olayı, gerçek nedeninin dışında daha güzel ve hayali bir nedene
dayandırarak açıklama sanatı
hüsn-i ta'bir :
ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (tamlama eki) + abara,
ibara (ifade etmek, yorumlamak, belirtmek, açıklamak), tabir (yorum, yorumlama)
* olumlu yorum, güzel yorum, iyi yorum; olumsuz algılanan bir durumu olumlu
yorumlama
hüsn-i tedbir :
ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (tamlama eki) + dabbara
(sonunu düşünmek, düzenlemek, planlamak, yol séçmek, yol belirlemek, düşünmek),
tedbir (yol tutma, yol belirleme, tutulan yol, uygun hareket; önlem) * iyi
düşünülerek tutulan yol, güzel yol, uygun yol
hüsn-i telakki :
ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (tamlama eki) + laka
(karşılaşmak, buluşmak, kavuşmak), telakki (karşılama, addetme, kabul etme,
bulma, anlama, karşılama, alma; anlayış, görüş) * olumlu ve iyi niyetle kabul
etme veya yorumlama; düşünce, niyet veya durumu hoş ve olumlu biçimde algılama,
iyi kabul etme, güzel addetme, güzel bulma, anlayış gösterip iyi niyetle kabul
etme
hüsn-i zan :
ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + ı (tamlama eki) + zann (sanı,
tahmin, zannetme, kesin olmayan kanaat, düşünce, fikir) * iyi niyetli düşünce,
olumlu kanaat, bir olay veya bir kişi hakkında iyi düşünme
hüsniye : ara.
* husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + iye (durum ve dişilik eki) *
güzelliğe dair olan, güzellikle ilgili; güzel, zarif kadın; kadın ismi
hüsnü :
ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * güzelliğe sahip olan; güzel, zarif, iyi huylu kimse
hüsnü hal :
ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (tamlama eki) + hal (durum,
vaziyet) * güzel durum, hoş hal, iyi durum, iyi hal; bir kimsenin yaşayışında
uygunsuz bir şey bulunmama durumu
hüsnühat :
ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (tamlama eki) + hat (çoğul
eki) * güzellikler, güzel şeyler, hoş özellikler
hüsnükabul :
ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (tamlama eki) + kabul
(onay, onaylama, iyi karşılama, olumlu addetme) * iyi niyetle kabul etme,
olumlu karşılama, iyi karşılama
hüsnükuruntu :
ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (tamlama eki) + kuruntu
(korku, endişe, kaygı, evham, şüphe) * güzel endişe, olumlu kuruntu; genellikle
gerçekçi olmayan ama iyi niyetle yapılan varsayım veya düşünce
hüsnüniyet :
ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (tamlama eki) + niyet
(niyet (amaç, maksat, kast, hedef, gaye) * iyi niyet, hayırlı düşünce, olumlu
maksat
hüsnütabir :
ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (tamlama eki) + abara,
ibara (ifade etmek, yorumlamak, belirtmek, açıklamak), tabir (yorum, yorumlama)
* olumlu yorum, güzel yorum, iyi yorum; olumsuz algılanan bir durumu olumlu
yorumlama
hüsnütelakki :
ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (tamlama eki) + laka
(karşılaşmak, buluşmak, kavuşmak), telakki (karşılama, addetme, kabul etme,
bulma, anlama, karşılama, alma; anlayış, görüş) * olumlu ve iyi niyetle kabul
etme veya yorumlama; düşünce, niyet veya durumu hoş ve olumlu biçimde algılama,
iyi kabul etme, güzel addetme, güzel bulma, anlayış gösterip iyi niyetle kabul
etme
hüsnüteveccüh :
ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (tamlama eki) + vech (yüz,
çehre, surat; suret; yön, taraf), teveccuh (ilgi, alaka, yönelme, yüz çevirme,
yüzünü bir şeye veya kişiye dönme) * güzel ilgi, olumlu alaka, saygı, sevgi
veya hoşgörüyle yönelme, iyi niyetli yaklaşım
hüsnüyusuf :
ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (tamlama eki) + yusuf
(güzel, hoş; Hz. Yusuf'un isminden) * Yusuf’un güzelliği, güzel Yusuf
hüsr :
ara. * hasara, hasira (zarar vermek, hasarlamak, kaybettirmek, eksiltmek,
noksan olmak, zarar görmek, ziyan olmak, kayba uğramak) * hasar, zarar, ziyan,
kayıp, eksilme (hazard, hasard (tehlike, zarar) (ing., fra.) )
hüsran :
ara. * hasara, hasira (zarar vermek, hasarlamak, kaybettirmek, eksiltmek,
noksan olmak, zarar görmek, ziyan olmak, kayba uğramak) + an (isim yapım eki) *
zarara uğrama, hasarlanma, kayba uğrama
hüsrev :
ave., far. * hu (iyi, güzel, hoş) + srav (duyma, duyum, ün, nam) * iyi namlı,
namı güzel, ünlü; güzel, iyi, soylu; erkek ismi; hükümdar, sultan, şah,
padişah, melik
hüsün :
ara. * hasan, hasen (güzel, iyi, hoş), ihsan (iyilik, güzellik, hoşluk), ahsen
(en güzel) * güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet
hüşyar :
far. * huş (akıl, fikir, zeka) + yar (ile ilgili, -a ait, sahibi) * uyanık,
akıllı, zeki, ayık, uslu
hüt :
ara. * uhud (aşırı derecede, patlayacak kadar çok şişme, aşırı kabarma)* bir
hastalık nedeniyle gövdesi, özellikle de karnı çok şişme, kabarma
hütame :
ara. * hatama (kırmak, ufalamak, ufalayıp tahrip etmek) * artık, kırıntı,
çerçöp, sofrada kalan yemek artığı; kesinti, kırpıntı; gayya kuyusu, cehennemin
beşinci tabakası
hüthüt :
ara. * hud (ötüş sesi, çağrı temalı ses yansımalı kelime) + hud *
gökkuzgunumsular takımının, ibibikgiller familyasında yer alan, uzunluğu 30
cm’e yakın, gagası uzun yay biçiminde, tüyleri turuncu-kahverengi, başı
sorguçlu (uzun tüy demetli) olan kısa kanatlı kuş türü, çavuşkuşu, ibibik;
Kur’an’da, Hz. Süleyman’ın Sebe melikesine kitap göndermek için kullandığı
haberci kuş
hüve :
ara. * hi, hu (üçüncü tekil eril şahıs zamiri, o) * üçüncü tekil eril şahıs
zamiri, o
hüvelbaki :
ara. * huve (o) + el (ön ek, artikel) + baki (daim, sonsuz, ebedi, devamlı,
kalıcı) * O bakidir; Allah'a atfen
hüveyda :
far. * hu (iyi, güzel) + peyda (belli, ortaya çıkmış, meydana çıkmış, görünür,
zuhur etmiş) * açık, belli, aşikar, zahir
hüviyet :
ara. * huve (o (erkek üçüncü tekil şahıs zamiri) ) + iyet (durum eki) * kimlik,
kişilik, şahsiyet, varlık
hüviyet cüzdanı :
ara., far. * huve (o (erkek üçüncü tekil şahıs zamiri) ) + iyet (durum eki)
(ara.) + cuzdan (evrak çantası) (cuz (parça, kesim, kısım, bölüm) + dan (-lık,
araç eki; kap, muhafaza eden şey) ) * kimlik belgesi, kimlik kartı
hüyük :
tür. * höy (yüksek, yükselme, yığılma, kabarma) + ük (isim yapım eki) * yığma
tepe, tümsek, yüksek yer; insan yerleşimlerinin yüzyıllar boyunca üst üste
kurulmasıyla oluşan, içinde arkeolojik kalıntılar barındıran yapay toprak
tepecik (high (yüksek) (ing.), hoch (yüksek), höchst (en yüksek) (alm.) )
hüzi :
ara. * haza (elde etmek, almak, edinmek, ele geçirmek, kapmak, yakalamak), huzi
(edinilen, sahip olunan; yerleşik, sabit; kedi yavrusu) (haz (zevk, tatmin) + i
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * edinilen, sahip olunan; yerleşik, sabit;
kedi yavrusu
hüzme :
ara. * hazama (deste yapmak, demet yapmak, bağlamak, kucaklamak) * bir araya
toplanmış nesne veya şeylerin küçük bir grubu veya demeti, küme, demet, deste,
yığın, kucak dolusu olan, bir kucak şey, bir ışık kaynağından çıkan çubuk
şeklindeki ışıltılar
hüzn :
ara. * hazina (üzülmek, kederlenmek) * keder, gam, tasa, acı, melankoli,
ıstırap, üzüntü
hüzün :
ara. * hazina (üzülmek, kederlenmek) * keder, gam, tasa, acı, melankoli,
ıstırap, üzüntü
hüzüv :
ara. * haza, huzv (alay etmek, küçük düşürmek, eğlenmek, küçümsemek) * alay,
alay etme, maskaralık, eğlence, küçümseme
hüzzam :
ara. * hazama (sıkmak, bağlamak, sertleştirmek, kuşatmak, sıkıca sarmak), hizam
(kuşak, bağ; sıkı sarma), hazam (gıcırtı, gümbürtü, tıngırtı, yay tıngırtısı) *
gıcırtı, gümbürtü, tıngırtı, yayın tınlaması; Türk musikisinde, La (A)
perdesinden başlayarak rast perde dizisini temel alan, karakteristik olarak
hüzünlü ve derin bir duygu taşıyan, küçük ve büyük aralıkların dengeli
kullanıldığı; usul olarak semai veya aksak usullerinde icra edilen; melodik
yapısında süzgeç tonlarla akıcı ve duygusal geçişlere olanak tanıyan;
teşrifatlarda serbest ve hareketli motiflerle zenginleşen bir makam
hüzzam-ı cedid :
ara. * huzzam (sikma, bağlama, sertleştirme; Türk musikisinde, La (A)
perdesinden başlayarak rast perde dizisini temel alan, karakteristik olarak
hüzünlü ve derin bir duygu taşıyan, küçük ve büyük aralıkların dengeli
kullanıldığı; usul olarak semâi veya aksak usullerinde icra edilen; melodik
yapısında süzgeç tonlarla akıcı ve duygusal geçişlere olanak tanıyan;
teşrifatlarda serbest ve hareketli motiflerle zenginleşen bir makam) + i
(tamlama eki) + cedid (yeni) * Türk musikisinde hüzzam makamının yenilenmiş ve
genişletilmiş versiyonu olan, genellikle La (A) perdesinden başlayarak Hüzzam
temel dizisi ile birlikte yeni ara perdeler ve geçişlerle zenginleştirilmiş;
hüzünlü ve derin ifade taşıyan; usul olarak semâi veya aksak usullerinde icra
edilen; melodik yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı,
süzgeç tonlarla yumuşak ve akıcı geçişlere olanak sağlayan; teşrifatlarda
serbest ve esnek hareketlerle özgün motifler barındıran bir makam
hüzzam-ı kadim :
ara. * huzzam (sikma, bağlama, sertleştirme; Türk musikisinde, La (A)
perdesinden başlayarak rast perde dizisini temel alan, karakteristik olarak
hüzünlü ve derin bir duygu taşıyan, küçük ve büyük aralıkların dengeli
kullanıldığı; usul olarak semâi veya aksak usullerinde icra edilen; melodik
yapısında süzgeç tonlarla akıcı ve duygusal geçişlere olanak tanıyan;
teşrifatlarda serbest ve hareketli motiflerle zenginleşen bir makam) + i
(tamlama eki) + kadim (eski, geçmiş, gelmiş geçmiş, geçmişte kalmış) * Türk
musikisinde, hüzzam makamının orijinal ve geleneksel (klasik) formu olan, rast
ve segah tetrachordlarının birleşimiyle oluşan, hüzzam perdesi (dördüncü perde)
vurgusuyla melankolik karakter taşıyan, usül olarak aksak veya semai
ritimleriyle icra edilen makam
hüzzam-ı rumi :
ara. * huzzam (sikma, bağlama, sertleştirme; Türk musikisinde, La (A)
perdesinden başlayarak rast perde dizisini temel alan, karakteristik olarak
hüzünlü ve derin bir duygu taşıyan, küçük ve büyük aralıkların dengeli
kullanıldığı; usul olarak semâi veya aksak usullerinde icra edilen; melodik
yapısında süzgeç tonlarla akıcı ve duygusal geçişlere olanak tanıyan;
teşrifatlarda serbest ve hareketli motiflerle zenginleşen bir makam) + i
(tamlama eki) + rum (Rum) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türk
musikisinde hüzzam makamının Anadolu ve Rumeli bölgelerinde gelişen varyantı
olan, La (A) perdesinden başlayarak Hüzzam temel dizisiyle birlikte Rum
tonalite unsurlarını içeren, klasik hüzzam dizisine göre bazı perdelerde farklı
intonasyon ve seyirler içeren, melankolik karakterini koruyan, usül olarak
aksak veya semai ritimlerle icra edilen yöresel bir makam çeşidi
hyacinthus :
gre., lat. * Hyakinthos (Yunan mitolojisinde genç erkek adı) * Asparagaceae
familyasına ait, Sümbül cinsini oluşturan soğanlı, ilkbaharda çiçek açan, hoş
kokulu çiçekleriyle bilinen çok yıllık süs bitkisi cinsi
hyaenidae :
gre., lat. * hyaina (sırtlan) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) *
sırtlanları kapsayan, güçlü çeneleri ve leşçil beslenmeleriyle tanınan etçiller
familyası
hyaline :
gre. * hyalos (cam, cam gibi saydam madde) + inos (sıfat yapım eki) * cam gibi
saydam, renksiz veya yarı saydam görünümde olan, camsi, saydam, şeffaf
hyaloid :
gre. * hualos, hyalos (cam, cam gibi saydam madde) + oeides (gibi, ile ilgili,
benzer, şekilli, biçimli) * cam gibi, cam gibi şeffaf; anatomi ve biyolojide
gözde saydam ve jelatinimsi yapıya sahip olan hyaloid arter veya hyaloid zar
gibi cam benzeri yapılar
hyaluronik asit :
gre. * hyalos (cam, cam gibi saydam madde) + ouron (idrar, sidik, üre, çiş) +
ikos (ile ilgili,-a ait) (gre.) + acidum, acidus (ekşi, asit) (lat.) *
glikozaminoglikan yapısında, kendi ağırlığının bin katına kadar su tutma
özelliği olan, vücutta bağ dokusunda, eklem sıvısında, göz ve ciltte bulunan
jel kıvamında polisakkarit yapılı madde (C6H10O7)
hyalüronidaz :
gre. * hualos, hyalos (cam, cam gibi saydam madde) + ouron (idrar, sidik, üre,
çiş) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) + ase (enzim
belirtme eki) * dokular arasındaki hyaluronik asidi parçalayan ve dokuların
geçirgenliğini artıran, tıpta özellikle hücre dışı matriksi parçalamada ve
ilaçların dokulara yayılmasını kolaylaştırmada kullanılan enzim
hybrid :
lat. * hybridus (melez, karışık kökenli, farklı soyların birleşiminden oluşan,
melez, karışım) (hybris (aşırılık, taşkınlık) + idus (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) * genetik olarak farklı iki bireyin, türün, ırkın veya çeşidin
çaprazlanması sonucunda ortaya çıkan, ebeveynlerinden alınan özelliklerin
birleşimini taşıyan organizma, melez; iki farklı sistemin, malzemenin veya
özelliğin bir araya gelerek oluşturduğu tekil yapı
hydra :
gre. * hydor, hydros (su, sıvı) * tatlı sularda yaşayan, tüpsü gövdeli ve
dokunaçlı knidlileri kapsayan cins adı; ayrıca Yunan mitolojisindeki çok başlı
su yılanı
hydrangea :
gre. * hydor, hydros (su, sıvı) + angeion (kasa, kap, hazne, damar, kanal) *
Hydrangeaceae familyasına ait, su isteği yüksek, büyük ve gösterişli çiçek
salkımları oluşturan süs çalısı cinsi
hydrangeaceae :
gre., lat. * hydor, hydros (su, sıvı) + angeion (kasa, kap, hazne, damar,
kanal) (gre.) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * Asya ve Kuzey
Amerika başta olmak üzere dünyanın pek çok bölgesinde yetişen, çalı, sarmaşık,
süs bitkileri, Ortancalar ve yakın akrabalarını kapsayan çiçekli bitkiler
familyası
hydrobatidae :
gre., lat. * hydor, hydros (su, sıvı) + batis (vatoz, vatoz balığı) (gre.) +
idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * açık denizlerde yaşayan, uçuş
sırasında su yüzeyine yakın süzülen ve küçük yapılı deniz kuşlarını kapsayan
fırtına kuşları familyası
hydrocaryaceae :
gre., lat. * hydor, hydros (su, sıvı) + karyon (sert kabuklu meyve, ceviz)
(gre.) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * Tarihsel
sınıflandırmalarda kullanılan, su ortamında yetişen sert kabuklu meyveli
bitkileri kapsadığı düşünülen eski bir bitki familyası
hydrocharis :
gre. * hudros, hydros (su, sıvı) + kharis (zarafet, güzellik, hoşluk) *
özellikle yüzeyde yüzen, su ortamında zarif yaprakları ve çiçekleri olan su
bitkilerini ifade eden terim
hydrophilus :
gre. * hydor, hudros, hydros (su, sıvı) + philos, philia (sevme, sevgi,
hoşlanma) * suyu seven, suyla kolayca etkileşen veya suyu çeken madde veya
özellik
hydros :
gre. * hydor, hudros, hydros (su, sıvı, H2O formüllü akışkan madde) * Yunan
mitolojisinde su canavarı, Hydra
hygieia :
gre. * hygies (sağlıklı, sıhhatlı) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) *
sağlık, sıhhat, hijyen; Yunan mitolojisinde hastalıkların önlenmesi ve
temizliğin koruyucusu olarak tanınan sağlık tanrıçası
hyla :
gre., lat. * hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) (gre.) + a (isim
yapım eki) (lat.) * ağaç kurbağalarını kapsayan klasik kurbağa cinsi
hyla arborea :
gre., lat. * hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) (gre.) + a (isim
yapım eki) + arbor, arboris (ağaç) + ea (isim yapım eki) (lat.) * Avrupa'da
yayılış gösteren, ağaç ve çalılıklar üzerinde yaşayan yeşil ağaç kurbağası türü
hylidae :
gre., lat. * hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) (gre.) + idae
(-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * kuyruksuz iki yaşamlılar (Anura)
takımına ait bir kurbağa familyası, ağaçkurbağasıgiller
hylobatidae :
gre., lat. * hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) + bainein
(yürümek, adım atmak, gitmek, ilerlemek), bates (yürüyen, adım atan, giden, ilerleyen)
(gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Güneydoğu Asya'nın
tropikal yağmur ormanlarında yaşayan kuyruksuz ve küçük yapılı insansı
maymunlar olan Gibonları kapsayan, ağaçlarda yaşamaya ve braşiyasyona (kollarla
sallanarak ilerlemeye) uyum sağlamış kuyruksuz primatlar familyası, gibongiller
hylocereus :
gre., lat. * hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) + cereus (balmumu
gibi, mumsu) (cera (balmumu, mum) + eus (ile ilgili, -a ait) ) * Cactaceae
(kaktüsgiller) familyasına ait, gece açan büyük çiçekleri ve ejder meyvesiyle
bilinen epifitik kaktüs cinsi
hymen :
gre. * hymen (perde, örtü, zar) * vajina girişinde, labuyomine denilen küçük
dudakların yaklaşık 1-1,5 cm gerisinde bulunan küçük ve ince doku parçası,
kızlık zarı; Yunan mitolojisinde
hymenoptera :
gre. * hymen (zar, ince deri, zar biçimli örtü) + pteryx, pterygos, ptera,
pteron (kanat, yüzgeç) + a (taksonomik çoğul eki) * kanatları ince zar
yapısında olan, arıları, eşek arılarını, karıncaları ve benzeri böcekleri kapsayan
böcekler takımı, zar kanatlılar takımı
hyoid :
gre. * hyoeides (U şeklinde; upsilon harfine benzeyen) (hy (Yunan harfi
“upsilon”) + eidos (şekil, biçim) * dil kökü ile gırtlak arasında yer alan ve
şekli Yunanca upsilon harfine benzediği için bu adla anılan U veya at nalı
biçimli kemik
hyoscyamus :
gre. * hyoskyamos (banotu) (hys (domuz) + kyamos (bakla, fasulye) ) *
patlıcangiller (Solanaceae) familyasına ait, halk arasında banotu veya
bengildek olarak bilinen, tropan alkaloitleri (hiyosiyamin, skopolamin vb.)
içeren zehirli ve tıbbi bir bitki cinsi
hype :
gre., ing. * hyper (yukarıda, üstünde, üzerinde, ötesinde) (gre.); hype (ing.)
* bir ürün, kişi, olay veya düşünce hakkında yoğun tanıtım yaparak gerçek
değerinin üzerinde ilgi ve beklenti oluşturma, abartılı reklam veya tanıtım
yapma
hyperion :
gre. * hyper (yukarıda, üstünde, üzerinde, ötesinde) + ion (isim veya sıfat
yapım eki) * yüksek olan, yukarı bakan; Yunan mitolojisinde Titanlar kuşağından
gökyüzü ve ışığın tanrısı olarak kabul edilen varlık
hyperloop :
gre. * hyper (yukarıda, üstünde, üzerinde, ötesinde) + loop (döngü, halka,
dönüş, ilmik, ilmek) * düşük basınçlı tüpler içinde manyetik levitasyon veya
hava yastığı teknolojisiyle çok yüksek hızda (1000 km/s+) yolcu ve yük taşımayı
hedefleyen yeni nesil ulaşım sistemi
hyperoodon :
gre. * hyper (yukarıda, üstünde, üzerinde, ötesinde) + odous (diş), odontos
(diş ile ilgili) * gagalı balinagiller (Ziphiidae) familyasına ait, bilinen iki
ana türü (Hyperoodon ampullatus ve Hyperoodon planifrons) olan şişe burunlu
balina cinsi
hypnos :
gre. * hupnos, hypnos (uyku) * Yunan mitolojisinde Thanatos (ölüm) ile kardeş
olan, rüyalar diyarının kapılarını açan mistik güç olarak tasvir edilen uyku
tanrısı
hypogaea :
gre. * hypo (alt, aşağı, altında, aşağıda, düşük) + gaia (yer, yeryüzü, toprak,
dünya) * yeraltı; yeraltında bulunan yapılar veya canlıları tanımlamak için
kullanılan, yer altı mağaraları, mezarlar veya toprak altı habitatları ifade
eden terim
hyracoidea :
gre., lat. * hyrax (faremsi küçük memeli; kaya tavşanı) (gre.) + idea (-giller,
hayvan familyası eki) (lat.) * kaya tavşanı, daman veya hiraks olarak bilinen,
tavşan büyüklüğünde otçul memeli hayvanların oluşturduğu taksonomik bir takım,
kaya tavşanıgiller, damanlar, hirakslar
hyssopus :
gre., lat. * hyssopos (kutsal ot, ezop otu) * Ballıbabagiller (Lamiaceae)
familyasına ait, tıbbi ve aromatik özellikleri olan çok yıllık bitki cinsi
hystricidae :
gre., lat. * hystrix (kirpi, oklu kirpi) (gre.) + -idae (-giller, hayvan
familyası eki) (lat.) * Eski Dünya oklu kirpilerini kapsayan kemiriciler
familyası, oklukirpigiller, Eski Dünya oklu kirpileri
hz :
alm. * hertz (Alman fizikçi Heinrich Hertz’in soyadından) * bir saniyedeki
periyot veya titreşim sayısını (frekansı) ifade eden, frekansın SI birimi (1 Hz
= saniyede 1 çevrim anlamına gelen ölçü birimi; frekans birimi (hz), frekans
f=1/T; açısal frekans ω=2π/T=2πf)
I :
gre. * iodum (ioeides (menekşe renkli) (gre.) + ium (element adı eki) (lat.) )
* atom numarası 53 olan, periyodik tablonun 17. grubunda bulunan, koyu renkli
katı halde bulunan ve buharı mor renkli olan, tıp, antiseptikler, beslenme
bilimi ve kimyasal sentezlerde kullanılan bir halojen element
ı :
tür. * ı, I* Türkçe alfabedeki onbirinci harf ("H"den sonra,
"İ"den önce)
I/O :
ing. * input (girdi) + output (çıktı) * bilgisayar sistemine veri girişini ve
sistemden veri çıkışını ifade eden genel kavram
IaaS :
ing * infrastructure (altyapı) + as (olarak) + a (bir) + service (hizmet) *
sunucu, depolama ve ağ altyapısının bulut üzerinden hizmet olarak sağlandığı
model
IATA :
ing. * international (uluslararası) + air (hava) transport (taşımacılık) +
association (birliği) * emniyetli, güvenli ve ekonomik hava ulaşımını
sağlayabilmek amacıyla 1945 yılında Havana, Küba'da kurulmuş olan havayolları
arası bir kuruluş
ıberis :
lat. * Iberia (İber Yarımadası) * Brassicaceae familyasına ait, Akdeniz
kökenli, küçük beyaz veya pembe çiçekli süs bitkisi cinsi
ıbervillea :
lat. * Iberville (Fransız subay ve kaşif Pierre Le Moyne d’Iberville) + ia (isim
yapım eki) * Cucurbitaceae familyasına ait, Afrika kökenli, yumrulu köke sahip
sarılıcı bitki cinsi
IC :
ing. * integrated (tümleşik) + circuit (devre) * çok sayıda elektronik
bileşenin tek bir yarı iletken çip üzerinde birleştirildiği devre
ıchneumonidae :
gre., lat. * ikhneumon (iz süren, izleyici; iz süren hayvan) (gre.) + idae
(-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * zar kanatlılar (Hymenoptera)
takımından, dişileri, genellikle vücutlarından daha uzun, iğne benzeri yumurta
bırakma organına (ovipozitör) sahip olan, yumurtalarını diğer böceklerin larva
veya pupalarına bırakan, çoğu parazitoit yaşam biçimine sahip ince yapılı
arılar (asalak arı, parazitoid yaban arısı, Darwin arısı) familyası
ıchthyophiidae :
gre., lat. * ikhthyophis (kör solucan, kör yılan, kör kurbağa cinsi) (ikhthys
(balık) + ophis (yılan) ) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.)
* körsolucanları (sesilyanlar) içinde yer alan, tropikal Asya'da yaşayan
bacaksız amfibileri (çift yaşamlılar) kapsayan familya
ıchthyophis :
gre. * ikhthyophis (kör solucan, kör yılan, kör kurbağa cinsi) (ikhthys (balık)
+ ophis (yılan) ) * Körsolucanları (Sesilia) içinde yer alan, tropikal Asya'da
yaşayan bacaksız amfibi cinsi
ICP :
lat., gre. * intra (iç, içi, içinde, içeriye doğru, içte, içeride, içe yönelik)
(lat.) + kranion (kafatası) (gre.); cranium (lat.) + alis (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) + pression (baskı, basınç) (fra.) (premere (bastırmak, baskılamak)
+ tio (isim yapım eki) ) (lat.) ) * kafatası içerisinde yer alan beyin dokusu,
kan ve beyin omurilik sıvısının (BOS) oluşturduğu ve milimetre civa (mmHg)
cinsinden ölçülen kafa içi basınç seviyesi
ICT :
ing * information (bilgi) + communication (iletişim) + technology (teknoloji) *
bilgi ve iletişim teknolojilerinin bütünü
ıctaluridae :
gre., lat. * ictalurus (kedigiller yayın balığı cinsi) (iktalos (yayın balığı)
+ oura (kuyruk) + us (isim yapım eki) + idae (-giller, hayvan familyası eki)
(lat.) * Kuzey Amerika'ya özgü tatlı su yayın balıklarını kapsayan balık
familyası
ICU : ing.
* intensive (yoğun) + care (bakım) + unit (birim) * hastanelerde, hayati
tehlike taşıyan hastaların sürekli izlenip tedavi edildiği hastane yoğun bakım
bölümü
ID :
gre., lat., fra. * identitas (idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel)
(gre.); identitas (idem (aynı) + itas (durum ve isim yapım eki) ) (lat.);
identité (fra.) * bir olguyu diğerlerinden ayıran özellikleri, benliği veya
özdeşliği ifade eden kavram, tanımlama, kimlik
ID :
ing. * infectious (bulaşıcı) + disease (hastalık) * mikroorganizmalar yoluyla
yayılan ve enfeksiyona sebebiyet veren hastalıklar
IDE :
ing * integrated (bütünleşik) + development (geliştirme) + environment (ortam)
* yazılım geliştirme araçlarını tek uygulamada birleştiren programlama ortamı
IDE :
ing. * integrated (tümleşik, bütünleşik) + development (geliştirme) +
environment (ortam) * yazılım geliştirme sürecini tek bir arayüzde toplayan
programlama ortamı
ıdhak :
ara. * dahika (gülmek) * güldürme, güldürülme
ıdin :
ara. * ada (bölmek, parçalara ayırmak, dağıtmak) * parça parça olmuş, dağınık,
bölük bölük, dağılmış, perakende olmuş
ıdtırab :
ara. * daraba (vurmak, çarpmak, sarsmak), idtaraba (çalkalanmak, sarsılmak,
düzensizleşmek) * sarsıntı, karışıklık, huzursuzluk, ıstırap
IEEE :
ing. * institute (enstitü) + of (-) + electrical (elektriksel) + electronics
(elektronik) + engineers (mühendisler) * elektrik ve elektronik mühendisliği
alanında küresel standartlar geliştiren meslek kuruluşu
ığdır :
tür. * ığ (akmak, sızmak, girmek, sokulmak, duhul etmek) + dır (isim yapım eki)
* iğdir (iyi, büyük, ulu, ünlü, sahip) (Oğuz Han'ın altı oğlundan biri olan
Deniz Han'ın en büyük oğlu olan İğdir Bey'den)
ığıl :
tür. * ığ (akmak, sızmak, girmek, sokulmak, duhul etmek) + ıl (isim yapım eki)
* yavaşça akan veya sızan sıvı; genellikle suyun sessizce akması, şırıltı sesi
çıkararak akma hali
ığrıp :
tür. * ığır (sürüklemek, çevirmek, yönlendirmek) + ıp (isim yapım eki) *
özellikle nehir veya göl gibi iç sularda balık tutmak için kullanılan, iki ucu
ipli, büyükçe ve sürüklenerek çekilen balık ağı
ıhlamak :
tür. * ıh (hastalık veya sıkıntı ünlemi) + la (ek) + mak (fiil mastar eki) *
hastalık nedeniyle veya yorgunluktan ıh ıh diye sesler çıkarmak
ıhlamur :
gre. * philyra, phlamouri (ıhlamur ağacı) * hoş kokulu çiçekleri kurutularak
çay olarak tüketilen, sakinleştirici, terletici ve solunum yollarını
rahatlatıcı etkileriyle geleneksel tıpta sıkça kullanılan, yayvan yapraklı ve
uzun ömürlü bir ağaç türü
ıhmak :
tür. * ıh (çökmek, oturmak fiili kökü) + mak (fiil mastar eki) * özellikle deve
gibi yük hayvanlarının dizlerini bükerek yere çökmesi, oturur pozisyona geçmesi
eylemi
ıhn :
ara. * ihn (boyalı veya renkli yün, tüy) * boyalı sof kumaş; renkli yün
ıhn-i menfuş :
ara. * ıhn (boyalı sof kumaş; renkli yün) + i (tamlama eki) + menfuş (atılmış,
savrulmuş, didilmiş) * didilmiş kumaş, hallac edilip atılmış renkli yün
ıkab :
ara. * akb (aqb (ard, son, takip eden sonuç) * azap, mihnet, ceza
ıkınmak :
tür. * ık (zorlanmak, kasılmak) + ın (edilgen fii eki) + mak (fiil mastar eki)
* dışkılama, doğum veya ağır bir yük kaldırma gibi durumlarda karın kaslarını
kasarak güç uygulamak
ıklığ :
tür. * ık (ok; yayla çalınan çalgı) + lık (için olan, ile ilgili) * kemençe
gibi üç kirişli küçük bir saz, iklik, kabak kemane
ılex :
lat. * ilex (meşe benzeri herdem yeşil ağaç) * Aquifoliaceae familyasına ait,
parlak yapraklı ve kırmızı meyveli, çobanpüskülü olarak bilinen ağaç ve çalı
cinsi
ılgamak :
tür. * ılga (atı dörtnala kaldırmak, canlandırmak, harekete geçirmek, hızla
hareket etmek, sallanmak) + mak (fiil mastar eki) * özellikle atı aniden
hızlandırmak, dörtnala koşmaya başlatmak, canlandırmak veya harekete geçirmek
ılganus :
gre., lat. * glanos (parlaklık, pürüzsüzlük) (gre.); glanis (parlak, pürüzsüz,
kaygan) * eti kılçıksız ve lezzetli olan, kedibalığı familyasından bir tatlı su
balığı, yayın balığı, Silurus glanis
ılgar :
tür. * ılga (atı dörtnala kaldırmak, canlandırmak, harekete geçirmek, hızla
hareket etmek, sallanmak) + r (isim yapım eki) * hızlı, ani ve sarsıntılı
hareket veya sallanma hali; özellikle atın dörtnala koşması veya suyun hızla
akması gibi hareketler
ılgarlamak :
tür. * ılga (atı dörtnala kaldırmak, canlandırmak, harekete geçirmek, hızla
hareket etmek, sallanmak) + r (geniş zaman ve isim yapım eki) + la (etken fiil
eki) + mak (fiil mastar eki) * hızlı, sarsıntılı ve ani hareket etmek;
özellikle atın dörtnala koşması veya suyun hızla akması gibi canlı ve güçlü
hareketler göstermek
ılgaz :
tür. * ılga (atı dörtnala kaldırmak, canlandırmak, harekete geçirmek, hızla
hareket etmek, sallanmak) + z (isim yapım eki) * hızlı, enerjik hareket eden
veya coşkulu şekilde sallanan şey; ayrıca Türkiye’de önemli bir dağ ve bölge
adı; Çankırı'nın bir ilçesi
ılgıdır :
tür. * ılgı (ölçme, ayarlama, hizalama) + dır (araç eki) * yaklaşık bir metre
uzunluğunda, uçlarına karşılıklı olarak birer karış mesafesinde çiviler
çakılmış, özellikle ölçme ve aralık belirleme amacıyla kullanılan ağaçtan
yapılmış basit bir ölçü aleti
ılgım :
tür. * ılga (canlandırmak, harekete geçirmek, hızla hareket etmek, sallanmak) +
ım (isim yapım eki) * çölde, uzaktan su gibi görünen yanıltıcı ışık
yansıması/kırılması
ılgın :
tür. * ılga (canlandırmak, harekete geçirmek, hızla hareket etmek, sallanmak) +
ın (isim yapım eki) * ince, uzun yaprakları olan ve genellikle kurak bölgelerde
yetişen, esnek dallarıyla bilinen, beyaz veya pembe çiçekler açan, tuzlu veya
kireçli topraklarda yaygın bir çalı türü ağaççık (Tamarix cinsi); Konya'nın bir
ilçesi
ılgıncar :
tür. * ılgın (Tamarix cinsi çalı) + ca (gibi, tarzında, ile ilgili) + r (sıfat
veya isim yapım eki) * ılgın gibi olan, ılgını andıran veya ılgınların
bulunduğu yerle ilgili
ılgıt :
tür. * ılga (canlandırmak, harekete geçirmek, hızla hareket etmek, sallanmak) +
t (isim yapım eki) * hafifçe, dalgalanarak ve sürekli biçimde esen rüzgar veya
yumuşak ve huzur verici bir sallanma hareketi
ılıca :
tür. * ılıg (sıcak ve soğuk arası ısı da olan, sıcak olmayan) (ılı (ısınmak,
hafif ısınmış olmak; yumuşamak) + g, k (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) +
ca (isim veya sıfat yapım eki) * yeraltı su kaynağının (kaynarca) üzerine
kurulmuş hamam
ılıcak :
tür. * ılı (ısınmak, hafif ısınmış olmak; yumuşamak) + cak (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * ılıman, hafif sıcak ve rahatlatıcı nitelikte yer; özellikle
sıcak su kaynağı, kaplıca veya hafif sıcaklıkta bir bölge
ılık :
tür. * ılı (ısınmak, hafif ısınmış olmak; yumuşamak) + g, k (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) ) * hafif sıcak, az sıcak
ılımlı :
tür. * ılı (ısınmak, hafif ısınmış olmak; yumuşamak) + m (isim yapım eki) + lı
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ılık durumda, hafif sıcaklık halini
yansıtan; yumuşak ve dengeli (ısı durumu); yumuşak
ılıtmak :
tür. * ılı (ısınmak, hafif ısınmış olmak; yumuşamak) + t (etken fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * ılık, hafif sıcak hale getirmek; yumuşatmak
ılkı :
tür. * ılkı (sürü) * at ve eşek gibi tek tırnaklı evcil hayvanların kışın
doğaya salınan veya başıboş bırakılan sürüsü, hayvan sürüsü
ıltar :
tür. * ıltar (ılt (bağlamak, tutmak, sıkıştırmak, sıkılaştırmak) + ar (isim
yapım eki) ) * yular ipi, ip; köpeklerin boğazına takılan çivili demir
IM :
ing. * intra (iç, içsel) + muscular (kas ile ilgili) * ilacın kas içine enjekte
edilmesi yoluyla uygulama yöntemi
ımızganmak :
tür. * ımız (mırıldanmak anlamında ses yansımalı kelime) + gan (dönüşlü fiil
eki) + mak (fiil mastar eki) * uyur uyanık arası bir durumda olmak, uyuklamak;
(ateş) söner gibi olmak, kararmak
ımpatiens :
lat. * impatiens (sabırsız, patlayıcı) * Balsaminaceae familyasına ait, tohum
kapsülleri dokunulduğunda açılan, gölgede yetişen çiçekli bitki cinsi
In :
lat. * indium (indigo (çivit mavisi renk) + ium (kimyasal element eki) ) * atom
numarası 49 olan, periyodik tablonun 13. grubunda bulunan, yumuşak, gümüş
renkli ve düşük erime noktalı olan, dokunmatik ekranlarda, yarı iletkenlerde,
güneş panellerinde ve özel alaşımlarda kullanılan bir metal element
ıncalız :
tür. * ıncalız (soğan türü) * turşu yapımında kullanılan küçük boyutlu bir
yaban soğanı türü
ıncarvillea :
lat. * Incarville (Fransız misyoner ve botanikçi Pierre Nicolas Le Chéron
d’Incarville) + ia (isim yapım eki) * Bignoniaceae familyasına ait, Çin
kökenli, gösterişli boru biçimli çiçeklere sahip otsu süs bitkisi cinsi
INRI :
lat. * Iesus (İsa) + Nazarenus (Nasrani, Nasıralı) + Rex, regis (kral,
hükümdar; yönetici, reis) + Iudaeorum (Yahudiler) * Hz. İsa'nın asıldığı
çarmıhın tepesine Pilatus tarafından yazılan yazı; Yahudiler Kralı Nasıralı İsa
IoT :
ing. * internet (interconnected network (birbirine bağlı ağ) ) + of (-nın,
iyelik eki) + things (şeyler) * sensörler ve yazılımlarla donatılmış fiziksel
nesnelerin fiziksel nesnelerin, cihazların ve sensörlerin internet üzerinden
birbirine bağlanarak veri alışverişi yapabildiği, akıllı ve etkileşimli
sistemler bütünü
IP :
lat., gre. * internet (inter (arasında, aralıkta, karşılıklı) (lat.) + net (ağ,
şebeke) ) + protocol (öncelikle uyulması gereken kurallar bütünü) (protos (ilk,
ön, önce, baş) + kollein (yapışmak, yapıştırmak, tutturmak), kolla
(yapıştırıcı, yapışkan, tutkal, zamk, birleştirici) (gre.) * internet veya
yerel ağ üzerinden gönderilen verilerin formatını belirleyen, ağ üzerindeki
cihazların adreslenmesini ve veri paketlerinin yönlendirilmesini sağlayan temel
protokol
ıpıslak :
tür. * ıp (pekiştirme eki) + ıslak (ıs (suyla temas etmek) + lak (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) ) * suyla veya başka bir sıvıyla ıslanmış, kuru olmayan,
nemli ve yaş durumda olan
ıpıssız :
tür. * ıp (pekiştirme eki) + ıssız (içinde insan veya canlı bulunmayan, terk
edilmiş, yerleşim olmayan, tenha) (ıs (yerleşmek, barınmak, içinde bulunmak,
canlı varlıkla dolu olmak) + sız (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) ) *
içinde hiçbir insan veya canlı bulunmayan, tamamen terkedilmiş, içinde hiçbir
yerleşim olmayan
ıpomoea :
gre., lat. * ips (solucan) + homoios (benzer) * Convolvulaceae familyasına ait,
sarılıcı gövdeleriyle bilinen, sabah sefası ve tatlı patatesi kapsayan geniş
bir bitki cinsi
IQ :
lat. * intelligence quotient; intelligentia (inter (arasında) + legentia
(seçme, toplama, okuma) (legere (toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek,
bağlamak, seçmek, ayıklamak, okumak) + entia (isim yapım eki) ) + quotient (bir
sayının başka bir sayıya bölünmesi sonucunda elde edilen, “kaç kez” sığdığını
gösteren bölme sonucu değeri, bölüm) (quot (kaç kez, kaç tane, ne kadar) + ens,
ent (sefer, kere) ) * zeka katsayısı, zeka miktarı, zeka seviyesi, zekayı ölçme
amaçlı standartlaştırılmış testlerden elde edilen değer
Ir :
gre., lat. * iridium (Iris (Yunan mitolojisinde gökkuşağı tanrıçası) (gre.) +
ium (kimyasal element eki) (lat.) ) * atom numarası 77 olan, periyodik tablonun
9. grubunda bulunan, çok yoğun, sert ve korozyona karşı son derece dayanıklı
bir platin grubu metali olan, bujilerde, katalizörlerde, elektronik parçalarda
ve yüksek dayanımlı alaşımlarda kullanılan element
ır :
tür. * ır, yır (türkü, ezgi, şarkı) * belirli bir ritim ve ses dizisi içinde
birbirini izleyen notalardan oluşan ezgi, nağme, melodi, makamlı ses dizisi
ırak :
tür. * ır (uzaklaşmak, ayrılmak) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
uzak, erişilmesi güç veya mesafe olarak oldukça ötedeki; Türk musikisinde, rast
perdesi üzerinde karar eden, güçlü durağı çargah olan; genellikle uşşak ve rast
dizilerinin birleşimiyle oluşan, orta karar ve geniş seyirli klasik bir makam
ırak-aşiran :
tür., ara. * ır (uzaklaşmak, ayrılmak) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
(tür.) + aşiran (aşiretten türemiş, kabile ile ilgili; onuncu olan, onlu) (aşr,
aşere (on), aşir (onuncu; dost) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) )
(ara.) * Türk musikisinde, aşiran perdesinde başlayıp genellikle rast
perdesinde karar eden, güçlü durağı çargah olan; ırak makamının karakteristik
dizisini pes ses sahasında kullanan ve geniş seyirli olan bir makam
ırak-gerdaniye :
tür., far., ara. * ır (uzaklaşmak, ayrılmak) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) (tür.) + gardan (boynun ön kısmı, ense ile göğüs arası; dönmek,
döndürmek, çevirmek, çevrilmek) (far.) + iye (yer ve durum eki) (ara.) * Türk
musikisinde, gerdaniye perdesinde başlayıp rast perdesinde karar eden; güçlü
durağı neva olan, ırak makamının karakteristik seyir ve dizisini tiz ses
sahasına taşıyan bir makam
ırak-geveşt :
tür., far. * ır (uzaklaşmak, ayrılmak) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
(tür.) + gevah (ferahlık, açıklık) + eşt (isim yapım eki) (far.) * Türk musikisinde,
geveşt dizisinin ırak makamı karakterinde genişletilmesiyle oluşan, güçlü
durağı çargah olan ve rast perdesinde karar eden; hem ırak hem geveşt
makamlarının özelliklerini birleştiren birleşik (mürekkep) makam
ırak-ı acem :
tür., far. * ır (uzaklaşmak, ayrılmak) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
(tür.) + acem (yabancı; Persli, İranlı) (ara.) * Türk musikisinde, adını İran
coğrafyasını ifade eden “Irak-ı Acem” bölgesinden alan, kendine özgü dizi,
seyir ve karar özellikleri bulunan, ağırbaşlı ve derin duygulu bir musiki
makamı
ırak-maye :
tür., far. * ır (uzaklaşmak, ayrılmak) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
(tür.) + maye (asıl, esas, temel, kök, öz, gerekli madde, maya) (far.) * Türk
musikisinde, maye perdesinde başlayıp rast perdesinde karar eden; güçlü durağı
dügah olan, ırak makamının melodik özelliklerini pes ses bölgesine taşıyan,
durağan ve geniş seyirli bir makam
ırak-nevruz :
tür., far. * ır (uzaklaşmak, ayrılmak) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
(tür.) + nevruz (yeni gün) (nev (yeni, taze) + roz, ruz (gün) ) (far.) * Türk
musikisinde, nevruz dizisinin ırak makamı etkisiyle şekillenmiş formu olup
güçlü durağı çargah, karar perdesi rast olan; nevruz makamının seyir yapısına
ırak makamının melodik karakterini katan bir makam
ıraksak :
tür. * ırak (uzak) + sak (sıfat yapım eki; ile ilgili) * mesafe veya ilişki
bakımından uzak olma niteliği taşıyan, fiziksel veya mecazi anlamda yakınlık
göstermeyen, ayrı duran veya bağlantısı zayıf olan şeyleri tanımlamak için
kullanılan, soyut uzaklık
ıraksak dizi :
tür. * ırak (uzak) + sak (sıfat yapım eki; ile ilgili) + dizi (sıra, düzen) *
limit değeri olmayan, terimleri sabit bir değere yakınsamayan, yani terimleri
sonsuza kadar ilerledikçe belirli bir sayıya yaklaşmak yerine büyümeye veya
salınıma devam eden sayı dizisi; limiti bulunmayan ve belirli bir değerde
sabitlenmeden sonsuzda uzaklaşan veya düzensiz biçimde değişen dizileri
tanımlayan, yakınsaklığın karşıtı olan temel bir analiz terimi
ıraksak seri :
tür., ara. * ırak (uzak) + sak (sıfat yapım eki; ile ilgili) (tür.) + seri
(ardından gelmek, peş peşe olmak, ardışık ilerlemek; hızlı, çabuk; peş peşe
gelen, düzenli ardışıklık, dizi; bir dizinin terimlerinin ardışık şekilde
toplanmasıyla oluşan toplam ifadesi) (ara.) * limit değeri olmayan, terimleri
sabit bir değere yakınsamayan, yani terimleri sonsuza kadar ilerledikçe belirli
bir sayıya yaklaşmak yerine büyümeye veya salınıma devam eden sayı dizisi;
limiti bulunmayan ve belirli bir değerde sabitlenmeden sonsuzda uzaklaşan veya
düzensiz biçimde değişen dizileri tanımlayan, yakınsaklığın karşıtı olan temel
bir analiz terimi
ıraksamak :
tür. * ırak (uzak) + sa (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * uzaklaşmak,
bir noktadan veya durumdan giderek uzak duruma gelmek; fiziksel, düşünsel veya
kavramsal olarak bir merkezden veya ortak noktadan ayrılmak
ırak-selmek :
tür., far. * ır (uzaklaşmak, ayrılmak) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
(tür.) + selm (barış, sükunet; yavaşlama, geriye gitme; geçmek, akmak,
süzülmek) + ek (isim yapım ve durum eki) (ara.) * Türk musikisinde, selmek
dizisinde başlayan, karar perdesi rast olan ve ırak makamının karakteristik
geniş seyir özelliklerini taşıyan bir makam
ırak-şehnaz :
tür., far. * ır (uzaklaşmak, ayrılmak) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
(tür.) + şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet güzelliği)
(şah, şeh (padişah, hükümdar, kral) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) )
(far.) * Türk musikisinde, şehnaz dizisinde başlayıp karar perdesi rast olan;
ırak makamının geniş ve duraklı seyir yapısını şehnaz perdesiyle harmanlayan
bir makam
ıralamak :
tür. * ıra (düzen, sıra, ardıllık) + la (eylem eki) + mak (fiil mastar eki) *
kendine özgü, belirli bir ıra özelliğiyle belirtmek, ortaya koymak; belli bir
sıraya koymak, düzene sokmak, sıralamak
ırgalamak :
tür. * ırga (düzen, sıra, sıra dizme, dizi) + la (etken fiil eki) + mak (fiil
mastar eki) * yerinden oynatarak iki yana hafif hafif sallamak, bir o yana bir
bu yana sallamak; ilgilendirmek; düzenlemek, sıraya koymak, bir şeyi belirli
bir düzen veya sıra içine almak
ırgamak :
tür. * ırga (düzen, sıra, sıra dizme, dizi) + mak (fiil mastar eki) * oynatmak,
kımıldatmak, kıpırdatmak, hareket ettirmek, ırgalamak; elini çabuk tutmak,
çabuk davranmak
ırganım :
tür. * ırgan (sallanmak, sarsılmak, titremek, hafifçe hareket etmek) + ım (isim
yapım eki) * bitkilerin ısı, ışık veya dokunma gibi dış uyaranlara karşı
gösterdiği, ancak uyarının hangi yönden geldiğine bağlı olmayan durum
değiştirme veya irkilme hareketi
ırgat : gre.
* ergos, ergon (iş, çalışma), ergatis, ergates (işçi, işçi, amele, özellikle
toprak işçisi, çalışan) * gemi donanımında halat veya ipleri saran, çekme işi
yapan ağır el aleti; gemi üzerinde halatları sarmak, çekmek veya gevşetmek için
kullanılan büyük ve sağlam el aleti ve bu aleti kullanan işçi veya gemi
ırıp :
tür. * ır (hareket etmek, çekmek, akmak) * dokuma tezgâhlarında atkı ipliğini
çözmek veya serbest bırakmak; uskumru, istavrit gibi balıkları avlamakta
kullanılan, kayıkla denize atılan, çok büyük bir balık ağı
ırızva :
tür. * ruzba, ruzban (telli saz, telli çalgı) * bağlama veya cura ailesine
benzeyen, genellikle iki ya da üç telli, kendine özgü perde ve akort düzenine
sahip otantik bir Türk halk çalgısı
ırk :
tür. * ırk (soy, nesil) * belirli biyolojik, kültürel veya sosyal özelliklere
göre insan topluluklarını ayıran kategori, soy, nesil
ırkbilim :
tür. * ırk (soy, nesil) + bilim (bilme, ilim, tanıma) * insan türünün soylara,
ırklara ayrılışını, bu soyların nereden çıktığını, oluşumlarını, yeryüzüne
yayılışlarını, aralarındaki ilişkileri ele alan ve onları belirleyen
nitelikleri araştırıp, inceleyip karşılaştıran ve bölümleyen bilim, etnoloji,
budun bilim
ırkiyat :
tür. * ırk ırk (soy, nesil) (tür.) + iyat (durum eki) (ara.) * ırkbilim
ırmak :
tür. * ır (hareket etmek, çekmek, akmak) + mak (isim yapım eki) * doğal olarak
sürekli akan, genellikle tatlı su taşıyan, deniz veya göle dökülen geniş su
yolu; nehir, akarsu
IRQ :
ing. * interrupt (kesinti) + request (talep) * donanım aygıtlarının CPU’ya
öncelikli dikkat çekmek yani öncelikli olarak ileme alınmak için gönderdiği
kesme sinyali
ırs :
ara. * ırs (miras, kalıt, soy yoluyla geçen), miras (kalıt, bırakma, devretme)
* kan bağıyla geçen soy, nesep ve kalıtsal özellikler
ırsi :
ara. * irs (miras, kalıt, soy yoluyla geçen) + i (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * bir kişinin atalarından kan yoluyla kendisine geçen, doğuştan
getirilen ve kalıtsal nitelik taşıyan özelliklerle ilgili
ırz :
ara. * arada (sunmak, bildirmek, arzetmek; karşıya çıkmak, görünmek, ortaya
koymak, yönelmek, karşı koymak, karşısına çıkarmak, sunmak), ird, irz (iffet,
namus, şeref, onur, haysiyet, itibar) * iffet, namus, şeref, onur, haysiyet,
itibar; özellikle aile ve toplum içinde kadının korunması gereken iffet ve
itibar
ırza geçmek :
ara., tür. * ird, irz (iffet, namus, şeref, onur, haysiyet, itibar) (ara.) + a
(-a doğru, yönelim) + geçmek (bir yerden öteye varmak, aşmak) (tür.) * zorla
veya kandırarak bir kimseyle cinsel ilişkide bulunmak, cinsi tecavüz etmek
ısı :
tür. * ısıg, ısı (sıcak, sıcaklık) * maddelerin moleküllerinin hareket
enerjisinin artmasıyla ortaya çıkan, bir nesnenin veya ortamın sıcaklığını
artıran ve enerji transferi yoluyla gerçekleşen termal enerji miktarını ifade
eden fiziksel büyüklük (Q = m.c.Δt = Q = m.l)
ısı alan :
tür. * ısıg, ısı (sıcak, sıcaklık) + alan (edinen, elde eden) * bir cismin veya
ortamın termal enerji (ısı) kazanması veya üzerinde ısı birikmesi durumu,
fiziksel olarak sıcaklık artışı ve enerji transferinin gerçekleştiği süreç; bir
cismin veya ortamın dışarıdan enerji alarak sıcaklığının yükselmesine neden
olan ve termodinamikte enerji transferiyle ilişkili olan, maddenin termal
durumundaki değişim, endotermik
ısı veren :
tür. * ısıg, ısı (sıcak, sıcaklık) + veren (ileten, aktaran, sunan, takdim
eden) * ısı formunda enerji salan bir işlem veya reaksiyon, ekzotermik
ısıcak :
tür. * ısıg, ısı (sıcak, sıcaklık) + cak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
sıcak; hamam
ısıl :
tür. * ısıg, ısı (sıcak, sıcaklık) + ıl (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
ısı ile ilgili olan, termal özelliklere sahip veya ısıya dair
ısınma ısısı :
tür. * ısınma (sıcak hale gelme) + ısı (sıcaklık) + sı (iyelik eki) * Bir
cismin sıcaklığının artması için gerekli olan veya bir maddenin sıcaklığını
yükseltmek üzere aldığı termal enerji miktarını ifade eden fiziksel büyüklük,
özgül ısı
ısınmak :
tür. * ısıg, ısı (sıcak, sıcaklık) + n (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar
eki) * sıcaklık artmak veya bir canlı, cisim veya ortam sıcak hale gelmek,
vücut sıcaklığını artırmak veya ortam sıcaklığı yükselmek
ısıot :
tür. * ısıg, ısı (sıcak, sıcaklık) + ot (küçük yabani bitki, yeşillik) *
(genellikle Urfa yöresine özgü) acı toz veya pul biber, isot
ısırgan :
tür. * ısır (dişlerle bir şeyi kavrayarak koparmak, delmek, sıkıca tutmak,
sıkıştırmak) + gan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ısırma özelliğine
sahip, yapraklarında ve saplarında bulunan keskin tüyleri olan ve
dokunulduğunda cildi tahriş eden, nemli ve gölgeli yerlerde yetişen, genellikle
dikenli yapısıyla bilinen bitki türü
ısırmak :
tür. * ısır (dişlerle bir şeyi kavrayarak koparmak, delmek, sıkıca tutmak,
sıkıştırmak) + mak (fiil eki) * dişlerle bir şeyi kavrayarak koparmak, delmek,
sıkıca tutmak, sıkıştırmak
ısıtmak :
tür. * ısıg, ısı (sıcak, sıcaklık) + t (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki)
* sıcak hale getirmek, bir cismin veya ortamın sıcaklığını artırmak
ıska :
tür. * ıs, is (boş geçmek, hedefi tutturamamak, değmemek, isabet etmemek) + ka
(isim yapım eki) * atılan bir cismin veya yapılan bir hamlenin hedefe
ulaşamayıp boşa gitmesi veya başarısızlıkla sonuçlanması
ıskaça :
ita. * scassa (direk yatağı, yuva) * yelkenli gemilerde gemi direğinin alt uç
bölümünün yerleştirildiği ve sabitlendiği yapısal oyuk veya destek yuvası
ıskalamak :
tür. * ıs, is (boş geçmek, hedefi tutturamamak, değmemek, isabet etmemek) + ka
(isim yapım eki) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * atılan bir
cisim veya yapılan bir hamle hedefe ulaşamayıp boşa gitmek veya başarısızlıkla
sonuçlanmak
ıskalara :
lat. * scala (merdiven, iskele, basamaklı yapı) * gemi arması merdiveni; harp
gemilerinin sol taraflarındaki merasim merdiveni
ıskalariya :
lat. * scala (merdiven, iskele, basamaklı yapı) + aris (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * geminin üst kısmına çıkabilmek için iskele, yani merdiven teşkil
etmek üzere çarmıhlara aykırı ve kazık bağı ile bağlanmış ince halatlar
ıskaparma :
lat. * excappare (ex (dış, dısarı, hariç) + cappare (örtmek, bağlamak) (cappa
(örtü, bağ) + are (fiil mastar eki) ) * denizcilikte bir geminin palamar, halat
veya bağlarından kurtulup serbest hâle gelmesi veya bilinçli olarak çözülerek
ayrılması işlemi; bir gemiyi toptan kiralama
ıskara :
lat. * scara (ince ahşap veya metal barlardan oluşan platform, ızgara) (lat.);
scar (iz, sıyrık, çizik) (ing.), ızgara (tür.) * gemi ambarlarında, yüklerin
hava almasını sağlamak ve zemindeki su veya nemle doğrudan temasını önlemek
amacıyla kullanılan, genellikle ahşap veya metalden yapılmış, ızgara biçimli
destek platform
ıskarça :
lat. * scaricare (boşaltmak, yükten kurtarmak, serbest bırakmak), scarcia
(boşaltma, yükten kurtarma, "serbest bırakma) * gemi inşasında, kaplama
tahtalarının (bordaların) birleşim yerlerini kuvvetlendirmek veya belirli
parçaları sabitlemek amacıyla kullanılan, iç taraftaki kısa ve takviye edici
bağlantı kirişi; kapasitesi yetersiz olduğu için, yükleme veya boşaltmada
gemileri bekleten liman
ıskarmoz :
lat. * scarmus (kalkan, koruyucu yüzey, koruma, kaplama) * gemi yapımında borda
kaplama tahtalarını yerleştirmek için kullanılan ve postalarla (omurgadan
yukarı doğru çıkan dikmeler) birlikte çalışan uzunlamasına taşıyıcı yapı
parçası; geminin kaburgasını oluşturan eğri ağaç; kayık, sandal gibi kürekle
çekilen deniz aracının yan kenarlarına dikine yerleştirilmiş, kürek kayışını
takmaya yarayan ağaç çubuk
ıskarpela :
lat., ita. * scalpellum (scalpere (yontmak, oymak, kazımak) + ellum (küçültme
eki; isim yapım eki) ) * yontucu, oyucu, kazıcı; ağaç, taş veya maden gibi sert
yüzeyleri yontmak, oymak veya şekillendirmek için kullanılan, keskin ağızlı,
genellikle saplı el aleti
ıskarso :
lat., ita. * excarsus (kısaltılmış, kesilmiş, daraltılmış) (ex (dış, dısarı,
hariç) + carere (yoksun olmak, az olmak, azalmak, eksilmek), carsum, carsus
(yoksunluk, az olma, azalma, eksilme) ) (lat.); scarso (az, eksik) (ita.) *
rüzgarın zayıf veya sınırlı olması; yelkenleri doldurur dik rüzgar; geminin
götürü olarak kiralanması
ıskarta :
lat. * excartare, scartare (ayıklamak, çıkarıp atmak, ayırmak, seçip atmak ,
eleyip atmak) (ex (dış, dısarıya) + quartare (dört parçaya bölmek, kenara
ayırmak, ayırmak) (quattuor (dört) + are (fiil mastar eki) ) ) * kart
oyunlarında elde kalan veya elden çıkarılan kart; elenmiş, işe yaramaz,
faydasız, elverişsiz, kullanılamaz nesne veya kişi
ıskat :
ara. * sakata (düşmek), iskat (düşürme, ortadan kaldırma) * ölen bir kimsenin
dünyada eda edemediği ibadet borçları (kılamamış olduğu namazlar, tutamamış
olduğu oruçlar) için verilen sadaka; bir hakkın, borcun veya yükümlülüğün
düşürülmesi, ortadan kaldırılması
ıskota :
lat. * scutare (kalkanlamak, korumak) * yelkenli gemilerde, yelkenlerin açısını
ve gerilimini ayarlamak için kullanılan halat veya ip
ıskuna :
isko., ing. * schooner (iki direkli yelkenli; büyük bardak; kaygan, hızlı)
(scun (hızla ilerlemek) + er (-cı, yapan, eden eki) ) * iki veya daha fazla
direği sübye armalı olan, pruva direği genellikle grandi direğinden daha kısa
olan yelkenli türü; brikten küçük, iki direkli yelkenli gemi; iki veya daha
fazla direğe sahip, yelkenlerinin yapısı sayesinde yüksek hız ve manevra
kabiliyeti sunan yelkenli gemi türü, uskuna
ıslah :
ara. * salaha (iyileştirmek, düzeltmek, iyi yapmak, doğru hale getirmek,
düzeltmek, işlemek, hazırlamak; iyi, faydalı, uygun ve doğru olmak), salih
(iyi, doğru, düzgün, dürüst) * bir şeyin, bir kişinin veya bir topluluğun
durumunu iyi hale getirme, düzeltme, iyileştirme, düzeltme
ıslahat :
ara. * salaha (iyileştirmek, düzeltmek, iyi yapmak, doğru hale getirmek,
düzeltmek, işlemek, hazırlamak; iyi, faydalı, uygun ve doğru olmak), salih
(iyi, doğru, düzgün, dürüst), ıslah (iyileştirme, düzeltme) + at (çoğul eki;
olma durumu) * iyileştirmeler, düzeltmeler
ıslahen :
ara. * ıslah (iyileştirme, düzeltme) + en (zarf eki; olarak) * ıslah ederek,
düzelterek, ıslah olarak
ıslahhane :
ara., far. * ıslah (iyileştirme, düzeltme) (ara.) + hane (ev, yer, mekan,
mesken, konak, konut, yuva) (far.) * Osmanlı döneminde, kimsesiz ve fakir
çocuklara mesleki eğitim vermek üzere kurulan ve daha sonra sanat mektepleri
haline dönüşen kurumların ismi
ıslahi :
ara. * ıslah (iyileştirme, düzeltme) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
ıslah etmeye ve düzeltmeğe dair, iyileştirme ile, düzeltme ile ilgili
ıslak :
tür. * ısıl (sulamak, suyla temas ettirmek) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * su veya başka bir sıvıyla temas etmiş, nemli veya suyu üzerinde
bulunan; kuru olmayan durum ve nesne
ıslamak :
tür. * ısıl (sulamak, suyla temas ettirmek) + mak (fiil mastar eki) *
ıslatmak :
tür. * ısıl (sulamak, suyla temas ettirmek) + at (etken fiil eki) + mak (fiil
mastar eki) * su veya başka bir sıvı ile temas ettirmek
ıslık :
tür. * ısl (ince, keskin ses çıkarmak) + ık (isim yapım eki) * dudaklar,
parmaklar veya başka bir aparat yardımıyla üflenerek oluşturulan, genellikle
dikkat çekmek, çağırmak, iletişim kurmak veya müziksel ifade amacıyla
kullanılan tiz, keskin ve yüksek frekanslı ses türü
ısmarlamak :
far., tür. * sipar (tevdi etmek, emanet etmek, vermek) (far.) + la (etken fiil
eki) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * birinden bir şeyin yapılmasını,
alınmasını veya hazırlanmasını istemek
ısmene :
gre., lat. * Ismene (Yunan mitolojisinde kadın adı) * Amaryllidaceae
familyasına ait, soğanlı ve hoş kokulu çiçekler açan süs bitkisi cinsi
ISO :
ing. * international (uluslararası) + organization (örgüt) + for (-) +
standardization (standartlaştırma) * uluslararası teknik ve endüstriyel
standartları belirleyen kuruluşun kısaltması
ISP :
ing. * internet (internet) + service (hizmet) + provider (sağlayıcı) *
kullanıcılara internet erişimi sunan kurum veya kuruluşlar
ıspanak :
far. * sibanah (ıspanak) * amaranthaceae (horozibiğigiller) familyasından,
yaprakları koyu yeşil, etli ve genellikle rozet şeklinde dizilmiş olan, besin
değeri yüksek ve çok yönlü pişirme yöntemlerine uygun olan, demir, C ve E
vitamini, potasyum ve magnezyum kaynağı olan, vitamin ve mineral desteği
sağlayan, antioksidan özelliği sayesinde bağışıklık sistemini güçlendirerek
hastalıklardan korunmaya yardımcı olan, yaprakları taze veya pişirilerek
tüketilen tek yıllık otsu bir sebze
ısparçana :
lat., ita. * spargere (fırlatmak, atmak, serpmek, saçmak, yaymak, çiselemek,
serpiştirmek, saçılmak) + ana (araç eki) (lat.); speranza, sparzana (bağlamak,
tutturmak için kullanılan halat - parça) (ita.) * yelken, seren veya donanımın
bir bölümünü tutturmak, bağlamak veya sıkıca sabitlemek için kullanılan kısa
halat veya bağ; halatın üzerine sarılmış olan ip; halatın yapıldığı bükmelerin
herbiri
ısparmaça :
lat., ita. * isparmacia (dolama, dolaşma) (spargare (fırlatmak, atmak, serpmek,
saçmak, yaymak, çiselemek, serpiştirmek, saçılmak), sparma (serpme, yayma,
dağıtma) + cia (isim yapım eki) ) * deniz içinde birkaç zincirin birbirine
dolaşması (sperm (atılıp yayılan sıvı, meni) (lat.) )
ısparta :
gre. * sparton (halat, kablo, kordon, bağ) (şehrin temel sınırları olarak
döşenen kordonlara atfen) * Türkiye’nin, Akdeniz Bölgesinin kuzeyinde, Antalya
bölümü, Göller Bölgesi'nde yer alan, doğusunda Eğirdir, kuzeyinde Atabey ve
Gönen ilçeleri, batısında Burdur İli bulunan 32 plakalı ile
ıspatula :
lat. * spatha (uzun, düz kılıç, geniş kılıç veya kürek, pala) + ula (dişil
küçültme eki) * küçük/yassı spatül, kürekçik; duvarcılıkta, ev işlerinde,
cerrahide vb. kullanılan, bir maddeyi kazımaya, yaymaya yarayan, metalden,
ağaçtan, kemikten vb. yapılmış, esneyebilen küçük bir kürek veya ucu keskin
olmayan, esneyebilen bıçak biçiminde bir araç
ıspavli :
ita. * spalla (omuz) * gemicilikte yelken direğinin yanlarına gerilen, direğe
yan omuz gibi destek veren destek halatlar veya ipler
ıspazmoz :
gre., lat. * spaein (çekmek, germek, kasmak, büzmek), spasmos (kasılma,
çekilme, büzülme, kramp) (gre.); spasmus (lat.) * kasların istemsiz ve ani
kasılması durumu, aşırı kasılma, titreyerek kasılma, çırpınma, titreme, kramp
ısr :
ara. * asara (bağlamak, sıkı tutmak, zorlamak) * ahd, sözleşme, yemin,
tutulması gereken söz
ısrar :
ara. * sarra (gıcırdamak, cırcır böceği gibi ötmek) * bir eylemden vazgeçmeyip
o eyleme devam etme
ıssız :
tür. * is (sahip, malik) + sız (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) *
içinde insan, canlı veya yapı bulunmayan, tenha ve terkedilmiş yer
ıstabl :
lat. * stare (durmak, dikilmek, ayakta durmak, daim olmak, devam etmek,
kalmak), stabulum (ahır, hayvan barınağı) * at ve büyükbaş hayvanlar olmak
üzere hayvanların barındığı, beslenip korunabildiği yapı, ahır
ıstaka :
ara., lat. * istaka (düzeltmek, doğrultmak), istikamet (doğrultu); sticca (ince
tahta parçası) (lat.) * bilardo veya iskambil oyunlarında kullanılan, isabetli
vuruş yapmak için kullanılan uzun, ince, düz sopa
ıstakoz :
gre. * ostakos, astakos (büyük deniz böceği) (osteon (kemik) + ikos (gibi olan,
ile ilgili olan) ) * omurgasız, vücudu sert bir kabukla kaplı, on ayağı bulunan
ve birinci ayak çiftçi güçlü iki kıskaç durumun da olan, eti beyaz ve lezzetli
bir deniz hayvanı
ıstampa :
lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + stampare (basmak), stampa
(baskı) * matbaacılıkta metin veya resimlerin çoğaltılması için kullanılan
baskı kalıbı veya baskı aracı; maden, linolyum, ağaç vb. üzerine oyulduktan
sonra bir yere basılan biçim ve bu biçimde hazırlanmış yazı vb.yi basmaya
yarayan kalıp, damga, mühür
ıstar :
tür. * ıst (dokumak, dokuma işlemi) + ar (isim yapım eki) * çul, kilim, halı
vb. dokumaya yarayan ilkel el tezgahı
ıstıad :
ara. * sa'ada (yükselmek, yukarı çıkmak) * yükselme, yükseğe çıkma, terfi etme
ıstıbag :
ara. * sabağa (boyamak), sıbğa (boya) * boyanma
ıstıbar :
ara. * sabara (tahammül etmek, dayanmak, katlanmak, direnmek), sabr (tahammül
etme, dayanma, katlanma, direnme) * dayanma, tahammül gösterme ve acele etmeden
bekleme, sabretme; kısas alma
ıstıdam :
ara. * sadama (çarpmak, vurmak, çarpışmak, tokuşmak, darp etmek), sadme (darbe,
vuruş) * çarpışma, vuruşma, iki şeyin birbirine şiddetli çarpması
ıstıfa :
ara. * safa (arıtmak, temizlemek, saf kılmak, ayıklamak, elemek; saf olmak,
arınmak, temiz olmak, temizlenmek, arınmak, seçilmek, elenmek), ıstafa (seçmek,
ayırmak, tercih etmek, ayıklamak, üstün tutmak) * seçme, tercih etme, ayırma,
ayıklama, saflaştırma, bir şeyin iyisini seçip ayıklama
ıstıfaf :
ara. * saffa (dizmek, sıralamak, hizalamak, saf bağlamak) * dizilme, sıralanma,
saf bağlama
ıstılah :
ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + salaha (iyileştirmek,
düzeltmek, iyi yapmak, doğru hale getirmek, düzeltmek, işlemek, hazırlamak;
iyi, faydalı, uygun ve doğru olmak), salih (iyi, doğru, düzgün, dürüst), islah
(iyileştirme), sulh (barış, iyi olma, uygun ve yararlı olma, uyma, geçerli
olma) * iyi sayma, uygun bulma; belli bir alan içinde özel ve teknik anlam
taşıyan terim, kavramsal söz, terminoloji, konvansiyon, teknik terim, terim,
özel anlamda kullanılan, herkesin anlayamayacağı söz
ıstılam :
ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + salama (kesmek,
koparmak) * kesme, koparma
ıstına :
ara. * sanaa (yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey ortaya koymak, tasarlamak;
seçmek, ayırmak, intihab etmek), istanaa (kendi gayretiyle yapmak, üretmek,
icat etmek, bir şey ortaya koymak), sanat (üretim, yapım) * kendi çabasıyla,
planlayarak veya bilinçli olarak bir şey yapma, üretme, tasarlama; seçme,
intihab, ayırma
ıstırah :
ara. * saraha (açıklamak, açığa çıkarmak, dile getirmek, seslenmek), sarih
(apaçık, açık, net, kesin, berrak, anlamı belirgin, belli, açıkça ifade
edilmiş, anlaşılır), istiraha (yardım istemek, istimdat etmek, bir ricada
bulunmak) * yardım isteme, istimdat, ricada bulunmak
ıstıram :
ara. * sarama (hürmet göstermek, saygı duymak) * hürmet etme, saygı gösterme
ıstırap :
ara. * daraba (vurmak, çarpmak, darbelemek; sarsılmak, karışmak, çalkalanmak),
idtirab (çarpışma, iç çatışma, sıkıntı içinde olma) * fiziksel veya ruhsal
büyük acı, sıkıntı ve dayanılmaz elem
ıstıyad :
ara. * sayada (avlanmak), sayd (av) * avlama, vahşi hayvanı ele geçirme
ıstıyaf :
ara. * sayf (yaz) * yaz mevsimini geçirme, bir yerde yazlama
ıstilah :
ara. * iste (istemek, arzulamak, dilemek) + salaha (iyileştirmek, düzeltmek,
iyi yapmak, doğru hale getirmek, düzeltmek, işlemek, hazırlamak; iyi, faydalı,
uygun ve doğru olmak) * iyi sayma, uygun bulma, konvansiyon, anlaşma, uzlaşma,
ittifak etme; belli bir bilim, sanat veya meslek alanında kullanılan özel
anlamlı kelime veya ifadeler bütünü, özel anlamda kullanılan, herkesin
anlayamayacağı kelime, terim
ışa :
ara. * aşa (gece karanlığı, gecenin ilk üçte biri, akşam yemeği) * yatsı
zamanı, akşam ile yatsı namazı arasındaki vakit; Güneş batmasından ertesi günü
şafak vaktine (gün doğumuna) kadar olan zaman
ışığın kırılması :
tür. * ışık (görme duyusunu uyaran parlaklık, aydınlık, foton enerjisi) + ın
(iyelik eki) + kırılma (bütünlüğün bozlulması, parçalanma, ayrılma, bölünme)
+sı (iyelik eki) * ışığın, farklı yoğunlukta iki ortamın sınırından geçerken,
dalga doğası ve ortamların kırılma indisine bağlı olarak gerçekleşen, yönünün
değişmesi olayı
ışık :
tür. * yaşu (parıldama, aydınlanma, belirme) + k (gibi olma) * parıltı,
aydınlık, belirti (iyş (yaşam) (ara.), Yashua, Jashua (İsa) (ibr.), yaşamak
(hayat sürmek, canlı olmak, diri olmak) (tür.) )
ışık hızı :
tür. * yaşu (parıldama, aydınlanma, belirme), ışık (görme duyusunu uyaran
parlaklık, aydınlık, foton enerjisi) + hız (sürat, çabukluk) + ı (iyelik eki) *
elektromanyetik dalgaların, fotonların boşlukta kat ettiği mesafe olan ve birim
zamanda, 299.792.458 metre/saniye olarak ölçülen, “c (celerum (hız) ) ile
simgelenen evrensel sabit hız
ışık şiddeti :
tür. * yaşu (parıldama, aydınlanma, belirme), ışık (görme duyusunu uyaran
parlaklık, aydınlık, foton enerjisi) + şiddet (yoğunluk, kuvvet, sertlik) + i
(iyelik eki) * bir ışık kaynağının belirli bir yönde yayılan ışık enerjisinin
gücü veya yoğunluğunu ifade eden, birim zamanda birim yüzeye düşen ışık miktarı
ışık yılı :
tür. * yaşu (parıldama, aydınlanma, belirme), ışık (görme duyusunu uyaran
parlaklık, aydınlık, foton enerjisi) + yıl (Dünya’nın Güneş etrafındaki bir tam
turu olan 365 günlük (12 aylık) zaman dilimi, sene) + ı (iyelik eki) * ışığın
boşlukta bir yılda kat ettiği mesafe; astronomide uzak gök cisimlerinin
mesafelerini ifade etmek için kullanılan uzunluk birimi (yaklaşık 9,46 trilyon
kilometre)
ışıldak :
tür. * yaşu (parıldama, aydınlanma, belirme), ışık (görme duyusunu uyaran
parlaklık, aydınlık, foton enerjisi) + ıl (edilgen fiil eki) + dak (isim yapım
eki) * ışıldayan, parıldayan veya hafifçe ışık saçan nesne veya kişi
ışıldamak :
tür. * yaşu (parıldama, aydınlanma, belirme), ışık (görme duyusunu uyaran
parlaklık, aydınlık, foton enerjisi) + ıl (edilgen fiil eki) + da (etken fiil
eki) + mak (fiil mastar eki) * hafif ve sürekli parlamak, parıldamak; küçük
veya yumuşak ışıklar titrek veya sürekli biçimde yayılmak, göz kamaştırmadan
nazikçe parlamak
ışıltı :
tür. * yaşu (parıldama, aydınlanma, belirme), ışık (görme duyusunu uyaran
parlaklık, aydınlık, foton enerjisi) + ıl (edilgen fiil eki) + tı (isim yapım
eki) * hafifçe parlayan veya titreyen küçük ışık, parıltı, yüzeylerden veya
nesnelerden yansıyan narin ve göz alıcı ışık
ışımak :
tür. * yaşu (parıldama, aydınlanma, belirme), ışık (görme duyusunu uyaran
parlaklık, aydınlık, foton enerjisi) + mak (fiil mastar eki) * ışık yaymak,
parlamak veya hafifçe parıldamak; bir nesne veya ortam kendiliğinden veya
yansıma yoluyla ışık saçmak, parlamak
ışın :
tür. * yaşu (parıldama, aydınlanma, belirme), ışık (görme duyusunu uyaran
parlaklık, aydınlık, foton enerjisi) + n (isim yapım eki) * dar ve doğrusal
biçimde yayılan ışık demeti; bir kaynaktan çıkan ve belirli bir doğrultuda ilerleyen
ışık dalgası veya ışık parçası
ışınım :
tür. * yaşu (parıldama, aydınlanma, belirme), ışık (görme duyusunu uyaran
parlaklık, aydınlık, foton enerjisi) + n (isim yapım eki) + ım (isim yapım eki)
* ışığın yayılması veya bir kaynaktan etrafa doğru yaygın biçimde saçılması;
fiziksel olarak elektromanyetik dalgaların veya ışık parçacıklarının uzaya veya
bir ortama doğru yayılması
ışınlamak :
tür. * yaşu (parıldama, aydınlanma, belirme), ışık (görme duyusunu uyaran
parlaklık, aydınlık, foton enerjisi) + n (isim yapım eki) + la (etken fiil eki)
+ mak (fiil mastar eki) * ışın şeklinde bir şeyi göndermek veya bir yerden
başka bir yere görünmez enerji veya dalgalar aracılığıyla hızlıca iletmek;
nesnelerin veya bilgilerin ışın demeti halinde aktarılması veya taşınması
ışınsal yüzgeçliler :
tür. * ışın (dar ve doğrusal biçimde yayılan ışık demeti; bir kaynaktan çıkan
ve belirli bir doğrultuda ilerleyen ışık dalgası veya ışık parçası) (yaşu
(parıldama, aydınlanma, belirme), ışık (görme duyusunu uyaran parlaklık,
aydınlık, foton enerjisi) + n (isim yapım eki) ) + sal (ile ilgili, -a ait,
benzer, gibi) + yüzgeç (su içinde hareket etmesini, yön değiştirmesini ve
dengede durmasını sağlayan organ) (yüz (suda hareket etmek, suda ilerlemek) +
geç (isim yapım ve araç eki) ) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) + ler
(çoğul eki) * yüzgeçleri deriyle kaplı ince kemik ışınlardan oluşan, yüzme
keseleri sayesinde suda dengede durabilen, bilinen balık türlerinin %99'undan
fazlasını kapsayan en büyük ve en yaygın kemikli balık sınıfı
ışkı :
tür. * yış (rendelemek, kazımak, sürtmek) + kı (isim ve araç yapım eki) *
özellikle deri ve tahta işçiliğinde yüzeydeki fazla kısımları, yağları veya
pürüzleri kazımak, kayık küreği gibi ahşap malzemeleri yontmak amacıyla
kullanılan, iki ucunda tutmaya yarayan sapları bulunan eğri ve keskin bir bıçak
ışkın :
tür. * ışgun (yabani ravent, ravent bitkisi) * kuzukulağıgiller (Polygonaceae)
familyasından, bahar aylarında yüksek dağlık ve kayalık bölgelerde
kendiliğinden yetişen, C vitamini açısından zengin, ekşimsi tada sahip gövdesi
soyularak çiğ ya da pişirilerek tüketilen, yaprakları ve sapları genellikle
hayvan yemi olarak kullanılan otsu bir bitki, Rheum ribes; asma veya ağaç
gözünden süren taze, ekşimsi dal ve filiz, taze filiz
ışkırlak : tür.
* yaşu (parıldama, aydınlanma, belirme), ışık (görme duyusunu uyaran parlaklık,
aydınlık, foton enerjisi) + ır (geniş zaman fiil ve isim yapım eki) + lak
(sıfat yapım eki) * fes, külah, şapka; fes, külah veya şapka gibi başlıkların
kenarlarını veya tepelerini süsleyen veya biçim veren, belirli yapısal veya
dekoratif özelliklere sahip parça veya aksesuar; Karagöz’ün başlığı
ıştır :
bul. * ştar (yaban pazısı) * amaranthaceae (horozibiğigiller, ıspanakgiller)
familyasından, etli saplarından yemeği yapılan otus bitki, yaban pazısı
IT :
ing * information (bilgi) + technology (teknoloji) * bilgi işleme, depolama ve
iletişimi sağlayan teknolojiler bütünü
ıtaf :
ara. * atafa (eğmek, bükmek, katlamak, yönelmek, şefkat göstermek), itaf (omuza
giyilen giysi, atkı, pelerin, hırka) * omuz, boyun veya iki omuz arasındaki
bölge, başın omuza birleştiği yer, omuzbaşı, ıtaf
ıtf :
ara. * atafa (eğmek, bükmek, katlamak, yönelmek, şefkat göstermek), itaf (omuza
giyilen giysi, atkı, pelerin, hırka) * omuz, boyun veya iki omuz arasındaki
bölge, başın omuza birleştiği yer, omuzbaşı, ıtaf
ıtfa :
ara. * tafaa (söndürmek, kapatmak, yok etmek) * söndürme, kapatma, yangın veya
ışığın, ateşin kapatılması; bir durumu sona erdirme, bastırma (mecazi)
ıtır :
ara. * ıtr (koku, güzel koku, aroma, esans, parfüm, güzel rayiha) *
sardunyagiller (Geraniaceae (Turnagagasıgiller) ) familyasından yaprakları
güzel kokan bir bitki; hoş ve güzel koku, güzel kokulu şey; yaprakları güzel
kokulu bir bitki
ıtlak :
ara. * tallaka (boşamak, serbest bırakmak, salıvermek) * hukuk ve günlük dilde,
bir şeyi serbest bırakma, salıverme veya tahliye etme, salıverme, serbest
bırakma; bir durumun sona erdirilmesi veya bir kişinin özgürlüğünün geri
verilmesi
ıtnap :
ara. * tanaba (uzatmak) * konuşurken sözü uzatma; aşırı detay vererek sözü
gereğinden fazla uzatma
ıtr :
ara. * ıtr (koku, güzel koku, aroma, esans, parfüm, güzel rayiha) *
sardunyagiller (Geraniaceae (Turnagagasıgiller) ) familyasından yaprakları
güzel kokan bir bitki; hoş ve güzel koku, güzel kokulu şey; yaprakları güzel
kokulu bir bitki
ıtrah :
ara. * taraha (atmak, fırlatmak, reddetmek) * ortadan kaldırma, reddetme, atma,
geri çevirme (vücuttan) dışarı atma, dışarı çıkarma
ıtr-ı şahi :
ara., far. * ıtr (koku, güzel koku, aroma, esans, parfüm, güzel rayiha) + i
(tamlama eki) (ara.) + şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah;
büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) (far.) + i (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * padişaha ait koku, kraliyet kokusu, soylu ve üstün nitelikte hoş
koku; özel ve değerli parfüm
ıtri :
ara. * ıtr (koku, güzel koku, aroma, esans, parfüm, güzel rayiha) + i (tamlama
eki) * kokuya ait olan, kokuyla ilgili; ünlü Osmanlı bestecisi ve mutasavvıfı
Buhurizade Mustafa İtri’ye atfen kullanılan, sanat ve tasavvuf alanında derin
izler bırakan kişi veya onunla ilişkili şey
ıtriyat :
ara. * ıtr (koku, güzel koku, aroma, esans, parfüm, güzel rayiha) + i (tamlama
eki) + yat (çoğul eki; isim yapım eki) * kokularla ilgili olan, parfümler ve
esanslar bütünü; koku bilimi, parfüm yapımı sanatı ve bu alandaki ürünler
ıttıla :
ara. * talaa (belirmek, ortaya çıkmak, görünmek, yükselmek) * yukarıdan aşağı
bakma, gözetleme, haberdar olma, tanıma, bilme, öğrenme; araştırma (altitude
(yükseklik) (ing., fra.) )
ıttırad :
ara. * radda (birbirini takip ederek düzenli ve ardışık bir şekilde devam
etmek, sıra ve düzen içinde ilerlemek) * birbirini takip ederek düzenli bir
şekilde devam etme, muntazam bir tarzda cereyan etme, Birbirini izleme, birbiri
arkasından gelme, düzenli sıralanma, ahenk, düzenlilik
ıtval :
ara. * tala (yükselmek, uzamak, genişlemek, doğmak, ortaya çıkmak, belirmek,
zuhur etmek), tavvala (uzatmak, uzun hale getirmek, genişletmek) * uzatma,
uzatılma
IUD :
lat., ing. * intra (iç, içi, içinde, içeriye doğru, içte, içeride, içe yönelik)
+ uterus (rahim, döl yatağı) + inus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) + device
(cihaz) (ing.) * rahim içine yerleştirilen gebeliği önleyici tıbbi araç
IUPAC :
ing. * International (Uluslararası) + Union (Birlik) + of (aidiyet bağlacı) +
Pure (Saf, Arı) + and (ve) Applied (Uygulamalı) + Chemistry (Kimya) * kimyasal
adlandırma sistemlerini, standartları ve terminolojiyi belirleyen uluslararası
bilimsel kuruluş
IV :
lat. * intra (iç, içi, içinde, içeriye doğru, içte, içeride, içe yönelik) +
vena (toplardamar) + osus (ile ilgili, sıfat yapım eki) * toplardamar içinde
yer alan, toplardamar yoluyla verilen, toplardamar içiyle ilgili; damar içi;
ilacın veya sıvının doğrudan damar içine verilme yöntemi
ıvaz :
ara. * ada (ödemek, bedel saymak, bedel olarak ödemek), aidat (ödeme, ödenek;
gelir) * bedel, tazminat
ıvec :
ara. * vaca, vece (eğrilmek, sapmak) * eğrilik, çarpıklık, yanlışlık, sapma
ıvır zıvır :
tür. * apur + sapur (ses yansımalı onomatopeik kelime) * kırık dökük şey,
değersiz şey, önemsiz şey
ıxora :
lat. * Ixora (Hindu tanrısı adıyla ilişkili özel ad) * Rubiaceae familyasına
ait, tropikal bölgelerde parlak renkli çiçek salkımları oluşturan çalı cinsi
ıyd :
ara. * ada (dönmek, geri dönmek, tekrarlamak), iade (geri verme, geri döndürme,
döndürme) * bayram, festival, şenlik, iyd (dönemsel olarak geri gelip
tekrarlayan olay olmasından)
ıydiye :
ara. * ada (dönmek, geri dönmek, tekrarlamak), iade (geri verme, geri döndürme,
döndürme), iyd (bayram, festival, şenlik) + iye (yer ve durum eki) * kasidelerin
teşbib/nesib kısımlarında bayramdan bahsedilmesi
ıyş :
ara. * aʿaşa (yaşatmak, hayat vermek, geçindirmek, geçimini sağlamak; dönmek,
yüz çevirmek (mecazi) ) * yaşam, hayat, oluşum, olma
ıza :
ara. * ızaa (öğüt vermek, nasihat etmek, vaaz vermek), vaaz (nasihat, öğüt) *
nasihat, öğüt, vaaz
ızaa :
ara. * ızaa (zayi etmek, ziyan etmek, kaybetmek, yitirmek, mahvetmek), zayi
(kaybedilmiş, yitirilmiş) * bir şeyi zayi etmek, zayi olmak, kaybetmek,
yitirmek, mahvetmek
ızam :
ara. * damma, zamma (artırmak, çoğaltmak, ilave etmek, eklemek, fazlalaştırmak,
büyütmek), zam (artırma, çoğaltma, ekleme, fazlalaştırma, büyütme), azim
(büyük, ulu, yüce) * büyük görme, büyütme, büyük gösterme, abartma
ızat :
ara. * ızaa (öğüt vermek, nasihat etmek, vaaz vermek) + at (isim yapım eki),
vaaz (nasihat, öğüt) * nasihat, öğüt, vaaz
ızbandut :
ita. * sbandito (askeri veya sivil birliklerin dağılması sonucu düzenin
bozulması; sürgüne veya ağır cezaya mahkum edilmiş kimse, forsa, hükümlü)
(sbandare (dağılmak, bozmak) + ito (geçmiş zaman sıfat-fiil eki) ) *
Osmanlılarca Rum korsanlara verilen isim; görünüşüyle ve davranışıyla korku
salan (iriyarı adam), güç kullanarak zorbalık yapan, kabadayı, korkutucu ve
tehditkar kişi
ızdırab :
ara. * daraba (vurmak, çarpmak), idtirab (çarpışma, iç çatışma, sıkıntı içinde
olma) * çarpışma; iç çatışma ve sıkıntı içinde olma; fiziksel veya ruhsal büyük
acı, sıkıntı ve dayanılmaz elem
ızfar :
ara. * zufra (tırnak), zufara (tırnaklamak) * tırnaklanma, tırnaklama
ızgara :
gre., lat. * eskhara (ocak, ateş yakılan yer, özellikle tanrılara adanan kurban
etinin pişirildiği yer; mangal) (gre.); scara (ince ahşap veya metal barlardan
oluşan platform, ızgara) (lat.) * gemi ambarlarında, yüklerin hava almasını
sağlamak ve zemindeki su veya nemle doğrudan temasını önlemek amacıyla
kullanılan, genellikle ahşap veya metalden yapılmış, ızgara biçimli destek
platformu
ızgın :
tür. * ızg (sert olmak, dikenli olmak, yakıcı olmak) + ın (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * tohumu kışın mandalara yedirilen, tohumundan yağ çıkarılan bir
bitki
ızlal :
ara. * dalla (sapmak, saptırmak, doğru yoldan çıkarmak, yönlendirmek,
kılavuzlamak, yöneltmek, rehberlik etmek, eğilim göstermek, bir yola
saptırmak), idlal (sapma, saptırma) * sapma, saptırma
ızlal :
ara. * zill (gölge), zalla (gölgelemek, gölgelendirmek) * gölgeli olma,
gölgelendirme
ızlam :
ara. * zalama (haksızlık etmek, adaletsizlik etmek; karanlıkta bırakmak), zulm
(haksızlık, adaletsizlik; karanlıkta bırakma), zulmet (karanlık) * karanlık,
zulmet; zulmetme, karanlıkta bırakma
ızmar :
ara. * zamara (gizlemek, saklamak), zamir (gizleyen, saklayan, belli etmeyen;
dilbilgisinde öznenin yerine kullanılan, özneyi gizleyen kelime) * gizleme,
saklama, belli etmeme
ızrar :
ara. * darra, zrra (zarar vermek, hasar vermek, kayıba yol açmak) * (birine)
zarar verme, (birini) zarara sokma
ıztırap :
ara. * daraba (vurmak, çarpmak), idtirab (çarpışma, iç çatışma, sıkıntı içinde
olma) * fiziksel veya ruhsal büyük acı, sıkıntı ve dayanılmaz elem
ıztırar :
ara. * zarar (olumsuz etki, hasar, kayıp), zaruret (ihtiyaç, gereklilik,
mecburiyet, zorunluluk) * dinin yasaklarını ihlal etmeyi mubah kılacak ölçüde
büyük tehlike ve zarar, çaresizlik
ıztırari :
ara. * tarra (zorlamak, bir şeyi yapmaya mecbur etmek) * zorlanma, çaresizlik içinde
oluş, mecburiyet
i :
tür. * i, İ * Türkçe alfabedeki onikinci harf ("I"dan sonra,
"J"den önce)
i :
ara. * i (birinci tekil şahıs iyelik zamiri) * benim
i’caz :
ara. * acaza (çaresiz ve zayıf bırakmak, savunmasız bırakmak), aciza (aciz
kalmak, savunmasız kalmak, güçsüz kalmak, yapamaz hale gelmek), aciz
(savunmasız, çaresiz, zayıf, beceriksiz, yeteneksiz, kapasitesiz) * üstünlük,
mucize, etkileyicilik, aciz bırakma
i’rab :
ara. * a’rab (Arap), i’rab (Arapça yapmak, Arapçalaştırmak; bir şeyin aslını ve
hakikatini ortaya çıkarmak, açıklamak) * Arapça'nın isim, sıfat veya fiil
eklerinin dilbilgisi durumlarını işaretlemek için çekim sistemi
iabe :
ara. * abai ebe (geri dönmek, dönmek, yönelmek) * geri dönme, dönüş yapma veya
bir şeye dönük olma
iabid :
ara. * abada (ibadet etmek, kulluk etmek, hizmet etmek), abd (kul, köle,
hizmetçi) * ibadet eden, kulluk eden
iade :
ara. * ada (dönmek, geri dönmek, tekrarlamak), muid (geri döndüren, yeniden
yapan) * geri verme, geri döndürme, döndürme
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder