27 Eylül 2026 Pazar

HR - iade

HR : ing. * heart (kalp) + rate (hız) * kalbin bir dakikadaki atım sayısını gösteren temel kardiyolojik parametre

HR : ing. * human (insan) + resources (kaynaklar) * insan kaynakları; bir organizasyonun çalışanlarını temin etme, yönetme, geliştirme ve onlardan maksimum verim almayı amaçlayan departman veya süreçler bütünü

HRCT : ing. * high (yüksek) + resolution (çözünürlük) + computed (hesaplanmış) + tomography (tomografi) * görüntü çözünürlüğünü artırmak için özel tekniklere sahip bir bilgisayarlı tomografi türü (genellikle akciğer parankiminin değerlendirilmesi ile en sık akciğer hastalığında olmakla birlikte çeşitli sağlık sorunlarının tanısında kullanılır.)

hridayeş : san. * hridayeş (kalp, yürek, gönül, fuad, göğüs) * bir insanın hayatı boyunca ayrılmak istemediği, yanındayken huzur bulduğu ve her şeyden çok sevdiği kişi

hristiyan : gre. * hristein (meshetmek, ovalamak, sürmek), hristos (mesheden, ovalayan, süren) + ianos (-cı, yapan, eden eki) * Mesih İsa’yı takip eden, Hristiyanlık dinine mensup kimse

hristo : gre. * hristein (meshetmek, ovalamak, sürmek) * mesheden, ovalayan, süren

Hs : lat. * hassium (Hassia (Almanya'nın Hessen bölgesinin Latince adı) + ium (kimyasal element eki) ) * atom numarası 108 olan, periyodik tablonun 8. grubunda bulunan, sentetik olarak üretilen, son derece radyoaktif ve kısa ömürlü olan, yalnızca temel nükleer araştırmalarda incelenen bir geçiş metali element

HTML : ing. * hyper (üst, yukarı, yüksek, hiper) + text (metin) + markup (işaretleme) + language (dil) * web sayfalarını oluşturmak ve dizayn etmek için kullanılan standart metin işaretleme dili (HTML kodlarıyla kendi başına çalışan bir program yazılamayacağı için bir programlama dili olarak tanımlanamaz.)

HTN : ing. * hyper (yüksek, yukarı, üst) + tension (tansiyon, gerilim, basınç) * kan basıncının normalden sürekli yüksek olduğu kardiyovasküler risk faktörü

HTTP : ing. * hyper (üst, yukarı, yüksek, hiper) + text (metin) + transfer (aktarma, ileti) + protocol (protokol) * internet üzerindeki web sayfalarının sunucudan istemciye iletilmesini sağlayan ve web tarayıcıları ile sunucular arasındaki metin, resim, video gibi içeriklerin transferi için temel iletişim standardı olan protokol

HTTPS : ing. * hyper (hiper) + text (metin) + transfer (aktarma, ileti) + protocol (protokol) + secur (güvenli) * internet üzerinden güvenli veri iletimi sağlayan ve web siteleri ile kullanıcılar arasında veri gizliliği ve bütünlüğü sağlamak için SSL/TLS protokollerini kullanan, özellikle online bankacılık, e-ticaret ve kişisel veri alışverişinde güvenlik amacıyla kullanılan, HyperText Transfer Protocol (HTTP) protokolünün şifrelenmiş versiyonu

hu : ara. * hi, hu, huve (üçüncü tekil eril şahıs zamiri, o) * üçüncü tekil eril şahıs zamiri, o, kim, kimse; eril (erkek şahıs için) işaret zamiri (dişil olanı “ha”) (who (kim) (ing.) )

hub : alm. * huba (merkez,) * farklı noktaların bir araya geldiği merkezi nokta; veri, enerji, bilgi vb. kaynakların toplandığı ve dağıtıldığı ünite; bilgisayar ağlarında merkezi bağlantıyı sağlayan cihaz

huban : far. * hub (güzel) + an (çoğul eki) * güzeller; erkek güzelleri

hubanname : far. * huban (güzeller; erkek güzelleri) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) * Enderunlu Fazıl tarafından erkek sevgilisinin sormuş olduğu "Hangi memlekette güzel çoktur?" sorusu üzerine yazmış olduğu farklı milletlerden güzel oğlanları anlattığı bir mesnevi

hubb : ara. * habba (sevmek, bağlanmak, arzulamak) * çekim, kalbin bir şeye yönelmesi, içten bağlanma; sevgi, muhabbet, aşk, meyil, arzu, gönül bağı (happy (mutlu, sevinçli, sevgi dolu) (ing.) )

hubble sabiti : ing., ara. * hubble (Amerikalı astronom Edwin Hubble’ın soyadından) (ing.) + sabit (duran, durağan, değişmez, değişmeyen, hareketsiz) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * evrenin genişleme hızını ifade eden, galaksilerin birbirinden uzaklaşma hızının, aralarındaki mesafeye oranı olarak tanımlanan ve 70 km/s/Mpc (kilometre/saniye/megaparsek) olarak ölçülen kozmolojik sabit

hubble yasası : ing., tür. * hubble (Amerikalı astronom Edwin Hubble’ın soyadından) (ing.) + yasa (kural, kanun, ilke prensip) + ı (iyelik eki) (tür.) * galaksilerin güneş sisteminden uzaklaştıkça ışıklarının daha fazla kırmızıya kaydığını göstererek evrenin genişlemekte olduğunu ve bu genişlemenin hıza bağlı olarak mesafeyle arttığını belirten astronomik yasa

hube : ara. * haba (günah işlemek, haksızlık etmek, birine zarar vermek, kötülük etmek) * günah, suç, haksızlık, kusur, zarar verici eylem

hubr : ara. * habara (bilmek, bilgisi olmak, ilmi olmak, malumatı olmak, haber almak, tecrübe etmek; bir şeyi deneyim yoluyla öğrenmek; bildirmek, haber vermek, bilmek) * bilme, tanıma, ilim; sınama, tecrübe

hubris sendromu : gre. * hybris, hubris (Yunan mitolojisinde ve kültüründe aşırı gurur, kibir ve tanrılara karşı haddini aşan davranış) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.); kibr (büyüklenme, ululanma, böbürlenme) (ara.) * başkalarında olmayan bilgiye, niteliğe, güce haiz olduğunu düşünüp narsistçe kibirlenme ve diğer insanları aşağılama eylemiyle karakterize psikolojik sendrom; aşırı özgüven, kibir ve güç zehirlenmesinin yol açtığı, özellikle uzun süreli yüksek siyasi veya liderlik pozisyonlarında bulunanlarda görülen, gerçeklikten kopma, empati kaybı ve aşırı kontrol ihtiyacı ile karakterize edilen davranış bozukluğu

hub-u nigar : far. * hub (iyi, güzel, hoş) + u (bağlaç) + nigaştan (resmetmek), nigar (görüntü, resim, idol, put; nakış; sevgili) * resim kadar kusursuz, hatasız ve büyüleyici bir güzelliğe sahip olan sevgili

hububat : ara. * habbe (tohum, çekirdek), hubub (tohumlar, taneler) + at (isim yapım ve çoğul eki) * taneler, tohumlar, çekirdekler, tahıl ürünleri

hubuk : ara. * habaka (dokumak, örmek, sıkıca bağlamak; bükmek; sağlam yapmak) * dokular, örgüler, örüntüler, örülmüş yapılar; sağlam yapılar

hubul : ara. * habl (ip, urgan, halat) * ipler, urganlar, halatlar

hubur : ara. * haber (bilgi, bildirim, duyuru, ilim, malumat, havadis) * haberler, bilgiler, ilimler, havadisler

hubus : ara. * habis (kötü; pis) * kötü olan erkekler; erkek şeytanlar

hubut : ara. * habata (inmek, yukarıdan aşağı inmek, alçalmak, düşmek; yerleşmek; boşa gitmek, boşa çıkarmak, geçersiz kılmak) * aşağıya inme, düşme; boşa gitme, batıl olma, beyhude, işe yaramaz olma

hubyar : far. * hub (güzel) + yar (sevgili, dost, yoldaş, sahip, arkadaş, yardımcı, destekçi) * güzel dost; sevgili dost, yol büyüğü, manevi önder

hubz : ara. * habaza (ekmek pişirmek, hamur yoğurmak, ekmek yapmak) * hammaddesi un olan ve fırında pişirilen hamur, ekmek

huccac : ara. * hacc (kastetmek, yönelmek, niyet etmek, ziyaret etmek, mücadele etmek) * hacca gitmiş kimse, hacı

hucu : ara. * haca’a (yatmak, uzanmak, dinlenmek, uyumak) * yatma, uzanma, istirahat etme, dinlenme, uyuma

hucub : ara. * hacaba (araya girmek, mani olmak, birinin bir yere girmesini engellemek; örtmek, perdelemek, gizlemek, saklamak), hicab (örtü, perde; setreme, gizleme; utanma, kendini kusurlu bilip insanlar arasından çekilme) * örtüler, perdeler, hicablar, hailler

hucurat : ara. * hucra (oda, odacık, göze, hücre) * odalar, gözeler, hücreler; Kur'an'ın 49. suresi

hud : ara. * hudat (miğfer, demir başlık) (ara.) (kukuleta, miğfer) (ing.) * miğfer, demir başlık, zırh, kukuleta; bir peygamber ismi; Kur'an'ın 11. suresi (hood)

huda : ara. * hada (yönlendirmek, rehberlik etmek liderlik etmek, yol göstermek, doğru yola iletmek; dalıp gitmek, zihnen uzaklaşmak) * yönlendirme, doğru yolu gösterme; huda (Tanrı) (far.)

hudavendigar : far. * huda (Tanrı, ilah) + vend (sahip, efendi, rabb, yüce kişi) + gar (-cı, yapan, eden eki) * Tanrı tarafından yetkilendirilmiş yüce hükümdar, hakim, amir, efendi, sahip, bey, reis; Tanrı’ya ait olan, Tanrı’nın dostu veya Tanrı'nın yardım ettiği kişi (Osmanlı döneminde padişahlar için saygı ve yücelik ifadesi); Türk musikisinde, Hüseyni makamının derin ve ağırbaşlı bir çeşidi olup, genellikle Re (D) perdesinden başlayarak Hüseyni ve Rast makamlarının ara perdeleriyle zenginleşen; ağır, hüzünlü ve vakarli bir ruh hali taşıyan, usul olarak ağır aksak veya devr-i kebir gibi geniş usullerde icra edilen; melodik yapısında geniş aralıklar ve süzgeç perdelerle hareketlenen, teşrifatlarda belirgin ve ölçülü geçişlere izin veren, makam seyri boyunca özellikle 3. ve 5. perdelerin vurgulandığı, klasik Türk müziğinde ciddi ve mistik bir atmosfer yaratan bir makam

hudaver : far. * huda (Tanrı, ilah) + aver (getiren, veren) * Tanrı tarafından verilmiş, ilahi lütufla bahşedilmiş olduğu düşünülen kişi veya şey; sahip, malik; bey, hakim, efendi

hudayinabit : far., ara. * huda (Tanrı, ilah) + i (tamlama eki) + nebat (bitki), nabit (bitmiş, yetişmiş, biten, yetişen) * insan eliyle ekilip dikilmeden doğada kendi kendine yetişen (bitki); eğitim, öğrenim görmemiş ama kendi kendini yetiştirmiş (kimse)

huddam : ara. * hadama (aracılık etmek, vasıta olmak, yardım etmek, hizmet etmek), hademe (hizmetçi) * aracı, haberci, aracılık eden kişi, hizmetçi; özellikle büyü, sihir veya mistik uygulamalarda ruhlar veya farklı boyuut varlıklarıyla (cin) iletişim kuran kişi (insan veya cin)

hudhud : ara. * hud (ötüş sesi, çağrı temalı ses yansımalı kelime) + hud * gökkuzgunumsular takımının, ibibikgiller familyasında yer alan, uzunluğu 30 cm’e yakın, gagası uzun yay biçiminde, tüyleri turuncu-kahverengi, başı sorguçlu (uzun tüy demetli) olan kısa kanatlı kuş türü, çavuşkuşu, ibibik; Kur’an’da, Hz. Süleyman’ın Sebe melikesine kitap göndermek için kullandığı haberci kuş

hudr : ara. * hıdr, hidr (yeşil) * yeşillik

hudsonia : lat. * Hudson (İngiliz botanikçi William Hudson) + ia (isim yapım eki) * Cistaceae familyasına ait, Kuzey Amerika kökenli, küçük yapraklı ve sarı çiçekli çalımsı bitki cinsi

hudud : ara. * hadd (sınır, limit) * sınırlar, limitler, hudut

hudud : ara. * hadd (yanak) * yanaklar

hudut : ara. * hadd (sınır, limit) * sınırlar, limitler, hudud

huff : ara. * haffa (hafif olmak, ağırlığı hafiflemek), haffaf (ayakkabıcı) * abdest alırken üzerine doğrudan meshedilebilen, ayağı topuklarla birlikte örten, ince deriden yapılmış hafif ve topuksuz bir tür çizme veya mest, ayakkabı (hoof (toynak, ayak) (ing.), Huf (nal) (alm.) )

hufre : ara. * hafr, hafara (kazmak, delik açmak, oyuk yapmak) * çukur, hendek, oyuk, kazılmış yer, çukurluk, kazılmış çukur

hufte-isfahan : ara., far. * huften (uyumak), hufte (uyumuş, yatmış, uykuda); hufte, haft (yedi) + isfahan (ordu, askerler, askeri kamp; Isfahan şehri) * İsfahan’ın yedilisi, yedi İsfahan; Türk musikisinde, İsfahan makamının altı temel perde (hufte) yapısına dayanan, genellikle Re (D) veya La (A) perdesinden başlayıp Rast ve Hüseyni ara perdeleriyle zenginleştirilen; duygusal, hüzünlü ve mistik bir ifade taşıyan; usul olarak semai veya devr-i kebir usullerinde icra edilen; melodik yapısında küçük ve büyük ikililerin dengeli kullanıldığı, süzgeç perdelerle yumuşak geçişlerin sağlandığı, makamın karakteristik seyri boyunca özellikle 3., 5. ve 7. perdelerin vurgulandığı, hem Türk hem de İran müzik geleneklerinde derin ve içli tınılar yaratan makam

huğ : tür. * huğ (kulübe, çardak, çadır, barınak) * duvarları kerpiç veya genellikle toprak sıvalı kamıştan yapılan, dışı ve içi çamurla sıvanmış, üzeri hasır veya otlarla örtülü, tek odalı ilkel ve geleneksel köy evi

hukb : ara. * hakaba (dönemleri kapsamak, zaman süresini geçirmek) * uzun zaman dilimi, uzun zaman, uzun dönem, nesiller boyu, çağ; seksen yıl

hukd : ara. * hukd (kalıcı ve derin nefret, gizli düşmanlık, kin) * kalıcı ve derin nefret, gizli düşmanlık, kin, garez

huklet : ing., lat. * hook (kanca, çengel) (ing.) + lettus (küçültme eki) (lat.) * balıkçılıkta kullanılan küçük bir kanca

hukr : ara. * hakara (tekeline almak, tasarruf altına almak) * bir vakıf arsayı muayyen bir ücret mukabilinde tasarruf altında tutma

hukşat : ing. * hook (kanca, çengel) + shot (atış; vuruş, darbe) * basketbolda oyuncunun topu sağ veya sol eliyle havaya kaldırıp başının üstünden geçirerek yaptığı atış, çengel atış

hukuk : ara. * hakk (doğruluk, gerçek, adalet, sahip olma durumu) * haklar; bireyler ve toplum arasındaki ilişkileri düzenleyen, yaptırım gücüne sahip kurallar bütünü; adaletin, hakların ve yükümlülüklerin sistematik ifadesi; hak arama ve savunma mekanizmasını belirleyen normatif yapı

hukuki : ara. * hakk (doğruluk, gerçek, adalet, sahip olma durumu), hukuk (haklar; bireyler ve toplum arasındaki ilişkileri düzenleyen, yaptırım gücüne sahip kurallar bütünü; adaletin, hakların ve yükümlülüklerin sistematik ifadesi; hak arama ve savunma mekanizmasını belirleyen normatif yapı) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hukuka ait, hukuk işleriyle ilgili, hukuksal

hula hup : hav., ing. * hula (dans etmek) + hoop (çember; çember çevirmek) * beli kullanarak, belin çevresinde çember döndürme ve bu eylemde kullanılan çember

hulasa : ara. * halasa (arı olmak, arınmak, saflaşmak, temizlenmek, karışımdan kurtulmak, öz hale gelmek), halis (öz, saf, arı, katışık olmayan, katışıksız, katıksız) * bir olgunun, konunun, metnin veya olayın ana hatlarını, en önemli noktalarını kısaca ifade eden özet; özü, kısa anlatımı; sonuç veya nihai değerlendirme, öz, özet, özetleme

hulasaten : ara. * hulasat (öz, özet) + en (gibi olarak, ile ilgili olarak) * söylenen veya yazılanların özünü alarak, sonuç ve toparlama; kısaca, özetle

huld : ara. * halada (kalıcı olmak, devam etmek, yok olmamak, daim olmak, ebedi olmak), halid (kalıcı, daim, sonsuz, ebedi) * ebediyet, sonsuzluk, daim olma, devam, kalıcılık (hold (tutmak, daimi olarak sabit kalmak) (ing.), halten (tutmak, daimi olarak sabit kalmak) (alm.) )

hulefa : ara. * half, halafa (aykırı olmak, zıtlaşmak, karşı gelmek, muhalefet etmek; ardından gelmek, arkasından gelmek, yerine geçmek, ikame etmek, takip etmek, sonradan gelmek, halef olmak), half (sonra, arka, art, sonraki, arkası, ardı), halife (bir kişinin yerine geçen, ardından gelen, temsil eden kimse; İslam’da Peygamber’in siyasi ve dini vekili olan yönetici, kalfa, öncekinin yerine geçen, ikame eden, sonra gelen, sonraki) * halifeler

huligan : ing. * hooligan (saldırgan, kavgacı kimse, serseri) (İrlandalı "Houlihan" ailesinden) * spor karşılaşmalarında veya toplumsal olaylarda aşırılık, taşkınlık yapan ve şiddet yaratan kişi; fanatik taraftar

hulk : ara. * halaka (yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, ibda etmek), halk (yaratış, oluşturma; toplum, yaratılmışlar), haluk (iyi ahlaklı) * yaratılış, ahlak, tabiat, huy, karakter

hulki : ara. * hulk (ahlak, huy, karakter, yaratılış, tabiat) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * doğuştan gelen mizaçla veya ahlaki niteliklerle ilgili olan; yaratılıştan veya doğası gereği sahip olunan karakter özelliği; ahlaki veya tabii eğilimle ilgili; erkek ismi

hulkum : ara. * hulkum (boğaz, yutak, gırtlak) * ağız ve burun boşluğunun arkasında yer alan, besinlerin yemek borusuna ve havanın soluk borusuna geçmesini sağlayan kaslı tüp şeklindeki geçit, yutak, gırtlak, boğaz, boğazın iç kısmı

hull : ara. * halle, hulle (girmek, içeri girmek) * içeri giren, içten, dost

hulle : ara. * hull (zarf, kapsayan) * içeri girme, örtme, elbise

hulliyat : ara. * hilye (kadın süs eşyası, asım takım, takı, zinet, pırlanta, altın, gümüş gibi süs eşyası) * süs eşyaları, takılar, zinetler

hulud : ara. * halada (kalıcı olmak, devam etmek, yok olmamak, daim olmak, ebedi olmak), halid (kalıcı, daim, sonsuz, ebedi) * ebedilik, ebediyet, sonsuzluk, devamlı olma, daim olma

huluk : ara. * halaka (yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, ibda etmek), halk (yaratış, oluşturma; toplum, yaratılmışlar), haluk (iyi yaratılışlı, iyi ahlaklı) * yaratılış, ahlak, tabiat, huy, karakter

hulul : ara. * halle, hulle (girmek, içeri girmek), hull (zarf, kapsayan) * girme, giriş (hole (delik), hollow (boşluk, oyuk), hall (hol, giriş yeri, koridor) (ing.), hüllen (örtmek, kaplamak, kapsamak), Hülle (kın, kılıf), Halle (hol, giriş yeri, koridor) (alm.) )

hulum : ara. * halama (rüya görmek, düş görmek), hulm (düş, rüya) * rüya, düş

hulus : ara. * halasa (arı olmak, arınmak, saflaşmak, temizlenmek, karışımdan kurtulmak, öz hale gelmek), ihlas (halislik, saflık, samimiyet, dostluk, içtenlik), halis (saf, öz, özgü, özgün, duru, arı, has) * içtenlik, samimiyet, katıksızlık, riyasız sevgi, saflık, arılık, özgünlük, halislik; samimiyet

hulusi : ara. * hulus (saflık, arılık, özgünlük, halislik; samimiyet) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * samimi, candan; temiz kalpli

huluskar : ara., far. * hulus (saflık, arılık, özgünlük, halislik; samimiyet) (ara.) + kar (-cı, yapan, eden eki; gibi, ile ilgili) (far.) * temiz duygulu, samimi, candan; temiz kalpli, içten (kimse)

huluvv : ara. * hala (boşalmak) * boş olma, boşluk (hole (delik) (ing.) )

hulv : ara. * halava (tatlı olmak, lezzetli olmak, hoşa gitmek), helva (tatlı yiyecek), halavet (şirinlik, sevimlilik) * tatlı, hoş, sevimli, güzel, kalbe yakın olan

hulya : gre., far. * hole (kara safra, kara sevda, eski tıbba göre bünyeyi oluşturan dört ana maddeden biri) (gre.); hulya (hayal, düş, imajinasyon, kara sevda, melankoli) (far.) * düş, hayal, imgelem, imajinasyon, zihinsel tasavvur; kadın ismi

hum : ara. * hum (üçüncü çoğul eril şahıs zamiri, onlar) * üçüncü çoğul eril şahıs zamiri, onlar, onları, onların (dişil olan "hünne")

huma : far. * huma, hümay, kumay, umay (kutlu, uğurlu, mübarek), hümayun (padişaha ait, kutlu) * vulturidae cinsinden kar kuşu, akbaba; Türk mitolojisi olan Tengricilik’te, İslam mitolojisinde ve klasik edebiyatta üzerine gölgesi düştüğü kişiye devlet, şans, zenginlik ve saltanat getirdiğine, asla yere konmayıp görünmeyecek şekilde çok yükseklerde ve dinlenmeksizin sürekli uçtuğuna inanılan efsanevi kuş, cennet kuşu, hümay, kumay

humar : ara. * hamira, hamara (örtmek, kapatmak; kabarmak, mayalanmak, sarhoş etmek (aklı kaplamak, aklı örtmek anlamından), hamur (su ile yoğurulmuş ve macun kıvamına getirilmiş un), mahmur (sarhoşluğun etkisi altında, sersem), hamr (mayalanmış içki, şarap) * uyku veya içki sersemliği, mahmurluk

humayun : far., ara. * humayun (yüce, ulu, büyük, kutsal, muhteşem, mübarek, padişaha ait) (huma (yücelik simgesi Huma kuşundan) + yun (ile ilgili, gibi) ) (huma (yücelik simgesi Huma kuşundan) + yun (ile ilgili, gibi) ) * Osmanlı'da padişahın yüceliğini ve kutsallığını ifade eden yüce, ulu, kutsal anlamında ünvan ve sıfat; Türk musikisinde, Rast makamının süslü ve ağırbaşlı bir çeşidi olup, genellikle Re (D) perdesinden başlayarak Hüseyni ve Hüzzam ara perdeleriyle zenginleşen; derin, ihtişamlı ve saygı uyandıran bir duygu taşıyan; usul olarak ağır aksak veya devr-i kebir gibi geniş usullerle icra edilen; melodik yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı, süzgeç perdelerle akıcı ve ölçülü geçişlere olanak tanıyan; teşrifatlarda ciddi ve temkinli hareketlerle karakteristik motiflerin öne çıktığı bir makam

humbara : far. * humb (küp) + ara (küçültme eki) * küçük küp, küpçük

hume : ara. * hume (İngiliz doğa bilimci ve botanikçi Sir Abraham Hume'un soyadından) * Humea (güncel adıyla Calomeria) cinsine ait, özellikle Avustralya'ya özgü, şifalı veya aromatik özellikleriyle bilinen, sarkık yapılı ve tütsü benzeri güçlü bir koku yayan çalı ya da küçük ağaç formundaki bitki cinsi

humeral : lat. * humerus (üst kol kemiği) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * üst kolda yer alan omuzla dirsek arasındaki kol kemiği ile ilgili

humerus : lat. * umerus, humerus (omuz, üst kol) * omuz ile dirsek arasında yer alan, üst kolun iskeletini oluşturan ve vücudun en uzun, en güçlü uzun kemiklerinden biri olan üst kol kemiği

humeyra : ara. * humr (kırmızı) * kızılcık, pembecik

humk : ara. * hamaka (akılsız olmak, ahmaklaşmak) * ahmaklık, bönlük, aptallık, aklı az olma

humma : ara. * hamma (ısınmak, sıcak olmak), hamim (sıcak) * ateş, yüksek sıcaklık; hastalık belirtisi olarak ateşlenme; vücutta enfeksiyon veya hastalık nedeniyle ortaya çıkan yüksek ateş; tıbbi anlamda genellikle febril durum veya sıcaklık artışı; özellikle bulaşıcı hastalıklarda görülen ateş hali

humor : gre., lat. * huma, hymos (öz, sıvı) (gre.), humor (sıvı, nem, sıvı madde, akışkan madde; mizaç belirleyici) (lat.) * eski tıptaki humoral sistemde yer alan, ruh hali, mizac ve fiziksel sağlık üzerinde etkili olduğu düşünülen dört temel bedensel sıvıdan (kan (sanguis), balgam (phlegma), sarı safra (chole), kara safra (melanchole) ) her biri

humoristik : gre., lat. * huma, hymos (öz, sıvı) + istes (-cı, yapan, eden eki) + ikos (ile ilgili, -a ait) (gre.), humor (sıvı, nem, sıvı madde, akışkan madde; mizaç belirleyici) + ist (-cı, yapan, eden eki) + icus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * mizahi, güldürücü, şakalı, komik

humoral immünite : gre., lat. * huma, hymos (öz, sıvı) (gre.), humor (sıvı, nem, sıvı madde, akışkan madde; mizaç belirleyici) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, yükümlülük, bağış, hizmet, hizmet etme, hizmete hazır) ) + itas (-lık; durum eki) ) (lat.) * bağışıklık sisteminin, enfeksiyonlara karşı kan ve diğer vücut sıvılarında bulunan antikorlar yoluyla sağladığı savunma mekanizması; hücresel bağışıklıktan farklı olarak, patojenlere karşı serbest dolaşan antikorlar aracılığıyla koruma; özellikle bakteriyel ve viral enfeksiyonlara karşı sıvısal bağışıklık tepkisi

humoral sistem : gre., lat. * huma, hymos (öz, sıvı) (gre.), humor (sıvı, nem, sıvı madde, akışkan madde; mizaç belirleyici) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) + sustema, systema (bir araya konmuş parçalar bütünü, düzen, nizam, sıra) (sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + histanai, histanein, histemi (yerleştirmek, düzenlemek, kurgulamak, koymak, dikmek, durdurmak) ) (gre.) * Yunan bilim insanı Hipokrat tarafından ortaya konan ve klasik tıpta insan sağlığını ve mizacını dört temel sıvıya (kan, balgam, sarı safra, siyah safra) dayandıran tıbbi ve felsefi yaklaşım

hump : ing. * hump (kambur, tümsek, çıkıntı) * hayvanlarda (özellikle deve ve bazı sığır türlerinde) sırt kısmında bulunan çıkıntı; insanlarda kambur duruş veya sırtın yuvarlaklaşması durumu; ayrıca, küçük tümsek veya tepecik anlamında kullanılır; mecaz anlamda zorlayıcı engel veya zorluk

humre : ara. * humrat (humr (kırmızı) + ah, at (isim yapım eki, -lık) ) * kırmızılık, kızıllık; İslam tıbbında, hamamlarda ve Doğu kozmetik kültüründe kadınların cilt rengini canlandırmak, yanaklara ve dudaklara doğal bir kırmızılık (allık/ruj etkisi) vermek amacıyla bitkisel özlerden (özellikle aspir çiçeği veya kına gibi maddelerden) hazırlanan kırmızı renkli kozmetik sıvı veya boya

humulus : lat. * humus (toprak) + ulus (küçültme eki) * kendir keneviri familyasına (Cannabaceae) familyasına ait, özellikle bira yapımında aroma, acılık ve koruyucu özellik sağlamak amacıyla dişi çiçek salkımları (kozalakları) kullanılan şerbetçiotu (Humulus lupulus) bitkisiyle tanınan sarılıcı ve çok yıllık otsu bitki cinslerinin genel adı

humus : ara. * hamse (beş) * beşte bir

humus : lat., ara. * humus (toprak, toprak yüzeyi, verimli üst toprak tabakası) (lat.); hummus (nohut) (ara.) * organik madde bakımından zengin, koyu renkli, bitki besin maddeleri içeren verimli toprak katmanı; bitki büyümesini destekleyen, çürümüş organik kalıntılardan oluşan toprağın üst tabakası; Ortadoğu'da nohut ve tahine limon suyu, sarımsak, tuz, kimyon, kırmızı biber ve zeytinyağı eklenerek yapılan atıştırmalık

hun : far. * hun (kan) * Hun kavimlerinin birleşmesi ile oluşmuş, Attila tarafından yönetilen 434 ile 469 yılları arasında hüküm sürmüş olan, Orta Asya, Kafkaslar ve Doğu Avrupa'da yaşayan göçebe halktan oluşmuş bozkır konfederasyonu (hunhar (zalim, gaddar, kana susamış, kan içici) (hun (kan) + har (yiyen, içen) (kan içen) ) far.

hunalike : ara. * huna (burada) + like (durum eki) * orada

hunan : ara. * huna (zayıf düşmek, güçsüz olmak, gevşemek, boyun eğmek), han (zayıf, güçsüz, boyun eğmiş) * zayıflık, güçsüzlük, gevşeklik

hund kuralı : alm., tür. * hund (Alma fizikçi Friedrich Hund’un soyadından) (alm.) + kural (kanun, yasa, ilke, prensip) + ı (iyelik eki) (tür.) * atom orbitallerine elektronlar yerleştirilirken, aynı enerji düzeyindeki (eş enerjili) orbitallere elektronların önce birer birer ve paralel spinle yerleşmelerini, tüm orbitaller yarı dolmadan çiftlenmenin olmadığını ifade eden ve elektronlar arası itmenin en aza indirilmesiyle atomun en kararlı hale ulaşmasını açıklayan kuantum mekaniği kuralı (2px, 2py, 2pz vb.); elektronların paralel spinli maksimum sayıda eşleşmemiş elektron sağlayacak şekilde yerleştirilmesi

hunefa : ara. * hanefe (dönmek, yönelmek, meyletmek, eğmek, saptırmak), hanif (dönen, yönelen, meyleden) * dönenler, yönelenler, meyledenler

huneyn : ara. * hanna (şefkat göstermek, sevmek, yakınlık duymak, yumuşak davranmak), hunayni, muhannin (sevecen, şefkatli, yakın, dostane) * sevecenlik, şefkat, yakınlık, dostluk, sevgili, küçük sevgi; Mekke-i Mükerremeye üç mil mesafede ve Mekke ile Taif arasında bir vadinin adı

hunhar : far. * hun (kan) + har (yiyen, içen) * kan içen; zalim, gaddar, kana susamış, kan içici

huni : ara. * hana (alçaltmak, aşağılamak, hor görmek, hakir kılmak, zelil etmek, rezil etmek, aşağılamak, horlamak) * alçaltıcı, aşağılayıcı, hor, zelil edici

huni : far. * huni (sıvı veya ince taneli maddeleri dar ağızlı kaplara aktarmaya yarayan dar ağızlı aktarım aracı) * geniş ağızlı ve dar boyunlu, genellikle sıvı veya ince granüllü maddeleri başka bir kaba kolaylıkla dökmek için kullanılan araç; sıvının taşmadan ve dökülmeden yönlendirilmesini sağlayan konik formda yardımcı gereç

hunnak : ara., far. * hanak (boğaz, gırtlak; hiddetlenme, kızma), hank (boğmak, gırtlaklamak, boğazını sıkıp öldürmek) * boğucu, boğan şey; boğazlayan; kement, idam aracı olarak kullanılan urgan, boğma aleti veya boğucu kişi; zorlayıcı (kişi) (mecazi)

hunriz : far. * hun (kan) + riz (döken, akıtan) * kan döken, kan akıtan; zalim veya savaşçı kişileri niteleyen bir sıfat

hunsa : ara. * hu, huve (erkek için üçüncü tekil şahıs zamiri) + unsa (dişi, kadın, kız) * çift cinsiyetli, erdişi, hermafrodit

huntington hastalığı : ing. * huntington (Amerikalı hekim George Huntington’un soyadından) (ing.) + hastalık (sağlığın bozulması durumu, rahatsızlık, bozukluk) + ı (iyelik eki) (tür.) * beyin hücrelerinin dejenerasyonu sonucu ortaya çıkan istemsiz hareketler (kore), zihinsel gerileme ve kişilik değişimleriyle karakterize otozomal dominant geçişli nörodejeneratif bir hastalık

hur : mıs., far. * hur (yüksekte olan, uzaktaki, gökyüzü) (mıs.); hur (güneş) (far.); horus (gre.) * Antik Mısır teolojisinde gökyüzü, egemenlik ve ışıkla özdeşleşen, sabah güneşi ile yaşam enerjisinin ilahi formu olarak kabul edilen ve yeryüzündeki firavunların ruhani otoritesini temsil eden şahin başlı gök ve güneş tanrısı

hura : ara. * hura (beyazlık, göz akının belirginliği, ceylan gözlü, güzel kadın) * İsrail'in Güney Bölgesi'nde, Beersheba yakınlarında ve Meitar kasabasının yanında, Necef (Negev) Çölü'nde yer alan, Bedevi kabilelerinin yerleşik hayata geçişini sağlamak amacıyla 1989 yılında devlet eliyle kurulan ve günümüzde gelişmiş altyapısıyla öne çıkan planlı bir Bedevi kasabası

hurafe : ara. * harafa (saçmalamak, zırvalamak, akıl karışıklığı yaşamak, boş söz söylemek) * boş, uydurma, gerçek dışı söz veya inanç; akla, bilime ve mantığa aykırı olan, temelsiz, uydurma, batıl inanış veya söylence; halk arasında nesilden nesile aktarılan ama gerçekliği olmayan, çoğu zaman dini veya mistik unsurlar içeren yanlış inanç veya söylentiler

hurç : ara. * hurc (heybe, torba, sandık) * meşin veya çadır bezinden yapılan büyük heybe ya da binek hayvanlarının semerine asılan yük torbası, heybe, çıkın, yük taşıma çantası, kılıf, torba, çuval, atın eğerine çift taraflı asılan heybe

hurda : ara. * harada (ufalanmak, küçük parçalara ayrılmak) * küçük, kırık, değersiz eşya, atık metal parçaları; kullanılamayan veya değeri çok düşük olan, genellikle metal gibi malzemelerin kırık, paslanmış parçaları; geri dönüşüm amacıyla toplanan atık maddeler; değersiz veya işe yaramaz nesne

hurdahaş : ara. * hurda (küçük, kırık, değersiz eşya, atık metal parçaları) + haş (gürültü, patırtı) * onarılamayacak denli kırılıp dökülmüş, parça parça olmuş; hurda parçaların çıkardığı gürültü, patırtı; özellikle paslanmış, kırık veya eski metal veya eşya yığınlarının birbirine çarpması sonucu oluşan sesler; mecaz anlamda karmaşa veya düzensiz gürültü

huri : far., ara. * huru (güzel yüzlü, güzel çehreli, güzel simalı) (hu (güzel) + ru (yüz, surat, çehre, sima) ) (far.); hara, havara (göz akının çok beyaz, göz bebeğinin koyu olması; parlak beyazlık ve zıt renk kontrastı, beyazlaşmak, parlak olmak; yakın olmak, eşlik etmek, dönmek, çevresinde dolanmak, çevirmek, eksen etrafında hareket etmek, çevresinde dolanmak, eşlik etmek, yoldaşlık etmek), "ahver" (beyaz, parlak erkek; çevrede dolanan erkek, eşlik eden erkek), "havra" (beyaz, parlak kadın; çevrede dolanan kadın, eşlik eden kadın), hur (bembeyazlar, parlaklar, saflar; parlak, beyaz ve güzel varlıklar) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) * beyazlar, parlaklar; çevreleyen parkaklar, çevreleyen beyazlar; İslam inancında cennette müminlere eşlik edeceği bildirilen, saf, güzel, temiz ve idealize edilmiş varlık; çok güzel, zarif ve etkileyici kadın (mecazi)

huri cinan : ara. * huri (beyaz, parlak, saf; çevreleyen, civarda olan, etrafta olan) + cinan (cennetler) * cennet hurileri

huriye : ara. * huri (beyaz, parlak, saf; çevreleyen, civarda olan, etrafta olan) + iye (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * güzel, saf kadın; kadın ismi

hurma : far. * hurma (yemiş) (hor (yiyen, yiyici; yemek) + ma (isim yapım eki) ) * yemiş; tropikal ve subtropikal bölgelerde yetişen hurma palmiyesinin meyvesi olan, genellikle kurutulmuş veya taze olarak tüketilen, yüksek şeker içeriğine sahip meyve; Phoenix isimli bitki türlerinin meyveleri

hurnub : ara. * hurnub (hurma ağacı veya hurma türü) * genellikle hurma familyasına ait, kurak bölgelerde yetişen, meyvesi yenebilen bir ağaç türü; özellikle Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da bilinen ve kullanılan bitki, keçibioynuzu (carob, caroube (keçiboynuzu) (ing., fra.) )

hurpeyker : ara., far. * huri (beyaz, parlak, saf; çevreleyen, civarda olan, etrafta olan) (ara.) + peyker (resim, suret, imaj; yüz, çehre, surat; kadın ismi) * huri yüzlü

hurra : alm. * hurren (hızla hareket etmek, saldırmak, gürlemek) * özellikle kalabalıklar tarafından tezahürat, alkış veya gösteri anlarında kullanılan, modern anlamda “yaşasın!”, “bravo!” veya “ileri!” gibi anlamlara karşılık gelen coşku, veya teşvik belirtisi olarak yüksek sesle söylenen nida

hurriyet : ara. * hurr (özgür, hür, serbest, bağımsız) + iyet (durum eki) * özgürlük, serbestlik

hurşid : far. * hur (güneş, ay, ışık, parlaklık) + şid (isim yapım eki) * güneş, afitab, hur, mihr, şems; erkek ismi, hurşit

hurt : tür. * hurt (kesmek, yarmak, parça koparmak) * ağaç kesmek veya odun yarmak amacıyla kullanılan, kalın saplı ve demir ağızlı, baltaya benzeyen geleneksel bir kesici alet, balta, balta deliği, kulak deliği

hurtum : ara. * hurtum (büyük/uzun burun, fil hortumu) * burun, uzun burun; şarap

huruc : ara. * haraca (çıkmak, dışarı gitmek), haric (dış, dışarı) * çıkış, çıkma, dışarı çıkma, çıkış; ayaklanma, isyan etme

huruç : ara. * haraca (çıkmak, dışarı gitmek), haric (dış, dışarı) * çıkış, çıkma, dışarı çıkma, çıkış; ayaklanma, isyan etme; askeri terim olarak “dışarı çıkma”, “saldırıya geçme”, “taarruz”; bir kaleden, mevziden veya yerleşim yerinden düşmana karşı yapılan çıkış ve saldırı eylemi

huruf : ara. * harf (kıyı, kenar, uç, sınır, sınır hattı; kelimeleri oluşturan karakterlerden her biri), harafa (çizmek, bozmak; meslek veya sanat icra etmek) * harfler

hurufat : ara. * huruf (harfler) + at (isim yapım eki) * harflerle ilgili olma; basımcılıkta harf kalıpları

hurufi : ara. * huruf (harfler) + i (-cı, ile ilgili) * harflere tabi olan, harflerle uğraşan, harfçi; harflerin gizli anlamları ve mistik sembolizm üzerinde yoğunlaşan tarikatın üyesi, Hurufilik tarikatından olan, Hurufiliğe bağlı kimse

hurufilik : ara., tür. * huruf (harfler) + i (-cı, ile ilgili) (ara.) + lik (durum eki) (tür.) * harfçilik; kutsal metinlerde harflerin ve kelimelerin sayısı, sırası ve diziliminin belirli şifreler barındırdığı görüşüne istinaden kelime, cümle veya cümlecikleri oluşturan harflerin ebced değerlerinden metnin düz anlamı dışında, telmih, ima, işaret gibi ikincil anlamlar çıkartan ve bu anlamlar üzerinden yeni anlayış ve kavrayışlara yol açan yaklaşımlara verilen isim

hurufu mukatta : ara. * huruf (harfler) + u (tamlama eki) + mukatta (kesilmiş, ayrılmış, bölünmüş) * Kur’an’da 29 surede, 30 ayette yer alan ve ayetlerde “kitabın ayetleri, kitabın kodları” olarak tanımlanan ve 14 farklı harften oluşan toplam 78 harflik grup

hurum : ara. * harama (yasaklamak, engellemek, mahrum etmek, menetmek, uzak tutmak, dokunulmaz kılmak, kutsal sınır koymak; saygı göstermek, kutsal saymak, değer vermek), haram (yasak; kutsal) * yasaklama; yasak yere veya hareme girme, özellikle hac esnasında harem-i şerife girme, hac giysisi, ihram

hurur : ara. * harra (düşmek, devrilmek, serbest bırakmak, salmak) * düşme, devrilme, yüksekten aşağı düşme, harr, sukut

huruşan : far. * huruşidan (coşmak, çağlamak, yaygara koparmak, gürültü yapmak), huruş (gürültü, yaygara, kargaşa) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * gürültü çıkaran, yaygara yapan, ortalığı karıştıran; taşkın veya kargaşa çıkaran

hurwitz teoremi : alm., gre., tür. * Hurwitz (Alman matematikçi Adolf Hurwitz’in soyadından) (alm.) + theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel önerme, teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * kompleks analizde, sürekli ve holomorf fonksiyonların uygun koşullar altında limit fonksiyonunun özelliklerini koruduğunu ifade eden, sıralı fonksiyonlar dizisi bağlamında kullanılan teorem

hus : ara. * hus (iki şeyi bitiştirmek, sınır çekmek, dikmek) * dikmek, birleştirmek, bitiştirmek, bir araya getirmek

husban : ara. * hasaba (saymak, ölçmek, hesap etmek, tartmak; sanmak, zannetmek) * sayma, sayma, sayılarla işlem yapma, aritmetik; sayma, ölçme, değer biçme veya borç-ödeme gibi işlemleri ifade eden kavram, aritmetik, hesap; azap, sıkıntı; şer; koltuk yastığı

husk : ing. * husk (kabuk, dış örtü, kuru dış katman; tohum kabuğu, dış örtü) * tohum, meyve veya tahıl tanesini dıştan saran, genellikle yenmeyen sert veya lifli dış tabaka

husr : ara. * hasara, hasira (zarar vermek, hasarlamak, kaybettirmek, eksiltmek, noksan olmak, zarar görmek, ziyan olmak, kayba uğramak) * hasar, zarar, ziyan, kayıp, eksilme (hazard, hasard (tehlike, zarar) (ing., fra.) )

husran : ara. * hasara, hasira (zarar vermek, hasarlamak, kaybettirmek, eksiltmek, noksan olmak, zarar görmek, ziyan olmak, kayba uğramak) + an (isim yapım eki) * hasar, zarar, ziyan, kayıp, eksilme

husrev : ave., far. * hu (iyi, güzel, hoş) + srav (duyma, duyum, ün, nam) * iyi namlı, namı güzel, ünlü; güzel, iyi, soylu; erkek ismi; hükümdar, sultan, şah, padişah, melik

husuf : ara. * hasafa (kapanmak, örtülmek) * kapanma, örtülme; Ay tutulması

husul : ara. * hasl, hasala (oluşmak, olmak, peyda olmak, husule gelmek, ortaya çıkmak, meydana gelmek) * ortaya çıkma, meydana gelme, olma, oluşma, oluş

husum : ara. * hasama (kesmek, karara bağlamak, hükmetmek, hüküm vermek, çözmek; ard arda, devamlı şekilde, peş peşe olmak; çekişmek, tartışmak, savaşmak, çatışmak, karşı gelmek, düşmanlık etmek), hasim (kesen, kat'eden, karara bağlayan, hüküm veren, hükmeden, çözen, hasmeden, kesip atan; ard arda, devamlı şekilde, peş peşe olan) * kesenler, kat'edenler, karara bağlayanlar, hüküm verenler, hükmedenler, çözenler, hasmedenler, kesip atanlar; ard arda, devamlı şekilde, peş peşe olan; uğursuzluk; idman, birbiri ardınca devam üzere olma; Bir şeyi kökünden kesip dağlayanlar; fırtına

husumet : ara. * hasm (rakip, düşman, çatışan, karşı gelen), hasama (çekişmek, tartışmak, savaşmak, çatışmak, karşı gelmek, düşmanlık etmek) * düşmanlık, kin, karşıtlık; iki kişi veya taraf arasında süregelen düşmanlık, kin, öfke veya kırgınlık durumu

husumetkar : ara., far. * husumet (düşmanlık, kin, karşıtlık; iki kişi veya taraf arasında süregelen düşmanlık, kin, öfke veya kırgınlık durumu) (ara.) + kar (-cı, yapan, eden eki; gibi, ile ilgili) (far.) * düşmanlık eden, kin güden, karşıt tavır sergileyen kişi; kırgınlık veya öfke duyan ve bunu davranışlarına yansıtan kimse

husun : ara. * hisn (kale, korugan) * kaleler, koruganlar

husus : ara. * hassa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak, değer vermek, özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek), has (özel, özgü) * özel olma, belirli olma, ayrı bir konu, konu, mesele, nitelik, özellik, alan

hususi : ara. * has (özel, ayrı), hassa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak, değer vermek, özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek), mahsus (özgü kılınmış, özelleştirilmiş, ait olan), tahsis (ayırma, özel kılma, özgü kılma), husus (konu, mesele, nitelik, özellik, alan) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yalnızca belirli bir kimseye, nesneye, amaca veya duruma ait olan, özel ve kendine özgü olan

hususiyet : ara. * has (özel, ayrı), hassa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak, değer vermek, özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek), mahsus (özgü kılınmış, özelleştirilmiş, ait olan), tahsis (ayırma, özel kılma, özgü kılma), husus (konu, mesele, nitelik, özellik, alan) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + et (durum eki) * özellik durumu, özel olma durumu

husye : aka., ara. * hasasu (bölmek, ikiye ayırmak, yarmak, pay etmek) (aka.); husye (erkek yumurtalığı, erbezi, testis, taşak) * erkek omurgalılarda skrotum (erbezi torbası) içinde yer alan, spermatozoitler ile erkeklik hormonlarının üretildiği üreme organını (testis veya erbezi), testis, erbezi, erkek yumurtalığı, taşak

husyetan : ara. * husye (testis, erbezi, erkek yumurtalığı, taşak) + at (çoğul eki) + ani (iki) * testisler, erbezleri, erkek yumurtalıkları, taşaklar)

huş : far. * huş (akıl, zihin, bilinç) * akıl, fikir, zihin, bilinç, ruh, can

huşu : ara. * haşa, haşa’a, haşia (korkmak, ürkmek, ürpermek, boyun eğmek, teslim olmak, saygı göstermek, saygıdan alçalmak, alçak gönüllü olmak, boyun eğmek, sükunetle davranmak) + u (isim yapım eki) * saygıyla eğilme, derin bir saygı, içtenlikle boyun eğme, teslimiyet, alçakgönüllülük, kalp huzuru ve tevazu, korku ile karışık sevgiden gelen edebli bir hal, tezellül

huşunet : ara. * haşana (sert olmak, sertleşmek, katılaşmak, şiddet göstermek; sertleşmek, düşmanlık beslemek, karşıtlık geliştirmek), haşin (sert, kaba) + et (isim yapım eki) * sertlik, haşinlik, kabalık, yumuşaklığın zıttı olan davranış veya tavır

hut : ara. * hut (balık) * balık, büyük balık, Balık Burcu

hutame : ara. * hatama (kırmak, ufalamak, ufalayıp tahrip etmek) * artık, kırıntı, çerçöp, sofrada kalan yemek artığı; kesinti, kırpıntı; gayya kuyusu, cehennemin beşinci tabakası

hutbe : ara. * hataba (nutuk söylemek, konuşmak, söylemde bulunmak), hitab (bir kimseye veya bir topluluğa yönelik olarak konuşma, söz söyleme, nutuk, topluluğa yönelik resmi konuşma) * cami veya topluluk önünde yapılan resmi konuşma, özellikle cuma namazında imamın verdiği vaaz veya öğüt

hutbehan : ara., far.* hutbe (cami veya topluluk önünde yapılan resmi konuşma, özellikle cuma namazında imamın verdiği vaaz veya öğüt) (ara.) + han (okuyan, söyleyen, şarkı söyleyen, çağıran) * hutbe okuyan, hatib

hutchinson triatı : ing., gre. * hutchinson (İngiliz doktor Jonathan Hutchinson’ın soyadından) (ing.) + trias (üçlü, üçlü grup) (treis, tria (üç) + as (grup eki) ) (gre.) * konjenital sifilizli (doğuştan frengili) çocuklarda görülen üç belirtiyi (dişlerde anormallikler (Hutchinson dişleri), işitme kaybı (sensorinöral işitme kaybı) ve keratit (gözün kornea iltihabı) ) tanımlayan tıbbi terim

hutuvat : ara. * hutve (adım, iz, yol, eser) * adımlar, yollar, izler, eserler

huvar : ara. * havara (yüksek sesle bağırmak, haykırmak, böğürmek) * yüksek sesle bağırma, bağırış, haykırış, böğürme, çığlık, sayha, avaz

huve : ara. * hi, hu (üçüncü tekil eril şahıs zamiri, o) * üçüncü tekil eril şahıs zamiri, o

huvve : ara. * hava (kararmak, koyulaşmak, siyahlaşmak), ahva (siyah, kararmış, koyu renkli) * siyahlaşmış, siyah, kararmış, koyu renkli; karalık, siyahlık

huy : far. * huy (tabiat, yaratılış, karakter, mizaç, alışkanlık) * kişinin doğuştan gelen karakteri, tabiatı, davranış biçimi, davranışsal kişilik özellikleri, tabiat, karakter, mizaç, alışkanlık

huylanmak : tür. * huy (tabiat, yaratılış, karakter, mizaç, alışkanlık) + lan (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * olmayacak nedenlerle huzursuz olmak, işkillenmek, kuşkulanmak; üzüntü, korku, endişe veya heyecan gibi duyguları dışa vurmak

huysuz : tür. * huy (tabiat, yaratılış, karakter, mizaç, alışkanlık) + lan (dönüşlü fiil eki) + suz (olumsuzluk eki) * huyu iyi olmayan, geçimsiz (kimse)

huzi : ara. * haza (elde etmek, almak, edinmek, ele geçirmek, kapmak, yakalamak), huzi (edinilen, sahip olunan; yerleşik, sabit; kedi yavrusu) (haz (zevk, tatmin) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Türk musikisinde, Hüseyni makamının neşeli ve hareketli bir çeşidi olarak, genellikle La (A) perdesinden başlayıp Hüseyni ve Bayati ara perdeleriyle zenginleşen; canlı, coşkulu ve içten bir ifade taşıyan; usul olarak semâi veya aksak usullerinde icra edilen; melodik yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı, süzgeç tonlarla akıcı geçişlere olanak tanıyan, teşrifatlarda esnek ve hareketli geçişlerle kendine özgü ritmik ve melodik motifler barındıran bir makam

huzi-aşiran : ara. * haza (elde etmek, almak, edinmek, ele geçirmek, kapmak, yakalamak), haz (zevk, tatmin), huzi (edinilen, sahip olunan; yerleşik, sabit; kedi yavrusu) + aşiran (aşiretten türemiş, kabile ile ilgili; onuncu olan, onlu) (aşr, aşere (on), aşir (onuncu; dost) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Türk musikisinde, Huzi makamının Aşiran makamıyla kaynaşması sonucu oluşan, genellikle La (A) veya Re (D) perdesinden başlayarak Hüseyni ve Aşiran ara perdeleriyle zenginleşen; duygusal ve hüzünlü tonları canlılıkla harmanlayan, usul olarak aksak veya semâi usullerinde icra edilen; melodik yapısında hem küçük hem büyük aralıklar barındıran, süzgeç perdelerle akıcı geçişlere izin veren, teşrifatlarda serbest ve esnek hareketlerle kendine özgü ifadeler sunan, makamın hem içli hem hareketli karakterlerini taşıyan nadir varyantlardan biri

huzi-buselik : ara. * haza (elde etmek, almak, edinmek, ele geçirmek, kapmak, yakalamak), haz (zevk, tatmin), huzi (edinilen, sahip olunan; yerleşik, sabit; kedi yavrusu) ebu (baba, ata) + salaka (yola gitmek, yolculuk etmek), selik, salik (yola giren, yol yürüyen, yolcu, bir yola girmiş olan; yol, iz) * Türk musikisinde Huzi terkibine bir Buselik beşlisi veya dizisinin eklenmesiyle meydana gelen, dügah perdesinde karar kılan birleşik bir makam

huz-i nigar : far. * hub (iyi, güzel, hoş) + u (bağlaç) + nigaştan (resmetmek), nigar (görüntü, resim, idol, put; nakış; sevgili) * resim kadar kusursuz, hatasız ve büyüleyici bir güzelliğe sahip olan sevgili

huzme : ara. * hazama (deste yapmak, demet yapmak, bağlamak, kucaklamak) * bir araya toplanmış nesne veya şeylerin küçük bir grubu veya demeti, küme, demet, deste, yığın, kucak dolusu olan, bir kucak şey, bir ışık kaynağından çıkan çubuk şeklindeki ışıltılar

huzur : ara. * hazara, hadara (elverişli olmak, uygun olmak, tamam olmak; mevcut olmak, bulunmak, hazır olmak) * hazır olma, mevcut olma, şimdi ve burada olma; yerleşik olma, göçebe olmama; sükunet, rahat, asayiş

huzur hakkı : ara. * huzur (hazır olma, mevcut olma, şimdi ve burada olma; yerleşik olma, göçebe olmama; sükunet, rahat, asayiş) + hakk (gerçek; doğru, adalet) + ı (iyelik eki) * resmi toplantılara veya kurullara katılan kişilerin varlıkları karşılığında aldıkları yasal veya ücretli hak

huzurevi : ara., tür. * huzur (hazır olma, mevcut olma, şimdi ve burada olma; yerleşik olma, göçebe olmama; sükunet, rahat, asayiş) (ara.) + ev (bir kimsenin veya bir ailenin oturduğu, içinde yaşadığı yer, konut, hane, barınak) + i (iyelik eki) (tür.) * yaşlıların veya bakıma muhtaç kişilerin sakin ve rahat bir ortamda yaşadığı ve bakımlarının yapıldığı sosyal barınma ve bakım merkezi

huzursuz bağırsak sendromu : ara., tür. * huzur (hazır olma, mevcut olma, şimdi ve burada olma; yerleşik olma, göçebe olmama; sükunet, rahat, asayiş) (ara.) + suz (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + bağırsak (sindirim sisteminin, midenin sonundan anüse kadar olan, incebağırsak ile kalınbağırsaktan oluşan bölümü) (tür.) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * sindirim sisteminde, özellikle bağırsaklarda işlev bozukluğuna bağlı olarak görülen, kramp, gaz, ishal veya kabızlık gibi şikayetlerle karakterize fonksiyonel bir rahatsızlık

huzuv : ara. * haza, huzv (alay etmek, küçük düşürmek, eğlenmek, küçümsemek) * alay, alay etme, maskaralık, eğlence, küçümseme

hü : ara. * hu, hü (üçüncü tekil şahıs zamiri, o) * üçüncü tekil eril şahıs zamiri, o

hübut : ara. * habata (inmek, yukarıdan aşağı inmek, alçalmak, düşmek; yerleşmek; boşa gitmek, boşa çıkarmak, geçersiz kılmak) * aşağıya inme, düşme; boşa gitme, batıl olma, beyhude, işe yaramaz olma; uyuşma, anlaşma

hübük : ara. * habaka (dokumak, örmek, sıkıca bağlamak; bükmek; sağlam yapmak) * dokular, örgüler, örülmüş yapılar; sağlam yapılar; Samanyolu; çizgiler

hüccac : ara. * hacc (kastetmek, yönelmek, niyet etmek, ziyaret etmek, mücadele etmek) * hacca gitmiş kimse, hacı

hüccet : ara. * hucceh, huccet (delil, ispat, kanıt, burhan, sultan) * şer'i mahkemelerde düzenlenen hukuki belge; hukuki muameleleri ve mahkeme kayıtlarını belgeleme usulünü konu alan ilim ve bu alanda yazılan eserleri

hüccet makamı : ara., tür. * hucceh, huccet (delil, ispat, kanıt, burhan, sultan) + kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), makam (mevki, durulan yer, durma yeri, dikilme yeri, ayakta durma yeri) (ara.) + ı (iyelik eki) (tür.) * İslam düşüncesinde özellikle Şii-İmami gelenekte yer alan ve Allah’ın insanlar üzerindeki açık delili, rehberi veya temsilcisi olma durumu, imamiyet veya velayet makamı

hüccet-i dafia : ara. * hucceh, huccet (delil, ispat, kanıt, burhan, sultan) + i (tamlama eki) + dafa (savmak, defetmek, savunmak, müdafa etmek), dafia (savma, defetme, savunma, müdafa) * bir şeyi ispata değil, ancak talep ve iddiayı savmaya yarıyan delil

hüccet-i kasıra : ara. * hucceh, huccet (delil, ispat, kanıt, burhan, sultan) + i (tamlama eki) + kasira (kısa) * kısa ve özlü delil veya kanıt; şahsa mahsus olup başkasına taalluk etmeyen delil

hüccet-i katia : ara. * hucceh, huccet (delil, ispat, kanıt, burhan, sultan) + i (tamlama eki) + kataa (kesmek, ayırmak, bölmek), kat'ia (kesinlik, kat'ilik) * kesin delil, kat'i delil, bir şeyin doğruluğunu şeksiz, şüphesiz ispata vesile olan delil

hüccet-i müsbite : ara. * hucceh, huccet (delil, ispat, kanıt, burhan, sultan) + i (tamlama eki) + musbit (ispat eden, tespit eden, kanıtlayan, ispatlayan, doğruluğunu ortaya koyan) * bir şeyin ispatının delili

hüccet-i müteaddiye : ara. * hucceh, huccet (delil, ispat, kanıt, burhan, sultan) + i (tamlama eki) + ta‘adda (aşmak, geçmek, sınırı zorlamak), muteaddi (aşan, sınırı geçen, azan) * sadece bir davadaki taraflara münhasır olmayıp başkalarını da alakalandıran delil

hüccet-i şer'iyye : ara. * hucce, huccet (delil, ispat, kanıt, burhan, sultan; mücadele) + i (tamlama eki) + şar, şer (yol, rota, istikamet) + iye (yer ve durum eki) * bir davayı ispata yarayan hukuki delil; adı huzurunda, taraflardan birinin ikrarını, diğer tarafın bu ikrarı tasdikini içeren ve bir hükmü ihtiva etmeyen hususlara dair düzenlenmiş belge

hücciyet : ara. * hucce, huccet (delil, ispat, kanıt, burhan, sultan; mücadele) + iyet (isim yapım eki) * ihticaca salih olma, delil sayılabilme, sağlam delil kabul edilebilir olma

hücec : ara. * hucce, huccet (delil, ispat, kanıt, burhab, sultan; mücadele) * deliller, ispatlar, kanıtlar, burhanlar, sultanlar, isnad edilenler, senedler, vesikalar;

hücec-i hattiye : ara. * hucceh, huccet (delil, ispat, kanıt, burhan, sultan) + i (tamlama eki) + hatta (çizmek, hat çeknek, yazmak), hatt (çizgi, çizik, yazı, çizgi ve yazım sanatı) + iye (isim yapım eki) * hüküm için yeterli olan yazılı deliller (beraetler, mahkeme kararları, tescil edilen vakriye gibi)

hüceyre : ara. * hucra (oda, odacık, göze, hücre) + ye (yer eki) * canlıların en küçük yapı ve fonksiyon birimi, oda, odacık, göze, hücrecik

hücre : ara. * hucra (oda, odacık, göze, hücre) * canlıların en küçük yapı ve fonksiyon birimi, oda, odacık, göze

hücrebilim : ara., tür. * hucra (oda, odacık, göze, hücre; canlıların en küçük yapı ve fonksiyon birimi) (ara.) + bilim (bilme, ilim, tanıma) (tür.) * hücrelerin yapısını, işleyişini ve özelliklerini inceleyen bilim dalı

hücrenişin : ara., far. * hucra (oda, odacık, göze, hücre) + nişesten (oturmak), nişin (oturan, yerleşen, oturmuş, bir yere yerleşmiş) * tasavvufta bin bir gün çilesini çıkarıp hücre sahibi olmuş derviş, dede

hücrevi : ara. * hucra (canlıların en küçük yapı ve fonksiyon birimi, oda, odacık, göze) + vi (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hücre gibi, hücre ile ilgili, hücreye dair

hücum : ara. * hacm (doluluk, büyüklük, cüsse, cismin kapladığı yer; cismin üç boyutlu ölçüsü, fiziksel alan, kabartı, tümsek), hacama (üstüne varmak, saldırmak, atak etmek) * üstüne varma, saldırma, saldırı, atak

hücumbot : ara. * hücum (üstüne varma, saldırma, saldırı, atak) (ara.) + boat (tekne, sal, gemi) (ing.) * deniz savaşlarında düşman hedeflerine hızlı saldırı amacıyla kullanılan küçük ve süratli savaş teknesi

hücürat : ara. * hucra (oda, odacık, göze, hücre) * odalar, gözeler, hücreler; Kur'an'ın 49. suresi

hüda : ara. * hada (yönlendirmek, rehberlik etmek liderlik etmek, yol göstermek, doğru yola iletmek; dalıp gitmek, zihnen uzaklaşmak) * yönlendirme, doğru yolu gösterme; Tanrı

hüdai : ara. * hada, hid (yönlendirmek, yol göstermek, doğru yola iletmek), huda (yönlenme, hidayet, doğru yol) + i (ile ilgili, gibi, -a ait) * Allah'ın yolunda, hidayet bulmuş; doğru yolu gösteren

hüdavendigar : far. * huda (Tanrı, ilah) + vend (sahip, efendi, rabb, yüce kişi) + gar (-cı, yapan, eden eki) * Tanrı tarafından yetkilendirilmiş yüce hükümdar, hakim, amir, efendi, sahip, bey, reis; Tanrı’ya ait olan, Tanrı’nın dostu veya Tanrı'nın yardım ettiği kişi (Osmanlı döneminde padişahlar için saygı ve yücelik ifadesi); Türk musikisinde, Hüseyni makamının derin ve ağırbaşlı bir çeşidi olup, genellikle Re (D) perdesinden başlayarak Hüseyni ve Rast makamlarının ara perdeleriyle zenginleşen; ağır, hüzünlü ve vakarli bir ruh hali taşıyan, usul olarak ağır aksak veya devr-i kebir gibi geniş usullerde icra edilen; melodik yapısında geniş aralıklar ve süzgeç perdelerle hareketlenen, teşrifatlarda belirgin ve ölçülü geçişlere izin veren, makam seyri boyunca özellikle 3. ve 5. perdelerin vurgulandığı, klasik Türk müziğinde ciddi ve mistik bir atmosfer yaratan bir makam

hüdaverdi : far., tür. * huda (Tanrı, ilah) (far.) + verdi (“vermek” fiilinin üçüncü tekil şahıs dili geçmiş zamanı) (tür.) * Tanrı verdi; erkek ismi

hüdayda : far., kür. * huda (Tanrı, ilah) (far.) + da (verdi) (kür.) * Tanrı verdi; Ankara yöresi türküsündeki nida nakaratı

hüdayinabit : far., ara. * huda (Tanrı, ilah) + i (tamlama eki) + nebat (bitki), nabit (bitmiş, yetişmiş, biten, yetişen) * insan eliyle ekilip dikilmeden doğada kendi kendine yetişen (bitki); eğitim, öğrenim görmemiş ama kendi kendini yetiştirmiş (kimse)

hüddam : ara. * hadama (aracılık etmek, vasıta olmak, yardım etmek, hizmet etmek), hademe (hizmetçi) * aracı, haberci, aracılık eden kişi, hizmetçi; özellikle büyü, sihir veya mistik uygulamalarda ruhlar veya farklı boyuut varlıklarıyla (cin) iletişim kuran kişi (insan veya cin)

hüdhüd : ara. * hud (ötüş sesi, çağrı temalı ses yansımalı kelime) + hud * gökkuzgunumsular takımının, ibibikgiller familyasında yer alan, uzunluğu 30 cm’e yakın, gagası uzun yay biçiminde, tüyleri turuncu-kahverengi, başı sorguçlu (uzun tüy demetli) olan kısa kanatlı kuş türü, çavuşkuşu, ibibik; Kur’an’da, Hz. Süleyman’ın Sebe melikesine kitap göndermek için kullandığı haberci kuş

hükema : ara. * hakeme (hükmetmek, hüküm vermek, karar vermek, yargıda bulunmak, bilgelik etmek; sağlamlaştırmak, güçlendirmek), hakim (hükmeden, egemen, yargılayan, yargıç) * hükmedenler, egemenler, yargılayanlar, yargıçlar

hükkam : ara. * hakeme (hükmetmek, hüküm vermek, karar vermek, yargıda bulunmak, bilgelik etmek; sağlamlaştırmak, güçlendirmek), hakim (hükmeden, egemen, yargılayan, yargıç) * hükmedenler, egemenler, yargılayanlar, yargıçlar

hükmen : ara. * hakama, hakeme (yargılamak, karar vermek, sonucu belirlemek), hukm (yargı, karar) + en (ile ilgili olarak) * karara bağlı olarak, karar gereği olarak, yargıya bağlı olarak, yargı gereği; hukuken, mahkeme kararıyla, resmen

hükmetmek : ara., tür. * hakama, hakeme (yargılamak, karar vermek, sonucu belirlemek), hukm (yargı, karar) (ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * yargda bulunmak, karar vermek, hakim olmak, tahakküm kurmak, yönetmek, hüküm sürmek

hükmi : ara. * hakama, hakeme (yargılamak, karar vermek, sonucu belirlemek), hukm (yargı, karar) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * karara ilişkin, yargıya ilişkin, hukuka ilişkin, resmi veya yasal niteliği olan, hükümle ilgili,

hüküm : ara. * hakama, hakeme (yargılamak, karar vermek, sonucu belirlemek) * yargı, karar

hükümdar : ara., far. * hakama, hakeme (yargılamak, karar vermek, sonucu belirlemek), hukm (yargı, karar) (ara.) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) (far.) * yönetici, hükümet eden, devlet başkanı, sultan, reis, padişah, kral, kağan, han

hükümet : ara. * hakama, hakeme (yargılamak, karar vermek, sonucu belirlemek), hukm (yargı, karar) + et (durum eki) * hakim olma; devletin yönetim organı, idare, yönetim

hükümferma : ara., far. * hakama, hakeme (yargılamak, karar vermek, sonucu belirlemek), hukm (yargı, karar) (ara.) + fermuden (buyurmak, emretmek, talimat vermek) (far.) * hükmeden, tahakküm altında tutan, egemen

hükümlü : ara., tür. * hukm (yargı, karar) (ara.) + lü (ile, birlikte, sahibi) (tür.) * hakkında karar verilmiş, yargılanmış, mahkeme kararıyla belirli bir ceza almış kişi

hükümran : ara., far. * hukm (yargı, karar) (ara.) + ran (yapan, eden kişi) (far.) * yönetici, egemen, hükmeden

hükümsüz : ara., tür. * hukm (yargı, karar) (ara.) + süz (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) (tür.) * geçersiz, etkisiz, bağlayıcılığı olmayan, batıl

hülagu : moğ. * höligü (komutan, hükümdar, şah, padişah) * Cengiz Han soyundan gelen Moğol hükümdarlarını tanımlamak için kullanılan ünvan;

hülasa : ara. * halasa (arı olmak, arınmak, saflaşmak, temizlenmek, karışımdan kurtulmak, öz hale gelmek), halis (öz, saf, arı, katışık olmayan, katışıksız, katıksız) * bir olgunun, konunun, metnin veya olayın ana hatlarını, en önemli noktalarını kısaca ifade eden özet; özü, kısa anlatımı; sonuç veya nihai değerlendirme, öz, özet, özetleme

hülle : ara. * halla (girmek, içeri girmek, içine girmek, duhul etmek, dahil olmak) * içeri girme, örtme, elbise (hull (zarf, kapsayan), hole (delik), hall (hol, giriş yeri, koridor) (ing.), hüllen (örtmek, kaplamak, kapsamak), Hülle (kın, kılıf), Halle (hol, giriş yeri, koridor) (alm.) )

hülya : gre., far. * hole (kara safra, eski tıbba göre bünyeyi oluşturan dört ana maddeden biri) (gre.); hulya (hayal, düş, imajinasyon, kara sevda, melankoli) (far.) * düş, hayal, imgelem, imajinasyon, zihinsel tasavvur; kadın ismi

hüm : ara. * hum (üçüncü çoğul eril şahıs zamiri, onlar) * üçüncü çoğul eril şahıs zamiri, onlar, onları, onların (dişil olan "hünne")

hüma : far. * huma, hümay, kumay, umay (kutlu, uğurlu, mübarek), hümayun (padişaha ait, kutlu) * vulturidae cinsinden kar kuşu, akbaba; Türk mitolojisi olan Tengricilik’te, İslam mitolojisinde ve klasik edebiyatta üzerine gölgesi düştüğü kişiye devlet, şans, zenginlik ve saltanat getirdiğine, asla yere konmayıp görünmeyecek şekilde çok yükseklerde ve dinlenmeksizin sürekli uçtuğuna inanılan efsanevi kuş, cennet kuşu, huma, hümay, humay, kumay

hümanist : lat. * humanus (insanla ilgili, insani) (humus (toprak, yer, yer yüzü) + anus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + ista (-cı, destekçi, yandaş, ile ilgili) * insan sevgisini ve değerini ön planda tutan, insan merkezli düşünceyi savunan kimse

hümaniter : lat. * humanus (insanla ilgili, insani) (humus (toprak, yer, yer yüzü) + anus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + itas (isim yapım ve durum eki) + aris (ile ilgili, -a ait) * insancıl, iyiliksever, yardımsever

hümanizm : lat. * humanus (insanla ilgili, insani) (humus (toprak, yer, yer yüzü) + anus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * insan değerlerini ve insan sevgisini temel alan felsefi, kültürel ve etik düşünce sistemi

hümayun : far., ara. * humayun (yüce, ulu, büyük, kutsal, muhteşem, mübarek, padişaha ait) (huma (yücelik simgesi Huma kuşundan) + yun (ile ilgili, gibi) ) (huma (yücelik simgesi Huma kuşundan) + yun (ile ilgili, gibi) ) * Osmanlı'da padişahın yüceliğini ve kutsallığını ifade eden yüce, ulu, kutsal anlamında ünvan ve sıfat; Türk musikisinde, Rast makamının süslü ve ağırbaşlı bir çeşidi olup, genellikle Re (D) perdesinden başlayarak Hüseyni ve Hüzzam ara perdeleriyle zenginleşen; derin, ihtişamlı ve saygı uyandıran bir duygu taşıyan; usul olarak ağır aksak veya devr-i kebir gibi geniş usullerle icra edilen; melodik yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı, süzgeç perdelerle akıcı ve ölçülü geçişlere olanak tanıyan; teşrifatlarda ciddi ve temkinli hareketlerle karakteristik motiflerin öne çıktığı bir makam

hümeyra : ara. * ahmer, hamra (kırmızı, kızıl, pembe), humayr (kızıl, kırmızı, al rengi) + a (dişil eki) * kızılcık, kırmızıcık, pembecik; kadın ismi

hümeze : ara. * humaza (sövmek, kötü söz söylemek, kötülemek, kötü konuşmak, dedikodu yapmak, çekiştirmek; kınamak, taşlamak, kötülemek, suikast veya dedikodu yoluyla zarar vermek) * sövme, kötü söz söyleme, başkasına hakaret etme, kötüleyici konuşma, kötü konuşma, çekiştirme, hemmazlık; Kur'an'ın 104. suresinin ismi

hümidifikasyon : lat. * humidus (nemli, rutubetli, yaş, ıslak) + ficatio (yapma, etme, eyleme) (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + tio (isim yapım eki) ) * nemlendirme, havadaki nem oranını artırma işlemi

hümor : lat. * humor (sıvı, nem, sıvı madde, akışkan madde) * eski tıp kuramında vücuttaki dört temel sıvıdan (kan, balgam, sarı safra, kara safra) biri; ruh hali ve fiziksel sağlık üzerinde etkili olduğu düşünülen bedensel sıvı; mizah, espri (humidus (nemli, rutubetli, yaş, ıslak) (lat.); humidity, humidité (nem, rutubet) (ing., fra.), humide (nemli, rutubetli) (fra.) )

hümoral : lat. * humor (sıvı, nem, sıvı madde, akışkan madde) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * vücuttaki sıvılarla ilgili; humoral teoriye (bedendeki dört sıvı kuramı) ile ilgili (kan (dem, haima, blood), sarı safra (safra, chole, yellow bile), kara safra (sevdâ, melan chole, black bile), balgam (phlegma, phlegm) )

hümud : ara. * hamada (sönmek; azalmak, zayıflamak), hamid (sönmüş; azalmış, zayıflamış) * sönme; azalma, zayıflama

hümum : ara. * hamm (keder, tasa, kaygı, dert, üzüntü, gam) * tasalar, kederler, üzüntüler, dertler, kaygılar; ruhu sıkan içsel sıkıntılar

hüner : far. * honar, hunar (ho (iyi, güzel) + nar (erkeklik, yürek, cesaret, yiğitlik, güç, kudret) * ustalık, yetenek, marifet, bilgi, beceri, erdem, sanat

hünermendi : far. * hunar (ustalık, yetenek, marifet, bilgi, beceri, erdem) ( (ho, hu (iyi, güzel) + nar (erkeklik, yürek, cesaret, yiğitlik, güç, kudret) ) + mend (-cı, yapan, eden kimse; ile ilgili, -a ait) * yetenekli, becerikli, hünerli, marifetli

hünername : far. * hunar (ustalık, yetenek, marifet, bilgi, beceri, erdem) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) * Seyyid Lokman'ın tezhip ve minyatürlerle süslü Şehname vezninde yazılmış mesnevisi

hüngür : tür. * hüngür (ağlama sesinden ses yansımalı kelime) * yüksek ve kesintisiz ağlama veya ses çıkarma hali; içli ve gür sesle ağlayan

hünkar : ara., far. * huda (Tanrı, ilah) + vend (sahip, efendi, rabb, yüce kişi) + gar (-cı, yapan, eden eki) * Tanrı sahibi; efendi, hükümdar, ulu kişi, padişah, sultan, kral

hünkarbeğendi : far., tür. * hunkar (efendi, hükümdar, ulu kişi, padişah, sultan, kral) (huda (Tanrı, ilah) + vend (sahip, efendi, rabb, yüce kişi) + gar (-cı, yapan, eden eki) ) (far.) + beğendi (sevdi, hoşlandı) (tür.) * Osmanlı mutfağından gelen, közlenmiş patlıcanla hazırlanan ve genellikle etle birlikte sunulan klasik bir Türk yemeği

hünnap : gre., ara., far. * zizyphus (üzüm) (gre.); jujuba (üzüm) (lat.); inab (üzüm) (ara.), unnab (far.) * iğde benzeri, çekirdekli ve yenilebilir, vitaminli üzüm cinsi bir meyve, jujube

hünnes : ara * hanasa (sinmek, dönmek, döneklik yapmak), hanis (sinen, dönen, döneklik yapan) * sinenler, dönenler, döneklik yapanlar, hanisler

hünsa : ara. * hu, huve (erkek için üçüncü tekil şahıs zamiri) + unsa (dişi, kadın, kız) * çift cinsiyetli, erdişi, hermafrodit

hür : ara. * harra (hür olmak, serbest olmak; sıcak olmak), harara (özgürleştirmek, serbest bırakmak; yazıya geçirmek, kaleme almak) * özgür, bağımsız, serbest, salınmış, başkasının boyunduruğunda olmayan

hür irade : ara. * hurr (özgür, hür, serbest, bağımsız) + erada (istemek, arzulamak, dilemek), irade (istek, arzu, dilek) * bağımsız ve özgürce karar verme yetisi; bireyin dış etkenlerden bağımsız, kendi bilinçli tercih ve kararlarıyla hareket edebilme kapasitesi

hüreyre : ara. * hirra (kedi), hurayra (küçük kedi, yavru kedi, kedicik) * İslam tarihinde, özellikle Hz. Muhammed’in sahabelerinden biri olan ve hadis rivayetleriyle tanınan Abd al-Rahman ibn Sakhr el-Hüreyri’yi ifade eden özel isim

hürle : tür. * hürle (burçak cinsinden hububat (tahıl) ) * baklagiller familyasından, genellikle hayvan yemi olarak yetiştirilen veya taneleri un hâline getirilerek tüketilen bir cins burçak bitkisini ve bu bitkinin taneleri

hürmet : ara. * harama (yasaklamak, engellemek, mahrum etmek, menetmek, uzak tutmak, dokunulmaz kılmak, kutsal sınır koymak; saygı göstermek, kutsal saymak, değer vermek) + et (isim yapım eki) * saygı, takdir ve itibar gösterme, kutsal addetme

hürmeten : ara. * hurmet (saygı, takdir ve itibar gösterme, kutsal addetme) + en (zarf/belirteç eki) * hürmet olarak, hürmet olsun diye; hürmet, saygı ve ikram maksadıyla

hürmetkar : ara., far. * hurmet (saygı, takdir ve itibar gösterme, kutsal addetme) (ara.) + gar, kar (-cı, yapan, eden eki) (far.) * saygı gösteren, hürmet eden; başkalarına karşı saygılı, nazik ve itinalı davranan kişi veya tutum

hürmüz : far. * ahura, hur (tanrı, ilah, ilahi varlık) + mazda (bilgelik, hikmet) * İranlıların eski dini olan Zerdüşt inanışında Hayır Tanrısı (Ahura Mazda)

hürrem : ara.* hurre (esir veya cariye olmayan hür kadın, özgür kadın) (hurr (özgür, serbest) + e (dişilik eki) ) + m (son ek) * neşeli, sevinçli, mutlu eden, hür olan

hürriyet : ara. * harra (hür olmak, serbest olmak, bağımsız olmak; sıcak olmak), harara (özgürleştirmek, serbest bırakmak; yazıya geçirmek, kaleme almak), hurr (özgür, hür, serbest, bağımsız) + iyet (isim yapım ve durum eki) * özgürlük, bağımsızlık, serbestlik

hürya : lat. * furia (öfke, delilik, çılgınlık; aniden bastıran yoğunluk, taşkınlık, akın; hep birden hücum etme, ses çıkarma) * hep birlikte, cümbür cemaat, toplu olarak, kalabalık bir biçimde, topluca

hüryemez : ara., tür. * hurr (özgür, hür, serbest, bağımsız) (ara.) + yemez (tüketmeyen, yemek eylemini gerçekleştirmeyen, beslenmeyen, gıda almayan) (tür.) * sonbaharda olgunlaşan, iri taneli, sulu, hafif ekşimsi ve uzun süre dayanabilen iri, basık yuvarlak şekilli, sarı-yeşilimtırak renkli, sulu ve mayhoş lezzette bir tür elma; malını mülkünü yemeyip biriktiren, aşırı cimri veya pısırık/pinti kimse (mecazi)

hüsam : ara. * hasama (kesmek, sona erdirmek, karara bağlamak) * kılıç, savaş aracı; düşmanlık, mücadele, çekişme, kavga; karanlığı, batılı veya düşmanı kesip atan keskin irade ve kat'i delil

hüsamettin : ara. * hasama (kesmek, sona erdirmek, karara bağlamak), hisam, husam (kılıç, savaş aracı; düşmanlık, mücadele, çekişme, kavga; karanlığı, batılı veya düşmanı kesip atan keskin irade ve kat'i delil) + el (ön ek, artikel) + deyn, din (borç, yükümlülük, itaat, haysiyet) * dinin kılıcı; İslam'ı koruyan savaşçı, dinin savunucusu; özellikle Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde erkek adı olarak kullanılmış, dini otoriteyi ve gücü simgeleyen onur ünvanı

hüsban : ara. * hasaba (saymak, ölçmek, hesap etmek, tartmak; sanmak, zannetmek) * sayma, sayma, sayılarla işlem yapma, aritmetik; sayma, ölçme, değer biçme veya borç-ödeme gibi işlemleri ifade eden kavram, aritmetik, hesap; azap, sıkıntı; şer; koltuk yastığı

hüseyin : ara. * hasan, hasen (güzel, iyi, hoş), huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) * küçük güzel; erkek ismi

hüseyni : ara. * hasan, hasen (güzel, iyi, hoş), huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türk musikisinde, yedeni rast, durağı dügah, güçlüsü hüseyni perdesi, karakteristik asma karar perdesi çargah olan, Rast makamından türeyen, genellikle Rast perdesinden başlayıp Hüseyni perdesi (3. perde, Segâh) ve 5. perde (Çârgâh) arasında yoğunlaşan; hüzünlü, içten ve naif bir duygu taşıyan, usul olarak semâi veya aksak usullerle icra edilen; melodik yapısında küçük ve büyük ikililerin dengeli kullanıldığı, süzgeç perdelerle yumuşak geçişlerin yapıldığı, teşrifatlarda serbest ve akıcı hareketlere olanak tanıyan; klasik Türk müziğinin en temel ve en çok kullanılan makamlarından biri

hüseyni-acem : ara. * huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + acem (İranlı; yabancı) * Türk musikisinde, Hüseyni makamının Acem makamıyla harmanlandığı, genellikle La (A) veya Re (D) perdesinden başlayarak Hüseyni ve Acem ara perdeleriyle zenginleşen; hüzünlü ve içli bir duygu taşıyan, usul olarak aksak veya semâi usullerinde icra edilen; melodik yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı, süzgeç perdelerle yumuşak ve akıcı geçişlere olanak sağlayan, teşrifatlarda serbest hareketlerle kendine özgü ifade ve motifler barındıran bir makam

hüseyni-araban : ara., gre. * huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) + rabboni (şef, yetiştirici, öğretmen) (gre.); rabba (yetiştirmek, büyütmek, eğitmek, öğretmek, terbiye etmek), rabb (yetiştirici, öğretmen) (ara.) * Türk musikisinde, Hüseyni makamının Araban makamıyla kaynaşması sonucu oluşan, genellikle Re (D) veya La (A) perdesinden başlayarak Hüseyni ve Araban ara perdeleriyle zenginleşen; hüzünlü ve derin bir duygu taşıyan, usul olarak aksak veya semâi usullerinde icra edilen; melodik yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı, süzgeç perdelerle yumuşak geçişlere izin veren, teşrifatlarda serbest ve akıcı hareketlerle karakteristik motifler barındıran bir makam

hüseyni-aşiran : ara., gre. * huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + aşiran (aşiretten türemiş, kabile ile ilgili; onuncu olan, onlu) (aşr, aşere (on), aşir (onuncu; dost) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Türk musikisinde, Hüseyni makamının Aşiran makamı ile birleşerek oluşan, genellikle Re (D) veya La (A) perdesinden başlayıp Hüseyni ve Aşiran ara perdeleriyle zenginleşen; derin, hüzünlü ve coşkulu bir duygu taşıyan, usul olarak aksak veya semâi usullerinde icra edilen; melodik yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı, süzgeç perdelerle akıcı ve yumuşak geçişlere olanak tanıyan; teşrifatlarda serbest ve hareketli motiflerle kendine özgü ifadeler barındıran bir makam

hüseyni-aşiran-ı cedid : ara. * huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + aşiran (aşiretten türemiş, kabile ile ilgili; onuncu olan, onlu) (aşr, aşere (on), aşir (onuncu; dost) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + i (tamlama eki) + cedid (yeni) * Türk musikisinde, Hüseyni ve Aşiran makamlarının yeni (cedid) bir sentezi olup, genellikle Re (D) veya La (A) perdesinden başlayarak Hüseyni, Aşiran ve ara perdeleriyle melodik zenginlik kazanan; hüzünlü ve içli bir ifade taşıyan, usul olarak aksak veya semâi usullerinde icra edilen; küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı, süzgeç perdelerle yumuşak ve akıcı geçişlere olanak sağlayan; teşrifatlarda serbest ve esnek hareketlerle kendine özgü melodik motifler barındıran bir makam

hüseyni-buselik : ara. * huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ebu (baba, ata) + salaka (yola gitmek, yolculuk etmek), selik, salik (yola giren, yol yürüyen, yolcu, bir yola girmiş olan; yol, iz) * Türk musikisinde, Hüseyni ve Buselik makamlarının birleşimiyle oluşan, genellikle Re (D) veya La (A) perdesinden başlayıp Hüseyni ve Buselik ara perdeleriyle zenginleşen; hüzünlü ve duygusal bir ifade taşıyan, usul olarak aksak veya semâi usullerinde icra edilen; melodik yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı, süzgeç perdelerle akıcı geçişlere olanak tanıyan; teşrifatlarda esnek ve hareketli motiflerle kendine özgü ifadeler barındıran bir makam

hüseyni-gerdaniye : ara., far., tür. * huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) + gardan (boynun ön kısmı, ense ile göğüs arası; dönmek, döndürmek, çevirmek, çevrilmek) (far.) + iye (yer ve durum eki) (ara.) * Türk musikisinde, Hüseyni makamının Gerdaniye makamıyla birleşerek oluşan, genellikle Re (D) veya La (A) perdesinden başlayıp Hüseyni ve Gerdaniye ara perdeleriyle zenginleşen; hüzünlü, derin ve içten bir duygu taşıyan; usul olarak aksak veya semâi usullerinde icra edilen; melodik yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı, süzgeç perdelerle yumuşak ve akıcı geçişlere olanak tanıyan; teşrifatlarda serbest ve hareketli motiflerle kendine özgü ifade ve karakteristik melodiler barındıran bir makam

hüseyni-geveşt : ara., far., tür. * huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) + gevah (ferahlık, açıklık) + eşt (isim yapım eki) (far.) * Türk musikisinde, Hüseyni makamının Geveşt makamıyla kaynaşması sonucu oluşan, genellikle Re (D) veya La (A) perdesinden başlayarak Hüseyni ve Geveşt ara perdeleriyle zenginleşen; hüzünlü ve içli bir duygu taşıyan; usul olarak aksak veya semâi usullerinde icra edilen; melodik yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı, süzgeç tonlarla akıcı ve yumuşak geçişlere olanak sağlayan; teşrifatlarda serbest ve esnek hareketlerle karakteristik motifler barındıran bir makam

hüseyni-horasani : ara., far., tür. * huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) + hur (güneş, ışık, parlaklık) + asan (gelen, doğan, yükselen) (far.) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) * Türk musikisinde, Hüseyni makamının Horasani makamıyla birleşmesiyle oluşan, genellikle Re (D) veya La (A) perdesinden başlayıp Hüseyni ve Horasani ara perdeleriyle zenginleşen; hüzünlü ve mistik bir ifade taşıyan, usul olarak aksak veya semâi usullerinde icra edilen; melodik yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı, süzgeç perdelerle yumuşak ve akıcı geçişlere olanak sağlayan; teşrifatlarda serbest ve hareketli motiflerle kendine özgü duygusal atmosferler yaratan bir makam

hüseyni-kürdi : ara. * huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + kurd (Kürt) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türk musikisinde, Hüseyni ve Kürdi makamlarının birleşiminden oluşan, genellikle Re (D) veya La (A) perdesinden başlayıp Hüseyni ve Kürdi ara perdeleriyle zenginleşen; hüzünlü ve içli bir duygu taşıyan, usul olarak aksak veya semâi usullerinde icra edilen; melodik yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı, süzgeç perdelerle yumuşak ve akıcı geçişlere olanak tanıyan; teşrifatlarda esnek ve hareketli motiflerle kendine özgü ifadeler barındıran bir makam

hüseyni-nevruz : ara., far. * huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) + nevruz (yeni gün) (nev (yeni, taze) + roz, ruz (gün) ) (far.) * Türk musikisinde, Hüseyni makamının Nevruz makamıyla birleşmesi sonucu oluşan, genellikle Re (D) veya La (A) perdesinden başlayıp Hüseyni ve Nevruz ara perdeleriyle zenginleşen; derin, hüzünlü ve neşeli tonların harmanlandığı; usul olarak aksak veya semâi usullerinde icra edilen; melodik yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı, süzgeç tonlarla akıcı ve yumuşak geçişlere olanak tanıyan; teşrifatlarda serbest ve hareketli motiflerle kendine özgü ifadeler barındıran bir makam

hüseyni-nikriz : ara., far. * huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) + nikris (damla hastalığı, gut) (nik (iyi, güzel, hoş) + ris, riz (akıtmak, dökmek) ) (far.) * Türk musikisinde, Hüseyni ve Nikriz makamlarının birleşimiyle oluşan, genellikle Re (D) veya La (A) perdesinden başlayıp Hüseyni ve Nikriz ara perdeleriyle zenginleşen; hüzünlü ve hareketli bir duygu taşıyan, usul olarak aksak veya semâi usullerinde icra edilen; melodik yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı, süzgeç tonlarla akıcı ve dinamik geçişlere olanak tanıyan; teşrifatlarda esnek ve canlı motiflerle kendine özgü ifadeler barındıran bir makam

hüseyni-rehavi : ara., far. * huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + rahava (yumuşak olmak, gevşemek) + i (ile ilgili, sıfat yapım eki) * Türk musikisinde, Hüseyni makamının Rehavi makamıyla kaynaşması sonucu oluşan, genellikle Re (D) veya La (A) perdesinden başlayıp Hüseyni ve Rehavi ara perdeleriyle zenginleşen; hüzünlü, derin ve içten bir duygu taşıyan, usul olarak aksak veya semâi usullerinde icra edilen; melodik yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı, süzgeç perdelerle yumuşak ve akıcı geçişlere olanak sağlayan; teşrifatlarda serbest ve hareketli motiflerle kendine özgü ifade ve karakteristik melodiler barındıran bir makam

hüseyni-saba : ara., far. * huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) + saba (gün doğusundan esen hoş ve latif rüzgar) (far.) * Türk musikisinde, Hüseyni makamının Saba makamıyla birleşiminden oluşan, genellikle Re (D) veya La (A) perdesinden başlayıp Hüseyni ve Saba ara perdeleriyle zenginleşen; hüzünlü, içli ve derin bir duygu taşıyan; usul olarak aksak veya semâi usullerinde icra edilen; melodik yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı, süzgeç perdelerle yumuşak ve akıcı geçişlere olanak tanıyan; teşrifatlarda serbest ve esnek hareketlerle kendine özgü ifadeler barındıran bir makam

hüseyni-şehnaz : ara., far. * huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) + şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet güzelliği) (şah, şeh (padişah, hükümdar, kral) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik) ) (far.) * Türk musikisinde, Hüseyni makamının Şehnaz makamıyla birleşmesi sonucu oluşan, genellikle Re (D) veya La (A) perdesinden başlayıp Hüseyni ve Şehnaz ara perdeleriyle zenginleşen; hüzünlü ve naif bir duygu taşıyan, usul olarak aksak veya semâi usullerinde icra edilen; melodik yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı, süzgeç perdelerle yumuşak ve akıcı geçişlere olanak sağlayan; teşrifatlarda serbest ve hareketli motiflerle kendine özgü ifadeler barındıran bir makam

hüseyni-zemzeme : ara., far. * huseyn (küçük, sevimli, değerli güzel, küçük güzel) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) + zamzama (bol akan kaynak; coşkulu müzik), zemzeme (nağme, hoş ses; geniz ve boğaz ile ezgili ses çıkarmak; belirsiz ses, yüksek olamayan ses, titreme, vızıltı, fısıltı, mırıldanma) (far.) * Türk musikisinde, Hüseyni makamının Zemzeme makamıyla birleşmesiyle oluşan, genellikle Re (D) veya La (A) perdesinden başlayıp Hüseyni ve Zemzeme ara perdeleriyle zenginleşen; hüzünlü ve içli bir ifade taşıyan; usul olarak aksak veya semâi usullerinde icra edilen; melodik yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı, süzgeç tonlarla akıcı ve yumuşak geçişlere olanak tanıyan; teşrifatlarda serbest ve esnek hareketlerle kendine özgü motifler barındıran bir makam

hüsn : ara. * hasan, hasen (güzel, iyi, hoş), ihsan (iyilik, güzellik, hoşluk), ahsen (en güzel) * güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet

hüsna : ara. * hasan, hasen (güzel, iyi, hoş), ihsan (iyilik, güzellik, hoşluk), ahsen (en güzel) * en güzel (dişil yani müennes olarak)

hüsn-i an : ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (tamlama eki) + an (-den, -dan, -hakkında, ilgili olarak, üzerinden) * güzellik, güzel ile ilgili; Türk musikisinde, Re (D) perdesinden başlayarak Hüseyni temel dizisini kullanan, ara perde ve geçişlerle zenginleşmiş, küçük ve büyük aralıkların dengeli olduğu, hüzünlü ve zarif bir duygu taşıyan; aksak veya semâi usullerinde icra edilen, süzgeç tonlarla yumuşak geçişlere olanak sağlayan, teşrifatlarda serbest ve akıcı melodik motiflerle kendine özgü ifadeler barındıran bir makam

hüsn-i niyet : ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + niyet (amaç, maksat, kast, hedef, gaye) * iyi niyet, güzel niyet

hüsn-i ta’lil : ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (tamlama eki) + all (bağlamak, dayandırmak, ilişkilendirmek), illet (bağlanmış, yapışmış sorun), illiyet (bağ), millet (bağlanmış olan), ta’lil (dayandırma, bağlama, ilişkilendime) * bir olayı, gerçek nedeninin dışında daha güzel ve hayali bir nedene dayandırarak açıklama sanatı

hüsn-i ta'bir : ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (tamlama eki) + abara, ibara (ifade etmek, yorumlamak, belirtmek, açıklamak), tabir (yorum, yorumlama) * olumlu yorum, güzel yorum, iyi yorum; olumsuz algılanan bir durumu olumlu yorumlama

hüsn-i tedbir : ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (tamlama eki) + dabbara (sonunu düşünmek, düzenlemek, planlamak, yol séçmek, yol belirlemek, düşünmek), tedbir (yol tutma, yol belirleme, tutulan yol, uygun hareket; önlem) * iyi düşünülerek tutulan yol, güzel yol, uygun yol

hüsn-i telakki : ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (tamlama eki) + laka (karşılaşmak, buluşmak, kavuşmak), telakki (karşılama, addetme, kabul etme, bulma, anlama, karşılama, alma; anlayış, görüş) * olumlu ve iyi niyetle kabul etme veya yorumlama; düşünce, niyet veya durumu hoş ve olumlu biçimde algılama, iyi kabul etme, güzel addetme, güzel bulma, anlayış gösterip iyi niyetle kabul etme

hüsn-i zan : ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + ı (tamlama eki) + zann (sanı, tahmin, zannetme, kesin olmayan kanaat, düşünce, fikir) * iyi niyetli düşünce, olumlu kanaat, bir olay veya bir kişi hakkında iyi düşünme

hüsniye : ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + iye (durum ve dişilik eki) * güzelliğe dair olan, güzellikle ilgili; güzel, zarif kadın; kadın ismi

hüsnü : ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * güzelliğe sahip olan; güzel, zarif, iyi huylu kimse

hüsnü hal : ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (tamlama eki) + hal (durum, vaziyet) * güzel durum, hoş hal, iyi durum, iyi hal; bir kimsenin yaşayışında uygunsuz bir şey bulunmama durumu

hüsnühat : ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (tamlama eki) + hat (çoğul eki) * güzellikler, güzel şeyler, hoş özellikler

hüsnükabul : ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (tamlama eki) + kabul (onay, onaylama, iyi karşılama, olumlu addetme) * iyi niyetle kabul etme, olumlu karşılama, iyi karşılama

hüsnükuruntu : ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (tamlama eki) + kuruntu (korku, endişe, kaygı, evham, şüphe) * güzel endişe, olumlu kuruntu; genellikle gerçekçi olmayan ama iyi niyetle yapılan varsayım veya düşünce

hüsnüniyet : ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (tamlama eki) + niyet (niyet (amaç, maksat, kast, hedef, gaye) * iyi niyet, hayırlı düşünce, olumlu maksat

hüsnütabir : ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (tamlama eki) + abara, ibara (ifade etmek, yorumlamak, belirtmek, açıklamak), tabir (yorum, yorumlama) * olumlu yorum, güzel yorum, iyi yorum; olumsuz algılanan bir durumu olumlu yorumlama

hüsnütelakki : ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (tamlama eki) + laka (karşılaşmak, buluşmak, kavuşmak), telakki (karşılama, addetme, kabul etme, bulma, anlama, karşılama, alma; anlayış, görüş) * olumlu ve iyi niyetle kabul etme veya yorumlama; düşünce, niyet veya durumu hoş ve olumlu biçimde algılama, iyi kabul etme, güzel addetme, güzel bulma, anlayış gösterip iyi niyetle kabul etme

hüsnüteveccüh : ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (tamlama eki) + vech (yüz, çehre, surat; suret; yön, taraf), teveccuh (ilgi, alaka, yönelme, yüz çevirme, yüzünü bir şeye veya kişiye dönme) * güzel ilgi, olumlu alaka, saygı, sevgi veya hoşgörüyle yönelme, iyi niyetli yaklaşım

hüsnüyusuf : ara. * husn (güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet) + i (tamlama eki) + yusuf (güzel, hoş; Hz. Yusuf'un isminden) * Yusuf’un güzelliği, güzel Yusuf

hüsr : ara. * hasara, hasira (zarar vermek, hasarlamak, kaybettirmek, eksiltmek, noksan olmak, zarar görmek, ziyan olmak, kayba uğramak) * hasar, zarar, ziyan, kayıp, eksilme (hazard, hasard (tehlike, zarar) (ing., fra.) )

hüsran : ara. * hasara, hasira (zarar vermek, hasarlamak, kaybettirmek, eksiltmek, noksan olmak, zarar görmek, ziyan olmak, kayba uğramak) + an (isim yapım eki) * zarara uğrama, hasarlanma, kayba uğrama

hüsrev : ave., far. * hu (iyi, güzel, hoş) + srav (duyma, duyum, ün, nam) * iyi namlı, namı güzel, ünlü; güzel, iyi, soylu; erkek ismi; hükümdar, sultan, şah, padişah, melik

hüsün : ara. * hasan, hasen (güzel, iyi, hoş), ihsan (iyilik, güzellik, hoşluk), ahsen (en güzel) * güzellik, iyilik, hoşluk, zarafet

hüşyar : far. * huş (akıl, fikir, zeka) + yar (ile ilgili, -a ait, sahibi) * uyanık, akıllı, zeki, ayık, uslu

hüt : ara. * uhud (aşırı derecede, patlayacak kadar çok şişme, aşırı kabarma)* bir hastalık nedeniyle gövdesi, özellikle de karnı çok şişme, kabarma

hütame : ara. * hatama (kırmak, ufalamak, ufalayıp tahrip etmek) * artık, kırıntı, çerçöp, sofrada kalan yemek artığı; kesinti, kırpıntı; gayya kuyusu, cehennemin beşinci tabakası

hüthüt : ara. * hud (ötüş sesi, çağrı temalı ses yansımalı kelime) + hud * gökkuzgunumsular takımının, ibibikgiller familyasında yer alan, uzunluğu 30 cm’e yakın, gagası uzun yay biçiminde, tüyleri turuncu-kahverengi, başı sorguçlu (uzun tüy demetli) olan kısa kanatlı kuş türü, çavuşkuşu, ibibik; Kur’an’da, Hz. Süleyman’ın Sebe melikesine kitap göndermek için kullandığı haberci kuş

hüve : ara. * hi, hu (üçüncü tekil eril şahıs zamiri, o) * üçüncü tekil eril şahıs zamiri, o

hüvelbaki : ara. * huve (o) + el (ön ek, artikel) + baki (daim, sonsuz, ebedi, devamlı, kalıcı) * O bakidir; Allah'a atfen

hüveyda : far. * hu (iyi, güzel) + peyda (belli, ortaya çıkmış, meydana çıkmış, görünür, zuhur etmiş) * açık, belli, aşikar, zahir

hüviyet : ara. * huve (o (erkek üçüncü tekil şahıs zamiri) ) + iyet (durum eki) * kimlik, kişilik, şahsiyet, varlık

hüviyet cüzdanı : ara., far. * huve (o (erkek üçüncü tekil şahıs zamiri) ) + iyet (durum eki) (ara.) + cuzdan (evrak çantası) (cuz (parça, kesim, kısım, bölüm) + dan (-lık, araç eki; kap, muhafaza eden şey) ) * kimlik belgesi, kimlik kartı

hüyük : tür. * höy (yüksek, yükselme, yığılma, kabarma) + ük (isim yapım eki) * yığma tepe, tümsek, yüksek yer; insan yerleşimlerinin yüzyıllar boyunca üst üste kurulmasıyla oluşan, içinde arkeolojik kalıntılar barındıran yapay toprak tepecik (high (yüksek) (ing.), hoch (yüksek), höchst (en yüksek) (alm.) )

hüzi : ara. * haza (elde etmek, almak, edinmek, ele geçirmek, kapmak, yakalamak), huzi (edinilen, sahip olunan; yerleşik, sabit; kedi yavrusu) (haz (zevk, tatmin) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * edinilen, sahip olunan; yerleşik, sabit; kedi yavrusu

hüzme : ara. * hazama (deste yapmak, demet yapmak, bağlamak, kucaklamak) * bir araya toplanmış nesne veya şeylerin küçük bir grubu veya demeti, küme, demet, deste, yığın, kucak dolusu olan, bir kucak şey, bir ışık kaynağından çıkan çubuk şeklindeki ışıltılar

hüzn : ara. * hazina (üzülmek, kederlenmek) * keder, gam, tasa, acı, melankoli, ıstırap, üzüntü

hüzün : ara. * hazina (üzülmek, kederlenmek) * keder, gam, tasa, acı, melankoli, ıstırap, üzüntü

hüzüv : ara. * haza, huzv (alay etmek, küçük düşürmek, eğlenmek, küçümsemek) * alay, alay etme, maskaralık, eğlence, küçümseme

hüzzam : ara. * hazama (sıkmak, bağlamak, sertleştirmek, kuşatmak, sıkıca sarmak), hizam (kuşak, bağ; sıkı sarma), hazam (gıcırtı, gümbürtü, tıngırtı, yay tıngırtısı) * gıcırtı, gümbürtü, tıngırtı, yayın tınlaması; Türk musikisinde, La (A) perdesinden başlayarak rast perde dizisini temel alan, karakteristik olarak hüzünlü ve derin bir duygu taşıyan, küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı; usul olarak semai veya aksak usullerinde icra edilen; melodik yapısında süzgeç tonlarla akıcı ve duygusal geçişlere olanak tanıyan; teşrifatlarda serbest ve hareketli motiflerle zenginleşen bir makam

hüzzam-ı cedid : ara. * huzzam (sikma, bağlama, sertleştirme; Türk musikisinde, La (A) perdesinden başlayarak rast perde dizisini temel alan, karakteristik olarak hüzünlü ve derin bir duygu taşıyan, küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı; usul olarak semâi veya aksak usullerinde icra edilen; melodik yapısında süzgeç tonlarla akıcı ve duygusal geçişlere olanak tanıyan; teşrifatlarda serbest ve hareketli motiflerle zenginleşen bir makam) + i (tamlama eki) + cedid (yeni) * Türk musikisinde hüzzam makamının yenilenmiş ve genişletilmiş versiyonu olan, genellikle La (A) perdesinden başlayarak Hüzzam temel dizisi ile birlikte yeni ara perdeler ve geçişlerle zenginleştirilmiş; hüzünlü ve derin ifade taşıyan; usul olarak semâi veya aksak usullerinde icra edilen; melodik yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı, süzgeç tonlarla yumuşak ve akıcı geçişlere olanak sağlayan; teşrifatlarda serbest ve esnek hareketlerle özgün motifler barındıran bir makam

hüzzam-ı kadim : ara. * huzzam (sikma, bağlama, sertleştirme; Türk musikisinde, La (A) perdesinden başlayarak rast perde dizisini temel alan, karakteristik olarak hüzünlü ve derin bir duygu taşıyan, küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı; usul olarak semâi veya aksak usullerinde icra edilen; melodik yapısında süzgeç tonlarla akıcı ve duygusal geçişlere olanak tanıyan; teşrifatlarda serbest ve hareketli motiflerle zenginleşen bir makam) + i (tamlama eki) + kadim (eski, geçmiş, gelmiş geçmiş, geçmişte kalmış) * Türk musikisinde, hüzzam makamının orijinal ve geleneksel (klasik) formu olan, rast ve segah tetrachordlarının birleşimiyle oluşan, hüzzam perdesi (dördüncü perde) vurgusuyla melankolik karakter taşıyan, usül olarak aksak veya semai ritimleriyle icra edilen makam

hüzzam-ı rumi : ara. * huzzam (sikma, bağlama, sertleştirme; Türk musikisinde, La (A) perdesinden başlayarak rast perde dizisini temel alan, karakteristik olarak hüzünlü ve derin bir duygu taşıyan, küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı; usul olarak semâi veya aksak usullerinde icra edilen; melodik yapısında süzgeç tonlarla akıcı ve duygusal geçişlere olanak tanıyan; teşrifatlarda serbest ve hareketli motiflerle zenginleşen bir makam) + i (tamlama eki) + rum (Rum) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türk musikisinde hüzzam makamının Anadolu ve Rumeli bölgelerinde gelişen varyantı olan, La (A) perdesinden başlayarak Hüzzam temel dizisiyle birlikte Rum tonalite unsurlarını içeren, klasik hüzzam dizisine göre bazı perdelerde farklı intonasyon ve seyirler içeren, melankolik karakterini koruyan, usül olarak aksak veya semai ritimlerle icra edilen yöresel bir makam çeşidi

hyacinthus : gre., lat. * Hyakinthos (Yunan mitolojisinde genç erkek adı) * Asparagaceae familyasına ait, Sümbül cinsini oluşturan soğanlı, ilkbaharda çiçek açan, hoş kokulu çiçekleriyle bilinen çok yıllık süs bitkisi cinsi

hyaenidae : gre., lat. * hyaina (sırtlan) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * sırtlanları kapsayan, güçlü çeneleri ve leşçil beslenmeleriyle tanınan etçiller familyası

hyaline : gre. * hyalos (cam, cam gibi saydam madde) + inos (sıfat yapım eki) * cam gibi saydam, renksiz veya yarı saydam görünümde olan, camsi, saydam, şeffaf

hyaloid : gre. * hualos, hyalos (cam, cam gibi saydam madde) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * cam gibi, cam gibi şeffaf; anatomi ve biyolojide gözde saydam ve jelatinimsi yapıya sahip olan hyaloid arter veya hyaloid zar gibi cam benzeri yapılar

hyaluronik asit : gre. * hyalos (cam, cam gibi saydam madde) + ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + ikos (ile ilgili,-a ait) (gre.) + acidum, acidus (ekşi, asit) (lat.) * glikozaminoglikan yapısında, kendi ağırlığının bin katına kadar su tutma özelliği olan, vücutta bağ dokusunda, eklem sıvısında, göz ve ciltte bulunan jel kıvamında polisakkarit yapılı madde (C6H10O7)

hyalüronidaz : gre. * hualos, hyalos (cam, cam gibi saydam madde) + ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) + ase (enzim belirtme eki) * dokular arasındaki hyaluronik asidi parçalayan ve dokuların geçirgenliğini artıran, tıpta özellikle hücre dışı matriksi parçalamada ve ilaçların dokulara yayılmasını kolaylaştırmada kullanılan enzim

hybrid : lat. * hybridus (melez, karışık kökenli, farklı soyların birleşiminden oluşan, melez, karışım) (hybris (aşırılık, taşkınlık) + idus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * genetik olarak farklı iki bireyin, türün, ırkın veya çeşidin çaprazlanması sonucunda ortaya çıkan, ebeveynlerinden alınan özelliklerin birleşimini taşıyan organizma, melez; iki farklı sistemin, malzemenin veya özelliğin bir araya gelerek oluşturduğu tekil yapı

hydra : gre. * hydor, hydros (su, sıvı) * tatlı sularda yaşayan, tüpsü gövdeli ve dokunaçlı knidlileri kapsayan cins adı; ayrıca Yunan mitolojisindeki çok başlı su yılanı

hydrangea : gre. * hydor, hydros (su, sıvı) + angeion (kasa, kap, hazne, damar, kanal) * Hydrangeaceae familyasına ait, su isteği yüksek, büyük ve gösterişli çiçek salkımları oluşturan süs çalısı cinsi

hydrangeaceae : gre., lat. * hydor, hydros (su, sıvı) + angeion (kasa, kap, hazne, damar, kanal) (gre.) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * Asya ve Kuzey Amerika başta olmak üzere dünyanın pek çok bölgesinde yetişen, çalı, sarmaşık, süs bitkileri, Ortancalar ve yakın akrabalarını kapsayan çiçekli bitkiler familyası

hydrobatidae : gre., lat. * hydor, hydros (su, sıvı) + batis (vatoz, vatoz balığı) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * açık denizlerde yaşayan, uçuş sırasında su yüzeyine yakın süzülen ve küçük yapılı deniz kuşlarını kapsayan fırtına kuşları familyası

hydrocaryaceae : gre., lat. * hydor, hydros (su, sıvı) + karyon (sert kabuklu meyve, ceviz) (gre.) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * Tarihsel sınıflandırmalarda kullanılan, su ortamında yetişen sert kabuklu meyveli bitkileri kapsadığı düşünülen eski bir bitki familyası

hydrocharis : gre. * hudros, hydros (su, sıvı) + kharis (zarafet, güzellik, hoşluk) * özellikle yüzeyde yüzen, su ortamında zarif yaprakları ve çiçekleri olan su bitkilerini ifade eden terim

hydrophilus : gre. * hydor, hudros, hydros (su, sıvı) + philos, philia (sevme, sevgi, hoşlanma) * suyu seven, suyla kolayca etkileşen veya suyu çeken madde veya özellik

hydros : gre. * hydor, hudros, hydros (su, sıvı, H2O formüllü akışkan madde) * Yunan mitolojisinde su canavarı, Hydra

hygieia : gre. * hygies (sağlıklı, sıhhatlı) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * sağlık, sıhhat, hijyen; Yunan mitolojisinde hastalıkların önlenmesi ve temizliğin koruyucusu olarak tanınan sağlık tanrıçası

hyla : gre., lat. * hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) (gre.) + a (isim yapım eki) (lat.) * ağaç kurbağalarını kapsayan klasik kurbağa cinsi

hyla arborea : gre., lat. * hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) (gre.) + a (isim yapım eki) + arbor, arboris (ağaç) + ea (isim yapım eki) (lat.) * Avrupa'da yayılış gösteren, ağaç ve çalılıklar üzerinde yaşayan yeşil ağaç kurbağası türü

hylidae : gre., lat. * hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * kuyruksuz iki yaşamlılar (Anura) takımına ait bir kurbağa familyası, ağaçkurbağasıgiller

hylobatidae : gre., lat. * hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) + bainein (yürümek, adım atmak, gitmek, ilerlemek), bates (yürüyen, adım atan, giden, ilerleyen) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Güneydoğu Asya'nın tropikal yağmur ormanlarında yaşayan kuyruksuz ve küçük yapılı insansı maymunlar olan Gibonları kapsayan, ağaçlarda yaşamaya ve braşiyasyona (kollarla sallanarak ilerlemeye) uyum sağlamış kuyruksuz primatlar familyası, gibongiller

hylocereus : gre., lat. * hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) + cereus (balmumu gibi, mumsu) (cera (balmumu, mum) + eus (ile ilgili, -a ait) ) * Cactaceae (kaktüsgiller) familyasına ait, gece açan büyük çiçekleri ve ejder meyvesiyle bilinen epifitik kaktüs cinsi

hymen : gre. * hymen (perde, örtü, zar) * vajina girişinde, labuyomine denilen küçük dudakların yaklaşık 1-1,5 cm gerisinde bulunan küçük ve ince doku parçası, kızlık zarı; Yunan mitolojisinde

hymenoptera : gre. * hymen (zar, ince deri, zar biçimli örtü) + pteryx, pterygos, ptera, pteron (kanat, yüzgeç) + a (taksonomik çoğul eki) * kanatları ince zar yapısında olan, arıları, eşek arılarını, karıncaları ve benzeri böcekleri kapsayan böcekler takımı, zar kanatlılar takımı

hyoid : gre. * hyoeides (U şeklinde; upsilon harfine benzeyen) (hy (Yunan harfi “upsilon”) + eidos (şekil, biçim) * dil kökü ile gırtlak arasında yer alan ve şekli Yunanca upsilon harfine benzediği için bu adla anılan U veya at nalı biçimli kemik

hyoscyamus : gre. * hyoskyamos (banotu) (hys (domuz) + kyamos (bakla, fasulye) ) * patlıcangiller (Solanaceae) familyasına ait, halk arasında banotu veya bengildek olarak bilinen, tropan alkaloitleri (hiyosiyamin, skopolamin vb.) içeren zehirli ve tıbbi bir bitki cinsi

hype : gre., ing. * hyper (yukarıda, üstünde, üzerinde, ötesinde) (gre.); hype (ing.) * bir ürün, kişi, olay veya düşünce hakkında yoğun tanıtım yaparak gerçek değerinin üzerinde ilgi ve beklenti oluşturma, abartılı reklam veya tanıtım yapma

hyperion : gre. * hyper (yukarıda, üstünde, üzerinde, ötesinde) + ion (isim veya sıfat yapım eki) * yüksek olan, yukarı bakan; Yunan mitolojisinde Titanlar kuşağından gökyüzü ve ışığın tanrısı olarak kabul edilen varlık

hyperloop : gre. * hyper (yukarıda, üstünde, üzerinde, ötesinde) + loop (döngü, halka, dönüş, ilmik, ilmek) * düşük basınçlı tüpler içinde manyetik levitasyon veya hava yastığı teknolojisiyle çok yüksek hızda (1000 km/s+) yolcu ve yük taşımayı hedefleyen yeni nesil ulaşım sistemi

hyperoodon : gre. * hyper (yukarıda, üstünde, üzerinde, ötesinde) + odous (diş), odontos (diş ile ilgili) * gagalı balinagiller (Ziphiidae) familyasına ait, bilinen iki ana türü (Hyperoodon ampullatus ve Hyperoodon planifrons) olan şişe burunlu balina cinsi

hypnos : gre. * hupnos, hypnos (uyku) * Yunan mitolojisinde Thanatos (ölüm) ile kardeş olan, rüyalar diyarının kapılarını açan mistik güç olarak tasvir edilen uyku tanrısı

hypogaea : gre. * hypo (alt, aşağı, altında, aşağıda, düşük) + gaia (yer, yeryüzü, toprak, dünya) * yeraltı; yeraltında bulunan yapılar veya canlıları tanımlamak için kullanılan, yer altı mağaraları, mezarlar veya toprak altı habitatları ifade eden terim

hyracoidea : gre., lat. * hyrax (faremsi küçük memeli; kaya tavşanı) (gre.) + idea (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * kaya tavşanı, daman veya hiraks olarak bilinen, tavşan büyüklüğünde otçul memeli hayvanların oluşturduğu taksonomik bir takım, kaya tavşanıgiller, damanlar, hirakslar

hyssopus : gre., lat. * hyssopos (kutsal ot, ezop otu) * Ballıbabagiller (Lamiaceae) familyasına ait, tıbbi ve aromatik özellikleri olan çok yıllık bitki cinsi

hystricidae : gre., lat. * hystrix (kirpi, oklu kirpi) (gre.) + -idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Eski Dünya oklu kirpilerini kapsayan kemiriciler familyası, oklukirpigiller, Eski Dünya oklu kirpileri

hz : alm. * hertz (Alman fizikçi Heinrich Hertz’in soyadından) * bir saniyedeki periyot veya titreşim sayısını (frekansı) ifade eden, frekansın SI birimi (1 Hz = saniyede 1 çevrim anlamına gelen ölçü birimi; frekans birimi (hz), frekans f=1/T; açısal frekans ω=2π/T=2πf)

I : gre. * iodum (ioeides (menekşe renkli) (gre.) + ium (element adı eki) (lat.) ) * atom numarası 53 olan, periyodik tablonun 17. grubunda bulunan, koyu renkli katı halde bulunan ve buharı mor renkli olan, tıp, antiseptikler, beslenme bilimi ve kimyasal sentezlerde kullanılan bir halojen element

ı : tür. * ı, I* Türkçe alfabedeki onbirinci harf ("H"den sonra, "İ"den önce)

I/O : ing. * input (girdi) + output (çıktı) * bilgisayar sistemine veri girişini ve sistemden veri çıkışını ifade eden genel kavram

IaaS : ing * infrastructure (altyapı) + as (olarak) + a (bir) + service (hizmet) * sunucu, depolama ve ağ altyapısının bulut üzerinden hizmet olarak sağlandığı model

IATA : ing. * international (uluslararası) + air (hava) transport (taşımacılık) + association (birliği) * emniyetli, güvenli ve ekonomik hava ulaşımını sağlayabilmek amacıyla 1945 yılında Havana, Küba'da kurulmuş olan havayolları arası bir kuruluş

ıberis : lat. * Iberia (İber Yarımadası) * Brassicaceae familyasına ait, Akdeniz kökenli, küçük beyaz veya pembe çiçekli süs bitkisi cinsi

ıbervillea : lat. * Iberville (Fransız subay ve kaşif Pierre Le Moyne d’Iberville) + ia (isim yapım eki) * Cucurbitaceae familyasına ait, Afrika kökenli, yumrulu köke sahip sarılıcı bitki cinsi

IC : ing. * integrated (tümleşik) + circuit (devre) * çok sayıda elektronik bileşenin tek bir yarı iletken çip üzerinde birleştirildiği devre

ıchneumonidae : gre., lat. * ikhneumon (iz süren, izleyici; iz süren hayvan) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * zar kanatlılar (Hymenoptera) takımından, dişileri, genellikle vücutlarından daha uzun, iğne benzeri yumurta bırakma organına (ovipozitör) sahip olan, yumurtalarını diğer böceklerin larva veya pupalarına bırakan, çoğu parazitoit yaşam biçimine sahip ince yapılı arılar (asalak arı, parazitoid yaban arısı, Darwin arısı) familyası

ıchthyophiidae : gre., lat. * ikhthyophis (kör solucan, kör yılan, kör kurbağa cinsi) (ikhthys (balık) + ophis (yılan) ) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * körsolucanları (sesilyanlar) içinde yer alan, tropikal Asya'da yaşayan bacaksız amfibileri (çift yaşamlılar) kapsayan familya

ıchthyophis : gre. * ikhthyophis (kör solucan, kör yılan, kör kurbağa cinsi) (ikhthys (balık) + ophis (yılan) ) * Körsolucanları (Sesilia) içinde yer alan, tropikal Asya'da yaşayan bacaksız amfibi cinsi

ICP : lat., gre. * intra (iç, içi, içinde, içeriye doğru, içte, içeride, içe yönelik) (lat.) + kranion (kafatası) (gre.); cranium (lat.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + pression (baskı, basınç) (fra.) (premere (bastırmak, baskılamak) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) ) * kafatası içerisinde yer alan beyin dokusu, kan ve beyin omurilik sıvısının (BOS) oluşturduğu ve milimetre civa (mmHg) cinsinden ölçülen kafa içi basınç seviyesi

ICT : ing * information (bilgi) + communication (iletişim) + technology (teknoloji) * bilgi ve iletişim teknolojilerinin bütünü

ıctaluridae : gre., lat. * ictalurus (kedigiller yayın balığı cinsi) (iktalos (yayın balığı) + oura (kuyruk) + us (isim yapım eki) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Kuzey Amerika'ya özgü tatlı su yayın balıklarını kapsayan balık familyası

ICU : ing. * intensive (yoğun) + care (bakım) + unit (birim) * hastanelerde, hayati tehlike taşıyan hastaların sürekli izlenip tedavi edildiği hastane yoğun bakım bölümü

ID : gre., lat., fra. * identitas (idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel) (gre.); identitas (idem (aynı) + itas (durum ve isim yapım eki) ) (lat.); identité (fra.) * bir olguyu diğerlerinden ayıran özellikleri, benliği veya özdeşliği ifade eden kavram, tanımlama, kimlik

ID : ing. * infectious (bulaşıcı) + disease (hastalık) * mikroorganizmalar yoluyla yayılan ve enfeksiyona sebebiyet veren hastalıklar

IDE : ing * integrated (bütünleşik) + development (geliştirme) + environment (ortam) * yazılım geliştirme araçlarını tek uygulamada birleştiren programlama ortamı

IDE : ing. * integrated (tümleşik, bütünleşik) + development (geliştirme) + environment (ortam) * yazılım geliştirme sürecini tek bir arayüzde toplayan programlama ortamı

ıdhak : ara. * dahika (gülmek) * güldürme, güldürülme

ıdin : ara. * ada (bölmek, parçalara ayırmak, dağıtmak) * parça parça olmuş, dağınık, bölük bölük, dağılmış, perakende olmuş

ıdtırab : ara. * daraba (vurmak, çarpmak, sarsmak), idtaraba (çalkalanmak, sarsılmak, düzensizleşmek) * sarsıntı, karışıklık, huzursuzluk, ıstırap

IEEE : ing. * institute (enstitü) + of (-) + electrical (elektriksel) + electronics (elektronik) + engineers (mühendisler) * elektrik ve elektronik mühendisliği alanında küresel standartlar geliştiren meslek kuruluşu

ığdır : tür. * ığ (akmak, sızmak, girmek, sokulmak, duhul etmek) + dır (isim yapım eki) * iğdir (iyi, büyük, ulu, ünlü, sahip) (Oğuz Han'ın altı oğlundan biri olan Deniz Han'ın en büyük oğlu olan İğdir Bey'den)

ığıl : tür. * ığ (akmak, sızmak, girmek, sokulmak, duhul etmek) + ıl (isim yapım eki) * yavaşça akan veya sızan sıvı; genellikle suyun sessizce akması, şırıltı sesi çıkararak akma hali

ığrıp : tür. * ığır (sürüklemek, çevirmek, yönlendirmek) + ıp (isim yapım eki) * özellikle nehir veya göl gibi iç sularda balık tutmak için kullanılan, iki ucu ipli, büyükçe ve sürüklenerek çekilen balık ağı

ıhlamak : tür. * ıh (hastalık veya sıkıntı ünlemi) + la (ek) + mak (fiil mastar eki) * hastalık nedeniyle veya yorgunluktan ıh ıh diye sesler çıkarmak

ıhlamur : gre. * philyra, phlamouri (ıhlamur ağacı) * hoş kokulu çiçekleri kurutularak çay olarak tüketilen, sakinleştirici, terletici ve solunum yollarını rahatlatıcı etkileriyle geleneksel tıpta sıkça kullanılan, yayvan yapraklı ve uzun ömürlü bir ağaç türü

ıhmak : tür. * ıh (çökmek, oturmak fiili kökü) + mak (fiil mastar eki) * özellikle deve gibi yük hayvanlarının dizlerini bükerek yere çökmesi, oturur pozisyona geçmesi eylemi

ıhn : ara. * ihn (boyalı veya renkli yün, tüy) * boyalı sof kumaş; renkli yün

ıhn-i menfuş : ara. * ıhn (boyalı sof kumaş; renkli yün) + i (tamlama eki) + menfuş (atılmış, savrulmuş, didilmiş) * didilmiş kumaş, hallac edilip atılmış renkli yün

ıkab : ara. * akb (aqb (ard, son, takip eden sonuç) * azap, mihnet, ceza

ıkınmak : tür. * ık (zorlanmak, kasılmak) + ın (edilgen fii eki) + mak (fiil mastar eki) * dışkılama, doğum veya ağır bir yük kaldırma gibi durumlarda karın kaslarını kasarak güç uygulamak

ıklığ : tür. * ık (ok; yayla çalınan çalgı) + lık (için olan, ile ilgili) * kemençe gibi üç kirişli küçük bir saz, iklik, kabak kemane

ılex : lat. * ilex (meşe benzeri herdem yeşil ağaç) * Aquifoliaceae familyasına ait, parlak yapraklı ve kırmızı meyveli, çobanpüskülü olarak bilinen ağaç ve çalı cinsi

ılgamak : tür. * ılga (atı dörtnala kaldırmak, canlandırmak, harekete geçirmek, hızla hareket etmek, sallanmak) + mak (fiil mastar eki) * özellikle atı aniden hızlandırmak, dörtnala koşmaya başlatmak, canlandırmak veya harekete geçirmek

ılganus : gre., lat. * glanos (parlaklık, pürüzsüzlük) (gre.); glanis (parlak, pürüzsüz, kaygan) * eti kılçıksız ve lezzetli olan, kedibalığı familyasından bir tatlı su balığı, yayın balığı, Silurus glanis

ılgar : tür. * ılga (atı dörtnala kaldırmak, canlandırmak, harekete geçirmek, hızla hareket etmek, sallanmak) + r (isim yapım eki) * hızlı, ani ve sarsıntılı hareket veya sallanma hali; özellikle atın dörtnala koşması veya suyun hızla akması gibi hareketler

ılgarlamak : tür. * ılga (atı dörtnala kaldırmak, canlandırmak, harekete geçirmek, hızla hareket etmek, sallanmak) + r (geniş zaman ve isim yapım eki) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * hızlı, sarsıntılı ve ani hareket etmek; özellikle atın dörtnala koşması veya suyun hızla akması gibi canlı ve güçlü hareketler göstermek

ılgaz : tür. * ılga (atı dörtnala kaldırmak, canlandırmak, harekete geçirmek, hızla hareket etmek, sallanmak) + z (isim yapım eki) * hızlı, enerjik hareket eden veya coşkulu şekilde sallanan şey; ayrıca Türkiye’de önemli bir dağ ve bölge adı; Çankırı'nın bir ilçesi

ılgıdır : tür. * ılgı (ölçme, ayarlama, hizalama) + dır (araç eki) * yaklaşık bir metre uzunluğunda, uçlarına karşılıklı olarak birer karış mesafesinde çiviler çakılmış, özellikle ölçme ve aralık belirleme amacıyla kullanılan ağaçtan yapılmış basit bir ölçü aleti

ılgım : tür. * ılga (canlandırmak, harekete geçirmek, hızla hareket etmek, sallanmak) + ım (isim yapım eki) * çölde, uzaktan su gibi görünen yanıltıcı ışık yansıması/kırılması

ılgın : tür. * ılga (canlandırmak, harekete geçirmek, hızla hareket etmek, sallanmak) + ın (isim yapım eki) * ince, uzun yaprakları olan ve genellikle kurak bölgelerde yetişen, esnek dallarıyla bilinen, beyaz veya pembe çiçekler açan, tuzlu veya kireçli topraklarda yaygın bir çalı türü ağaççık (Tamarix cinsi); Konya'nın bir ilçesi

ılgıncar : tür. * ılgın (Tamarix cinsi çalı) + ca (gibi, tarzında, ile ilgili) + r (sıfat veya isim yapım eki) * ılgın gibi olan, ılgını andıran veya ılgınların bulunduğu yerle ilgili

ılgıt : tür. * ılga (canlandırmak, harekete geçirmek, hızla hareket etmek, sallanmak) + t (isim yapım eki) * hafifçe, dalgalanarak ve sürekli biçimde esen rüzgar veya yumuşak ve huzur verici bir sallanma hareketi

ılıca : tür. * ılıg (sıcak ve soğuk arası ısı da olan, sıcak olmayan) (ılı (ısınmak, hafif ısınmış olmak; yumuşamak) + g, k (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + ca (isim veya sıfat yapım eki) * yeraltı su kaynağının (kaynarca) üzerine kurulmuş hamam

ılıcak : tür. * ılı (ısınmak, hafif ısınmış olmak; yumuşamak) + cak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ılıman, hafif sıcak ve rahatlatıcı nitelikte yer; özellikle sıcak su kaynağı, kaplıca veya hafif sıcaklıkta bir bölge

ılık : tür. * ılı (ısınmak, hafif ısınmış olmak; yumuşamak) + g, k (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * hafif sıcak, az sıcak

ılımlı : tür. * ılı (ısınmak, hafif ısınmış olmak; yumuşamak) + m (isim yapım eki) + lı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ılık durumda, hafif sıcaklık halini yansıtan; yumuşak ve dengeli (ısı durumu); yumuşak

ılıtmak : tür. * ılı (ısınmak, hafif ısınmış olmak; yumuşamak) + t (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * ılık, hafif sıcak hale getirmek; yumuşatmak

ılkı : tür. * ılkı (sürü) * at ve eşek gibi tek tırnaklı evcil hayvanların kışın doğaya salınan veya başıboş bırakılan sürüsü, hayvan sürüsü

ıltar : tür. * ıltar (ılt (bağlamak, tutmak, sıkıştırmak, sıkılaştırmak) + ar (isim yapım eki) ) * yular ipi, ip; köpeklerin boğazına takılan çivili demir

IM : ing. * intra (iç, içsel) + muscular (kas ile ilgili) * ilacın kas içine enjekte edilmesi yoluyla uygulama yöntemi

ımızganmak : tür. * ımız (mırıldanmak anlamında ses yansımalı kelime) + gan (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * uyur uyanık arası bir durumda olmak, uyuklamak; (ateş) söner gibi olmak, kararmak

ımpatiens : lat. * impatiens (sabırsız, patlayıcı) * Balsaminaceae familyasına ait, tohum kapsülleri dokunulduğunda açılan, gölgede yetişen çiçekli bitki cinsi

In : lat. * indium (indigo (çivit mavisi renk) + ium (kimyasal element eki) ) * atom numarası 49 olan, periyodik tablonun 13. grubunda bulunan, yumuşak, gümüş renkli ve düşük erime noktalı olan, dokunmatik ekranlarda, yarı iletkenlerde, güneş panellerinde ve özel alaşımlarda kullanılan bir metal element

ıncalız : tür. * ıncalız (soğan türü) * turşu yapımında kullanılan küçük boyutlu bir yaban soğanı türü

ıncarvillea : lat. * Incarville (Fransız misyoner ve botanikçi Pierre Nicolas Le Chéron d’Incarville) + ia (isim yapım eki) * Bignoniaceae familyasına ait, Çin kökenli, gösterişli boru biçimli çiçeklere sahip otsu süs bitkisi cinsi

INRI : lat. * Iesus (İsa) + Nazarenus (Nasrani, Nasıralı) + Rex, regis (kral, hükümdar; yönetici, reis) + Iudaeorum (Yahudiler) * Hz. İsa'nın asıldığı çarmıhın tepesine Pilatus tarafından yazılan yazı; Yahudiler Kralı Nasıralı İsa

IoT : ing. * internet (interconnected network (birbirine bağlı ağ) ) + of (-nın, iyelik eki) + things (şeyler) * sensörler ve yazılımlarla donatılmış fiziksel nesnelerin fiziksel nesnelerin, cihazların ve sensörlerin internet üzerinden birbirine bağlanarak veri alışverişi yapabildiği, akıllı ve etkileşimli sistemler bütünü

IP : lat., gre. * internet (inter (arasında, aralıkta, karşılıklı) (lat.) + net (ağ, şebeke) ) + protocol (öncelikle uyulması gereken kurallar bütünü) (protos (ilk, ön, önce, baş) + kollein (yapışmak, yapıştırmak, tutturmak), kolla (yapıştırıcı, yapışkan, tutkal, zamk, birleştirici) (gre.) * internet veya yerel ağ üzerinden gönderilen verilerin formatını belirleyen, ağ üzerindeki cihazların adreslenmesini ve veri paketlerinin yönlendirilmesini sağlayan temel protokol

ıpıslak : tür. * ıp (pekiştirme eki) + ıslak (ıs (suyla temas etmek) + lak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * suyla veya başka bir sıvıyla ıslanmış, kuru olmayan, nemli ve yaş durumda olan

ıpıssız : tür. * ıp (pekiştirme eki) + ıssız (içinde insan veya canlı bulunmayan, terk edilmiş, yerleşim olmayan, tenha) (ıs (yerleşmek, barınmak, içinde bulunmak, canlı varlıkla dolu olmak) + sız (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) ) * içinde hiçbir insan veya canlı bulunmayan, tamamen terkedilmiş, içinde hiçbir yerleşim olmayan

ıpomoea : gre., lat. * ips (solucan) + homoios (benzer) * Convolvulaceae familyasına ait, sarılıcı gövdeleriyle bilinen, sabah sefası ve tatlı patatesi kapsayan geniş bir bitki cinsi

IQ : lat. * intelligence quotient; intelligentia (inter (arasında) + legentia (seçme, toplama, okuma) (legere (toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek, bağlamak, seçmek, ayıklamak, okumak) + entia (isim yapım eki) ) + quotient (bir sayının başka bir sayıya bölünmesi sonucunda elde edilen, “kaç kez” sığdığını gösteren bölme sonucu değeri, bölüm) (quot (kaç kez, kaç tane, ne kadar) + ens, ent (sefer, kere) ) * zeka katsayısı, zeka miktarı, zeka seviyesi, zekayı ölçme amaçlı standartlaştırılmış testlerden elde edilen değer

Ir : gre., lat. * iridium (Iris (Yunan mitolojisinde gökkuşağı tanrıçası) (gre.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) ) * atom numarası 77 olan, periyodik tablonun 9. grubunda bulunan, çok yoğun, sert ve korozyona karşı son derece dayanıklı bir platin grubu metali olan, bujilerde, katalizörlerde, elektronik parçalarda ve yüksek dayanımlı alaşımlarda kullanılan element

ır : tür. * ır, yır (türkü, ezgi, şarkı) * belirli bir ritim ve ses dizisi içinde birbirini izleyen notalardan oluşan ezgi, nağme, melodi, makamlı ses dizisi

ırak : tür. * ır (uzaklaşmak, ayrılmak) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * uzak, erişilmesi güç veya mesafe olarak oldukça ötedeki; Türk musikisinde, rast perdesi üzerinde karar eden, güçlü durağı çargah olan; genellikle uşşak ve rast dizilerinin birleşimiyle oluşan, orta karar ve geniş seyirli klasik bir makam

ırak-aşiran : tür., ara. * ır (uzaklaşmak, ayrılmak) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) + aşiran (aşiretten türemiş, kabile ile ilgili; onuncu olan, onlu) (aşr, aşere (on), aşir (onuncu; dost) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (ara.) * Türk musikisinde, aşiran perdesinde başlayıp genellikle rast perdesinde karar eden, güçlü durağı çargah olan; ırak makamının karakteristik dizisini pes ses sahasında kullanan ve geniş seyirli olan bir makam

ırak-gerdaniye : tür., far., ara. * ır (uzaklaşmak, ayrılmak) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) + gardan (boynun ön kısmı, ense ile göğüs arası; dönmek, döndürmek, çevirmek, çevrilmek) (far.) + iye (yer ve durum eki) (ara.) * Türk musikisinde, gerdaniye perdesinde başlayıp rast perdesinde karar eden; güçlü durağı neva olan, ırak makamının karakteristik seyir ve dizisini tiz ses sahasına taşıyan bir makam

ırak-geveşt : tür., far. * ır (uzaklaşmak, ayrılmak) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) + gevah (ferahlık, açıklık) + eşt (isim yapım eki) (far.) * Türk musikisinde, geveşt dizisinin ırak makamı karakterinde genişletilmesiyle oluşan, güçlü durağı çargah olan ve rast perdesinde karar eden; hem ırak hem geveşt makamlarının özelliklerini birleştiren birleşik (mürekkep) makam

ırak-ı acem : tür., far. * ır (uzaklaşmak, ayrılmak) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) + acem (yabancı; Persli, İranlı) (ara.) * Türk musikisinde, adını İran coğrafyasını ifade eden “Irak-ı Acem” bölgesinden alan, kendine özgü dizi, seyir ve karar özellikleri bulunan, ağırbaşlı ve derin duygulu bir musiki makamı

ırak-maye : tür., far. * ır (uzaklaşmak, ayrılmak) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) + maye (asıl, esas, temel, kök, öz, gerekli madde, maya) (far.) * Türk musikisinde, maye perdesinde başlayıp rast perdesinde karar eden; güçlü durağı dügah olan, ırak makamının melodik özelliklerini pes ses bölgesine taşıyan, durağan ve geniş seyirli bir makam

ırak-nevruz : tür., far. * ır (uzaklaşmak, ayrılmak) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) + nevruz (yeni gün) (nev (yeni, taze) + roz, ruz (gün) ) (far.) * Türk musikisinde, nevruz dizisinin ırak makamı etkisiyle şekillenmiş formu olup güçlü durağı çargah, karar perdesi rast olan; nevruz makamının seyir yapısına ırak makamının melodik karakterini katan bir makam

ıraksak : tür. * ırak (uzak) + sak (sıfat yapım eki; ile ilgili) * mesafe veya ilişki bakımından uzak olma niteliği taşıyan, fiziksel veya mecazi anlamda yakınlık göstermeyen, ayrı duran veya bağlantısı zayıf olan şeyleri tanımlamak için kullanılan, soyut uzaklık

ıraksak dizi : tür. * ırak (uzak) + sak (sıfat yapım eki; ile ilgili) + dizi (sıra, düzen) * limit değeri olmayan, terimleri sabit bir değere yakınsamayan, yani terimleri sonsuza kadar ilerledikçe belirli bir sayıya yaklaşmak yerine büyümeye veya salınıma devam eden sayı dizisi; limiti bulunmayan ve belirli bir değerde sabitlenmeden sonsuzda uzaklaşan veya düzensiz biçimde değişen dizileri tanımlayan, yakınsaklığın karşıtı olan temel bir analiz terimi

ıraksak seri : tür., ara. * ırak (uzak) + sak (sıfat yapım eki; ile ilgili) (tür.) + seri (ardından gelmek, peş peşe olmak, ardışık ilerlemek; hızlı, çabuk; peş peşe gelen, düzenli ardışıklık, dizi; bir dizinin terimlerinin ardışık şekilde toplanmasıyla oluşan toplam ifadesi) (ara.) * limit değeri olmayan, terimleri sabit bir değere yakınsamayan, yani terimleri sonsuza kadar ilerledikçe belirli bir sayıya yaklaşmak yerine büyümeye veya salınıma devam eden sayı dizisi; limiti bulunmayan ve belirli bir değerde sabitlenmeden sonsuzda uzaklaşan veya düzensiz biçimde değişen dizileri tanımlayan, yakınsaklığın karşıtı olan temel bir analiz terimi

ıraksamak : tür. * ırak (uzak) + sa (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * uzaklaşmak, bir noktadan veya durumdan giderek uzak duruma gelmek; fiziksel, düşünsel veya kavramsal olarak bir merkezden veya ortak noktadan ayrılmak

ırak-selmek : tür., far. * ır (uzaklaşmak, ayrılmak) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) + selm (barış, sükunet; yavaşlama, geriye gitme; geçmek, akmak, süzülmek) + ek (isim yapım ve durum eki) (ara.) * Türk musikisinde, selmek dizisinde başlayan, karar perdesi rast olan ve ırak makamının karakteristik geniş seyir özelliklerini taşıyan bir makam

ırak-şehnaz : tür., far. * ır (uzaklaşmak, ayrılmak) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) + şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet güzelliği) (şah, şeh (padişah, hükümdar, kral) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) (far.) * Türk musikisinde, şehnaz dizisinde başlayıp karar perdesi rast olan; ırak makamının geniş ve duraklı seyir yapısını şehnaz perdesiyle harmanlayan bir makam

ıralamak : tür. * ıra (düzen, sıra, ardıllık) + la (eylem eki) + mak (fiil mastar eki) * kendine özgü, belirli bir ıra özelliğiyle belirtmek, ortaya koymak; belli bir sıraya koymak, düzene sokmak, sıralamak

ırgalamak : tür. * ırga (düzen, sıra, sıra dizme, dizi) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * yerinden oynatarak iki yana hafif hafif sallamak, bir o yana bir bu yana sallamak; ilgilendirmek; düzenlemek, sıraya koymak, bir şeyi belirli bir düzen veya sıra içine almak

ırgamak : tür. * ırga (düzen, sıra, sıra dizme, dizi) + mak (fiil mastar eki) * oynatmak, kımıldatmak, kıpırdatmak, hareket ettirmek, ırgalamak; elini çabuk tutmak, çabuk davranmak

ırganım : tür. * ırgan (sallanmak, sarsılmak, titremek, hafifçe hareket etmek) + ım (isim yapım eki) * bitkilerin ısı, ışık veya dokunma gibi dış uyaranlara karşı gösterdiği, ancak uyarının hangi yönden geldiğine bağlı olmayan durum değiştirme veya irkilme hareketi

ırgat : gre. * ergos, ergon (iş, çalışma), ergatis, ergates (işçi, işçi, amele, özellikle toprak işçisi, çalışan) * gemi donanımında halat veya ipleri saran, çekme işi yapan ağır el aleti; gemi üzerinde halatları sarmak, çekmek veya gevşetmek için kullanılan büyük ve sağlam el aleti ve bu aleti kullanan işçi veya gemi

ırıp : tür. * ır (hareket etmek, çekmek, akmak) * dokuma tezgâhlarında atkı ipliğini çözmek veya serbest bırakmak; uskumru, istavrit gibi balıkları avlamakta kullanılan, kayıkla denize atılan, çok büyük bir balık ağı

ırızva : tür. * ruzba, ruzban (telli saz, telli çalgı) * bağlama veya cura ailesine benzeyen, genellikle iki ya da üç telli, kendine özgü perde ve akort düzenine sahip otantik bir Türk halk çalgısı

ırk : tür. * ırk (soy, nesil) * belirli biyolojik, kültürel veya sosyal özelliklere göre insan topluluklarını ayıran kategori, soy, nesil

ırkbilim : tür. * ırk (soy, nesil) + bilim (bilme, ilim, tanıma) * insan türünün soylara, ırklara ayrılışını, bu soyların nereden çıktığını, oluşumlarını, yeryüzüne yayılışlarını, aralarındaki ilişkileri ele alan ve onları belirleyen nitelikleri araştırıp, inceleyip karşılaştıran ve bölümleyen bilim, etnoloji, budun bilim

ırkiyat : tür. * ırk ırk (soy, nesil) (tür.) + iyat (durum eki) (ara.) * ırkbilim

ırmak : tür. * ır (hareket etmek, çekmek, akmak) + mak (isim yapım eki) * doğal olarak sürekli akan, genellikle tatlı su taşıyan, deniz veya göle dökülen geniş su yolu; nehir, akarsu

IRQ : ing. * interrupt (kesinti) + request (talep) * donanım aygıtlarının CPU’ya öncelikli dikkat çekmek yani öncelikli olarak ileme alınmak için gönderdiği kesme sinyali

ırs : ara. * ırs (miras, kalıt, soy yoluyla geçen), miras (kalıt, bırakma, devretme) * kan bağıyla geçen soy, nesep ve kalıtsal özellikler

ırsi : ara. * irs (miras, kalıt, soy yoluyla geçen) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir kişinin atalarından kan yoluyla kendisine geçen, doğuştan getirilen ve kalıtsal nitelik taşıyan özelliklerle ilgili

ırz : ara. * arada (sunmak, bildirmek, arzetmek; karşıya çıkmak, görünmek, ortaya koymak, yönelmek, karşı koymak, karşısına çıkarmak, sunmak), ird, irz (iffet, namus, şeref, onur, haysiyet, itibar) * iffet, namus, şeref, onur, haysiyet, itibar; özellikle aile ve toplum içinde kadının korunması gereken iffet ve itibar

ırza geçmek : ara., tür. * ird, irz (iffet, namus, şeref, onur, haysiyet, itibar) (ara.) + a (-a doğru, yönelim) + geçmek (bir yerden öteye varmak, aşmak) (tür.) * zorla veya kandırarak bir kimseyle cinsel ilişkide bulunmak, cinsi tecavüz etmek

ısı : tür. * ısıg, ısı (sıcak, sıcaklık) * maddelerin moleküllerinin hareket enerjisinin artmasıyla ortaya çıkan, bir nesnenin veya ortamın sıcaklığını artıran ve enerji transferi yoluyla gerçekleşen termal enerji miktarını ifade eden fiziksel büyüklük (Q = m.c.Δt = Q = m.l)

ısı alan : tür. * ısıg, ısı (sıcak, sıcaklık) + alan (edinen, elde eden) * bir cismin veya ortamın termal enerji (ısı) kazanması veya üzerinde ısı birikmesi durumu, fiziksel olarak sıcaklık artışı ve enerji transferinin gerçekleştiği süreç; bir cismin veya ortamın dışarıdan enerji alarak sıcaklığının yükselmesine neden olan ve termodinamikte enerji transferiyle ilişkili olan, maddenin termal durumundaki değişim, endotermik

ısı veren : tür. * ısıg, ısı (sıcak, sıcaklık) + veren (ileten, aktaran, sunan, takdim eden) * ısı formunda enerji salan bir işlem veya reaksiyon, ekzotermik

ısıcak : tür. * ısıg, ısı (sıcak, sıcaklık) + cak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sıcak; hamam

ısıl : tür. * ısıg, ısı (sıcak, sıcaklık) + ıl (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ısı ile ilgili olan, termal özelliklere sahip veya ısıya dair

ısınma ısısı : tür. * ısınma (sıcak hale gelme) + ısı (sıcaklık) + sı (iyelik eki) * Bir cismin sıcaklığının artması için gerekli olan veya bir maddenin sıcaklığını yükseltmek üzere aldığı termal enerji miktarını ifade eden fiziksel büyüklük, özgül ısı

ısınmak : tür. * ısıg, ısı (sıcak, sıcaklık) + n (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * sıcaklık artmak veya bir canlı, cisim veya ortam sıcak hale gelmek, vücut sıcaklığını artırmak veya ortam sıcaklığı yükselmek

ısıot : tür. * ısıg, ısı (sıcak, sıcaklık) + ot (küçük yabani bitki, yeşillik) * (genellikle Urfa yöresine özgü) acı toz veya pul biber, isot

ısırgan : tür. * ısır (dişlerle bir şeyi kavrayarak koparmak, delmek, sıkıca tutmak, sıkıştırmak) + gan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ısırma özelliğine sahip, yapraklarında ve saplarında bulunan keskin tüyleri olan ve dokunulduğunda cildi tahriş eden, nemli ve gölgeli yerlerde yetişen, genellikle dikenli yapısıyla bilinen bitki türü

ısırmak : tür. * ısır (dişlerle bir şeyi kavrayarak koparmak, delmek, sıkıca tutmak, sıkıştırmak) + mak (fiil eki) * dişlerle bir şeyi kavrayarak koparmak, delmek, sıkıca tutmak, sıkıştırmak

ısıtmak : tür. * ısıg, ısı (sıcak, sıcaklık) + t (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * sıcak hale getirmek, bir cismin veya ortamın sıcaklığını artırmak

ıska : tür. * ıs, is (boş geçmek, hedefi tutturamamak, değmemek, isabet etmemek) + ka (isim yapım eki) * atılan bir cismin veya yapılan bir hamlenin hedefe ulaşamayıp boşa gitmesi veya başarısızlıkla sonuçlanması

ıskaça : ita. * scassa (direk yatağı, yuva) * yelkenli gemilerde gemi direğinin alt uç bölümünün yerleştirildiği ve sabitlendiği yapısal oyuk veya destek yuvası

ıskalamak : tür. * ıs, is (boş geçmek, hedefi tutturamamak, değmemek, isabet etmemek) + ka (isim yapım eki) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * atılan bir cisim veya yapılan bir hamle hedefe ulaşamayıp boşa gitmek veya başarısızlıkla sonuçlanmak

ıskalara : lat. * scala (merdiven, iskele, basamaklı yapı) * gemi arması merdiveni; harp gemilerinin sol taraflarındaki merasim merdiveni

ıskalariya : lat. * scala (merdiven, iskele, basamaklı yapı) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * geminin üst kısmına çıkabilmek için iskele, yani merdiven teşkil etmek üzere çarmıhlara aykırı ve kazık bağı ile bağlanmış ince halatlar

ıskaparma : lat. * excappare (ex (dış, dısarı, hariç) + cappare (örtmek, bağlamak) (cappa (örtü, bağ) + are (fiil mastar eki) ) * denizcilikte bir geminin palamar, halat veya bağlarından kurtulup serbest hâle gelmesi veya bilinçli olarak çözülerek ayrılması işlemi; bir gemiyi toptan kiralama

ıskara : lat. * scara (ince ahşap veya metal barlardan oluşan platform, ızgara) (lat.); scar (iz, sıyrık, çizik) (ing.), ızgara (tür.) * gemi ambarlarında, yüklerin hava almasını sağlamak ve zemindeki su veya nemle doğrudan temasını önlemek amacıyla kullanılan, genellikle ahşap veya metalden yapılmış, ızgara biçimli destek platform

ıskarça : lat. * scaricare (boşaltmak, yükten kurtarmak, serbest bırakmak), scarcia (boşaltma, yükten kurtarma, "serbest bırakma) * gemi inşasında, kaplama tahtalarının (bordaların) birleşim yerlerini kuvvetlendirmek veya belirli parçaları sabitlemek amacıyla kullanılan, iç taraftaki kısa ve takviye edici bağlantı kirişi; kapasitesi yetersiz olduğu için, yükleme veya boşaltmada gemileri bekleten liman

ıskarmoz : lat. * scarmus (kalkan, koruyucu yüzey, koruma, kaplama) * gemi yapımında borda kaplama tahtalarını yerleştirmek için kullanılan ve postalarla (omurgadan yukarı doğru çıkan dikmeler) birlikte çalışan uzunlamasına taşıyıcı yapı parçası; geminin kaburgasını oluşturan eğri ağaç; kayık, sandal gibi kürekle çekilen deniz aracının yan kenarlarına dikine yerleştirilmiş, kürek kayışını takmaya yarayan ağaç çubuk

ıskarpela : lat., ita. * scalpellum (scalpere (yontmak, oymak, kazımak) + ellum (küçültme eki; isim yapım eki) ) * yontucu, oyucu, kazıcı; ağaç, taş veya maden gibi sert yüzeyleri yontmak, oymak veya şekillendirmek için kullanılan, keskin ağızlı, genellikle saplı el aleti

ıskarso : lat., ita. * excarsus (kısaltılmış, kesilmiş, daraltılmış) (ex (dış, dısarı, hariç) + carere (yoksun olmak, az olmak, azalmak, eksilmek), carsum, carsus (yoksunluk, az olma, azalma, eksilme) ) (lat.); scarso (az, eksik) (ita.) * rüzgarın zayıf veya sınırlı olması; yelkenleri doldurur dik rüzgar; geminin götürü olarak kiralanması

ıskarta : lat. * excartare, scartare (ayıklamak, çıkarıp atmak, ayırmak, seçip atmak , eleyip atmak) (ex (dış, dısarıya) + quartare (dört parçaya bölmek, kenara ayırmak, ayırmak) (quattuor (dört) + are (fiil mastar eki) ) ) * kart oyunlarında elde kalan veya elden çıkarılan kart; elenmiş, işe yaramaz, faydasız, elverişsiz, kullanılamaz nesne veya kişi

ıskat : ara. * sakata (düşmek), iskat (düşürme, ortadan kaldırma) * ölen bir kimsenin dünyada eda edemediği ibadet borçları (kılamamış olduğu namazlar, tutamamış olduğu oruçlar) için verilen sadaka; bir hakkın, borcun veya yükümlülüğün düşürülmesi, ortadan kaldırılması

ıskota : lat. * scutare (kalkanlamak, korumak) * yelkenli gemilerde, yelkenlerin açısını ve gerilimini ayarlamak için kullanılan halat veya ip

ıskuna : isko., ing. * schooner (iki direkli yelkenli; büyük bardak; kaygan, hızlı) (scun (hızla ilerlemek) + er (-cı, yapan, eden eki) ) * iki veya daha fazla direği sübye armalı olan, pruva direği genellikle grandi direğinden daha kısa olan yelkenli türü; brikten küçük, iki direkli yelkenli gemi; iki veya daha fazla direğe sahip, yelkenlerinin yapısı sayesinde yüksek hız ve manevra kabiliyeti sunan yelkenli gemi türü, uskuna

ıslah : ara. * salaha (iyileştirmek, düzeltmek, iyi yapmak, doğru hale getirmek, düzeltmek, işlemek, hazırlamak; iyi, faydalı, uygun ve doğru olmak), salih (iyi, doğru, düzgün, dürüst) * bir şeyin, bir kişinin veya bir topluluğun durumunu iyi hale getirme, düzeltme, iyileştirme, düzeltme

ıslahat : ara. * salaha (iyileştirmek, düzeltmek, iyi yapmak, doğru hale getirmek, düzeltmek, işlemek, hazırlamak; iyi, faydalı, uygun ve doğru olmak), salih (iyi, doğru, düzgün, dürüst), ıslah (iyileştirme, düzeltme) + at (çoğul eki; olma durumu) * iyileştirmeler, düzeltmeler

ıslahen : ara. * ıslah (iyileştirme, düzeltme) + en (zarf eki; olarak) * ıslah ederek, düzelterek, ıslah olarak

ıslahhane : ara., far. * ıslah (iyileştirme, düzeltme) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * Osmanlı döneminde, kimsesiz ve fakir çocuklara mesleki eğitim vermek üzere kurulan ve daha sonra sanat mektepleri haline dönüşen kurumların ismi

ıslahi : ara. * ıslah (iyileştirme, düzeltme) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ıslah etmeye ve düzeltmeğe dair, iyileştirme ile, düzeltme ile ilgili

ıslak : tür. * ısıl (sulamak, suyla temas ettirmek) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * su veya başka bir sıvıyla temas etmiş, nemli veya suyu üzerinde bulunan; kuru olmayan durum ve nesne

ıslamak : tür. * ısıl (sulamak, suyla temas ettirmek) + mak (fiil mastar eki) *

ıslatmak : tür. * ısıl (sulamak, suyla temas ettirmek) + at (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * su veya başka bir sıvı ile temas ettirmek

ıslık : tür. * ısl (ince, keskin ses çıkarmak) + ık (isim yapım eki) * dudaklar, parmaklar veya başka bir aparat yardımıyla üflenerek oluşturulan, genellikle dikkat çekmek, çağırmak, iletişim kurmak veya müziksel ifade amacıyla kullanılan tiz, keskin ve yüksek frekanslı ses türü

ısmarlamak : far., tür. * sipar (tevdi etmek, emanet etmek, vermek) (far.) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * birinden bir şeyin yapılmasını, alınmasını veya hazırlanmasını istemek

ısmene : gre., lat. * Ismene (Yunan mitolojisinde kadın adı) * Amaryllidaceae familyasına ait, soğanlı ve hoş kokulu çiçekler açan süs bitkisi cinsi

ISO : ing. * international (uluslararası) + organization (örgüt) + for (-) + standardization (standartlaştırma) * uluslararası teknik ve endüstriyel standartları belirleyen kuruluşun kısaltması

ISP : ing. * internet (internet) + service (hizmet) + provider (sağlayıcı) * kullanıcılara internet erişimi sunan kurum veya kuruluşlar

ıspanak : far. * sibanah (ıspanak) * amaranthaceae (horozibiğigiller) familyasından, yaprakları koyu yeşil, etli ve genellikle rozet şeklinde dizilmiş olan, besin değeri yüksek ve çok yönlü pişirme yöntemlerine uygun olan, demir, C ve E vitamini, potasyum ve magnezyum kaynağı olan, vitamin ve mineral desteği sağlayan, antioksidan özelliği sayesinde bağışıklık sistemini güçlendirerek hastalıklardan korunmaya yardımcı olan, yaprakları taze veya pişirilerek tüketilen tek yıllık otsu bir sebze

ısparçana : lat., ita. * spargere (fırlatmak, atmak, serpmek, saçmak, yaymak, çiselemek, serpiştirmek, saçılmak) + ana (araç eki) (lat.); speranza, sparzana (bağlamak, tutturmak için kullanılan halat - parça) (ita.) * yelken, seren veya donanımın bir bölümünü tutturmak, bağlamak veya sıkıca sabitlemek için kullanılan kısa halat veya bağ; halatın üzerine sarılmış olan ip; halatın yapıldığı bükmelerin herbiri

ısparmaça : lat., ita. * isparmacia (dolama, dolaşma) (spargare (fırlatmak, atmak, serpmek, saçmak, yaymak, çiselemek, serpiştirmek, saçılmak), sparma (serpme, yayma, dağıtma) + cia (isim yapım eki) ) * deniz içinde birkaç zincirin birbirine dolaşması (sperm (atılıp yayılan sıvı, meni) (lat.) )

ısparta : gre. * sparton (halat, kablo, kordon, bağ) (şehrin temel sınırları olarak döşenen kordonlara atfen) * Türkiye’nin, Akdeniz Bölgesinin kuzeyinde, Antalya bölümü, Göller Bölgesi'nde yer alan, doğusunda Eğirdir, kuzeyinde Atabey ve Gönen ilçeleri, batısında Burdur İli bulunan 32 plakalı ile

ıspatula : lat. * spatha (uzun, düz kılıç, geniş kılıç veya kürek, pala) + ula (dişil küçültme eki) * küçük/yassı spatül, kürekçik; duvarcılıkta, ev işlerinde, cerrahide vb. kullanılan, bir maddeyi kazımaya, yaymaya yarayan, metalden, ağaçtan, kemikten vb. yapılmış, esneyebilen küçük bir kürek veya ucu keskin olmayan, esneyebilen bıçak biçiminde bir araç

ıspavli : ita. * spalla (omuz) * gemicilikte yelken direğinin yanlarına gerilen, direğe yan omuz gibi destek veren destek halatlar veya ipler

ıspazmoz : gre., lat. * spaein (çekmek, germek, kasmak, büzmek), spasmos (kasılma, çekilme, büzülme, kramp) (gre.); spasmus (lat.) * kasların istemsiz ve ani kasılması durumu, aşırı kasılma, titreyerek kasılma, çırpınma, titreme, kramp

ısr : ara. * asara (bağlamak, sıkı tutmak, zorlamak) * ahd, sözleşme, yemin, tutulması gereken söz

ısrar : ara. * sarra (gıcırdamak, cırcır böceği gibi ötmek) * bir eylemden vazgeçmeyip o eyleme devam etme

ıssız : tür. * is (sahip, malik) + sız (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) * içinde insan, canlı veya yapı bulunmayan, tenha ve terkedilmiş yer

ıstabl : lat. * stare (durmak, dikilmek, ayakta durmak, daim olmak, devam etmek, kalmak), stabulum (ahır, hayvan barınağı) * at ve büyükbaş hayvanlar olmak üzere hayvanların barındığı, beslenip korunabildiği yapı, ahır

ıstaka : ara., lat. * istaka (düzeltmek, doğrultmak), istikamet (doğrultu); sticca (ince tahta parçası) (lat.) * bilardo veya iskambil oyunlarında kullanılan, isabetli vuruş yapmak için kullanılan uzun, ince, düz sopa

ıstakoz : gre. * ostakos, astakos (büyük deniz böceği) (osteon (kemik) + ikos (gibi olan, ile ilgili olan) ) * omurgasız, vücudu sert bir kabukla kaplı, on ayağı bulunan ve birinci ayak çiftçi güçlü iki kıskaç durumun da olan, eti beyaz ve lezzetli bir deniz hayvanı

ıstampa : lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + stampare (basmak), stampa (baskı) * matbaacılıkta metin veya resimlerin çoğaltılması için kullanılan baskı kalıbı veya baskı aracı; maden, linolyum, ağaç vb. üzerine oyulduktan sonra bir yere basılan biçim ve bu biçimde hazırlanmış yazı vb.yi basmaya yarayan kalıp, damga, mühür

ıstar : tür. * ıst (dokumak, dokuma işlemi) + ar (isim yapım eki) * çul, kilim, halı vb. dokumaya yarayan ilkel el tezgahı

ıstıad : ara. * sa'ada (yükselmek, yukarı çıkmak) * yükselme, yükseğe çıkma, terfi etme

ıstıbag : ara. * sabağa (boyamak), sıbğa (boya) * boyanma

ıstıbar : ara. * sabara (tahammül etmek, dayanmak, katlanmak, direnmek), sabr (tahammül etme, dayanma, katlanma, direnme) * dayanma, tahammül gösterme ve acele etmeden bekleme, sabretme; kısas alma

ıstıdam : ara. * sadama (çarpmak, vurmak, çarpışmak, tokuşmak, darp etmek), sadme (darbe, vuruş) * çarpışma, vuruşma, iki şeyin birbirine şiddetli çarpması

ıstıfa : ara. * safa (arıtmak, temizlemek, saf kılmak, ayıklamak, elemek; saf olmak, arınmak, temiz olmak, temizlenmek, arınmak, seçilmek, elenmek), ıstafa (seçmek, ayırmak, tercih etmek, ayıklamak, üstün tutmak) * seçme, tercih etme, ayırma, ayıklama, saflaştırma, bir şeyin iyisini seçip ayıklama

ıstıfaf : ara. * saffa (dizmek, sıralamak, hizalamak, saf bağlamak) * dizilme, sıralanma, saf bağlama

ıstılah : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + salaha (iyileştirmek, düzeltmek, iyi yapmak, doğru hale getirmek, düzeltmek, işlemek, hazırlamak; iyi, faydalı, uygun ve doğru olmak), salih (iyi, doğru, düzgün, dürüst), islah (iyileştirme), sulh (barış, iyi olma, uygun ve yararlı olma, uyma, geçerli olma) * iyi sayma, uygun bulma; belli bir alan içinde özel ve teknik anlam taşıyan terim, kavramsal söz, terminoloji, konvansiyon, teknik terim, terim, özel anlamda kullanılan, herkesin anlayamayacağı söz

ıstılam : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + salama (kesmek, koparmak) * kesme, koparma

ıstına : ara. * sanaa (yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey ortaya koymak, tasarlamak; seçmek, ayırmak, intihab etmek), istanaa (kendi gayretiyle yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey ortaya koymak), sanat (üretim, yapım) * kendi çabasıyla, planlayarak veya bilinçli olarak bir şey yapma, üretme, tasarlama; seçme, intihab, ayırma

ıstırah : ara. * saraha (açıklamak, açığa çıkarmak, dile getirmek, seslenmek), sarih (apaçık, açık, net, kesin, berrak, anlamı belirgin, belli, açıkça ifade edilmiş, anlaşılır), istiraha (yardım istemek, istimdat etmek, bir ricada bulunmak) * yardım isteme, istimdat, ricada bulunmak

ıstıram : ara. * sarama (hürmet göstermek, saygı duymak) * hürmet etme, saygı gösterme

ıstırap : ara. * daraba (vurmak, çarpmak, darbelemek; sarsılmak, karışmak, çalkalanmak), idtirab (çarpışma, iç çatışma, sıkıntı içinde olma) * fiziksel veya ruhsal büyük acı, sıkıntı ve dayanılmaz elem

ıstıyad : ara. * sayada (avlanmak), sayd (av) * avlama, vahşi hayvanı ele geçirme

ıstıyaf : ara. * sayf (yaz) * yaz mevsimini geçirme, bir yerde yazlama

ıstilah : ara. * iste (istemek, arzulamak, dilemek) + salaha (iyileştirmek, düzeltmek, iyi yapmak, doğru hale getirmek, düzeltmek, işlemek, hazırlamak; iyi, faydalı, uygun ve doğru olmak) * iyi sayma, uygun bulma, konvansiyon, anlaşma, uzlaşma, ittifak etme; belli bir bilim, sanat veya meslek alanında kullanılan özel anlamlı kelime veya ifadeler bütünü, özel anlamda kullanılan, herkesin anlayamayacağı kelime, terim

ışa : ara. * aşa (gece karanlığı, gecenin ilk üçte biri, akşam yemeği) * yatsı zamanı, akşam ile yatsı namazı arasındaki vakit; Güneş batmasından ertesi günü şafak vaktine (gün doğumuna) kadar olan zaman

ışığın kırılması : tür. * ışık (görme duyusunu uyaran parlaklık, aydınlık, foton enerjisi) + ın (iyelik eki) + kırılma (bütünlüğün bozlulması, parçalanma, ayrılma, bölünme) +sı (iyelik eki) * ışığın, farklı yoğunlukta iki ortamın sınırından geçerken, dalga doğası ve ortamların kırılma indisine bağlı olarak gerçekleşen, yönünün değişmesi olayı

ışık : tür. * yaşu (parıldama, aydınlanma, belirme) + k (gibi olma) * parıltı, aydınlık, belirti (iyş (yaşam) (ara.), Yashua, Jashua (İsa) (ibr.), yaşamak (hayat sürmek, canlı olmak, diri olmak) (tür.) )

ışık hızı : tür. * yaşu (parıldama, aydınlanma, belirme), ışık (görme duyusunu uyaran parlaklık, aydınlık, foton enerjisi) + hız (sürat, çabukluk) + ı (iyelik eki) * elektromanyetik dalgaların, fotonların boşlukta kat ettiği mesafe olan ve birim zamanda, 299.792.458 metre/saniye olarak ölçülen, “c (celerum (hız) ) ile simgelenen evrensel sabit hız

ışık şiddeti : tür. * yaşu (parıldama, aydınlanma, belirme), ışık (görme duyusunu uyaran parlaklık, aydınlık, foton enerjisi) + şiddet (yoğunluk, kuvvet, sertlik) + i (iyelik eki) * bir ışık kaynağının belirli bir yönde yayılan ışık enerjisinin gücü veya yoğunluğunu ifade eden, birim zamanda birim yüzeye düşen ışık miktarı

ışık yılı : tür. * yaşu (parıldama, aydınlanma, belirme), ışık (görme duyusunu uyaran parlaklık, aydınlık, foton enerjisi) + yıl (Dünya’nın Güneş etrafındaki bir tam turu olan 365 günlük (12 aylık) zaman dilimi, sene) + ı (iyelik eki) * ışığın boşlukta bir yılda kat ettiği mesafe; astronomide uzak gök cisimlerinin mesafelerini ifade etmek için kullanılan uzunluk birimi (yaklaşık 9,46 trilyon kilometre)

ışıldak : tür. * yaşu (parıldama, aydınlanma, belirme), ışık (görme duyusunu uyaran parlaklık, aydınlık, foton enerjisi) + ıl (edilgen fiil eki) + dak (isim yapım eki) * ışıldayan, parıldayan veya hafifçe ışık saçan nesne veya kişi

ışıldamak : tür. * yaşu (parıldama, aydınlanma, belirme), ışık (görme duyusunu uyaran parlaklık, aydınlık, foton enerjisi) + ıl (edilgen fiil eki) + da (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * hafif ve sürekli parlamak, parıldamak; küçük veya yumuşak ışıklar titrek veya sürekli biçimde yayılmak, göz kamaştırmadan nazikçe parlamak

ışıltı : tür. * yaşu (parıldama, aydınlanma, belirme), ışık (görme duyusunu uyaran parlaklık, aydınlık, foton enerjisi) + ıl (edilgen fiil eki) + tı (isim yapım eki) * hafifçe parlayan veya titreyen küçük ışık, parıltı, yüzeylerden veya nesnelerden yansıyan narin ve göz alıcı ışık

ışımak : tür. * yaşu (parıldama, aydınlanma, belirme), ışık (görme duyusunu uyaran parlaklık, aydınlık, foton enerjisi) + mak (fiil mastar eki) * ışık yaymak, parlamak veya hafifçe parıldamak; bir nesne veya ortam kendiliğinden veya yansıma yoluyla ışık saçmak, parlamak

ışın : tür. * yaşu (parıldama, aydınlanma, belirme), ışık (görme duyusunu uyaran parlaklık, aydınlık, foton enerjisi) + n (isim yapım eki) * dar ve doğrusal biçimde yayılan ışık demeti; bir kaynaktan çıkan ve belirli bir doğrultuda ilerleyen ışık dalgası veya ışık parçası

ışınım : tür. * yaşu (parıldama, aydınlanma, belirme), ışık (görme duyusunu uyaran parlaklık, aydınlık, foton enerjisi) + n (isim yapım eki) + ım (isim yapım eki) * ışığın yayılması veya bir kaynaktan etrafa doğru yaygın biçimde saçılması; fiziksel olarak elektromanyetik dalgaların veya ışık parçacıklarının uzaya veya bir ortama doğru yayılması

ışınlamak : tür. * yaşu (parıldama, aydınlanma, belirme), ışık (görme duyusunu uyaran parlaklık, aydınlık, foton enerjisi) + n (isim yapım eki) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * ışın şeklinde bir şeyi göndermek veya bir yerden başka bir yere görünmez enerji veya dalgalar aracılığıyla hızlıca iletmek; nesnelerin veya bilgilerin ışın demeti halinde aktarılması veya taşınması

ışınsal yüzgeçliler : tür. * ışın (dar ve doğrusal biçimde yayılan ışık demeti; bir kaynaktan çıkan ve belirli bir doğrultuda ilerleyen ışık dalgası veya ışık parçası) (yaşu (parıldama, aydınlanma, belirme), ışık (görme duyusunu uyaran parlaklık, aydınlık, foton enerjisi) + n (isim yapım eki) ) + sal (ile ilgili, -a ait, benzer, gibi) + yüzgeç (su içinde hareket etmesini, yön değiştirmesini ve dengede durmasını sağlayan organ) (yüz (suda hareket etmek, suda ilerlemek) + geç (isim yapım ve araç eki) ) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) + ler (çoğul eki) * yüzgeçleri deriyle kaplı ince kemik ışınlardan oluşan, yüzme keseleri sayesinde suda dengede durabilen, bilinen balık türlerinin %99'undan fazlasını kapsayan en büyük ve en yaygın kemikli balık sınıfı

ışkı : tür. * yış (rendelemek, kazımak, sürtmek) + kı (isim ve araç yapım eki) * özellikle deri ve tahta işçiliğinde yüzeydeki fazla kısımları, yağları veya pürüzleri kazımak, kayık küreği gibi ahşap malzemeleri yontmak amacıyla kullanılan, iki ucunda tutmaya yarayan sapları bulunan eğri ve keskin bir bıçak

ışkın : tür. * ışgun (yabani ravent, ravent bitkisi) * kuzukulağıgiller (Polygonaceae) familyasından, bahar aylarında yüksek dağlık ve kayalık bölgelerde kendiliğinden yetişen, C vitamini açısından zengin, ekşimsi tada sahip gövdesi soyularak çiğ ya da pişirilerek tüketilen, yaprakları ve sapları genellikle hayvan yemi olarak kullanılan otsu bir bitki, Rheum ribes; asma veya ağaç gözünden süren taze, ekşimsi dal ve filiz, taze filiz

ışkırlak : tür. * yaşu (parıldama, aydınlanma, belirme), ışık (görme duyusunu uyaran parlaklık, aydınlık, foton enerjisi) + ır (geniş zaman fiil ve isim yapım eki) + lak (sıfat yapım eki) * fes, külah, şapka; fes, külah veya şapka gibi başlıkların kenarlarını veya tepelerini süsleyen veya biçim veren, belirli yapısal veya dekoratif özelliklere sahip parça veya aksesuar; Karagöz’ün başlığı

ıştır : bul. * ştar (yaban pazısı) * amaranthaceae (horozibiğigiller, ıspanakgiller) familyasından, etli saplarından yemeği yapılan otus bitki, yaban pazısı

IT : ing * information (bilgi) + technology (teknoloji) * bilgi işleme, depolama ve iletişimi sağlayan teknolojiler bütünü

ıtaf : ara. * atafa (eğmek, bükmek, katlamak, yönelmek, şefkat göstermek), itaf (omuza giyilen giysi, atkı, pelerin, hırka) * omuz, boyun veya iki omuz arasındaki bölge, başın omuza birleştiği yer, omuzbaşı, ıtaf

ıtf : ara. * atafa (eğmek, bükmek, katlamak, yönelmek, şefkat göstermek), itaf (omuza giyilen giysi, atkı, pelerin, hırka) * omuz, boyun veya iki omuz arasındaki bölge, başın omuza birleştiği yer, omuzbaşı, ıtaf

ıtfa : ara. * tafaa (söndürmek, kapatmak, yok etmek) * söndürme, kapatma, yangın veya ışığın, ateşin kapatılması; bir durumu sona erdirme, bastırma (mecazi)

ıtır : ara. * ıtr (koku, güzel koku, aroma, esans, parfüm, güzel rayiha) * sardunyagiller (Geraniaceae (Turnagagasıgiller) ) familyasından yaprakları güzel kokan bir bitki; hoş ve güzel koku, güzel kokulu şey; yaprakları güzel kokulu bir bitki

ıtlak : ara. * tallaka (boşamak, serbest bırakmak, salıvermek) * hukuk ve günlük dilde, bir şeyi serbest bırakma, salıverme veya tahliye etme, salıverme, serbest bırakma; bir durumun sona erdirilmesi veya bir kişinin özgürlüğünün geri verilmesi

ıtnap : ara. * tanaba (uzatmak) * konuşurken sözü uzatma; aşırı detay vererek sözü gereğinden fazla uzatma

ıtr : ara. * ıtr (koku, güzel koku, aroma, esans, parfüm, güzel rayiha) * sardunyagiller (Geraniaceae (Turnagagasıgiller) ) familyasından yaprakları güzel kokan bir bitki; hoş ve güzel koku, güzel kokulu şey; yaprakları güzel kokulu bir bitki

ıtrah : ara. * taraha (atmak, fırlatmak, reddetmek) * ortadan kaldırma, reddetme, atma, geri çevirme (vücuttan) dışarı atma, dışarı çıkarma

ıtr-ı şahi : ara., far. * ıtr (koku, güzel koku, aroma, esans, parfüm, güzel rayiha) + i (tamlama eki) (ara.) + şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) (far.) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * padişaha ait koku, kraliyet kokusu, soylu ve üstün nitelikte hoş koku; özel ve değerli parfüm

ıtri : ara. * ıtr (koku, güzel koku, aroma, esans, parfüm, güzel rayiha) + i (tamlama eki) * kokuya ait olan, kokuyla ilgili; ünlü Osmanlı bestecisi ve mutasavvıfı Buhurizade Mustafa İtri’ye atfen kullanılan, sanat ve tasavvuf alanında derin izler bırakan kişi veya onunla ilişkili şey

ıtriyat : ara. * ıtr (koku, güzel koku, aroma, esans, parfüm, güzel rayiha) + i (tamlama eki) + yat (çoğul eki; isim yapım eki) * kokularla ilgili olan, parfümler ve esanslar bütünü; koku bilimi, parfüm yapımı sanatı ve bu alandaki ürünler

ıttıla : ara. * talaa (belirmek, ortaya çıkmak, görünmek, yükselmek) * yukarıdan aşağı bakma, gözetleme, haberdar olma, tanıma, bilme, öğrenme; araştırma (altitude (yükseklik) (ing., fra.) )

ıttırad : ara. * radda (birbirini takip ederek düzenli ve ardışık bir şekilde devam etmek, sıra ve düzen içinde ilerlemek) * birbirini takip ederek düzenli bir şekilde devam etme, muntazam bir tarzda cereyan etme, Birbirini izleme, birbiri arkasından gelme, düzenli sıralanma, ahenk, düzenlilik

ıtval : ara. * tala (yükselmek, uzamak, genişlemek, doğmak, ortaya çıkmak, belirmek, zuhur etmek), tavvala (uzatmak, uzun hale getirmek, genişletmek) * uzatma, uzatılma

IUD : lat., ing. * intra (iç, içi, içinde, içeriye doğru, içte, içeride, içe yönelik) + uterus (rahim, döl yatağı) + inus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) + device (cihaz) (ing.) * rahim içine yerleştirilen gebeliği önleyici tıbbi araç

IUPAC : ing. * International (Uluslararası) + Union (Birlik) + of (aidiyet bağlacı) + Pure (Saf, Arı) + and (ve) Applied (Uygulamalı) + Chemistry (Kimya) * kimyasal adlandırma sistemlerini, standartları ve terminolojiyi belirleyen uluslararası bilimsel kuruluş

IV : lat. * intra (iç, içi, içinde, içeriye doğru, içte, içeride, içe yönelik) + vena (toplardamar) + osus (ile ilgili, sıfat yapım eki) * toplardamar içinde yer alan, toplardamar yoluyla verilen, toplardamar içiyle ilgili; damar içi; ilacın veya sıvının doğrudan damar içine verilme yöntemi

ıvaz : ara. * ada (ödemek, bedel saymak, bedel olarak ödemek), aidat (ödeme, ödenek; gelir) * bedel, tazminat

ıvec : ara. * vaca, vece (eğrilmek, sapmak) * eğrilik, çarpıklık, yanlışlık, sapma

ıvır zıvır : tür. * apur + sapur (ses yansımalı onomatopeik kelime) * kırık dökük şey, değersiz şey, önemsiz şey

ıxora : lat. * Ixora (Hindu tanrısı adıyla ilişkili özel ad) * Rubiaceae familyasına ait, tropikal bölgelerde parlak renkli çiçek salkımları oluşturan çalı cinsi

ıyd : ara. * ada (dönmek, geri dönmek, tekrarlamak), iade (geri verme, geri döndürme, döndürme) * bayram, festival, şenlik, iyd (dönemsel olarak geri gelip tekrarlayan olay olmasından)

ıydiye : ara. * ada (dönmek, geri dönmek, tekrarlamak), iade (geri verme, geri döndürme, döndürme), iyd (bayram, festival, şenlik) + iye (yer ve durum eki) * kasidelerin teşbib/nesib kısımlarında bayramdan bahsedilmesi

ıyş : ara. * aʿaşa (yaşatmak, hayat vermek, geçindirmek, geçimini sağlamak; dönmek, yüz çevirmek (mecazi) ) * yaşam, hayat, oluşum, olma

ıza : ara. * ızaa (öğüt vermek, nasihat etmek, vaaz vermek), vaaz (nasihat, öğüt) * nasihat, öğüt, vaaz

ızaa : ara. * ızaa (zayi etmek, ziyan etmek, kaybetmek, yitirmek, mahvetmek), zayi (kaybedilmiş, yitirilmiş) * bir şeyi zayi etmek, zayi olmak, kaybetmek, yitirmek, mahvetmek

ızam : ara. * damma, zamma (artırmak, çoğaltmak, ilave etmek, eklemek, fazlalaştırmak, büyütmek), zam (artırma, çoğaltma, ekleme, fazlalaştırma, büyütme), azim (büyük, ulu, yüce) * büyük görme, büyütme, büyük gösterme, abartma

ızat : ara. * ızaa (öğüt vermek, nasihat etmek, vaaz vermek) + at (isim yapım eki), vaaz (nasihat, öğüt) * nasihat, öğüt, vaaz

ızbandut : ita. * sbandito (askeri veya sivil birliklerin dağılması sonucu düzenin bozulması; sürgüne veya ağır cezaya mahkum edilmiş kimse, forsa, hükümlü) (sbandare (dağılmak, bozmak) + ito (geçmiş zaman sıfat-fiil eki) ) * Osmanlılarca Rum korsanlara verilen isim; görünüşüyle ve davranışıyla korku salan (iriyarı adam), güç kullanarak zorbalık yapan, kabadayı, korkutucu ve tehditkar kişi

ızdırab : ara. * daraba (vurmak, çarpmak), idtirab (çarpışma, iç çatışma, sıkıntı içinde olma) * çarpışma; iç çatışma ve sıkıntı içinde olma; fiziksel veya ruhsal büyük acı, sıkıntı ve dayanılmaz elem

ızfar : ara. * zufra (tırnak), zufara (tırnaklamak) * tırnaklanma, tırnaklama

ızgara : gre., lat. * eskhara (ocak, ateş yakılan yer, özellikle tanrılara adanan kurban etinin pişirildiği yer; mangal) (gre.); scara (ince ahşap veya metal barlardan oluşan platform, ızgara) (lat.) * gemi ambarlarında, yüklerin hava almasını sağlamak ve zemindeki su veya nemle doğrudan temasını önlemek amacıyla kullanılan, genellikle ahşap veya metalden yapılmış, ızgara biçimli destek platformu

ızgın : tür. * ızg (sert olmak, dikenli olmak, yakıcı olmak) + ın (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tohumu kışın mandalara yedirilen, tohumundan yağ çıkarılan bir bitki

ızlal : ara. * dalla (sapmak, saptırmak, doğru yoldan çıkarmak, yönlendirmek, kılavuzlamak, yöneltmek, rehberlik etmek, eğilim göstermek, bir yola saptırmak), idlal (sapma, saptırma) * sapma, saptırma

ızlal : ara. * zill (gölge), zalla (gölgelemek, gölgelendirmek) * gölgeli olma, gölgelendirme

ızlam : ara. * zalama (haksızlık etmek, adaletsizlik etmek; karanlıkta bırakmak), zulm (haksızlık, adaletsizlik; karanlıkta bırakma), zulmet (karanlık) * karanlık, zulmet; zulmetme, karanlıkta bırakma

ızmar : ara. * zamara (gizlemek, saklamak), zamir (gizleyen, saklayan, belli etmeyen; dilbilgisinde öznenin yerine kullanılan, özneyi gizleyen kelime) * gizleme, saklama, belli etmeme

ızrar : ara. * darra, zrra (zarar vermek, hasar vermek, kayıba yol açmak) * (birine) zarar verme, (birini) zarara sokma

ıztırap : ara. * daraba (vurmak, çarpmak), idtirab (çarpışma, iç çatışma, sıkıntı içinde olma) * fiziksel veya ruhsal büyük acı, sıkıntı ve dayanılmaz elem

ıztırar : ara. * zarar (olumsuz etki, hasar, kayıp), zaruret (ihtiyaç, gereklilik, mecburiyet, zorunluluk) * dinin yasaklarını ihlal etmeyi mubah kılacak ölçüde büyük tehlike ve zarar, çaresizlik

ıztırari : ara. * tarra (zorlamak, bir şeyi yapmaya mecbur etmek) * zorlanma, çaresizlik içinde oluş, mecburiyet

i : tür. * i, İ * Türkçe alfabedeki onikinci harf ("I"dan sonra, "J"den önce)

i : ara. * i (birinci tekil şahıs iyelik zamiri) * benim

i’caz : ara. * acaza (çaresiz ve zayıf bırakmak, savunmasız bırakmak), aciza (aciz kalmak, savunmasız kalmak, güçsüz kalmak, yapamaz hale gelmek), aciz (savunmasız, çaresiz, zayıf, beceriksiz, yeteneksiz, kapasitesiz) * üstünlük, mucize, etkileyicilik, aciz bırakma

i’rab : ara. * a’rab (Arap), i’rab (Arapça yapmak, Arapçalaştırmak; bir şeyin aslını ve hakikatini ortaya çıkarmak, açıklamak) * Arapça'nın isim, sıfat veya fiil eklerinin dilbilgisi durumlarını işaretlemek için çekim sistemi

iabe : ara. * abai ebe (geri dönmek, dönmek, yönelmek) * geri dönme, dönüş yapma veya bir şeye dönük olma

iabid : ara. * abada (ibadet etmek, kulluk etmek, hizmet etmek), abd (kul, köle, hizmetçi) * ibadet eden, kulluk eden

iade : ara. * ada (dönmek, geri dönmek, tekrarlamak), muid (geri döndüren, yeniden yapan) * geri verme, geri döndürme, döndürme

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...