27 Eylül 2026 Pazar

sassafras - semaver

sassafras : lat. * saxifraga (taşkıran otu) (saxum (taş) + frangere (kırmak) ) * defnegiller (Lauraceae) familyasına ait, Kuzey Amerika ve Doğu Asya'ya özgü, aromatik (kokulu) ve sert odunlu ağaç cinsi

sasuh : tür. * sasuh (kokuşan, bozulan) * yağ, peynir veya benzeri yiyeceklerin az kokuşması, kokmaya başlaması veya bozulmaya yüz tutması durumu

SATA : ing. * serial (ardışıl) + advanced (ilerlemiş, ileri, gelişmiş) + technology (teknoloji) + attachment (bağlantı) * depolama aygıtlarının (hard disklerin /sabit disklerin) anakarta bağlanması için kullanılan seri veri aktarım standardı

satan : ibr. * satan (düşmanlık göstermek, karşı çıkmak, komplo kurmak, aldatmak, engellemek, azdırmak) * düşman, karşı çıkan, suçlayan, komplocu, aldatan, engelleyen, azdıran, şeytan

satanik : ibr., lat. * satan (düşmanlık göstermek, karşı çıkmak, komplo kurmak, aldatmak, engellemek, azdırmak) (ibr.) + icus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * şeytan ile ilgili, şeytan'a tapan veya satanizm ideolojisine bağlı olan

sataşmak : tür. * sat (eşdeğer saymak, takas etmek, karşılığını bulmak) + aş (işteş fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * karşılıklı takışmak, uğraşmak; bir kimseye sözlü veya fiziksel davranışlarla rahatsızlık vermek, huzursuz etmek, takılmak veya kavga çıkarmak amacıyla bulaşmak ve tahrik etmek

satellit : lat. * satelles (uydu, refakatçi, yoldaş, eşlik eden, muhafız, koruyucu) + ite (ile ilgili, ilişkili) * bir gezegenin, yıldızın veya başka bir gök cisminin çevresinde yörüngede dönen doğal veya yapay gök cismi; uydu, eşlik eden cisim

satellit lezyon : lat. * satelles (uydu, refakatçi, yoldaş, eşlik eden, muhafız, koruyucu) + ite (ile ilgili, ilişkili) + laesio (zarar verme, hasar) (laedere (zarar vermek, hasar vermek, incitmek) + sio (isim yapım eki) ) (lat.); satellite lésion (fra.) * ana bir lezyonun çevresinde yer alan, ona eşlik eden küçük ikincil lezyon; ana odak etrafındaki uydu tarzı yayılım gösteren küçük lezyonlar

satellit püstül : lat. * satelles (uydu, refakatçi, yoldaş, eşlik eden, muhafız, koruyucu) + ite (ile ilgili, ilişkili) + pustula (küçük kabarcık, irin dolu iltihabi deri lezyonu) (pus (irin, iltihaplı sıvı akıntısı; enfeksiyon sonucu oluşan sarı-yeşil sıvı) + ulus, ula (küçültme eki) ) (lat.); satellite pustule (fra.) * ana lezyonun çevresinde, onunla ilişkili olarak gelişen küçük irinli deri kabarcıkları; özellikle mantar enfeksiyonları ve kandidiyazis gibi durumlarda görülen “uydu tarzı” püstüler döküntüler

satellite : lat. * satelles (uydu, refakatçi, yoldaş, eşlik eden, muhafız, koruyucu) + ite (ile ilgili, ilişkili) * bir ana yapıya bağlı olan ve onu çevreleyen ikincil yapı; eşlik eden küçük nesne/varlık, uydu

satellitizm : lat. * satelles (uydu, refakatçi, yoldaş, eşlik eden, muhafız, koruyucu) + ite (ile ilgili, ilişkili) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * belirli bakteri türlerinin başka bakteri kolonilerinin çevresinde ve onların ürettikleri esansiyel metabolitler sayesinde daha iyi üremeleri olayı, uyduculuk

saten : fra. * satin (parlak, kaygan kumaş) * ipeksi, parlak yüzeyli, sık dokunmuş kumaş türü

satet : mıs. * satis (Asvan bölgesi su ve taşkın tanrıçası) + t (dişil eki) * Mısır mitolojisinde, Nil’in özellikle ilk taşkın sularını, güney sınırını ve bereketli akışı simgeleyen, Khnum ve Anuket ile birlikte Elefantin üçlüsünü oluşturan Mısır tanrıçası

sath : ara. * sataha (yayılmak, yassılaşmak, düzlemek, düzleşmek) * düzlük, yüzey, üstte kalan alan, düz, geniş ve belirgin yüzey

sath-ı arz : ara. * sath (düzlük, yüzey, üstte kalan alan, düz, geniş ve belirgin yüzey) + i (tamlama eki) + erd, ard (yer, toprak, yeryüzü) * yeryüzü, ruy-i zemin

sath-ı derya : ara., far. * sath (düzlük, yüzey, üstte kalan alan, düz, geniş ve belirgin yüzey) + i (tamlama eki) (ara.) + derya (deniz) (far.) * denizin yüzeyi, deniz yüzeyi

sathi : ara. * sath (düzlük, yüzey, üstte kalan alan, düz, geniş ve belirgin yüzey) + i (ile ilgili, -a ait) * yüzeysel, üstünkörü, sığ, derinliği olmayan; bir konunun yalnızca dış görünüşüyle ilgilenen, ayrıntıya inmeyen

satıcı : tür. * sat (eşdeğer saymak, takas etmek, karşılığını bulmak) + ı (bağlaç) + cı (yapan, eden eki) * para karşılığında mal veya hizmet sunan kimse, alıcıya ürün sunan kişi veya kurum, satan, satış yapan

satıh : ara. * sataha (yayılmak, yassılaşmak, düzlemek, düzleşmek) * düzlük, yüzey, üstte kalan alan, düz, geniş ve belirgin yüzey

satılık : tür. * sat (eşdeğer saymak, takas etmek, karşılığını bulmak) + ı (bağlaç) + lık (sıfat yapım eki) * satışa sunulmuş olan, alıcısını bekleyen mal veya hizmet

satım : tür. * sat (eşdeğer saymak, takas etmek, karşılığını bulmak) + ım (isim yapım eki) * satma işi, para karşılığında mal veya hizmet sunma

satır : ara. * satara (yazmak, çizmek, satırlamak) satr, sutur (ç.) * çizgi, çizilmiş, çizgi, sıra, yazı dizisi; yazılmış hat; kesik, kesilmiş, dikiş (suture (dikiş) (ing., fra) )

satış : tür. * sat (eşdeğer saymak, takas etmek, karşılığını bulmak) + ış (isim yapım eki) * satma işi, para karşılığında mal veya hizmet sunma

sati : san. * sat (var olan, gerçek, doğru, iyi), sati (iyi, erdemli, sadık kadın; doğru ve hakiki olan) * Hint mitolojisinde Şiva’nın ilk eşi; ayrıca tarihsel olarak dul kadının kocasının cenaze ateşine kendini atması geleneği

satir : gre. * satiros (satira (taşlayıcı karışık yazı, yergi, alaycı yergi yazısı, hiciv) * toplumdaki, siyasetteki veya bireylerdeki kusurları, aptallıkları ve ayıp durumları alay, ironi, mizah ve iğneleme yoluyla eleştirme sanatıdı; alay, yergi ve iğneleme yoluyla eleştirme, taşlama, hiciv

satir : gre. * satyros (orman ve dağ ruhu; yarı insan yarı teke (erkek keçi) görünüşlü varlık) (saty (doğa veya kırsal ile ilişkili, Pan ve doğa ruhları bağlamı) + ros (isim yapım eki) ) * Antik Yunan mitolojisinde yer alan, gövdesinin belden üstü insan, belden aşağısı ise keçi olan, yarı keçi yarı insan formunda kır ve orman varlığı (Roma mitolojisindeki karşılığı “Faun”)

satirik : gre. * satiros (satira (taşlayıcı karışık yazı, yergi, alaycı yergi yazısı, hiciv) + ikos (ile ilgili,-a ait) (gre.); satirique (fra.) * alay, yergi ve iğneleme yoluyla eleştiren; taşlamacı nitelikte olan

satirizm : gre. * satiros (satira (taşlayıcı karışık yazı, yergi, alaycı yergi yazısı, hiciv) * toplumdaki, siyasetteki veya bireylerdeki kusurları, aptallıkları ve ayıp durumları alay, ironi, mizah ve iğneleme yoluyla eleştirme sanatıdı; alay, yergi ve iğneleme yoluyla eleştirme, taşlama, hiciv

satmak : tür. * sat (eşdeğer saymak, takas etmek, karşılığını bulmak) + mak (fiil mastar eki) * para karşılığında mal veya hizmet sunma

satra : ara. * satr (hikaye, masal, satır satır yazılmış), esatir (ç.) * yazı yazma, satırlama, satır, hikaye, masal, hikaye, masal, satır satır yazılmış

satranç : far. * caturanga (dört yönlü, dört unsurlu) (catur (dört) + anga (yön) ) * 8x8'lik 64 kareden oluşan bir tahtada, 16 beyaz ve 16 siyah taşla iki kişi arasında oynanan, rakip şahı mat etmeyi amaçlayan stratejik bir zeka oyunu

satrap : far * satra (krallık) + pavan (koruyan, koruyucu) * krallık koruyucusu; eski Pers (Ahameniş, Sasani) ve Med İmparatorluklarında, Pers soylularından seçilen, kralın vekili olarak kendi bölgelerinde yüksek yargı yetkisine sahip, vergi toplayan ve asayişi sağlayan oldukça özerk, güçlü yerel yönetici, eyalet yöneten vali

satriyazis : gre. * satyros (orman ve dağ ruhu; yarı insan yarı teke (erkek keçi) görünüşlü varlık) (saty (doğa veya kırsal ile ilişkili, Pan ve doğa ruhları bağlamı) + ros (isim yapım eki) ) + iasis (iltihap, enfeksiyon, durum, sorun, hastalık eki) * erkeklerde doyumsuzluğa varan, kontrol edilemeyen, aşırı ve patolojik cinsel istek veya cinsel düşkünlük durumu, erkek hiperseksüalitesi, seks bağımlılığı

satsuma : jap. * satsuma (Japonya'nın güneyindeki Kagoshima bölgesindeki eski Satsuma Eyaleti'nden) * özellikle Türkiye'de Rize mandalinası olarak da bilinen, Çin kökenli, soğuğa dayanıklı, kabuğu kolay soyulan, çekirdeksiz ve oldukça tatlı/sulu, ince kabuklu ve yassı yapılı bir narenciye (mandalina) türü

satur : ara. * satur (büyük ve geniş bıçak) * büyük bıçak, et veya kemik kesmek ve parçalamak için kullanılan ağır, geniş bıçak, kasapların kullandığı büyük kesim bıçağı, sevatir (ç.)

saturasyon : lat., fra. * saturare (doyurmak, doldurmak; fazlasıyla beslemek) (satur (doymuş, yiyeceğe doygun) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) (lat.); saturation (fra.) * bir maddenin, ortamın veya sistemin daha fazla maddeyi alamayacak kadar “doymuş” hale gelmesi; doyurma, tam doldurma; doygun hale getirme; bir şeyin, mümkün olan maksimum değerle karşılaştırılarak yüzde cinsinden ölçülen çözünme veya emilme derecesi veya kapsamı, doygunluk (oksijen satürasyonu vb.)

sature : lat., fra. * saturatus (doymuş, doldurulmuş) (saturare (doyurmak, doldurmak; fazlasıyla beslemek) (satur (doymuş, yiyeceğe doygun) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); saturé (fra.) * tam doymuş, doygunluğa ulaşmış, maksimum yoğunluğa ulaşmış

satureja : lat. * satureja (antik bitki adı) * Ballıbabagiller (Lamiaceae) familyasına ait, kekik ve biberiye ile yakın akraba olan aromatik otsu bitki cinsi, geyik otu, yalancı kekik

saturniidae : lat. * saturnus (doymuş, yiyeceğe doygun) (saturare (doyurmak, doldurmak; fazlasıyla beslemek) + nus (sıfat yapım eki) ) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * Lepidoptera (kelebekler ve güveler) takımına bağlı, genellikle büyük gövdeli, geniş kanatlı ve kanatlarında göz lekeleri bulunan, bazı türlerinin larvaları ipek üretimiyle ilişkili olan güveleri içeren hayvan familyası, tavuskelebeğigiller

saturnus : lat. * saturnus (doymuş, yiyeceğe doygun) (saturare (doyurmak, doldurmak; fazlasıyla beslemek) + nus (sıfat yapım eki) ) * Roma mitolojisinde, Yunan mitolojisindeki Kronos ile özdeşleştirilen, bolluk ve zenginlik getirdiğine inanılan tarım, hasat, tohum ve zaman tanrısı (Güneş Sistemi'nin altıncı gezegenine ismini veren kelime)

satürasyon : lat., fra. * saturare (doyurmak, doldurmak; fazlasıyla beslemek) + tio (isim yapım eki) ) (lat.); saturation (fra.) * bir maddenin, ortamın veya sistemin daha fazla maddeyi alamayacak kadar “doymuş” hale gelmesi; doyurma, tam doldurma; doygun hale getirme; bir şeyin, mümkün olan maksimum değerle karşılaştırılarak yüzde cinsinden ölçülen çözünme veya emilme derecesi veya kapsamı, doygunluk (oksijen satürasyonu vb.)

satüre : lat., fra. * saturatus (doymuş, doldurulmuş) (saturare (doyurmak, doldurmak; fazlasıyla beslemek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); saturé (fra.) * tam doymuş, doygunluğa ulaşmış, maksimum yoğunluğa ulaşmış

satürn : lat. * saturnus (satur (doymuş, yiyeceğe doygun) + nus (isim yapım eki) ) * Roma mitolojisinde, Yunan mitolojisindeki Kronos ile özdeşleştirilen, bolluk ve zenginlik getirdiğine inanılan tarım, hasat, tohum ve zaman tanrısı; Güneş Sistemi'nin Güneş'e yakınlık bakımından altıncı gezegeni olan, belirgin halkalarıyla tanınan, Jüpiter'den sonra en büyük ikinci gaz devi olan gezegen

sauna : fin . * savuna (kış konutu; ısıtılmış oda; duman/dumanlı yer) * genellikle ahşap kaplı küçük odada, yüksek sıcaklıkta (70-90 °C) kuru veya nemli hava kullanılarak terleme yoluyla vücudu arındıran, kasları gevşeten ve zihinsel rahatlama sağlayan kuru sıcak hava terapisi uygulaması; Kuzey Avrupa kökenli geleneksel ısınma ve rahatlama yöntemi

saururaceae : lat. * saururus (kertenkele kuyruğu) (sauros (kertenkele, sürüngen) + oura (kuyruk) ) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * Piperales (karabiber çiçekliler) takımına bağlı, çoğunlukla nemli ve bataklık alanlarda yetişen otsu bitkileri içeren, çiçek durumları genellikle ince ve uzamış başak biçiminde olan bitki familyası, kertenkelekuyruğugiller

sav : tür. * sav (söz, söylem, tez, savunulan bilgi; kısa ve özlü ifade; düşünceyi bildiren söz; kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, atmak, fırlatmak, mücadele etmek, korumak, savunmak, ileri sürmek, söylemek) (savoir (bilmek), savant (bilgin) (fra.) ) * ileri sürülen, savunulan düşünce, dava, önerme, tez, iddia

savab : ara. * savaba (isabet etmek, doğru hedefe ulaşmak, doğruyu bulmak; geri dönmek, ödül/karşılık olmak, karşılık vermek, dönüp gelmek), savvaba (doğrulamak, doğru kabul etmek, isabet ettirmek, onaylamak) * doğruluk, dürüstlük, isabet, doğru olan

savacı : tür. * sav (haber, söz, mesaj) + cı (yapan, eden eki) * haberci, muştucu, müjdeci, haber götüren, muhbir, müjde getiren kişi, mübeşşir

savaik : ara. * saka (şimşek çarpmak, yıldırım düşmek, sarsmak; bayılmak), saika (yıldırım, şimşek veya elektrik akımı gibi ani ve güçlü bir etkiyle çarpma, yıldırım çarpması) * saikalar, yıldırımlar

savak : tür. * sav (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, atmak, fırlatmak, mücadele etmek, korumak, savunmak, ileri sürmek, söylemek) + ak (isim yapım eki) * baraj, havuz veya su yollarında suyun akışını kontrol etmek, yönünü değiştirmek veya fazla suyu güvenli bir şekilde tahliye etmek için inşa edilen sabit veya hareketli yapı

savan : gre * savano (kefen, dokuma, örtü, yatak örtüsü) (gre.); sabanum (düz, ağaçsız geniş çayır; bozkır tipi açık arazi) (lat.); sabana (ağaçsız çayır) (isp.) * ağaçsız, geniş otlak alan; özellikle sıcak ve yarı kurak bölgelerde görülen çayır/step ekosistemi; tropikal yağmur ormanları ile çöller arasında yer alan, uzun boylu otlar ve kuraklığa dayanıklı seyrek ağaçlardan oluşan, yazları sıcak-yağışlı, kışları ılık-kurak iklime sahip olan, Afrika ve Güney Amerika gibi yerlerde aslan, zürafa ve fil gibi vahşi hayvanların yaşadığı geniş çayırlar

savan sendromu : fra. * savant (bilge, bilgin) (savoir (bilmek) + ant (isim yapım eki) ) (fra.) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * otizm spektrum bozukluğu veya ciddi zihinsel/gelişimsel engelleri olan bireylerde görülen, hafıza, matematik, müzik veya sanat gibi belirli bir alanda üstün, olağanüstü yeteneklerin (dahilik adaları) varlığıyla karakterize nadir bir durum

savana : gre * savano (kefen, dokuma, örtü, yatak örtüsü) (gre.); sabanum (düz, ağaçsız geniş çayır; bozkır tipi açık arazi) (lat.); sabana (ağaçsız çayır) (isp.) * ağaçsız, geniş otlak alan; özellikle sıcak ve yarı kurak bölgelerde görülen çayır/step ekosistemi; tropikal yağmur ormanları ile çöller arasında yer alan, uzun boylu otlar ve kuraklığa dayanıklı seyrek ağaçlardan oluşan, yazları sıcak-yağışlı, kışları ılık-kurak iklime sahip olan, Afrika ve Güney Amerika gibi yerlerde aslan, zürafa ve fil gibi vahşi hayvanların yaşadığı geniş çayırlar

savaş : tür. * sav (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, atmak, fırlatmak, mücadele etmek, korumak, savunmak, ileri sürmek, söylemek) + aş (isim yapım eki) * devletler, topluluklar veya gruplar arasında silahlı çatışma; aynı zamanda genel anlamda mücadele, çarpışma, kavga ve karşı koyma durumu (savage, sauvage (vahşi) (ing., fra.) )

savaştepe : tür. * savaş (mücadele, çarpışma, kavga ve karşı koyma durumu) + tepe (yükseklik, en yüksek nokta) * Balıkesir’in bir ilçesi

savat : ara. * esved (siyah, kara), sevad (siyahlık, karalık) * gümüş eşyaların üzerine çelik kalemle oyulan desenlerin, bakır, gümüş, kurşun ve kükürt karışımı siyah bir alaşımla doldurulmasıyla yapılan köklü bir gümüş süsleme ve bakış sanatı

savca : tür. * sav (söz, söylem, savunulan bilgi, tez, iddia; kısa ve özlü ifade; düşünceyi bildiren söz, ileri sürülen, savunulan düşünce, dava, önerme) + ca (isim yapım eki) * savcı tarafından hazırlanan, bir suçun işlendiğine dair iddiaları ve delilleri içeren resmi belge, iddianame

savcı : tür. * sav (söz, söylem, savunulan bilgi, tez, iddia; kısa ve özlü ifade; düşünceyi bildiren söz, ileri sürülen, savunulan düşünce, dava, önerme) + cı (yapan, eden eki) * devleti temsilen kanuna aykırı durumları (suçları) araştırıp delil toplayan, kamu adına dava açan ve yargılama sürecinde iddia makamını temsil eden yetkili hukuk görevlisi

savcılık : tür. * sav (söz, söylem, savunulan bilgi, tez, iddia; kısa ve özlü ifade; düşünceyi bildiren söz, ileri sürülen, savunulan düşünce, dava, önerme) + cı (yapan, eden eki) + lık (isim yapım eki) * suçların soruşturulması ve kamu davasının yürütülmesinden sorumlu olan resmi kurum; savcının görev yaptığı makam ve teşkilat

save etmek : ing. * save (kurtarmak; kaydetmek, hafızaya almak; tasarruf etmek) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) * bir bilgiyi, dosyayı veya durumu kaybetmemek için kaydetmek; bilgisayarda veriyi depolamak; korumak, muhafaza etmek

savitch teoremi : ing., gre., tür. * savitch (Amerikalı bilgisayar bilimci Walter Savitch’in soyadından) (ing.) + theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel önerme, teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * teorik bilgisayar biliminde, deterministik ve nondeterministik uzay karmaşıklık sınıfları arasındaki ilişkiyi belirleyen, özellikle nondeterministik bir Turing makinesinin uzay karmaşıklığının karesine eşit veya daha küçük deterministik bir Turing makinesi ile simüle edilebileceğini ifade eden teorem

savlet : ara. * sala (atlamak, saldırmak), savla (hücum, akın) * şiddetli saldırı, hücum, hamle atılım

savm : ara. * sama (bir şeyden uzak durmak, kendini tutmak, engellemek; oruç tutmak) * imsaktan iftara kadar yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durmak, oruç, oruç tutma

savmak : tür. * sav (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, geri püskürtmek, atmak, fırlatmak, mücadele etmek, korumak) + mak (fiil mastar eki) * kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, atmak, fırlatmak, mücadele etmek, korumak, savunmak, müdafa etmek (save, sauver (kurtarmak, engellemek) (ing., fra.) )

savr : ara. * sara (çevrelemek, kuşatmak, sarmak; dönmek, hal değiştirmek, dönüşmek) * bilezik, bileğe takılan süs eşyası, esavir (ç.)

savruk : tür. * sav (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, geri püskürtmek, atmak, fırlatmak, mücadele etmek, korumak) + ur (etken fiil eki) + uk (sıfat yapım eki) * dağınık, düzensiz, dikkatsiz ve plansız; işleri veya düşünceleri kontrolsüz biçimde dağıtan (kimse)

savrulmak : tür. * sav (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, geri püskürtmek, atmak, fırlatmak, mücadele etmek, korumak) + ur (etken fiil eki) + ul (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir kuvvetin (rüzgar, şok dalgası vb.) etkisiyle bir yöne doğru kontrolsüz şekilde sürüklenmek; kontrolünü kaybedip yönsüz hale gelmek, dağılmak (mecazi)

savsak : tür. * sav (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, geri püskürtmek, atmak, fırlatmak) + sak (sıfat yapım eki) * işi ağırdan alan, erteleyen, bahane ederek geciktiren; görevini zamanında yapmayan, işi ve sorumluluğu savan, baştan savan

savsaklamak : tür. * sav (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, geri püskürtmek, atmak, fırlatmak) + sak (sıfat yapım eki) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir işi bilinçli veya alışkanlık haline getirerek geciktirmek, ağırdan almak, ertelemek veya geçiştirmek; görev ve sorumlulukları sürekli olarak yapmaktan kaçınmak veya geciktirerek yapmak

savsamak : tür. * sav (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, geri püskürtmek, atmak, fırlatmak) + sa (edilgen fiil eki) * etkisi azalmak, hafiflemek; özellikle ağrı, hastalık, duygu veya bir durum zamanla zayıflayıp geçmeye başlamak, etkisi yavaş yavaş azalmak, diner gibi olmak

savt : ara. * savata (ses çıkarmak, bağırmak) * ses, nida, gürültü; konuşma sesi (shout (bağırmak, ağızdan yüksek ses çıkarmak) (ing.) )

savunmak : tür. * sav (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, geri püskürtmek, atmak, fırlatmak) + un (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir kişiyi, düşünceyi veya konumu saldırı veya eleştiriye karşı korumak; hukukta iddia edilen bir suçlamaya karşı gerekçeler ileri sürmek; genel anlamda bir şeyi tehlike, saldırı veya eleştiriye karşı koruma altına almak, tehlikeyi savmak, uzaklaştırmak, müdafa etmek (save, sauver (kurtarmak, engellemek) (ing., fra.) )

savur : sür. * savro (boyun) * Mardin’in bir ilçesi (bölgenin coğrafi yapısına atfen)

savurgan : tür. * sav (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, geri püskürtmek, atmak, fırlatmak) + ur (etken fiil eki) + gan (sıfat yapım eki) * parasını, imkanlarını veya kaynaklarını ölçüsüz ve dikkatsiz şekilde harcayan, israf eden, tutumlu olmayan (kimse), müsrif

savurmak : tür. * sav (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, geri püskürtmek, atmak, fırlatmak) + ur (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * atmak, fırlatmak, saçmak, dağıtmak; söz, tehdit veya eleştiriyi sert şekilde yöneltmek (mecazi)

savuşturmak : tür. * sav (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, geri püskürtmek, atmak, fırlatmak) + uş (dönüşlü fiil eki) + tur (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * gelen bir tehlikeyi, sorunu veya istenmeyen durumu hızlıca ve ustalıkla uzaklaştırmak, bertaraf etmek; bir işi geçiştirerek veya kısa yoldan halledip üzerinden atmak

saxifraga : lat. * saxum (kaya) + frangere (kırmak) * Saxifragaceae familyasına ait, kayalık ve taşlı bölgelerde yetişen, kökleriyle kaya yarıklarına tutunarak “taşı yarıp büyüyen” görünümü veren kayalık ve taşlı bölgelerde yetişen, kökleriyle kaya yarıklarına tutunarak “taşı yarıp büyüyen” görünümü veren otsu bitki cinsi, kaya kıran; Alp ve dağlık alan florasında görülen bitkiler grubu

saxifragaceae : lat. * saxum (kaya) + frangere (kırmak) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * Saxifragales (taşkıranlar takımı) takımına bağlı, çoğunlukla otsu bitkilerden oluşan, genellikle kayalık ve dağlık alanlarda yetişen, taşkıran (Saxifraga) cinsi başta olmak üzere çeşitli bitki cinslerini içeren bitki familyası, taşkırangiller

saxifragales : lat. * saxifraga (taşkıran) (saxum (kaya) + frangere (kırmak) ) + ales (takaonomik çoğul eki) * Magnoliopsida (iki çenekliler) içinde yer alan, çoğunlukla otsu bitkiler, çalılar ve küçük ağaçlardan oluşan, Saxifragaceae ve yakın akraba familyaları içeren bitki takımı, taşkırangiller takımı

sa'y : ara. * sa’ya (çabalamak, gayret etmek, uğraşmak, koşturmak, koşuşturmak) * çabalama, gayret etme, uğraşma, koşturma, koşuşturma; İslam’da Hac ve Umre ibadetinin bir rüknü olarak ve Hz. Hacer’in çölde oğlu Hz. İsmail için su ararken Safa ve Merve tepeleri arasındaki koşturmasını sembolize etmek amacıyla Safa ile Merve tepeleri arasında Safa'dan başlayıp Merve'de bitecek şekilde 4 gidiş ve 3 dönüş olmak üzere toplam yedi defa gidip gelme ibadeti (essayer, essay (denemek) (ing., fra.) )

saya : gre. * sagi (koşum takımı) * ayakkabının taban haricindeki, deri, kumaş veya kompozit malzemeden yapılan üst kısmı

sayaç : tür. * say (hesaplamak, adet, hacim vb. bazında rakamsal miktar belirlemek; değer vermek, önemsemek) + aç (araç eki) * elektrik, su, doğalgaz gibi tüketilen kaynakların miktarını veya mekanik etkilenmeleri ölçen, kaydeden ve gösteren cihaz

sayas : ara. * sayas (boynuz, sivri uç; korunma, savunma) * kale, sığınak, tahkim edilmiş yer, güçlü savunma yapısı

sayborg : gre. * kybernein (yönetmek, dümen tutmak; kontrol etmek) + tikos (ile ilgili, -a ait, gibi) + organon (araç, alet, yapı) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * biyolojik bir canlı ile elektronik, mekanik veya bilgisayar destekli yapay parçaların birleşiminden oluşan, yaşam işlevlerini veya yeteneklerini artırmak amacıyla teknolojik bileşenlerle desteklenmiş organizma, sibernetik organizma

sayd : ara. * sada (yakalamak, avlamak, elde etmek) * av, ava gitme, avlanma; av hayvanı

saydam : tür. * say (saf, som, bir tür şeffaf mermer) + dam (ile ilgili, -a ait) * ışığı geçiren, arkasındaki nesneleri bulanık da olsa gösterebilen, yarı geçirgen veya şeffafa yakın özellikte olan (madde), opak olmayan, transparan

saydele : ara. * (eczacılık, ilaç hazırlama sanatı) * ilaçların hazırlanması, bileşimi, saklanması ve hastaya sunulmasıyla ilgilenen bilim ve meslek dalı, eczacılık

saye : far. * saye (gölge; koruma, yardım) * aracılık, vasıta olma, yolu olma; gölge

sayesinde : far., tür. * saye (gölge; koruma, yardım) (far.) + si (iyelik eki) + nde (edat eki) * vasıtasıyla, aracılığıyla, yardımıyla

sayf : ara. * sayf (yaz, yaz mevsimi) * dört mevsimden biri olan, sıcaklıkların arttığı, doğanın olgunlaştığı, genellikle haziran, temmuz ve ağustos aylarını kapsayan dönem, yaz

sayfa : ara. * sahife (yüz, levha, düz yüzey, kağıt yaprağı) * üzerine yazı yazılan veya resim çizilen kağıt veya farklı malzemeden yapılmış ince yüzey

sayfiye : ara. * sayf (yaz, yaz mevsimi) + iye (isim yapım, durum ve yer eki) * yaz mevsiminde oturulan, sıcak aylarda kalınan yer; şehir dışında, özellikle yazın dinlenme amacıyla kullanılan ev, bölge veya yerleşim alanı

saygı : tür. * say (hesaplamak, adet, hacim vb. bazında rakamsal miktar belirlemek, ardı ardına sıralayıp kodlamak, bir düzen içinde söylemek; değer vermek, önemsemek) + gı (isim yapım eki) * değer verme, hürmet gösterme, itibar etme, önem atfetme duygusu ve davranışı

saygın : tür. * say (hesaplamak, adet, hacim vb. bazında rakamsal miktar belirlemek, ardı ardına sıralayıp kodlamak, bir düzen içinde söylemek; değer vermek, önemsemek) + gı (isim yapım eki) + n (sıfat yapım eki) * sayılan, değer verilen, hürmet edilen, itibar edilen, önemsenen, güven ve prestij sahibi

sayha : ara. * saha (haykırmak, çığlık atmak) * çığlık, haykırış, bağırma, nara

sayı : tür. * say (hesaplamak, adet, hacim vb. bazında rakamsal miktar belirlemek, ardı ardına sıralayıp kodlamak, bir düzen içinde söylemek; değer vermek, önemsemek) + ı (isim yapım eki) * rakamların (0-9) belirli kurallara göre bir araya gelmesiyle oluşan, çokluk belirtmek, ölçmek, sıralamak veya etiketlemek için kullanılan matematiksel sembol (her rakam sayıdır, her sayı rakam değildir.)

sayıklamak : tür. * say (hesaplamak, adet, hacim vb. bazında rakamsal miktar belirlemek, ardı ardına sıralayıp kodlamak, bir düzen içinde söylemek; değer vermek, önemsemek) + ık (dönüşlü fiil eki) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * uykuda, ateşte veya bilinç bulanıklığı durumlarında anlamsız, tutarsız, bilinçsiz veya yarı bilinçli halde konuşmak (say, sagen (söylemek) (ing., alm.) )

sayım : tür. * say (hesaplamak, adet, hacim vb. bazında rakamsal miktar belirlemek, ardı ardına sıralayıp kodlamak, bir düzen içinde söylemek; değer vermek, önemsemek) + ım (isim yapım eki) * sayma işi; nüfus, mal veya unsurların tek tek sayılarak belirlenmesi, tespit edilmesi (nüfus sayımı vb.)

sayın : tür. * say (hesaplamak, adet, hacim vb. bazında rakamsal miktar belirlemek, ardı ardına sıralayıp kodlamak, bir düzen içinde söylemek; değer vermek, önemsemek) + ın (sıfat yapım eki) * hitaplarda kullanılan, bir kişiye saygı ve nezaket ifade eden ünvan niteliğinde kelime

sayısal : tür. * say (hesaplamak, adet, hacim vb. bazında rakamsal miktar belirlemek, ardı ardına sıralayıp kodlamak, bir düzen içinde söylemek; değer vermek, önemsemek) + ı (isim yapım eki) + sal (ile ilgili, -a ait) * sayılara, niceliğe ve hesaplamaya dayanan; sayılarla ilgili olan

sayıştay : tür. * say (hesaplamak, adet, hacim vb. bazında rakamsal miktar belirlemek, ardı ardına sıralayıp kodlamak, bir düzen içinde söylemek; değer vermek, önemsemek) + ış (işteş fiil eki) + tay (büyük toplantı, topluluk, heyet, toy) * devletin gelir ve giderlerini denetleyen, kamu harcamalarının hesabını ve uygunluğunu inceleyen, yargısal yetkisi de bulunan yüksek denetim kurumu

sayis : ara. * sasa (eğitmek, bakmak, yetiştirmek, yönetmek), siyaset (eğitim, bakım, bakıcılık, yetiştirme, yönetim, idare) * atların bakımı, beslenmesi, temizliği ve sağlığıyla ilgilenen, onları yarışlara veya biniciliğe hazırlayan profesyonel at bakıcısı

saykal : far. * saykal (parlatan, cilalayan; cilacı, bileyleyici, yaldızlayıcı) * metal, taş veya benzeri yüzeyleri parlatmak, bilemek ve düzgün hale getirmek için kullanılan araç veya madde, parlatıcı, cila, bileme taşıyla ilgili malzeme

saylamak : tür. * say (hesaplamak, adet, hacim vb. bazında rakamsal miktar belirlemek, ardı ardına sıralayıp kodlamak, bir düzen içinde söylemek; değer vermek, önemsemek) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * seçmek, beğenip ayırmak, tercih etmek veya dikkate almak

saylav : tür. * say (hesaplamak, adet, hacim vb. bazında rakamsal miktar belirlemek, ardı ardına sıralayıp kodlamak, bir düzen içinde söylemek; değer vermek, önemsemek) + la (etken fiil eki) + v (isim yapım eki) * milletvekili, mebus

saymak : tür. * say (hesaplamak, adet, hacim vb. bazında rakamsal miktar belirlemek, ardı ardına sıralayıp kodlamak, bir düzen içinde söylemek; değer vermek, önemsemek) + mak (fiil mastar eki) * bir şeylerin miktarını belirlemek için birer birer elden veya gözden geçirmek, sayıları arka arkaya söylemek; birine değer vermek, önem atfetmek, itibar göstermek, hürmet etmek

sayman : tür. * say (hesaplamak, adet, hacim vb. bazında rakamsal miktar belirlemek, ardı ardına sıralayıp kodlamak, bir düzen içinde söylemek; değer vermek, önemsemek) + man (-cı, yapan, eden eki) * bir kurumda para ve hesap işlerini tutan, gelir-gideri kaydeden ve mali işlemleri yöneten görevli; hesap işleri sorumlusu, veznedar

saynur : tür., ara. * say (hesaplamak, adet, hacim vb. bazında rakamsal miktar belirlemek, ardı ardına sıralayıp kodlamak, bir düzen içinde söylemek; değer vermek, önemsemek) (tür.) + nur (aydınlık, parıltı; ışık) (fra.) * parlak, ışıklı, güzel, saygın nur, aydınlık; temiz ve çok değerli olarak kabul et

sayrı : tür. * sandru (hezeyan etmek, saçmalamak) * hasta, rahatsız, sayru

sayruret : ara. * sayr, sayara, sayyara (halden hale geçmek; olmak, edilmek; vücut, kevn) * bir halden diğer hale geçme, dönüşme, başka bir şekle girme, olma veya edilme

sayvan : far. * saye (gölge) + ban (koruyan, gözeten, -cı, yapan, eden) * güneşten veya yağmurdan korunmak amacıyla yapılan, genellikle üstü kapalı ancak yanları açık olan gölgelik, tente, sundurma veya çatı saçağı gibi yapı

sayyad : ara * sayada (avlanmak), sayd (av) * avcı, avcılık yapan

sayyib : ara. * saba (şiddetli yağmur yağmak) * yağmur bulutu; şiddetli sağanak yağış

saz : far. * saz (uydurmak, imal etmek, düzenlemek; uygun; düzen, düzenek, enstrüman, cihaz, alet; su kıyılarında, bataklık yerlerde yetişen ince kamış, hasırotu, kofa gibi bitki) * Türk halk müziğinde kullanılan bağlama, cura, tambura gibi telli ve mızraplı çalgıların genel adı; müzik enstrümanı; su kıyılarında, bataklık yerlerde yetişen ince kamış, hasırotu, kofa gibi bitki (set (düzenlemek, ayarlamak) (ing.) )

saz semaisi : far., ara. * saz (uydurmak, imal etmek, düzenlemek; uygun; düzen, düzenek, enstrüman, cihaz, alet; su kıyılarında, bataklık yerlerde yetişen ince kamış, hasırotu, kofa gibi bitki) + semai (dinleti, konser) (sema (dinlemek, duymak, işitmek) + i (isim yapım eki) ) (ara.) + si (iyelik eki) (tür.) * saz dinletisi; Türk müziğinde fasılın sonunda çalınan, genellikle dört hane ve bir teslim (nakarat) bölümünden oluşan, 10 zamanlı "Aksak Semai" usulüyle bestelenen sözsüz, çalgısal bir beste formu

sazak : far., tür. * saz (su kıyılarında, bataklık yerlerde yetişen ince kamış, hasırotu, kofa gibi bitki) * kuvvetli esen soğuk rüzgar, soğuk yel; bataklık, sazlık alan

sazan : tür. * sari, saz (bataklık; soluk renk; yılan, yılan balığı, ejderha) + ağan, ğan (ile ilgili, gibi, -a ait) * sazangiller (Cyprinidae) familyasına ait, tatlı sularda yaşayan, vücudu uzun ve elips biçiminde, kimilerinin boyu bir metreyi geçebilen, derisi kalın ve iri pullarla kaplı, sırtı esmer siyahımtırak yeşil karışımı renkte, çenesinde iki çift uzun bıyık bulunan, eti beğenilen kemikli bir balık

sazende : far. * sazidan (uydurmak, düzenlemek, saz çalmak) fiilinden; saz (düzen, düzenek, aygıt, alet, enstrüman) + ende (yapan, eden kişi) * sazcı, saz çalan

sazkar : far. * saz (düzen, düzenek, aygıt, alet, enstrüman) + kar (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer; -cı, yapan, eden eki) * Türk mûsikisinde Segah, Dügah, Maye ve Rast makamlarının unsurlarıyla oluşturulmuş, oldukça eski ve köklü bir birleşik (mürekkep) makam

sazlık : far., tür. * saz (su kıyılarında, bataklık yerlerde yetişen ince kamış, hasırotu, kofa gibi bitki) (far.) + lık (ile, birlikte, beraber, sahibi) (tür.) * genellikle göl, nehir veya dere kenarları gibi sulak alanlarda, saz adı verilen uzun ve otsu bitkilerin yoğun olarak yetiştiği bataklık benzeri yer

Sb : lat. * stibium (stibium (antimon minerali stibnit) ) * atom numarası 51 olan, periyodik tablonun 15. grubunda bulunan, parlak ve kırılgan yarı metal özellikli, alev geciktiricilerde, alaşımlarda, pillerde ve yarı iletken teknolojilerinde kullanılan element

SBP : ing. * systolic (sistolik, kalbin kan pompalaması ile ilgili) + blood (kan) + pressure (basınç) * kalbin kasılması sırasında arterlerde ölçülen kan basıncı değeri

Sc : lat. * scandium (Scandia (İskandinavya'nın Latince adı) + ium (kimyasal element eki) ) * atom numarası 21 olan, periyodik tablonun 3. grubunda bulunan, hafif, gümüş beyazı renkli ve nadir bulunan, alüminyum alaşımlarında, yüksek yoğunluklu lambalarda ve özel malzemelerde kullanılan geçiş metali element

scabiosa : lat. * scabiosus (kaşıntılı, pütürlü, tüylenmiş) (scabere (kaşınmak), scabi (kaşıntı, pütür, tüy) + osus (ile ilgili, -a ait, gibi, benzer) ) * Caprifoliaceae (hanımeligiller) familyasına ait, leylak, pembe, mavi veya beyaz renkli çiçekleri olan, bahçıvanlarca "iğne yastığı çiçeği" olarak da bilinen, kuraklığa dayanıklı, bakımı kolay ve estetik görünümlü bu bitkiler, peyzaj düzenlemelerinde sıkça tercih edilen çok yıllık veya tek yıllık otsu bitki cinsi

scabrid : lat. * scaber (pürüzlü, kaba, sert yüzeyli) + ide (sıfat yapım eki) * yüzeyi küçük sert çıkıntılar, pürüzler veya kısa kıllarla kaplı olan, dokunulduğunda kaba veya pürüzlü hissedilen yapı veya yüzey ile ilgili, pürüzlü, pürtüklü

SCADA : ing. * supervisory (denetleyici) + control (kontrol) + and (ve) + data (veri) + acquisition (toplama, edinim) * endüstriyel süreçlerin uzaktan izlenmesi ve kontrol edilmesini sağlayan otomasyon sistemi

scanner : ing. * scan (gözden geçirmek, taramak; elektronik olarak okumak) + er (yapan, eden ve araç eki) * belge, fotoğraf veya fiziksel verileri optik veya dijital yöntemlerle tarayıp bilgisayar ortamına aktaran elektronik cihaz, tarayıcı

scanning : ing. * scan (gözden geçirmek, taramak; elektronik olarak okumak) + ing (isim yapım eki) * belge, fotoğraf veya fiziksel verileri optik veya dijital yöntemlerle tarayıp bilgisayar ortamına aktarma, tarama

scarabaeidae : gre., lat. * karabos (kınkanatlı böcek) (scarabaeus (bokböceği) + idae (-giller, hayvan familyası eki) ) * Coleoptera (kınkanatlılar) takımına bağlı, genellikle güçlü vücut yapısına, çoğu türünde boynuz benzeri çıkıntılara ve kazıcı bacaklara sahip olan, bokböcekleri, gergedan böcekleri ve akrabalarını içeren geniş böcek familyası, bokböceğigiller

scatter : ing. * scatter (dağıtmak, saçmak, yaymak, serpmek) * bir maddenin (radyasyon, ışık veya hücre) düzensiz bir şekilde farklı yönlere yayılması veya dağılması

schaunel konjektürü : alm., lat. * schaunel (Amerikalı matematikçi Stephen Schanuel’in soyadından) (alm.) + conjectura (varsayım, tahmin, sanı) (con (ile, birlikte, beraber, tamamen) + iacere, jacere (atmak, fırlatmak, savurmak) + tura (isim yapım eki) ) (lat.) * sayı teorisinde, karmaşık sayıların üstel fonksiyonlarıyla ilgili lineer bağımsızlık ve transandantal sayıların yoğunluğunu açıklamaya yönelik henüz ispatlanmamış bir varsayım; teorik bilgisayar biliminde ve karmaşıklık teorisinde, özellikle rastgeleleştirilmiş algoritmalar ve hesaplama karmaşıklığı sınıfları arasındaki ilişkilerle ilgili, henüz kanıtlanmamış bir önerme

scherzo : alm., ita. * Scherz (şaka, alay, oyun) (alm.); scherzo (ita.) * şaka; batı klasik müziğinde genellikle hızlı tempolu, neşeli, esprili ve çalkantılı bir karaktere sahip, genellikle 3/4'lük ölçüde yazılan ve senfoni veya sonat gibi daha büyük eserlerin bir parçası olan müzik bestesi veya bölümü

schiller-duval cisimleri : alm. * Schiller-Duval (Alman patologlar Dr. Walter Schiller ve Dr. Louis Duval’ın soyadlarından) (alm.) + cisimleri (objeleri, nesneleri, gövdeleri, vücutları) (tür.) * özellikle çocuklarda en sık görülen testis kanseri ve yumurtalık kanseri türlerinden biri olan yolk sac (sak, kese) kesesi tümörlerinde (endodermal sinüs tümörleri) mikroskop altında histolojik olarak gözlemlenen karakteristik, yapısal hücre toplulukları

schinus : lat. * schinus (reçineli çalı) * Anacardiaceae (sakızağacıgiller) familyasına bağlı, Güney Amerika kökenli, her dem yeşil, hızlı büyüyen çiçekli tropik ağaç ve çalı cinsi, mastik ağacı, reçineli çalı, yalancı karabiber ağacı, pembe biber ağacı, Peru biber ağacı

schisandraceae : gre., lat. * skhizein (kesmek, yarmak, ayırmak, bölmek, parçalamak) + aner (erkek, er kişi, adam, insan), andros (erkek ile ilgili, er kişi ile ilgili, adam ile ilgili, insan ile ilgili) (gre.); schisandra (beş kokulu meyve) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * Austrobaileyales (Austrobaileya takımı) takımına bağlı, çoğunlukla Doğu Asya ve Amerika’da yayılış gösteren, odunsu sarılıcı bitkiler ve çalılardan oluşan, aromatik özellik taşıyan türleri içeren bitki familyası, limonasmagiller.

schizachyrium : gre., lat. * skhizein (kesmek, yarmak, ayırmak, bölmek, parçalamak), skhizos (kesik, kesilmiş, yarık, bölünmüş) + akhyron (başak) (gre.) + ium (isim yapım eki) (lat.) * Poaceae (buğdaygiller) familyasına bağlı, özellikle Kuzey Amerika bozkırlarına özgü, dik büyüyen çok yıllık bir bölünmüş başaklı otsu bitki cinsi

schmidt teleskop : alm., gre. * schmidt (Alman optikçi Bernhard Schmidt’in soyadından) (alm.) + tele (uzak, uzakta) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek, araştırmak), skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) * gökyüzündeki geniş alanları düşük aberasyonla görüntülemek için geliştirilen, küresel aynadaki görüntü kusurunu düzeltmek amacıyla ön tarafa Schmidt düzeltme plağı (asferik cam plaka) yerleştirilen, özellikle astrofotoğrafçılıkta kullanılan geniş açılı yansıtmalı teleskop tipi

schottky etkisi : alm. * Schottky (Alman fizikçi Walter H. Schottky'nin soyadından) (alm.) + etki (bir olgunun veya olayın oluşturduğu sonuç, tesir) + si (iyelik eki) (tür.) * özellikle termoiyonik emisyon ve yarıiletken fiziğinde görülen, güçlü elektrik alanı altında metal yüzeyindeki potansiyel engelin azalması sonucu elektronların daha kolay yayılması olayı

schrödinger dalga denklemi : alm., tür. * schrödinger (Avusturyalı fizikçi Erwin Schrödinger'in soyadından) (alm.) + dalga (çalkalanma, sallanma, osilasyon) + denklem (eşitlik, denklik) + i (iyelik eki) (tür.) * kuantum mekaniğinde atom altı parçacıkların (elektronlar gibi) davranışını, zaman ve uzay içindeki değişimlerini, dalga fonksiyonu (\(\psi \) ) adı verilen bir matematiksel araçla tanımlayan temel kısmi türevsel denklem; dalga fonksiyonunun uzaya ve zamana bağlı değişimini gösteren denklem (Ψ(x, t) = Aei(kx−ωt) ) (Klasik fizikteki Newton'un hareket yasalarının kuantum dünyasındaki karşılığı)

schumann bölgesi : alm. * schumann (Alman fizikçi Winfried Otto Schumann'ın soyadından) (alm.) + bölge (bir bütün içindeki belirli alan, kısım, saha, bölünmüş olan, alan, mıntıka, saha, bölünmüş alan; coğrafi veya idari alan, zon) + si (iyelik eki) (tür.) * Dünya yüzeyi ile iyonosfer arasında oluşan çok düşük frekanslı elektromanyetik dalgaların yayıldığı atmosfer katmanı; Schumann rezonanslarının gözlendiği bölge

schumann rezonansı : alm. * schumann (Alman fizikçi Winfried Otto Schumann'ın soyadından) (alm.) + resonentia (resonare (yeniden ses çıkarmak, yankılanmak) (re (tekrar, yeniden) + sonus (ses), sonare (ses çıkarmak) ) + entia (isim yapım eki) ) (lat.) + ı (iyelik eki) (tür.) * Dünya'nın yer yüzeyi ile iyonosfer tabakası (atmosferin üst katmanı) arasında oluşan, yeryüzünün "kalp atışı" veya doğal elektromanyetik titreşimi olarak bilinen, çok düşük frekanslı (ELF) bir elektromanyetik dalga fenomeni (Schumann rezonansı’nın temel (birinci mod) frekansı yaklaşık 7.83 Hz’dir.)

schüffner tanecikleri : alm., far. * Schüffner (Alman hekim Wilhelm Schüffner'in soyadından) (alm.) + dane (tohum, çekirdek, granül, tane) (far) + cik (küçültme eki) + ler (çoğul eki) + i (iyelik eki) (tür.) * özellikle Plasmodium vivax ve Plasmodium ovale parazitlerinin neden olduğu sıtma enfeksiyonlarında, enfekte olmuş kırmızı kan hücrelerinin (eritrositlerin) içinde görülen mikroskobik yapılar

schwann hücreleri : alm., ara. * Schwann (Alman fizyolog Theodor Schwann'ın soyadından) (alm.) + hucra (oda, odacık, göze, hücre) (ara.) + ler (çoğul eki) + i (iyelik eki) (tür.) * çevresel sinir sisteminde (beyin ve omurilik dışındaki sinirler) nöronların (sinir hücrelerinin) aksonlarını çevreleyen, sinir liflerini saran ve miyelin kılıfını oluşturarak sinir iletimini hızlandıran, destekleyen ve besleyen temel yardımcı glial hücreler

schwannoma : alm., gre. * Schwann (Alman fizyolog Theodor Schwann'ın soyadından) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) (gre.) * periferik sinir sisteminde veya sinir köklerinde görülen ve yavaş büyüyen, Schwann hücrelerinden gelişen, genellikle iyi huylu sinir kılıfı tümörü

schwarz önsavı : alm. * schwarz (Alman matematikçi Hermann Amandus Schwarz’ın soyadından) (alm.) + ön (ileride, başta) + sav (tez, iddia, önerme) + ı (iyelik eki) (tür.) * kompleks analiz ve fonksiyon teorisinde, holomorf fonksiyonların türevleri ve limit davranışları hakkında temel kısıtlamalar getiren, özellikle Schwarz lemma olarak da bilinen, bir nokta etrafında birim disk içindeki fonksiyonların değer büyüklüğünü sınırlayan önsav

schwarzschild yarıçapı : alm., tür. * schwarzschild (Yahudi kökenli Alman fizikçi Karl Schwarzschild’in soyadından) (alm.) + yarıçap (bir çember, daire veya kürenin merkezinden çevresine kadar olan doğru parçalarından herhangi biri) + ı (iyelik eki) (tür.) * bir kütlenin oluşturduğu karadelik sınırını belirleyen, bu sınırın içindeki ışığın ve maddenin kaçamayacağı kritik yarıçap (rs = G.m.c)

SCID : ing. * severe (şiddetli) + combined (kombine) + immuno (bağışıklıkla ilgili) + deficiency (yetmezlik) * doğuştan gelen, ciddi bağışıklık sistemi yetmezliği ile karakterize hastalık, Ağır Kombine İmmün Yetmezlik / Şiddetli Kombine Bağışıklık Yetmezliği

scilla : lat. * scilla (antik bitki adı) * Asparagaceae familyasına ait, genellikle ilkbaharda mavi, beyaz veya mor renkli çiçekler açansoğanlı ve çiçekli bitki cinsi, maviyıldız, sümbülcük

scincidae : gre., lat. * skinkos (bir tür kertenkele) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Squamata (pullular) takımına bağlı, genellikle silindirik gövdeli, pürüzsüz ve parlak pullara sahip, çoğunlukla kısa bacaklı veya bacaksız türleri bulunan kertenkeleleri içeren hayvan familyası, skinkgiller, parlak kertenkeleler

scion : lat. * scion (filiz, genç sürgün) (scindere (yarmak, kesmek, ayırmak) + on (isim yapım eki) ) * botanikte bir bitkinin aşılamada kullanılan genç dalı veya sürgünü, kalem; bir ailenin veya soyun genç üyesi, nesil, soy devam ettiren kişi

sciuridae : gre., lat. * skiouros (gölge kuyruk) (skia (gölge) + oura (kuyruk) + os (sıfat yapım eki) (gre.); sciurus (sincap) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * Rodentia (kemiriciler) takımına bağlı, ağaçlarda veya yer üzerinde yaşayan, genellikle uzun kuyruklu ve güçlü kesici dişlere sahip olan sincaplar, uçan sincaplar ve yer sincaplarını içeren memeli familyası, sincapgiller

scolopacidae : gre., lat. * skolops (sivri uç, kazık, diken) (gre.); scolopax (çulluk) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * Charadriiformes (yağmur kuşları) takımına bağlı, uzun ve ince gagaları, uzun bacakları ve çoğunlukla sulak alanlarda çamur içinde beslenmeye uyarlanmış yapılarıyla tanınan çulluklar, su çullukları, kum kuşları ve akrabalarını içeren kuş familyası, çullukgiller

scolopendromorpha : gre. * skolopendra (kırkayak, çıyan) (skolops (sivri uç, kazık, diken) + endra (son ek) ) + morphe (form, şekil, biçim) + a (taksonomik çoğul eki) * Chilopoda (çıyanlar) sınıfına bağlı, genellikle iri yapılı, güçlü zehir çengellerine sahip ve çok sayıda bacak taşıyan büyük çıyanları içeren takım, çıyan biçimliler takımı

scomberesocidae : gre., lat. * skombros (uskumru balığı) + esox (turna balığı) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * zarganakariller takımına bağlı, uzun gagaya benzeyen çeneleri ve su yüzeyine yakın hareket ederken zıplama alışkanlıklarıyla tanınan, dilimizde zurna balıkları veya sauri olarak bilinen bir deniz balığı ailesi, uskumru-turna balıklarını kapsayan balık familyası, uskumrumsugiller

scombridae : gre., lat. * skombros (uskumru balığı) (gre.); scombrus (lat.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * Scombriformes (uskumrumsular) takımına bağlı, hızlı yüzen, iğ şeklinde vücutlu, çoğunlukla açık denizlerde yaşayan ve ekonomik açıdan önemli olan uskumru, ton balığı, palamut ve yakın akrabalarını içeren balık familyası, uskumrugiller

scombriformes : gre., lat. * skombros (uskumru balığı) (gre.); scombrus (lat.) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) * Actinopterygii (ışınsal yüzgeçli balıklar) içinde yer alan, uskumrular, ton balıkları, palamutlar ve bunlarla akraba hızlı yüzen deniz balıklarını içeren balıklar takımı, uskumru biçimliler

scombrus : gre., lat. * skombros (uskumru balığı) (gre.); scombrus (lat.) * uskumrugiller familyasından, Akdeniz, Karadeniz ve Kuzey Atlantik'in ılıman sularında yaşayan, sırtı yeşil-mavi çizgili, gümüş karınlı, göçmen ve çok yaygın bir uskumru türü

scophthalmidae : gre., lat. * skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek, araştırmak), skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) + ophthalmos (göz, göz çukuru) (oph, ops, opsis (göz, görme, görünüş, görünüm, yüz) + thalamos (iç oda, odacık) ) (gre.); scophthalmus (kalkan balığı) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Pleuronectiformes (yassı balıklar) takımına bağlı, vücutları yandan basık, erişkinlerinde iki gözün aynı tarafta bulunduğu, deniz tabanında yaşayan kalkan balıkları ve yakın akrabalarını içeren balık familyası, kalkan balığıgiller

scorpaenidae : gre., lat. * skorpios (akrep) (gre.); scorpius (lat.), skorpaina (iskorpit) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Scorpaeniformes (iskorpit biçimliler) takımına bağlı, genellikle dikenli yüzgeçlere, zehirli dikenlere ve kamuflaj yeteneğine sahip olan deniz balıklarını içeren, iskorpitler ve yakın akrabalarından oluşan balık familyası, iskorpitgiller

scorpaeniformes : gre., lat. * skorpios (akrep) (gre.); scorpius (lat.), skorpaina (iskorpit) (gre.) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) * Actinopterygii (ışınsal yüzgeçli balıklar) içinde yer alan, iskorpitler, kaya balıkları, liparitler ve çeşitli dikenli yüzgeçli deniz balıklarını içeren balıklar takımı, iskorpit biçimliler

scorpius : gre. * skorpios (akrep) (gre.); scorpius (lat.) * gökyüzünde Akrep biçiminde tasavvur edilen, Zodyak kuşağında yer alan takımyıldız; Akrep burcuyla ilişkili astronomik takım yıldızı

scorzonera : lat., ita. * scorza (kabuk, deri) (lat.); scorzone (çayır yılanı, kaba derili yılan veya yaz trüfü) (ita.) + niger, nigra, nigrum (siyah, kara) (lat.); nera (ita.) * papatyagiller (Asteraceae) familyasına bağlı, kökleri yenebilen, sarı çiçekli, çok yıllık otsu bir bitki cinsi, Tekesakalı, İskorçina, kara havuç

screening : ing. * screen (ekran; perde; ayırmak, elemek, süzmek) + ing (isim yapım eki) * bir süreç veya grup içerisinden belirli kriterlere uyanları ayırmak, incelemek veya kontrol etmek amacıyla yapılan işlem, tarama, eleme, ayıklama, inceleme, gösterim; sinemada film gösterimi (seyirlik sunum)

script : lat., ing. * scribere (yazmak), scriptus (yazı) (lat.); script (ing.) * yazı, yazıt; belirli bir işi otomatik olarak yapmak için yazılmış kısa kod dizileri, komut dosyaları veya senaryo; bilgisayar sistemlerinde önceden tanımlanmış komutları otomatik olarak çalıştıran programlama yapısı

scrophulariaceae : lat. * scrophularia (sıracaotu) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * Lamiales (ballıbabagiller takımı) takımına bağlı, çoğunlukla otsu bitkilerden oluşan ve geçmişte çok daha geniş kapsamda tanımlanmış olan, günümüzde birçok cinsi Plantaginaceae, Orobanchaceae ve diğer familyalara aktarılmış bulunan bitki familyası, sıracaotugiller

scrubland : ing. * scrub (çalılık, bodur bitki örtüsü) + land (arazi, toprak) * çoğunlukla alçak boylu çalılar, bodur ağaçlar ve otsu bitkilerden oluşan, yoğun orman örtüsünün bulunmadığı doğal veya yarı doğal bitki örtüsüyle kaplı arazi, çalılık alan, çalılık arazi

scuba : ing. * S.C.U.B.A. (Self-Contained (kendinden içeren) + Underwater (su altı) + Breathing (solunum) + Apparatus (cihaz) * kendi içinde hava kaynağı taşıyan, su altında solunumu sağlayan su altı dalış ekipmanı; tüplü dalış sistemi; dalıcının yüzeye bağlı olmadan sırtında taşıdığı basınçlı hava tüpü ve solunum sistemini kullanarak su altında nefes almasını sağlayan ekipman sistemi; ayrıca bu sistemle yapılan dalış türü

scutellaria : lat., gre. * scutella (küçük kalkan) (scutum (kalkan) + ella (küçültme eki) ) + aris (ile ilgili, -a ait) * ballıbabagiller (Lamiaceae) familyasına ait, geleneksel tıpta ve kozmetikte yaygın olarak kullanılan kalkan biçimli çiçekleri olan bitki cinsi

scyliorhinidae : gre., lat. * skylion (bir tür köpekbalığı) + rhis, rhinos (burun, gaga, hortum) (gre.); scyliorhinus (kedigözlü köpekbalığı) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Carcharhiniformes (yer köpekbalıkları) takımına bağlı, genellikle küçük veya orta boylu, ince gövdeli, gece etkin ve deniz tabanında yaşayan, benekli veya çizgili desenlere sahip kedigözlü köpekbalıkları ile yakın akrabalarını içeren kıkırdaklı balık familyası, kedigözlü köpekbalığıgiller

scyphozoa : gre. * skyphos (kase, kap, çanak, tas, kupa) + zoon (canlı, hayvan) + a (çoğul eki) * Medusozoa alt şubesine bağlı, yaşam döngülerinde medüz evresinin baskın olmasıyla tanınan, gerçek denizanalarını içeren knidliler sınıfı, gerçek denizanaları sınıfı

SDK : ing. * software (yazılım) + development (geliştirme) + kit (araç seti) * belirli bir platform için uygulama geliştirmeyi sağlayan araç ve kütüphaneler bütünü

SDSS : ing. * Sloan (Sloan) + Sky (Gökyüzü) + Survey (Araştırması) + Digital (Dijital/Sayısal) * gökyüzünün geniş bir bölümünü sistematik olarak görüntülemek ve çok sayıda gök cisminin konumlarını, parlaklıklarını ve tayflarını ölçmek amacıyla yürütülen büyük ölçekli astronomi araştırması, Sloan Dijital Gökyüzü Araştırması

se : ara. * se (ث) * Arapça alfabenin yirmi üçüncü harfi

se : ara. * se (gelecek zaman ön eki) * -dir, cek, cekti (örneğin “se ya’lemun” (bilecekler) )

Se : gre. * selenium (Selene (Yunan mitolojisinde Ay tanrıçası) + ium (kimyasal element eki) ) * atom numarası 34 olan, periyodik tablonun 16. grubunda bulunan, ametal ve yarı iletken özellikler gösterebilen, cam üretiminde, güneş hücrelerinde, elektronik bileşenlerde ve biyolojik sistemlerde kullanılan element

seabin : ara. * su’ban (ejderha, büyük yılan, sürüngen) * büyük yılanlar, ejderhalar, büyük sürüngenler

seaborgiyum : lat. * seaborgium (Amerikalı kimyager Glenn T. Seaborg'un soyadından) * atom numarası 106, simgesi Sg olan numaralı sentetik (yapay) ve radyoaktif bir kimyasal element

seans : lat., fra. * sedere (oturmak, yerleşmek, konumlanmak, durmak, kalmak) + entia (isim yapım eki) (lat.); séance (fra.) * terapi görüşmesi, ders, toplantı, sinema gösterimi veya tedavi gibi belirli bir etkinlik için ayrılmış zaman dilimi; herhangi bir faaliyetin her bir oturumu, oturum

seat : ara. * vasia (genişlemek, geniş olmak, içine almak, kapsamak), vasi (geniş) * genişlik, ferahlık, bolluk, kapasite; geniş olma durumu, içine alma yayvanlık (seat (oturulacak - yayılınacak yer) (ing.) )

seb’a : ara. * seb'a (yedi, 7) * yedi, 7

sebahat : ara. * sabaha (ışımak, aydınlanmak, ışık saçmak, aydınlatmak, ışıklanmak, gün ağarmak) + at (isim yapım eki) * sabah vakti, sabahın gelişi, sabah olma durumu; aydınlık, açıklık, gün doğumu zamanı

se-bahr : far., ara. * segah (dizi, sıra, koma aralıklı si-bemol bölgesi ve karar hissi veren temel perde) (far.) + bahr (deniz; genişlik, ölçü, vezin) (ara.) * Türk musikisinde klasik makam sisteminde kullanılan, “segah” perdesi ve/veya seyriyle ilişkilendirilen

sebak : ara. * sabaka (geçmek, öne geçmek, önce olmak, yarışta önde gitmek, yarışmak, hızlı olmak) * ders, okunacak ders, metin, ibare, ödev; yarış; koşu yapanların aralarında koydukları ödül

sebase : lat. * sebum (yağ, cildin ürettiği yağ cilt yağı, deri salgısı, deri yağı) + aceus (ile ilgili, -a ait) * yağ bezlerine ait, yağlı, yağ ile ilgili, yağ üreten veya yağ içeren

sebasöz : lat. * sebum (cildin ürettiği yağ cilt yağı) + aceus (ile ilgili, -a ait) * yağ bezlerine ait, yağlı, yağ ile ilgili, yağ üreten veya yağ içeren

sebastidae : lat. * sebastes (kaya balığı) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * Scorpaeniformes (iskorpit biçimliler) takımına bağlı, çoğunlukla denizel, uzun ömürlü, dikenli yüzgeçlere sahip ve birçok türünde canlı yavru doğurma özelliği görülen kaya balıkları ve yakın akrabalarını içeren balık familyası, kaya balığıgiller

sebat : ara. * sabata (kalıcı kılmak, saptamak, sabitlemek, kesinleştirmek, kanıtlamak, doğrulamak, delillendirmek; kesmek, durdurmak, sabitlemek; durmak, sabit olmak, yerleşmek, değişmemek, kalıcı olmak, hareketsiz olmak), sabit (duran, durağan, değişmez, değişmeyen, hareketsiz) * kararlılık, direnç, devamlılık; bir işte ısrarla durma, vazgeçmeme hali; sabit kalma, ayak direme

sebati : ara. * sabata (kalıcı kılmak, saptamak, sabitlemek, kesinleştirmek, kanıtlamak, doğrulamak, delillendirmek; kesmek, durdurmak, sabitlemek; durmak, sabit olmak, yerleşmek, değişmemek, kalıcı olmak, hareketsiz olmak), sabit (duran, durağan, değişmez, değişmeyen, hareketsiz), sebat (kararlılık, direnç, devamlılık; bir işte ısrarla durma, vazgeçmeme hali; sabit kalma, ayak direme) + i (ile ilgili, -a ait) * kararlı, sözünde duran, azimli; zorluklar karşısında yılmayan, sağlam duran; bir işi sonuna kadar aynı kararlılıkla sürdüren

sebatkar : ara., far. * sabata (kalıcı kılmak, saptamak, sabitlemek, kesinleştirmek, kanıtlamak, doğrulamak, delillendirmek; kesmek, durdurmak, sabitlemek; durmak, sabit olmak, yerleşmek, değişmemek, kalıcı olmak, hareketsiz olmak), sabit (duran, durağan, değişmez, değişmeyen, hareketsiz), sebat (kararlılık, direnç, devamlılık; bir işte ısrarla durma, vazgeçmeme hali; sabit kalma, ayak direme) (ara.) + kar (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer; -cı, yapan, eden eki) * kararlı, sözünde duran, azimli; zorluklar karşısında yılmayan, sağlam duran; bir işi sonuna kadar aynı kararlılıkla sürdüren

sebayüdü : far. * seba (üç) + i (tamlama eki) + dü (iki) * tavla oyununda 3-2 olarak atılan zar

sebb : ara. * sebbe (küfretmek, hakaret etmek, sövmek) * küfür, küfran, hakaret, sövüp sayma, sövgü

sebbah : ara. * sabaha (yüzmek) * suda yüzen, yüzücü; yüzgeç

sebe : ara. * sebe (Yemen hükümdarlarının ilki olduğu rivayet edilen Sebe b. Yeşcüb adlı kişinin isminden) * emen bölgesinde yaşamış tarihi bir kavmi, devleti; Kur'an'ın 34. suresinin ismi

sebeb : ara. * sabb (bağ, ip), sabba (bağlantı kurmak, ilişkilenmek, ilgisi olmak; bir şeye yol açmak) * bir olayın meydana gelmesine yol açan etken; neden, illet; bir sonucun ortaya çıkmasına aracılık eden durum veya unsur, neden, vasıta, alet, alaka, bahane

sebebiyet : ara. * sabb (bağ, ip), sabba (bağlantı kurmak, ilişkilenmek, ilgisi olmak; bir şeye yol açmak), sabab, sebeb (bir olayın meydana gelmesine yol açan etken; neden, illet; bir sonucun ortaya çıkmasına aracılık eden durum veya unsur, neden, vasıta, alet, alaka, bahane) + iyet (isim yapım eki) * bir şeye yol açma durumu; neden olma, bir sonucun ortaya çıkmasına sebep olma hali, neden olma durumu

seben : tür. * seben (yüce dağ, ulu dağ) * Bolu’nun bir ilçesi

sebep : ara. * sabb (bağ, ip), sabba (bağlantı kurmak, ilişkilenmek, ilgisi olmak; bir şeye yol açmak) * bir olayın meydana gelmesine yol açan etken; neden, illet; bir sonucun ortaya çıkmasına aracılık eden durum veya unsur, neden, vasıta, alet, alaka, bahane

sebiha : ara. * sabaha (ışımak, aydınlanmak, ışık saçmak, aydınlatmak, ışıklanmak, gün ağarmak), sabah (ışık, aydınlık; gün doğumu) * fecir vakti, şafak vakti, tan zamanı, gün doğumu; kadın ismi

sebil : ara. * sebele (yol yapmak, akmak, serbest bırakmak) * yol, güzergah, cadde, akış; karşılık beklenmeden halka ücretsiz su dağıtılan, genellikle yol kenarlarında veya cami duvarlarında bulunan küçük yapı veya hayır kurumu; karşılıksız verilen şey, bağışlanan nimet (mecazi)

sebilullah : ara. * sebil (yol, güzergah, akış) + Allah (Allah) * Allah yolu

seb'in : ara. * seb’a (yedi) + in (on katı anlamı veren ek) * yetmiş, 70

sebk : ara. * sabaka (geçmek, öne geçmek, önce olmak, yarışta önde gitmek, yarışmak, hızlı olmak) * geçme, öne geçme, ilerleme; eritip kalıba dökme

sebk-i hindi : ara. * sebk (üslup, tarz, usül, yöntem, metod) + i (tamlama eki) + hindi (Hint) * Hint usülü, Hint tarzı

sebore : lat., gre. * sebum (yağ, cildin ürettiği yağ cilt yağı, deri salgısı, deri yağı) (lat.) + rhein (akmak, dökülmek, yağmak) (gre.) * ciltteki yağ bezlerinin (sebase bezler) aşırı çalışması sonucu sebum (cilt yağı) üretiminin artması durumu

seboreal : lat., gre. * sebum (yağ, cildin ürettiği yağ cilt yağı, deri salgısı, deri yağı) (lat.) + rhein (akmak, dökülmek, yağmak) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) * yağ bezlerinin aşırı çalışmasıyla ilgili; sebum artışına bağlı cilt durumu ile ilişkili, yağlı deri tipine ait

seboreik : lat., gre. * sebum (yağ, cildin ürettiği yağ cilt yağı, deri salgısı, deri yağı) (lat.) + rhein (akmak, dökülmek, yağmak) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (gre.) * yağ bezlerinin aşırı çalışmasıyla ilgili; sebum artışına bağlı cilt durumu ile ilişkili, yağlı deri tipine ait

sebt : ara. * sabata (kalıcı kılmak, saptamak, sabitlemek, kesinleştirmek, kanıtlamak, doğrulamak, delillendirmek; kesmek, durdurmak, sabitlemek; durmak, sabit olmak, yerleşmek, değişmemek, kalıcı olmak, hareketsiz olmak), sabit (duran, durağan, değişmez, değişmeyen, hareketsiz) * sabit olmak durağan olmak, durmak, hareket etmemek, aktif olmamak; yedinci gün, atalet günü (sabotage (engelleme, durdurma) (fra.) )

sebu : ara. * ara. * seb'a (yedi, 7) * yırtıcı hayvan, canavar (eski Arap kültüründe 7 sayısının güç, çokluk, olgunluk, yetkinlik ile bağdaştırılmasından)

sebum : lat. * sebum (iç yağı, don yağı, donmuş hayvan yağı) * deri altındaki yağ bezleri (seboreik bezler) tarafından salgılanan, cildi ve saçları dış etkenlere karşı koruyan, nemli kalmasını sağlayan ve bakterilerin çoğalmasını önleyen asidik karakterli organik bir yağ salgısı, cildin ürettiği yağ cilt yağı, deri salgısı, deri yağı; iç yağı, don yağı, donmuş hayvan yağı, yağ

sebze : far. * sabz, sebz (yeşil, taze, yaş) + e, i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yeşillik, yemeklik yeşil bitki

sebzevat : far. * sabz, sebz (yeşil, taze, yaş) + e, i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + vat (çoğul eki) * sebzeler, yeşillikler, yemeklik yeşil bitkiler

sebzi : far. * sabz, sebz (yeşil, taze, yaş) + e, i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tasavvufta nefs-i raziye ile ilgili olan, kulun Allah'tan gelen her şeye rıza göstermesi ve teslim olması halini ifade eden bir hal makamı

secar : far. * se (üç) + u (ve) + car (dört) * 3 ve 4; tavla oyununda atılan zarlardan birinin 3, diğerinin 4 gelmesi

secavend : far. * secavend (Afganistan bölgesinde bir şehir) * Kur’an’ın okuması sırasında, mânânın bozulmaması ve nefesin ayarlanabilmesi için durulması veya geçilmesi gereken yerleri belirten işaretlerden her biri

secc : ara. * secce (akmak, dökülmek), sucuc (akış, dökülüş) * akma, dökülme

seccac : ara. * secce (akmak, dökülmek), sucuc (akış, dökülüş) * çağlayan, şarıltı ile akan, şelale

seccade : ara. * secede (yere kapanmak, yüzü yere koymak) * namaz halısı, namaz yaygısı

seccan : ara. * secene (hapsetmek, zindana atmak), sicn (zindan, hapishane, kodes) * gardiyan, zindancı, hapishane memuru

secde : ara. * secede (yere kapanmak, yüzü yere koymak) * yere kapanma, yüzü yere koyma, eğilme, boyun eğme, tevazu ile alnı yere koyma; Kur'an'ın 32. suresinin ismi

secdegah : ara., far. * secde (yere kapanma, yüzü yere koyma, eğilme, boyun eğme, tevazu ile alnı yere koyma) (ara.) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) (far.) * namaz kılınıp secde edilecek yer, ibadet yapılacak yer

seciye : ara. * secy (tabiat, huy, karakter; doğal eğilim, sakinlik) * bir kişinin doğuştan gelen veya sonradan edindiği iç yapısı, karakteristik özelliklerikarakter, huy, yaradılış, tabiat veya öz yapı

secukinumab : sedef hastalığı (psöriazis), psöriatik artrit ve ankilozan spondilit gibi iltihaplı otoimmün hastalıkların tedavisinde kullanılan, IL-17A adlı proteini bloke ederek iltihabı azaltan ve cildin/eklemlerin iyileşmesini sağlayan bir monoklonal antikor ilacın etken maddesi (C6584H10134N1754O2042S44)

secundus : lat. * secundus (ikinci, ikincil, bir tarafa dönük, takip eden) (sequi (izlemek, takip etmek) + undus (sıfat yapım eki) ) * özellikle botanikte çiçeklerin, dalların, yaprakların veya diğer yapıların bir eksenin yalnızca bir yanında sıralanmış veya aynı yöne dönük olan durumunu ifade eden, tek taraflı sıralanmış, bir yana dönük

security : lat. * se (olumsuzluk, ayrı, öte anlamı veren ön ek) + curare (ilgilenmek, kaygılanmak, endişelenmek, bakım yapmak), cura (endişe, kaygı) + itas (isim yapım ve durum eki) * tehlike, tehdit veya risklere karşı korunma durumu; korunmuş olma hali, güvenlik, emniyet, kaygısızlık, güvende olma, endişeden uzak olma durumu ve duygusu

seçal : tür. * seç (ayırmak, tercih etmek) + al (tutmak, yakalamak, kavramak, edinmek) * kafeterya, lokanta ve mağaza gibi yerlerde, müşterinin ürünleri kendi seçip aldığı ve hizmeti kendisinin sağladığı "self-servis" sistemini ifade eden terim

seçenek : tür. * seç (ayırmak, tercih etmek) + e (bağlaç) + nek (isim yapım eki) * birden fazla olasılık veya yol arasından birini tercih etme durumu oluştuğunda, seçilmesi mümkün olan yollardan her birine verilen isim, alternatif, opsiyon, tercih

seçici : tür. * seç (ayırmak, tercih etmek) + i (bağlaç) + ci (sıfat yapım eki) * seçme işini yapan kişi veya kurul, seçen, selektif; her şeyi olduğu gibi kabul etmeyip, en uygun olanı titizlikle tercih eden

seçik : tür. * seç (ayırmak, tercih etmek) + ik (sıfat yapım eki) * başka unsurlarla karışmamış, karmaşıklıktan uzak, sınırları belirgin ve kolayca ayırt edilebilir (düşünce, bilgi veya görüntü)

seçil : tür. * seç (ayırmak, tercih etmek) + il (sıfat yapım eki) * özenle seçilmiş, beğenilmiş, tercih edilmiş, üstün tutulan; erkek veya kadın ismi

seçim : tür. * seç (ayırmak, tercih etmek) + im (isim yapım eki) * birden fazla seçenek arasından tercih yapma; tercih edilen şeyin belirlenmesi; siyasal temsilcilerin oyla belirlenmesi süreci

seçki : tür. * seç (ayırmak, tercih etmek) + ki (isim yapım eki) * belirli bir ölçüte göre seçilmiş parçaların oluşturduğu derleme; antoloji, seçilmiş yazı veya eserler bütünü

seçkin : tür. * seç (ayırmak, tercih etmek) + kin (sıfat yapım eki) * toplum içinde üstün, ayrıcalıklı, değerli görülen; niteliği, düzeyi veya konumu yüksek olan (kişi, şey); elit, nitelikli, öne çıkan

seçmek : tür. * seç (ayırma, bölme) + mek (fiil mastar eki) * ayırmak, bölmek

seçmen : tür. * seç (ayırma, bölme) + men (kimse, kişi, yapan, eden eki) * seçimde oy kullanan kişi; siyasal temsilcileri belirlemek için oy veren birey

sed : ara. * sadda (engellemek, mani olmak, menetmek, tıkamak, kapamak, set çekmek) * baraj, perde, mania, set

seda : ara. * seda (ses, yankı, akis, eko) * ses, yankı, akis, eko; uzaklardan gelen ses

sedad : ara. * sada, seda (kasdetmek, yönelmek, akıllı düşünmek, haklı beyanda bulunmak, doğru isabet ettirmek) + ad, at (isim yapım eki) * doğruluk, dürüstlük, haklılık, sağlamlık, istikamet, adil davranış, doğru yolda olma, haklı ve sağlam iş yapma

sedanter : lat., fra. * sedere (oturmak, yerleşmek, konumlanmak, durmak, kalmak) + entia (isim yapım eki) + aris (sıfat yapım eki; ile ilgili, -a ait); sédentaire (fra.) * hareketsiz, oturarak yapılan yaşam tarzı veya iş; fiziksel aktivitesi düşük, çoğunlukla oturarak geçirilen yaşam biçimi

sedasyon : lat., fra. * sedare (sakinleştirmek, yatıştırmak) + tio (isim yapım eki) (lat.); sédation (fra.) * sakinleştirme, yatıştırma; hastayı ilaçlarla sakinleştirme, gevşetme ve bilinç düzeyini azaltma işlemi; anksiyete ve ajitasyonu düşürme durumu

sedat : ara. * sada, seda (kasdetmek, yönelmek, akıllı düşünmek, haklı beyanda bulunmak, doğru isabet ettirmek) + ad, at (isim yapım eki) * doğruluk, dürüstlük, haklılık, sağlamlık, istikamet, adil davranış, doğru yolda olma, haklı ve sağlam iş yapma

sedatif : lat., fra. * sedatus (sakinleştirilmiş, yatıştırılmış) (sedare (sakinleştirmek, yatıştırmak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + ivus (sıfat yapım eki) (lat.); sédatif (fra.) * sinir sistemini baskılayarak sakinlik, uyuşukluk veya gevşeme sağlayan; yatıştırıcı etki gösteren ilaç veya madde, sakinleştirici, yatıştırıcı

sedatize : lat., fra. * sedatus (sakinleştirilmiş, yatıştırılmış) (sedare (sakinleştirmek, yatıştırmak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + izatus (dönüştürülmüş, halini almış, kılınmış, olmuş) (izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); sédatisé (fra.) * sakinleştirilmiş, yatıştırılmış; sedatif etki verilmiş; ilaçla sakinleştirilmiş, bilinç ve motor aktivitesi baskılanarak yatıştırılmış, sedasyon uygulanmış (kişi)

sedd : ara. * sadda (engellemek, mani olmak, menetmek, tıkamak, kapamak, set çekmek) * baraj, perde, mania, set

sedef : far. * sadaf, sedef (deniz kabuğu, istiridye kabuğu; nacre, inci tabakası) * bazı yumuşakçaların kabuklarının iç yüzeyinde bulunan parlak, yanardöner sert tabaka; deri üzerinde sedef görünümünü andıran pullu, kızarık plaklarla seyreden kronik bağışıklık sistemi ilişkili deri hastalığı, psoriasis

sedeveria : lat. * Sedum (sukulent (sulu, suyu olan) bitki) + Echeveria (Botanik ressamı ve doğa bilimci Atanasio Echeverrİa y Godoy) * Crassulaceae (damkoruğugiller) familyasına bağlı olan, Sedum ve Echeveria cinslerinin melezlenmesiyle (çaprazlanma) oluşturulmuş, Echeveria'nın estetik rozet formunu ve Sedum'un dayanıklılığını almış olan, kompakt yapılı, etli yapraklı dayanıklı bir hibrit sukulent türü

sedge : ing. * sedge (sazsı bitki, hasırotu) * Cyperaceae (kındırağiller) familyasına bağlı, genellikle üç köşeli gövdeye, dar ve şerit biçimli yapraklara ve küçük çiçek kümelerine sahip otsu bitkiler için kullanılan genel ad, kındıra, sazsı ot

sedid : ara. * sedde (doğru olmak, düzgün olmak, gerçek olmak) * dosdoğru, sağlam, isabetli, gerçek, hak

sedimantasyon : lat., fra. * sedere (oturmak, yerleşmek, konumlanmak, durmak, kalmak) + mentum (isim yapım eki) + are (fiil mastar eki) + tio (isim yapım eki) (lat.); sédimentation (fra.) * sıvı içinde bulunan parçacıkların zamanla dibe çökerek tortu oluşturması süreci, çökelme

sedimanter : lat., fra. * sedere (oturmak, yerleşmek, konumlanmak, durmak, kalmak) + mentum (isim yapım eki) + aris (ile ilgili, -a ait) (lat.); sédimentaire (fra.) * çökelme yoluyla oluşmuş; tortul özellik taşıyan, özellikle tortuların birikmesiyle meydana gelen kayaç, jeolojik oluşum)

sediment : lat., fra. * sedere (oturmak, yerleşmek, konumlanmak, durmak, kalmak) + mentum (isim yapım eki) (lat.); sédiment (fra.) * su, rüzgar veya başka doğal süreçlerle taşınıp çökelerek biriken tortu, tabaka veya parçacık birikimi; çökelti materyali, çökelti, tortu

sedimentasyon : lat., fra. * sedere (oturmak, yerleşmek, konumlanmak, durmak, kalmak) + mentum (isim yapım eki) + are (fiil mastar eki) + tio (isim yapım eki) (lat.); sédimentation (fra.) * sıvı içinde bulunan parçacıkların zamanla dibe çökerek tortu oluşturması süreci, çökelme

sedimenter : lat., fra. * sedere (oturmak, yerleşmek, konumlanmak, durmak, kalmak) + mentum (isim yapım eki) + aris (ile ilgili, -a ait) (lat.); sédimentaire (fra.) * çökelme yoluyla oluşmuş; tortul özellik taşıyan, özellikle tortuların birikmesiyle meydana gelen kayaç, jeolojik oluşum)

sedir : gre. * kedros (sedir ağacı) * çamgiller (Pinaceae) familyasından, Akdeniz bölgesinde yetişen, 40-50 metreye kadar uzayabilen, hoş kokulu ve dayanıklı keresteye sahip iğne yapraklı kozalaklı ağaç cinsi

sedna : inu. * sedna (İnuit mitolojisinde deniz hayvanlarının ve denizin tanrıçası) * Güneş Sistemi’nin dış bölgelerinde bulunan, çok uzak ve eliptik yörüngeli bir cüce gezegen adayı ve trans-Neptün cismi olan gök cismi

sednoid : inu., gre. * sedna (İnuit mitolojisinde deniz hayvanlarının ve denizin tanrıçası) (inu.) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) (gre.) * yörüngesi Sedna’nınkine benzer özellikler gösteren, özellikle Güneş’ten çok uzak perihelion uzaklığına sahip olan trans-Neptün cisimlerini tanımlayan astronomi terimi, Sedna benzeri gök cismi

sedum : lat. * sedum (damkoruğu; duvar ve kaya üzerinde yetişen etli bitki) (sedere (oturmak, yerleşmek, konumlanmak, durmak, kalmak) + um (isim yapım eki) ) * Crassulaceae (Damkoruğugiller) familyasına ait, 400-500'den fazla türü bulunan etli yapraklı (sukulent) bir bitki cinsi, taş bitkisi

sedü : far. * se (üç) + u (ve) + dü (iki) * 3 ve 2; tavla oyununda atılan zarlardan birinin 3, diğerinin 2 gelmesi

sedye : lat. * sedia (oturak, sandalye) (sedere (oturmak, yerleşmek, konumlanmak, durmak, kalmak) + ia (isim yapım eki) ) * yaralı, hasta veya taşınması gereken kişileri yatay biçimde taşımaya yarayan, iki kişi tarafından taşınabilen veya tekerlekli olabilen taşıma aracı

seeding : ing. * seed (tohum, tane, granül) + ing (isim yapım eki) * tohum ekme; önceden yerleştirme/sıralama; dijital alanda ise veri veya içeriği yayma ve başlatma işlemi anlamlarında kullanılan terim

seere : ibr., lat. * şaar (artakalan, bakiye, geriye kalan kısım) (ibr.); seer (lat.) * Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji ile ilgili olan ve 72 cini tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, çok hızlı hareket edebilen, istenen yere anında gidip bilgi getirme ve olayları hızlandırma yetisi olan 70. cin.

sefa : ara. * safa (berraklık, duruluk, bulanık olmama, saflık) * keyif, huzur, mutluluk, rahatlık, eğlence, zevk, neşe, hoşça vakit geçirme gönül rahatlığı, kedersizlik hali

sefahat : ara. * sefih (akılsız, düşüncesiz), safaha (düşüncesiz olmak, akılsız davranmak) + at (isim yapım eki) ) * zevk, eğlence ve süse aşırı derecede düşkünlük, hayatı sadece haz peşinde yaşama ve malını israf ederek savurma hali, aklı ve meşru sınırları göz ardı ederek hareket etme, heva ve hevese uyma, ahlaki ölçülerden uzak, aşırı eğlence ve zevk düşkünlüğü; sorumsuz ve savurgan bir yaşam tarzı

sefaklor : gre. * kephale, kephalos (kafa, baş) + khloros (soluk yeşil, yeşilimsi sarı) * zatürree ve kulak, akciğer, deri, boğaz ve idrar yolu enfeksiyonları gibi bazı bakteriyel enfeksiyonları tedavi etmek için kullanılan ikinci nesil bir sefalosporin antibiyotik (C15H14ClN3O4S)

sefal : gre. * kephale, kephalos, kephalon (kafa, baş) * son ek/ek veya tıp ve biyoloji terimlerinde bileşik kelime öğesi olarak kullanılan, canlıların "baş" veya "kafa" yapılarını, biçimlerini ve bunlarla ilgili durumları tanımlayan teknik ifade

sefaleksin : gre., lat. * kephale, kephalos, kephalon (kafa, baş) (gre.) + exin (sefalosporin türevlerinde kullanılan yapay farmasötik ek) (lat.) * birinci kuşak sefalosporin antibiyotik grubuna ait, bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde kullanılan, hücre duvarı sentezini inhibe ederek etki gösteren yarı sentetik antibiyotik (C16H17N3O4S)

sefalet : ara. * safala (aşağı olmak, alçalmak) + et (isim yapım eki) * yoksulluk, düşkünlük ve perişanlık hali; hem maddi imkansızlık hem de sosyal ve yaşam koşulları bakımından ağır yoksunluk durumu, aşırı yoksulluk, fakirlik, düşkünlük ve yoksunluk

sefalik : gre. * kephale, kephalos, kephalon (kafa, baş) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * kafa ile ilgili, başa ait

sefalji : gre. * kephale, kephalos, kephalon (kafa, baş) + algia (acılı olma, ağrılı olma ıstıraplı olma) ) (algos (acı, ağrı, sancı, sızı, ıstırap) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * baş ağrısı

sefalokordata : gre., lat. * kephale, kephalos, kephalon (kafa, baş) + khorde (ip, sicim, kiriş, bağ, kordon, lif, tel) (gre.); chorda + ata (çoğul eki) (lat.) * omurgalılara yakın, ancak gerçek omurgası olmayan; vücut boyunca notokord taşıyan ve baş bölgesi belirgin olmayan ilkel kordalı canlılar grubu (örneğin “amphioxus” (lanset balığı) )

sefalopod : gre. * kephale, kephalos, kephalon (kafa, baş) + pous, podos (ayak) * morfolojik olarak kafalarından çıkan dokunaçlara sahip, kalamar, ahtapot ve mürekkep balığı gibi türleri barındıran ve gelişmiş bir sinir sistemi ile yüksek zekaya sahip olan çift kabuksuz veya içten kabuklu deniz yumuşakçaları sınıfı

sefalosporin : gre. * kephale, kephalos, kephalon (kafa, baş) + sporos (tohum, çekirdek, ekim, ekme) + in (kimyasal madde eki) * bakterilerin hücre duvarı sentezini inhibe eden beta-laktam (β-laktam) antibiyotiklerinin bir sınıfı olan, acremonium küfünden türetilen, penisilinlere benzer şekilde çalışan bakterisidal (bakteri öldürücü) (cefalexin (C16H17N3O4S), ceftriaxon (C₸H16N8O7S3) )

sefalotin : gre. * kephale, kephalos, kephalon (kafa, baş) + tine (kimyasal madde eki) * bakteriyel hücre duvarı sentezini inhibe ederek etki gösteren, özellikle stafilokok ve bazı gram-negatif enfeksiyonlarda kullanılan birinci kuşak sefalosporin antibiyotiklerden biri (C16H16N2O6S2)

sefamandol : gre. * kephale, kephalos, kephalon (kafa, baş) + mandol (farmasötik kök) * bakteriyel hücre duvarı sentezini inhibe eden, geniş spektrumlu (özellikle gram-negatiflere karşı etkili) β-laktam kinci kuşak sefalosporin antibiyotik (C18H18N6O5S2)

sefaradim : ibr. * sepharad (İspanya; seferciler, sefere çıkanlar) (sephar (sefer, yolculuk) + ad (-ci, -cu, yapan kişi) + im (çoğul eki) ) * Yahudi-Roma savaşlarından sonra zorunlu göç ile, Kuzey Afrika üzerinden İberya yarımadasına yerleşen ve 1492'de, Elhamra Kararnamesi ile İspanya'dan çıkartılan ve Akdeniz, Kuzey Afrika ve Osmanlı coğrafyasına yayılan Yahudi diasporası (Sefarad Yahudileri)

sefaret : ara. * sefir (elçi, temsilci), sefere, safara (yolculuk etmek, seyahat etmek, elçi olarak gitmek, elçilik etmek, temsil etmek) + et (isim yapım eki) * bir devletin başka bir devletteki resmi diplomatik temsilciliği; büyükelçilik, elçilik makamı ve binası

sefarethane : ara., far. * sefaret (bir devletin başka bir devletteki resmi diplomatik temsilciliği; büyükelçilik, elçilik makamı ve binası) (sefere, safara (yolculuk etmek, seyahat etmek, elçi olarak gitmek, elçilik etmek, temsil etmek) + et (isim yapım eki) ) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * bir devletin başka bir ülkedeki diplomatik temsilciliğinin binası; elçilik konutu ve resmi çalışma yeri, büyükelçilik binası, elçilik sarayı

sefaretname : ara., far. * sefaret (bir devletin başka bir devletteki resmi diplomatik temsilciliği; büyükelçilik, elçilik makamı ve binası) (sefere, safara (yolculuk etmek, seyahat etmek, elçi olarak gitmek, elçilik etmek, temsil etmek) + et (isim yapım eki) ) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * Osmanlı döneminde elçilerin yabancı ülkelere yaptıkları görevler sırasında gördüklerini, izlenimlerini ve diplomatik faaliyetlerini anlattıkları resmi veya edebi nitelikli eser; elçilik raporu, seyahat ve gözlem yazısı

sefazolin : gre. * kephale, kephalos (kafa, baş) + zolin (sefalosporin eki) * selülit, idrar yolu enfeksiyonları, pnömoni, endokardit, eklem enfeksiyonu ve safra yolu enfeksiyonu gibi bakteriyel enfeksiyonun tedavisinde ve riskli cerrahi girişimlerde ameliyat sonrası enfeksiyonları önlemek için kullanılan kullanılan birinci kuşak bir sefalosporin antibiyotik (C14H14N8O4S3)

sefdinir : gre. * kephale, kephalos, kephalon (kafa, baş) + dinir (farmasötik ek) * çeşitli bakteriyel enfeksiyonların (pnömoni, orta kulak iltihabı, boğaz ağrısı ve selülit) tedavisinde kullanılan, hücre duvarı sentezini inhibe ederek etki gösteren β-laktam antibiyotik grubundan 3. kuşak geniş spektrumlu bir sefalosporin (C14H13N5O5S2)

sefeh : ara. * sefih (akılsız, düşüncesiz), safaha (düşüncesiz olmak, akılsız davranmak) * zevk ve eğlenceye düşkünlük; akılsızlık, düşüncesizlik

sefepim : gre. * kephale, kephalos (kafa, baş) + epime (kimyasal madde eki) * özellikle gram-negatif bakterilere karşı güçlü etki gösteren, hastane kaynaklı enfeksiyonlarda kullanılan, intravenöz veya intramusküler enjeksiyonla uygulanan parenteral, dördüncü nesil sefalosporin antibiyotik (C19H24N6O5S2)

sefer : ara. * sefir (elçi, temsilci), sefere, safara (yolculuk etmek, seyahat etmek, elçi olarak gitmek, elçilik etmek, temsil etmek) * kere, tekrar adedi; yolculuk, seyahat, git-gel, döngüsel hareket (sphaira, sphere, sphère (küre, top, yuvarlaklık) (gre., ing., fra.) )

seferber : ara., far. * sefere, safara (yolculuk etmek, seyahat etmek, elçi olarak gitmek, elçilik etmek, temsil etmek), sefer (kere, tekrar adedi; yolculuk, seyahat, git-gel, döngüsel hareket) (ara.) + ber (yapan, eden eki) (far.) * sefere hazır, yolculuk için hazırlanmış; savaşa çıkmaya hazır; savaş, olağanüstü durum veya geniş çaplı kamu ihtiyacı sırasında devletin askeri, ekonomik, idari ve toplumsal bütün imkânlarını belirli bir amaç doğrultusunda topluca harekete geçirmeye hazır durumda bulunan veya bu amaçla göreve çağrılmış kimse, topluluk veya düzen

seferberlik : ara., far., tür. * sefere, safara (yolculuk etmek, seyahat etmek, elçi olarak gitmek, elçilik etmek, temsil etmek), sefer (kere, tekrar adedi; yolculuk, seyahat, git-gel, döngüsel hareket) (ara.) + ber (yapan, eden eki) (far.) + lik (isim yapım eki) (tür.) * bir devletin savaş veya çok acil durumlarda askeri gücü başta olmak üzere, tüm maddi ve manevi kaynaklarını (insan, araç, sanayi) savaş ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde hazırlaması, toplaması ve kullanması hali

sefere : ara. * safara (açığa çıkarmak, yazmak, elçilik etmek) * yazıcılar, katipler, vahiy ve bilgiyi yazıyla aktaran kimseler; elçilik ve aracılık edenler

seferi : ara. * sefer (kere, tekrar adedi; yolculuk, seyahat, git-gel, döngüsel hareket) + i (ile ilgili, -a ait) * yolculukla, askeri harekatla veya geçici yer değiştirme durumuyla ilgili; İslam fıkhına göre ikamet ettiği yerden yaklaşık 90 km veya daha uzak bir mesafeye, 15 günden az kalmak niyetiyle yolculuk yapan kişi

seferihisar : ara. * sefer (kere, tekrar adedi; yolculuk, seyahat, git-gel, döngüsel hareket) + i (ile ilgili, -a ait) + hisar (etrafı çevrili yer, müstahkem yer, sur, korugan) (tür.) * İzmir’in bir ilçesi

sefih : ara. * sefeh (zevk ve eğlenceye düşkünlük; akılsızlık, düşüncesizlik), safaha (düşüncesiz olmak, akılsız davranmak) * zevzek, zevk ve eğlenceye dalan, zevke ve eğlenceye aşırı ölçüde düşkün kimse, akılsız, düşüncesiz

sefihane : ara., far. * sefih (zevzek, zevk ve eğlenceye dalan, zevke ve eğlenceye aşırı ölçüde düşkün kimse, akılsız, düşüncesiz) (ara.) + ane (-ca, -cesine, tarzında, olarak, gibi) (far.) * zevk ve eğlenceye düşkün olarak, harcamalarda ölçüsüzce, sefihçe, düşüncesizce; alçakça

sefiksim : gre. * kephale, kephalos (kafa, baş) + ixime (antibiyotik eki) * orta kulak iltihabı, strep boğaz, pnömoni, idrar yolu enfeksiyonları, gonore ve Lyme hastalığı gibi bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde kullanılan antibiyotik ilacın etken maddesi (C16H15N5O7S2)

sefil : ara. * safala (alçalmak, aşağıya inmek, aşağı olmak, aşağıya düşmek; değersizleşmek) * hor, alçak, aşağı, aşağılık; düşük karakterli, ahlaksız, aşağı tabakadan; yoksul, yoksun, düşkün, safil

sefine : ara. * safana (suyu yararak ilerlemek, akıp gitmek) * denizlerde yük, yolcu veya asker taşımakta kullanılan büyük yelkenli veya buharlı deniz taşıtı, gemi, tekne, taşıyıcı deniz aracı, vapur

sefir : ara. * sefere, safara (yolculuk etmek, seyahat etmek, elçi olarak gitmek, elçilik etmek, temsil etmek) * elçi, diplomat, gönderilmiş kişi, aracı, haber götüren

sefirot : ibr. * sefirah (sayma, sayılar; ilahi tezahür/emanasyon) + ot (çoğul eki) * Kabala mistisizminde Tanrı’nın mutlak ve bilinemez özünden taşarak evreni var eden, ilahi niteliklerin ve yaratıcı güç akışlarının on aşamalı tezahür sistemi; “Yaşam Ağacı” üzerinde akıl, bilgelik, merhamet, yargı ve krallık gibi ilahi niteliklerin kozmik düzeni temsil eden sembolik yapısı

sefk : ara. * sefeke, safaka (dökmek, akıtmak) * dökme, akıtma

sefoksitin : gre. * kephale, kephalos (kafa, baş) + oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) + tine (kimyasal madde eki) * bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde kullanılan, özellikle anaerob bakterilere ve bazı Gram-negatif/Gram-pozitif mikroorganizmalara karşı etkili, yarı sentetik sefalosporin grubu geniş spektrumlu antibiyotik ilacı etken maddesi (C16H17N3O7S)

sefoperazon : gre. * kephale, kephalos (kafa, baş) + perazon (antibiyotik eki) * kan damarlarını daraltan doğal bir madde olan endotelini inhibe ederek kan damarlarını gevşetmeye, kan akışını iyileştirmeye ve kalp ve akciğerlerdeki gerginliği azaltmaya yardımcı olan oral bir ilacın etken maddesi (C25H27N9O8S2)

sefotaksim : gre. * kephale, kephalos (kafa, baş) + taxime (kimyasal zincir eki) * bakteriyel hücre duvarı sentezini inhibe ederek etki gösteren, özellikle ciddi Gram-negatif ve Gram-pozitif enfeksiyonların tedavisinde kullanılan üçüncü kuşak sefalosporin grubu antibiyotik ilacın etken maddesi (C16H17N5O7S2)

sefotetan : gre. * kephale, kephalos (kafa, baş) + tetan (kimyasal yan zincir/heterosiklik türev adı) * bakteriyel hücre duvarı sentezini inhibe ederek etki gösteren, özellikle anaerob bakteriler ve bazı Gram-negatif patojenlere karşı kullanılan ikinci kuşak sefalosporin grubu antibiyotik ilacın etken maddesi (C17H17N7O8S4)

sefozidim : gre. * kephale, kephalos (kafa, baş) + zidim (kimyasal zincir eki) * bakteriyel hücre duvarı sentezini inhibe ederek etki gösteren, özellikle Pseudomonas aeruginosa dahil olmak üzere ciddi Gram-negatif enfeksiyonlara karşı kullanılan üçüncü kuşak sefalosporin grubu antibiyotik ilacın etken maddesi (C22H22N6O7S2)

sefpodoksim : gre. * kephale, kephalos (kafa, baş) + pod (ek) + oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) + ime (kimyasal madde eki) * bakteriyel hücre duvarı sentezini inhibe ederek etki gösteren, özellikle solunum yolu, idrar yolu ve deri enfeksiyonlarında kullanılan üçüncü kuşak sefalosporin grubu antibiyotik ilacın etken maddesi (C15H17N5O6S2)

sefprozil : gre. * kephale, kephalos (kafa, baş) + prozil (antibiyotik eki) * bakteriyel hücre duvarı sentezini inhibe ederek etki gösteren, özellikle orta kulak iltihabı, üst ve alt solunum yolu enfeksiyonları, otit ve deri-yumuşak doku enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılan ikinci kuşak sefalosporin grubu antibiyotik ilacın etken maddesi (C18H19N3O5S)

seftarolin : lat. * cef (sephalospirin belirteci) + taroline (farmasötik son ek) * beşinci kuşak sefalosporinler grubunda yer alan, bakterilerin hücre duvarı sentezinde görevli penisilin bağlayan proteinlere (PBP) bağlanarak etkisini gösteren ve özellikle metisiline dirençli Staphylococcus aureus (MRSA) dahil olmak üzere bazı Gram pozitif ve Gram negatif bakterilerin neden olduğu enfeksiyonların tedavisinde kullanılan β-laktam antibiyotik olan ilacın etken maddesi (C22H21N8O8PS4)

seftazidim : gre. * kephale, kephalos (kafa, baş) + azidime (kimyasal yan zincir/türev isimlendirme parçası) * bakteriyel hücre duvarı sentezini inhibe ederek etki gösteren, özellikle Pseudomonas aeruginosa dahil ciddi Gram-negatif enfeksiyonlarda kullanılan üçüncü kuşak sefalosporin grubu antibiyotik ilacın etken maddesi (C22H22N6O7S2)

seftibüten : gre. * kephale, kephalos (kafa, baş) + buten (kimyasal yan zincir/türev isimlendirme parçası) * bakteriyel hücre duvarı sentezini inhibe ederek etki gösteren, özellikle solunum yolu ve idrar yolu enfeksiyonlarında kullanılan üçüncü kuşak sefalosporin grubu antibiyotik ilacın etken maddesi (C15H14N4O6S2)

seftizoksim : gre. * kephale, kephalos (kafa, baş) + oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) + ime (kimyasal madde eki) * bakteriyel hücre duvarı sentezini inhibe ederek etki gösteren, özellikle ciddi Gram-negatif ve Gram-pozitif enfeksiyonlarda kullanılan üçüncü kuşak sefalosporin grubu antibiyotik ilacın etken maddesi (C13H13N5O5S2)

seftriakson : gre. * kephale, kephalos (kafa, baş) + triaxone (üç üyeli zincir içeren bileşik eki) * bakteriyel hücre duvarı sentezini inhibe ederek etki gösteren, özellikle menenjit, orta kulak enfeksiyonu, endokardit, pnömoni, kemik ve eklem enfeksiyonları, karın içi enfeksiyonu, cilt enfeksiyonu, idrar yolu enfeksiyonu, sepsis, gonore, pelvik inflamatuar hastalık ve ciddi solunum yolu enfeksiyonu dahil geniş spektrumlu Gram-negatif ve Gram-pozitif enfeksiyonların tedavisinde kullanılan üçüncü kuşak sefalosporin grubu antibiyotik ilacın etken maddesi (C18H18N8O7S3)

sefuroksim : gre. * kephale, kephalos (kafa, baş) + ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) + ime (kimyasal madde eki) * bakteriyel hücre duvarı sentezini inhibe ederek etki gösteren, özellikle solunum yolu, idrar yolu, deri ve yumuşak doku enfeksiyonlarında kullanılan ikinci kuşak sefalosporin grubu antibiyotik ilacın etken maddesi (C16H16N4O8S)

sefuroksim aksetil : gre., lat. * kephale, kephalos (kafa, baş) + ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) + ime (kimyasal madde eki) (gre.) + axetyl (yarı sentetik antibakteriyel sefalosporin ve beta-lactam antibiyotik ) (ac (asetil grubu, CH3CO-) + ethyl (etil (C2H5- alkil grubu) (lat.) * bakteriyel hücre duvarı sentezini inhibe ederek etki gösteren, özellikle solunum yolu, idrar yolu, deri ve yumuşak doku enfeksiyonlarında kullanılan ikinci kuşak sefalosporin grubu antibiyotiğin ağızdan kullanılan prodrug formu olan etken madde (C20H22N4O10S)

segah : far. * se (üç) + gah (yer, durak, zaman, makam) * Türk musikisinde koma aralıklı si-bemol bölgesi ve karar hissi veren, beşliye, neva (la) perdesindeki hicaz dörtlüsünün eklenmesiyle oluşan, çıkıcı yapıda, mistik, huzur verici ve dini duyguları ön plana çıkaran temel perde ve köklü bir makam

segah-acem : far., ara. * segah (dizi, sıra, koma aralıklı si-bemol bölgesi ve karar hissi veren temel perde) (se (üç) + gah (yer, durak, zaman, makam) ) (far.) + acem (yabancı; Persli, İranlı) (ara.) * Türk musikisinde segah perdesi etrafında şekillenen, acem makam karakteriyle birleşerek hüzünlü, içe dönük ve geçkili seyir özellikleri gösteren, karar ve güçlü duraklarında segâh perdesi hissini koruyarak geniş seyir alanı içinde farklı perdeler arasında dolaşabilen birleşik (mürekkep) makam yapısı

segah-araban : far., ara. * segah (dizi, sıra, koma aralıklı si-bemol bölgesi ve karar hissi veren temel perde) (se (üç) + gah (yer, durak, zaman, makam) ) (far.) + araban (rabbani (rab ile ilgili; rabbe adanmış) ) (ara.) * Türk musikisinde segah perdesi merkezli seyir anlayışı ile araban makam karakterinin birleşiminden oluşan, genellikle ağır ve vakur duygulu, geçkili yapıya sahip olup segah çevresinde karar hissi verirken araban etkisiyle farklı perde bölgelerine yönelen birleşik (mürekkep) makam formu

segah-aşiran : far., ara. * segah (dizi, sıra, koma aralıklı si-bemol bölgesi ve karar hissi veren temel perde) (se (üç) + gah (yer, durak, zaman, makam) ) (far.) + aşiran (aşiretten türemiş, kabile ile ilgili; onuncu olan, onlu) (aşr, aşere (on), aşir (onuncu; dost) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (ara.) * Türk musikisinde segah perdesi merkezli seyir üzerine kurulan, aşiran, acem ve uşşak çeşnileriyle genişleyebilen, çıkıcı karakter gösteren ve kararını segah perdesinde veren, zaman zaman farklı makamlara geçki yapabilen birleşik (mürekkep) makam, müşküye

segah-ı arabani : far., ara. * segah (dizi, sıra, koma aralıklı si-bemol bölgesi ve karar hissi veren temel perde) (se (üç) + gah (yer, durak, zaman, makam) ) (far.) + ı (tamlama eki) + araban (rabbani (rab ile ilgili; rabbe adanmış) ) + i (ile ilgili, -a ait) (ara.) * Türk musikisinde segah perdesi etrafında şekillenen, arabân makam dizisi ve seyir özelliklerinden etkilenerek ağır ve vakur karakter kazanan, genellikle inişli çıkışlı melodik hareketlerle segah çevresinde karar hissi oluşturan, klasik makam geleneğinde geçki ve birleşim özelliği taşıyan birleşik (mürekkep) makam yapısı

segah-maye : far. * segah (dizi, sıra, koma aralıklı si-bemol bölgesi ve karar hissi veren temel perde) (se (üç) + gah (yer, durak, zaman, makam) ) + maye (asıl, esas, temel, kök, öz, gerekli madde, maya) * Türk musikisinde segah perdesi merkezli seyir anlayışı ile maye karakterinin birleşiminden oluşan, ağır tempolu ve içe dönük duygusal yapı taşıyan, genellikle kararını segah perdesinde veren ve çeşitli geçkilerle zenginleşebilen birleşik (mürekkep) makam formu

segah-muhayyer : far. * segah (dizi, sıra, koma aralıklı si-bemol bölgesi ve karar hissi veren temel perde) (se (üç) + gah (yer, durak, zaman, makam) ) (far.) + muhayyer (seçilmiş, tercih edilmiş, seçme hakkı verilmiş, tercih hakkı verilmiş) (ara.) * Türk musikisinde segah perdesi merkezli seyir üzerine kurulan, muhayyer makam karakterinin tiz bölgeye yönelen genişleyici ve parlak melodik yapısıyla birleştiği, inişli çıkışlı geçkiler içerebilen, kararını çoğunlukla segah perdesinde veren birleşik (mürekkep) makam yapısı

segban : far. * seg (köpek) + ban (koruyan, bakan, koruyucu, bakıcı, yetiştirici) * köpek bakıcısı, köpek yetiştiricisi

segman : lat. * segmentum (secare (kesmek, ayırmak, bölmek) + mentum (isim yapım eki) ) * motor silindirlerinde piston ile silindir duvarı arasına yerleştirilen, yanma odasındaki gaz sızdırmazlığını sağlayan, pistonların ve silindirlerin aşınmasını engelleyen, yağ kontrolünü düzenleyen ve ısı transferine katkı veren halkasal metal bileşen; ayrıca genel anlamda bir bütünün bölümlere ayrılmış parçalarından her biri, ayraç

segment : lat. * segmentum (secare (kesmek, ayırmak, bölmek) + mentum (isim yapım eki) ) * kesit, kesim, ayrım, bölüm; bir bütünün belirli bir ölçütle ayrılmış parçası, bölüm veya dilim; matematikte bir doğru üzerindeki iki nokta arasında kalan doğru parçası

segmental : lat. * segmentum (secare (kesmek, ayırmak, bölmek) + mentum (isim yapım eki) ) + alis (ile ilgili, -a ait) * bütünlük arzeden bir yapının, sistemin veya organizmanın belirli segmentlere (bölümlere) ayrılmış olmasıyla ilgili

segmentasyon : lat., ita. * segmentare (bölmek, parçalara ayırmak, bölümlere ayırmak, dilimlemek) (ita.) (segmentum (secare (kesmek, ayırmak, bölmek) + mentum (isim yapım eki) ) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) (lat.) * bir bütünün belirli kriterlere göre anlamlı alt birimlere, bölümlere veya gruplara ayrılması işlemi, bölümlendirme, gruplandırma

segno : ita., lat. * signia (işaretler bütünü, işaret sistemi, simgesel düzen) (signum (işaret,alamet, belirti, iz, sembol) + ia (isim yapım eki) ) (lat.); segno (ita.) * işaret, belirti, alamet, iz; imza

segregasyon : lat. * segregare (ayrıştırmak) (se (olumsuzluk, ayrı, öte ön eki) + gregare (sürü yapmak, bir araya toplamak, birleştirmek, bir araya getirmek) (grex (sürü, topluluk, kitle, grup) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * ayrışma, ayrılma veya bir bütünün parçalarının birbirinden koparak farklı gruplar oluşturması; ayrıca biyoloji ve genetikte kromozom veya genlerin hücre bölünmesi sırasında ayrılması süreci

segrege : lat. * segragatus (segregare (ayrıştırmak) (se (olumsuzluk, ayrı, öte ön eki) + gregare (sürü yapmak, bir araya toplamak, birleştirmek, bir araya getirmek) (grex (sürü, topluluk, kitle, grup) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * ayrışmış, ayrıştırılmış, tecrit edilmiş

seğirmek : tür. * seğir (hafif sıçramak, kasılmak, irkilmek) + mek (fiil mastar eki) * genellikle yorgunluk stres veya sinir uyarımı gibi nedenlerle, göz kapağında, dudakta, küçük kas gruplarında ortaya çıkan ani, kontrolsüz, istemsiz kısa süreli kasılma veya titreme eylemi

seğirtmek : tür. * seğir (hafif sıçramak, kasılmak, irkilmek) + t (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * ani biçimde hızlıca koşturmak, acele ettirmek veya kısa mesafede hızla hareket ettirmek, koşturmak, çabukça göndermek

seğmen : tür. * seğ (sıçramak, çevik ve hızlı hareket etmek) + men (kişi, kimse, yapan, eden eki) * özellikle Ankara ve çevresinde tarihsel olarak oluşmuş, askerî ve sivil görevlerde bulunmuş, düğün, tören ve yerel güvenlik gibi toplumsal işlevler üstlenen, çevikliği ve geleneksel kıyafetleriyle bilinen yerel yiğit ve silahlı halk topluluğu üyesi veya bu geleneğe mensup kişi

seğremek : tür. * seğir (hafif sıçramak, kasılmak, irkilmek) + mek (fiil mastar eki) * genellikle yorgunluk stres veya sinir uyarımı gibi nedenlerle, göz kapağında, dudakta, küçük kas gruplarında ortaya çıkan ani, kontrolsüz, istemsiz kısa süreli kasılma veya titreme eylemi

seha : ara. * seha, saha (cömert olmak, eli açık olmak) * cömertlik, eliaçıklık, gönül zenginliği

sehab : ara. * sehaba (çekmek, sürüklemek, toplanıp yayılmak) * gökyüzünde su damlacıkları ve buz kristallerinin bir araya gelmesiyle oluşan, rüzgar ve hava hareketleriyle şekil değiştirerek hareket eden, yağmur veya kar taşıyabilen atmosferik yoğunlaşma kütlesi, bulut

sehanet : ara. * sahana (ısıtmak, sıcak hale getirmek), sahn (ısı, sıcaklık, hararet) * ısı, sıcak olma durumu, sıcaklık, sıcaklık derecesi (sahn, sauna, Sauna (sauna) (ing., fra., alm.) )

sehat : ara. * seha (öfkeye kapılmak, taşmak, hiddetlenmek) * öfke, hiddet, ani taşkınlık; duygusal patlama, hışım

sehem : ara. * sahama (pay vermek, bölüşmek, paylaştırmak, bölüştürmek, ok çekmek) * ok, pay, hisse, nasip, kısmet

seher : ara. * sahara (uyanık olmak, geceyi uyanık geçirmek, sabaha kadar beklemek), sahur (seher vakti yenen yemek) * sabahın çok erken vakti, gün doğumundan önceki zaman dilimi, gün ağarması, tan vakti, şafak vakti, tan ağarması, şafak sökmesi, gün doğumu; kadın ismi

seherhiz : ara., far. * sehr, seher (gün ağarması, tan vakti, şafak vakti, tan ağarması, şafak sökmesi, gün doğumu) (ara.) + hiz (kalkan, uyanan, çıkan) (far.) * sabahın çok erken saatlerinde kalkan

sehhar : ara. * sehara (buyruğa almak; etkilemek, sihirlemek, büyülemek) * buyruğuna alan; sihirleyen, büyüleyen

sehim : ara. * sahama (pay vermek, bölüşmek, paylaştırmak, bölüştürmek, ok çekmek) * ok, pay, hisse, nasip, kısmet

sehl : ara. * sahala (kolay olmak, yumuşamak, zor olmamak), suheyl, süheyl (kolay, uygun, yumuşak) * yumuşaklık, kolaylık, akışkanlık

sehlen : ara. * sahala (kolay olmak, yumuşamak, zor olmamak), suheyl, süheyl (kolay, uygun, yumuşak), sehl (kolay, sade; yayılmak, döşenmek) + en (gibi, olarak) * kolaylıkla, rahatça, zahmetsizce, yumuşakça

sehm : ara. * sahama (pay vermek, bölüşmek, paylaştırmak, bölüştürmek, ok çekmek) * ok, pay, hisse, nasip, kısmet

sehpa : far. * seh (üç) + pa (ayak) * üç ayaklı; üç ayaklı veya kısa ayaklı küçük masa; oturma odalarında çay, kitap, süs eşyası gibi nesnelerin konulduğu, genellikle koltuk önünde kullanılan alçak masa türü; sunum veya destek yüzeyi olarak işlev gören mobilya parçası

sehven : ara. * saha (yanılmak, dalgınlıkla hata yapmak, gaflet etmek, gaflete düşmek, habersiz olmak, dalgın olmak, gözden kaçırmak, unutmak, yanılmak, dikkati zayıflamak, fark etmemek, farkında olmamak, dalgın olmak), sehv (unutma, dalgınlık, farkında olmama, yanılma, gözden kaçırma) + en (gibi, olarak) * farkında olmadan, yanlışlıkla, dalgınlıkla, unutma sonucunda, habersizce

seid : ara. * saada (mutlu olmak, bahtiyar olmak, mesut olmak, talihli olmak, bahtı açık olmak), saadet (mutluluk, bahtiyarlık), mesud (mutlu, bahtiyar) * mutlu, bahtiyar, mesud; sevinçli, neşeli; şanslı, kutlu, uğurlu, talihli

seir : ara. * saara (alevlenmek, şiddetle yanmak, ateşi körüklemek, ateşi alevlendirmek, tutuşturmak, harlamak) * alevlenme, şiddetli yanma, tutuşma; son derece şiddetli yanan ateş, alevi çok güçlü ve yakıcı olan ateş

seizure : lat., ing. * saepire, sesire (almak, tutmak, kapmak, yakalamak, zorla almak) + ura (isim yapım eki) (lat.); seizure (seize + ure) (ing.) * zorla ele geçirme, el koyma veya bir şeyin devlet veya otorite tarafından kontrol altına alınması; tıpta beynin anormal elektriksel aktiviteye bağlı olarak ortaya çıkan, bilinç kaybı, kasılma, istemsiz hareketler veya kısa süreli nörolojik işlev bozukluğu ile kendini gösteren nöbet durumu

sek : fra. * sec (kuru) * içine su, buz veya başka bir sıvı katılmamış olan içki, saf içki, katıksız içki

sekakort : lat., gre. * secare (kesmek, ayırmak, bölmek) + khorde (ip, sicim, kiriş, bağ, kordon, lif, tel) (gre.); chorda (lat.) * mekanik veya teknik sistemlerde bir şeyi keserek ayırmaya yarayan tel, ince bıçak benzeri kesici hat veya bağlantı elemanı; kesme, ayırma veya sınırlama işlevi gören ince hat/bağlantı düzeni

sekal : ara. * sakala (ağır gelmek, ağır olmak), sikl (ağırlık, yük) * ağır, yüklü, zor, yoğun; ağırlık, yük, zorlayıcılık

sekam : ara. * sekim (bozuk, yanlış, eksik, sakat, hasta), sakama (hastalanmak, bozulmak) * illet, hastalık, sakatlık, dert; hata, yanlışlık, eksiklik, bozukluk; zillet

sekans : lat. * sequi (izlemek, takip etmek) + entia (isim yapım eki) (lat.); séquence (fra.) * ardışık düzen, birbirini izleyen olaylar veya öğeler dizisi, sıra halinde gelişen yapı veya süreç

sekansiyel : lat. * sequi (izlemek, takip etmek) + entia (isim yapım eki) + alis (ile ilgili, -a ait) * sekansla ilgili, belirli bir sıra ve düzen içinde, birbirini takip edecek şekilde gerçekleşen; tek tek ve sıralı biçimde yürütülen; zamansal veya mantıksal ardışıklık taşıyan

sekant : lat. * secare (kesmek, ayırmak, bölmek) + ent (sıfat yapım eki) * bir çemberi iki noktadan kesen doğruyu veya trigonometride bir açının kosinüsünün tersini (1/cosθ) ifade eden fonksiyonel değer; bir eğriyi iki farklı noktada keserek ilerleyen doğru veya kesme ilişkisi taşıyan geometrik kavram

sekar : ara. * sakara (yakmak, kavurmak, şiddetli ısı ile zarar vermek) * şiddetli yakıcı ateş, kavurucu sıcaklık ve yoğun ısı; dayanılmaz acı, yakıcı öfke veya yakıcı azap (mecazi)

sekban : far. * seg (köpek) + ban (koruyan, bakan, koruyucu, bakıcı, yetiştirici) * köpek bakıcısı, köpek yetiştiricisi

sekel : lat. * sequella (takip, izleme) (sequi (takip etmek, izlemek) + ela (isim yapım eki) ) * bir eser, film, kitap veya olaydan sonra onun hikayesini, devamını veya sonuçlarını anlatan ikinci bölüm; bir şeyin kronolojik veya anlatımsal olarak devamı niteliğindeki takip eden parça; bir hastalık veya ameliyatın hastada bıraktığı bozukluk, hastalık sonrası devam eden sendromlar

sekendiz : tür. * sek (dönmek, dolaşmak, hareket etmek) + endiz (gezegen belirteci) * Güneş sistemindeki altıncı gezegen olan Saturn

sekene : ara. * sekene (yerleşmek, oturmak), sakin (oturan, yerleşmiş olan), meskun (yerleşilmiş, oturulmuş) * bir yerde yerleşik olarak yaşayan insanlar, sakinler, oturanlar, yerleşmiş olanlar

sekerat : ara. * sakara (bilinci bulanmak, sarhoş olmak) + at (isim yapım eki) * bilinç (şuur) bulanması, bilinç zayıflaması, sarhoşluk

sekestrasyon : lat. * sequestrare (bir kenara koymak, el koymak, tecrit etmek, ayrıştırmak) (se (olumsuzluk, ayrı, öte ön eki) + questrare (sormak, soruşturmak, aramak; elde etmek, edinmek) ) + tio (isim yapım eki) (lat.); sequestration (ing.) * bir şeyin, içinde bulunduğu sistemden ayrılarak izole edilmesi veya bir kenara alınması, ayrıştırılması durumu; bir malın, varlığın veya fonun geçici olarak devlet veya yetkili otorite tarafından kontrol altına alınması, el koyma, haciz;

sekestre : lat. * sequestratus (sequestrare (bir kenara koymak, el koymak, tecrit etmek, ayrıştırmak) (se (olumsuzluk, ayrı, öte ön eki) + questrare (sormak, soruşturmak, aramak; elde etmek, edinmek) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * el konmuş, haczedilmiş, ayrıştırılmış, izole edilmiş; (vücuttaki bir doku veya yapı) ana gövdeden koparak tamamen bağımsız hale gelmiş, ayrılmış, izole olmuş

sekestrum : lat. * sequestrare (bir kenara koymak, el koymak, tecrit etmek, ayrıştırmak) (se (olumsuzluk, ayrı, öte ön eki) + questrare (sormak, soruşturmak, aramak; elde etmek, edinmek) ) + um (isim yapım eki) * özellikle kronik osteomiyelit (kemik iltihabı) veya ciddi kırıklar sonrasında kan dolaşımının bozulmasıyla canlılığını yitirip, canlı dokudan ayrılmış ve dolaşımdan koparak ölü (nekrotik) halde kalan kemik parçası veya doku segmenti; bir sistemden koparak izole kalmış, beslenmesi ve bağlantısı kesilmiş ve ayrılmış parça

sekf : ara. * sakafa (bulmak) * bulma

sekhmet : mıs. * sekhme (güçlü olmak, kudretli olmak, etkili olmak) + t (dişil isim yapım eki) * Mısır mitolojisinde güneşin yakıcı gücü ve yıkıcı yönüyle ilişkilendirilen, aslan başlı tasviriyle gücü, öfkeyi ve koruyucu yıkımı temsil eden savaş, hastalık ve aynı zamanda şifa ile bağlantılı dişi tanrıça

seki : tür. * sek (sıçramak, hafifçe yükselmek, ani ve kısa hareket etmek, adım atmak, hoplamak, zıplamak, kesik kesik ilerlemek, tek veya iki ayak üzerinde sıçrayarak, zıplayarak yürümek) ) + i (isim yapım eki) * oturmak veya dinlenmek amacıyla evlerin önüne taş/çamurdan yapılan set, sedir biçiminde yüksekçe yer veya toprak üstündeki doğal set, teras, taraça; yerden hafifçe yükseltilmiş oturma veya dayanak unsuru; genellikle tek kişilik, sırt dayanağı olmayan, alçak oturma aracı veya bir şeyin altını desteklemek için kullanılan yükselti

sekim : ara. * sakama (hastalanmak, bozulmak), sekam (illet, hastalık, sakatlık, dert; hata, yanlışlık, eksiklik, bozukluk; zille) * bozuk, yanlış, eksik, sakat, hasta

sekinet : ara. * sakana, sekene (yerleşmek, sakinleşmek, sabit olmak, ikamet etmek, oturmak, bir yerin sakini olmak, durmak, durulmak, durgunlaşmak, yerleşmek, sakinleşmek, dinmek, hareketsizleşmek; yerleştirmek, sabitlemek, sakinleştirmek, hareketsizleştirmek, dindirmek, durgunlaştırmak, durdurmak; kondurmak, yerleştirmek, koymak, oturtmak), sakin (yerleşmiş, oturmuş, ikamet eden, dinen, yatışan, durmuş, durgun, dingin), sükunet (yerleşim, durulma), iskan (yerleşme, yerleşim, oturma, durma), mesken (ev, konut, yerleşilmiş olan yer, oturulan yer, durulan yer), meskun (yerleşilmiş, oturulmuş, durulmuş, iskan edilmiş) * kişinin kalbinde korku ve kaygının yerini alan, ilahi kaynaklı olduğu kabul edilen derin huzur ve sükunet hali, huzur, dinginlik, iç huzur, iç dinginlik

sekiz : tür. * sek(dizmek, sıralamak, takmak) + iz (isim yapım eki) * yediden (7) sonra, dokuzdan (9) önce olan sayı 8

sekizgen : tür., gre. * sekiz (yediden (7) sonra, dokuzdan (9) önce olan sayı 8) (tür.) + gone, gonia (köşe, açı, dik açı, gönye; kenar, genişlemiş hat) (gre.) * sekiz kenarı ve sekiz iç açısı bulunan, düzenli veya düzensiz biçimde olabilen, iç açıları toplamı 1080 derece olan çokgen

seklüzyon : lat. * se (olumsuzluk, ayrı, öte anlamı veren ön ek) + claudere (kapatmak, kapamak, çevrelemek, örtmek) + sion (isim yapım eki) * toplumdan veya dış çevreden uzak, gözlerden ırak, kapalı ve izole durumda bulunma; inziva, tecrit, tenha olma durumu

sekman : lat. * segmentum (secare (kesmek, ayırmak, bölmek) + mentum (isim yapım eki) ) * motor silindirlerinde piston ile silindir duvarı arasına yerleştirilen, yanma odasındaki gaz sızdırmazlığını sağlayan, pistonların ve silindirlerin aşınmasını engelleyen, yağ kontrolünü düzenleyen ve ısı transferine katkı veren halkasal metal bileşen; ayrıca genel anlamda bir bütünün bölümlere ayrılmış parçalarından her biri, ayraç

sekme : lat. * segmentum (secare (kesmek, ayırmak, bölmek) + mentum (isim yapım eki) ) * motor silindirlerinde piston ile silindir duvarı arasına yerleştirilen, yanma odasındaki gaz sızdırmazlığını sağlayan, pistonların ve silindirlerin aşınmasını engelleyen, yağ kontrolünü düzenleyen ve ısı transferine katkı veren halkasal metal bileşen; ayrıca genel anlamda bir bütünün bölümlere ayrılmış parçalarından her biri, ayraç

sekmek : tür. * sek (sıçramak, hafifçe yükselmek, ani ve kısa hareket etmek, adım atmak, hoplamak, zıplamak, kesik kesik ilerlemek, tek veya iki ayak üzerinde sıçrayarak, zıplayarak yürümek) ) + mek (fiil mastar eki) * dizi gibi ilerlemek, aralıklarla durarak ilerlemek (sequence, séquence, Sequenz (silsile, sıra, dizi, birbiri ardından gelme) (ing., fra., alm.) )

sekmen : gre * skamnion (oturak, sıra, tabure, alçak oturma yeri) * kısa ayaklı, sırtlıksız küçük oturak; tabure, alçak oturma iskemlesi

seknidazol : lat. * seco, secare (kesmek, ayırmak, bölmek) + nitro (azotlu (N) bileşik, nitro grubu) + azole (azot içeren heterosiklik halka) * anaerob bakteriler ve protozoonlara karşı kullanılan nitroimidazol türevi antimikrobiyal ilacın etken maddesi (C7H11N3O3)

sekobarbiton : lat. * seco, secare (kesmek, ayırmak, bölmek) + barbit (barbitürik asit türevi kimyasal bileşik) + one (oksijenli bileşik, keton grubu (C=O) ) * karbon yapısında bölünmüş veya açılmış zincir taşıyan keton özellikli organik bileşik türevi; merkezi sinir sistemi üzerinde baskılayıcı etki gösteren, geçmişte uyku verici ve anksiyolitik olarak kullanılan, günümüzde güvenlik nedeniyle kullanımı büyük ölçüde kısıtlanmış olan barbiturat sınıfına ait sedatif-hipnotik ilacın etken maddesi (C12H18N2O3)

sekonder : lat. * secundus (ikinci, izleyen, takip eden) (sequi (izlemek, takip etmek, ardına düşmek) + undus (sıfat yapım eki) ) + aris (ile ilgili, -a ait) (lat.); secondaire (fra.) * ikincil, birincil olmayan, ikinci derecede olan; öncelik, önem veya oluş sırası bakımından ikinci konumda bulunan; yan, türev veya dolaylı nitelikte olan

sekoya : lat. * sequoia (19. yüzyılda Cherokee alfabesini geliştiren Kızılderili düşünür Sequoyah'nın isminden) * servigiller (Cupressaceae) familyasından olan, ağırlıklı olarak ABD'nin Kaliforniya eyaletinde yetişen, 100 metreyi aşan boyları ve binlerce yıllık ömürleriyle dünyanın en uzun ve en büyük hacimli ağaç türü

sekr : ara. * sakara (bilinci bulanmak, sarhoş olmak) * bilinç bulanıklığı, şuur zayıflaması, sarhoşluk, bilinçten ayrılma hali (secretus (giz, sır, bilinenden ayrışmış, ayrılmış) (lat.) )

sekresyon : lat.* secernere (ayırmak, elemek, süzmek, salgılamak, seçip ayırmak, gizlemek) (se (olumsuzluk, ayrı, öte ön eki) + cernere (ayırt etmek, ayırmak, süzmek) ) + tio (isim yapım eki) * hücre veya bezlerin vücut içinde veya dışına doğru belirli maddeleri (enzim, hormon, mukus vb.) üretip ayırarak salgı halinde bırakması, salgılama

sekrete : lat. * secretus (secernere (ayırmak, elemek, süzmek, salgılamak, seçip ayırmak, gizlemek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * ayrılmış, gizli tutulmuş; salgılanmış

sekreter : lat.* secretarius (gizli işler yazmanı) (secretum (gizli şey) (secernere (ayırmak, elemek, süzmek, salgılamak, seçip ayırmak, gizlemek) + tum (isim yapım eki) ) + aris, arius (ile ilgili, -a ait) ) * bir kişi veya kurum adına yazışma, kayıt, evrak düzenleme ve idari işleri yürüten görevli; ofis ve kurumlarda büro işlerini organize eden yardımcı idari personel

sekreterya : lat.* secretarius (gizli işler yazmanı) (secretum (gizli şey) (secernere (ayırmak, elemek, süzmek, salgılamak, seçip ayırmak, gizlemek) + tum (isim yapım eki) ) + arius (ile ilgili, -a ait) * kurum, kuruluş veya organizasyonlarda yazı işlerinin, yazışmaların, dosyalama, telefon trafiği ve randevu gibi idari ofis işlerinin yürütüldüğü bölüm

sekretin : lat. * secretus (secernere (ayırmak, elemek, süzmek, salgılamak, seçip ayırmak, gizlemek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) * ince bağırsağın başlangıç kısmı olan duodenum'daki (onikiparmak bağırsağı) S hücreleri tarafından üretilen ve sindirim sürecini düzenleyen, mide asidi bağırsağa ulaştığında pankreası uyararak bikarbonat ve su salgılatan böylece bağırsak pH'ını dengeleyen 27 amino asitlik peptid yapılı bir hormon

sekretör : lat. * secretus (secernere (ayırmak, elemek, süzmek, salgılamak, seçip ayırmak, gizlemek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + or (-cı, yapan, eden eki) * hücre veya bezlerin belirli maddeleri (hormon, enzim, mukus vb.) üreten ve salgılayan yapısı veya bu işlevi gerçekleştiren organ/eleman, salgı yapan, sekresyon oluşturan, salgılayan

sekretuvar : lat. * secretus (secernere (ayırmak, elemek, süzmek, salgılamak, seçip ayırmak, gizlemek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + orium (isim yapım, yer, durum ve araç eki) (or (-cı, yapan, eden eki) + ius (sıfat yapım eki) ) * salgı yapma ile ilgili olan, salgı oluşturan

seks : lat. * sectus, sexus (cins, cinsiyet, ayrım, ayrışım, kesim, bölünme) (secare (kesmek, ayırmak, bölmek) + tus (geçmiş zaman ve isim yapım eki) ) * cinsiyet, cinsi ayrım

seksapel : lat., gre. * sexus (cins, cinsiyet, ayrım, ayrışım, kesim, bölünme) (lat.) + apellomai (ayrılmak, ayrı tutmak) (gre.); apellare (celbetmek, hitap etmek, çağırmak) (ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + pellere (itmek, sürmek, kovmak, savmak, ilerletmek) ) * fiziksel görünüm, tavır ve davranışlarla karşı cins üzerinde uyandırılan cinsel çekicilik ve etkileyicilik; çekim gücü, cazibe, albeni

seksek : tür. * sek (sıçramak, hafifçe yükselmek, ani ve kısa hareket etmek, adım atmak, hoplamak, zıplamak, kesik kesik ilerlemek, tek veya iki ayak üzerinde sıçrayarak, zıplayarak yürümek) + sek * yere çizilen kareler veya daireler üzerinde, çizgilere basmadan, tek ayakla zıplayarak oynanan sıçrama temelli hareket oyunu

seksen : tür. * sekiz (yediden (7) sonra, dokuzdan (9) önce olan sayı 8) + en (on katı belirteci) * yetmiş dokuzdan (79) sonra, seksenbirden (81) önce olan sayı (80)

seksi : lat., ing. * sexus (cins, cinsiyet, ayrım, ayrışım, kesim, bölünme) + ius (ile ilgili,-a ait) (lat.); sexy (ing.) * cinsel çekiciliği olan, erotik açıdan çekici bulunan; fiziksel veya davranışsal olarak cinsel cazibe uyandıran

seksilyon : lat., fra. * sex (altı, 6) + mille (bin, binlik birim) (lat., fra.) + ion (büyüklük ve katsayı eki) (fra.) * çok büyük sayılarda kullanılan, “milyon” ve “milyar” örüntüsünü takip eden, ülkeden ülkeye değeri değişebilen (10^36 veya 10^21 gibi sistemlere göre farklılık gösterebilen) çok basamaklı sayı adı

seksiyon : lat. * sectio (kesim; ayrım, bölüm) (secare (kesmek; ayırmak, bölmek) + tio (isim yapım eki) ) * bölüm, kısım, kesim, ayırım, parça (seçmek (ayırmak) (tür.) )

seksolog : lat., gre. * sexus (cins, cinsiyet, ayrım, ayrışım, kesim, bölünme) (lat.) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) (gre.) * insan cinselliğini biyolojik, psikolojik, toplumsal ve davranışsal yönleriyle inceleyen, cinsel sağlık, işlev bozuklukları, kimlik, ilişki ve üreme konularında araştırma yapan veya danışmanlık sağlayan uzman kişi

seksoloji : lat., gre. * sexus (cins, cinsiyet, ayrım, ayrışım, kesim, bölünme) (lat.) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * insan cinselliğini biyolojik, psikolojik, kültürel ve toplumsal boyutlarıyla inceleyen, cinsel davranış, gelişim, kimlik, sağlık ve ilişkiler üzerine bilimsel araştırmalar yapan disiplin

sekstant : lat. * sex (altı, 6) + ens, ent (sıfat yapım eki) * altıda bir, altıncı; 60 derecelik yaya sahip olan; gök cisimlerinin ufka göre yüksekliğini ölçmeye yarayan, 60°’lik yay yapısına sahip optik açı ölçüm aleti; tarihsel navigasyonda gemilerin konumunu belirlemek için kullanılan, iki ayna ve dereceli yay sistemiyle çalışan hassas yön bulma cihazı

seksüalite : lat. * sexus (cins, cinsiyet, ayrım, ayrışım, kesim, bölünme) + alis (ile ilgili, -a ait) + itas (isim yapım ve durum eki) * insanın biyolojik cinsiyetiyle ilişkili bedensel, psikolojik, duygusal ve toplumsal yönleri kapsayan, cinsel yönelim, cinsel kimlik, cinsel davranış ve haz deneyimi gibi unsurların tümü, cinsellik

seksüel : lat. * sexus (cins, cinsiyet, ayrım, ayrışım, kesim, bölünme) + alis (ile ilgili, -a ait) * cinsiyetle, cinsel özelliklerle veya cinselliğe ait durumlarla ilgili, cinsel

sekte : ara. * sakata (susmak, durmak, kesilmek) * kesilme, bölünme, durulma (secare (kesmek, ayırmak, bölmek) (lat.) )

sekte-i kalb : ara. * sakata (susmak, durmak, kesilmek) + i (tamlama eki) + kalb (kalp, yürek, gönül) * kalbin normal ritminin aniden kesilmesi, duraksaması veya çok kısa süreli işlev kaybı yaşaması, kalp durması, ani kardiyak duraklama, ritim bozukluğu, bayılmaya yol açabilen geçici kalp fonksiyon aksaması

sekter : lat., fra. * sectarius (sectus (kesilmiş, ayrılmış, bölünmüş) (secare (kesmek; ayırmak, bölmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapı eki) ) + arius (ile ilgili, -a ait) * bir bütün içinde ayrışma, bölünme veya katı görüş ayrılığı oluşturan, özellikle ideolojik, siyasi veya dini bağlamda uzlaşmaz, katı ve ayrıştırıcı tutum sergileyen; başkalarının siyasi veya dini düşüncelerine karşı katı, hoşgörüsüz davranan kişi veya bu tür hoşgörüsüz tutum/düşünce

sektirmek : tür. * sek (sıçramak, hafifçe yükselmek, ani ve kısa hareket etmek, adım atmak, hoplamak, zıplamak, kesik kesik ilerlemek, tek veya iki ayak üzerinde sıçrayarak, zıplayarak yürümek) + tir (ettirgen fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * dizi gibi ilerletmek, kesik kesik ilerletmek, zıplatmak (sequentia (belirli bir sıraya göre gerçekleşen olay, olay veya nesne dizilimi, sırası, ardışıklık, sıra) (sequi (izlemek, takip etmek, ardına düşmek) + entia (isim yapım eki) ) (lat.) )

sektör : lat. * sectus (kesilmiş, ayrılmış, bölünmüş) (secare (kesmek; ayırmak, bölmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapı eki) ) + or (-cı, yapan, eden eki) (lat.); secteur (fra.) * bölüm, kısım; ekonomi, üretim, hizmet veya faaliyet alanlarının belirli ölçütlere göre ayrıldığı, benzer işlev ve yapıdaki işletme veya kurumların oluşturduğu sanayi, ticaret veya hizmet grubu; bir sistemin alt çalışma alanı

sektöryel : lat. * sectus (kesilmiş, ayrılmış, bölünmüş) (secare (kesmek; ayırmak, bölmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapı eki) ) + or (-cı, yapan, eden eki) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.); secteuriel (fra.) * belirli bir sektörle ilgili olan, bir ekonomik veya faaliyet alanının özelliklerine, yapısına veya işleyişine ait olan

sekundar : lat. * secundus (ikinci, izleyen, takip eden) (sequi (izlemek, takip etmek, ardına düşmek) + undus (sıfat yapım eki) ) + aris (ile ilgili, -a ait) (lat.); secondaire (fra.) * ikincil, birincil olmayan, ikinci derecede olan; öncelik, önem veya oluş sırası bakımından ikinci konumda bulunan; yan, türev veya dolaylı nitelikte olan

sekunder : lat. * secundus (ikinci, izleyen, takip eden) (sequi (izlemek, takip etmek, ardına düşmek) + undus (sıfat yapım eki) ) + aris (ile ilgili, -a ait) (lat.); secondaire (fra.) * ikincil, birincil olmayan, ikinci derecede olan; öncelik, önem veya oluş sırası bakımından ikinci konumda bulunan; yan, türev veya dolaylı nitelikte olan

sekundigravida : lat. * secundus (ikinci, izleyen, takip eden) (sequi (izlemek, takip etmek, ardına düşmek) + undus (sıfat yapım eki) ) + gravida (hamile kadın) (gravis (ağır, yüklü, yük altında) + ida (dişil eki) ) * ikinci kez gebelik yaşayan kadın; obstetrikte daha önce en az bir gebelik geçirmiş ve yeniden hamile olan kişi

sekundipar : lat. * secundus (ikinci, izleyen, takip eden) (sequi (izlemek, takip etmek, ardına düşmek) + undus (sıfat yapım eki) ) + parere (ortaya çıkarmak, doğurmak, üretmek, yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, ürermek, öne getirmek, başarmak; görünmek, belirmek, ortaya çıkmak) * en az iki kez doğum yapmış kadın; obstetrikte ikinci kez doğum deneyimi olan veya iki doğum gerçekleştirmiş kadın

seküler : lat. * saecularis (bir çağa ait, bir döneme ait, bir devreye ait) (saeculum (nesil, soy, kuşak, oluşturma , üretme; çağ, dönem, devre, evre) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ); seclorum ("saeculum") * dünyevi veya çağa uygun olanı benimseten, dünyanın nesnel halini dikkate alan; dinden bağımsız, dini veya ruhani olmayan; manastır düzeninin bir parçası olmayan; dini olmayan, dünya işlerine ait olan, devlet ve toplum düzeninde dini otoriteden bağımsız olan, çağdaş, dünyevi, laik

sekülerite : lat. * saecularis (bir çağa ait, bir döneme ait, bir devreye ait) (saeculum (nesil, soy, kuşak, oluşturma, üretme; çağ, dönem, devre, evre) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + itas (-lık, -lik, gibi olma, ile ilgili olma) * devlet, toplum ve bireysel yaşamın din merkezli değil, dünya merkezli (dünyevi) olması, dini kurumların devlet işlerinden ayrılması ve dini inançlar konusunda tarafsız kalınması durumu, seküler olma durumu

sekülerizm : lat. * saecularis (bir çağa ait, bir döneme ait, bir devreye ait) (saeculum (nesil, soy, kuşak, oluşturma , üretme; çağ, dönem, devre, evre) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * devlet, toplum ve bireysel yaşamın din merkezli değil, dünya merkezli (dünyevi) olması, dini kurumların devlet işlerinden ayrılması ve dini inançlar konusunda tarafsız kalınmasını savunan görüş, sekülercilik, seküler olmacılık

sekürite : lat. * se (olumsuzluk, ayrı, öte anlamı veren ön ek) + curare (ilgilenmek, kaygılanmak, endişelenmek, bakım yapmak), cura (endişe, kaygı) + itas (isim yapım ve durum eki) * tehlike, tehdit veya risklere karşı korunma durumu; korunmuş olma hali, güvenlik, emniyet, kaygısızlık, güvende olma, endişeden uzak olma durumu ve duygusu

sel : ara. * sala (akmak, akarak yayılmak, akıp gitmek, taşmak, dökülmek, akıtmak, dökmek; iletmek, göndermek), isale (akıtma, dökme, taşırma) * akma, su akışı; sürekli yağan yağmur veya eriyen karın etkisiyle taşan bir su kaynağının sebep olduğu su taşkını, seyl (sail, segeln (suda süzülmek) (ing., alm.) )

selachii : gre. * selakhos (kıkırdaklı balık, köpekbalığı) + ii (taksonomik çoğul eki) * Chondrichthyes (kıkırdaklı balıklar) sınıfı içinde yer alan, iskeletleri kıkırdaktan oluşan, solungaç yarıkları açıkta bulunan ve köpekbalıkları ile yakın akrabalarını içeren kıkırdaklı balıklar grubu, köpekbalıkları

selachimorpha : gre. * selakhos (kıkırdaklı balık, köpekbalığı) + ii (taksonomik çoğul eki) + morphe (form, şekil, biçim) + a (taksonomik çoğul eki) * Chondrichthyes (kıkırdaklı balıklar) sınıfına bağlı, iskeletleri kıkırdaktan oluşan, beşten yediye kadar solungaç yarığı bulunan ve çoğunlukla denizlerde yaşayan köpekbalıklarını içeren üst takım veya grup, köpekbalığı biçimliler

selaginellaceae : lat. * selaginella (kurtayağı) (selago (kurtayağı, bir kibritotu türü) + ellus (küçültme eki) ) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * Selaginellales (kurtayağısı takımı) takımına bağlı, küçük yapraklı, sporla çoğalan, damarlı ve çoğunlukla nemli ortamlarda yetişen kibritotları akrabası bitkileri içeren familya, kurtayağıgiller

selahattin : ara. * salah (iyi olma, iyilik, iyileşme, düzelme, rahatlık, sulh) + el (ön ek, artikel) + deyn, din (borç, yükümlülük, itaat, haysiyet) * dinin iyiliği, dinin doğruluğu, dini ıslah eden/iyileştiren; dini ve düzeni düzeltmeye çalışan kimse; erkek ismi

selahiyet : ara. * salah (iyi olma, iyilik, iyileşme, düzelme, rahatlık, sulh) + iyet (isim yapım eki) * iyi olma durumu, uygun olma durumu, elverişli olma durumu; bir kişinin belirli bir işi yapabilmesi için hukuken veya resmi olarak sahip olduğu yetki, izin veya hak; bir konuda karar verme, işlem yapma veya temsil etme gücü, yetkinlik

selam : ara. * seleme (teslim olmak, boyun eğmek, barışa girmek, kurtulmak, selamete ermek), salim (sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz) * “esenlik, güvenlik ve barış dileme” sözü; sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz olma; merhaba, hoşçakal

selamet : ara. * seleme (teslim olmak, boyun eğmek, barışa girmek, kurtulmak, selamete ermek), salim (sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz, kurtulmuş) + et (isim yapım eki) * sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz, kurtulmuş olma durumu

selami : ara. * selam (“esenlik, güvenlik ve barış dileme” sözü; sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz olma) + i (ile ilgili, -a ait) * esenliğe ait olan, barışla ilgili olan, güvenle ilgili olan, kurtuluşla ilgili olan; erkek ismi

selamlamak : ara., tür. * selam (“esenlik, güvenlik ve barış dileme” sözü; sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz olma) (ara.) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * birine söz, işaret veya davranışla esenlik dilemek, karşılaşmada saygı ve iyi niyet ifadesi sergilemek; birini hitap ederek karşılama

selamlık : ara., tür. * selam (“esenlik, güvenlik ve barış dileme” sözü; sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz olma) (ara.) + lık (yer ve durum eki) (tür.) * Osmanlı konaklarında erkek misafirlerin kabul edildiği, resmi görüşme ve ağırlama işlerinin yapıldığı bölüm; misafir kabulüne ayrılmış resmî veya yarı resmi alan

selamünaleyküm : ara. * selam (“esenlik, güvenlik ve barış dileme” sözü; sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz olma) + ala, aley (üzerine, üstüne) + kum (siz, sizler) * selam (esenlik ve barış) üzerinize olsun; slamî selamlaşma ifadesi; karşılaşmalarda karşı tarafa huzur, güven ve ilahi koruma dileğini bildiren dua niteliğinde islami hitap kalıbı

selanik : gre. * Thessalos (Teselyalı) + nike (zafer, galibiyet, başarı) * Teselyalıların zaferi; antik Makedonya kraliçesi Thessalonike’den adını alan ve günümüzde Yunanistan’ın kuzeyinde yer alan, tarih boyunca Bizans ve Osmanlı dönemlerinde önemli bir liman ve kültür şehri olarak bilinen şehir (Atatürk’ün doğduğu şehir)

selanodontidae : gre. * selene (ay, yarım ay) + odous (diş), odontos (diş ile ilgili) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * azı dişlerinin çiğneme yüzeyleri bitkileri kolayca öğütebilmek amacıyla hilal (yarım ay) şeklinde sert mine çıkıntılarına sahip olan otobur memelileri kapsayan taksonomik bir familya

selase : ara. * selase (üç, 3 * üç, 3

selase-aşer : ara. * selase (üç, 3) + aşr (on, 10) * on üç

selaset : ara. * salasa (yumuşak olmak, akıcı olmak, pürüzsüz olmak, kolay ilerlemek) + et (isim yapım eki) * yumuşaklık, akıcılık, pürüzsüzlük, kolay ilerleme; konuşma, yazı, ifade veya hareketin akıcı, düzgün ve zorlanmadan gerçekleşmesi; açıklık, üslupta pürüzsüzlük ve düşüncenin rahatça ifade edilmesi

selasin : ara. * selase (üç) + in (on katı anlamı veren ek) * otuz, 30

selatin : ara. * sultan (hükümdar, padişah, şah) * sultanlar, hükümdarlar, padişahlar, şahlar

selc : ara. * sellece (buzlanmak, buz tutmak, donmak), selc (kar) * kar, soğuk havalarda bulutlardan düşen ve yeryüzüne ulaşmadan önce kristalleşmiş su buharından oluşan beyaz, yumuşak ve hafif buz tanecikleri

selcan : tür., ara. * sel (akıntı, akış, çağlayan, su akışı) (tür.) + can (ruh, yaşam, hayat, durum, hayat cevheri) (far.) * coşkun, taşkın yaradılışlı, hayat dolu ve hareketli kimse; kadın ismi

selcem : ara. * selcem (uzun; şalgam) * uzun; şalgam

selcen : tür., ara. * sel (akıntı, akış, çağlayan, su akışı) (tür.) + can (ruh, yaşam, hayat, durum, hayat cevheri) (far.) * coşkun, taşkın yaradılışlı, hayat dolu ve hareketli kimse; kadın ismi

selçuk : tür. * sel (akıntı, akış, çağlayan, su akışı) + çük (küçültme eki) (küçük su akışı; küçük temiz); selçuk (güzel ve akıcı konuşma yeteneği olan, güzel konuşan, sözü dinlenen, hatip, uz dilli) * İzmir’in bir ilçesi; erkek ismi; Oğuz Türklerinin Kınık boyundan olan ve Selçuklu Devleti'nin kurucusu Selçuk Bey'in ismi

selçuklu : tür. * sel (akıntı, akış, çağlayan, su akışı) + çük (küçültme eki) (küçük su akışı; küçük temiz); selçuk (güzel ve akıcı konuşma yeteneği olan, güzel konuşan, sözü dinlenen, hatip, uz dilli) + lu (ile, birlikte, beraber, sahibi) * Oğuz Türkleri'nin Kınık boyuna mensup, 10. yüzyılın başlarında Selçuk Bey'in önderliğinde kurulan hanedana ve bu hanedanın 11-13. yüzyıllar arasında kurduğu büyük Türk devletlerine (Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu) verilen isim; Selçuk hanedanına ait olan; Konya'nın bir ilçesi

selda : tür. * sel (akıntı, akış, çağlayan, su akışı) + da (ile ilgili, -a ait, gibi) (far.) * coşkun akan su, sel gibi akan su, akan su kenarında yetişen bitki (sazlık/kamış); kadın ismi

sele : lat., fra. * sella (eyer, oturak sandalye, sepet) (lat.); selle (fra.) * eyer, semer, bisiklet oturağı, sepet

selebriti : lat., ing. * celeber, celebris (çokça anılan, sık ziyaret edilen, kalabalıkla ilişkili, ünlü, sık anılan) + itas (isim yapım ve durum eki) (lat.); celebrity (ing.) * ün, nam, şöhret, tanınma; geniş kitleler tarafından tanınan, medya veya toplumsal görünürlük sayesinde ün kazanmış kişi; sanat, spor, eğlence veya kamusal alanda yüksek tanınırlığa sahip birey

selef : ara. * selefe (önce gelmek, geçmişte kalmak, önden gitmek) * geçen, geçmişte olan, önceki, geçmişte kalan

selegilin : lat., gre. * sele (farmasötik ön ek) (lat.) + gilin (glykin (glykos (glikoz, şeker, tatlı) + in (protein yapısında amino asit eki) ) (gre.) * Parkinson hastalığında motor semptomların tedavisinde ve majör depresif bozukluğun tedavisinde kullanılan, monoamin oksidaz-B (MAO-B) enzimini inhibe ederek beyindeki dopamin yıkımını azaltan, dopaminerjik aktiviteyi artıran farmakolojik etki gösteren, sakinleştirici özelliklere sahip trisiklik antidepresanlar grubundan bir ilacın etken maddesi, deprenil (C13H17N)

selek : ara. * salaka, seleke (gitmek, yol tutmak, bir yola sokmak, yola girmek, yol almak, izlemek, takip etmek; geçmek, geçirmek; seçmek) fiilinin geçmiş zaman hali * su yolu; yöntem, tutulan yol, gidilen yol, seçilen yol

selekoksib : lat., gre. * cele (ticari/sentetik ön ek) + cox (cyclooxygenase (kuklos, kyklos (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) + oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) + genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) + ase (enzim eki) ) + ib (inhibitor (engelleyici) belirteci) * COX-2 enzimini seçici olarak inhibe eden, ağrı ve iltihabı azaltmak amacıyla kullanılan non-steroid antiinflamatuvar ilacın etken maddesi (C17H14F3N3O2S)

seleksiyon : lat. * selectio (seligere (seçmek, ayırmak, tercih etmek, ayıklamak) (se (olumsuzluk, ayrı, öte anlamı veren ön ek) + legere (toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek, bağlamak, seçmek, ayıklamak, okumak) + tio (isim yapım eki) ) (lat.); sélection (fra.) * seçme, seçim, ayıklama, tercih etme; belirli ölçütlere göre uygun olanları seçme, uygun olmayanları eleme işlemi; biyolojide doğal seçilim yoluyla çevreye uyumlu bireylerin hayatta kalması süreci

selektif : lat. * selectivus (selectus (seçilmiş, ayıklanmış, ayrılmış, tercih edilmiş) (seligere (seçmek, ayırmak, tercih etmek, ayıklamak) (se (olumsuzluk, ayrı, öte anlamı veren ön ek) + legere (toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek, bağlamak, seçmek, ayıklamak, okumak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, -a ait) ) * belirli kriterlere uyanı veya hedefleneni etkileyen, seçici etkiye sahip, seçici, seçmeli, ayırıcı, tercih edici

selektif persepsiyon : lat. * selectivus (seçiçi, ayıklayıcı, tercih edici) (selectus (seçilmiş, ayıklanmış, ayrılmış, tercih edilmiş) (seligere (seçmek, ayırmak, tercih etmek, ayıklamak) (se (olumsuzluk, ayrı, öte anlamı veren ön ek) + legere (toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek, bağlamak, seçmek, ayıklamak, okumak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, -a ait) ) + perceptio (algı, anlayış, kavrayış, idrak) (per (içinden, boyunca, arasından, sayesinde, aracılığıyla, yoluyla, vasıtasıyla, dolayısıyla, boyunca, tamamen, tümden; başına, beher) + ceptio (capere (almak, içine almak, tutmak, kapmak, kavramak, yakalamak, sezmek) ) + tio (isim yapım eki) ) * insanların çevrelerinden gelen yoğun uyaranlar arasından sadece kendi inançları, tutumları, hedefleri veya ilgi alanlarıyla eşleşenleri bilinçli veya bilinçsiz olarak seçmesi, diğerlerini ise filtrelemesi veya görmezden gelmesi süreci, seçici algı, algıda seçicilik

selektivite : lat. * selectivus (seçiçi, ayıklayıcı, tercih edici) (selectus (seçilmiş, ayıklanmış, ayrılmış, tercih edilmiş) (seligere (seçmek, ayırmak, tercih etmek, ayıklamak) (se (olumsuzluk, ayrı, öte anlamı veren ön ek) + legere (toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek, bağlamak, seçmek, ayıklamak, okumak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, -a ait) ) + itas (isim yapım ve durum eki) * seçicilik, ayıklayıcılık, tercih edicilik; elektrik tesisatlarında bir arıza (kısa devre veya aşırı akım) durumunda, arıza noktasına en yakın koruma cihazının (sigorta, şalter) çalışarak sadece arızalı bölgeyi enerjisiz bırakması, sistemin geri kalanının ise çalışmaya devam etmesini sağlayan koruma koordinasyon yöntemi

selektör : lat. * selector (seçiçi, ayıklayıcı, tercih edici) (selectus (seçilmiş, ayıklanmış, ayrılmış, tercih edilmiş) (seligere (seçmek, ayırmak, tercih etmek, ayıklamak) (se (olumsuzluk, ayrı, öte anlamı veren ön ek) + legere (toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek, bağlamak, seçmek, ayıklamak, okumak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + or (yapan, eden, araç eki) ) * seçici; araçlarda farların kısa süreliğine uzun huzmeli (uzun) yanmasını sağlayan mekanizma

selem : ara. * seleme (teslim olmak, boyun eğmek, barışa girmek, kurtulmak, selamete ermek), salim (sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz) * “esenlik, güvenlik ve barış dileme” sözü; sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz olma

selen : gre., tür. * selene (Ay tanrıçası) (selas (ışık, parlaklık, ışık parıltısı) + ene (isim yapım eki) ) (gre.); selen (haber, müjde) * Yunan mitolojisinde Ay tanrıçası; haber, müjde

selendi : lid. * slandos, slendos (kökeni belirsiz kelime) * Manisa'nın bir ilçesi

selene : gre. * selene (Ay tanrıçası) (selas (ışık, parlaklık, ışık parıltısı) + ene (isim yapım eki) ) * Ay; Yunan mitolojisinde Ay’ı temsil eden, gece gökyüzünde gümüş arabasıyla Ay’ı süren Titan kökenli ay tanrıçası

selenka : gre. * selas (ışık, parlaklık, ışık parıltısı) + ene (isim yapım eki) + ka (son ek) * yıldırım

selenofil : gre. * selene (ay) + philos (seveb, sever, sevici) * ayı seven veya aya karşı özel ilgi ve hayranlık duyan kişi

selenografi : gre. * selene (Ay; Yunan mitolojisinde Ay tanrıçası) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * Ay’ın yüzey özelliklerini, dağlarını, vadilerini, kraterlerini, denizlerini ve diğer topoğrafik oluşumlarını inceleyen ve haritalandıran astronomi dalı, Ay coğrafyası.

selentereler : gre. * koilos (boş, oyuk, içi boş, boşluk, oyuk, kavernöz, çukur) + enteron (bağırsak) (gre.) + ler (çoğul eki) (tür.) * oyuk bağırsaklılar; Coelenterata (sölenterler) familyasına ait denizanası, sifonlu canlı, hidra, deniz şakayıkı ve mercan gibi bitkimsi hayvanlar

selenyum : gre., lat. * selene (Ay tanrıçası) (selas (ışık, parlaklık, ışık parıltısı) + ene (isim yapım eki) ) (gre.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) * atom numarası 34, simgesi Se olan, toprakta ve besinlerde doğal olarak bulunan, hücreleri hasardan koruyan antioksidan işleviyle insan vücudu için hayati önem taşıyan bir ametal kimyasal element

selexipag : lat. * selectus (seçilmiş, ayıklanmış, ayrılmış, tercih edilmiş) + ipag (prostaglandin reseptör agonisti (prostacyclin pathway agonist) eki) * pulmoner arteriyel hipertansiyonda kullanılan, prostasiklin reseptör yolunu hedefleyen seçici IP reseptör agonisti ilacın etken maddesi (C26H32N4O4S)

self assesment : ing., lat. * self (kendi, kendisi, öz) (ing.) + assessmentum (değerlendirme, ölçme, inceleme) (ad (-a doğru, yönelim) + sedere (oturmak, yerleşmek, konumlanmak, durmak, kalmak) + mentum (isim yapım eki) ) (lat.); assessment (ing.) * kişinin kendi performansını, durumunu, bilgi düzeyini veya davranışlarını kendisinin değerlendirmesi; öz değerlendirme

self care : ing. * self (kendi, kendisi, öz) + care (bakım, özen, ilgilenme) * kişinin fiziksel, zihinsel ve duygusal sağlığını korumak veya iyileştirmek amacıyla kendine bilinçli bakım ve özen göstermesi, öz bakım

self determinasyon : ing., lat. * self (kendi, kendisi, öz) (ing.) + determinatio (de (yokluk, zıtlık, olumsuzluk, uzak, ayrı, aşağı, -dan eki) + terminare (sınırlamak, sonlandırmak, bitirmek) + tio (fiil mastar eki) ) (lat.); deternination (belirleme, saptama, karar verme, kararlılık (ing.) * bireyin veya toplumun kendi kararlarını dış baskı olmadan verme ve kendi kaderini tayin etme hakkı, öz belirlenim

self limited : ing., lat. * self (kendi, kendisi, öz) (ing.) + limitare (sınırlamak, kısıtlamak), limitis (limen, limes, limi (eşik, sınır, hudut, kısıt, çizgi) + itis (isim yapım ve durum eki) ) + are (fiil mastar eki) ) (lat.) + ed (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) (ing.) * kendi kendine sınırlanan, doğal olarak belirli bir noktada duran veya yayılımı kendiliğinden azalan (durum veya süreç), öz sınırlı, öz sınırlamalı, kendinden sınırlı, kebdinden sınırlamalı

self limiting : ing., lat. * self (kendi, kendisi, öz) (ing.) + limitare (sınırlamak, kısıtlamak), limitis (limen, limes, limi (eşik, sınır, hudut, kısıt, çizgi) + itis (isim yapım ve durum eki) ) + are (fiil mastar eki) ) (lat.) + ing (isim yapım eki) (ing.) * kendi kendini sınırlayan; dış müdahale olmadan doğal olarak durma, azalma veya sona erme eğiliminde olan

self medikasyon : ing., lat. * self (kendi, kendisi, öz) (ing.) + medicatio (tedavi etme, ilaç uygulama) (medicare (tedavi etmek, ilaç uygulamak) (medicus (hekim, doktor, şifacı, tedavi eden) + are (fiil mastar eki) ) + tionem, tio (isim yapım eki) ) (lat.) * kişinin bir sağlık profesyoneline başvurmadan kendi kendine ilaç kullanması veya tedavi uygulaması, öz tedavi

self servis : ing., lat. * self (kendi, kendisi, öz) (ing.) + servitium (servire (hizmet etmek, birine bağımlı şekilde çalışmak; emre bağlı olarak görev yapmak, başkasına hizmet sunmak) (servus (köle, hizmetçi, hizmet eden kişi) + are, ire (fiil mastar eki) ) + tium (isim yapım eki) ) (lat.); service (ing.) * kişinin bir başkasından yardım almadan, gerekli hizmeti veya ürünü kendi kendine alması, öz hizmet

selfpolinasyon : ing. * self (kendi, öz) (ing.) + pollen (toz, un gibi ince parçacık, ince toz) + atio (isim yapım eki) (lat.) * bir çiçeğin veya aynı bitkinin farklı çiçeklerinin erkek organlarındaki polenlerin aynı çiçeğin veya aynı bireyin dişi organına ulaşmasıyla gerçekleşen tozlaşma biçimi, kendileşme, öztozlaşma

selibater : lat. * caelebs, caelebis (evsiz, eşsiz, evlilik bağı olmayan, evlenmemiş, bekar) + arius, aris (ile ilgili,-a ait) (lat.); célibataire (fra.) * evlenmemiş kişi; bekar

selif : ara. * selefe (önce gelmek, geçmişte kalmak, önden gitmek), selef (geçen, geçmişte olan, önceki, geçmişte kalan) * önce gelen, geçen, geçmişte kalmış

selika : ara. * salaka, seleke (gitmek, yol tutmak, bir yola sokmak, yola girmek, yol almak, izlemek, takip etmek; geçmek, geçirmek; seçmek), suluk (yöntem, metod, usül, üslup tutulan yol, gidilen yol, seçilen yol) * doğuştan gelen huy, tabiat, içgüdüsel davranış; beceri, el çabukluğu, ustalık, iş yapma yeteneği veya zeka

selim : ara. * salima (sağ olmak, sağlam olmak, güvende olmak, zarar görmemek), selm (güven, emniyet) * sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz; erkek ismi; Kars’ın bir ilçesi

selime : ara. * salima (sağ olmak, sağlam olmak, güvende olmak, zarar görmemek), salim (sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz, kurtulmuş) + e (dişil eki) ) * sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz kadın; kadın ismi

selin : tür. * sel (akıntı, akış, çağlayan, su akışı) + in (dişil isim yapım eki) * gür akan su, bol bereketli akan su; övünç, övünme; kadın ismi

selinexor : lat. * selectus (seçilmiş, ayıklanmış, ayrılmış, tercih edilmiş) + nuclearis (çekirdeksel) (nucleus (çekirdek, tohum, tane) (nux, nuc (ceviz, sert kabuklu yemiş) + leus (küçültme eki) ) + aris (ile ilgili, -a ait) ) + exportus (dışa taşıma, ihraç) (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + portus (taşınmış, götürülmüş) (portare (taşımak, götürmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + or (-cı, yapan, eden eki) * hücre çekirdeğinden protein dışa taşınmasını (XPO1/CRM1 yolu) seçici olarak inhibe eden, özellikle bazı kanser türlerinin tedavisinde kullanılan antineoplastik ilacın etken maddesi (C17H16F6N6O)

selinti : tür. * sel (akıntı, akış, çağlayan, su akışı) + in (dönüşlü fiil eki) + ti (isim yapım eki) * yağışlar sonucunda oluşan ufak, kısa süreli akıntı veya küçük sel; sel sularının arkasında bıraktığı çer, çöp, çamur veya odun parçaları

selis : ara. * selis (akıcı, kolay, yumuşak, pürüzsüz) * Halk edebiyatında, aruz vezninin "feilatün feilatün feilatün feilün" kalıbıyla yazılmış şiir (özellikle gazel)

selkan : tür. * sel (akıntı, akış, çağlayan, su akışı) + kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) * coşkun, hareketli, enerjik kan/soy, sel gibi gür akan kan; erkek ismi

sell : ara. * selle (çekip çıkarmak, sıyırmak, kılıç çekmek; bir şeyi yavaşça veya gizlice yerinden ayırmak) * çıkarma, çıkarılma, sıyırma, sıyrılma (sell (satmak, elden çıkarmak) (ing.) )

sella : lat. * sedere (oturmak, yerleşmek, konumlanmak, durmak, kalmak), sella (oturulan şey, oturak; sandalye, tabure; eyer) * oturmaya yarayan araç, oturak; sandalye, tabure; eyer; anatomi ve tıpta "eyer biçimli çukur yapı“ anlamı (örneğin "sella turcica" (Türk eyeri) )

sella turcica : lat. * sedere (oturmak, yerleşmek, konumlanmak, durmak, kalmak), sella (oturulan şey, oturak; sandalye, tabure; eyer) + turcica (Türk ile ilgili) (turc (Türk) + icus (ile ilgili, -a ait) ) * kafatasında sfenoid kemik üzerinde bulunan, hipofiz bezinin yerleştiği eyer biçimli kemik çukuru, Türk eyeri

sella tursika : lat. * sedere (oturmak, yerleşmek, konumlanmak, durmak, kalmak), sella (oturulan şey, oturak; sandalye, tabure; eyer) + turcica (Türk ile ilgili) (turc (Türk) + icus (ile ilgili, -a ait) ) * kafatasında sfenoid kemik üzerinde bulunan, hipofiz bezinin yerleştiği eyer biçimli kemik çukuru, Türk eyeri

sellac : ara * selc (kar, buz) * buzcu, buz satan

selle : ara. * salle, sallet (hasır sepet) * sele, sepet, hazne

seller : ing. * sell (satmak) + er (-cı, yapan, eden eki) * satıcı

sellüler : lat. * cella (küçük oda, odacık, hücre, bölme) + ulus, ula (küçültme eki) + aris (ile ilgili, -a ait) * hücrelerle ilgili olan; hücresel yapıya ait veya hücrelerden oluşan

selm : ara. * seleme (teslim olmak, boyun eğmek, barışa girmek, kurtulmak, selamete ermek) * barış, sulh, esenlik, emniyet, güven, selamet, kurtuluş

selma : ara. * seleme (teslim olmak, boyun eğmek, barışa girmek, kurtulmak, selamete ermek), selm (barış, sulh, esenlik, emniyet, güven, selamet, kurtuluş) * barış, sulh, esenlik, emniyet, güven, selamet, kurtuluş içinde olan

selmek : far. * selm (barış, esenlik, güven, emniyet, kurtuluş, sükunet; yavaşlama, geriye gitme) + mek (isim yapım ve durum eki) * Türk musikisinde, Rast ve Hüseynİ makamlarının birbirlerine eklenmesiyle meydana getirilmiş olan, karar sesi rast (sol), güçlü sesleri neva (re), dügah (la), ve hüseyni (mi) olan, rast perdesinde karar kılan bir birleşik (mürekkep) makam

selmek-büzürk : ara., far. * selm (barış, sükunet; yavaşlama, geriye gitme; geçmek, akmak, süzülmek) (ara.) + ek (isim yapım ve durum eki) + büzürk (büyük, ulu, yüce) (bü (küçültme, kısaltma eki) + zürg, zerg (büyük, ulu, yüce) ) (far.) + * Türk musikisinde Büzürk makamının Selmek seyri ve çeşnisiyle birleşmesinden oluşan birleşik (mürekkep) makam türü

selmek-hicaz : ara. * selm (barış, sükunet; yavaşlama, geriye gitme; geçmek, akmak, süzülmek) + ek (isim yapım ve durum eki) + hicaz (engel, mani, bariyer) * Türk musikisinde hicaz makamının selmek seyri ve çeşnisiyle birleşmesinden oluşan birleşik (mürekkep) makam türü

selmek-hüseyni : ara. * selm (barış, sükunet; yavaşlama, geriye gitme; geçmek, akmak, süzülmek) + ek (isim yapım ve durum eki) + huseyn (hasan (güzel, yumuşak mizaçlı, iyi, erdemli) + eyn (küçültme eki) ) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türk musikisinde hüseyni makamının selmek seyri ve çeşnisiyle birleşmesinden oluşan birleşik (mürekkep) makam türü

selmek-ırak : ara., tür. * selm (barış, sükunet; yavaşlama, geriye gitme; geçmek, akmak, süzülmek) + ek (isim yapım ve durum eki) (ara.) + ırak (uzak) (tür.) * Türk musikisinde ırak makamının selmek seyri ve çeşnisiyle birleşmesinden oluşan birleşik (mürekkep) makam türü

selmek-i kebir : ara. * selm (barış, sükunet; yavaşlama, geriye gitme; geçmek, akmak, süzülmek) + ek (isim yapım ve durum eki) + i (tamlama eki) + kebir (büyük) * Türk-İslam musıkisinde özellikle teorik müzik yazmalarında (edvarlar) ve Osmanlı musikisinin erken dönemlerinde adı geçen tiz (kebir) makam versiyonlu birleşik bir müzik makamı

selmek-i sagiyr : ara. * selm (barış, sükunet; yavaşlama, geriye gitme; geçmek, akmak, süzülmek) + ek (isim yapım ve durum eki) + i (tamlama eki) + sağiyr (küçük) * Türk-İslam musıkisinde özellikle teorik müzik yazmalarında (edvarlar) ve Osmanlı musikisinin erken dönemlerinde adı geçen sağir (pest/bas) makam versiyonlu birleşik bir müzik makamı

selmek-isfahan : ara. * selm (barış, sükunet; yavaşlama, geriye gitme; geçmek, akmak, süzülmek) + ek (isim yapım ve durum eki) (ara.) + isfahan (ordu, askerler, askeri kamp; Isfahan şehri) (far.) * Türk musikisinde isfahan makamının selmek seyri ve çeşnisiyle birleşmesinden oluşan birleşik (mürekkep) makam türü

selmek-kuçek : ara., tür. * selm (barış, sükunet; yavaşlama, geriye gitme; geçmek, akmak, süzülmek) + ek (isim yapım ve durum eki) (ara.) + kuçek (küçük, ufak) (tür.) * Türk musikisinde kuçek makamının selmek seyri ve çeşnisiyle birleşmesinden oluşan birleşik (mürekkep) makam türü

selmek-rast : ara., far. * selm (barış, sükunet; yavaşlama, geriye gitme; geçmek, akmak, süzülmek) + ek (isim yapım ve durum eki) (ara.) + rast (doğru, düz, uygun; eğri olmayan, yerinde olan) (far.) * Türk musikisinde rast makamının selmek seyri ve çeşnisiyle birleşmesinden oluşan birleşik (mürekkep) makam türü

selmek-rehavi : ara. * selm (barış, sükunet; yavaşlama, geriye gitme; geçmek, akmak, süzülmek) + ek (isim yapım ve durum eki) + rehavi (rahatlıkla ilgili) (raha (rahatlamak, ferahlamak; dinlenmek, rahatlatmak, dinlendirmek, huzur sağlamak, açıklığa kavuşmak, gevşetmek, yumuşatmak) + vi (ile ilgili, -a ait) ) * Türk musikisinde rehavi makamının selmek seyri ve çeşnisiyle birleşmesinden oluşan birleşik (mürekkep) makam türü

selmek-zirgüle : ara., far. * selm (barış, sükunet; yavaşlama, geriye gitme; geçmek, akmak, süzülmek) + ek (isim yapım ve durum eki) (ara.) + zirgule (küçük çıngırak, def, tef; zirve, doruk, tepe, yüksek olan) (zirg (zil, çan, küçük çan, metal çalpara, tiz ses) + ule (küçültme eki) ) (far.) * Türk musikisinde zirgule makamının selmek seyri ve çeşnisiyle birleşmesinden oluşan birleşik (mürekkep) makam türü

selofan : lat., gre. * cellula (küçük hücre, hücrecik, odacık) (cella (hücre, oda, hazne) + ulus, ula (küçültme eki) ) (lat.) + diaphane (saydam, içini-ardını gösteren) (dia (arasından, içinden, boyunca; sayesinde, vasıtasıyla, yoluyla, aracılığıyla; yüzünden, baştan başa; iki, ikiye ayrım, ikiye bölünme) + phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek, belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür kılmak) (gre.) * selülozdan yapılan, matbaacılık ve ambalaj sektöründe kağıt veya karton yüzeylere uygulanan ince, şeffaf (saydam) koruyucu plastik film tabakası, ambalaj filmi, şeffaf kaplama malzemesi

seloteyp : lat., ing. * cellula (küçük hücre, hücrecik, odacık) (cella (hücre, oda, hazne) + ulus, ula (küçültme eki) ) (lat.) + tape (tap (tıkamak, kapatmak, örtmek; şerit/kaplama anlamına giden kullanım gelişiminden) (ing.) * selofan bazlı şeffaf yapışkan bant; ambalajlama ve yapıştırma işlerinde kullanılan ince, yapışkan şerit bandı; genellikle kağıtları yapıştırma, paketleme ve ufak tefek sabitleme işlerinde kullanılan bir yüzü yapışkanlı, ince, şeffaf bant

selp : ara * salaba (çekip almak, sökmek, elinden zorla almak; soyup çıkarmak) * zorla alma, kapma, gasp veya kaldırma, yok etme, kaçırma

selsebil : ara. * sala (akmak, akarak yayılmak, akıp gitmek, taşmak, dökülmek, akıtmak, dökmek; iletmek, göndermek), seyl (akış, akıntı) + sebil (yol, ilerleme hattı) * İslam geleneğinde cennette bulunduğuna inanılan tatlı ve hoş içimli kaynak; mimaride ince akışlı süslü su düzeneği, fıskiyeli çeşme veya su sebili

selsel : ara. * seyl (akış, akıntı) + seyl * tatlı ve yumuşak su

selül : lat. * cellula (küçük hücre, hücrecik, odacık) (cella (hücre, oda, hazne) + ulus, ula (küçültme eki) ) * ince bir zar içinde yer alan sitoplazma ve çekirdekten oluşan, canlının tüm yaşamsal faaliyetlerini (beslenme, solunum, üreme gibi) tek başına gerçekleştiren temel yapı taşı, hücre

selülit : lat. * cellula (küçük hücre, hücrecik, odacık) (cella (hücre, oda, hazne) + ulus, ula (küçültme eki) ) (lat.) + (iltihap, enfeksiyon, hastalık anlamı veren son ek) (gre.) * deri altı yağ dokusunun düzensiz birikmesiyle oluşan portakal kabuğu görünümlü doku bozukluğu, bağ dokusu, deri altı iltihabı

selüloit : lat. * cellula (küçük hücre, hücrecik, odacık) (cella (hücre, oda, hazne) + ulus, ula (küçültme eki) ) (lat.) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) (gre.) * selülozdan elde edilen, sertleştirilebilir, parlak ve yanıcı eski plastik türü

selüloz : lat., gre. * cellula (küçük hücre, hücrecik, odacık) (cella (hücre, oda, hazne) + ulus, ula (küçültme eki) ) (lat.) + ose (şeker eki; kimyasal monosakkarit eki) (gre.) * bitki hücre çeperinin temel maddesini oluşturan lifsi organik bileşik; kağıt, kumaş ve birçok biyolojik yapının ana yapısal maddesi

selülozik : lat., gre. * cellula (küçük hücre, hücrecik, odacık) (cella (hücre, oda, hazne) + ulus, ula (küçültme eki) ) (lat.) + ose (şeker eki; kimyasal monosakkarit eki) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (gre.) * selüloz içeren, selülozdan oluşan veya selülozla ilgili olan, lifsi bitkisel yapı niteliği taşıyan

selva : ara. * salva (avutulmak, teselli bulmak, kederi unutmak, gönlü ferahlamak), salv (teselli, avuntu, gönül ferahlığı; bıldırcın kuşu) * Kur’an’da İsrailoğullarına gönderildiği anlatılan bıldırcın; mecazen gönül ferahlığı ve teselli veren şey

selvet : ara. * salva (avutulmak, teselli bulmak, kederi unutmak, gönlü ferahlamak), salv (teselli, avuntu, gönül ferahlığı; bıldırcın kuşu) + et (isim yapım eki) * sıkıntı ve kederin azalmasıyla oluşan iç huzur; teselli, gönül rahatlığı, rahatlama durumu, avunma, teselli, ferahlama

selvi : far. * sarv (serv, servi ağacı; selvi) * Servigiller (Cupressaceae) familyasına ait olan, genellikle Akdeniz ikliminde yetişen, yapraklarını dökmeyen, her dem yeşil kalan iğne yapraklı, ince ve uzun bir yapıya sahip olan kozalaklı bir ağaç türü

selviçe : far * sarv (serv, servi ağacı; selvi) + çe (küçültme eki) * gemi armasında (donanımında) makaralar üzerinden hareket eden, sabit olmayan; çekme, gerginlik ayarı veya yük indirme-kaldırma işlerinde kullanılan oynak halat, “running rigging” türü halat

selzede : ara., far. * sala (akmak, akarak yayılmak, akıp gitmek, taşmak, dökülmek, akıtmak, dökmek; iletmek, göndermek), seyl (akış, akıntı) (ara.) + zede (zarar, ziyan; vurulmuş, etkilenmiş, maruz kalmış) (far.) * sel baskınından zarar görmüş kişi, sele maruz kalmış kişi; su taşkını nedeniyle evi, malı veya yaşamı zarar gören kimse

sema : ara. * sama (yükselmek, yücelmek; gökyüzü, gök) * gök, gökyüzü, her şeyi altında toplayan (sum, somme, Summe (toplam) (ing., fra., alm)

sema : ara. * sem'a (duymak, işitmek, dinlemek, kulak vermek) * duyma, işitme dinleme

semaat : ara. * sem'a (duymak, işitmek, dinlemek, kulak vermek) + at (usim yapım eki) * dinleme, işitme, duyma, kulak verme

semacet : ara * semaca (çirkin olmak, kaba ve itici görünmek) + et (isim yapım eki) * kötü görünüş, çirkinlik, kaba saba oluş, nezaketsizlik; davranış veya görünüşte hoşa gitmeyen sertlik ve uyumsuzluk hali

semafil : gre. * sema (işaret, belirti, damga, iz, nişan) + phyllon (yaprak) * işaretli yaprak; yaprak üzerindeki belirgin işaret, leke veya ayırt edici desen

semafor : gre * sema (işaret, iz, nişan, sembol, simge, anlam) + phoros (taşıyan, taşıyıcı, götüren, getiren) * işaret taşıyıcı; özellikle demiryolu ve denizcilikte kullanılan kol/ışık/renkli sistemlerle görsel haberleşme sağlayan işaret düzeni; gemiler arasında bayraklarla yapılan görsel haberleşme sistemi, demiryollarındaki sinyalizasyon direği ve bilgisayar programlamadaki bir eşzamanlılık (senkronizasyon) aracı

semaglutid : gre. * sema (ön ek) + glukus, glykys (tatlı, şekerli) + tide (peptid yapılı ilaç eki; aminoasit zinciri içeren biyolojik molekül) * orijinal olarak Tip 2 diyabet tedavisi için geliştirilmiş olan, GLP-1 reseptör agonisti olarak çalışan ve kan şekeri kontrolü ile iştah düzenlenmesinde kullanılan, beyindeki iştah merkezini baskılayarak ve mide boşalmasını geciktirerek uzun süre tok hissetmeyi sağlayan ve deri altına enjeksiyon ile uygulanan peptid yapılı ilacın etken maddesi (ticari ismi "Ozempic" olan ilacın etken maddesi) (C187H291N45O59)

semaglutit : lat. * sema (farmasötik ön ek) + glutide (glukagon benzeri peptid agonisti) (glut (glukagon benzeri peptid sistemi ve aminoasit/peptid belirteci) + ide (peptit türevi eki) ) * tip 2 diyabet tedavisinde ve kilo kontrolünde kullanılan, GLP-1 hormonunun etkisini taklit ederek insülin salınımını artıran, iştahı azaltan ve glukoz metabolizmasını düzenleyen sentetik uzun etkili peptid analoğu ilaç maddesi

semah : ara. * samaha (kolaylık göstermek, izin vermek, cömert olmak, bağışlamak) * bağışlama, cömertlik, izin verme, yumuşaklık ve hoşgörü

semah : ara. * sem'a (duymak, işitmek, dinlemek, kulak vermek) * Alev-Bektaşi geleneğinde müzik ve ritmik hareket eşliğinde yapılan, dönme ve sema/zikir karakteri taşıyan toplu ibadet ve manevi ritüel

semahane : ara. * sem'a (duymak, işitmek, dinlemek, kulak vermek) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * Mevlevilikte sema ayinlerinin yapıldığı, müzik ve zikre eşlik eden dönüşlü ritüel tören mekânı; ayrıca genel olarak tasavvufi sema ve zikir icrasına ayrılmış özel salon veya yapı

semahat : ara. * samaha (cömert olmak, eli açık olmak, hoşgörmek, bağışlamak; kolaylık göstermek, izin vermek), semahat (cömertlik, hoşgörü, eli açıklık) (semih (cömert, eli açık, hoşgörülü, bağışlayıcı) + at (isim yapım eki) ) * cömert olma, eli açık olma, hoşgörülü olma, bağışlayıcı olma, cömertlik, hoşgörü, kolaylık gösterme, geniş gönüllülük, bağışlayıcılık, müsamaha ve yumuşaklık hali; insan ilişkilerinde katı olmama, affedicilik ve toleranslı olma

semai : ara. * sem'a (duymak, işitmek, dinlemek, kulak vermek) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dinleti; işitmeyle ilgili olan, duyarak öğrenilen

seman : ara. * semene (şişmanlamak, yağlanmak, semirmek, semiz hale gelmek) * semiz, yağlı, dolgun; iyi beslenmiş, semirmiş

semanin : ara. * semaniye (sekiz, 8) + in (on katı anlamı veren ek) * seksen, 80

semaniye : ara. * seman, semaniye (sekiz, 8, sekizli) * sekiz, 8, sekizli

semantik : gre. * sema (işaret, iz, nişan, sembol, simge, anlam) + tikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * dilde kelime, işaret ve cümlelerin anlam yapısını, anlamın oluşumunu, değişimini ve yorumlanmasını inceleyen dilbilim alanı, anlambilim

semavat : ara. * sema (gök, gökyüzü) * gökler, semalar

semaver : rus. * samo (kendi) + var (kaynatmak) * içinde suyu kendi kendine (kömür/ısı sistemiyle) kaynatabilen metal çay demleme aracı; özellikle çay hazırlamada kullanılan geleneksel sıcak su kazanı ve demleme düzeneği

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...