sassafras :
lat. * saxifraga (taşkıran otu) (saxum (taş) + frangere (kırmak) ) *
defnegiller (Lauraceae) familyasına ait, Kuzey Amerika ve Doğu Asya'ya özgü,
aromatik (kokulu) ve sert odunlu ağaç cinsi
sasuh :
tür. * sasuh (kokuşan, bozulan) * yağ, peynir veya benzeri yiyeceklerin az kokuşması,
kokmaya başlaması veya bozulmaya yüz tutması durumu
SATA :
ing. * serial (ardışıl) + advanced (ilerlemiş, ileri, gelişmiş) + technology
(teknoloji) + attachment (bağlantı) * depolama aygıtlarının (hard disklerin
/sabit disklerin) anakarta bağlanması için kullanılan seri veri aktarım
standardı
satan :
ibr. * satan (düşmanlık göstermek, karşı çıkmak, komplo kurmak, aldatmak,
engellemek, azdırmak) * düşman, karşı çıkan, suçlayan, komplocu, aldatan,
engelleyen, azdıran, şeytan
satanik :
ibr., lat. * satan (düşmanlık göstermek, karşı çıkmak, komplo kurmak, aldatmak,
engellemek, azdırmak) (ibr.) + icus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * şeytan ile
ilgili, şeytan'a tapan veya satanizm ideolojisine bağlı olan
sataşmak :
tür. * sat (eşdeğer saymak, takas etmek, karşılığını bulmak) + aş (işteş fiil
eki) + mak (fiil mastar eki) * karşılıklı takışmak, uğraşmak; bir kimseye sözlü
veya fiziksel davranışlarla rahatsızlık vermek, huzursuz etmek, takılmak veya
kavga çıkarmak amacıyla bulaşmak ve tahrik etmek
satellit :
lat. * satelles (uydu, refakatçi, yoldaş, eşlik eden, muhafız, koruyucu) + ite
(ile ilgili, ilişkili) * bir gezegenin, yıldızın veya başka bir gök cisminin
çevresinde yörüngede dönen doğal veya yapay gök cismi; uydu, eşlik eden cisim
satellit lezyon : lat.
* satelles (uydu, refakatçi, yoldaş, eşlik eden, muhafız, koruyucu) + ite (ile
ilgili, ilişkili) + laesio (zarar verme, hasar) (laedere (zarar vermek, hasar
vermek, incitmek) + sio (isim yapım eki) ) (lat.); satellite lésion (fra.) *
ana bir lezyonun çevresinde yer alan, ona eşlik eden küçük ikincil lezyon; ana
odak etrafındaki uydu tarzı yayılım gösteren küçük lezyonlar
satellit püstül :
lat. * satelles (uydu, refakatçi, yoldaş, eşlik eden, muhafız, koruyucu) + ite
(ile ilgili, ilişkili) + pustula (küçük kabarcık, irin dolu iltihabi deri
lezyonu) (pus (irin, iltihaplı sıvı akıntısı; enfeksiyon sonucu oluşan
sarı-yeşil sıvı) + ulus, ula (küçültme eki) ) (lat.); satellite pustule (fra.)
* ana lezyonun çevresinde, onunla ilişkili olarak gelişen küçük irinli deri
kabarcıkları; özellikle mantar enfeksiyonları ve kandidiyazis gibi durumlarda
görülen “uydu tarzı” püstüler döküntüler
satellite :
lat. * satelles (uydu, refakatçi, yoldaş, eşlik eden, muhafız, koruyucu) + ite
(ile ilgili, ilişkili) * bir ana yapıya bağlı olan ve onu çevreleyen ikincil
yapı; eşlik eden küçük nesne/varlık, uydu
satellitizm :
lat. * satelles (uydu, refakatçi, yoldaş, eşlik eden, muhafız, koruyucu) + ite
(ile ilgili, ilişkili) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) *
belirli bakteri türlerinin başka bakteri kolonilerinin çevresinde ve onların
ürettikleri esansiyel metabolitler sayesinde daha iyi üremeleri olayı,
uyduculuk
saten :
fra. * satin (parlak, kaygan kumaş) * ipeksi, parlak yüzeyli, sık dokunmuş
kumaş türü
satet :
mıs. * satis (Asvan bölgesi su ve taşkın tanrıçası) + t (dişil eki) * Mısır
mitolojisinde, Nil’in özellikle ilk taşkın sularını, güney sınırını ve
bereketli akışı simgeleyen, Khnum ve Anuket ile birlikte Elefantin üçlüsünü
oluşturan Mısır tanrıçası
sath :
ara. * sataha (yayılmak, yassılaşmak, düzlemek, düzleşmek) * düzlük, yüzey,
üstte kalan alan, düz, geniş ve belirgin yüzey
sath-ı arz :
ara. * sath (düzlük, yüzey, üstte kalan alan, düz, geniş ve belirgin yüzey) + i
(tamlama eki) + erd, ard (yer, toprak, yeryüzü) * yeryüzü, ruy-i zemin
sath-ı derya :
ara., far. * sath (düzlük, yüzey, üstte kalan alan, düz, geniş ve belirgin
yüzey) + i (tamlama eki) (ara.) + derya (deniz) (far.) * denizin yüzeyi, deniz
yüzeyi
sathi :
ara. * sath (düzlük, yüzey, üstte kalan alan, düz, geniş ve belirgin yüzey) + i
(ile ilgili, -a ait) * yüzeysel, üstünkörü, sığ, derinliği olmayan; bir konunun
yalnızca dış görünüşüyle ilgilenen, ayrıntıya inmeyen
satıcı :
tür. * sat (eşdeğer saymak, takas etmek, karşılığını bulmak) + ı (bağlaç) + cı
(yapan, eden eki) * para karşılığında mal veya hizmet sunan kimse, alıcıya ürün
sunan kişi veya kurum, satan, satış yapan
satıh :
ara. * sataha (yayılmak, yassılaşmak, düzlemek, düzleşmek) * düzlük, yüzey,
üstte kalan alan, düz, geniş ve belirgin yüzey
satılık :
tür. * sat (eşdeğer saymak, takas etmek, karşılığını bulmak) + ı (bağlaç) + lık
(sıfat yapım eki) * satışa sunulmuş olan, alıcısını bekleyen mal veya hizmet
satım :
tür. * sat (eşdeğer saymak, takas etmek, karşılığını bulmak) + ım (isim yapım
eki) * satma işi, para karşılığında mal veya hizmet sunma
satır :
ara. * satara (yazmak, çizmek, satırlamak) satr, sutur (ç.) * çizgi, çizilmiş,
çizgi, sıra, yazı dizisi; yazılmış hat; kesik, kesilmiş, dikiş (suture (dikiş)
(ing., fra) )
satış :
tür. * sat (eşdeğer saymak, takas etmek, karşılığını bulmak) + ış (isim yapım
eki) * satma işi, para karşılığında mal veya hizmet sunma
sati :
san. * sat (var olan, gerçek, doğru, iyi), sati (iyi, erdemli, sadık kadın;
doğru ve hakiki olan) * Hint mitolojisinde Şiva’nın ilk eşi; ayrıca tarihsel
olarak dul kadının kocasının cenaze ateşine kendini atması geleneği
satir :
gre. * satiros (satira (taşlayıcı karışık yazı, yergi, alaycı yergi yazısı,
hiciv) * toplumdaki, siyasetteki veya bireylerdeki kusurları, aptallıkları ve
ayıp durumları alay, ironi, mizah ve iğneleme yoluyla eleştirme sanatıdı; alay,
yergi ve iğneleme yoluyla eleştirme, taşlama, hiciv
satir :
gre. * satyros (orman ve dağ ruhu; yarı insan yarı teke (erkek keçi) görünüşlü
varlık) (saty (doğa veya kırsal ile ilişkili, Pan ve doğa ruhları bağlamı) +
ros (isim yapım eki) ) * Antik Yunan mitolojisinde yer alan, gövdesinin belden
üstü insan, belden aşağısı ise keçi olan, yarı keçi yarı insan formunda kır ve
orman varlığı (Roma mitolojisindeki karşılığı “Faun”)
satirik :
gre. * satiros (satira (taşlayıcı karışık yazı, yergi, alaycı yergi yazısı,
hiciv) + ikos (ile ilgili,-a ait) (gre.); satirique (fra.) * alay, yergi ve
iğneleme yoluyla eleştiren; taşlamacı nitelikte olan
satirizm :
gre. * satiros (satira (taşlayıcı karışık yazı, yergi, alaycı yergi yazısı,
hiciv) * toplumdaki, siyasetteki veya bireylerdeki kusurları, aptallıkları ve
ayıp durumları alay, ironi, mizah ve iğneleme yoluyla eleştirme sanatıdı; alay,
yergi ve iğneleme yoluyla eleştirme, taşlama, hiciv
satmak :
tür. * sat (eşdeğer saymak, takas etmek, karşılığını bulmak) + mak (fiil mastar
eki) * para karşılığında mal veya hizmet sunma
satra :
ara. * satr (hikaye, masal, satır satır yazılmış), esatir (ç.) * yazı yazma,
satırlama, satır, hikaye, masal, hikaye, masal, satır satır yazılmış
satranç :
far. * caturanga (dört yönlü, dört unsurlu) (catur (dört) + anga (yön) ) *
8x8'lik 64 kareden oluşan bir tahtada, 16 beyaz ve 16 siyah taşla iki kişi
arasında oynanan, rakip şahı mat etmeyi amaçlayan stratejik bir zeka oyunu
satrap :
far * satra (krallık) + pavan (koruyan, koruyucu) * krallık koruyucusu; eski
Pers (Ahameniş, Sasani) ve Med İmparatorluklarında, Pers soylularından seçilen,
kralın vekili olarak kendi bölgelerinde yüksek yargı yetkisine sahip, vergi
toplayan ve asayişi sağlayan oldukça özerk, güçlü yerel yönetici, eyalet
yöneten vali
satriyazis :
gre. * satyros (orman ve dağ ruhu; yarı insan yarı teke (erkek keçi) görünüşlü
varlık) (saty (doğa veya kırsal ile ilişkili, Pan ve doğa ruhları bağlamı) +
ros (isim yapım eki) ) + iasis (iltihap, enfeksiyon, durum, sorun, hastalık
eki) * erkeklerde doyumsuzluğa varan, kontrol edilemeyen, aşırı ve patolojik
cinsel istek veya cinsel düşkünlük durumu, erkek hiperseksüalitesi, seks bağımlılığı
satsuma :
jap. * satsuma (Japonya'nın güneyindeki Kagoshima bölgesindeki eski Satsuma
Eyaleti'nden) * özellikle Türkiye'de Rize mandalinası olarak da bilinen, Çin
kökenli, soğuğa dayanıklı, kabuğu kolay soyulan, çekirdeksiz ve oldukça
tatlı/sulu, ince kabuklu ve yassı yapılı bir narenciye (mandalina) türü
satur :
ara. * satur (büyük ve geniş bıçak) * büyük bıçak, et veya kemik kesmek ve
parçalamak için kullanılan ağır, geniş bıçak, kasapların kullandığı büyük kesim
bıçağı, sevatir (ç.)
saturasyon : lat.,
fra. * saturare (doyurmak, doldurmak; fazlasıyla beslemek) (satur (doymuş,
yiyeceğe doygun) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) (lat.);
saturation (fra.) * bir maddenin, ortamın veya sistemin daha fazla maddeyi
alamayacak kadar “doymuş” hale gelmesi; doyurma, tam doldurma; doygun hale
getirme; bir şeyin, mümkün olan maksimum değerle karşılaştırılarak yüzde
cinsinden ölçülen çözünme veya emilme derecesi veya kapsamı, doygunluk (oksijen
satürasyonu vb.)
sature :
lat., fra. * saturatus (doymuş, doldurulmuş) (saturare (doyurmak, doldurmak;
fazlasıyla beslemek) (satur (doymuş, yiyeceğe doygun) + are (fiil mastar eki) )
+ tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); saturé (fra.) * tam doymuş,
doygunluğa ulaşmış, maksimum yoğunluğa ulaşmış
satureja :
lat. * satureja (antik bitki adı) * Ballıbabagiller (Lamiaceae) familyasına
ait, kekik ve biberiye ile yakın akraba olan aromatik otsu bitki cinsi, geyik
otu, yalancı kekik
saturniidae :
lat. * saturnus (doymuş, yiyeceğe doygun) (saturare (doyurmak, doldurmak;
fazlasıyla beslemek) + nus (sıfat yapım eki) ) + idae (-giller, hayvan
familyası eki) * Lepidoptera (kelebekler ve güveler) takımına bağlı, genellikle
büyük gövdeli, geniş kanatlı ve kanatlarında göz lekeleri bulunan, bazı
türlerinin larvaları ipek üretimiyle ilişkili olan güveleri içeren hayvan
familyası, tavuskelebeğigiller
saturnus :
lat. * saturnus (doymuş, yiyeceğe doygun) (saturare (doyurmak, doldurmak;
fazlasıyla beslemek) + nus (sıfat yapım eki) ) * Roma mitolojisinde, Yunan
mitolojisindeki Kronos ile özdeşleştirilen, bolluk ve zenginlik getirdiğine
inanılan tarım, hasat, tohum ve zaman tanrısı (Güneş Sistemi'nin altıncı
gezegenine ismini veren kelime)
satürasyon :
lat., fra. * saturare (doyurmak, doldurmak; fazlasıyla beslemek) + tio (isim
yapım eki) ) (lat.); saturation (fra.) * bir maddenin, ortamın veya sistemin
daha fazla maddeyi alamayacak kadar “doymuş” hale gelmesi; doyurma, tam
doldurma; doygun hale getirme; bir şeyin, mümkün olan maksimum değerle
karşılaştırılarak yüzde cinsinden ölçülen çözünme veya emilme derecesi veya
kapsamı, doygunluk (oksijen satürasyonu vb.)
satüre :
lat., fra. * saturatus (doymuş, doldurulmuş) (saturare (doyurmak, doldurmak;
fazlasıyla beslemek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); saturé
(fra.) * tam doymuş, doygunluğa ulaşmış, maksimum yoğunluğa ulaşmış
satürn :
lat. * saturnus (satur (doymuş, yiyeceğe doygun) + nus (isim yapım eki) ) *
Roma mitolojisinde, Yunan mitolojisindeki Kronos ile özdeşleştirilen, bolluk ve
zenginlik getirdiğine inanılan tarım, hasat, tohum ve zaman tanrısı; Güneş
Sistemi'nin Güneş'e yakınlık bakımından altıncı gezegeni olan, belirgin
halkalarıyla tanınan, Jüpiter'den sonra en büyük ikinci gaz devi olan gezegen
sauna :
fin . * savuna (kış konutu; ısıtılmış oda; duman/dumanlı yer) * genellikle
ahşap kaplı küçük odada, yüksek sıcaklıkta (70-90 °C) kuru veya nemli hava
kullanılarak terleme yoluyla vücudu arındıran, kasları gevşeten ve zihinsel
rahatlama sağlayan kuru sıcak hava terapisi uygulaması; Kuzey Avrupa kökenli
geleneksel ısınma ve rahatlama yöntemi
saururaceae :
lat. * saururus (kertenkele kuyruğu) (sauros (kertenkele, sürüngen) + oura
(kuyruk) ) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * Piperales (karabiber
çiçekliler) takımına bağlı, çoğunlukla nemli ve bataklık alanlarda yetişen otsu
bitkileri içeren, çiçek durumları genellikle ince ve uzamış başak biçiminde
olan bitki familyası, kertenkelekuyruğugiller
sav :
tür. * sav (söz, söylem, tez, savunulan bilgi; kısa ve özlü ifade; düşünceyi
bildiren söz; kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, atmak, fırlatmak, mücadele
etmek, korumak, savunmak, ileri sürmek, söylemek) (savoir (bilmek), savant
(bilgin) (fra.) ) * ileri sürülen, savunulan düşünce, dava, önerme, tez, iddia
savab :
ara. * savaba (isabet etmek, doğru hedefe ulaşmak, doğruyu bulmak; geri dönmek,
ödül/karşılık olmak, karşılık vermek, dönüp gelmek), savvaba (doğrulamak, doğru
kabul etmek, isabet ettirmek, onaylamak) * doğruluk, dürüstlük, isabet, doğru
olan
savacı :
tür. * sav (haber, söz, mesaj) + cı (yapan, eden eki) * haberci, muştucu,
müjdeci, haber götüren, muhbir, müjde getiren kişi, mübeşşir
savaik :
ara. * saka (şimşek çarpmak, yıldırım düşmek, sarsmak; bayılmak), saika
(yıldırım, şimşek veya elektrik akımı gibi ani ve güçlü bir etkiyle çarpma,
yıldırım çarpması) * saikalar, yıldırımlar
savak :
tür. * sav (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, atmak, fırlatmak, mücadele etmek,
korumak, savunmak, ileri sürmek, söylemek) + ak (isim yapım eki) * baraj, havuz
veya su yollarında suyun akışını kontrol etmek, yönünü değiştirmek veya fazla
suyu güvenli bir şekilde tahliye etmek için inşa edilen sabit veya hareketli
yapı
savan :
gre * savano (kefen, dokuma, örtü, yatak örtüsü) (gre.); sabanum (düz, ağaçsız
geniş çayır; bozkır tipi açık arazi) (lat.); sabana (ağaçsız çayır) (isp.) *
ağaçsız, geniş otlak alan; özellikle sıcak ve yarı kurak bölgelerde görülen
çayır/step ekosistemi; tropikal yağmur ormanları ile çöller arasında yer alan,
uzun boylu otlar ve kuraklığa dayanıklı seyrek ağaçlardan oluşan, yazları
sıcak-yağışlı, kışları ılık-kurak iklime sahip olan, Afrika ve Güney Amerika
gibi yerlerde aslan, zürafa ve fil gibi vahşi hayvanların yaşadığı geniş
çayırlar
savan sendromu :
fra. * savant (bilge, bilgin) (savoir (bilmek) + ant (isim yapım eki) ) (fra.)
+ syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u
(iyelik eki) (tür.) * otizm spektrum bozukluğu veya ciddi zihinsel/gelişimsel
engelleri olan bireylerde görülen, hafıza, matematik, müzik veya sanat gibi
belirli bir alanda üstün, olağanüstü yeteneklerin (dahilik adaları) varlığıyla
karakterize nadir bir durum
savana :
gre * savano (kefen, dokuma, örtü, yatak örtüsü) (gre.); sabanum (düz, ağaçsız
geniş çayır; bozkır tipi açık arazi) (lat.); sabana (ağaçsız çayır) (isp.) *
ağaçsız, geniş otlak alan; özellikle sıcak ve yarı kurak bölgelerde görülen
çayır/step ekosistemi; tropikal yağmur ormanları ile çöller arasında yer alan,
uzun boylu otlar ve kuraklığa dayanıklı seyrek ağaçlardan oluşan, yazları
sıcak-yağışlı, kışları ılık-kurak iklime sahip olan, Afrika ve Güney Amerika
gibi yerlerde aslan, zürafa ve fil gibi vahşi hayvanların yaşadığı geniş
çayırlar
savaş :
tür. * sav (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, atmak, fırlatmak, mücadele etmek,
korumak, savunmak, ileri sürmek, söylemek) + aş (isim yapım eki) * devletler,
topluluklar veya gruplar arasında silahlı çatışma; aynı zamanda genel anlamda
mücadele, çarpışma, kavga ve karşı koyma durumu (savage, sauvage (vahşi) (ing.,
fra.) )
savaştepe :
tür. * savaş (mücadele, çarpışma, kavga ve karşı koyma durumu) + tepe
(yükseklik, en yüksek nokta) * Balıkesir’in bir ilçesi
savat :
ara. * esved (siyah, kara), sevad (siyahlık, karalık) * gümüş eşyaların üzerine
çelik kalemle oyulan desenlerin, bakır, gümüş, kurşun ve kükürt karışımı siyah
bir alaşımla doldurulmasıyla yapılan köklü bir gümüş süsleme ve bakış sanatı
savca :
tür. * sav (söz, söylem, savunulan bilgi, tez, iddia; kısa ve özlü ifade;
düşünceyi bildiren söz, ileri sürülen, savunulan düşünce, dava, önerme) + ca
(isim yapım eki) * savcı tarafından hazırlanan, bir suçun işlendiğine dair
iddiaları ve delilleri içeren resmi belge, iddianame
savcı :
tür. * sav (söz, söylem, savunulan bilgi, tez, iddia; kısa ve özlü ifade;
düşünceyi bildiren söz, ileri sürülen, savunulan düşünce, dava, önerme) + cı
(yapan, eden eki) * devleti temsilen kanuna aykırı durumları (suçları)
araştırıp delil toplayan, kamu adına dava açan ve yargılama sürecinde iddia
makamını temsil eden yetkili hukuk görevlisi
savcılık :
tür. * sav (söz, söylem, savunulan bilgi, tez, iddia; kısa ve özlü ifade;
düşünceyi bildiren söz, ileri sürülen, savunulan düşünce, dava, önerme) + cı
(yapan, eden eki) + lık (isim yapım eki) * suçların soruşturulması ve kamu
davasının yürütülmesinden sorumlu olan resmi kurum; savcının görev yaptığı
makam ve teşkilat
save etmek :
ing. * save (kurtarmak; kaydetmek, hafızaya almak; tasarruf etmek) + etmek
(yapmak, eylemek, işlemek) * bir bilgiyi, dosyayı veya durumu kaybetmemek için
kaydetmek; bilgisayarda veriyi depolamak; korumak, muhafaza etmek
savitch teoremi :
ing., gre., tür. * savitch (Amerikalı bilgisayar bilimci Walter Savitch’in
soyadından) (ing.) + theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir
matematiksel önerme, teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki)
(tür.) * teorik bilgisayar biliminde, deterministik ve nondeterministik uzay
karmaşıklık sınıfları arasındaki ilişkiyi belirleyen, özellikle
nondeterministik bir Turing makinesinin uzay karmaşıklığının karesine eşit veya
daha küçük deterministik bir Turing makinesi ile simüle edilebileceğini ifade
eden teorem
savlet :
ara. * sala (atlamak, saldırmak), savla (hücum, akın) * şiddetli saldırı,
hücum, hamle atılım
savm :
ara. * sama (bir şeyden uzak durmak, kendini tutmak, engellemek; oruç tutmak) *
imsaktan iftara kadar yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durmak, oruç, oruç
tutma
savmak :
tür. * sav (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, geri püskürtmek, atmak, fırlatmak,
mücadele etmek, korumak) + mak (fiil mastar eki) * kovmak, defetmek,
uzaklaştırmak, atmak, fırlatmak, mücadele etmek, korumak, savunmak, müdafa
etmek (save, sauver (kurtarmak, engellemek) (ing., fra.) )
savr :
ara. * sara (çevrelemek, kuşatmak, sarmak; dönmek, hal değiştirmek, dönüşmek) *
bilezik, bileğe takılan süs eşyası, esavir (ç.)
savruk :
tür. * sav (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, geri püskürtmek, atmak, fırlatmak,
mücadele etmek, korumak) + ur (etken fiil eki) + uk (sıfat yapım eki) *
dağınık, düzensiz, dikkatsiz ve plansız; işleri veya düşünceleri kontrolsüz
biçimde dağıtan (kimse)
savrulmak :
tür. * sav (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, geri püskürtmek, atmak, fırlatmak,
mücadele etmek, korumak) + ur (etken fiil eki) + ul (edilgen fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * bir kuvvetin (rüzgar, şok dalgası vb.) etkisiyle bir yöne
doğru kontrolsüz şekilde sürüklenmek; kontrolünü kaybedip yönsüz hale gelmek,
dağılmak (mecazi)
savsak :
tür. * sav (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, geri püskürtmek, atmak, fırlatmak)
+ sak (sıfat yapım eki) * işi ağırdan alan, erteleyen, bahane ederek
geciktiren; görevini zamanında yapmayan, işi ve sorumluluğu savan, baştan savan
savsaklamak :
tür. * sav (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, geri püskürtmek, atmak, fırlatmak)
+ sak (sıfat yapım eki) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir işi
bilinçli veya alışkanlık haline getirerek geciktirmek, ağırdan almak, ertelemek
veya geçiştirmek; görev ve sorumlulukları sürekli olarak yapmaktan kaçınmak
veya geciktirerek yapmak
savsamak :
tür. * sav (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, geri püskürtmek, atmak, fırlatmak)
+ sa (edilgen fiil eki) * etkisi azalmak, hafiflemek; özellikle ağrı, hastalık,
duygu veya bir durum zamanla zayıflayıp geçmeye başlamak, etkisi yavaş yavaş
azalmak, diner gibi olmak
savt :
ara. * savata (ses çıkarmak, bağırmak) * ses, nida, gürültü; konuşma sesi
(shout (bağırmak, ağızdan yüksek ses çıkarmak) (ing.) )
savunmak :
tür. * sav (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, geri püskürtmek, atmak, fırlatmak)
+ un (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir kişiyi, düşünceyi veya
konumu saldırı veya eleştiriye karşı korumak; hukukta iddia edilen bir
suçlamaya karşı gerekçeler ileri sürmek; genel anlamda bir şeyi tehlike,
saldırı veya eleştiriye karşı koruma altına almak, tehlikeyi savmak,
uzaklaştırmak, müdafa etmek (save, sauver (kurtarmak, engellemek) (ing., fra.)
)
savur :
sür. * savro (boyun) * Mardin’in bir ilçesi (bölgenin coğrafi yapısına atfen)
savurgan :
tür. * sav (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, geri püskürtmek, atmak, fırlatmak)
+ ur (etken fiil eki) + gan (sıfat yapım eki) * parasını, imkanlarını veya
kaynaklarını ölçüsüz ve dikkatsiz şekilde harcayan, israf eden, tutumlu olmayan
(kimse), müsrif
savurmak :
tür. * sav (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, geri püskürtmek, atmak, fırlatmak)
+ ur (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * atmak, fırlatmak, saçmak,
dağıtmak; söz, tehdit veya eleştiriyi sert şekilde yöneltmek (mecazi)
savuşturmak :
tür. * sav (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, geri püskürtmek, atmak, fırlatmak)
+ uş (dönüşlü fiil eki) + tur (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * gelen
bir tehlikeyi, sorunu veya istenmeyen durumu hızlıca ve ustalıkla
uzaklaştırmak, bertaraf etmek; bir işi geçiştirerek veya kısa yoldan halledip
üzerinden atmak
saxifraga :
lat. * saxum (kaya) + frangere (kırmak) * Saxifragaceae familyasına ait,
kayalık ve taşlı bölgelerde yetişen, kökleriyle kaya yarıklarına tutunarak
“taşı yarıp büyüyen” görünümü veren kayalık ve taşlı bölgelerde yetişen,
kökleriyle kaya yarıklarına tutunarak “taşı yarıp büyüyen” görünümü veren otsu
bitki cinsi, kaya kıran; Alp ve dağlık alan florasında görülen bitkiler grubu
saxifragaceae :
lat. * saxum (kaya) + frangere (kırmak) + aceae (-giller, bitki familyası eki)
* Saxifragales (taşkıranlar takımı) takımına bağlı, çoğunlukla otsu bitkilerden
oluşan, genellikle kayalık ve dağlık alanlarda yetişen, taşkıran (Saxifraga)
cinsi başta olmak üzere çeşitli bitki cinslerini içeren bitki familyası,
taşkırangiller
saxifragales :
lat. * saxifraga (taşkıran) (saxum (kaya) + frangere (kırmak) ) + ales
(takaonomik çoğul eki) * Magnoliopsida (iki çenekliler) içinde yer alan,
çoğunlukla otsu bitkiler, çalılar ve küçük ağaçlardan oluşan, Saxifragaceae ve
yakın akraba familyaları içeren bitki takımı, taşkırangiller takımı
sa'y :
ara. * sa’ya (çabalamak, gayret etmek, uğraşmak, koşturmak, koşuşturmak) *
çabalama, gayret etme, uğraşma, koşturma, koşuşturma; İslam’da Hac ve Umre
ibadetinin bir rüknü olarak ve Hz. Hacer’in çölde oğlu Hz. İsmail için su
ararken Safa ve Merve tepeleri arasındaki koşturmasını sembolize etmek amacıyla
Safa ile Merve tepeleri arasında Safa'dan başlayıp Merve'de bitecek şekilde 4
gidiş ve 3 dönüş olmak üzere toplam yedi defa gidip gelme ibadeti (essayer,
essay (denemek) (ing., fra.) )
saya :
gre. * sagi (koşum takımı) * ayakkabının taban haricindeki, deri, kumaş veya
kompozit malzemeden yapılan üst kısmı
sayaç :
tür. * say (hesaplamak, adet, hacim vb. bazında rakamsal miktar belirlemek;
değer vermek, önemsemek) + aç (araç eki) * elektrik, su, doğalgaz gibi
tüketilen kaynakların miktarını veya mekanik etkilenmeleri ölçen, kaydeden ve
gösteren cihaz
sayas :
ara. * sayas (boynuz, sivri uç; korunma, savunma) * kale, sığınak, tahkim
edilmiş yer, güçlü savunma yapısı
sayborg :
gre. * kybernein (yönetmek, dümen tutmak; kontrol etmek) + tikos (ile ilgili,
-a ait, gibi) + organon (araç, alet, yapı) + ismos (isim yapım, durum, akım,
öğreti, doktrin eki) * biyolojik bir canlı ile elektronik, mekanik veya
bilgisayar destekli yapay parçaların birleşiminden oluşan, yaşam işlevlerini
veya yeteneklerini artırmak amacıyla teknolojik bileşenlerle desteklenmiş
organizma, sibernetik organizma
sayd :
ara. * sada (yakalamak, avlamak, elde etmek) * av, ava gitme, avlanma; av
hayvanı
saydam :
tür. * say (saf, som, bir tür şeffaf mermer) + dam (ile ilgili, -a ait) * ışığı
geçiren, arkasındaki nesneleri bulanık da olsa gösterebilen, yarı geçirgen veya
şeffafa yakın özellikte olan (madde), opak olmayan, transparan
saydele :
ara. * (eczacılık, ilaç hazırlama sanatı) * ilaçların hazırlanması, bileşimi,
saklanması ve hastaya sunulmasıyla ilgilenen bilim ve meslek dalı, eczacılık
saye :
far. * saye (gölge; koruma, yardım) * aracılık, vasıta olma, yolu olma; gölge
sayesinde :
far., tür. * saye (gölge; koruma, yardım) (far.) + si (iyelik eki) + nde (edat
eki) * vasıtasıyla, aracılığıyla, yardımıyla
sayf :
ara. * sayf (yaz, yaz mevsimi) * dört mevsimden biri olan, sıcaklıkların
arttığı, doğanın olgunlaştığı, genellikle haziran, temmuz ve ağustos aylarını
kapsayan dönem, yaz
sayfa :
ara. * sahife (yüz, levha, düz yüzey, kağıt yaprağı) * üzerine yazı yazılan
veya resim çizilen kağıt veya farklı malzemeden yapılmış ince yüzey
sayfiye :
ara. * sayf (yaz, yaz mevsimi) + iye (isim yapım, durum ve yer eki) * yaz
mevsiminde oturulan, sıcak aylarda kalınan yer; şehir dışında, özellikle yazın
dinlenme amacıyla kullanılan ev, bölge veya yerleşim alanı
saygı :
tür. * say (hesaplamak, adet, hacim vb. bazında rakamsal miktar belirlemek,
ardı ardına sıralayıp kodlamak, bir düzen içinde söylemek; değer vermek,
önemsemek) + gı (isim yapım eki) * değer verme, hürmet gösterme, itibar etme,
önem atfetme duygusu ve davranışı
saygın :
tür. * say (hesaplamak, adet, hacim vb. bazında rakamsal miktar belirlemek,
ardı ardına sıralayıp kodlamak, bir düzen içinde söylemek; değer vermek,
önemsemek) + gı (isim yapım eki) + n (sıfat yapım eki) * sayılan, değer verilen,
hürmet edilen, itibar edilen, önemsenen, güven ve prestij sahibi
sayha :
ara. * saha (haykırmak, çığlık atmak) * çığlık, haykırış, bağırma, nara
sayı :
tür. * say (hesaplamak, adet, hacim vb. bazında rakamsal miktar belirlemek,
ardı ardına sıralayıp kodlamak, bir düzen içinde söylemek; değer vermek,
önemsemek) + ı (isim yapım eki) * rakamların (0-9) belirli kurallara göre bir
araya gelmesiyle oluşan, çokluk belirtmek, ölçmek, sıralamak veya etiketlemek
için kullanılan matematiksel sembol (her rakam sayıdır, her sayı rakam
değildir.)
sayıklamak :
tür. * say (hesaplamak, adet, hacim vb. bazında rakamsal miktar belirlemek,
ardı ardına sıralayıp kodlamak, bir düzen içinde söylemek; değer vermek,
önemsemek) + ık (dönüşlü fiil eki) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar
eki) * uykuda, ateşte veya bilinç bulanıklığı durumlarında anlamsız, tutarsız,
bilinçsiz veya yarı bilinçli halde konuşmak (say, sagen (söylemek) (ing., alm.)
)
sayım :
tür. * say (hesaplamak, adet, hacim vb. bazında rakamsal miktar belirlemek,
ardı ardına sıralayıp kodlamak, bir düzen içinde söylemek; değer vermek,
önemsemek) + ım (isim yapım eki) * sayma işi; nüfus, mal veya unsurların tek
tek sayılarak belirlenmesi, tespit edilmesi (nüfus sayımı vb.)
sayın :
tür. * say (hesaplamak, adet, hacim vb. bazında rakamsal miktar belirlemek,
ardı ardına sıralayıp kodlamak, bir düzen içinde söylemek; değer vermek,
önemsemek) + ın (sıfat yapım eki) * hitaplarda kullanılan, bir kişiye saygı ve
nezaket ifade eden ünvan niteliğinde kelime
sayısal : tür.
* say (hesaplamak, adet, hacim vb. bazında rakamsal miktar belirlemek, ardı
ardına sıralayıp kodlamak, bir düzen içinde söylemek; değer vermek, önemsemek)
+ ı (isim yapım eki) + sal (ile ilgili, -a ait) * sayılara, niceliğe ve
hesaplamaya dayanan; sayılarla ilgili olan
sayıştay :
tür. * say (hesaplamak, adet, hacim vb. bazında rakamsal miktar belirlemek,
ardı ardına sıralayıp kodlamak, bir düzen içinde söylemek; değer vermek,
önemsemek) + ış (işteş fiil eki) + tay (büyük toplantı, topluluk, heyet, toy) *
devletin gelir ve giderlerini denetleyen, kamu harcamalarının hesabını ve
uygunluğunu inceleyen, yargısal yetkisi de bulunan yüksek denetim kurumu
sayis :
ara. * sasa (eğitmek, bakmak, yetiştirmek, yönetmek), siyaset (eğitim, bakım,
bakıcılık, yetiştirme, yönetim, idare) * atların bakımı, beslenmesi, temizliği
ve sağlığıyla ilgilenen, onları yarışlara veya biniciliğe hazırlayan
profesyonel at bakıcısı
saykal :
far. * saykal (parlatan, cilalayan; cilacı, bileyleyici, yaldızlayıcı) * metal,
taş veya benzeri yüzeyleri parlatmak, bilemek ve düzgün hale getirmek için
kullanılan araç veya madde, parlatıcı, cila, bileme taşıyla ilgili malzeme
saylamak :
tür. * say (hesaplamak, adet, hacim vb. bazında rakamsal miktar belirlemek,
ardı ardına sıralayıp kodlamak, bir düzen içinde söylemek; değer vermek,
önemsemek) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * seçmek, beğenip
ayırmak, tercih etmek veya dikkate almak
saylav :
tür. * say (hesaplamak, adet, hacim vb. bazında rakamsal miktar belirlemek,
ardı ardına sıralayıp kodlamak, bir düzen içinde söylemek; değer vermek,
önemsemek) + la (etken fiil eki) + v (isim yapım eki) * milletvekili, mebus
saymak :
tür. * say (hesaplamak, adet, hacim vb. bazında rakamsal miktar belirlemek,
ardı ardına sıralayıp kodlamak, bir düzen içinde söylemek; değer vermek,
önemsemek) + mak (fiil mastar eki) * bir şeylerin miktarını belirlemek için
birer birer elden veya gözden geçirmek, sayıları arka arkaya söylemek; birine
değer vermek, önem atfetmek, itibar göstermek, hürmet etmek
sayman :
tür. * say (hesaplamak, adet, hacim vb. bazında rakamsal miktar belirlemek,
ardı ardına sıralayıp kodlamak, bir düzen içinde söylemek; değer vermek,
önemsemek) + man (-cı, yapan, eden eki) * bir kurumda para ve hesap işlerini
tutan, gelir-gideri kaydeden ve mali işlemleri yöneten görevli; hesap işleri
sorumlusu, veznedar
saynur :
tür., ara. * say (hesaplamak, adet, hacim vb. bazında rakamsal miktar
belirlemek, ardı ardına sıralayıp kodlamak, bir düzen içinde söylemek; değer
vermek, önemsemek) (tür.) + nur (aydınlık, parıltı; ışık) (fra.) * parlak,
ışıklı, güzel, saygın nur, aydınlık; temiz ve çok değerli olarak kabul et
sayrı :
tür. * sandru (hezeyan etmek, saçmalamak) * hasta, rahatsız, sayru
sayruret :
ara. * sayr, sayara, sayyara (halden hale geçmek; olmak, edilmek; vücut, kevn)
* bir halden diğer hale geçme, dönüşme, başka bir şekle girme, olma veya edilme
sayvan :
far. * saye (gölge) + ban (koruyan, gözeten, -cı, yapan, eden) * güneşten veya
yağmurdan korunmak amacıyla yapılan, genellikle üstü kapalı ancak yanları açık
olan gölgelik, tente, sundurma veya çatı saçağı gibi yapı
sayyad :
ara * sayada (avlanmak), sayd (av) * avcı, avcılık yapan
sayyib :
ara. * saba (şiddetli yağmur yağmak) * yağmur bulutu; şiddetli sağanak yağış
saz :
far. * saz (uydurmak, imal etmek, düzenlemek; uygun; düzen, düzenek, enstrüman,
cihaz, alet; su kıyılarında, bataklık yerlerde yetişen ince kamış, hasırotu,
kofa gibi bitki) * Türk halk müziğinde kullanılan bağlama, cura, tambura gibi
telli ve mızraplı çalgıların genel adı; müzik enstrümanı; su kıyılarında,
bataklık yerlerde yetişen ince kamış, hasırotu, kofa gibi bitki (set
(düzenlemek, ayarlamak) (ing.) )
saz semaisi :
far., ara. * saz (uydurmak, imal etmek, düzenlemek; uygun; düzen, düzenek,
enstrüman, cihaz, alet; su kıyılarında, bataklık yerlerde yetişen ince kamış,
hasırotu, kofa gibi bitki) + semai (dinleti, konser) (sema (dinlemek, duymak,
işitmek) + i (isim yapım eki) ) (ara.) + si (iyelik eki) (tür.) * saz
dinletisi; Türk müziğinde fasılın sonunda çalınan, genellikle dört hane ve bir
teslim (nakarat) bölümünden oluşan, 10 zamanlı "Aksak Semai" usulüyle
bestelenen sözsüz, çalgısal bir beste formu
sazak :
far., tür. * saz (su kıyılarında, bataklık yerlerde yetişen ince kamış,
hasırotu, kofa gibi bitki) * kuvvetli esen soğuk rüzgar, soğuk yel; bataklık,
sazlık alan
sazan :
tür. * sari, saz (bataklık; soluk renk; yılan, yılan balığı, ejderha) + ağan,
ğan (ile ilgili, gibi, -a ait) * sazangiller (Cyprinidae) familyasına ait,
tatlı sularda yaşayan, vücudu uzun ve elips biçiminde, kimilerinin boyu bir
metreyi geçebilen, derisi kalın ve iri pullarla kaplı, sırtı esmer siyahımtırak
yeşil karışımı renkte, çenesinde iki çift uzun bıyık bulunan, eti beğenilen
kemikli bir balık
sazende :
far. * sazidan (uydurmak, düzenlemek, saz çalmak) fiilinden; saz (düzen,
düzenek, aygıt, alet, enstrüman) + ende (yapan, eden kişi) * sazcı, saz çalan
sazkar :
far. * saz (düzen, düzenek, aygıt, alet, enstrüman) + kar (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer; -cı, yapan, eden eki) * Türk mûsikisinde Segah, Dügah, Maye ve
Rast makamlarının unsurlarıyla oluşturulmuş, oldukça eski ve köklü bir birleşik
(mürekkep) makam
sazlık :
far., tür. * saz (su kıyılarında, bataklık yerlerde yetişen ince kamış,
hasırotu, kofa gibi bitki) (far.) + lık (ile, birlikte, beraber, sahibi) (tür.)
* genellikle göl, nehir veya dere kenarları gibi sulak alanlarda, saz adı
verilen uzun ve otsu bitkilerin yoğun olarak yetiştiği bataklık benzeri yer
Sb :
lat. * stibium (stibium (antimon minerali stibnit) ) * atom numarası 51 olan,
periyodik tablonun 15. grubunda bulunan, parlak ve kırılgan yarı metal
özellikli, alev geciktiricilerde, alaşımlarda, pillerde ve yarı iletken
teknolojilerinde kullanılan element
SBP :
ing. * systolic (sistolik, kalbin kan pompalaması ile ilgili) + blood (kan) +
pressure (basınç) * kalbin kasılması sırasında arterlerde ölçülen kan basıncı
değeri
Sc :
lat. * scandium (Scandia (İskandinavya'nın Latince adı) + ium (kimyasal element
eki) ) * atom numarası 21 olan, periyodik tablonun 3. grubunda bulunan, hafif,
gümüş beyazı renkli ve nadir bulunan, alüminyum alaşımlarında, yüksek
yoğunluklu lambalarda ve özel malzemelerde kullanılan geçiş metali element
scabiosa :
lat. * scabiosus (kaşıntılı, pütürlü, tüylenmiş) (scabere (kaşınmak), scabi
(kaşıntı, pütür, tüy) + osus (ile ilgili, -a ait, gibi, benzer) ) *
Caprifoliaceae (hanımeligiller) familyasına ait, leylak, pembe, mavi veya beyaz
renkli çiçekleri olan, bahçıvanlarca "iğne yastığı çiçeği" olarak da
bilinen, kuraklığa dayanıklı, bakımı kolay ve estetik görünümlü bu bitkiler,
peyzaj düzenlemelerinde sıkça tercih edilen çok yıllık veya tek yıllık otsu
bitki cinsi
scabrid :
lat. * scaber (pürüzlü, kaba, sert yüzeyli) + ide (sıfat yapım eki) * yüzeyi
küçük sert çıkıntılar, pürüzler veya kısa kıllarla kaplı olan, dokunulduğunda
kaba veya pürüzlü hissedilen yapı veya yüzey ile ilgili, pürüzlü, pürtüklü
SCADA :
ing. * supervisory (denetleyici) + control (kontrol) + and (ve) + data (veri) +
acquisition (toplama, edinim) * endüstriyel süreçlerin uzaktan izlenmesi ve
kontrol edilmesini sağlayan otomasyon sistemi
scanner :
ing. * scan (gözden geçirmek, taramak; elektronik olarak okumak) + er (yapan,
eden ve araç eki) * belge, fotoğraf veya fiziksel verileri optik veya dijital
yöntemlerle tarayıp bilgisayar ortamına aktaran elektronik cihaz, tarayıcı
scanning :
ing. * scan (gözden geçirmek, taramak; elektronik olarak okumak) + ing (isim
yapım eki) * belge, fotoğraf veya fiziksel verileri optik veya dijital
yöntemlerle tarayıp bilgisayar ortamına aktarma, tarama
scarabaeidae :
gre., lat. * karabos (kınkanatlı böcek) (scarabaeus (bokböceği) + idae
(-giller, hayvan familyası eki) ) * Coleoptera (kınkanatlılar) takımına bağlı,
genellikle güçlü vücut yapısına, çoğu türünde boynuz benzeri çıkıntılara ve
kazıcı bacaklara sahip olan, bokböcekleri, gergedan böcekleri ve akrabalarını
içeren geniş böcek familyası, bokböceğigiller
scatter :
ing. * scatter (dağıtmak, saçmak, yaymak, serpmek) * bir maddenin (radyasyon,
ışık veya hücre) düzensiz bir şekilde farklı yönlere yayılması veya dağılması
schaunel konjektürü :
alm., lat. * schaunel (Amerikalı matematikçi Stephen Schanuel’in soyadından)
(alm.) + conjectura (varsayım, tahmin, sanı) (con (ile, birlikte, beraber,
tamamen) + iacere, jacere (atmak, fırlatmak, savurmak) + tura (isim yapım eki)
) (lat.) * sayı teorisinde, karmaşık sayıların üstel fonksiyonlarıyla ilgili
lineer bağımsızlık ve transandantal sayıların yoğunluğunu açıklamaya yönelik
henüz ispatlanmamış bir varsayım; teorik bilgisayar biliminde ve karmaşıklık teorisinde,
özellikle rastgeleleştirilmiş algoritmalar ve hesaplama karmaşıklığı sınıfları
arasındaki ilişkilerle ilgili, henüz kanıtlanmamış bir önerme
scherzo :
alm., ita. * Scherz (şaka, alay, oyun) (alm.); scherzo (ita.) * şaka; batı
klasik müziğinde genellikle hızlı tempolu, neşeli, esprili ve çalkantılı bir
karaktere sahip, genellikle 3/4'lük ölçüde yazılan ve senfoni veya sonat gibi
daha büyük eserlerin bir parçası olan müzik bestesi veya bölümü
schiller-duval cisimleri :
alm. * Schiller-Duval (Alman patologlar Dr. Walter Schiller ve Dr. Louis
Duval’ın soyadlarından) (alm.) + cisimleri (objeleri, nesneleri, gövdeleri,
vücutları) (tür.) * özellikle çocuklarda en sık görülen testis kanseri ve
yumurtalık kanseri türlerinden biri olan yolk sac (sak, kese) kesesi
tümörlerinde (endodermal sinüs tümörleri) mikroskop altında histolojik olarak
gözlemlenen karakteristik, yapısal hücre toplulukları
schinus :
lat. * schinus (reçineli çalı) * Anacardiaceae (sakızağacıgiller) familyasına
bağlı, Güney Amerika kökenli, her dem yeşil, hızlı büyüyen çiçekli tropik ağaç
ve çalı cinsi, mastik ağacı, reçineli çalı, yalancı karabiber ağacı, pembe
biber ağacı, Peru biber ağacı
schisandraceae :
gre., lat. * skhizein (kesmek, yarmak, ayırmak, bölmek, parçalamak) + aner
(erkek, er kişi, adam, insan), andros (erkek ile ilgili, er kişi ile ilgili,
adam ile ilgili, insan ile ilgili) (gre.); schisandra (beş kokulu meyve) +
aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * Austrobaileyales (Austrobaileya
takımı) takımına bağlı, çoğunlukla Doğu Asya ve Amerika’da yayılış gösteren,
odunsu sarılıcı bitkiler ve çalılardan oluşan, aromatik özellik taşıyan türleri
içeren bitki familyası, limonasmagiller.
schizachyrium :
gre., lat. * skhizein (kesmek, yarmak, ayırmak, bölmek, parçalamak), skhizos
(kesik, kesilmiş, yarık, bölünmüş) + akhyron (başak) (gre.) + ium (isim yapım
eki) (lat.) * Poaceae (buğdaygiller) familyasına bağlı, özellikle Kuzey Amerika
bozkırlarına özgü, dik büyüyen çok yıllık bir bölünmüş başaklı otsu bitki cinsi
schmidt teleskop :
alm., gre. * schmidt (Alman optikçi Bernhard Schmidt’in soyadından) (alm.) +
tele (uzak, uzakta) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek,
araştırmak), skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye,
gözlem, gözlenen, bakılan) * gökyüzündeki geniş alanları düşük aberasyonla
görüntülemek için geliştirilen, küresel aynadaki görüntü kusurunu düzeltmek
amacıyla ön tarafa Schmidt düzeltme plağı (asferik cam plaka) yerleştirilen,
özellikle astrofotoğrafçılıkta kullanılan geniş açılı yansıtmalı teleskop tipi
schottky etkisi :
alm. * Schottky (Alman fizikçi Walter H. Schottky'nin soyadından) (alm.) + etki
(bir olgunun veya olayın oluşturduğu sonuç, tesir) + si (iyelik eki) (tür.) *
özellikle termoiyonik emisyon ve yarıiletken fiziğinde görülen, güçlü elektrik
alanı altında metal yüzeyindeki potansiyel engelin azalması sonucu
elektronların daha kolay yayılması olayı
schrödinger dalga denklemi :
alm., tür. * schrödinger (Avusturyalı fizikçi Erwin Schrödinger'in soyadından)
(alm.) + dalga (çalkalanma, sallanma, osilasyon) + denklem (eşitlik, denklik) +
i (iyelik eki) (tür.) * kuantum mekaniğinde atom altı parçacıkların
(elektronlar gibi) davranışını, zaman ve uzay içindeki değişimlerini, dalga
fonksiyonu (\(\psi \) ) adı verilen bir matematiksel araçla tanımlayan temel
kısmi türevsel denklem; dalga fonksiyonunun uzaya ve zamana bağlı değişimini
gösteren denklem (Ψ(x, t) = Aei(kx−ωt) ) (Klasik fizikteki Newton'un hareket
yasalarının kuantum dünyasındaki karşılığı)
schumann bölgesi :
alm. * schumann (Alman fizikçi Winfried Otto Schumann'ın soyadından) (alm.) +
bölge (bir bütün içindeki belirli alan, kısım, saha, bölünmüş olan, alan,
mıntıka, saha, bölünmüş alan; coğrafi veya idari alan, zon) + si (iyelik eki)
(tür.) * Dünya yüzeyi ile iyonosfer arasında oluşan çok düşük frekanslı
elektromanyetik dalgaların yayıldığı atmosfer katmanı; Schumann rezonanslarının
gözlendiği bölge
schumann rezonansı :
alm. * schumann (Alman fizikçi Winfried Otto Schumann'ın soyadından) (alm.) +
resonentia (resonare (yeniden ses çıkarmak, yankılanmak) (re (tekrar, yeniden)
+ sonus (ses), sonare (ses çıkarmak) ) + entia (isim yapım eki) ) (lat.) + ı
(iyelik eki) (tür.) * Dünya'nın yer yüzeyi ile iyonosfer tabakası (atmosferin
üst katmanı) arasında oluşan, yeryüzünün "kalp atışı" veya doğal
elektromanyetik titreşimi olarak bilinen, çok düşük frekanslı (ELF) bir
elektromanyetik dalga fenomeni (Schumann rezonansı’nın temel (birinci mod)
frekansı yaklaşık 7.83 Hz’dir.)
schüffner tanecikleri :
alm., far. * Schüffner (Alman hekim Wilhelm Schüffner'in soyadından) (alm.) +
dane (tohum, çekirdek, granül, tane) (far) + cik (küçültme eki) + ler (çoğul
eki) + i (iyelik eki) (tür.) * özellikle Plasmodium vivax ve Plasmodium ovale
parazitlerinin neden olduğu sıtma enfeksiyonlarında, enfekte olmuş kırmızı kan
hücrelerinin (eritrositlerin) içinde görülen mikroskobik yapılar
schwann hücreleri :
alm., ara. * Schwann (Alman fizyolog Theodor Schwann'ın soyadından) (alm.) +
hucra (oda, odacık, göze, hücre) (ara.) + ler (çoğul eki) + i (iyelik eki)
(tür.) * çevresel sinir sisteminde (beyin ve omurilik dışındaki sinirler)
nöronların (sinir hücrelerinin) aksonlarını çevreleyen, sinir liflerini saran
ve miyelin kılıfını oluşturarak sinir iletimini hızlandıran, destekleyen ve
besleyen temel yardımcı glial hücreler
schwannoma :
alm., gre. * Schwann (Alman fizyolog Theodor Schwann'ın soyadından) + oma
(tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) (gre.) *
periferik sinir sisteminde veya sinir köklerinde görülen ve yavaş büyüyen, Schwann
hücrelerinden gelişen, genellikle iyi huylu sinir kılıfı tümörü
schwarz önsavı :
alm. * schwarz (Alman matematikçi Hermann Amandus Schwarz’ın soyadından) (alm.)
+ ön (ileride, başta) + sav (tez, iddia, önerme) + ı (iyelik eki) (tür.) *
kompleks analiz ve fonksiyon teorisinde, holomorf fonksiyonların türevleri ve
limit davranışları hakkında temel kısıtlamalar getiren, özellikle Schwarz lemma
olarak da bilinen, bir nokta etrafında birim disk içindeki fonksiyonların değer
büyüklüğünü sınırlayan önsav
schwarzschild yarıçapı :
alm., tür. * schwarzschild (Yahudi kökenli Alman fizikçi Karl Schwarzschild’in
soyadından) (alm.) + yarıçap (bir çember, daire veya kürenin merkezinden
çevresine kadar olan doğru parçalarından herhangi biri) + ı (iyelik eki) (tür.)
* bir kütlenin oluşturduğu karadelik sınırını belirleyen, bu sınırın içindeki
ışığın ve maddenin kaçamayacağı kritik yarıçap (rs = G.m.c)
SCID :
ing. * severe (şiddetli) + combined (kombine) + immuno (bağışıklıkla ilgili) +
deficiency (yetmezlik) * doğuştan gelen, ciddi bağışıklık sistemi yetmezliği
ile karakterize hastalık, Ağır Kombine İmmün Yetmezlik / Şiddetli Kombine
Bağışıklık Yetmezliği
scilla :
lat. * scilla (antik bitki adı) * Asparagaceae familyasına ait, genellikle
ilkbaharda mavi, beyaz veya mor renkli çiçekler açansoğanlı ve çiçekli bitki
cinsi, maviyıldız, sümbülcük
scincidae :
gre., lat. * skinkos (bir tür kertenkele) (gre.) + idae (-giller, hayvan
familyası eki) (lat.) * Squamata (pullular) takımına bağlı, genellikle
silindirik gövdeli, pürüzsüz ve parlak pullara sahip, çoğunlukla kısa bacaklı
veya bacaksız türleri bulunan kertenkeleleri içeren hayvan familyası,
skinkgiller, parlak kertenkeleler
scion :
lat. * scion (filiz, genç sürgün) (scindere (yarmak, kesmek, ayırmak) + on
(isim yapım eki) ) * botanikte bir bitkinin aşılamada kullanılan genç dalı veya
sürgünü, kalem; bir ailenin veya soyun genç üyesi, nesil, soy devam ettiren
kişi
sciuridae :
gre., lat. * skiouros (gölge kuyruk) (skia (gölge) + oura (kuyruk) + os (sıfat
yapım eki) (gre.); sciurus (sincap) + idae (-giller, hayvan familyası eki) *
Rodentia (kemiriciler) takımına bağlı, ağaçlarda veya yer üzerinde yaşayan,
genellikle uzun kuyruklu ve güçlü kesici dişlere sahip olan sincaplar, uçan
sincaplar ve yer sincaplarını içeren memeli familyası, sincapgiller
scolopacidae :
gre., lat. * skolops (sivri uç, kazık, diken) (gre.); scolopax (çulluk) + idae
(-giller, hayvan familyası eki) * Charadriiformes (yağmur kuşları) takımına
bağlı, uzun ve ince gagaları, uzun bacakları ve çoğunlukla sulak alanlarda
çamur içinde beslenmeye uyarlanmış yapılarıyla tanınan çulluklar, su
çullukları, kum kuşları ve akrabalarını içeren kuş familyası, çullukgiller
scolopendromorpha :
gre. * skolopendra (kırkayak, çıyan) (skolops (sivri uç, kazık, diken) + endra
(son ek) ) + morphe (form, şekil, biçim) + a (taksonomik çoğul eki) * Chilopoda
(çıyanlar) sınıfına bağlı, genellikle iri yapılı, güçlü zehir çengellerine
sahip ve çok sayıda bacak taşıyan büyük çıyanları içeren takım, çıyan
biçimliler takımı
scomberesocidae :
gre., lat. * skombros (uskumru balığı) + esox (turna balığı) (gre.) + idae
(-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * zarganakariller takımına bağlı, uzun
gagaya benzeyen çeneleri ve su yüzeyine yakın hareket ederken zıplama
alışkanlıklarıyla tanınan, dilimizde zurna balıkları veya sauri olarak bilinen
bir deniz balığı ailesi, uskumru-turna balıklarını kapsayan balık familyası,
uskumrumsugiller
scombridae :
gre., lat. * skombros (uskumru balığı) (gre.); scombrus (lat.) + idae (-giller,
hayvan familyası eki) * Scombriformes (uskumrumsular) takımına bağlı, hızlı
yüzen, iğ şeklinde vücutlu, çoğunlukla açık denizlerde yaşayan ve ekonomik
açıdan önemli olan uskumru, ton balığı, palamut ve yakın akrabalarını içeren
balık familyası, uskumrugiller
scombriformes :
gre., lat. * skombros (uskumru balığı) (gre.); scombrus (lat.) + formis
(şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) *
Actinopterygii (ışınsal yüzgeçli balıklar) içinde yer alan, uskumrular, ton
balıkları, palamutlar ve bunlarla akraba hızlı yüzen deniz balıklarını içeren
balıklar takımı, uskumru biçimliler
scombrus :
gre., lat. * skombros (uskumru balığı) (gre.); scombrus (lat.) * uskumrugiller
familyasından, Akdeniz, Karadeniz ve Kuzey Atlantik'in ılıman sularında yaşayan,
sırtı yeşil-mavi çizgili, gümüş karınlı, göçmen ve çok yaygın bir uskumru türü
scophthalmidae :
gre., lat. * skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek, araştırmak),
skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen,
bakılan) + ophthalmos (göz, göz çukuru) (oph, ops, opsis (göz, görme, görünüş,
görünüm, yüz) + thalamos (iç oda, odacık) ) (gre.); scophthalmus (kalkan
balığı) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Pleuronectiformes
(yassı balıklar) takımına bağlı, vücutları yandan basık, erişkinlerinde iki
gözün aynı tarafta bulunduğu, deniz tabanında yaşayan kalkan balıkları ve yakın
akrabalarını içeren balık familyası, kalkan balığıgiller
scorpaenidae :
gre., lat. * skorpios (akrep) (gre.); scorpius (lat.), skorpaina (iskorpit)
(gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Scorpaeniformes
(iskorpit biçimliler) takımına bağlı, genellikle dikenli yüzgeçlere, zehirli
dikenlere ve kamuflaj yeteneğine sahip olan deniz balıklarını içeren, iskorpitler
ve yakın akrabalarından oluşan balık familyası, iskorpitgiller
scorpaeniformes :
gre., lat. * skorpios (akrep) (gre.); scorpius (lat.), skorpaina (iskorpit)
(gre.) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile
ilgili, -a ait) ) (lat.) * Actinopterygii (ışınsal yüzgeçli balıklar) içinde
yer alan, iskorpitler, kaya balıkları, liparitler ve çeşitli dikenli yüzgeçli
deniz balıklarını içeren balıklar takımı, iskorpit biçimliler
scorpius :
gre. * skorpios (akrep) (gre.); scorpius (lat.) * gökyüzünde Akrep biçiminde
tasavvur edilen, Zodyak kuşağında yer alan takımyıldız; Akrep burcuyla ilişkili
astronomik takım yıldızı
scorzonera :
lat., ita. * scorza (kabuk, deri) (lat.); scorzone (çayır yılanı, kaba derili
yılan veya yaz trüfü) (ita.) + niger, nigra, nigrum (siyah, kara) (lat.); nera
(ita.) * papatyagiller (Asteraceae) familyasına bağlı, kökleri yenebilen, sarı
çiçekli, çok yıllık otsu bir bitki cinsi, Tekesakalı, İskorçina, kara havuç
screening :
ing. * screen (ekran; perde; ayırmak, elemek, süzmek) + ing (isim yapım eki) *
bir süreç veya grup içerisinden belirli kriterlere uyanları ayırmak, incelemek
veya kontrol etmek amacıyla yapılan işlem, tarama, eleme, ayıklama, inceleme,
gösterim; sinemada film gösterimi (seyirlik sunum)
script : lat.,
ing. * scribere (yazmak), scriptus (yazı) (lat.); script (ing.) * yazı, yazıt;
belirli bir işi otomatik olarak yapmak için yazılmış kısa kod dizileri, komut
dosyaları veya senaryo; bilgisayar sistemlerinde önceden tanımlanmış komutları
otomatik olarak çalıştıran programlama yapısı
scrophulariaceae :
lat. * scrophularia (sıracaotu) + aceae (-giller, bitki familyası eki) *
Lamiales (ballıbabagiller takımı) takımına bağlı, çoğunlukla otsu bitkilerden
oluşan ve geçmişte çok daha geniş kapsamda tanımlanmış olan, günümüzde birçok
cinsi Plantaginaceae, Orobanchaceae ve diğer familyalara aktarılmış bulunan
bitki familyası, sıracaotugiller
scrubland :
ing. * scrub (çalılık, bodur bitki örtüsü) + land (arazi, toprak) * çoğunlukla
alçak boylu çalılar, bodur ağaçlar ve otsu bitkilerden oluşan, yoğun orman
örtüsünün bulunmadığı doğal veya yarı doğal bitki örtüsüyle kaplı arazi,
çalılık alan, çalılık arazi
scuba :
ing. * S.C.U.B.A. (Self-Contained (kendinden içeren) + Underwater (su altı) +
Breathing (solunum) + Apparatus (cihaz) * kendi içinde hava kaynağı taşıyan, su
altında solunumu sağlayan su altı dalış ekipmanı; tüplü dalış sistemi;
dalıcının yüzeye bağlı olmadan sırtında taşıdığı basınçlı hava tüpü ve solunum
sistemini kullanarak su altında nefes almasını sağlayan ekipman sistemi; ayrıca
bu sistemle yapılan dalış türü
scutellaria :
lat., gre. * scutella (küçük kalkan) (scutum (kalkan) + ella (küçültme eki) ) +
aris (ile ilgili, -a ait) * ballıbabagiller (Lamiaceae) familyasına ait,
geleneksel tıpta ve kozmetikte yaygın olarak kullanılan kalkan biçimli
çiçekleri olan bitki cinsi
scyliorhinidae :
gre., lat. * skylion (bir tür köpekbalığı) + rhis, rhinos (burun, gaga, hortum)
(gre.); scyliorhinus (kedigözlü köpekbalığı) + idae (-giller, hayvan familyası
eki) (lat.) * Carcharhiniformes (yer köpekbalıkları) takımına bağlı, genellikle
küçük veya orta boylu, ince gövdeli, gece etkin ve deniz tabanında yaşayan,
benekli veya çizgili desenlere sahip kedigözlü köpekbalıkları ile yakın
akrabalarını içeren kıkırdaklı balık familyası, kedigözlü köpekbalığıgiller
scyphozoa :
gre. * skyphos (kase, kap, çanak, tas, kupa) + zoon (canlı, hayvan) + a (çoğul
eki) * Medusozoa alt şubesine bağlı, yaşam döngülerinde medüz evresinin baskın
olmasıyla tanınan, gerçek denizanalarını içeren knidliler sınıfı, gerçek
denizanaları sınıfı
SDK :
ing. * software (yazılım) + development (geliştirme) + kit (araç seti) *
belirli bir platform için uygulama geliştirmeyi sağlayan araç ve kütüphaneler
bütünü
SDSS :
ing. * Sloan (Sloan) + Sky (Gökyüzü) + Survey (Araştırması) + Digital
(Dijital/Sayısal) * gökyüzünün geniş bir bölümünü sistematik olarak
görüntülemek ve çok sayıda gök cisminin konumlarını, parlaklıklarını ve
tayflarını ölçmek amacıyla yürütülen büyük ölçekli astronomi araştırması, Sloan
Dijital Gökyüzü Araştırması
se :
ara. * se (ث) * Arapça alfabenin yirmi üçüncü harfi
se :
ara. * se (gelecek zaman ön eki) * -dir, cek, cekti (örneğin “se ya’lemun”
(bilecekler) )
Se :
gre. * selenium (Selene (Yunan mitolojisinde Ay tanrıçası) + ium (kimyasal
element eki) ) * atom numarası 34 olan, periyodik tablonun 16. grubunda
bulunan, ametal ve yarı iletken özellikler gösterebilen, cam üretiminde, güneş
hücrelerinde, elektronik bileşenlerde ve biyolojik sistemlerde kullanılan
element
seabin :
ara. * su’ban (ejderha, büyük yılan, sürüngen) * büyük yılanlar, ejderhalar,
büyük sürüngenler
seaborgiyum :
lat. * seaborgium (Amerikalı kimyager Glenn T. Seaborg'un soyadından) * atom
numarası 106, simgesi Sg olan numaralı sentetik (yapay) ve radyoaktif bir kimyasal
element
seans :
lat., fra. * sedere (oturmak, yerleşmek, konumlanmak, durmak, kalmak) + entia
(isim yapım eki) (lat.); séance (fra.) * terapi görüşmesi, ders, toplantı,
sinema gösterimi veya tedavi gibi belirli bir etkinlik için ayrılmış zaman dilimi;
herhangi bir faaliyetin her bir oturumu, oturum
seat :
ara. * vasia (genişlemek, geniş olmak, içine almak, kapsamak), vasi (geniş) *
genişlik, ferahlık, bolluk, kapasite; geniş olma durumu, içine alma yayvanlık
(seat (oturulacak - yayılınacak yer) (ing.) )
seb’a :
ara. * seb'a (yedi, 7) * yedi, 7
sebahat :
ara. * sabaha (ışımak, aydınlanmak, ışık saçmak, aydınlatmak, ışıklanmak, gün
ağarmak) + at (isim yapım eki) * sabah vakti, sabahın gelişi, sabah olma
durumu; aydınlık, açıklık, gün doğumu zamanı
se-bahr :
far., ara. * segah (dizi, sıra, koma aralıklı si-bemol bölgesi ve karar hissi
veren temel perde) (far.) + bahr (deniz; genişlik, ölçü, vezin) (ara.) * Türk
musikisinde klasik makam sisteminde kullanılan, “segah” perdesi ve/veya
seyriyle ilişkilendirilen
sebak :
ara. * sabaka (geçmek, öne geçmek, önce olmak, yarışta önde gitmek, yarışmak,
hızlı olmak) * ders, okunacak ders, metin, ibare, ödev; yarış; koşu yapanların
aralarında koydukları ödül
sebase :
lat. * sebum (yağ, cildin ürettiği yağ cilt yağı, deri salgısı, deri yağı) +
aceus (ile ilgili, -a ait) * yağ bezlerine ait, yağlı, yağ ile ilgili, yağ
üreten veya yağ içeren
sebasöz :
lat. * sebum (cildin ürettiği yağ cilt yağı) + aceus (ile ilgili, -a ait) * yağ
bezlerine ait, yağlı, yağ ile ilgili, yağ üreten veya yağ içeren
sebastidae :
lat. * sebastes (kaya balığı) + idae (-giller, hayvan familyası eki) *
Scorpaeniformes (iskorpit biçimliler) takımına bağlı, çoğunlukla denizel, uzun
ömürlü, dikenli yüzgeçlere sahip ve birçok türünde canlı yavru doğurma özelliği
görülen kaya balıkları ve yakın akrabalarını içeren balık familyası, kaya
balığıgiller
sebat :
ara. * sabata (kalıcı kılmak, saptamak, sabitlemek, kesinleştirmek, kanıtlamak,
doğrulamak, delillendirmek; kesmek, durdurmak, sabitlemek; durmak, sabit olmak,
yerleşmek, değişmemek, kalıcı olmak, hareketsiz olmak), sabit (duran, durağan,
değişmez, değişmeyen, hareketsiz) * kararlılık, direnç, devamlılık; bir işte
ısrarla durma, vazgeçmeme hali; sabit kalma, ayak direme
sebati :
ara. * sabata (kalıcı kılmak, saptamak, sabitlemek, kesinleştirmek, kanıtlamak,
doğrulamak, delillendirmek; kesmek, durdurmak, sabitlemek; durmak, sabit olmak,
yerleşmek, değişmemek, kalıcı olmak, hareketsiz olmak), sabit (duran, durağan,
değişmez, değişmeyen, hareketsiz), sebat (kararlılık, direnç, devamlılık; bir
işte ısrarla durma, vazgeçmeme hali; sabit kalma, ayak direme) + i (ile ilgili,
-a ait) * kararlı, sözünde duran, azimli; zorluklar karşısında yılmayan, sağlam
duran; bir işi sonuna kadar aynı kararlılıkla sürdüren
sebatkar :
ara., far. * sabata (kalıcı kılmak, saptamak, sabitlemek, kesinleştirmek,
kanıtlamak, doğrulamak, delillendirmek; kesmek, durdurmak, sabitlemek; durmak,
sabit olmak, yerleşmek, değişmemek, kalıcı olmak, hareketsiz olmak), sabit
(duran, durağan, değişmez, değişmeyen, hareketsiz), sebat (kararlılık, direnç,
devamlılık; bir işte ısrarla durma, vazgeçmeme hali; sabit kalma, ayak direme)
(ara.) + kar (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer; -cı, yapan, eden eki) *
kararlı, sözünde duran, azimli; zorluklar karşısında yılmayan, sağlam duran;
bir işi sonuna kadar aynı kararlılıkla sürdüren
sebayüdü :
far. * seba (üç) + i (tamlama eki) + dü (iki) * tavla oyununda 3-2 olarak
atılan zar
sebb :
ara. * sebbe (küfretmek, hakaret etmek, sövmek) * küfür, küfran, hakaret, sövüp
sayma, sövgü
sebbah :
ara. * sabaha (yüzmek) * suda yüzen, yüzücü; yüzgeç
sebe :
ara. * sebe (Yemen hükümdarlarının ilki olduğu rivayet edilen Sebe b. Yeşcüb
adlı kişinin isminden) * emen bölgesinde yaşamış tarihi bir kavmi, devleti;
Kur'an'ın 34. suresinin ismi
sebeb :
ara. * sabb (bağ, ip), sabba (bağlantı kurmak, ilişkilenmek, ilgisi olmak; bir
şeye yol açmak) * bir olayın meydana gelmesine yol açan etken; neden, illet;
bir sonucun ortaya çıkmasına aracılık eden durum veya unsur, neden, vasıta,
alet, alaka, bahane
sebebiyet :
ara. * sabb (bağ, ip), sabba (bağlantı kurmak, ilişkilenmek, ilgisi olmak; bir
şeye yol açmak), sabab, sebeb (bir olayın meydana gelmesine yol açan etken;
neden, illet; bir sonucun ortaya çıkmasına aracılık eden durum veya unsur,
neden, vasıta, alet, alaka, bahane) + iyet (isim yapım eki) * bir şeye yol açma
durumu; neden olma, bir sonucun ortaya çıkmasına sebep olma hali, neden olma
durumu
seben :
tür. * seben (yüce dağ, ulu dağ) * Bolu’nun bir ilçesi
sebep : ara.
* sabb (bağ, ip), sabba (bağlantı kurmak, ilişkilenmek, ilgisi olmak; bir şeye
yol açmak) * bir olayın meydana gelmesine yol açan etken; neden, illet; bir
sonucun ortaya çıkmasına aracılık eden durum veya unsur, neden, vasıta, alet,
alaka, bahane
sebiha :
ara. * sabaha (ışımak, aydınlanmak, ışık saçmak, aydınlatmak, ışıklanmak, gün
ağarmak), sabah (ışık, aydınlık; gün doğumu) * fecir vakti, şafak vakti, tan
zamanı, gün doğumu; kadın ismi
sebil :
ara. * sebele (yol yapmak, akmak, serbest bırakmak) * yol, güzergah, cadde,
akış; karşılık beklenmeden halka ücretsiz su dağıtılan, genellikle yol
kenarlarında veya cami duvarlarında bulunan küçük yapı veya hayır kurumu;
karşılıksız verilen şey, bağışlanan nimet (mecazi)
sebilullah :
ara. * sebil (yol, güzergah, akış) + Allah (Allah) * Allah yolu
seb'in :
ara. * seb’a (yedi) + in (on katı anlamı veren ek) * yetmiş, 70
sebk :
ara. * sabaka (geçmek, öne geçmek, önce olmak, yarışta önde gitmek, yarışmak,
hızlı olmak) * geçme, öne geçme, ilerleme; eritip kalıba dökme
sebk-i hindi :
ara. * sebk (üslup, tarz, usül, yöntem, metod) + i (tamlama eki) + hindi (Hint)
* Hint usülü, Hint tarzı
sebore :
lat., gre. * sebum (yağ, cildin ürettiği yağ cilt yağı, deri salgısı, deri
yağı) (lat.) + rhein (akmak, dökülmek, yağmak) (gre.) * ciltteki yağ bezlerinin
(sebase bezler) aşırı çalışması sonucu sebum (cilt yağı) üretiminin artması
durumu
seboreal :
lat., gre. * sebum (yağ, cildin ürettiği yağ cilt yağı, deri salgısı, deri
yağı) (lat.) + rhein (akmak, dökülmek, yağmak) (gre.) + alis (ile ilgili, -a
ait) (lat.) * yağ bezlerinin aşırı çalışmasıyla ilgili; sebum artışına bağlı
cilt durumu ile ilişkili, yağlı deri tipine ait
seboreik :
lat., gre. * sebum (yağ, cildin ürettiği yağ cilt yağı, deri salgısı, deri
yağı) (lat.) + rhein (akmak, dökülmek, yağmak) + ikos (ile ilgili, -a ait,
gibi) (gre.) * yağ bezlerinin aşırı çalışmasıyla ilgili; sebum artışına bağlı
cilt durumu ile ilişkili, yağlı deri tipine ait
sebt :
ara. * sabata (kalıcı kılmak, saptamak, sabitlemek, kesinleştirmek, kanıtlamak,
doğrulamak, delillendirmek; kesmek, durdurmak, sabitlemek; durmak, sabit olmak,
yerleşmek, değişmemek, kalıcı olmak, hareketsiz olmak), sabit (duran, durağan,
değişmez, değişmeyen, hareketsiz) * sabit olmak durağan olmak, durmak, hareket
etmemek, aktif olmamak; yedinci gün, atalet günü (sabotage (engelleme,
durdurma) (fra.) )
sebu :
ara. * ara. * seb'a (yedi, 7) * yırtıcı hayvan, canavar (eski Arap kültüründe 7
sayısının güç, çokluk, olgunluk, yetkinlik ile bağdaştırılmasından)
sebum :
lat. * sebum (iç yağı, don yağı, donmuş hayvan yağı) * deri altındaki yağ
bezleri (seboreik bezler) tarafından salgılanan, cildi ve saçları dış etkenlere
karşı koruyan, nemli kalmasını sağlayan ve bakterilerin çoğalmasını önleyen
asidik karakterli organik bir yağ salgısı, cildin ürettiği yağ cilt yağı, deri
salgısı, deri yağı; iç yağı, don yağı, donmuş hayvan yağı, yağ
sebze :
far. * sabz, sebz (yeşil, taze, yaş) + e, i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
* yeşillik, yemeklik yeşil bitki
sebzevat :
far. * sabz, sebz (yeşil, taze, yaş) + e, i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
+ vat (çoğul eki) * sebzeler, yeşillikler, yemeklik yeşil bitkiler
sebzi :
far. * sabz, sebz (yeşil, taze, yaş) + e, i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
* tasavvufta nefs-i raziye ile ilgili olan, kulun Allah'tan gelen her şeye rıza
göstermesi ve teslim olması halini ifade eden bir hal makamı
secar :
far. * se (üç) + u (ve) + car (dört) * 3 ve 4; tavla oyununda atılan zarlardan
birinin 3, diğerinin 4 gelmesi
secavend :
far. * secavend (Afganistan bölgesinde bir şehir) * Kur’an’ın okuması
sırasında, mânânın bozulmaması ve nefesin ayarlanabilmesi için durulması veya
geçilmesi gereken yerleri belirten işaretlerden her biri
secc :
ara. * secce (akmak, dökülmek), sucuc (akış, dökülüş) * akma, dökülme
seccac :
ara. * secce (akmak, dökülmek), sucuc (akış, dökülüş) * çağlayan, şarıltı ile
akan, şelale
seccade :
ara. * secede (yere kapanmak, yüzü yere koymak) * namaz halısı, namaz yaygısı
seccan :
ara. * secene (hapsetmek, zindana atmak), sicn (zindan, hapishane, kodes) *
gardiyan, zindancı, hapishane memuru
secde :
ara. * secede (yere kapanmak, yüzü yere koymak) * yere kapanma, yüzü yere
koyma, eğilme, boyun eğme, tevazu ile alnı yere koyma; Kur'an'ın 32. suresinin
ismi
secdegah :
ara., far. * secde (yere kapanma, yüzü yere koyma, eğilme, boyun eğme, tevazu
ile alnı yere koyma) (ara.) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon)
(far.) * namaz kılınıp secde edilecek yer, ibadet yapılacak yer
seciye :
ara. * secy (tabiat, huy, karakter; doğal eğilim, sakinlik) * bir kişinin
doğuştan gelen veya sonradan edindiği iç yapısı, karakteristik
özelliklerikarakter, huy, yaradılış, tabiat veya öz yapı
secukinumab :
sedef hastalığı (psöriazis), psöriatik artrit ve ankilozan spondilit gibi
iltihaplı otoimmün hastalıkların tedavisinde kullanılan, IL-17A adlı proteini
bloke ederek iltihabı azaltan ve cildin/eklemlerin iyileşmesini sağlayan bir
monoklonal antikor ilacın etken maddesi (C6584H10134N1754O2042S44)
secundus :
lat. * secundus (ikinci, ikincil, bir tarafa dönük, takip eden) (sequi
(izlemek, takip etmek) + undus (sıfat yapım eki) ) * özellikle botanikte
çiçeklerin, dalların, yaprakların veya diğer yapıların bir eksenin yalnızca bir
yanında sıralanmış veya aynı yöne dönük olan durumunu ifade eden, tek taraflı
sıralanmış, bir yana dönük
security :
lat. * se (olumsuzluk, ayrı, öte anlamı veren ön ek) + curare (ilgilenmek,
kaygılanmak, endişelenmek, bakım yapmak), cura (endişe, kaygı) + itas (isim
yapım ve durum eki) * tehlike, tehdit veya risklere karşı korunma durumu;
korunmuş olma hali, güvenlik, emniyet, kaygısızlık, güvende olma, endişeden
uzak olma durumu ve duygusu
seçal :
tür. * seç (ayırmak, tercih etmek) + al (tutmak, yakalamak, kavramak, edinmek)
* kafeterya, lokanta ve mağaza gibi yerlerde, müşterinin ürünleri kendi seçip
aldığı ve hizmeti kendisinin sağladığı "self-servis" sistemini ifade
eden terim
seçenek :
tür. * seç (ayırmak, tercih etmek) + e (bağlaç) + nek (isim yapım eki) * birden
fazla olasılık veya yol arasından birini tercih etme durumu oluştuğunda,
seçilmesi mümkün olan yollardan her birine verilen isim, alternatif, opsiyon,
tercih
seçici :
tür. * seç (ayırmak, tercih etmek) + i (bağlaç) + ci (sıfat yapım eki) * seçme
işini yapan kişi veya kurul, seçen, selektif; her şeyi olduğu gibi kabul
etmeyip, en uygun olanı titizlikle tercih eden
seçik :
tür. * seç (ayırmak, tercih etmek) + ik (sıfat yapım eki) * başka unsurlarla
karışmamış, karmaşıklıktan uzak, sınırları belirgin ve kolayca ayırt edilebilir
(düşünce, bilgi veya görüntü)
seçil :
tür. * seç (ayırmak, tercih etmek) + il (sıfat yapım eki) * özenle seçilmiş,
beğenilmiş, tercih edilmiş, üstün tutulan; erkek veya kadın ismi
seçim :
tür. * seç (ayırmak, tercih etmek) + im (isim yapım eki) * birden fazla seçenek
arasından tercih yapma; tercih edilen şeyin belirlenmesi; siyasal temsilcilerin
oyla belirlenmesi süreci
seçki :
tür. * seç (ayırmak, tercih etmek) + ki (isim yapım eki) * belirli bir ölçüte
göre seçilmiş parçaların oluşturduğu derleme; antoloji, seçilmiş yazı veya eserler
bütünü
seçkin :
tür. * seç (ayırmak, tercih etmek) + kin (sıfat yapım eki) * toplum içinde
üstün, ayrıcalıklı, değerli görülen; niteliği, düzeyi veya konumu yüksek olan
(kişi, şey); elit, nitelikli, öne çıkan
seçmek :
tür. * seç (ayırma, bölme) + mek (fiil mastar eki) * ayırmak, bölmek
seçmen :
tür. * seç (ayırma, bölme) + men (kimse, kişi, yapan, eden eki) * seçimde oy
kullanan kişi; siyasal temsilcileri belirlemek için oy veren birey
sed :
ara. * sadda (engellemek, mani olmak, menetmek, tıkamak, kapamak, set çekmek) *
baraj, perde, mania, set
seda :
ara. * seda (ses, yankı, akis, eko) * ses, yankı, akis, eko; uzaklardan gelen
ses
sedad :
ara. * sada, seda (kasdetmek, yönelmek, akıllı düşünmek, haklı beyanda
bulunmak, doğru isabet ettirmek) + ad, at (isim yapım eki) * doğruluk,
dürüstlük, haklılık, sağlamlık, istikamet, adil davranış, doğru yolda olma,
haklı ve sağlam iş yapma
sedanter :
lat., fra. * sedere (oturmak, yerleşmek, konumlanmak, durmak, kalmak) + entia
(isim yapım eki) + aris (sıfat yapım eki; ile ilgili, -a ait); sédentaire
(fra.) * hareketsiz, oturarak yapılan yaşam tarzı veya iş; fiziksel aktivitesi
düşük, çoğunlukla oturarak geçirilen yaşam biçimi
sedasyon :
lat., fra. * sedare (sakinleştirmek, yatıştırmak) + tio (isim yapım eki) (lat.);
sédation (fra.) * sakinleştirme, yatıştırma; hastayı ilaçlarla sakinleştirme,
gevşetme ve bilinç düzeyini azaltma işlemi; anksiyete ve ajitasyonu düşürme
durumu
sedat :
ara. * sada, seda (kasdetmek, yönelmek, akıllı düşünmek, haklı beyanda bulunmak,
doğru isabet ettirmek) + ad, at (isim yapım eki) * doğruluk, dürüstlük,
haklılık, sağlamlık, istikamet, adil davranış, doğru yolda olma, haklı ve
sağlam iş yapma
sedatif :
lat., fra. * sedatus (sakinleştirilmiş, yatıştırılmış) (sedare (sakinleştirmek,
yatıştırmak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + ivus (sıfat yapım eki)
(lat.); sédatif (fra.) * sinir sistemini baskılayarak sakinlik, uyuşukluk veya
gevşeme sağlayan; yatıştırıcı etki gösteren ilaç veya madde, sakinleştirici,
yatıştırıcı
sedatize :
lat., fra. * sedatus (sakinleştirilmiş, yatıştırılmış) (sedare (sakinleştirmek,
yatıştırmak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + izatus (dönüştürülmüş,
halini almış, kılınmış, olmuş) (izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) +
tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); sédatisé (fra.) *
sakinleştirilmiş, yatıştırılmış; sedatif etki verilmiş; ilaçla
sakinleştirilmiş, bilinç ve motor aktivitesi baskılanarak yatıştırılmış,
sedasyon uygulanmış (kişi)
sedd :
ara. * sadda (engellemek, mani olmak, menetmek, tıkamak, kapamak, set çekmek) *
baraj, perde, mania, set
sedef :
far. * sadaf, sedef (deniz kabuğu, istiridye kabuğu; nacre, inci tabakası) *
bazı yumuşakçaların kabuklarının iç yüzeyinde bulunan parlak, yanardöner sert
tabaka; deri üzerinde sedef görünümünü andıran pullu, kızarık plaklarla
seyreden kronik bağışıklık sistemi ilişkili deri hastalığı, psoriasis
sedeveria :
lat. * Sedum (sukulent (sulu, suyu olan) bitki) + Echeveria (Botanik ressamı ve
doğa bilimci Atanasio Echeverrİa y Godoy) * Crassulaceae (damkoruğugiller)
familyasına bağlı olan, Sedum ve Echeveria cinslerinin melezlenmesiyle
(çaprazlanma) oluşturulmuş, Echeveria'nın estetik rozet formunu ve Sedum'un
dayanıklılığını almış olan, kompakt yapılı, etli yapraklı dayanıklı bir hibrit
sukulent türü
sedge :
ing. * sedge (sazsı bitki, hasırotu) * Cyperaceae (kındırağiller) familyasına
bağlı, genellikle üç köşeli gövdeye, dar ve şerit biçimli yapraklara ve küçük
çiçek kümelerine sahip otsu bitkiler için kullanılan genel ad, kındıra, sazsı
ot
sedid :
ara. * sedde (doğru olmak, düzgün olmak, gerçek olmak) * dosdoğru, sağlam,
isabetli, gerçek, hak
sedimantasyon :
lat., fra. * sedere (oturmak, yerleşmek, konumlanmak, durmak, kalmak) + mentum
(isim yapım eki) + are (fiil mastar eki) + tio (isim yapım eki) (lat.);
sédimentation (fra.) * sıvı içinde bulunan parçacıkların zamanla dibe çökerek
tortu oluşturması süreci, çökelme
sedimanter :
lat., fra. * sedere (oturmak, yerleşmek, konumlanmak, durmak, kalmak) + mentum
(isim yapım eki) + aris (ile ilgili, -a ait) (lat.); sédimentaire (fra.) *
çökelme yoluyla oluşmuş; tortul özellik taşıyan, özellikle tortuların
birikmesiyle meydana gelen kayaç, jeolojik oluşum)
sediment :
lat., fra. * sedere (oturmak, yerleşmek, konumlanmak, durmak, kalmak) + mentum
(isim yapım eki) (lat.); sédiment (fra.) * su, rüzgar veya başka doğal
süreçlerle taşınıp çökelerek biriken tortu, tabaka veya parçacık birikimi;
çökelti materyali, çökelti, tortu
sedimentasyon :
lat., fra. * sedere (oturmak, yerleşmek, konumlanmak, durmak, kalmak) + mentum
(isim yapım eki) + are (fiil mastar eki) + tio (isim yapım eki) (lat.);
sédimentation (fra.) * sıvı içinde bulunan parçacıkların zamanla dibe çökerek
tortu oluşturması süreci, çökelme
sedimenter :
lat., fra. * sedere (oturmak, yerleşmek, konumlanmak, durmak, kalmak) + mentum
(isim yapım eki) + aris (ile ilgili, -a ait) (lat.); sédimentaire (fra.) *
çökelme yoluyla oluşmuş; tortul özellik taşıyan, özellikle tortuların
birikmesiyle meydana gelen kayaç, jeolojik oluşum)
sedir :
gre. * kedros (sedir ağacı) * çamgiller (Pinaceae) familyasından, Akdeniz
bölgesinde yetişen, 40-50 metreye kadar uzayabilen, hoş kokulu ve dayanıklı
keresteye sahip iğne yapraklı kozalaklı ağaç cinsi
sedna :
inu. * sedna (İnuit mitolojisinde deniz hayvanlarının ve denizin tanrıçası) *
Güneş Sistemi’nin dış bölgelerinde bulunan, çok uzak ve eliptik yörüngeli bir
cüce gezegen adayı ve trans-Neptün cismi olan gök cismi
sednoid :
inu., gre. * sedna (İnuit mitolojisinde deniz hayvanlarının ve denizin
tanrıçası) (inu.) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) (gre.)
* yörüngesi Sedna’nınkine benzer özellikler gösteren, özellikle Güneş’ten çok
uzak perihelion uzaklığına sahip olan trans-Neptün cisimlerini tanımlayan
astronomi terimi, Sedna benzeri gök cismi
sedum :
lat. * sedum (damkoruğu; duvar ve kaya üzerinde yetişen etli bitki) (sedere
(oturmak, yerleşmek, konumlanmak, durmak, kalmak) + um (isim yapım eki) ) *
Crassulaceae (Damkoruğugiller) familyasına ait, 400-500'den fazla türü bulunan
etli yapraklı (sukulent) bir bitki cinsi, taş bitkisi
sedü :
far. * se (üç) + u (ve) + dü (iki) * 3 ve 2; tavla oyununda atılan zarlardan
birinin 3, diğerinin 2 gelmesi
sedye :
lat. * sedia (oturak, sandalye) (sedere (oturmak, yerleşmek, konumlanmak,
durmak, kalmak) + ia (isim yapım eki) ) * yaralı, hasta veya taşınması gereken
kişileri yatay biçimde taşımaya yarayan, iki kişi tarafından taşınabilen veya
tekerlekli olabilen taşıma aracı
seeding :
ing. * seed (tohum, tane, granül) + ing (isim yapım eki) * tohum ekme; önceden
yerleştirme/sıralama; dijital alanda ise veri veya içeriği yayma ve başlatma
işlemi anlamlarında kullanılan terim
seere :
ibr., lat. * şaar (artakalan, bakiye, geriye kalan kısım) (ibr.); seer (lat.) *
Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te
maji ile ilgili olan ve 72 cini tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı)
bölümünde yer alan, çok hızlı hareket edebilen, istenen yere anında gidip bilgi
getirme ve olayları hızlandırma yetisi olan 70. cin.
sefa :
ara. * safa (berraklık, duruluk, bulanık olmama, saflık) * keyif, huzur,
mutluluk, rahatlık, eğlence, zevk, neşe, hoşça vakit geçirme gönül rahatlığı,
kedersizlik hali
sefahat :
ara. * sefih (akılsız, düşüncesiz), safaha (düşüncesiz olmak, akılsız
davranmak) + at (isim yapım eki) ) * zevk, eğlence ve süse aşırı derecede
düşkünlük, hayatı sadece haz peşinde yaşama ve malını israf ederek savurma
hali, aklı ve meşru sınırları göz ardı ederek hareket etme, heva ve hevese
uyma, ahlaki ölçülerden uzak, aşırı eğlence ve zevk düşkünlüğü; sorumsuz ve
savurgan bir yaşam tarzı
sefaklor :
gre. * kephale, kephalos (kafa, baş) + khloros (soluk yeşil, yeşilimsi sarı) *
zatürree ve kulak, akciğer, deri, boğaz ve idrar yolu enfeksiyonları gibi bazı
bakteriyel enfeksiyonları tedavi etmek için kullanılan ikinci nesil bir
sefalosporin antibiyotik (C15H14ClN3O4S)
sefal : gre. * kephale, kephalos, kephalon
(kafa, baş) * son ek/ek veya tıp ve biyoloji terimlerinde bileşik kelime öğesi
olarak kullanılan, canlıların "baş" veya "kafa" yapılarını,
biçimlerini ve bunlarla ilgili durumları tanımlayan teknik ifade
sefaleksin : gre., lat. * kephale, kephalos, kephalon
(kafa, baş) (gre.) +
exin (sefalosporin türevlerinde kullanılan yapay farmasötik ek) (lat.) * birinci kuşak sefalosporin
antibiyotik grubuna ait, bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde kullanılan,
hücre duvarı sentezini inhibe ederek etki gösteren yarı sentetik antibiyotik
(C16H17N3O4S)
sefalet :
ara. * safala (aşağı olmak, alçalmak) + et (isim yapım eki) * yoksulluk,
düşkünlük ve perişanlık hali; hem maddi imkansızlık hem de sosyal ve yaşam
koşulları bakımından ağır yoksunluk durumu, aşırı yoksulluk, fakirlik,
düşkünlük ve yoksunluk
sefalik :
gre. * kephale, kephalos, kephalon (kafa, baş) + ikos (ile ilgili, -a ait,
gibi) * kafa ile ilgili, başa ait
sefalji :
gre. * kephale, kephalos, kephalon (kafa, baş) + algia (acılı olma, ağrılı olma
ıstıraplı olma) ) (algos (acı, ağrı, sancı, sızı, ıstırap) + eia (isim yapım,
yer ve durum eki) ) * baş ağrısı
sefalokordata :
gre., lat. * kephale, kephalos, kephalon (kafa, baş) + khorde (ip, sicim,
kiriş, bağ, kordon, lif, tel) (gre.); chorda + ata (çoğul eki) (lat.) *
omurgalılara yakın, ancak gerçek omurgası olmayan; vücut boyunca notokord
taşıyan ve baş bölgesi belirgin olmayan ilkel kordalı canlılar grubu (örneğin
“amphioxus” (lanset balığı) )
sefalopod : gre. * kephale, kephalos, kephalon
(kafa, baş) + pous, podos (ayak) * morfolojik olarak kafalarından çıkan
dokunaçlara sahip, kalamar, ahtapot ve mürekkep balığı gibi türleri barındıran
ve gelişmiş bir sinir sistemi ile yüksek zekaya sahip olan çift kabuksuz veya
içten kabuklu deniz yumuşakçaları sınıfı
sefalosporin :
gre. * kephale, kephalos, kephalon (kafa, baş) + sporos (tohum, çekirdek, ekim,
ekme) + in (kimyasal madde eki) * bakterilerin hücre duvarı sentezini inhibe
eden beta-laktam (β-laktam) antibiyotiklerinin bir sınıfı olan, acremonium
küfünden türetilen, penisilinlere benzer şekilde çalışan bakterisidal (bakteri
öldürücü) (cefalexin (C16H17N3O4S), ceftriaxon (C₸H16N8O7S3) )
sefalotin :
gre. * kephale, kephalos, kephalon (kafa, baş) + tine (kimyasal madde eki) *
bakteriyel hücre duvarı sentezini inhibe ederek etki gösteren, özellikle
stafilokok ve bazı gram-negatif enfeksiyonlarda kullanılan birinci kuşak
sefalosporin antibiyotiklerden biri (C16H16N2O6S2)
sefamandol :
gre. * kephale, kephalos, kephalon (kafa, baş) + mandol (farmasötik kök) *
bakteriyel hücre duvarı sentezini inhibe eden, geniş spektrumlu (özellikle
gram-negatiflere karşı etkili) β-laktam kinci kuşak sefalosporin antibiyotik
(C18H18N6O5S2)
sefaradim :
ibr. * sepharad (İspanya; seferciler, sefere çıkanlar) (sephar (sefer,
yolculuk) + ad (-ci, -cu, yapan kişi) + im (çoğul eki) ) * Yahudi-Roma
savaşlarından sonra zorunlu göç ile, Kuzey Afrika üzerinden İberya yarımadasına
yerleşen ve 1492'de, Elhamra Kararnamesi ile İspanya'dan çıkartılan ve Akdeniz,
Kuzey Afrika ve Osmanlı coğrafyasına yayılan Yahudi diasporası (Sefarad
Yahudileri)
sefaret :
ara. * sefir (elçi, temsilci), sefere, safara (yolculuk etmek, seyahat etmek,
elçi olarak gitmek, elçilik etmek, temsil etmek) + et (isim yapım eki) * bir
devletin başka bir devletteki resmi diplomatik temsilciliği; büyükelçilik,
elçilik makamı ve binası
sefarethane :
ara., far. * sefaret (bir devletin başka bir devletteki resmi diplomatik
temsilciliği; büyükelçilik, elçilik makamı ve binası) (sefere, safara (yolculuk
etmek, seyahat etmek, elçi olarak gitmek, elçilik etmek, temsil etmek) + et
(isim yapım eki) ) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva)
(far.) * bir devletin başka bir ülkedeki diplomatik temsilciliğinin binası;
elçilik konutu ve resmi çalışma yeri, büyükelçilik binası, elçilik sarayı
sefaretname :
ara., far. * sefaret (bir devletin başka bir devletteki resmi diplomatik
temsilciliği; büyükelçilik, elçilik makamı ve binası) (sefere, safara (yolculuk
etmek, seyahat etmek, elçi olarak gitmek, elçilik etmek, temsil etmek) + et
(isim yapım eki) ) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine
hitaben yazılmış yazı) (far.) * Osmanlı döneminde elçilerin yabancı ülkelere
yaptıkları görevler sırasında gördüklerini, izlenimlerini ve diplomatik
faaliyetlerini anlattıkları resmi veya edebi nitelikli eser; elçilik raporu,
seyahat ve gözlem yazısı
sefazolin :
gre. * kephale, kephalos (kafa, baş) + zolin (sefalosporin eki) * selülit,
idrar yolu enfeksiyonları, pnömoni, endokardit, eklem enfeksiyonu ve safra yolu
enfeksiyonu gibi bakteriyel enfeksiyonun tedavisinde ve riskli cerrahi
girişimlerde ameliyat sonrası enfeksiyonları önlemek için kullanılan kullanılan
birinci kuşak bir sefalosporin antibiyotik (C14H14N8O4S3)
sefdinir :
gre. * kephale, kephalos, kephalon (kafa, baş) + dinir (farmasötik ek) *
çeşitli bakteriyel enfeksiyonların (pnömoni, orta kulak iltihabı, boğaz ağrısı
ve selülit) tedavisinde kullanılan, hücre duvarı sentezini inhibe ederek etki
gösteren β-laktam antibiyotik grubundan 3. kuşak geniş spektrumlu bir
sefalosporin (C14H13N5O5S2)
sefeh :
ara. * sefih (akılsız, düşüncesiz), safaha (düşüncesiz olmak, akılsız
davranmak) * zevk ve eğlenceye düşkünlük; akılsızlık, düşüncesizlik
sefepim :
gre. * kephale, kephalos (kafa, baş) + epime (kimyasal madde eki) * özellikle
gram-negatif bakterilere karşı güçlü etki gösteren, hastane kaynaklı
enfeksiyonlarda kullanılan, intravenöz veya intramusküler enjeksiyonla
uygulanan parenteral, dördüncü nesil sefalosporin antibiyotik (C19H24N6O5S2)
sefer :
ara. * sefir (elçi, temsilci), sefere, safara (yolculuk etmek, seyahat etmek,
elçi olarak gitmek, elçilik etmek, temsil etmek) * kere, tekrar adedi;
yolculuk, seyahat, git-gel, döngüsel hareket (sphaira, sphere, sphère (küre,
top, yuvarlaklık) (gre., ing., fra.) )
seferber :
ara., far. * sefere, safara (yolculuk etmek, seyahat etmek, elçi olarak gitmek,
elçilik etmek, temsil etmek), sefer (kere, tekrar adedi; yolculuk, seyahat,
git-gel, döngüsel hareket) (ara.) + ber (yapan, eden eki) (far.) * sefere
hazır, yolculuk için hazırlanmış; savaşa çıkmaya hazır; savaş, olağanüstü durum
veya geniş çaplı kamu ihtiyacı sırasında devletin askeri, ekonomik, idari ve
toplumsal bütün imkânlarını belirli bir amaç doğrultusunda topluca harekete
geçirmeye hazır durumda bulunan veya bu amaçla göreve çağrılmış kimse, topluluk
veya düzen
seferberlik :
ara., far., tür. * sefere, safara (yolculuk etmek, seyahat etmek, elçi olarak
gitmek, elçilik etmek, temsil etmek), sefer (kere, tekrar adedi; yolculuk,
seyahat, git-gel, döngüsel hareket) (ara.) + ber (yapan, eden eki) (far.) + lik
(isim yapım eki) (tür.) * bir devletin savaş veya çok acil durumlarda askeri
gücü başta olmak üzere, tüm maddi ve manevi kaynaklarını (insan, araç, sanayi)
savaş ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde hazırlaması, toplaması ve kullanması
hali
sefere :
ara. * safara (açığa çıkarmak, yazmak, elçilik etmek) * yazıcılar, katipler,
vahiy ve bilgiyi yazıyla aktaran kimseler; elçilik ve aracılık edenler
seferi :
ara. * sefer (kere, tekrar adedi; yolculuk, seyahat, git-gel, döngüsel hareket)
+ i (ile ilgili, -a ait) * yolculukla, askeri harekatla veya geçici yer
değiştirme durumuyla ilgili; İslam fıkhına göre ikamet ettiği yerden yaklaşık
90 km veya daha uzak bir mesafeye, 15 günden az kalmak niyetiyle yolculuk yapan
kişi
seferihisar :
ara. * sefer (kere, tekrar adedi; yolculuk, seyahat, git-gel, döngüsel hareket)
+ i (ile ilgili, -a ait) + hisar (etrafı çevrili yer, müstahkem yer, sur,
korugan) (tür.) * İzmir’in bir ilçesi
sefih :
ara. * sefeh (zevk ve eğlenceye düşkünlük; akılsızlık, düşüncesizlik), safaha
(düşüncesiz olmak, akılsız davranmak) * zevzek, zevk ve eğlenceye dalan, zevke
ve eğlenceye aşırı ölçüde düşkün kimse, akılsız, düşüncesiz
sefihane :
ara., far. * sefih (zevzek, zevk ve eğlenceye dalan, zevke ve eğlenceye aşırı
ölçüde düşkün kimse, akılsız, düşüncesiz) (ara.) + ane (-ca, -cesine, tarzında,
olarak, gibi) (far.) * zevk ve eğlenceye düşkün olarak, harcamalarda ölçüsüzce,
sefihçe, düşüncesizce; alçakça
sefiksim :
gre. * kephale, kephalos (kafa, baş) + ixime (antibiyotik eki) * orta kulak
iltihabı, strep boğaz, pnömoni, idrar yolu enfeksiyonları, gonore ve Lyme
hastalığı gibi bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde kullanılan antibiyotik
ilacın etken maddesi (C16H15N5O7S2)
sefil :
ara. * safala (alçalmak, aşağıya inmek, aşağı olmak, aşağıya düşmek;
değersizleşmek) * hor, alçak, aşağı, aşağılık; düşük karakterli, ahlaksız,
aşağı tabakadan; yoksul, yoksun, düşkün, safil
sefine :
ara. * safana (suyu yararak ilerlemek, akıp gitmek) * denizlerde yük, yolcu
veya asker taşımakta kullanılan büyük yelkenli veya buharlı deniz taşıtı, gemi,
tekne, taşıyıcı deniz aracı, vapur
sefir :
ara. * sefere, safara (yolculuk etmek, seyahat etmek, elçi olarak gitmek,
elçilik etmek, temsil etmek) * elçi, diplomat, gönderilmiş kişi, aracı, haber
götüren
sefirot :
ibr. * sefirah (sayma, sayılar; ilahi tezahür/emanasyon) + ot (çoğul eki) *
Kabala mistisizminde Tanrı’nın mutlak ve bilinemez özünden taşarak evreni var
eden, ilahi niteliklerin ve yaratıcı güç akışlarının on aşamalı tezahür
sistemi; “Yaşam Ağacı” üzerinde akıl, bilgelik, merhamet, yargı ve krallık gibi
ilahi niteliklerin kozmik düzeni temsil eden sembolik yapısı
sefk :
ara. * sefeke, safaka (dökmek, akıtmak) * dökme, akıtma
sefoksitin :
gre. * kephale, kephalos (kafa, baş) + oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik,
oksijenli) + tine (kimyasal madde eki) * bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde
kullanılan, özellikle anaerob bakterilere ve bazı Gram-negatif/Gram-pozitif
mikroorganizmalara karşı etkili, yarı sentetik sefalosporin grubu geniş
spektrumlu antibiyotik ilacı etken maddesi (C16H17N3O7S)
sefoperazon :
gre. * kephale, kephalos (kafa, baş) + perazon (antibiyotik eki) * kan
damarlarını daraltan doğal bir madde olan endotelini inhibe ederek kan
damarlarını gevşetmeye, kan akışını iyileştirmeye ve kalp ve akciğerlerdeki
gerginliği azaltmaya yardımcı olan oral bir ilacın etken maddesi (C25H27N9O8S2)
sefotaksim :
gre. * kephale, kephalos (kafa, baş) + taxime (kimyasal zincir eki) *
bakteriyel hücre duvarı sentezini inhibe ederek etki gösteren, özellikle ciddi
Gram-negatif ve Gram-pozitif enfeksiyonların tedavisinde kullanılan üçüncü
kuşak sefalosporin grubu antibiyotik ilacın etken maddesi (C16H17N5O7S2)
sefotetan :
gre. * kephale, kephalos (kafa, baş) + tetan (kimyasal yan zincir/heterosiklik
türev adı) * bakteriyel hücre duvarı sentezini inhibe ederek etki gösteren,
özellikle anaerob bakteriler ve bazı Gram-negatif patojenlere karşı kullanılan
ikinci kuşak sefalosporin grubu antibiyotik ilacın etken maddesi (C17H17N7O8S4)
sefozidim :
gre. * kephale, kephalos (kafa, baş) + zidim (kimyasal zincir eki) * bakteriyel
hücre duvarı sentezini inhibe ederek etki gösteren, özellikle Pseudomonas
aeruginosa dahil olmak üzere ciddi Gram-negatif enfeksiyonlara karşı kullanılan
üçüncü kuşak sefalosporin grubu antibiyotik ilacın etken maddesi (C22H22N6O7S2)
sefpodoksim :
gre. * kephale, kephalos (kafa, baş) + pod (ek) + oxys (keskin, sivri, ekşi,
asidik, oksijenli) + ime (kimyasal madde eki) * bakteriyel hücre duvarı
sentezini inhibe ederek etki gösteren, özellikle solunum yolu, idrar yolu ve
deri enfeksiyonlarında kullanılan üçüncü kuşak sefalosporin grubu antibiyotik
ilacın etken maddesi (C15H17N5O6S2)
sefprozil :
gre. * kephale, kephalos (kafa, baş) + prozil (antibiyotik eki) * bakteriyel
hücre duvarı sentezini inhibe ederek etki gösteren, özellikle orta kulak
iltihabı, üst ve alt solunum yolu enfeksiyonları, otit ve deri-yumuşak doku enfeksiyonlarının
tedavisinde kullanılan ikinci kuşak sefalosporin grubu antibiyotik ilacın etken
maddesi (C18H19N3O5S)
seftarolin :
lat. * cef (sephalospirin belirteci) + taroline (farmasötik son ek) * beşinci
kuşak sefalosporinler grubunda yer alan, bakterilerin hücre duvarı sentezinde
görevli penisilin bağlayan proteinlere (PBP) bağlanarak etkisini gösteren ve
özellikle metisiline dirençli Staphylococcus aureus (MRSA) dahil olmak üzere
bazı Gram pozitif ve Gram negatif bakterilerin neden olduğu enfeksiyonların
tedavisinde kullanılan β-laktam antibiyotik olan ilacın etken maddesi
(C22H21N8O8PS4)
seftazidim :
gre. * kephale, kephalos (kafa, baş) + azidime (kimyasal yan zincir/türev
isimlendirme parçası) * bakteriyel hücre duvarı sentezini inhibe ederek etki
gösteren, özellikle Pseudomonas aeruginosa dahil ciddi Gram-negatif
enfeksiyonlarda kullanılan üçüncü kuşak sefalosporin grubu antibiyotik ilacın
etken maddesi (C22H22N6O7S2)
seftibüten :
gre. * kephale, kephalos (kafa, baş) + buten (kimyasal yan zincir/türev
isimlendirme parçası) * bakteriyel hücre duvarı sentezini inhibe ederek etki
gösteren, özellikle solunum yolu ve idrar yolu enfeksiyonlarında kullanılan
üçüncü kuşak sefalosporin grubu antibiyotik ilacın etken maddesi (C15H14N4O6S2)
seftizoksim : gre.
* kephale, kephalos (kafa, baş) + oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli)
+ ime (kimyasal madde eki) * bakteriyel hücre duvarı sentezini inhibe ederek
etki gösteren, özellikle ciddi Gram-negatif ve Gram-pozitif enfeksiyonlarda
kullanılan üçüncü kuşak sefalosporin grubu antibiyotik ilacın etken maddesi
(C13H13N5O5S2)
seftriakson :
gre. * kephale, kephalos (kafa, baş) + triaxone (üç üyeli zincir içeren bileşik
eki) * bakteriyel hücre duvarı sentezini inhibe ederek etki gösteren, özellikle
menenjit, orta kulak enfeksiyonu, endokardit, pnömoni, kemik ve eklem
enfeksiyonları, karın içi enfeksiyonu, cilt enfeksiyonu, idrar yolu
enfeksiyonu, sepsis, gonore, pelvik inflamatuar hastalık ve ciddi solunum yolu
enfeksiyonu dahil geniş spektrumlu Gram-negatif ve Gram-pozitif enfeksiyonların
tedavisinde kullanılan üçüncü kuşak sefalosporin grubu antibiyotik ilacın etken
maddesi (C18H18N8O7S3)
sefuroksim :
gre. * kephale, kephalos (kafa, baş) + ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + oxys
(keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) + ime (kimyasal madde eki) *
bakteriyel hücre duvarı sentezini inhibe ederek etki gösteren, özellikle
solunum yolu, idrar yolu, deri ve yumuşak doku enfeksiyonlarında kullanılan
ikinci kuşak sefalosporin grubu antibiyotik ilacın etken maddesi (C16H16N4O8S)
sefuroksim aksetil :
gre., lat. * kephale, kephalos (kafa, baş) + ouron (idrar, sidik, üre, çiş) +
oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) + ime (kimyasal madde eki) (gre.)
+ axetyl (yarı sentetik antibakteriyel sefalosporin ve beta-lactam antibiyotik
) (ac (asetil grubu, CH3CO-) + ethyl (etil (C2H5- alkil grubu) (lat.) *
bakteriyel hücre duvarı sentezini inhibe ederek etki gösteren, özellikle
solunum yolu, idrar yolu, deri ve yumuşak doku enfeksiyonlarında kullanılan
ikinci kuşak sefalosporin grubu antibiyotiğin ağızdan kullanılan prodrug formu
olan etken madde (C20H22N4O10S)
segah :
far. * se (üç) + gah (yer, durak, zaman, makam) * Türk musikisinde koma
aralıklı si-bemol bölgesi ve karar hissi veren, beşliye, neva (la) perdesindeki
hicaz dörtlüsünün eklenmesiyle oluşan, çıkıcı yapıda, mistik, huzur verici ve
dini duyguları ön plana çıkaran temel perde ve köklü bir makam
segah-acem :
far., ara. * segah (dizi, sıra, koma aralıklı si-bemol bölgesi ve karar hissi
veren temel perde) (se (üç) + gah (yer, durak, zaman, makam) ) (far.) + acem
(yabancı; Persli, İranlı) (ara.) * Türk musikisinde segah perdesi etrafında
şekillenen, acem makam karakteriyle birleşerek hüzünlü, içe dönük ve geçkili
seyir özellikleri gösteren, karar ve güçlü duraklarında segâh perdesi hissini
koruyarak geniş seyir alanı içinde farklı perdeler arasında dolaşabilen
birleşik (mürekkep) makam yapısı
segah-araban :
far., ara. * segah (dizi, sıra, koma aralıklı si-bemol bölgesi ve karar hissi
veren temel perde) (se (üç) + gah (yer, durak, zaman, makam) ) (far.) + araban
(rabbani (rab ile ilgili; rabbe adanmış) ) (ara.) * Türk musikisinde segah
perdesi merkezli seyir anlayışı ile araban makam karakterinin birleşiminden
oluşan, genellikle ağır ve vakur duygulu, geçkili yapıya sahip olup segah
çevresinde karar hissi verirken araban etkisiyle farklı perde bölgelerine
yönelen birleşik (mürekkep) makam formu
segah-aşiran :
far., ara. * segah (dizi, sıra, koma aralıklı si-bemol bölgesi ve karar hissi
veren temel perde) (se (üç) + gah (yer, durak, zaman, makam) ) (far.) + aşiran
(aşiretten türemiş, kabile ile ilgili; onuncu olan, onlu) (aşr, aşere (on),
aşir (onuncu; dost) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (ara.) * Türk
musikisinde segah perdesi merkezli seyir üzerine kurulan, aşiran, acem ve uşşak
çeşnileriyle genişleyebilen, çıkıcı karakter gösteren ve kararını segah
perdesinde veren, zaman zaman farklı makamlara geçki yapabilen birleşik
(mürekkep) makam, müşküye
segah-ı arabani :
far., ara. * segah (dizi, sıra, koma aralıklı si-bemol bölgesi ve karar hissi
veren temel perde) (se (üç) + gah (yer, durak, zaman, makam) ) (far.) + ı
(tamlama eki) + araban (rabbani (rab ile ilgili; rabbe adanmış) ) + i (ile
ilgili, -a ait) (ara.) * Türk musikisinde segah perdesi etrafında şekillenen,
arabân makam dizisi ve seyir özelliklerinden etkilenerek ağır ve vakur karakter
kazanan, genellikle inişli çıkışlı melodik hareketlerle segah çevresinde karar
hissi oluşturan, klasik makam geleneğinde geçki ve birleşim özelliği taşıyan
birleşik (mürekkep) makam yapısı
segah-maye :
far. * segah (dizi, sıra, koma aralıklı si-bemol bölgesi ve karar hissi veren
temel perde) (se (üç) + gah (yer, durak, zaman, makam) ) + maye (asıl, esas,
temel, kök, öz, gerekli madde, maya) * Türk musikisinde segah perdesi merkezli
seyir anlayışı ile maye karakterinin birleşiminden oluşan, ağır tempolu ve içe
dönük duygusal yapı taşıyan, genellikle kararını segah perdesinde veren ve
çeşitli geçkilerle zenginleşebilen birleşik (mürekkep) makam formu
segah-muhayyer :
far. * segah (dizi, sıra, koma aralıklı si-bemol bölgesi ve karar hissi veren
temel perde) (se (üç) + gah (yer, durak, zaman, makam) ) (far.) + muhayyer
(seçilmiş, tercih edilmiş, seçme hakkı verilmiş, tercih hakkı verilmiş) (ara.)
* Türk musikisinde segah perdesi merkezli seyir üzerine kurulan, muhayyer makam
karakterinin tiz bölgeye yönelen genişleyici ve parlak melodik yapısıyla
birleştiği, inişli çıkışlı geçkiler içerebilen, kararını çoğunlukla segah
perdesinde veren birleşik (mürekkep) makam yapısı
segban : far.
* seg (köpek) + ban (koruyan, bakan, koruyucu, bakıcı, yetiştirici) * köpek
bakıcısı, köpek yetiştiricisi
segman :
lat. * segmentum (secare (kesmek, ayırmak, bölmek) + mentum (isim yapım eki) )
* motor silindirlerinde piston ile silindir duvarı arasına yerleştirilen, yanma
odasındaki gaz sızdırmazlığını sağlayan, pistonların ve silindirlerin
aşınmasını engelleyen, yağ kontrolünü düzenleyen ve ısı transferine katkı veren
halkasal metal bileşen; ayrıca genel anlamda bir bütünün bölümlere ayrılmış
parçalarından her biri, ayraç
segment :
lat. * segmentum (secare (kesmek, ayırmak, bölmek) + mentum (isim yapım eki) )
* kesit, kesim, ayrım, bölüm; bir bütünün belirli bir ölçütle ayrılmış parçası,
bölüm veya dilim; matematikte bir doğru üzerindeki iki nokta arasında kalan
doğru parçası
segmental :
lat. * segmentum (secare (kesmek, ayırmak, bölmek) + mentum (isim yapım eki) )
+ alis (ile ilgili, -a ait) * bütünlük arzeden bir yapının, sistemin veya
organizmanın belirli segmentlere (bölümlere) ayrılmış olmasıyla ilgili
segmentasyon :
lat., ita. * segmentare (bölmek, parçalara ayırmak, bölümlere ayırmak,
dilimlemek) (ita.) (segmentum (secare (kesmek, ayırmak, bölmek) + mentum (isim
yapım eki) ) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) (lat.) * bir
bütünün belirli kriterlere göre anlamlı alt birimlere, bölümlere veya gruplara
ayrılması işlemi, bölümlendirme, gruplandırma
segno :
ita., lat. * signia (işaretler bütünü, işaret sistemi, simgesel düzen) (signum
(işaret,alamet, belirti, iz, sembol) + ia (isim yapım eki) ) (lat.); segno
(ita.) * işaret, belirti, alamet, iz; imza
segregasyon :
lat. * segregare (ayrıştırmak) (se (olumsuzluk, ayrı, öte ön eki) + gregare
(sürü yapmak, bir araya toplamak, birleştirmek, bir araya getirmek) (grex
(sürü, topluluk, kitle, grup) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki)
* ayrışma, ayrılma veya bir bütünün parçalarının birbirinden koparak farklı
gruplar oluşturması; ayrıca biyoloji ve genetikte kromozom veya genlerin hücre
bölünmesi sırasında ayrılması süreci
segrege :
lat. * segragatus (segregare (ayrıştırmak) (se (olumsuzluk, ayrı, öte ön eki) +
gregare (sürü yapmak, bir araya toplamak, birleştirmek, bir araya getirmek)
(grex (sürü, topluluk, kitle, grup) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş
zaman ve sıfat yapım eki) ) * ayrışmış, ayrıştırılmış, tecrit edilmiş
seğirmek :
tür. * seğir (hafif sıçramak, kasılmak, irkilmek) + mek (fiil mastar eki) *
genellikle yorgunluk stres veya sinir uyarımı gibi nedenlerle, göz kapağında,
dudakta, küçük kas gruplarında ortaya çıkan ani, kontrolsüz, istemsiz kısa
süreli kasılma veya titreme eylemi
seğirtmek :
tür. * seğir (hafif sıçramak, kasılmak, irkilmek) + t (etken fiil eki) + mek
(fiil mastar eki) * ani biçimde hızlıca koşturmak, acele ettirmek veya kısa
mesafede hızla hareket ettirmek, koşturmak, çabukça göndermek
seğmen :
tür. * seğ (sıçramak, çevik ve hızlı hareket etmek) + men (kişi, kimse, yapan,
eden eki) * özellikle Ankara ve çevresinde tarihsel olarak oluşmuş, askerî ve
sivil görevlerde bulunmuş, düğün, tören ve yerel güvenlik gibi toplumsal
işlevler üstlenen, çevikliği ve geleneksel kıyafetleriyle bilinen yerel yiğit
ve silahlı halk topluluğu üyesi veya bu geleneğe mensup kişi
seğremek :
tür. * seğir (hafif sıçramak, kasılmak, irkilmek) + mek (fiil mastar eki) * genellikle
yorgunluk stres veya sinir uyarımı gibi nedenlerle, göz kapağında, dudakta,
küçük kas gruplarında ortaya çıkan ani, kontrolsüz, istemsiz kısa süreli
kasılma veya titreme eylemi
seha :
ara. * seha, saha (cömert olmak, eli açık olmak) * cömertlik, eliaçıklık, gönül
zenginliği
sehab :
ara. * sehaba (çekmek, sürüklemek, toplanıp yayılmak) * gökyüzünde su
damlacıkları ve buz kristallerinin bir araya gelmesiyle oluşan, rüzgar ve hava
hareketleriyle şekil değiştirerek hareket eden, yağmur veya kar taşıyabilen
atmosferik yoğunlaşma kütlesi, bulut
sehanet :
ara. * sahana (ısıtmak, sıcak hale getirmek), sahn (ısı, sıcaklık, hararet) *
ısı, sıcak olma durumu, sıcaklık, sıcaklık derecesi (sahn, sauna, Sauna (sauna)
(ing., fra., alm.) )
sehat :
ara. * seha (öfkeye kapılmak, taşmak, hiddetlenmek) * öfke, hiddet, ani
taşkınlık; duygusal patlama, hışım
sehem :
ara. * sahama (pay vermek, bölüşmek, paylaştırmak, bölüştürmek, ok çekmek) *
ok, pay, hisse, nasip, kısmet
seher :
ara. * sahara (uyanık olmak, geceyi uyanık geçirmek, sabaha kadar beklemek),
sahur (seher vakti yenen yemek) * sabahın çok erken vakti, gün doğumundan
önceki zaman dilimi, gün ağarması, tan vakti, şafak vakti, tan ağarması, şafak
sökmesi, gün doğumu; kadın ismi
seherhiz :
ara., far. * sehr, seher (gün ağarması, tan vakti, şafak vakti, tan ağarması,
şafak sökmesi, gün doğumu) (ara.) + hiz (kalkan, uyanan, çıkan) (far.) *
sabahın çok erken saatlerinde kalkan
sehhar :
ara. * sehara (buyruğa almak; etkilemek, sihirlemek, büyülemek) * buyruğuna alan;
sihirleyen, büyüleyen
sehim :
ara. * sahama (pay vermek, bölüşmek, paylaştırmak, bölüştürmek, ok çekmek) *
ok, pay, hisse, nasip, kısmet
sehl :
ara. * sahala (kolay olmak, yumuşamak, zor olmamak), suheyl, süheyl (kolay,
uygun, yumuşak) * yumuşaklık, kolaylık, akışkanlık
sehlen :
ara. * sahala (kolay olmak, yumuşamak, zor olmamak), suheyl, süheyl (kolay,
uygun, yumuşak), sehl (kolay, sade; yayılmak, döşenmek) + en (gibi, olarak) *
kolaylıkla, rahatça, zahmetsizce, yumuşakça
sehm :
ara. * sahama (pay vermek, bölüşmek, paylaştırmak, bölüştürmek, ok çekmek) *
ok, pay, hisse, nasip, kısmet
sehpa :
far. * seh (üç) + pa (ayak) * üç ayaklı; üç ayaklı veya kısa ayaklı küçük masa;
oturma odalarında çay, kitap, süs eşyası gibi nesnelerin konulduğu, genellikle koltuk
önünde kullanılan alçak masa türü; sunum veya destek yüzeyi olarak işlev gören
mobilya parçası
sehven :
ara. * saha (yanılmak, dalgınlıkla hata yapmak, gaflet etmek, gaflete düşmek,
habersiz olmak, dalgın olmak, gözden kaçırmak, unutmak, yanılmak, dikkati
zayıflamak, fark etmemek, farkında olmamak, dalgın olmak), sehv (unutma,
dalgınlık, farkında olmama, yanılma, gözden kaçırma) + en (gibi, olarak) *
farkında olmadan, yanlışlıkla, dalgınlıkla, unutma sonucunda, habersizce
seid :
ara. * saada (mutlu olmak, bahtiyar olmak, mesut olmak, talihli olmak, bahtı
açık olmak), saadet (mutluluk, bahtiyarlık), mesud (mutlu, bahtiyar) * mutlu,
bahtiyar, mesud; sevinçli, neşeli; şanslı, kutlu, uğurlu, talihli
seir :
ara. * saara (alevlenmek, şiddetle yanmak, ateşi körüklemek, ateşi
alevlendirmek, tutuşturmak, harlamak) * alevlenme, şiddetli yanma, tutuşma; son
derece şiddetli yanan ateş, alevi çok güçlü ve yakıcı olan ateş
seizure :
lat., ing. * saepire, sesire (almak, tutmak, kapmak, yakalamak, zorla almak) +
ura (isim yapım eki) (lat.); seizure (seize + ure) (ing.) * zorla ele geçirme,
el koyma veya bir şeyin devlet veya otorite tarafından kontrol altına alınması;
tıpta beynin anormal elektriksel aktiviteye bağlı olarak ortaya çıkan, bilinç
kaybı, kasılma, istemsiz hareketler veya kısa süreli nörolojik işlev bozukluğu
ile kendini gösteren nöbet durumu
sek :
fra. * sec (kuru) * içine su, buz veya başka bir sıvı katılmamış olan içki, saf
içki, katıksız içki
sekakort :
lat., gre. * secare (kesmek, ayırmak, bölmek) + khorde (ip, sicim, kiriş, bağ,
kordon, lif, tel) (gre.); chorda (lat.) * mekanik veya teknik sistemlerde bir
şeyi keserek ayırmaya yarayan tel, ince bıçak benzeri kesici hat veya bağlantı
elemanı; kesme, ayırma veya sınırlama işlevi gören ince hat/bağlantı düzeni
sekal :
ara. * sakala (ağır gelmek, ağır olmak), sikl (ağırlık, yük) * ağır, yüklü,
zor, yoğun; ağırlık, yük, zorlayıcılık
sekam :
ara. * sekim (bozuk, yanlış, eksik, sakat, hasta), sakama (hastalanmak,
bozulmak) * illet, hastalık, sakatlık, dert; hata, yanlışlık, eksiklik,
bozukluk; zillet
sekans :
lat. * sequi (izlemek, takip etmek) + entia (isim yapım eki) (lat.); séquence
(fra.) * ardışık düzen, birbirini izleyen olaylar veya öğeler dizisi, sıra
halinde gelişen yapı veya süreç
sekansiyel :
lat. * sequi (izlemek, takip etmek) + entia (isim yapım eki) + alis (ile
ilgili, -a ait) * sekansla ilgili, belirli bir sıra ve düzen içinde, birbirini
takip edecek şekilde gerçekleşen; tek tek ve sıralı biçimde yürütülen; zamansal
veya mantıksal ardışıklık taşıyan
sekant :
lat. * secare (kesmek, ayırmak, bölmek) + ent (sıfat yapım eki) * bir çemberi
iki noktadan kesen doğruyu veya trigonometride bir açının kosinüsünün tersini
(1/cosθ) ifade eden fonksiyonel değer; bir eğriyi iki farklı noktada keserek ilerleyen
doğru veya kesme ilişkisi taşıyan geometrik kavram
sekar :
ara. * sakara (yakmak, kavurmak, şiddetli ısı ile zarar vermek) * şiddetli
yakıcı ateş, kavurucu sıcaklık ve yoğun ısı; dayanılmaz acı, yakıcı öfke veya
yakıcı azap (mecazi)
sekban : far.
* seg (köpek) + ban (koruyan, bakan, koruyucu, bakıcı, yetiştirici) * köpek
bakıcısı, köpek yetiştiricisi
sekel :
lat. * sequella (takip, izleme) (sequi (takip etmek, izlemek) + ela (isim yapım
eki) ) * bir eser, film, kitap veya olaydan sonra onun hikayesini, devamını
veya sonuçlarını anlatan ikinci bölüm; bir şeyin kronolojik veya anlatımsal
olarak devamı niteliğindeki takip eden parça; bir hastalık veya ameliyatın
hastada bıraktığı bozukluk, hastalık sonrası devam eden sendromlar
sekendiz :
tür. * sek (dönmek, dolaşmak, hareket etmek) + endiz (gezegen belirteci) *
Güneş sistemindeki altıncı gezegen olan Saturn
sekene :
ara. * sekene (yerleşmek, oturmak), sakin (oturan, yerleşmiş olan), meskun
(yerleşilmiş, oturulmuş) * bir yerde yerleşik olarak yaşayan insanlar,
sakinler, oturanlar, yerleşmiş olanlar
sekerat :
ara. * sakara (bilinci bulanmak, sarhoş olmak) + at (isim yapım eki) * bilinç
(şuur) bulanması, bilinç zayıflaması, sarhoşluk
sekestrasyon :
lat. * sequestrare (bir kenara koymak, el koymak, tecrit etmek, ayrıştırmak)
(se (olumsuzluk, ayrı, öte ön eki) + questrare (sormak, soruşturmak, aramak;
elde etmek, edinmek) ) + tio (isim yapım eki) (lat.); sequestration (ing.) *
bir şeyin, içinde bulunduğu sistemden ayrılarak izole edilmesi veya bir kenara
alınması, ayrıştırılması durumu; bir malın, varlığın veya fonun geçici olarak
devlet veya yetkili otorite tarafından kontrol altına alınması, el koyma,
haciz;
sekestre :
lat. * sequestratus (sequestrare (bir kenara koymak, el koymak, tecrit etmek,
ayrıştırmak) (se (olumsuzluk, ayrı, öte ön eki) + questrare (sormak,
soruşturmak, aramak; elde etmek, edinmek) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım
eki) ) * el konmuş, haczedilmiş, ayrıştırılmış, izole edilmiş; (vücuttaki bir
doku veya yapı) ana gövdeden koparak tamamen bağımsız hale gelmiş, ayrılmış,
izole olmuş
sekestrum :
lat. * sequestrare (bir kenara koymak, el koymak, tecrit etmek, ayrıştırmak)
(se (olumsuzluk, ayrı, öte ön eki) + questrare (sormak, soruşturmak, aramak;
elde etmek, edinmek) ) + um (isim yapım eki) * özellikle kronik osteomiyelit
(kemik iltihabı) veya ciddi kırıklar sonrasında kan dolaşımının bozulmasıyla
canlılığını yitirip, canlı dokudan ayrılmış ve dolaşımdan koparak ölü
(nekrotik) halde kalan kemik parçası veya doku segmenti; bir sistemden koparak
izole kalmış, beslenmesi ve bağlantısı kesilmiş ve ayrılmış parça
sekf :
ara. * sakafa (bulmak) * bulma
sekhmet :
mıs. * sekhme (güçlü olmak, kudretli olmak, etkili olmak) + t (dişil isim yapım
eki) * Mısır mitolojisinde güneşin yakıcı gücü ve yıkıcı yönüyle
ilişkilendirilen, aslan başlı tasviriyle gücü, öfkeyi ve koruyucu yıkımı temsil
eden savaş, hastalık ve aynı zamanda şifa ile bağlantılı dişi tanrıça
seki :
tür. * sek (sıçramak, hafifçe yükselmek, ani ve kısa hareket etmek, adım atmak,
hoplamak, zıplamak, kesik kesik ilerlemek, tek veya iki ayak üzerinde
sıçrayarak, zıplayarak yürümek) ) + i (isim yapım eki) * oturmak veya dinlenmek
amacıyla evlerin önüne taş/çamurdan yapılan set, sedir biçiminde yüksekçe yer
veya toprak üstündeki doğal set, teras, taraça; yerden hafifçe yükseltilmiş
oturma veya dayanak unsuru; genellikle tek kişilik, sırt dayanağı olmayan,
alçak oturma aracı veya bir şeyin altını desteklemek için kullanılan yükselti
sekim :
ara. * sakama (hastalanmak, bozulmak), sekam (illet, hastalık, sakatlık, dert;
hata, yanlışlık, eksiklik, bozukluk; zille) * bozuk, yanlış, eksik, sakat,
hasta
sekinet :
ara. * sakana, sekene (yerleşmek, sakinleşmek, sabit olmak, ikamet etmek,
oturmak, bir yerin sakini olmak, durmak, durulmak, durgunlaşmak, yerleşmek,
sakinleşmek, dinmek, hareketsizleşmek; yerleştirmek, sabitlemek,
sakinleştirmek, hareketsizleştirmek, dindirmek, durgunlaştırmak, durdurmak;
kondurmak, yerleştirmek, koymak, oturtmak), sakin (yerleşmiş, oturmuş, ikamet
eden, dinen, yatışan, durmuş, durgun, dingin), sükunet (yerleşim, durulma),
iskan (yerleşme, yerleşim, oturma, durma), mesken (ev, konut, yerleşilmiş olan
yer, oturulan yer, durulan yer), meskun (yerleşilmiş, oturulmuş, durulmuş,
iskan edilmiş) * kişinin kalbinde korku ve kaygının yerini alan, ilahi kaynaklı
olduğu kabul edilen derin huzur ve sükunet hali, huzur, dinginlik, iç huzur, iç
dinginlik
sekiz :
tür. * sek(dizmek, sıralamak, takmak) + iz (isim yapım eki) * yediden (7)
sonra, dokuzdan (9) önce olan sayı 8
sekizgen :
tür., gre. * sekiz (yediden (7) sonra, dokuzdan (9) önce olan sayı 8) (tür.) +
gone, gonia (köşe, açı, dik açı, gönye; kenar, genişlemiş hat) (gre.) * sekiz
kenarı ve sekiz iç açısı bulunan, düzenli veya düzensiz biçimde olabilen, iç
açıları toplamı 1080 derece olan çokgen
seklüzyon :
lat. * se (olumsuzluk, ayrı, öte anlamı veren ön ek) + claudere (kapatmak,
kapamak, çevrelemek, örtmek) + sion (isim yapım eki) * toplumdan veya dış
çevreden uzak, gözlerden ırak, kapalı ve izole durumda bulunma; inziva, tecrit,
tenha olma durumu
sekman :
lat. * segmentum (secare (kesmek, ayırmak, bölmek) + mentum (isim yapım eki) )
* motor silindirlerinde piston ile silindir duvarı arasına yerleştirilen, yanma
odasındaki gaz sızdırmazlığını sağlayan, pistonların ve silindirlerin
aşınmasını engelleyen, yağ kontrolünü düzenleyen ve ısı transferine katkı veren
halkasal metal bileşen; ayrıca genel anlamda bir bütünün bölümlere ayrılmış
parçalarından her biri, ayraç
sekme :
lat. * segmentum (secare (kesmek, ayırmak, bölmek) + mentum (isim yapım eki) )
* motor silindirlerinde piston ile silindir duvarı arasına yerleştirilen, yanma
odasındaki gaz sızdırmazlığını sağlayan, pistonların ve silindirlerin
aşınmasını engelleyen, yağ kontrolünü düzenleyen ve ısı transferine katkı veren
halkasal metal bileşen; ayrıca genel anlamda bir bütünün bölümlere ayrılmış
parçalarından her biri, ayraç
sekmek :
tür. * sek (sıçramak, hafifçe yükselmek, ani ve kısa hareket etmek, adım atmak,
hoplamak, zıplamak, kesik kesik ilerlemek, tek veya iki ayak üzerinde
sıçrayarak, zıplayarak yürümek) ) + mek (fiil mastar eki) * dizi gibi
ilerlemek, aralıklarla durarak ilerlemek (sequence, séquence, Sequenz (silsile,
sıra, dizi, birbiri ardından gelme) (ing., fra., alm.) )
sekmen :
gre * skamnion (oturak, sıra, tabure, alçak oturma yeri) * kısa ayaklı,
sırtlıksız küçük oturak; tabure, alçak oturma iskemlesi
seknidazol :
lat. * seco, secare (kesmek, ayırmak, bölmek) + nitro (azotlu (N) bileşik,
nitro grubu) + azole (azot içeren heterosiklik halka) * anaerob bakteriler ve
protozoonlara karşı kullanılan nitroimidazol türevi antimikrobiyal ilacın etken
maddesi (C7H11N3O3)
sekobarbiton :
lat. * seco, secare (kesmek, ayırmak, bölmek) + barbit (barbitürik asit türevi
kimyasal bileşik) + one (oksijenli bileşik, keton grubu (C=O) ) * karbon
yapısında bölünmüş veya açılmış zincir taşıyan keton özellikli organik bileşik
türevi; merkezi sinir sistemi üzerinde baskılayıcı etki gösteren, geçmişte uyku
verici ve anksiyolitik olarak kullanılan, günümüzde güvenlik nedeniyle kullanımı
büyük ölçüde kısıtlanmış olan barbiturat sınıfına ait sedatif-hipnotik ilacın
etken maddesi (C12H18N2O3)
sekonder :
lat. * secundus (ikinci, izleyen, takip eden) (sequi (izlemek, takip etmek,
ardına düşmek) + undus (sıfat yapım eki) ) + aris (ile ilgili, -a ait) (lat.);
secondaire (fra.) * ikincil, birincil olmayan, ikinci derecede olan; öncelik,
önem veya oluş sırası bakımından ikinci konumda bulunan; yan, türev veya
dolaylı nitelikte olan
sekoya :
lat. * sequoia (19. yüzyılda Cherokee alfabesini geliştiren Kızılderili düşünür
Sequoyah'nın isminden) * servigiller (Cupressaceae) familyasından olan,
ağırlıklı olarak ABD'nin Kaliforniya eyaletinde yetişen, 100 metreyi aşan
boyları ve binlerce yıllık ömürleriyle dünyanın en uzun ve en büyük hacimli ağaç
türü
sekr :
ara. * sakara (bilinci bulanmak, sarhoş olmak) * bilinç bulanıklığı, şuur
zayıflaması, sarhoşluk, bilinçten ayrılma hali (secretus (giz, sır, bilinenden
ayrışmış, ayrılmış) (lat.) )
sekresyon :
lat.* secernere (ayırmak, elemek, süzmek, salgılamak, seçip ayırmak, gizlemek)
(se (olumsuzluk, ayrı, öte ön eki) + cernere (ayırt etmek, ayırmak, süzmek) ) +
tio (isim yapım eki) * hücre veya bezlerin vücut içinde veya dışına doğru
belirli maddeleri (enzim, hormon, mukus vb.) üretip ayırarak salgı halinde
bırakması, salgılama
sekrete :
lat. * secretus (secernere (ayırmak, elemek, süzmek, salgılamak, seçip ayırmak,
gizlemek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * ayrılmış, gizli tutulmuş;
salgılanmış
sekreter :
lat.* secretarius (gizli işler yazmanı) (secretum (gizli şey) (secernere
(ayırmak, elemek, süzmek, salgılamak, seçip ayırmak, gizlemek) + tum (isim
yapım eki) ) + aris, arius (ile ilgili, -a ait) ) * bir kişi veya kurum adına
yazışma, kayıt, evrak düzenleme ve idari işleri yürüten görevli; ofis ve
kurumlarda büro işlerini organize eden yardımcı idari personel
sekreterya :
lat.* secretarius (gizli işler yazmanı) (secretum (gizli şey) (secernere
(ayırmak, elemek, süzmek, salgılamak, seçip ayırmak, gizlemek) + tum (isim
yapım eki) ) + arius (ile ilgili, -a ait) * kurum, kuruluş veya
organizasyonlarda yazı işlerinin, yazışmaların, dosyalama, telefon trafiği ve
randevu gibi idari ofis işlerinin yürütüldüğü bölüm
sekretin :
lat. * secretus (secernere (ayırmak, elemek, süzmek, salgılamak, seçip ayırmak,
gizlemek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + ine (organik
bileşik/alkaloid türevi eki) * ince bağırsağın başlangıç kısmı olan
duodenum'daki (onikiparmak bağırsağı) S hücreleri tarafından üretilen ve
sindirim sürecini düzenleyen, mide asidi bağırsağa ulaştığında pankreası
uyararak bikarbonat ve su salgılatan böylece bağırsak pH'ını dengeleyen 27
amino asitlik peptid yapılı bir hormon
sekretör :
lat. * secretus (secernere (ayırmak, elemek, süzmek, salgılamak, seçip ayırmak,
gizlemek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + or (-cı, yapan, eden eki)
* hücre veya bezlerin belirli maddeleri (hormon, enzim, mukus vb.) üreten ve
salgılayan yapısı veya bu işlevi gerçekleştiren organ/eleman, salgı yapan,
sekresyon oluşturan, salgılayan
sekretuvar :
lat. * secretus (secernere (ayırmak, elemek, süzmek, salgılamak, seçip ayırmak,
gizlemek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + orium (isim yapım, yer,
durum ve araç eki) (or (-cı, yapan, eden eki) + ius (sıfat yapım eki) ) * salgı
yapma ile ilgili olan, salgı oluşturan
seks :
lat. * sectus, sexus (cins, cinsiyet, ayrım, ayrışım, kesim, bölünme) (secare
(kesmek, ayırmak, bölmek) + tus (geçmiş zaman ve isim yapım eki) ) * cinsiyet,
cinsi ayrım
seksapel :
lat., gre. * sexus (cins, cinsiyet, ayrım, ayrışım, kesim, bölünme) (lat.) +
apellomai (ayrılmak, ayrı tutmak) (gre.); apellare (celbetmek, hitap etmek,
çağırmak) (ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + pellere (itmek, sürmek, kovmak,
savmak, ilerletmek) ) * fiziksel görünüm, tavır ve davranışlarla karşı cins
üzerinde uyandırılan cinsel çekicilik ve etkileyicilik; çekim gücü, cazibe,
albeni
seksek :
tür. * sek (sıçramak, hafifçe yükselmek, ani ve kısa hareket etmek, adım atmak,
hoplamak, zıplamak, kesik kesik ilerlemek, tek veya iki ayak üzerinde sıçrayarak,
zıplayarak yürümek) + sek * yere çizilen kareler veya daireler üzerinde,
çizgilere basmadan, tek ayakla zıplayarak oynanan sıçrama temelli hareket oyunu
seksen :
tür. * sekiz (yediden (7) sonra, dokuzdan (9) önce olan sayı 8) + en (on katı
belirteci) * yetmiş dokuzdan (79) sonra, seksenbirden (81) önce olan sayı (80)
seksi :
lat., ing. * sexus (cins, cinsiyet, ayrım, ayrışım, kesim, bölünme) + ius (ile
ilgili,-a ait) (lat.); sexy (ing.) * cinsel çekiciliği olan, erotik açıdan
çekici bulunan; fiziksel veya davranışsal olarak cinsel cazibe uyandıran
seksilyon :
lat., fra. * sex (altı, 6) + mille (bin, binlik birim) (lat., fra.) + ion
(büyüklük ve katsayı eki) (fra.) * çok büyük sayılarda kullanılan, “milyon” ve
“milyar” örüntüsünü takip eden, ülkeden ülkeye değeri değişebilen (10^36 veya
10^21 gibi sistemlere göre farklılık gösterebilen) çok basamaklı sayı adı
seksiyon :
lat. * sectio (kesim; ayrım, bölüm) (secare (kesmek; ayırmak, bölmek) + tio
(isim yapım eki) ) * bölüm, kısım, kesim, ayırım, parça (seçmek (ayırmak)
(tür.) )
seksolog :
lat., gre. * sexus (cins, cinsiyet, ayrım, ayrışım, kesim, bölünme) (lat.) +
logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) (gre.) * insan cinselliğini biyolojik,
psikolojik, toplumsal ve davranışsal yönleriyle inceleyen, cinsel sağlık, işlev
bozuklukları, kimlik, ilişki ve üreme konularında araştırma yapan veya
danışmanlık sağlayan uzman kişi
seksoloji :
lat., gre. * sexus (cins, cinsiyet, ayrım, ayrışım, kesim, bölünme) (lat.) +
logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz,
akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * insan cinselliğini
biyolojik, psikolojik, kültürel ve toplumsal boyutlarıyla inceleyen, cinsel
davranış, gelişim, kimlik, sağlık ve ilişkiler üzerine bilimsel araştırmalar
yapan disiplin
sekstant :
lat. * sex (altı, 6) + ens, ent (sıfat yapım eki) * altıda bir, altıncı; 60
derecelik yaya sahip olan; gök cisimlerinin ufka göre yüksekliğini ölçmeye
yarayan, 60°’lik yay yapısına sahip optik açı ölçüm aleti; tarihsel navigasyonda
gemilerin konumunu belirlemek için kullanılan, iki ayna ve dereceli yay
sistemiyle çalışan hassas yön bulma cihazı
seksüalite :
lat. * sexus (cins, cinsiyet, ayrım, ayrışım, kesim, bölünme) + alis (ile
ilgili, -a ait) + itas (isim yapım ve durum eki) * insanın biyolojik
cinsiyetiyle ilişkili bedensel, psikolojik, duygusal ve toplumsal yönleri
kapsayan, cinsel yönelim, cinsel kimlik, cinsel davranış ve haz deneyimi gibi
unsurların tümü, cinsellik
seksüel :
lat. * sexus (cins, cinsiyet, ayrım, ayrışım, kesim, bölünme) + alis (ile
ilgili, -a ait) * cinsiyetle, cinsel özelliklerle veya cinselliğe ait
durumlarla ilgili, cinsel
sekte :
ara. * sakata (susmak, durmak, kesilmek) * kesilme, bölünme, durulma (secare
(kesmek, ayırmak, bölmek) (lat.) )
sekte-i kalb :
ara. * sakata (susmak, durmak, kesilmek) + i (tamlama eki) + kalb (kalp, yürek,
gönül) * kalbin normal ritminin aniden kesilmesi, duraksaması veya çok kısa
süreli işlev kaybı yaşaması, kalp durması, ani kardiyak duraklama, ritim
bozukluğu, bayılmaya yol açabilen geçici kalp fonksiyon aksaması
sekter :
lat., fra. * sectarius (sectus (kesilmiş, ayrılmış, bölünmüş) (secare (kesmek;
ayırmak, bölmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapı eki) ) + arius (ile ilgili,
-a ait) * bir bütün içinde ayrışma, bölünme veya katı görüş ayrılığı oluşturan,
özellikle ideolojik, siyasi veya dini bağlamda uzlaşmaz, katı ve ayrıştırıcı
tutum sergileyen; başkalarının siyasi veya dini düşüncelerine karşı katı,
hoşgörüsüz davranan kişi veya bu tür hoşgörüsüz tutum/düşünce
sektirmek :
tür. * sek (sıçramak, hafifçe yükselmek, ani ve kısa hareket etmek, adım atmak,
hoplamak, zıplamak, kesik kesik ilerlemek, tek veya iki ayak üzerinde
sıçrayarak, zıplayarak yürümek) + tir (ettirgen fiil eki) + mek (fiil mastar
eki) * dizi gibi ilerletmek, kesik kesik ilerletmek, zıplatmak (sequentia
(belirli bir sıraya göre gerçekleşen olay, olay veya nesne dizilimi, sırası,
ardışıklık, sıra) (sequi (izlemek, takip etmek, ardına düşmek) + entia (isim
yapım eki) ) (lat.) )
sektör :
lat. * sectus (kesilmiş, ayrılmış, bölünmüş) (secare (kesmek; ayırmak, bölmek)
+ tus (geçmiş zaman ve sıfat yapı eki) ) + or (-cı, yapan, eden eki) (lat.);
secteur (fra.) * bölüm, kısım; ekonomi, üretim, hizmet veya faaliyet
alanlarının belirli ölçütlere göre ayrıldığı, benzer işlev ve yapıdaki işletme
veya kurumların oluşturduğu sanayi, ticaret veya hizmet grubu; bir sistemin alt
çalışma alanı
sektöryel :
lat. * sectus (kesilmiş, ayrılmış, bölünmüş) (secare (kesmek; ayırmak, bölmek)
+ tus (geçmiş zaman ve sıfat yapı eki) ) + or (-cı, yapan, eden eki) + alis
(ile ilgili, -a ait) (lat.); secteuriel (fra.) * belirli bir sektörle ilgili
olan, bir ekonomik veya faaliyet alanının özelliklerine, yapısına veya
işleyişine ait olan
sekundar :
lat. * secundus (ikinci, izleyen, takip eden) (sequi (izlemek, takip etmek,
ardına düşmek) + undus (sıfat yapım eki) ) + aris (ile ilgili, -a ait) (lat.);
secondaire (fra.) * ikincil, birincil olmayan, ikinci derecede olan; öncelik,
önem veya oluş sırası bakımından ikinci konumda bulunan; yan, türev veya
dolaylı nitelikte olan
sekunder :
lat. * secundus (ikinci, izleyen, takip eden) (sequi (izlemek, takip etmek,
ardına düşmek) + undus (sıfat yapım eki) ) + aris (ile ilgili, -a ait) (lat.);
secondaire (fra.) * ikincil, birincil olmayan, ikinci derecede olan; öncelik,
önem veya oluş sırası bakımından ikinci konumda bulunan; yan, türev veya
dolaylı nitelikte olan
sekundigravida :
lat. * secundus (ikinci, izleyen, takip eden) (sequi (izlemek, takip etmek,
ardına düşmek) + undus (sıfat yapım eki) ) + gravida (hamile kadın) (gravis
(ağır, yüklü, yük altında) + ida (dişil eki) ) * ikinci kez gebelik yaşayan
kadın; obstetrikte daha önce en az bir gebelik geçirmiş ve yeniden hamile olan
kişi
sekundipar :
lat. * secundus (ikinci, izleyen, takip eden) (sequi (izlemek, takip etmek,
ardına düşmek) + undus (sıfat yapım eki) ) + parere (ortaya çıkarmak, doğurmak,
üretmek, yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, ürermek, öne getirmek,
başarmak; görünmek, belirmek, ortaya çıkmak) * en az iki kez doğum yapmış
kadın; obstetrikte ikinci kez doğum deneyimi olan veya iki doğum
gerçekleştirmiş kadın
seküler :
lat. * saecularis (bir çağa ait, bir döneme ait, bir devreye ait) (saeculum
(nesil, soy, kuşak, oluşturma , üretme; çağ, dönem, devre, evre) + aris (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) ); seclorum ("saeculum") * dünyevi veya
çağa uygun olanı benimseten, dünyanın nesnel halini dikkate alan; dinden
bağımsız, dini veya ruhani olmayan; manastır düzeninin bir parçası olmayan;
dini olmayan, dünya işlerine ait olan, devlet ve toplum düzeninde dini
otoriteden bağımsız olan, çağdaş, dünyevi, laik
sekülerite :
lat. * saecularis (bir çağa ait, bir döneme ait, bir devreye ait) (saeculum
(nesil, soy, kuşak, oluşturma, üretme; çağ, dönem, devre, evre) + aris (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + itas (-lık, -lik, gibi olma, ile ilgili olma)
* devlet, toplum ve bireysel yaşamın din merkezli değil, dünya merkezli
(dünyevi) olması, dini kurumların devlet işlerinden ayrılması ve dini inançlar
konusunda tarafsız kalınması durumu, seküler olma durumu
sekülerizm :
lat. * saecularis (bir çağa ait, bir döneme ait, bir devreye ait) (saeculum
(nesil, soy, kuşak, oluşturma , üretme; çağ, dönem, devre, evre) + aris (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti,
doktrin eki) * devlet, toplum ve bireysel yaşamın din merkezli değil, dünya
merkezli (dünyevi) olması, dini kurumların devlet işlerinden ayrılması ve dini
inançlar konusunda tarafsız kalınmasını savunan görüş, sekülercilik, seküler
olmacılık
sekürite :
lat. * se (olumsuzluk, ayrı, öte anlamı veren ön ek) + curare (ilgilenmek,
kaygılanmak, endişelenmek, bakım yapmak), cura (endişe, kaygı) + itas (isim
yapım ve durum eki) * tehlike, tehdit veya risklere karşı korunma durumu;
korunmuş olma hali, güvenlik, emniyet, kaygısızlık, güvende olma, endişeden
uzak olma durumu ve duygusu
sel :
ara. * sala (akmak, akarak yayılmak, akıp gitmek, taşmak, dökülmek, akıtmak,
dökmek; iletmek, göndermek), isale (akıtma, dökme, taşırma) * akma, su akışı;
sürekli yağan yağmur veya eriyen karın etkisiyle taşan bir su kaynağının sebep
olduğu su taşkını, seyl (sail, segeln (suda süzülmek) (ing., alm.) )
selachii :
gre. * selakhos (kıkırdaklı balık, köpekbalığı) + ii (taksonomik çoğul eki) *
Chondrichthyes (kıkırdaklı balıklar) sınıfı içinde yer alan, iskeletleri
kıkırdaktan oluşan, solungaç yarıkları açıkta bulunan ve köpekbalıkları ile
yakın akrabalarını içeren kıkırdaklı balıklar grubu, köpekbalıkları
selachimorpha :
gre. * selakhos (kıkırdaklı balık, köpekbalığı) + ii (taksonomik çoğul eki) +
morphe (form, şekil, biçim) + a (taksonomik çoğul eki) * Chondrichthyes
(kıkırdaklı balıklar) sınıfına bağlı, iskeletleri kıkırdaktan oluşan, beşten
yediye kadar solungaç yarığı bulunan ve çoğunlukla denizlerde yaşayan
köpekbalıklarını içeren üst takım veya grup, köpekbalığı biçimliler
selaginellaceae :
lat. * selaginella (kurtayağı) (selago (kurtayağı, bir kibritotu türü) + ellus
(küçültme eki) ) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * Selaginellales
(kurtayağısı takımı) takımına bağlı, küçük yapraklı, sporla çoğalan, damarlı ve
çoğunlukla nemli ortamlarda yetişen kibritotları akrabası bitkileri içeren
familya, kurtayağıgiller
selahattin :
ara. * salah (iyi olma, iyilik, iyileşme, düzelme, rahatlık, sulh) + el (ön ek,
artikel) + deyn, din (borç, yükümlülük, itaat, haysiyet) * dinin iyiliği, dinin
doğruluğu, dini ıslah eden/iyileştiren; dini ve düzeni düzeltmeye çalışan
kimse; erkek ismi
selahiyet :
ara. * salah (iyi olma, iyilik, iyileşme, düzelme, rahatlık, sulh) + iyet (isim
yapım eki) * iyi olma durumu, uygun olma durumu, elverişli olma durumu; bir
kişinin belirli bir işi yapabilmesi için hukuken veya resmi olarak sahip olduğu
yetki, izin veya hak; bir konuda karar verme, işlem yapma veya temsil etme
gücü, yetkinlik
selam :
ara. * seleme (teslim olmak, boyun eğmek, barışa girmek, kurtulmak, selamete
ermek), salim (sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ,
sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz) * “esenlik, güvenlik ve barış dileme”
sözü; sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen,
güvenli, eksiksiz, temiz olma; merhaba, hoşçakal
selamet :
ara. * seleme (teslim olmak, boyun eğmek, barışa girmek, kurtulmak, selamete
ermek), salim (sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ,
sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz, kurtulmuş) + et (isim yapım eki) *
sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen,
güvenli, eksiksiz, temiz, kurtulmuş olma durumu
selami :
ara. * selam (“esenlik, güvenlik ve barış dileme” sözü; sağlam, güvenli, zarar
görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz
olma) + i (ile ilgili, -a ait) * esenliğe ait olan, barışla ilgili olan,
güvenle ilgili olan, kurtuluşla ilgili olan; erkek ismi
selamlamak :
ara., tür. * selam (“esenlik, güvenlik ve barış dileme” sözü; sağlam, güvenli,
zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz,
temiz olma) (ara.) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) (tür.) *
birine söz, işaret veya davranışla esenlik dilemek, karşılaşmada saygı ve iyi
niyet ifadesi sergilemek; birini hitap ederek karşılama
selamlık :
ara., tür. * selam (“esenlik, güvenlik ve barış dileme” sözü; sağlam, güvenli,
zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz,
temiz olma) (ara.) + lık (yer ve durum eki) (tür.) * Osmanlı konaklarında erkek
misafirlerin kabul edildiği, resmi görüşme ve ağırlama işlerinin yapıldığı
bölüm; misafir kabulüne ayrılmış resmî veya yarı resmi alan
selamünaleyküm :
ara. * selam (“esenlik, güvenlik ve barış dileme” sözü; sağlam, güvenli, zarar
görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz
olma) + ala, aley (üzerine, üstüne) + kum (siz, sizler) * selam (esenlik ve
barış) üzerinize olsun; slamî selamlaşma ifadesi; karşılaşmalarda karşı tarafa
huzur, güven ve ilahi koruma dileğini bildiren dua niteliğinde islami hitap
kalıbı
selanik :
gre. * Thessalos (Teselyalı) + nike (zafer, galibiyet, başarı) * Teselyalıların
zaferi; antik Makedonya kraliçesi Thessalonike’den adını alan ve günümüzde
Yunanistan’ın kuzeyinde yer alan, tarih boyunca Bizans ve Osmanlı dönemlerinde
önemli bir liman ve kültür şehri olarak bilinen şehir (Atatürk’ün doğduğu
şehir)
selanodontidae
:
gre. * selene (ay, yarım ay) + odous (diş), odontos (diş ile ilgili) (gre.) +
idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * azı dişlerinin çiğneme yüzeyleri
bitkileri kolayca öğütebilmek amacıyla hilal (yarım ay) şeklinde sert mine
çıkıntılarına sahip olan otobur memelileri kapsayan taksonomik bir familya
selase :
ara. * selase (üç, 3 *
üç, 3
selase-aşer :
ara. * selase (üç, 3) +
aşr (on, 10) *
on üç
selaset :
ara. * salasa (yumuşak olmak, akıcı olmak, pürüzsüz olmak, kolay ilerlemek) +
et (isim yapım eki) * yumuşaklık, akıcılık, pürüzsüzlük, kolay ilerleme;
konuşma, yazı, ifade veya hareketin akıcı, düzgün ve zorlanmadan gerçekleşmesi;
açıklık, üslupta pürüzsüzlük ve düşüncenin rahatça ifade edilmesi
selasin :
ara. * selase (üç) + in (on katı anlamı veren ek) * otuz, 30
selatin :
ara. * sultan (hükümdar, padişah, şah) * sultanlar, hükümdarlar, padişahlar,
şahlar
selc :
ara. * sellece (buzlanmak, buz tutmak, donmak), selc (kar) * kar, soğuk
havalarda bulutlardan düşen ve yeryüzüne ulaşmadan önce kristalleşmiş su
buharından oluşan beyaz, yumuşak ve hafif buz tanecikleri
selcan :
tür., ara. * sel (akıntı, akış, çağlayan, su akışı) (tür.) + can (ruh, yaşam,
hayat, durum, hayat cevheri) (far.) * coşkun, taşkın yaradılışlı, hayat dolu ve
hareketli kimse; kadın ismi
selcem :
ara. * selcem (uzun; şalgam) * uzun; şalgam
selcen :
tür., ara. * sel (akıntı, akış, çağlayan, su akışı) (tür.) + can (ruh, yaşam,
hayat, durum, hayat cevheri) (far.) * coşkun, taşkın yaradılışlı, hayat dolu ve
hareketli kimse; kadın ismi
selçuk :
tür. * sel (akıntı, akış, çağlayan, su akışı) + çük (küçültme eki) (küçük su
akışı; küçük temiz); selçuk (güzel ve akıcı konuşma yeteneği olan, güzel
konuşan, sözü dinlenen, hatip, uz dilli) * İzmir’in bir ilçesi; erkek ismi;
Oğuz Türklerinin Kınık boyundan olan ve Selçuklu Devleti'nin kurucusu Selçuk
Bey'in ismi
selçuklu :
tür. * sel (akıntı, akış, çağlayan, su akışı) + çük (küçültme eki) (küçük su
akışı; küçük temiz); selçuk (güzel ve akıcı konuşma yeteneği olan, güzel
konuşan, sözü dinlenen, hatip, uz dilli) + lu (ile, birlikte, beraber, sahibi)
* Oğuz Türkleri'nin Kınık boyuna mensup, 10. yüzyılın başlarında Selçuk Bey'in
önderliğinde kurulan hanedana ve bu hanedanın 11-13. yüzyıllar arasında kurduğu
büyük Türk devletlerine (Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu) verilen isim;
Selçuk hanedanına ait olan; Konya'nın bir ilçesi
selda :
tür. * sel (akıntı, akış, çağlayan, su akışı) + da (ile ilgili, -a ait, gibi)
(far.) * coşkun akan su, sel gibi akan su, akan su kenarında yetişen bitki
(sazlık/kamış); kadın ismi
sele :
lat., fra. * sella (eyer, oturak sandalye, sepet) (lat.); selle (fra.) * eyer,
semer, bisiklet oturağı, sepet
selebriti :
lat., ing. * celeber, celebris (çokça anılan, sık ziyaret edilen, kalabalıkla
ilişkili, ünlü, sık anılan) + itas (isim yapım ve durum eki) (lat.); celebrity
(ing.) * ün, nam, şöhret, tanınma; geniş kitleler tarafından tanınan, medya
veya toplumsal görünürlük sayesinde ün kazanmış kişi; sanat, spor, eğlence veya
kamusal alanda yüksek tanınırlığa sahip birey
selef :
ara. * selefe (önce gelmek, geçmişte kalmak, önden gitmek) * geçen, geçmişte
olan, önceki, geçmişte kalan
selegilin :
lat., gre. * sele (farmasötik ön ek) (lat.) + gilin (glykin (glykos (glikoz,
şeker, tatlı) + in (protein yapısında amino asit eki) ) (gre.) * Parkinson
hastalığında motor semptomların tedavisinde ve majör depresif bozukluğun
tedavisinde kullanılan, monoamin oksidaz-B (MAO-B) enzimini inhibe ederek
beyindeki dopamin yıkımını azaltan, dopaminerjik aktiviteyi artıran
farmakolojik etki gösteren, sakinleştirici özelliklere sahip trisiklik
antidepresanlar grubundan bir ilacın etken maddesi, deprenil (C13H17N)
selek :
ara. * salaka, seleke (gitmek, yol tutmak, bir yola sokmak, yola girmek, yol
almak, izlemek, takip etmek; geçmek, geçirmek; seçmek) fiilinin geçmiş zaman
hali * su yolu; yöntem, tutulan yol, gidilen yol, seçilen yol
selekoksib :
lat., gre. * cele (ticari/sentetik ön ek) + cox (cyclooxygenase (kuklos, kyklos
(daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) + oxys (keskin, sivri, ekşi,
asidik, oksijenli) + genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana
getiren, oluşturan, kaynaklanan) + ase (enzim eki) ) + ib (inhibitor
(engelleyici) belirteci) * COX-2 enzimini seçici olarak inhibe eden, ağrı ve
iltihabı azaltmak amacıyla kullanılan non-steroid antiinflamatuvar ilacın etken
maddesi (C17H14F3N3O2S)
seleksiyon :
lat. * selectio (seligere (seçmek, ayırmak, tercih etmek, ayıklamak) (se
(olumsuzluk, ayrı, öte anlamı veren ön ek) + legere (toplamak, bir araya
getirmek, birleştirmek, bağlamak, seçmek, ayıklamak, okumak) + tio (isim yapım
eki) ) (lat.); sélection (fra.) * seçme, seçim, ayıklama, tercih etme; belirli
ölçütlere göre uygun olanları seçme, uygun olmayanları eleme işlemi; biyolojide
doğal seçilim yoluyla çevreye uyumlu bireylerin hayatta kalması süreci
selektif :
lat. * selectivus (selectus (seçilmiş, ayıklanmış, ayrılmış, tercih edilmiş)
(seligere (seçmek, ayırmak, tercih etmek, ayıklamak) (se (olumsuzluk, ayrı, öte
anlamı veren ön ek) + legere (toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek,
bağlamak, seçmek, ayıklamak, okumak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) )
+ ivus (ile ilgili, -a ait) ) * belirli kriterlere uyanı veya hedefleneni
etkileyen, seçici etkiye sahip, seçici, seçmeli, ayırıcı, tercih edici
selektif persepsiyon :
lat. * selectivus (seçiçi, ayıklayıcı, tercih edici) (selectus (seçilmiş,
ayıklanmış, ayrılmış, tercih edilmiş) (seligere (seçmek, ayırmak, tercih etmek,
ayıklamak) (se (olumsuzluk, ayrı, öte anlamı veren ön ek) + legere (toplamak,
bir araya getirmek, birleştirmek, bağlamak, seçmek, ayıklamak, okumak) + tus
(geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, -a ait) ) + perceptio
(algı, anlayış, kavrayış, idrak) (per (içinden, boyunca, arasından, sayesinde,
aracılığıyla, yoluyla, vasıtasıyla, dolayısıyla, boyunca, tamamen, tümden; başına,
beher) + ceptio (capere (almak, içine almak, tutmak, kapmak, kavramak,
yakalamak, sezmek) ) + tio (isim yapım eki) ) * insanların çevrelerinden gelen
yoğun uyaranlar arasından sadece kendi inançları, tutumları, hedefleri veya
ilgi alanlarıyla eşleşenleri bilinçli veya bilinçsiz olarak seçmesi,
diğerlerini ise filtrelemesi veya görmezden gelmesi süreci, seçici algı, algıda
seçicilik
selektivite :
lat. * selectivus (seçiçi, ayıklayıcı, tercih edici) (selectus (seçilmiş,
ayıklanmış, ayrılmış, tercih edilmiş) (seligere (seçmek, ayırmak, tercih etmek,
ayıklamak) (se (olumsuzluk, ayrı, öte anlamı veren ön ek) + legere (toplamak,
bir araya getirmek, birleştirmek, bağlamak, seçmek, ayıklamak, okumak) + tus
(geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, -a ait) ) + itas (isim
yapım ve durum eki) * seçicilik, ayıklayıcılık, tercih edicilik; elektrik
tesisatlarında bir arıza (kısa devre veya aşırı akım) durumunda, arıza
noktasına en yakın koruma cihazının (sigorta, şalter) çalışarak sadece arızalı
bölgeyi enerjisiz bırakması, sistemin geri kalanının ise çalışmaya devam
etmesini sağlayan koruma koordinasyon yöntemi
selektör :
lat. * selector (seçiçi, ayıklayıcı, tercih edici) (selectus (seçilmiş,
ayıklanmış, ayrılmış, tercih edilmiş) (seligere (seçmek, ayırmak, tercih etmek,
ayıklamak) (se (olumsuzluk, ayrı, öte anlamı veren ön ek) + legere (toplamak,
bir araya getirmek, birleştirmek, bağlamak, seçmek, ayıklamak, okumak) + tus
(geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + or (yapan, eden, araç eki) ) * seçici; araçlarda
farların kısa süreliğine uzun huzmeli (uzun) yanmasını sağlayan mekanizma
selem :
ara. * seleme (teslim olmak, boyun eğmek, barışa girmek, kurtulmak, selamete
ermek), salim (sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ,
sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz) * “esenlik, güvenlik ve barış dileme”
sözü; sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen,
güvenli, eksiksiz, temiz olma
selen :
gre., tür. * selene (Ay tanrıçası) (selas (ışık, parlaklık, ışık parıltısı) +
ene (isim yapım eki) ) (gre.); selen (haber, müjde) * Yunan mitolojisinde Ay
tanrıçası; haber, müjde
selendi :
lid. * slandos, slendos (kökeni belirsiz kelime) * Manisa'nın bir ilçesi
selene :
gre. * selene (Ay tanrıçası) (selas (ışık, parlaklık, ışık parıltısı) + ene
(isim yapım eki) ) * Ay; Yunan mitolojisinde Ay’ı temsil eden, gece gökyüzünde
gümüş arabasıyla Ay’ı süren Titan kökenli ay tanrıçası
selenka :
gre. * selas (ışık, parlaklık, ışık parıltısı) + ene (isim yapım eki) + ka (son
ek) * yıldırım
selenofil :
gre. * selene (ay) + philos (seveb, sever, sevici) * ayı seven veya aya karşı
özel ilgi ve hayranlık duyan kişi
selenografi :
gre. * selene (Ay; Yunan mitolojisinde Ay tanrıçası) + graphein (yazmak,
çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme)
(graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum
eki) ) * Ay’ın yüzey özelliklerini, dağlarını, vadilerini, kraterlerini,
denizlerini ve diğer topoğrafik oluşumlarını inceleyen ve haritalandıran
astronomi dalı, Ay coğrafyası.
selentereler :
gre. * koilos (boş, oyuk, içi boş, boşluk, oyuk, kavernöz, çukur) + enteron
(bağırsak) (gre.) + ler (çoğul eki) (tür.) * oyuk bağırsaklılar; Coelenterata
(sölenterler) familyasına ait denizanası, sifonlu canlı, hidra, deniz şakayıkı
ve mercan gibi bitkimsi hayvanlar
selenyum :
gre., lat. * selene (Ay tanrıçası) (selas (ışık, parlaklık, ışık parıltısı) +
ene (isim yapım eki) ) (gre.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) * atom
numarası 34, simgesi Se olan, toprakta ve besinlerde doğal olarak bulunan,
hücreleri hasardan koruyan antioksidan işleviyle insan vücudu için hayati önem
taşıyan bir ametal kimyasal element
selexipag :
lat. * selectus (seçilmiş, ayıklanmış, ayrılmış, tercih edilmiş) + ipag
(prostaglandin reseptör agonisti (prostacyclin pathway agonist) eki) * pulmoner
arteriyel hipertansiyonda kullanılan, prostasiklin reseptör yolunu hedefleyen
seçici IP reseptör agonisti ilacın etken maddesi (C26H32N4O4S)
self assesment :
ing., lat. * self (kendi, kendisi, öz) (ing.) + assessmentum (değerlendirme,
ölçme, inceleme) (ad (-a doğru, yönelim) + sedere (oturmak, yerleşmek,
konumlanmak, durmak, kalmak) + mentum (isim yapım eki) ) (lat.); assessment
(ing.) * kişinin kendi performansını, durumunu, bilgi düzeyini veya
davranışlarını kendisinin değerlendirmesi; öz değerlendirme
self care :
ing. * self (kendi, kendisi, öz) + care (bakım, özen, ilgilenme) * kişinin
fiziksel, zihinsel ve duygusal sağlığını korumak veya iyileştirmek amacıyla
kendine bilinçli bakım ve özen göstermesi, öz bakım
self determinasyon :
ing., lat. * self (kendi, kendisi, öz) (ing.) + determinatio (de (yokluk,
zıtlık, olumsuzluk, uzak, ayrı, aşağı, -dan eki) + terminare (sınırlamak,
sonlandırmak, bitirmek) + tio (fiil mastar eki) ) (lat.); deternination
(belirleme, saptama, karar verme, kararlılık (ing.) * bireyin veya toplumun
kendi kararlarını dış baskı olmadan verme ve kendi kaderini tayin etme hakkı,
öz belirlenim
self limited :
ing., lat. * self (kendi, kendisi, öz) (ing.) + limitare (sınırlamak,
kısıtlamak), limitis (limen, limes, limi (eşik, sınır, hudut, kısıt, çizgi) +
itis (isim yapım ve durum eki) ) + are (fiil mastar eki) ) (lat.) + ed (geçmiş
zaman ve sıfat yapım eki) (ing.) * kendi kendine sınırlanan, doğal olarak
belirli bir noktada duran veya yayılımı kendiliğinden azalan (durum veya
süreç), öz sınırlı, öz sınırlamalı, kendinden sınırlı, kebdinden sınırlamalı
self limiting :
ing., lat. * self (kendi, kendisi, öz) (ing.) + limitare (sınırlamak,
kısıtlamak), limitis (limen, limes, limi (eşik, sınır, hudut, kısıt, çizgi) +
itis (isim yapım ve durum eki) ) + are (fiil mastar eki) ) (lat.) + ing (isim
yapım eki) (ing.) * kendi kendini sınırlayan; dış müdahale olmadan doğal olarak
durma, azalma veya sona erme eğiliminde olan
self medikasyon :
ing., lat. * self (kendi, kendisi, öz) (ing.) + medicatio (tedavi etme, ilaç
uygulama) (medicare (tedavi etmek, ilaç uygulamak) (medicus (hekim, doktor,
şifacı, tedavi eden) + are (fiil mastar eki) ) + tionem, tio (isim yapım eki) )
(lat.) * kişinin bir sağlık profesyoneline başvurmadan kendi kendine ilaç
kullanması veya tedavi uygulaması, öz tedavi
self servis :
ing., lat. * self (kendi, kendisi, öz) (ing.) + servitium (servire (hizmet
etmek, birine bağımlı şekilde çalışmak; emre bağlı olarak görev yapmak,
başkasına hizmet sunmak) (servus (köle, hizmetçi, hizmet eden kişi) + are, ire
(fiil mastar eki) ) + tium (isim yapım eki) ) (lat.); service (ing.) * kişinin
bir başkasından yardım almadan, gerekli hizmeti veya ürünü kendi kendine
alması, öz hizmet
selfpolinasyon :
ing. * self (kendi, öz) (ing.) + pollen (toz, un gibi ince parçacık, ince toz)
+ atio (isim yapım eki) (lat.) * bir çiçeğin veya aynı bitkinin farklı
çiçeklerinin erkek organlarındaki polenlerin aynı çiçeğin veya aynı bireyin
dişi organına ulaşmasıyla gerçekleşen tozlaşma biçimi, kendileşme, öztozlaşma
selibater :
lat. * caelebs, caelebis (evsiz, eşsiz, evlilik bağı olmayan, evlenmemiş,
bekar) + arius, aris (ile ilgili,-a ait) (lat.); célibataire (fra.) *
evlenmemiş kişi; bekar
selif :
ara. * selefe (önce gelmek, geçmişte kalmak, önden gitmek), selef (geçen,
geçmişte olan, önceki, geçmişte kalan) * önce gelen, geçen, geçmişte kalmış
selika :
ara. * salaka, seleke (gitmek, yol tutmak, bir yola sokmak, yola girmek, yol
almak, izlemek, takip etmek; geçmek, geçirmek; seçmek), suluk (yöntem, metod,
usül, üslup tutulan yol, gidilen yol, seçilen yol) * doğuştan gelen huy,
tabiat, içgüdüsel davranış; beceri, el çabukluğu, ustalık, iş yapma yeteneği
veya zeka
selim :
ara. * salima (sağ olmak, sağlam olmak, güvende olmak, zarar görmemek), selm
(güven, emniyet) * sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ,
sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz; erkek ismi; Kars’ın bir ilçesi
selime :
ara. * salima (sağ olmak, sağlam olmak, güvende olmak, zarar görmemek), salim
(sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen,
güvenli, eksiksiz, temiz, kurtulmuş) + e (dişil eki) ) * sağlam, güvenli, zarar
görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz
kadın; kadın ismi
selin :
tür. * sel (akıntı, akış, çağlayan, su akışı) + in (dişil isim yapım eki) * gür
akan su, bol bereketli akan su; övünç, övünme; kadın ismi
selinexor :
lat. * selectus (seçilmiş, ayıklanmış, ayrılmış, tercih edilmiş) + nuclearis
(çekirdeksel) (nucleus (çekirdek, tohum, tane) (nux, nuc (ceviz, sert kabuklu
yemiş) + leus (küçültme eki) ) + aris (ile ilgili, -a ait) ) + exportus (dışa
taşıma, ihraç) (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + portus (taşınmış,
götürülmüş) (portare (taşımak, götürmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım
eki) ) + or (-cı, yapan, eden eki) * hücre çekirdeğinden protein dışa
taşınmasını (XPO1/CRM1 yolu) seçici olarak inhibe eden, özellikle bazı kanser
türlerinin tedavisinde kullanılan antineoplastik ilacın etken maddesi
(C17H16F6N6O)
selinti :
tür. * sel (akıntı, akış, çağlayan, su akışı) + in (dönüşlü fiil eki) + ti
(isim yapım eki) * yağışlar sonucunda oluşan ufak, kısa süreli akıntı veya
küçük sel; sel sularının arkasında bıraktığı çer, çöp, çamur veya odun
parçaları
selis :
ara. * selis (akıcı, kolay, yumuşak, pürüzsüz) * Halk edebiyatında, aruz
vezninin "feilatün feilatün feilatün feilün" kalıbıyla yazılmış şiir
(özellikle gazel)
selkan :
tür. * sel (akıntı, akış, çağlayan, su akışı) + kan (damarlardaki, alyuvar,
akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat
sıvısı; soy, nesil, kök, köken) * coşkun, hareketli, enerjik kan/soy, sel gibi
gür akan kan; erkek ismi
sell :
ara. * selle (çekip çıkarmak, sıyırmak, kılıç çekmek; bir şeyi yavaşça veya
gizlice yerinden ayırmak) * çıkarma, çıkarılma, sıyırma, sıyrılma (sell
(satmak, elden çıkarmak) (ing.) )
sella :
lat. * sedere (oturmak, yerleşmek, konumlanmak, durmak, kalmak), sella
(oturulan şey, oturak; sandalye, tabure; eyer) * oturmaya yarayan araç, oturak;
sandalye, tabure; eyer; anatomi ve tıpta "eyer biçimli çukur yapı“ anlamı
(örneğin "sella turcica" (Türk eyeri) )
sella turcica :
lat. * sedere (oturmak, yerleşmek, konumlanmak, durmak, kalmak), sella
(oturulan şey, oturak; sandalye, tabure; eyer) + turcica (Türk ile ilgili)
(turc (Türk) + icus (ile ilgili, -a ait) ) * kafatasında sfenoid kemik üzerinde
bulunan, hipofiz bezinin yerleştiği eyer biçimli kemik çukuru, Türk eyeri
sella tursika :
lat. * sedere (oturmak, yerleşmek, konumlanmak, durmak, kalmak), sella
(oturulan şey, oturak; sandalye, tabure; eyer) + turcica (Türk ile ilgili)
(turc (Türk) + icus (ile ilgili, -a ait) ) * kafatasında sfenoid kemik üzerinde
bulunan, hipofiz bezinin yerleştiği eyer biçimli kemik çukuru, Türk eyeri
sellac :
ara * selc (kar, buz) * buzcu, buz satan
selle :
ara. * salle, sallet (hasır sepet) * sele, sepet, hazne
seller :
ing. * sell (satmak) + er (-cı, yapan, eden eki) * satıcı
sellüler :
lat. * cella (küçük oda, odacık, hücre, bölme) + ulus, ula (küçültme eki) +
aris (ile ilgili, -a ait) * hücrelerle ilgili olan; hücresel yapıya ait veya
hücrelerden oluşan
selm :
ara. * seleme (teslim olmak, boyun eğmek, barışa girmek, kurtulmak, selamete
ermek) * barış, sulh, esenlik, emniyet, güven, selamet, kurtuluş
selma :
ara. * seleme (teslim olmak, boyun eğmek, barışa girmek, kurtulmak, selamete
ermek), selm (barış, sulh, esenlik, emniyet, güven, selamet, kurtuluş) * barış,
sulh, esenlik, emniyet, güven, selamet, kurtuluş içinde olan
selmek :
far. * selm (barış, esenlik, güven, emniyet, kurtuluş, sükunet; yavaşlama,
geriye gitme) + mek (isim yapım ve durum eki) * Türk musikisinde, Rast ve
Hüseynİ makamlarının birbirlerine eklenmesiyle meydana getirilmiş olan, karar
sesi rast (sol), güçlü sesleri neva (re), dügah (la), ve hüseyni (mi) olan,
rast perdesinde karar kılan bir birleşik (mürekkep) makam
selmek-büzürk :
ara., far. * selm (barış, sükunet; yavaşlama, geriye gitme; geçmek, akmak,
süzülmek) (ara.) + ek (isim yapım ve durum eki) + büzürk (büyük, ulu, yüce) (bü
(küçültme, kısaltma eki) + zürg, zerg (büyük, ulu, yüce) ) (far.) + * Türk
musikisinde Büzürk makamının Selmek seyri ve çeşnisiyle birleşmesinden oluşan
birleşik (mürekkep) makam türü
selmek-hicaz :
ara. * selm (barış, sükunet; yavaşlama, geriye gitme; geçmek, akmak, süzülmek)
+ ek (isim yapım ve durum eki) + hicaz (engel, mani, bariyer) * Türk
musikisinde hicaz makamının selmek seyri ve çeşnisiyle birleşmesinden oluşan
birleşik (mürekkep) makam türü
selmek-hüseyni :
ara. * selm (barış, sükunet; yavaşlama, geriye gitme; geçmek, akmak, süzülmek)
+ ek (isim yapım ve durum eki) + huseyn (hasan (güzel, yumuşak mizaçlı, iyi,
erdemli) + eyn (küçültme eki) ) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türk
musikisinde hüseyni makamının selmek seyri ve çeşnisiyle birleşmesinden oluşan
birleşik (mürekkep) makam türü
selmek-ırak :
ara., tür. * selm (barış, sükunet; yavaşlama, geriye gitme; geçmek, akmak,
süzülmek) + ek (isim yapım ve durum eki) (ara.) + ırak (uzak) (tür.) * Türk
musikisinde ırak makamının selmek seyri ve çeşnisiyle birleşmesinden oluşan
birleşik (mürekkep) makam türü
selmek-i kebir :
ara. * selm (barış, sükunet; yavaşlama, geriye gitme; geçmek, akmak, süzülmek)
+ ek (isim yapım ve durum eki) + i (tamlama eki) + kebir (büyük) * Türk-İslam
musıkisinde özellikle teorik müzik yazmalarında (edvarlar) ve Osmanlı
musikisinin erken dönemlerinde adı geçen tiz (kebir) makam versiyonlu birleşik
bir müzik makamı
selmek-i sagiyr :
ara. * selm (barış, sükunet; yavaşlama, geriye gitme; geçmek, akmak, süzülmek)
+ ek (isim yapım ve durum eki) + i (tamlama eki) + sağiyr (küçük) * Türk-İslam
musıkisinde özellikle teorik müzik yazmalarında (edvarlar) ve Osmanlı
musikisinin erken dönemlerinde adı geçen sağir (pest/bas) makam versiyonlu
birleşik bir müzik makamı
selmek-isfahan :
ara. * selm (barış, sükunet; yavaşlama, geriye gitme; geçmek, akmak, süzülmek)
+ ek (isim yapım ve durum eki) (ara.) + isfahan (ordu, askerler, askeri kamp;
Isfahan şehri) (far.) * Türk musikisinde isfahan makamının selmek seyri ve
çeşnisiyle birleşmesinden oluşan birleşik (mürekkep) makam türü
selmek-kuçek :
ara., tür. * selm (barış, sükunet; yavaşlama, geriye gitme; geçmek, akmak,
süzülmek) + ek (isim yapım ve durum eki) (ara.) + kuçek (küçük, ufak) (tür.) *
Türk musikisinde kuçek makamının selmek seyri ve çeşnisiyle birleşmesinden
oluşan birleşik (mürekkep) makam türü
selmek-rast :
ara., far. * selm (barış, sükunet; yavaşlama, geriye gitme; geçmek, akmak,
süzülmek) + ek (isim yapım ve durum eki) (ara.) + rast (doğru, düz, uygun; eğri
olmayan, yerinde olan) (far.) * Türk musikisinde rast makamının selmek seyri ve
çeşnisiyle birleşmesinden oluşan birleşik (mürekkep) makam türü
selmek-rehavi :
ara. * selm (barış, sükunet; yavaşlama, geriye gitme; geçmek, akmak, süzülmek)
+ ek (isim yapım ve durum eki) + rehavi (rahatlıkla ilgili) (raha (rahatlamak,
ferahlamak; dinlenmek, rahatlatmak, dinlendirmek, huzur sağlamak, açıklığa
kavuşmak, gevşetmek, yumuşatmak) + vi (ile ilgili, -a ait) ) * Türk musikisinde
rehavi makamının selmek seyri ve çeşnisiyle birleşmesinden oluşan birleşik
(mürekkep) makam türü
selmek-zirgüle :
ara., far. * selm (barış, sükunet; yavaşlama, geriye gitme; geçmek, akmak,
süzülmek) + ek (isim yapım ve durum eki) (ara.) + zirgule (küçük çıngırak, def,
tef; zirve, doruk, tepe, yüksek olan) (zirg (zil, çan, küçük çan, metal
çalpara, tiz ses) + ule (küçültme eki) ) (far.) * Türk musikisinde zirgule
makamının selmek seyri ve çeşnisiyle birleşmesinden oluşan birleşik (mürekkep)
makam türü
selofan :
lat., gre. * cellula (küçük hücre, hücrecik, odacık) (cella (hücre, oda, hazne)
+ ulus, ula (küçültme eki) ) (lat.) + diaphane (saydam, içini-ardını gösteren)
(dia (arasından, içinden, boyunca; sayesinde, vasıtasıyla, yoluyla,
aracılığıyla; yüzünden, baştan başa; iki, ikiye ayrım, ikiye bölünme) +
phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek, belirmek,
ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür kılmak)
(gre.) * selülozdan yapılan, matbaacılık ve ambalaj sektöründe kağıt veya karton
yüzeylere uygulanan ince, şeffaf (saydam) koruyucu plastik film tabakası,
ambalaj filmi, şeffaf kaplama malzemesi
seloteyp :
lat., ing. * cellula (küçük hücre, hücrecik, odacık) (cella (hücre, oda, hazne)
+ ulus, ula (küçültme eki) ) (lat.) + tape (tap (tıkamak, kapatmak, örtmek;
şerit/kaplama anlamına giden kullanım gelişiminden) (ing.) * selofan bazlı
şeffaf yapışkan bant; ambalajlama ve yapıştırma işlerinde kullanılan ince,
yapışkan şerit bandı; genellikle kağıtları yapıştırma, paketleme ve ufak tefek
sabitleme işlerinde kullanılan bir yüzü yapışkanlı, ince, şeffaf bant
selp :
ara * salaba (çekip almak, sökmek, elinden zorla almak; soyup çıkarmak) * zorla
alma, kapma, gasp veya kaldırma, yok etme, kaçırma
selsebil :
ara. * sala (akmak, akarak yayılmak, akıp gitmek, taşmak, dökülmek, akıtmak,
dökmek; iletmek, göndermek), seyl (akış, akıntı) + sebil (yol, ilerleme hattı)
* İslam geleneğinde cennette bulunduğuna inanılan tatlı ve hoş içimli kaynak;
mimaride ince akışlı süslü su düzeneği, fıskiyeli çeşme veya su sebili
selsel :
ara. * seyl (akış, akıntı) + seyl * tatlı ve yumuşak su
selül :
lat. * cellula (küçük hücre, hücrecik, odacık) (cella (hücre, oda, hazne) +
ulus, ula (küçültme eki) ) * ince bir zar içinde yer alan sitoplazma ve
çekirdekten oluşan, canlının tüm yaşamsal faaliyetlerini (beslenme, solunum,
üreme gibi) tek başına gerçekleştiren temel yapı taşı, hücre
selülit :
lat. * cellula (küçük hücre, hücrecik, odacık) (cella (hücre, oda, hazne) +
ulus, ula (küçültme eki) ) (lat.) + (iltihap, enfeksiyon, hastalık anlamı veren
son ek) (gre.) * deri altı yağ dokusunun düzensiz birikmesiyle oluşan portakal
kabuğu görünümlü doku bozukluğu, bağ dokusu, deri altı iltihabı
selüloit :
lat. * cellula (küçük hücre, hücrecik, odacık) (cella (hücre, oda, hazne) +
ulus, ula (küçültme eki) ) (lat.) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli,
biçimli) (gre.) * selülozdan elde edilen, sertleştirilebilir, parlak ve yanıcı
eski plastik türü
selüloz :
lat., gre. * cellula (küçük hücre, hücrecik, odacık) (cella (hücre, oda, hazne)
+ ulus, ula (küçültme eki) ) (lat.) + ose (şeker eki; kimyasal monosakkarit
eki) (gre.) * bitki hücre çeperinin temel maddesini oluşturan lifsi organik
bileşik; kağıt, kumaş ve birçok biyolojik yapının ana yapısal maddesi
selülozik :
lat., gre. * cellula (küçük hücre, hücrecik, odacık) (cella (hücre, oda, hazne)
+ ulus, ula (küçültme eki) ) (lat.) + ose (şeker eki; kimyasal monosakkarit
eki) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (gre.) * selüloz içeren, selülozdan
oluşan veya selülozla ilgili olan, lifsi bitkisel yapı niteliği taşıyan
selva :
ara. * salva (avutulmak, teselli bulmak, kederi unutmak, gönlü ferahlamak),
salv (teselli, avuntu, gönül ferahlığı; bıldırcın kuşu) * Kur’an’da
İsrailoğullarına gönderildiği anlatılan bıldırcın; mecazen gönül ferahlığı ve
teselli veren şey
selvet :
ara. * salva (avutulmak, teselli bulmak, kederi unutmak, gönlü ferahlamak),
salv (teselli, avuntu, gönül ferahlığı; bıldırcın kuşu) + et (isim yapım eki) *
sıkıntı ve kederin azalmasıyla oluşan iç huzur; teselli, gönül rahatlığı,
rahatlama durumu, avunma, teselli, ferahlama
selvi :
far. * sarv (serv, servi ağacı; selvi) * Servigiller (Cupressaceae) familyasına
ait olan, genellikle Akdeniz ikliminde yetişen, yapraklarını dökmeyen, her dem
yeşil kalan iğne yapraklı, ince ve uzun bir yapıya sahip olan kozalaklı bir
ağaç türü
selviçe :
far * sarv (serv, servi ağacı; selvi) + çe (küçültme eki) * gemi armasında
(donanımında) makaralar üzerinden hareket eden, sabit olmayan; çekme, gerginlik
ayarı veya yük indirme-kaldırma işlerinde kullanılan oynak halat, “running
rigging” türü halat
selzede :
ara., far. * sala (akmak, akarak yayılmak, akıp gitmek, taşmak, dökülmek,
akıtmak, dökmek; iletmek, göndermek), seyl (akış, akıntı) (ara.) + zede (zarar,
ziyan; vurulmuş, etkilenmiş, maruz kalmış) (far.) * sel baskınından zarar
görmüş kişi, sele maruz kalmış kişi; su taşkını nedeniyle evi, malı veya yaşamı
zarar gören kimse
sema :
ara. * sama (yükselmek, yücelmek; gökyüzü, gök) * gök, gökyüzü, her şeyi
altında toplayan (sum, somme, Summe (toplam) (ing., fra., alm)
sema :
ara. * sem'a (duymak, işitmek, dinlemek, kulak vermek) * duyma, işitme dinleme
semaat :
ara. * sem'a (duymak, işitmek, dinlemek, kulak vermek) + at (usim yapım eki) *
dinleme, işitme, duyma, kulak verme
semacet :
ara * semaca (çirkin olmak, kaba ve itici görünmek) + et (isim yapım eki) *
kötü görünüş, çirkinlik, kaba saba oluş, nezaketsizlik; davranış veya görünüşte
hoşa gitmeyen sertlik ve uyumsuzluk hali
semafil :
gre. * sema (işaret, belirti, damga, iz, nişan) + phyllon (yaprak) * işaretli
yaprak; yaprak üzerindeki belirgin işaret, leke veya ayırt edici desen
semafor :
gre * sema (işaret, iz, nişan, sembol, simge, anlam) + phoros (taşıyan,
taşıyıcı, götüren, getiren) * işaret taşıyıcı; özellikle demiryolu ve denizcilikte
kullanılan kol/ışık/renkli sistemlerle görsel haberleşme sağlayan işaret
düzeni; gemiler arasında bayraklarla yapılan görsel haberleşme sistemi,
demiryollarındaki sinyalizasyon direği ve bilgisayar programlamadaki bir
eşzamanlılık (senkronizasyon) aracı
semaglutid :
gre. * sema (ön ek) + glukus, glykys (tatlı, şekerli) + tide (peptid yapılı
ilaç eki; aminoasit zinciri içeren biyolojik molekül) * orijinal olarak Tip 2
diyabet tedavisi için geliştirilmiş olan, GLP-1 reseptör agonisti olarak
çalışan ve kan şekeri kontrolü ile iştah düzenlenmesinde kullanılan, beyindeki
iştah merkezini baskılayarak ve mide boşalmasını geciktirerek uzun süre tok
hissetmeyi sağlayan ve deri altına enjeksiyon ile uygulanan peptid yapılı
ilacın etken maddesi (ticari ismi "Ozempic" olan ilacın etken
maddesi) (C187H291N45O59)
semaglutit :
lat. * sema (farmasötik ön ek) + glutide (glukagon benzeri peptid agonisti)
(glut (glukagon benzeri peptid sistemi ve aminoasit/peptid belirteci) + ide
(peptit türevi eki) ) * tip 2 diyabet tedavisinde ve kilo kontrolünde
kullanılan, GLP-1 hormonunun etkisini taklit ederek insülin salınımını artıran,
iştahı azaltan ve glukoz metabolizmasını düzenleyen sentetik uzun etkili peptid
analoğu ilaç maddesi
semah :
ara. * samaha (kolaylık göstermek, izin vermek, cömert olmak, bağışlamak) *
bağışlama, cömertlik, izin verme, yumuşaklık ve hoşgörü
semah :
ara. * sem'a (duymak, işitmek, dinlemek, kulak vermek) * Alev-Bektaşi
geleneğinde müzik ve ritmik hareket eşliğinde yapılan, dönme ve sema/zikir karakteri
taşıyan toplu ibadet ve manevi ritüel
semahane :
ara. * sem'a (duymak, işitmek, dinlemek, kulak vermek) (ara.) + hane (ev, yer,
mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * Mevlevilikte sema ayinlerinin
yapıldığı, müzik ve zikre eşlik eden dönüşlü ritüel tören mekânı; ayrıca genel
olarak tasavvufi sema ve zikir icrasına ayrılmış özel salon veya yapı
semahat :
ara. * samaha (cömert olmak, eli açık olmak, hoşgörmek, bağışlamak; kolaylık
göstermek, izin vermek), semahat (cömertlik, hoşgörü, eli açıklık) (semih
(cömert, eli açık, hoşgörülü, bağışlayıcı) + at (isim yapım eki) ) * cömert
olma, eli açık olma, hoşgörülü olma, bağışlayıcı olma, cömertlik, hoşgörü,
kolaylık gösterme, geniş gönüllülük, bağışlayıcılık, müsamaha ve yumuşaklık
hali; insan ilişkilerinde katı olmama, affedicilik ve toleranslı olma
semai :
ara. * sem'a (duymak, işitmek, dinlemek, kulak vermek) + i (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * dinleti; işitmeyle ilgili olan, duyarak öğrenilen
seman :
ara. * semene (şişmanlamak, yağlanmak, semirmek, semiz hale gelmek) * semiz,
yağlı, dolgun; iyi beslenmiş, semirmiş
semanin :
ara. * semaniye (sekiz, 8) + in (on katı anlamı veren ek) * seksen, 80
semaniye :
ara. * seman, semaniye (sekiz, 8, sekizli) * sekiz, 8, sekizli
semantik :
gre. * sema (işaret, iz, nişan, sembol, simge, anlam) + tikos (ile ilgili, -a
ait, gibi) * dilde kelime, işaret ve cümlelerin anlam yapısını, anlamın
oluşumunu, değişimini ve yorumlanmasını inceleyen dilbilim alanı, anlambilim
semavat :
ara. * sema (gök, gökyüzü) * gökler, semalar
semaver :
rus. * samo (kendi) + var (kaynatmak) * içinde suyu kendi kendine (kömür/ısı
sistemiyle) kaynatabilen metal çay demleme aracı; özellikle çay hazırlamada
kullanılan geleneksel sıcak su kazanı ve demleme düzeneği
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder