26 Eylül 2026 Cumartesi

şıra - takdis

şıra : far., san. * şire (süte benzer sıvı; bitki özsuyu) (şir (süt, öz süt, öz su) + e (isim yapım eki) ) (far.); kşira *sütlü bulamaç) (san.)

şırak : tür. * şırak (çarpma sesinden ses yansımalı kelime) * bir nesnenin başka bir nesneye şiddetle ve aniden çarptığında çıkardığı sert, yankılı sesi ifade eden ses yansımalı kelime

şırfıntı : tür. * çırpıntı (çırpınma, yerinde duramama, titreserek sarsılma, su yüzeyindeki hafif dalga durumu; bir şeyin hafif hafif titremesi, dalgalanması veya bir heyecan, sıkıntı durumu nedeniyle yerinde duramaması) (çırp (kesmek, vurmak, çarpmak, darbelemek) + ın (dönüşlü fiil eki) + tı (isim yapım eki) ) * hafifmeşrep, gevşek davranışlı kişi; güvenilir olmayan, ahlaki davranışları hafif ve dedikodusu çok olan kadın, hafif, güvenilmez veya toplum ahlakına/kurallarına uymayan tavırlar sergileyen kadın, işveli, oynak

şırıldamak : tür. * şırıl (su veya ince akışkanın sürekli hareketiyle oluşan yansıma ses kökü) + da (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * su küçük akıntılar halinde, kesintisiz ve hafif ses çıkararak akmak veya hareket etmek

şırıltı : tür. * şırıl (su veya ince akışkanın sürekli hareketiyle oluşan yansıma ses kökü) + tı (isim yapım eki) * suyun veya ince akışkanların küçük akıntılar halinde akmasıyla oluşan hafif, sürekli ve yumuşak ses

şırınga : gre. * syrinx (boru, kanal, kamış, tüp, flüt, oyuk; sıvı dolu boşluk) (gre.); seringue, syringue (enjektör, sıvı verme aracı) (fra.) * sıvıların vücuda verilmesi veya çekilmesi için kullanılan, iğne ve hazneden oluşan enjeksiyon (zerk) aracı, enjektör

şırlamak : tür. * şırıl (su veya ince akışkanın sürekli hareketiyle oluşan yansıma ses kökü) + a (bağlaç) + mak (fiil mastar eki) * su veya ince sıvı dar bir yerden hızla akarak hafif ve sürekli ses çıkarmak; küçük akıntılar halinde akma sesiyle birlikte hareket etmek

şırnak : far. * şejr-i nuh (Nuh'un şehri) (şehr (şehir, il, kent, vilayet) + i (tamlama eki) + nuh (Nuh) * Nuh’un şehri (Nuh'un Gemisi'nin Cudi Dağı'na oturmasının ardından tufandan kurtulanlar tarafından kurulmuş bir yer olduğu inancından)

şıvgın : tür. * çık (bir yerden dışarı gitmek; yukarı doğru ilerlemek; eksiltmek; hariç tutmak, dışarıda tutmak) + gun (sıfat yapım eki) * budanmış yaşlı ağaçların kesilen yerlerinden veya gövdeden fışkıran taze sürgün, filiz veya fidan; rüzgarla ve genellikle kar veya yağmurla karışık bir şekilde sert yağan yağış, fırtına veya tipi, çıvgın

şia : ara. * şia (taraftarlar, grup, yandaşlar, yardımcılar, topluluk) * İslam’da Hz. Ali ve Ehl-i Beyt’in liderliğini dini ve siyasi otorite olarak kabul eden topluluk ve bu inanca dayalı mezhep

şiab : ara. * şube (kol, dal, kısım, kesim, bölüm) * kollar, dallar, kısımlar, bölümler; bir şeyin ana gövdesinden ayrılan kolları, dalları veya alt bölümleri; ayrıca dağ ve vadilerdeki ayrılmış geçitler, kollar, yollar, patikalar, şubeler

şiar : ara. * şara (bilmek, hissetmek, sezmek, farkına varmak) * belirti, parola, simge, sembol, işaret, kod, ayırıcı özellik; benimsenen ilke veya düşünüş tarzı, bir kimsenin veya topluluğun benimsediği, hayatı boyunca izinden gittiği temel ilke, ülkü, düstur veya parola

şiat : ara. * şia (taraftarlar, grup, yandaşlar, yardımcılar, topluluk) * İslam’da Hz. Ali ve Ehl-i Beyt’in liderliğini dini ve siyasi otorite olarak kabul eden topluluk ve bu inanca dayalı mezhep

şibh : ara. * şabaha (benzemek, benzer görünmek, aynısı gibi olmak, ayırt edilememek), teşbih (benzetme), muteşabih (benzer, benzeyen) * benzeme

şibolet : ibr., ara. * sibbolet (başak; akıntı, sel, su akıntısı, sel yatağı) (ibr.); sunbul (başak, salkım, sümbül) (ara.) * İbrani Bible anlatılarında bir topluluğu diğerinden ayırmak için telaffuz testi olarak kullanılan parola niteliğindeki kelime; İbrani Bible'ın Hakimler suresinin 12

şidad : ara. * şedde, şadda (bağlamak, kuvvetlendirmek, güçlendirmek, sıkılaştırmak), şedid (güçlü, kuvvetli, şiddetli, sert, katı, yeğin) * güçlüler, kuvvetliler, sertler, katılar, yeğinler, şiddetliler

şiddet : ara. * şedde, şadda (bağlamak, kuvvetlendirmek, güçlendirmek, sıkılaştırmak) + et (isim yapım eki) * güç ve baskının aşırı derecede artmasıyla ortaya çıkan sertlik ve zorlayıcılık hali; fiziksel, psikolojik veya toplumsal düzeyde zarar verici güç kullanımı veya baskı durumu

şifa : ara. * şafa (iyileşmek, sağlık bulmak, şifa bulmak; iyileştirmek, sağlık vetmek, şifa vermek), şafi (iyileştiren, sağlık veren, sağlığına kavuşturan, şifa veren) * hastalık veya rahatsızlığın sona ermesiyle sağlığın yeniden kazanılması durumu; iyileştirici etki veya tedavi sonucu oluşan sağlık hali, iyileşme, hastalığın ortadan kalkması, sağlık bulma

şifacı : ara. * şafa (iyileşmek, sağlık bulmak, şifa bulmak; iyileştirmek, sağlık vetmek, şifa vermek), şifa (iyileşme, sağlık bulma), şafi (iyileştiren, sağlık veren, sağlığına kavuşturan, şifa veren), şifa (hastalık veya rahatsızlığın sona ermesiyle sağlığın yeniden kazanılması durumu; iyileştirici etki veya tedavi sonucu oluşan sağlık hali, iyileşme, hastalığın ortadan kalkması, sağlık bulma) + cı (yapan, eden eki) * bitkisel, geleneksel veya halk yöntemleriyle hastalıkları iyileştirmeye çalıştığına inanılan kişi; tedavi edici uygulamalar yapan kimse

şifahen : ara. * şef (çift, ikili; dudak), şefejlh (dudak), şifah (dudaklar) + en (zarf eki; olarak) * yazılı olmayan, sözlü olarak, ağızdan söylenerek yapılan (iletişim veya bildirim biçimi), sözle ifade edilerek gerçekleştirilen

şifahi : ara. * şef (çift, ikili; dudak), şefejlh (dudak), şifah (dudaklar) + i (ile ilgili, -a ait) * yazılı olmayan, sözlü olarak yapılan, ağızdan aktarılan, konuşmaya dayalı (iletişim veya ifade biçimi), sözel

şifon : fra. * chiffon (ince, hafif kumaş; tül benzeri dokuma) * ince, yarı saydam, hafif ve dökümlü yapıya sahip, genellikle kadın giyiminde kullanılan kumaş türü

şifoniyer : fra. * chiffonnier (chiffon (ince, hafif kumaş; tül benzeri dokuma) + ier (-lık, yer eki) ) * çekmeceli dolap; küçük eşyaların konulduğu mobilya; giysi ve küçük ev eşyalarının düzenli şekilde saklanması için kullanılan, çekmeceli dolap türü mobilya

şifre : fra., ara * chiffre (sayı, rakam; gizli işaret sistemi, kod) (fra.); sifr (boşluk, sıfır; rakam değeri olmayan işaret), cifir (sayı, rakam) (ara.) * bilgiye erişimi gizlemek veya sınırlandırmak için kullanılan harf, sayı veya sembollerden oluşan gizli kod sistemi, kod (cypher, chiffre, Chiffre, Ziffer (sayı, kod) (ing., fra., alm.) )

şift : ing. * shift (değiştirmek, kaydırmak, yer değiştirmek) * bir durumu, konumu veya görevi başka bir yere veya zamana kaydırma, değiştirme; vardiya; bilgisayar ve klavye bağlamında genellikle büyük harf veya alternatif k

şigella : jap., lat. * Shigella (bakteri cinsi adı) (Shiga (Japon bakteriyolog Kiyoshi Shiga’dan) (jap.) + ella (küçültme eki) (lat.) * dizanteriye yol açan, bağırsak enfeksiyonu oluşturan Gram-negatif bakteri cinsi

şigelloz : jap., lat., gre. * Shigella (bakteri cinsi adı) (Shiga (Japon bakteriyolog Kiyoshi Shiga’dan) (jap.) + ella (küçültme eki) (lat.) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) * Shigella bakterilerinin neden olduğu, genellikle ishal, karın ağrısı ve ateşle seyreden bağırsak enfeksiyonu, basilli dizanteri

şihab : ara. * şahaba (parlamak, alevlenmek, yanmak; fışkırmak), şihab (kıvılcım), inşihab (parlama, alevlenme, yanma; fışkırma; coşma, heyecanlanma (mecazi) ) * gökyüzünde görülen ışıklı meteor, kayan yıldız, gök taşı; parlak yıldız; kıvılcım; parlak ve kısa süreli görülen ışık veya ateş parıltısı

şihabi zurna : ara., far. * şihab (gökyüzünde görülen ışıklı meteor, kayan yıldız, gök taşı; parlak yıldız; kıvılcım; parlak ve kısa süreli görülen ışık veya ateş parıltısı) + i (ile ilgili, -a ait) (ara ) + surnay, zurna (düğün borusu, şenlik çalgısı; nefesli çalgı) (sur (düğün, şenlik, şölen) + nay (kamıs, boru, tüp, kanal) ) (far.) * Anadolu’da bazı bölgelerde kullanılan, güçlü ve tiz sesli zurna türü

şihat : ara. * şeyh (yaşlı kişi, ihtiyar, kabile reisi, bilgin, bilge, lider) + at (isim yapım ve durum eki) * şeyhlik; ihtiyarlık, yaşlılık; şeyhin hali veya makamı

şii : ara. * şia (taraftarlar, grup, yandaşlar, yardımcılar, topluluk) * İslam’da Hz. Ali ve Ehl-i Beyt’in liderliğini dini ve siyasi otorite olarak kabul eden topluluk ve bu inanca dayalı mezhep

şiir : ara. * şaara (sezmek, farkına varmak, kavramak, algılamak; şiir söylemek, şiir yazmak, şairlik yapmak) * duygu, düşünce, sembol, imge, ritim, uyum içeren ve düzyazıdan farklı niteliklere haiz yazın türü

şikak : ara. * şakka (yarmak, yarılmak, ayırmak, bölmek, ikiye bölmek, çatlamak, çatlatmak, parçalanmak) * yarılma, ayrılma, bölünme, çatlama, parçalanma; nifak, ikilik, ittifaksızlık, ayrılık

şikal : ara. * şakala (ölçmek, biçim vermek, şekillendirmek, dengelemek, bağlamak) * bağ, köstek, zincir, kelepçe (shackles, Schelle (kelepçe, pranga) (ing., alm.)

şikar : far. * şikaridan, şikerden (avlamak, yakalamak; takip etmek, peşinden gitmek) * av, avlanan hayvan, ganimet

şikayet : ara. * şaka (sıkıntı çekmek, şikayet etmek; şikayet ettirmek, rahatsız ve mutsuz etmek, sıkıntı vermek, gücendirmek), şekve (rahatsız olma, mutsuz olma, sıkıntı çekme, gücenme, şikayet), meşakkat (zorluk, sıkıntı), muşteki (şikayet eden, yakınan) * yakınma, sızlanma, dert anlatma, bir durumdan memnun olmama halini dile getirme; haksızlık, rahatsızlık veya zarar gördüğünü bildirme amacıyla yapılan başvuru veya sözlü/yazılı ifade

şikayetname : ara. , far. * şikayet (yakınma, sızlanma, dert anlatma, bir durumdan memnun olmama halini dile getirme; haksızlık, rahatsızlık veya zarar gördüğünü bildirme amacıyla yapılan başvuru veya sözlü/yazılı ifade) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * bir kişi, kurum veya durum hakkında şikâyet ve yakınmaların yazılı olarak bildirildiği mektup veya dilekçe türü; özellikle Osmanlı’da resmi makamlara sunulan şikayet yazısı

şike : fra. * chiquer (hile yapmak, kandırmak, numara yapmak; çiğnemek), chiqué (hile, aldatma; sahte, düzmece) * spor müsabakalarında sonucu etkilemek amacıyla yapılan gizli anlaşma, hileli düzenleme veya maç sonucunu manipüle etme eylemi

şikemperver : far. * şikem (karın, mide) + parvar, perver (besleyen, büyüten, yetiştiren, koruyan, seven, sever) * yemeğe, içmeye ve özellikle lezzetli yiyeceklere düşkün olan; çok yiyip içmeyi seven, iştahı güçlü kimse, obur, gurme

şikeste : far. * şikan (kırmak, ezmek, parçalamak) + aste (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kırık, kırılmış, parçalanmış, ezik; gücenik, gücenmiş, kırgın, üzgün, kederli; yenik, mağlup

şikvet : ara. * şakiya (bedbaht olmak, mutsuz olmak, talihsiz olmak) * dert anlatma, sitem etme, bir durumdan dolayı yakınma, yakınma, sızlanma, şikayet; şanssızlık, talihsizlik, bahtsızlık, mutsuzluk, sefalet, dert, keder, sıkıntılı yaşantı; azgınlık

şil : gre. * khein (dökmek, akıtmak, fışkırtmak), khylos (sıvı, öz su, sindirilmiş sıvı, salgı, lenfatik yağlı sıvı, şilüs) (gre.); chylus (lat.) * bağırsaklardaki sindirilmiş besinlerin oluşturduğu, içinde besinlerin yağlarından oluşan yağ damlacıkları bulunan süt beyazı lenf sıvısı, akkan, keylus

şilan : far. * şilan (dağ gülü; kuşburnu bitkisi; ziyafet) * yabani gül, dağ gülü, yabani çiçek; kuşburnu bitkisi; ziyafet, yemek, şölen; kadın ismi

şilding : ing. * shield (kalkan, koruyucu) + ing (-lama, isim yapım eki) * elektronik devrelerde veya kablolarda, istenmeyen elektromanyetik girişimleri önlemek veya azaltmak için kullanılan metalik veya iletken kalkan veya kaplama işlemi; devreyi dış parazitlerden koruma yöntemi

şile : gre. * Aschil, Philee (gre.); şila (bir çeşit seyrek dokulu pamuklu bez) * ballıbabagillerden, kuru yerlerde yetişen, saksıda da yetiştirilebilen, küçük yapraklı, pembe çiçekli, güzel kokulu bir bitki, mercanköşk; ince dokulu pamuklu kumaş; İstanbul’un Karadeniz kıyısındaki bir ilçesi

şilem : ing., fra. * slam (sert çarpma, kapı çarpması; ani ve güçlü vurma; çarpmak, vurmak) (ing.); chelem (fra.) * briç oyununda bir tarafın, mümkün olan tüm elleri (çoğunlukla 13 elin tamamını veya en az 12-13 elin büyük çoğunluğunu) alarak yaptığı, rakibe neredeyse hiç el bırakmadan veya en çok bir el vererek kazandığı oyun ve en yüksek başarı

şilep : alm., fra. * schleppen (sürüklemek, sürükleyerek götürmek, ağ veya tekne çekmek), Schleppe (römorkör, çeken/sürükleyen nehir teknesi) (alm.); chaloupe (küçük tekne, küçük sandal, filika) (fra.) * küçük deniz taşıtı, sandal veya yardımcı gemi; özellikle liman içinde yük ve yolcu taşıyan küçük tekne türü, yük gemisi

şili : ink., que. * chiri (soğuk) (And Dağları'ndaki soğuk bölgelere atfen) * Güney Amerika’nın batı kıyısında, kuzeyinde Peru, kuzeydoğusunda Bolivya, doğusunda Arjantin bulunan ve batısını Büyük Okyanus’un sınırladığı uzun ve dar bir ülke

şilin : ing. * shilling (eski İngiliz para birimi) * Birleşik Krallık ve bazı İngiliz Milletler Topluluğu ülkelerinde tarihsel olarak kullanılan, günümüzde büyük ölçüde tedavülden kalkmış para birimi; 1 sterlinin 20’de 1’ine karşılık gelen eski değer ölçüsü

şilotoraks : gre. * khein (dökmek, akıtmak, fışkırtmak), khylos (sıvı, öz su, sindirilmiş sıvı, salgı, lenfatik yağlı sıvı, şilüs) (gre.); chylus (lat.) + thorax (göğüs kafesi, göğüs boşluğu) (gre.) *

şilöz : gre. * khein (dökmek, akıtmak, fışkırtmak), khylos (sıvı, öz su, sindirilmiş sıvı, salgı, lenfatik yağlı sıvı, şilüs) (gre.); chylus (lat.) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) * şilüs (lenfatik kökenli, süt beyazı görünümlü yağlı sıvı) ile ilgili olan; içinde şilüs bulunan veya şilüs özellikleri gösteren (örneğin “şilöz sıvı”, “şilöz efüzyon”)

şilt : alm. * Schild (kalkan, levha, arma) (alm.); shield (kaljan, siper, zırh, koruma; arma) (ing.) * üzerinde yazı veya arma bulunan levha; özellikle ödül, onur veya hatıra amaçlı verilen plaket

şilte : far. * çilta (katmerli battaniye, katmerli kumaştan yapılan asker giysisi/zırh) * yatakların üzerine serilerek konforu artıran veya yer minderi olarak kullanılan, içi elyaf, yün veya pamuk gibi malzemelerle doldurulmuş ince döşek veya minder niteliğindeki yumuşak katman, yumuşak döşek, ince yatak örtüsü; parke veya zemin kaplamalarının altına serilen, ısı ve ses yalıtımı sağlayan, darbe emici malzeme

şimal : ara. * şimal (sol, sol taraf; kuzey, kuzey yönü) * insan vücudunda kalbin bulunduğu tarafa göre sağın karşıtı yönü ifade eden yön; harita üzerinde doğunun karşısında yer alan taraf; sağın karşıtı yön, batı yönüne göre sol taraf; güneşin az göründüğü, genellikle soğuk iklimlerle ilişkilendirilen yön; dört ana yönden (doğu, batı, kuzey, güney) biri olan ve haritalarda yukarı tarafı temsil eden coğrafi yön

şimdi : tür. * uş (işte) + imdi (şu an) * konuşma anında içinde bulunulan zamanı ifade eden zaman zarfı; içinde bulunulan şu anki zaman dilimi

şimendifer : fra. * chemin (yol) + de (tamlama bağlacı) + fer (demir) * demiryolu; raylar üzerinde hareket eden, buharlı veya motorlu sistemle çalışan kara ulaşım aracı; tren sistemi ile çalışan demiryolu taşıtı

şimiotaksi : gre. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme) (khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki) ) (gre ); kimya (ara.) + tassein, tasson (düzenlemek, sıralamak, dizmek, sınıflandırmak, vergi tayin etmek), taxis (düzen, düzenleme, sıralama, dizim, dizme, sıra, diziliş, hareket, yönelme, düzenli hareket) * canlı hücre veya mikroorganizmaların kimyasal uyaranlara doğru veya onlardan uzaklaşarak yönelerek hareket etmesi olayı

şimiotropizm : gre. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme) (khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki) ) (gre ); kimya (ara.) + tropismos (yönelme, dönme, eğilim) (trepein (çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek, değiştirmek), tropos (dönüş, dönme, çevrilme, değişim, tepki; biçim, şekil; yanıt; yönelen, etki eden; esnek, bir kenara çevrilebilir) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) ) * bitkilerin veya canlı yapıların kimyasal uyaranlara bağlı olarak büyüme veya yön değiştirme eğilimi gösterdiği biyolojik tepki durumu

şimşek : tür. * süg (yıldız kaymak, ışık saçmak, parıldamak) + şek (isim yapım eki) * gök gürültülü fırtınalarda bulutlar arasında veya bulut ile yer arasında ani elektrik boşalması sonucu oluşan parlak ışık olayı

şimşir : far * şimşar, şimşad (kılıç; yoğun, sert ve sarımsı odunlu herdem yeşil çalı veya ağaç türü) * Buxaceae (şimşirgiller) familyasından olan, genellikle Akdeniz ve Avrupa’da yetişen, yapraklarını hiç dökmeyen, kerestesinden yararlanılan, odunu sert ve dayanıklı olduğu için süs bitkisi, çit bitkisi ve çeşitli ahşap işlerinde kullanılan herdem yeşil bitki türü

şimşirgiller : far * şimşar, şimşad (kılıç; yoğun, sert ve sarımsı odunlu herdem yeşil çalı veya ağaç türü) + gil (soy, nesil, kan bağı, aile, familya, tür, cins belirten ek) + ler (çoğul eki) (tür.) * şimşir (Buxus) cinsini içine alan, genellikle herdem yeşil çalı ve küçük ağaçlardan oluşan bitki familyası; çiçekli bitkiler arasında odunsu yapılı türleri kapsayan taksonomik grup, Buxaceae

şin : ara. * şın (ش) * Arapça alfabedeki 21. harf)

şinanay : tür. * şin (ses yansıması, neşe/tempo unsuru) + anay (ünlem, ezgi tamamlayıcı kalıp) * halk türkülerinde ve oyun havalarında ritmi güçlendirmek veya neşe ifadesi katmak için kullanılan anlamsız ancak ezgisel değeri olan ünlem niteliğinde söz kalıbı

şinas : far. * şinas (tanıyan, bilen; aşina olan) * bir kişiyi, bir şeyi veya bir durumu iyi tanıyan, aşina olan, bilgi ve tecrübe sahibi kimse

şinasi : far. * şinas (tanıyan, bilen; aşina olan) + i (ile ilgili, -a ait) * bilgi sahibi olan, bir konuda anlayış ve kavrayış geliştirmiş (kimse)

şinaver : far. * şinab, şinav (kulaç atmak, yüzmek) * suda yüzen, yüzücü; yüzgeç

şinik : gre. * khoinix (tahıl ölçüsü, özellikle buğday için kullanılan küçük hacim ölçüsü; kölelere verilen günlük tayın/yevmiye) (gre.); şinik (tahıl ölçü birimi; genellikle buğday ve arpa için kullanılan hacim ölçüsü) (tür.) * Antik Yunan dünyasında bir kişinin günlük tahıl ihtiyacını karşılayacak miktarı ifade eden, yaklaşık 1 litreden biraz fazla olduğu kabul edilen hacim ölçü birimi; tarım ürünlerinin özellikle tahılların ölçülmesinde kullanılan, yörelere göre miktarı değişebilen eski hacim ölçü birimi

şinto : jap. * şinto (kamilerin yolu) (şin (kamiler, üst boyut varlıkları) + to (yol) ) * Japon inanç sisteminde "kami" adı verilen melek, cin vb. gibi farklı boyut varlıklarına tapınma

şintoizm : jap., gre. * şinto (kamilerin yolu) (şin (kamiler, üst boyut varlıkları) + to (yol) ) (jap.) + ismos (isim yapım ve durum eki) (gre.) * her varlığın ruhu olduğuna inanılan, "kami" olarak adlandırılan melek, cin vb. gibi farklı boyut varlıklarına belli ritüeller ile tapınılan, Japonya’ya özgü, doğa ruhları ve atalara saygı üzerine kurulu çok tanrılı inanç sistemi

şipşak : tür. * şip (hızlı, ani anlamında ses yansımalı kelime) + şak (vurma, çarpma sesi) * çok kısa sürede, göz açıp kapayıncaya kadar olan zamanda gerçekleşen, acele ve hızlı biçimde yapılan eylemi ifade eden zarf niteliğinde ses yansımalı (onomatopeik) kelime

şipşirin : far. * şip (pekiştirme ön eki) + şirin (tatlı, hoş, sevimli; güzel, cazibeli) * görünüşü veya tavrı hoş, sevimli olan, insan üzerinde sıcaklık uyandıran nitelikte olan, estetik olarak beğenilen küçük ve zarif yapıya sahip olan

şi'r : ara. * şi'r (sezmek, kavramak, algılamak) * duygu, düşünce, sembol, imge, ritim, uyum içeren ve düzyazıdan farklı niteliklere haiz yazın türü

şir : far. * şir (aslan) * kedigillerden (felidae), Afrika’da yaşayan, koyu sarı renkli, erkeğinin boynunda yele bulunan, büyük ve çok güçlü, yırtıcı bir memeli hayvan

şira : ara. * şara, şira (satın almak), muşteri (iştira eden, satın alan) * satın alma, satın alınma

şi'ra : gre., ara. * serios (parlak, yakıcı, kavurucu) (gre.); şi'ra (Sirius) * Büyük Köpek Takımyıldızı'nda yer alan, gece göğünün en parlak yıldızı olan Sirius; Alpha Canis Majoris adıyla da bilinen çift yıldız sistemi, Sirius yıldızı, nurlu yıldız; giz, gizem, göbek deliği, ruh

şiran : far. * şiran (aslanlar) (şir (aslan) + an (-lar, çoğul eki) * Gümüşhane’nin bir ilçesi

şiraz : far. * şiraz (ilik dikişi, bordür dikişi veya kitabın sırt dikiş; güzel yerleşim, sır şehri) * kitap cildinde forma yapraklarını birbirine bağlayan dikiş bölümü; cildin sırt kısmını oluşturan bağlantı şeridi; Türk musikisinde ve geleneksel Azerbaycan müziğinde (Muğam) kullanılan, temel yapısı Çargah (do) perdesi üzerine aktarılmış Zîrguleli Hicaz makamı dizisi ile Dügah (la) perdesi üzerindeki dizilerin birleşiminden oluşan, farklı özelliklere sahip iki müzik sistemi

şiraze : far. * şiraz (ilik dikişi, bordür dikişi veya kitabın sırt dikiş; güzel yerleşim, sır şehri) + e (isim yapım eki) * kitap cildinde forma yapraklarını bir arada tutan dikişli sırt bölümü; bir yapının veya düzenin bütünlüğünü sağlayan temel bağlayıcı unsur (mecazi)

şirb : ara. * şaraba, şariba (içmek), meşrubat (içecekler) * içme; içirme nöbeti

şirden : far. * şir (süt) + dan (tutan, alan, taşıyan, kap, muhafaza eden, bulunduran) * geviş getiren hayvanların dördüncü mide bölümü; özellikle peynir yapımında kullanılan pıhtılaştırıcı enzimin elde edildiği mide kısmı

şirdil : far. * şir (aslan) + dil (kalp, yürek, gönül) * aslan yürekli; cesaretli, cesur, cüretkar

şirin : far. * şir (aslan; süt) + in (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hoş, tatlı, sevimli, sempatik

şirk : ara. * şaraka (yarmak, ayırmak, bölmek; ortak olmak, ortak koşmak, ortak etmek), müşrik (ortak koşan) * ortak etme, ortak koşma, ortaklık (shirk (yan çizmek, kaçınmak) (ing.) )

şirket : ara. * şaraka (yarmak, ayırmak, bölmek; ortak olmak, ortak koşmak, ortak etmek), şirk (ortak etme, ortak koşma, ortaklık) + et (isim yapım eki) * ortaklık, ortak olma; ortakların belirli bir amacı gerçekleştirmek üzere sermaye, emek veya her ikisini bir araya getirerek oluşturduğu ticari veya hukuki kuruluş

şirpençe : far. * şir (arslan) + pence (tırnaklı hayvan ayağı, kavrayan beşli) (penc (beş) + e (-ci, gibi olan) ) * el veya ayak parmaklarında, özellikle tırnak çevresinde gelişen, şiddetli ağrı ve iltihapla seyreden çıban türü; tıpta karbonkül olarak bilinen deri enfeksiyonu

şirret : ara. * şerr (kötülük, fenalık, zarar, uğursuzluk, kötülük, fenalık veya zarar niteliği taşıyan (durum veya davranış) * kötülük, taşkınlık, azgınlık, hiddet; öfkeli, geçimsiz ve saldırgan davranışlar sergileyen, kötülük etmeye eğilimli (kimse)

şirürji : gre. * kheirourgia (cerrahi) (kheir (el) + ergia (iş durumu, çalışma durumu, eylemsellik) (ergos, ergon (iş, çalışma, eylem) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.); chirurgie (fra.) * el ile yapılan iş, el işi; hastalıkların, yaralanmaların ve doğumsal bozuklukların ameliyat yoluyla tedavisini konu alan tıp dalı, cerrahi, ameliyat

şirvan : far. * şir (aslan) + van (yer, yurt) * aslanlar diyarı; Siirt’in bir ilçesi

şiryan : ara. * şer (yol, hat) + iyan (ile ilgili, -a ait) * kalpten temiz kanı vücudun diğer bölgelerine taşıyan damar, kırmızı kan damarı, atardamar, arter

şirzime : ara. * şirzime (küçük ve önemsiz insan topluluğu, azınlık güruh, herhangi bir şeyin küçük bir parçası) * düzeni ve birliği olmayan, dağınık ve uyumsuz kişiler topluluğu, bir araya gelmiş değersiz, uyumsuz grup veya kalabalık, topluluk, güruh

şist : alm. * Schist (ince tabakalı, pul pul) * ince taneli minerallerin belirgin tabakalar halinde dizilmesiyle oluşan, kolayca pul pul ayrılabilen metamorfik kayaç türü

şistozoma : gre. * skhistos (yarılmış, bölünmüş, çatlamış, yarık, çatlak) + soma (vücut, gövde, cisim, beden, nesne, yapı; topluluk, toplum veya cemiyet) * kan damarlarında yaşayan, insan ve hayvanlarda şistozomiyazis (bilharziasis) hastalığına yol açan parazitik yassı solucan cinsi

şistozomia : gre. * skhistos (σχιστός; yarılmış, çatlak) + soma (vücut, gövde, cisim, beden, nesne, yapı; topluluk, toplum veya cemiyet) + eia (isim yapım ve durum eki) * şistozom türü parazitlerin neden olduğu, kan damarlarını tutan hastalık

şistozomiyazis : gre. * skhistos (σχιστός; yarılmış, çatlak) + soma (vücut, gövde, cisim, beden, nesne, yapı; topluluk, toplum veya cemiyet) + eia (isim yapım ve durum eki) + iasis (isim yapım ve hastalık eki) * şistozom türü parazitlerin neden olduğu, kan damarlarını tutan hastalık, şistozomia

şiş : tür. * şiş (şişmek, kabarmak, hacimce artmak, dolup gerilmek) * ince ve sivri metal veya tahta çubuk, et vb. pişirmede kullanılan araç; vücutta sıvı birikimi veya gaz nedeniyle oluşan kabarma ve hacim artışı durumu

şişe : far. * şişe (cam, cam kap; parlak, saydam madde) * sıvı, ilaç veya içecek gibi maddeleri saklamak ve taşımak için kullanılan, genellikle camdan yapılmış dar ağızlı kap

şişhane : far. * şeş (altı, 6) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * altı delikli/yuvalı; İstanbul'un bir semti (Osmanlı döneminde, namlusunda altı adet yiv-set (altı oyuk/şiş) bulunan silahların üretildiği yer olmasından)

şişkin : tür. * şiş (şişmek, kabarmak, hacimce artmak, dolup gerilmek) + kin (sıfat yapım eki) * hacminin üzerine çıkmış, kabarmış, dolgun veya içi gaz veya sıvı birikimi nedeniyle genişlemiş durumda olan

şişko : tür. * şiş (şişmek, kabarmak, hacimce artmak, dolup gerilmek) + ko (sıfat yapım eki) * hacminin üzerine çıkmış, kabarmış, dolgun veya içi gaz veya sıvı birikimi nedeniyle genişlemiş durumda olan

şişlemek : tür. * şiş (şişmek, kabarmak, hacimce artmak, dolup gerilmek; ince uzun metal çubuk, ince ve sivri çubuk, delici alet) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * ince ve sivri bir aletle delmek, saplamak veya bir şişe geçirerek sabitlemek, et veya benzeri gıdaları şişe geçirerek pişirmeye hazırlamak

şişli : tür. * şiş (şişmek, kabarmak, hacimce artmak, dolup gerilmek; ince uzun metal çubuk, ince ve sivri çubuk, delici alet) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) * İstanbul’un bir ilçesi (bölgede şiş yapımıyla uğraşan ve "Şişçiler" olarak bilinen bir ailenin konağından)

şişman : tür. * şiş (şişmek, kabarmak, hacimce artmak, dolup gerilmek) + man (sıfat yapım eki) * hacminin üzerine çıkmış, kabarmış, dolgun veya içi gaz veya sıvı birikimi nedeniyle genişlemiş durumda olan

şişmek : tür. * şiş (şişmek, kabarmak, hacimce artmak, dolup gerilmek) + mek (fiil mastar eki) * bir şey içinde gaz, sıvı veya basınç artışı nedeniyle hacimce büyümek, kabarmak veya vücudun herhangi bir bölgesi normalden daha dolgun ve kabarık hale gelmek

şiştaz : gre. * skhistos (yarılmış, bölünmüş, çatlamış, yarık, çatlak) + asis (isim yapım ve durum eki) * bir yapının yarılmış, çatlamış veya ikiye ayrılmış olma durumu

şit : ibr., aram. * şit (yerine konulan, yerine verilen) * Hz. Âdem ile Hz. Havvâ’nın Hâbil’in ölümünden sonra doğan ve onun yerine geçtiği kabul edilen oğlu, bazı İslamî kaynaklarda peygamber olarak kabul edilen ve insanlığa tevhid inancını ve ahlaki öğretileri aktardığı rivayet edilen figür

şita : ara. * şita (kış, kış mevsimi) * yılın soğuk, yağışlı ve düşük sıcaklıklarla karakterize edilen mevsimi, sonbahar ile ilkbahar arasında kalan dönem

şiva : san. * şiva (uğurlu, hayırlı, bereketli, iyi talih getiren) * Hinduizm’de evrenin yok oluşu ve yeniden oluşumu döngüsünü temsil eden, yıkım, dönüşüm, meditasyon ve kozmik düzen ile ilişkilendirilen başlıca tanrılardan biri

şivaz : ara. * şuvaz (dumansız ateş alevi, saf alev, alev, kor alevi, dumansız şiddetli ateş) * duman çıkarmadan yükselen, yoğun sıcaklık ve ışık yayan, genellikle gaz veya ateşin şiddetli ve parlak formunu ifade eden alev türü, Kur’an’da gök ve yer unsurlarına atfedilen yakıcı ateş

şive : far. * şive (tarz, üslup, söyleyiş biçimi) * bir dilin veya konuşmanın bölgelere, topluluklara veya kişilere göre sesletim, vurgu ve söyleyiş özellikleri bakımından gösterdiği ayırt edici kullanım tarzı

şivenüma : far. * şive (tarz, üslup, yöntem, eda) + nama (göstermek, sergilemek), nüma (gösteren, görünüş veren, ortaya koyan, sergileyen) * Türk musikisinde Saba ve Ferahfeza makamlarının birleşiminden oluşan, güçlü perdesi Çargah olan birleşik (mürekkep) bir makam

şiyete : ara. * şiyet (renk izi, benek, alaca işaret) * bir şeyin üzerinde doğal olarak bulunan renk farklılığı, leke veya benek şeklinde görülen işaret, özellikle hayvanlarda kürk veya derideki alacalı renk dağılımı veya ayırt edici renk lekesi, alaca

şizm : gre. * skhisma (yarılma, ayrılma, bölünme) (skhizein (kesmek, yarmak, ayırmak, bölmek, parçalamak) + ma (isim yapım eki) ) + ismos (durum, akım, öğreti eki) * bir din, mezhep, topluluk veya kuruluş içinde görüş ayrılığı nedeniyle ortaya çıkan bölünme durumu

şizoaffektif : gre., lat. * skhizein (skhizein (kesmek, yarmak, ayırmak, bölmek, parçalamak) (gre.) + affectus (etki, duygu) (afficere (etkilenmek, duygulanmak) (ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek), fectus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş) ) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * hem şizofreniye özgü belirtileri hem de belirgin duygudurum bozukluğu belirtilerini birlikte gösteren ruhsal hastalıkla ilişkili olan veya bu hastalığa özgü nitelik taşıyan

şizofren : gre. * skhizein (kesmek, yarmak, ayırmak, bölmek, parçalamak) + phren (zihin, akıl, idrak) * zihin bütünlüğünü kaybetmiş, düşünce, duygu ve algı süreçlerinde parçalanma yaşayan, akli kontrolünü yitirmiş olan

şizofreni : gre. * skhizein (kesmek, yarmak, ayırmak, bölmek, parçalamak) + phrenia (zihinsel durum, akli durum, akıl işlevi, akıl sağlığı) (phren (zihin, akıl, idrak) + eia (isim yapım ve durum eki) ) (şizofreni, zihnin yarılması, zihnin kesilmesi) * gerçeklerle olan ilişkilerin büyük ölçüde azalması, sanrıların başlaması, düşünce, duygu ve davranışlarda önemli bozulmaların ortaya çıkması gibi belirtiler gösteren bir ruh hastalığı (scissors, ciseau, Schere (makas, bir çizgi halinde kesen alet) (ing., fra., alm.), cease, cesser (kesmek, durdurmak), chisel, ciseler (kalem keski, kalem, yontmak) (ing., fra.) )

şizogoni : gre. * skhizein (kesmek, yarmak, ayırmak, bölmek, parçalamak) + gone (doğurma, üreme, soy meydana getirme, soy, döl, tohum, döl, düğüm, yumru, yumurtalık, testis, erbezi, üreme maddesi) + eia (isim yapım ve durum eki) * tek hücreli bazı canlılarda çekirdeğin art arda bölünmesini izleyen sitoplazma bölünmesiyle çok sayıda yeni bireyin oluştuğu eşeysiz üreme biçimi

şizoid : gre. * skhizein (kesmek, yarmak, ayırmak, bölmek, parçalamak) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * toplumsal ilişkilere ilgi duymama, yalnızlığı tercih etme, duygusal anlatımı sınırlı tutma, övgü ve eleştiriye karşı belirgin kayıtsızlık gösterme, içe dönük kişilik yapısı gibi süreklilik taşıyan özelliklerle belirginleşen, kişinin düşünce, duygu ve davranış örüntüsünü etkileyen kişilik bozukluğu olan kimse

şizokarp : gre. * skhizein (kesmek, yarmak, ayırmak, bölmek, parçalamak), skhizos (kesik, kesilmiş, yarık, bölünmüş) + karpos (meyve, tohum) * olgunlaştığında kendiliğinden ayrılarak birden fazla tek tohumlu parçaya (merikarp) bölünen, özellikle Apiaceae (maydanozgiller) ve bazı Malvaceae türlerinde görülen kuru meyve tipi, ayrılgan meyve

şizont : gre. * skhizein (kesmek, yarmak, ayırmak, bölmek, parçalamak) + ontos (var olan, varlık, canlı, oluşum halindeki varlık) * çoklu bölünme sürecine girmiş tek hücreli parazitin çekirdeği art arda bölünerek çok sayıda yeni birey oluşturacak gelişim evresi, özellikle sıtma etkeni gibi sporlularda merozoitlerin meydana geldiği çoğalma dönemi hücresi

şizosöl sölom : gre., lat. * skhizein (kesmek, yarmak, ayırmak, bölmek, parçalamak) + koilos (boş, oyuk, içi boş, boşluk, oyuk, kavernöz, çukur) + koilos (boş, oyuk, içi boş, boşluk, oyuk, kavernöz, çukur) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) * embriyonik mezodermin yarılmasıyla oluşan, blastosöl çevresindeki mezoderm kitlelerinin ayrılması sonucunda meydana gelen vücut boşluğu, şizosölom, yarılma yoluyla oluşan sölom

şizotipal : gre., lat. * skhizein (kesmek, yarmak, ayırmak, bölmek, parçalamak) + typon, typos (model, tip, çeşit, cins, tür, iz, damga, biçim, şekil, form, örnek) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) * sıra dışı düşünce ve algı biçimleri, büyüsel veya olağandışı inançlar, eksantrik davranışlar, yoğun toplumsal kaygı, yakın ilişki kurmakta güçlük, kuşkucu ve eksantrik eğilimlerle belirginleşen, düşünce, duygu ve kişilerarası ilişki örüntülerini kalıcı biçimde etkileyen kişilik bozukluğu ile ilgili

şlempe : alm. * Schlempe (püre, lapa, ezme, dip suyu; damıtma artığı, posalı artık sıvı) * şarap üretimi sırasında üzümün ezilmesiyle oluşan posalı, bulanık sıvı; fermantasyon öncesi veya sonrası tortu ve sıvı karışımından oluşan atık madde, özellikle şıra ve şarap yapımında dipte kalan yoğun organik artık sıvı katman

şnitzel : alm., lat. * schnitzen (kesmek, oymak, yontmak, çentmek), Schnitz (kesme, dilim; kesilmiş parça, yonga) (alm.) + ellus (küçültme eki) (lat.) * genellikle dana veya domuz etinin ince şekilde dövülerek yassılaştırılması, un-yumurta-galeta unu kaplamasıyla pane edilip yağda kızartılmasıyla hazırlanan, özellikle Avusturya ve Alman mutfağında yaygın olan ince dilimlenmiş et yemeği

şnorkel : alm., lat. * schnarchen (horlamak, nefes almakta zorlanmak, horlamak benzeri ses çıkarmak) (alm.) + ellus (küçültme eki) (lat.) * su yüzeyinde yüzerken suya dalmadan solunum yapmayı sağlayan, ağızdan alınan havayı su yüzeyinin üstünden ileten, dalış ve yüzme aktivitelerinde kullanılan tüp biçimli solunum borusu, dalgıcın su altında uzun süre kalmasını kolaylaştıran ekipman

şofben : fra. * chauffer (ısıtmak, sıcak hale getirmek) + bain (banyo, yıkanma) * içinden geçen suyu anında ısıtarak sıcak su sağlayan, depolama yapmadan akış sırasında ısıtma prensibiyle çalışan, genellikle gaz veya elektrikle çalışan su ısıtıcı cihaz

şoför : fra. * chauffer (ısıtmak, sıcak hale getirmek) + eur (-cı, yapan, eden eki) * buharlı makinelerde ve erken motorlu araçlarda kazanı ısıtmak için ateş yakan veya ısı sistemini yöneten kişi; motorlu taşıtları sevk ve idare eden, aracı kullanan kişi

şok : fra. * choc (darbe, çarpma, sarsıntı) (fra.); shock (ing.) * organizmanın fiziksel veya psikolojik bir etken karşısında ani, yoğun ve sarsıcı tepki vermesi durumu, dolaşım ve sinir sistemi üzerinde ani değişimlerle seyreden tıbbi tablo veya beklenmedik olay karşısında oluşan güçlü duygusal sarsıntı hali

şoke : fra. * choc (darbe, çarpma, sarsıntı), choquer (çarpmak, çarptırmak, sarsmak; rahatsız etmek), choqué (fiziksel veya psikolojik bir etki karşısında sarsılmış, beklenmedik bir olay veya söz nedeniyle duygusal denge durumu bozulmuş, güçlü şaşkınlık ve rahatsızlık tepkisi göstermiş (kişi veya durum) * şaşkına dönmüş, büyük bir sarsıntı yaşamış, hayret veya şaşkınlık içinde kalmış

şokola : nah. * cacaua (kakao ağacı meyvesi; Theobroma cacao ağacının meyve çekirdeklerinden elde edilen, toz halinde veya işlenmiş olarak tüketilen madde; çikolatanın ham maddesi) (nah.); chocolat (fra.) * kakao çekirdeklerinden elde edilen, şeker ve sütle karıştırılarak tatlandırılan, katı, sıvı veya sürülebilir formda bulunan, tatlı ve aromatik gıda maddesi

şom : ara. * şe'm (uğursuzluğa uğratmak), şu'm (uğursuzluk, kötü talih, hayırsızlık), şeamet (uğursuzluk) * uğursuzluğa uğramış, uğursuz, hayırsız, kötü, bedbaht

şom ağızlı : ara., tür. * şe'm (uğursuzluğa uğratmak), şu'm (uğursuzluk, kötü talih, hayırsızlık) + ağız (açıklık, boşluk, giriş) + lı (iyelik eki) (tür.) * her olayı kötümser bir şekilde ele alan, sürekli olumsuzluklardan bahseden ve dile getirdiği kötü şeylerin gerçekleşeceğine inanılan (uğursuzluk getireceği düşünülen) kimse

şopar : çing. * şopar (topluluk, grup; özellikle genç erkek grubu) * genellikle sokak kültürü içinde yetişmiş, kaba ve gösterişçi tavırlar sergileyen, toplumsal normlara karşı kayıtsız ve sert üslup kullanan genç erkek kişi

şor : tür. * şor (gevşek, laçka, ciddiyetsiz, düzeni bozulmuş; tuzlu/sodalı toprak) * yapısal veya davranışsal olarak gevşemiş, düzenini kaybetmiş, ciddiyet ve disiplinini yitirmiş (durum veya kişi); tuzlu, verimsiz veya çorak toprak; tuzlu bir çökelek veya lor peyniri türü

şorolo : tür. * şor (gevşek, laçka, ciddiyetsiz, düzeni bozulmuş; tuzlu/sodalı toprak) + olo (pejoratif/alaycı isimlendirme eki) * davranış ve üslup bakımından ciddiyetsiz, abartılı, gösterişe düşkün ve yapmacık tavırlar sergileyen kişi

şorolop : tür. * şorolop (yutma sesinden ses yansımalı kelime) * genellikle sıvı veya yumuşak yiyeceklerin hızla ve bir çırpıda yutulmasını, bu eylemin çıkardığı sesi veya argo bir tabir olarak "yalanı" ve bir işin haksız yoldan halledilmesini ifade eden ses yansımalı

şort : ing. * short (kısa) + trousers (pantalon) * bel hizasında giyilen, diz üstü veya diz hizasında biten, özellikle sıcak havalarda tercih edilen, bacakları kısmen açıkta bırakan hafif ve kısa pantolon türü giysi

şose : lat., fra. * calx, calcis (kireç taşı; çakıl; topuk), calciata (kireç taşlarıyla döşenmiş yol) (lat.); chaussée (döşenmiş yol, kaldırım; kireçle sertleştirilmiş karayolu) (fra.) * taşla, kireçle sıkıştırılıp sertleştirilmiş yol; döşeli karayolu; taş kırığı veya çakıl ile sertleştirilmiş, genellikle asfalt öncesi dönemde kullanılan, araç ve yaya trafiğine uygun şekilde sıkıştırılmış zeminli kara yolu, stabilize yol türü

şoset : lat., fra. * calx, calcis (topuk), calceus (ayakkabı), calcea (kadın ayakkabısı) + ettus (küçültme eki) (lat.); chausser (giymek, takınmak, kuşanmak), chaussure (ayakkabı), chaussette (çorap) (fra.) * ayağı örten, genellikle bilek hizasında biten, ince dokulu ve kısa yapılı çorap türü giysi, günlük kullanımda ayakkabı içinde giyilen hafif tekstil ürünü, çorap

şoson : fra. * chausson (chausser (giymek, takınmak, kuşanmak) + on (isim yapım eki) ) * kumaştan veya ince deriden yapılan, ayağı tamamen saran ve genellikle düz topuklu, ayağı bütünüyle saran ev ayakkabısı veya patik tarzı ayakkabı

şov : ing. * show (göstermek, sergilemek; sahne gösterisi, performans, gösteri) * seyirci önünde dikkat çekmek, eğlendirmek veya etkilemek amacıyla hazırlanan sahne, televizyon veya etkinlik gösterisi; gösteriş, abartılı davranış veya dikkat çekme amacı taşıyan performatif davranış biçimi

şoven : fra. * chauvin (Fransız askeri Nicolas Chauvin’in soyadından) * kendi ulusunu, topluluğunu, cinsiyetini veya ait olduğu grubu diğerlerinden doğuştan üstün gören, başka grupları küçümseyen ve aşırı bağlılık anlayışını benimseyen kişi

şovenizm : fra. * chauvin (Fransız askeri Nicolas Chauvin’in soyadından) + isme (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * kişinin kendi ulusunu, topluluğunu, cinsiyetini veya ait olduğu grubu mutlak biçimde üstün kabul ederek diğer grupları küçümsemesine, dışlamasına veya onlara karşı ayrımcı tutum geliştirmesine dayanan aşırı bağlılık ve üstünlük anlayışı

şovmen : ing. * show (göstermek, sergilemek; sahne gösterisi, performans, gösteri) + man (adam, erkek, kişi, kimse) * sahne, televizyon veya benzeri eğlence ortamlarında gösteri sunan, izleyiciyi eğlendirme ve dikkatini çekme amacıyla performans sergileyen, sunuculuk, göstericilik veya eğlendiricilik yapan kişi

şovrum : ing. * show (göstermek, sergilemek; sahne gösterisi, performans, gösteri) + room (oda) * satışa sunulan ürünlerin müşterilere tanıtılması, incelenmesi ve denenmesi amacıyla düzenlenmiş sergileme alanı, özellikle otomobil, mobilya, mutfak, yapı malzemesi ve benzeri ürünlerin teşhir edildiği satış salonu

şöbiyet : ara. * şaba’a (çok yemek, tıka basa doymak), şab’iyyat (çok yeme, fazlasıyla doyma) * Gaziantep yöresine ait, görünümü baklavaya benzeyen ancak içinde özel bir kaymak veya süt kreması ile fıstık dolgusu bulunan, Bbaklavadan farklı olarak kat kat yufkaların arasına bol kaymak eklenip üçgen şeklinde katlanarak hazırlanan ve üzerine şerbet dökülen geleneksel bir Türk hamur tatlısı

şöhret : ara. * şahara (açıkça ortaya çıkmak, tanınır olmak, yayılmak), şuhrat (tanınmışlık, ün, yaygın biçimde bilinme) * bir kişinin başarıları, özellikleri, eserleri veya toplumsal etkisi nedeniyle geniş bir çevre tarafından tanınma ve bilinme durumu, toplum içinde yaygın olarak tanınmış olma niteliği, ün, nam, repütasyon

şölen : moğ., far. * şölün (çorba, et suyu) (moğ); şilan (dağ gülü; kuşburnu bitkisi; ziyafet) (far.) * önemli bir olay, kutlama, dinsel tören veya toplumsal buluşma dolayısıyla çok sayıda kişinin bir araya gelerek yeme içme, eğlence ve çeşitli tören etkinlikleri gerçekleştirdiği büyük ziyafet ve kutlama toplantısı

şömine : lat., fra. * caminus (ocak, fırın) (lat.); cheminée (baca, ocak) (fra.) * bir yapının içinde ısınma amacıyla ateş yakılan, dumanı baca yoluyla dışarı atan, taş, tuğla veya metalden yapılmış açık ocak düzeni ve bu düzenin çevresini oluşturan mimari yapı öğesi

şömiz : lat., fra. * camisia (gömlek, iç giysisi) (lat.); chemise (gömlek, iç gömleği) (fra.) * vücudun üst bölümünü örten, genellikle ince kumaştan yapılan, yakalı veya yakasız biçimleri bulunan gömlek türü giysi; kadın giyiminde ince ve hafif kumaştan yapılan gecelik veya iç giysisi

şömizye : lat., fra. * camisia (gömlek, iç giysisi) (lat.); chemise (gömlek, iç gömleği) + ier (isim yapım eki) (fra.) * kadınlar için tasarlanmış, genellikle ince kumaştan üretilen, yakalı veya yakasız, düğmeli veya düğmesiz biçimleri bulunan hafif gömlek veya bluz türü üst giysisi

şönil : fra. * chenille (tırtıl; saçak) (chene (köpek) + ille (küçültme eki) * küçük tüy, ufak canlı; kadife benzeri tüylü iplik; yüzeyi kısa ve yumuşak tüycüklerle kaplı, tırtıla benzer görünüm veren, tekstilde dokuma veya iplik formunda kullanılan, özellikle kumaş ve dekoratif üretimde tercih edilen tüylü ve kadifemsi yapıya sahip bir iplik/kumaş türü

şövale : lat., fra. * caballus (binek atı, yük atı, beygir) + ettus (küçültme eki) (lat.); cheval (at, beygir) + et (küçültme eki) (fra.) * ressamların tuval yerleştirmek için kullandığı, genellikle ahşap veya metalden yapılmış, dik konumda durabilen, resim yapmayı ve sergilemeyi kolaylaştıran üç ayaklı veya katlanabilir destek aracı

şövalye : lat., fra. * caballarius (süvari, atlı, binici) (caballus (binek atı, yük atı, beygir) + arius (ile ilgili, -a ait) ) (lat.); chevalier (süvari, atlı, binici) (cheval (at, beygir) + ier (ile ilgili, -a ait) ) (fra.) * Orta Çağ Avrupa’sında at üzerinde savaşan, belirli bir soyluluk düzenine bağlı olan, genellikle krala veya bir derebeye hizmet eden zırhlı süvari sınıfına ait kişi; onur, sadakat ve savaşçılık idealleriyle ilişkilendirilen askeri-sosyal ünvan

şöyle : tür. * şu (uzakta bulunan veya henüz belirli olmayan bir varlığı, durumu veya nesneyi işaret/temsil etmek için kullanılan işaret zamiri) + ile (birlikte, beraber, sahibi) * bir durumu, biçimi, yöntemi veya örneği işaret ederek “bu biçimde, bu tarzda, bu şekilde” anlamında kullanılan işaret zarfı

şöyle böyle : tür. * şu (uzakta bulunan veya henüz belirli olmayan bir varlığı, durumu veya nesneyi işaret/temsil etmek için kullanılan işaret zamiri) + ile (birlikte, beraber, sahibi) + bu (yakına bulunan bir varlığı, durumu veya nesneyi işaret/temsil etmek için kullanılan işaret zamiri) + ile (birlikte, beraber, sahibi) * bir durumun kesinlik taşımadan, ortalama, kararsız, ne iyi ne kötü, ne belirgin olumlu ne belirgin olumsuz nitelikte olduğunu ifade eden, durumu netleştirmeden “idare eder, orta halli” anlamı veren ikileme ve belirsizlik zarfı

şpagat : lat., pol., ita. * spatha (geniş düz kılıç, spatula, düz şey, şerit), spagium (ip, sicim) (lat.); szpagat (ince sicim) (pol.), spago, spaghetto (ip), spaccata (dümdüz açma), spahhetti (ince uzun; makarna cinsi) (ita.) (ita.) * bacakları kalçadan iki yana dümdüz açıp oturma (split (yarmak) (ing.) )

şrink : ing. * shrink (küçülmek, büzülmek, daralmak) * fiziksel olarak hacim veya boyut olarak küçülme, ısı, basınç veya kuruma gibi etkenlerle daralma; ürünlerin etrafını sıkıca saran ve ısıtıldığında büzülerek ürünü koruyan özel plastik ambalaj

şrinkflasyon : ing. * shrink (küçülmek, büzülmek, daralmak) (ing.) + inflatio (şişme, genişleme) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + flare (üflemek, solumak, nefes vermek, şişirmek, şişmek, genişletmek) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) * ürünlerin fiyatı sabit kalırken veya sınırlı artarken içerik miktarının azaltılması yoluyla gizli fiyat artışı yaratılması durumu, tüketicinin aynı parayla daha az mal veya hizmet satın almasına neden olan ekonomik uygulama ve enflasyon biçimi

şu : tür. * şu (uzakta bulunan veya henüz belirli olmayan bir varlığı, durumu veya nesneyi işaret/temsil etmek için kullanılan işaret zamiri) * uzakta bulunan veya henüz belirli olmayan bir varlığı, durumu veya nesneyi işaret/temsil etmek için kullanılan işaret zamiri; konuşma anında doğrudan işaret edilmeyen ancak bağlam içinde belirli veya dikkat çekilmek istenen varlığı “bu değil, o da değil, sözü edilen” anlamında gösteren temel deiktik öğe

şua : ara. * şa’a (parlamak, ışık saçmak, ışın yaymak, ışıldamak ), şua (ışın, parıltı, demet halinde ışık) * bir ışık kaynağından uzanan ışık telleri; bir kaynaktan çıkan doğrusal ışık demeti, tıp ve fizik terminolojisinde radyasyon, ışınlanma veya belirli bir doğrultuda yayılan enerji demeti (show (göstermek, görünür kılmak) (ing.) )

şu'ab : ara. * şa'ba (ayırmak, bölmek, yarmak; ayrıkmak, dallanmak), şube (dal, kısım, bölüm) * şubeler, kollar, kısımlar, bölümler, departmanlar, dallar, gruplar veya kabileler

şuara : ara. * şair (şiir yazan) * şiir yazanlar, şairler

şuayb : ara. * şa’b (topluluk, kavim, millet, kabile, halk, grup, zümre), şube (dal, kol, yol, ayrım, bölüm), şi'b (yol) * halka doğru yolu gösteren; İslam geleneğinde Medyen halkına gönderilen peygamber olarak kabul edilen, toplumunu adalet, ölçü-tartı dürüstlüğü ve ahlaki düzen konusunda uyaran dini şahsiyet; erkek ismi

şuayp : ara. * şa’b (topluluk, kavim, millet, kabile, halk, grup, zümre), şube (dal, kol, yol, ayrım, bölüm), şi'b (yol) * halka doğru yolu gösteren; İslam geleneğinde Medyen halkına gönderilen peygamber olarak kabul edilen, toplumunu adalet, ölçü-tartı dürüstlüğü ve ahlaki düzen konusunda uyaran dini şahsiyet; erkek ismi

şubat : aka. * şabata (vurmak, dövmek, sertçe savurmak, şiddetle hareket etmek, esmek, üflemek, uçurmak, sallamak, şiddetle ilerlemek) * Gregoryen takvimde yılın ikinci ayı, 28 gün (artık yıllarda 29 gün) süren, kuzey yarımkürede kış mevsiminin son evrelerine denk gelen ve tarihsel olarak Süryanice kökenli ay isimlerinden Türkçeye geçmiş zaman birimi

şube : ara. * şa'ba (ayırmak, bölmek, yarmak; ayrıkmak, dallanmak) * bölüm, kısım, kol, dal, budak; bir kurumun ana yapısından ayrılarak farklı bir yerde hizmet veren alt birimi

şufa : ara. * şef' (çift, ikili), şafaa (eşlemek, çift yapmak, ikilemek, ikili yapmak, araya girmek) * çift koşma, iki şeyi birleştirme

şufa hakkı : ara. * şef' (çift, ikili), şufa (çift koşma, iki şeyi birleştirme) + hak (gerçek, adalet) + kı (iyelik eki) * bir malın satılması durumunda, hak sahibinin o malı öncelikle satın alma hakkına sahip olması; paylı mülkiyete konu bir taşınmazda (hisseli tapu), hissedarlardan (paydaşlardan) birinin payını üçüncü bir kişiye satması durumunda, diğer paydaşlara bu payı öncelikle satın alma yetkisi veren, hissenin üçüncü kişiye satılmasıyla doğan ve dava yoluyla kullanılan yasal bir hak

şugl : ara. * şagala (uğraşmak, meşgul olmak, iş ile ilgilenmek, bir boşluğu veya alanı veya makamı işgal etmek), meşgul (uğraşan, iştigal eden), iştigal (uğraş, iş yapma) * uğraşma, uğraşı, uğraş, gaile, iş, işgal

şugul : ara. * şagala (uğraşmak, meşgul olmak, iş ile ilgilenmek, bir boşluğu veya alanı veya makamı işgal etmek), şugl (iş, uğraş, gaile), meşgul (uğraşan, iş yapan), iştigal (uğraş, iş yapma) * uğraşmalar, uğraşılar, uğraşlar, gaileler, işler, işgaller

şuğul : ara. * şagala (uğraşmak, meşgul olmak, iş ile ilgilenmek, bir boşluğu veya alanı veya makamı işgal etmek), şugl (iş, uğraş, gaile), meşgul (uğraşan, iş yapan), iştigal (uğraş, iş yapma) * uğraşmalar, uğraşılar, uğraşlar, gaileler, işler, işgaller

şuh : far. * şuh (oyunbaz, canlı, hareketli, cilveli; dikkat çekici; yaramaz, şakacı, şımarık, küstahça ama sevimli davranan) * davranış ve tavırlarında dikkat çekici bir canlılık, cilve, çekicilik ve yer yer alaycı/oyunsu bir eda bulunan, flörtöz, gösterişli ve dikkat çekme eğilimi taşıyan

şuheda : ara. * şahada (görmek, tanıklık etmek, şahit olmak, tanık olmak, şehid olmak), şahid (bir olayın gerçekleştiğini bizzat gören kişi, gören, tanıklık eden, tanık) * görenler, tanıklık edenler, tanıklar, şahitler

şuhh : ara. * şahha (sıkıca tutmak, vermemek, kısmak) * aşırı cimrilik, bencillik, malı tutma, kıskançlık

şuhud : ara. * şahada (görmek, tanıklık etmek, şahit olmak, tanık olmak, şehid olmak) * görme, tanıklık etme, hazır bulunma; bir olayın, durumun veya gerçeğin bizzat görülmesi, deneyimlenmesi veya buna şahitlik edilmesi durumu; tasavvuf terminolojisinde ise “kalp gözüyle idrak etme, manevi idrak ve hazır oluş”

şukkah : ara. * şakka (yarmak, yarılmak, ayırmak, bölmek, ikiye bölmek, çatlamak, çatlatmak, parçalanmak; sıkıntı vermek, zahmet vermek, zorluk çıkarmak, karşı gelmek), şikak (yarılma, ayrılma, bölünme, çatlama, parçalanma) * bir yüzeyin, yapının veya dokunun gerilim, kuruma veya dış etki nedeniyle çatlayarak açılması sonucu oluşan yarık veya ayrılma durumu, açıklık, gedik; bir işin yapılmasını güçleştiren, bedensel veya zihinsel yük oluşturan, sıkıntı ve emek gerektiren durum, zahmet ve zorluk hali, meşakkat, zorluk, zahmet

şukufe : far. * şukuftan (açılmak, tomurcuklanmak, çiçek açmak), şukufe (tomurcuk, çiçek goncası) * bitkilerin çiçek açmadan önceki tomurcuk hali; bir şeyin en taze, en parlak ve gelişme aşamasındaki hali; çiçek, zühre, tomurcuk

şule : ara. * şa’ala (yakmak, tutuşturmak, alevlendirmek) * yanma sonucu yükselen parlak ve titreşimli ateş dili, ışık saçan alev, alev, ateş dili, parlayan ışık; yoğun coşku, heyecan veya duygusal parlama (mecazi) (school, école, Schule (okul) (ing., fra., alm.)

şum : ara. * şe'm (uğursuzluğa uğratmak), şu'm (uğursuzluk, kötü talih, hayırsızlık), şeamet (uğursuzluk) * uğursuzluğa uğramış, uğursuz, hayırsız, kötü, bedbaht,

şumul : ara. * şamala (kuşatmak, çevrelemek, içine almak, sarmak, kapsamak, kaplamak), şamil (içine alan, kaplayan, kapsayan, genel olarak içeren; erkek ismi) * bir hükmün, kavramın, kuralın veya durumun geniş bir alanı kapsaması, birçok unsuru içine alması ve genelleştirici biçimde geçerli olması durumu, kapsama, içine alma, kuşatıcılık, içine alma, genellik ve kapsayıcılık

şur : far. * şur (tuzlu, kekremsi; acı, yoğun ve keskin lezzet; coşkunluk, heyecan, neşe) * tuzlu, kekremsi; acı, yoğun ve keskin lezzet; duygusal yoğunluk, coşku, heyecan, neşe veya içsel dalgalanma hali (mecazi)

şura : ara. * şara, şavara (danışmak, öğüt almak, görüş sormak, fikir almak), müşavere (danışma ve fikir alışverişi), muşavir (danışman, öğüt veren) * belirli bir konuda karar vermek üzere bir araya gelen, üyeleri istişare yoluyla görüş bildirerek ortak karar oluşturan heyet, meclis veya danışma organı; yönetim, hukuk veya toplumsal karar süreçlerinde kolektif değerlendirme ve görüş alışverişi esasına dayanan kurul yapısı; Kur’an’ın 42. suresinin ismi

şuri : far. * şur (tuzlu, kekremsi; acı, yoğun ve keskin lezzet; coşkunluk, heyecan, neşe) + i (ile ilgili, -a ait) * tuzlu, kekremsi; coşkun, heyecanlı, neşeli veya feryat/figan; Türk musikisinde Kafkas ve Tatar müziği ezgilerinin etkisini taşıyan, kendi içinde genellikle ağır, içe dönük ve sade bir yapıya sahip bir makam

şuride : far. * şur (tuzlu, kekremsi; acı, yoğun ve keskin lezzet; coşkunluk, heyecan, neşe) + ide (ile ilgili, -a ait) * zihnen veya duygusal olarak düzeni bozulmuş, aşırı heyecan, aşk veya coşku nedeniyle iç dünyası karışmış, dengesiz ve taşkın; aşkın etkisiyle aklı ve düzeni dağılmış (kişi)

şurta : ara. * şarata (seçmek, belirlemek, koşula bağlamak, şart koşmak) * seçilmiş birlik, kolluk kuvveti; kamu düzenini sağlamak, suçları önlemek ve adli otorite adına güvenliği temin etmekle görevli kolluk gücü, polis, jandarma

şurup : ara. * şaraba, şariba (içmek), meşrubat (içecekler) * şekerli ve yoğun kıvamlı sıvı formda hazırlanan, tıbbi veya gıda amaçlı kullanılan, suya veya başka bir sıvıya karıştırılarak tüketilen tatlandırılmış veya etken madde içeren içecek veya ilaç formu

şurut : ara. * şart (koşul) * şartlar, koşullar; bir anlaşmanın, sözleşmenin, hukuki işlemin veya bir durumun geçerli olabilmesi için yerine getirilmesi gereken ön koşulların tamamı, bir işlem veya hükmün bağlayıcılığını belirleyen esaslar ve kayıtlar toplamı; hukuki muameleleri kayıt altına almak üzere düzenlenen belge, senet

şut : ing. * shoot (atmak, fırlatmak, savurmak; topu kaleye yöneltmek) * futbol ve benzeri top oyunlarında topun kaleye doğru güçlü ve kontrollü biçimde vurularak gönderilmesi; hızlı ve sert biçimde bir şeyi dışarı atma veya uzaklaştırma

şuub : ara. * şa’b (topluluk, kavim, millet, kabile, halk, grup, zümre) * topluluklar, kavimler, milletler, kabileler, halklar, gruplar, zümreler; dil, soy, kültür veya coğrafya bakımından farklılık gösteren insan toplulukları

şuur : ara. * şaara (idrak etmek, bilincinde olmak, farketmek, sezmek, hissetmek) * fark etme, algılama, hissetme, idrak etme, idrak, bilinç, farkındalık

şuuraltı : ara., tür. * şuur (fark etme, algılama, hissetme, idrak etme, idrak, bilinç, farkındalık) (ara.) + alt (aşağı) + ı (iyelik eki) (tür.) * bilincin dışında kalan, doğrudan farkında olunmayan ancak davranışları, düşünceleri ve duygusal tepkileri etkileyen zihinsel süreçlerin bütünü, bilinçaltı

şuvaz : ara. * şuvaz (dumansız ateş alevi, saf alev, alev, kor alevi, dumansız şiddetli ateş) * duman çıkarmadan yükselen, yoğun sıcaklık ve ışık yayan, genellikle gaz veya ateşin şiddetli ve parlak formunu ifade eden alev türü, Kur’an’da gök ve yer unsurlarına atfedilen yakıcı ateş

şuvey : ara. * şuvey (yavaş, ağır) * hızlı olmayan, yavaş, ağır

şüca : ara. * şacua, şecea (yiğit olmak, mert olmak, cesaret etmek, cüret etmek) * yiğit, cesur, bahadır, mert, cüretkar, cesaretli, kahraman

şüfea : ara. * şafaa (eşlemek, çift yapmak, ikilemek, ikili yapmak, araya girmek), şafi, şefi (bir kimse adına aracı olup onun affedilmesini veya isteğinin kabul edilmesini sağlayan; dini bağlamda, birinin suçlarının, günahlarının bağışlanması için Allah katında aracılık eden) * bir suçun bağışlanması için aracılık yapanlar, şefaatçiler, şefaat edenler, şefiler

şügül : ara. * şagala (uğraşmak, meşgul olmak, iş ile ilgilenmek, bir boşluğu veya alanı veya makamı işgal etmek), şugl (iş, uğraş, gaile), meşgul (uğraşan, iş yapan), iştigal (uğraş, iş yapma) * uğraşmalar, uğraşılar, uğraşlar, gaileler, işler, işgaller

şüheda : ara. * şahada (görmek, tanıklık etmek, şahit olmak, tanık olmak, şehid olmak), şahid (bir olayın gerçekleştiğini bizzat gören kişi, gören, tanıklık eden, tanık) * görenler, tanıklık edenler, tanıklar, şahitler

şükr : ara. * şakara (teşekkür etmek, şükran duymak, övmek, minnettarlık belirtmek) * teşekkür, övgü, minnet; kendisine yapılan iyiliği veya verilen nimeti fark edip bunu söz, davranış veya içsel bir kabul ile takdir etme, nimeti vereni tanıma ve ona yönelme

şükran : ara. * şakara (teşekkür etmek, şükran duymak, övmek, minnettarlık belirtmek), şukr (teşekkür, övgü, minnet; kendisine yapılan iyiliği veya verilen nimeti fark edip bunu söz, davranış veya içsel bir kabul ile takdir etme, nimeti vereni tanıma ve ona yönelme) + an (isim yapım eki) * bir iyiliğe, yardıma veya nimete karşı duyulan derin minnet ve teşekkür duygusu, aynı zamanda bu duygunun sözlü veya yazılı olarak ifade edilmesi; minnettarlık, teşekkür ifadesi, şükretme hali

şükretmek : ara., tür. * şukr (teşekkür, övgü, minnet; kendisine yapılan iyiliği veya verilen nimeti fark edip bunu söz, davranış veya içsel bir kabul ile takdir etme, nimeti vereni tanıma ve ona yönelme) + an (isim yapım eki) (ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * kendisine yapılan iyiliği, verilen nimeti veya olumlu bir durumu fark ederek bunu sözle, davranışla veya içsel kabul ile takdir etmek, minnet ve teşekkür duygusunu ifade etmek ve bunu bilinçli olarak sürdürmek

şükriye : ara. * şukr (teşekkür, övgü, minnet; kendisine yapılan iyiliği veya verilen nimeti fark edip bunu söz, davranış veya içsel bir kabul ile takdir etme, nimeti vereni tanıma ve ona yönelme) + iye (ile ilgili, -a ait, dişil sıfat eki) * şükreden, minnet duyan, verilen nimeti takdir eden, şükürle ilgili olan; kadın ismi

şükrü : ara. * şukr (teşekkür, övgü, minnet; kendisine yapılan iyiliği veya verilen nimeti fark edip bunu söz, davranış veya içsel bir kabul ile takdir etme, nimeti vereni tanıma ve ona yönelme) + i (ile ilgili, -a ait) * şükreden, minnet duyan, verilen nimeti takdir eden, şükürle ilgili olan; erkek ismi

şükufe : far. * şukuftan (açılmak, tomurcuklanmak, çiçek açmak), şukufe (tomurcuk, çiçek goncası) * bitkilerin çiçek açmadan önceki tomurcuk hali; bir şeyin en taze, en parlak ve gelişme aşamasındaki hali; çiçek, zühre, tomurcuk

şükufezar : far. * şukuftan (açılmak, tomurcuklanmak, çiçek açmak), şukufe (tomurcuk, çiçek goncası) + zar (tarla, bahçe; yer eki) * çiçeklerle dolu bahçe, çiçeklik, çiçeklerin yoğun olarak bulunduğu alan, çiçeklerle bezenmiş yer, bahar bahçesi, çiçek diyarı

şükür : ara. * şakara (teşekkür etmek, şükran duymak, övmek, minnettarlık belirtmek) * teşekkür, övgü, minnet; kendisine yapılan iyiliği veya verilen nimeti fark edip bunu söz, davranış veya içsel bir kabul ile takdir etme, nimeti vereni tanıma ve ona yönelme

şümul : ara. * şamala (kuşatmak, çevrelemek, içine almak, sarmak, kapsamak, kaplamak), şamil (içine alan, kaplayan, kapsayan, genel olarak içeren; erkek ismi) * bir hükmün, kavramın, kuralın veya durumun geniş bir alanı kapsaması, birçok unsuru içine alması ve genelleştirici biçimde geçerli olması durumu, kapsama, içine alma, kuşatıcılık, içine alma, genellik ve kapsayıcılık

şüphe : ara. * şabaha (benzemek, benzer görünmek, aynısı gibi olmak, ayırt edilememek) * bir durumun, bilginin veya yargının doğruluğu konusunda kesinlik bulunmaması, zihinde tereddüt ve belirsizlik oluşması, kuşku, kararsızlık durumu

şüreka : ara. * şaraka (yarmak, ayırmak, bölmek; ortak olmak, ortak koşmak, ortak etmek), şirk (ortak koşma), şerik (ortak, paydaş, hissedar, bir işi birlikte yapan kimse, bir işte, malda veya sorumlulukta başkasıyla birlikte pay sahibi olan kişi) * ortaklar, paydaşlar, hissedarlar, bir işi birlikte yapan kimseler, bir işte, malda veya sorumlulukta başkasıyla birlikte pay sahibi olan kişiler

şürta : ara. * şarata (seçmek, belirlemek, koşula bağlamak, şart koşmak) * seçilmiş birlik, kolluk kuvveti; kamu düzenini sağlamak, suçları önlemek ve adli otorite adına güvenliği temin etmekle görevli kolluk gücü, polis, jandarma

şüvaz : ara. * şuvaz (dumansız ateş alevi, saf alev, alev, kor alevi, dumansız şiddetli ateş) * duman çıkarmadan yükselen, yoğun sıcaklık ve ışık yayan, genellikle gaz veya ateşin şiddetli ve parlak formunu ifade eden alev türü, Kur’an’da gök ve yer unsurlarına atfedilen yakıcı ateş

şüvey : ara. * şuvey (yavaş, ağır) * hızlı olmayan, yavaş, ağır

şüyu : ara. * şa'a (yayılmak, duyulmak, bölünmek, bölüklere ayrılmak) * bir haberin yayılması, duyulması, halka mal olması; mülkiyette ortaklık

şvap : alm. * süev, schwabe (kendi insanları, özgür halk) * Güney Almanya'nın Svabya (Schwaben) bölgesinden gelen, ancak özellikle 18. yüzyıldan itibaren Habsburg İmparatorluğu döneminde Tuna Nehri havzası boyunca (Macaristan, Voyvofina, Romanya) yerleştirilen ve Osmanlı kaynaklarında da sıkça bu adla anılan Katolik Alman göçmenleri ve onların torunlarını ifade eden bir etnonim

t : tür. * t, T * Türkçe alfabenin 24. harfi (Ş2den sonra, U’dan önce)

t cetveli : tür. * t (Türkçe alfabenin 24. harfi) + cetvel (çizelge, ölçü aracı ) (cedvele ( (uzunluk ölçmek, düzenlemek) (ced (yol) + vele (zaptetmek, hapsetmek) ) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * teknik resim, mimarlık ve mühendislik çalışmalarında kağıt üzerinde yatay ve birbirine dik doğrular çizmek amacıyla kullanılan, gövdesi Latin alfabesindeki T harfi biçiminde tasarlanmış ölçme ve çizim aracı

t hücresi : gre., ara. * thymos (yaşam gücü, ruh, yürek; ayrıca kekik otu) (gre.); thymus (göğüs kemiğinin arkasında, kalbin ön bölümünde bulunan, özellikle çocukluk ve ergenlik döneminde etkin olan, T hücresi adı verilen lenfositlerin olgunlaşmasını sağlayan birincil lenfoid organ, bağışıklık sisteminin gelişiminde temel rol oynayan bezimsi yapı) (lat.) + hucra (oda, odacık, göze, hücre) (ara.) + si (iyelik eki) (tür.) * bağışıklık sisteminde gelişimini timus bezinde tamamlayan, enfekte veya anormal hücreleri tanıyıp ortadan kaldıran, diğer bağışıklık hücrelerinin etkinliğini düzenleyen ve bağışıklık hafızasının oluşmasına katkıda bulunan lenfosit türü

Ta : lat. * tantalum (Tantalus (Yunan mitolojisinde tanrılar tarafından cezalandırılan kral) + um (element adı eki) ) * atom numarası 73 olan, periyodik tablonun 5. grubunda bulunan, çok sert, yoğun ve korozyona son derece dayanıklı, elektronik kapasitörlerde, cerrahi implantlarda, kimyasal ekipmanlarda ve yüksek sıcaklık alaşımlarında kullanılan bir geçiş metali element

ta : tür. * ta (ileri, ileride, öte, ötede, uzak, uzakta, o tarafta) * konuşandan ve dinleyenden uzakta bulunan yer, yön veya konumu gösteren, “ileri, öte, uzak taraf” anlamı taşıyan eski gösterme ve yer bildirme öğesi (to (-a, ileride olana) (ing.), da (orada) (alm.) )

ta ki : far., tür. * ta (kadar, dek) (far.) + ki (bağlaç) (tür.) * "… oluncaya kadar", "… amacıyla", "öyle ki" anlamı veren ve şart bildiren bağlaç

ta’kid : ara. * akkada (sağlamlaştırmak, kuvvetlendirmek, güçlendirmek, pekiştirmek, bağlamak, kesinleştirmek, düğümlemek) * düğümleme, bağlama, sağlamlaştırma, kuvvetlendirme, pekiştirme, kesinleştirme); bir sözün, düşüncenin veya hükmün doğruluğunu ve önemini kuvvetle belirtme, pekiştirme ve vurgulama; dil bilgisinde anlamı güçlendirme amacıyla yapılan vurgu, resmî dilde ise bir hususun kesin olarak bildirilmesi veya yinelenerek doğrulanması

ta’şir : ara. * aşera (on), aşşara (onu onlu gruplara ayırmak, onda bir yapmak) * Kur’an ayetlerinın onarlı gruplar hâlinde düzenlenmesi veya her onuncu ayetin işaretlenmesi işlemi; ayrıca bu şekilde oluşturulan on ayetlik bölüm

ta’y : ara. * ayya (anlamak, fark etmek, idrak etmek) * anlayış, idrak, fark etme, farkındalık

taabbüd : ara. * abd (kul, köle, hizmetçi), abada (ibadet etmek kulluk etmek, hizmet etmek, tapmak) + et (isim yapım eki), ibadet (Tanrı'ya yönelik saygı, bağlılık ve teslimiyet içinde yapılan dua, secde, namaz, oruç, iyilik, yardım, doğruluk, adalet gibi dini görevleri yerine getirme, Allah’a kulluk etme) * Tanrı'ya yönelik saygı, bağlılık ve teslimiyet içinde yapılan dua, secde, namaz, oruç, iyilik, yardım, doğruluk, adalet gibi dini görevleri yerine getirme, Allah’a kulluk etme

taabbüs : ara. * abs, abasa (yüz ifadesiyle hoşnutsuzluk belirtmek, surat asmak, yüz ekşitmek, çehresini çatmak, somurtmak) * öfkelenme, suratını asma, kaşlarını çatma, yüzünü ekşitme, somurtma, surat asma

taaccüb : ara. * acebe (şaşırmak, hayret etmek, hayran olmak), acib (şaşırtıcı, tuhaf, garip), i'cab (şaşırtma, hayran etme, hayrete düşürme), aceba (şaşırtıcı, merak uyandıran, tuhaf, garip) * beklenmeyen, alışılmamış veya olağanüstü bir durum karşısında hayret, şaşkınlık ve hayranlık duyma hali, şaşırma

taaccül : ara. * acala, acila (hızlı hareket etme, çabuk olmak, süratli olmak, telaş etmek) * hızla gerçekleştirme, sabırsız davranma, çabuk hareket etme durumu, ivedilik, tez davranış, acelecilik, acele etme

taaccün : ara. * acana (yoğurmak, hamur haline getirmek), acun (hamur, hamur kıvamında olan, macun) * hamurlaşma, hamur haline gelme, macun gibi olma

taaccüp : ara. * acebe (şaşırmak, hayret etmek, hayran olmak), acib (şaşırtıcı, tuhaf, garip), i'cab (şaşırtma, hayran etme, hayrete düşürme), aceba (şaşırtıcı, merak uyandıran, tuhaf, garip) * beklenmeyen, alışılmamış veya olağanüstü bir durum karşısında hayret, şaşkınlık ve hayranlık duyma hali, şaşırma

taaddüd : ara. * adda (saymak, hesaplamak, hazırlamak, yerine getirmek, ifa etmek, sunmak, ödemek), aded (sayı, rakam, tane, miktar) * çoğalma, artma, fazlalaşma, tekessür etme

taaddüt : ara. * adda (saymak, hesaplamak, hazırlamak, yerine getirmek, ifa etmek, sunmak, ödemek), aded (sayı, rakam, tane, miktar) * çoğalma, artma, fazlalaşma, tekessür etme

taadül : ara. * adala (doğru olmak, adil olmak, doğruluktan sapmamak, denge içinde olmak, hakkını vermek), addala (düzeltmek, dengelemek, denkleştirmek, düzeltmek, düzenlemek, tadil etmek, eğriliği gidermek, adil davranmak, adil olmak, eşitlemek) * karşılıklı olarak dengelenme, nötrleme, beraberlik, eşitlik, denklik; karşılıklı delillerin eşit güçte olması durumu

taaffüf : ara. * affa (kendini korumak, haramdan uzak durmak, nefsini dizginlemek), iffah, iffet (namus, iffet, haya, haysiyet, özellikle cinsellik, davranış ve genel ahlak alanında ölçülü, temiz ve kendini kontrol eden bir yaşam sürme hali, nefsani arzulara kapılmama, ahlaki saflık ve edep hali) * kişinin nefsini kontrol ederek haramdan, aşırılıktan ve ahlaki düşüklükten uzak durması; özellikle ihtiyaç içinde olsa bile el açmama, onurunu koruma ve ölçülü davranma hali

taaffün : ara. * afina (çürümek, kokmak, kokuşmak, bozulmak) * genellikle organik maddelerin bozulması sonucu ortaya çıkan kötü koku veya durum, kokuşma, pis kokma, çürüme

taahhüd : ara. * ahide (söz vermek, taahhüd etmek, yükümlülük altına girmek, sözleşmek, anlaşmak), ahd (söz, anlaşma, sözleşme, akd, akit, yemin, vefa, yükümlülük) * bir işi yapmayı, bir yükümlülüğü yerine getirmeyi veya bir sonucu sağlamayı söz vererek üstlenme; üstlenme, garanti etme, sorumluluk alma, yükümlülük alma

taahhüdname : ara., far. * taahhud (bir işi yapmayı, bir yükümlülüğü yerine getirmeyi veya bir sonucu sağlamayı söz vererek üstlenme; üstlenme, garanti etme, sorumluluk alma, yükümlülük alma) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * bir kişinin veya kurumun belirli bir işi yapacağını, bir yükümlülüğü yerine getireceğini veya belirli şartlara uyacağını yazılı olarak beyan ettiği resmî belge; hukuki bağlayıcılığı olan yazılı taahhüt metni

taahhüt : ara. * ahide (söz vermek, taahhüd etmek, yükümlülük altına girmek, sözleşmek, anlaşmak), ahd (söz, anlaşma, sözleşme, akd, akit, yemin, vefa, yükümlülük) * bir işi yapmayı, bir yükümlülüğü yerine getirmeyi veya bir sonucu sağlamayı söz vererek üstlenme; üstlenme, garanti etme, sorumluluk alma, yükümlülük alma

taahhütname : ara., far. * taahhud (bir işi yapmayı, bir yükümlülüğü yerine getirmeyi veya bir sonucu sağlamayı söz vererek üstlenme; üstlenme, garanti etme, sorumluluk alma, yükümlülük alma) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * bir kişinin veya kurumun belirli bir işi yapacağını, bir yükümlülüğü yerine getireceğini veya belirli şartlara uyacağını yazılı olarak beyan ettiği resmî belge; hukuki bağlayıcılığı olan yazılı taahhüt metni

taakkud : ara. * akada (bağlamak, birleştirmek, iliştirmek, düğümlemek, düğüm atmak, sıkıca tutturmak, sabitlemek, sağlamlaştırmak, sözleşmek), akd (anlaşma, sözleşme, muamele icabı ve kabulü, bağlanma; akid) * düğümlenme, karmaşıklaşma, bağlanıp sıkışma, çözülmesi zor hale gelme

taakkul : ara. * akila (akıl etmek, idrak etmek, kavramak, anlamak), akala (bağlamak, kuşatmak, engellemek, zaptetmek, tutmak, kilitlemek, kontrol etmek, gem vurmak, mani olmak, men etmek, dizginlemek, korumak, akletmek) (aklın, yanlıştan uzak tutma, yanlışı engelleme niteliğinden), akl (düşünme, kavrama ve anlama yetisi, zihin, zeka, idrak, anlayış, kavrayış, muhakeme, bilgiyi hafızaya alma, içeri alma) * düşünme, muhakeme etme ve anlamlandırma yetisini kullanarak bir konuya dair bilinçli, derin ve temellendirilmiş kavrayış geliştirme; sadece sezgiyle değil, akıl yürütme yoluyla bilgiye ulaşma süreci, akletme, muhakeme etme

taala : ara. * ala (yüce, büyük, ulu, yüksek), tal (uzun, yüksek, yüce, ulu), ta’ala (yükselmek, ulu olmak, üstün ve yüce olmak) * büyük, ulu, yüksek, yüce; yüce olma, yükselme, üstün ve erişilmez olma (örneğin “Allahu teala”)

taalluk : ara. * alaka (bağlanmak, asılmak, ilintilenmek, ilişmek, ilgili olmak; bağ, ilgi, ilinti, ilişki), alak (asılı, ilişik, ilgili, ilintili, bağlı), alaka (bağ, ilgi, ilinti, ilişki) * bağlanma, ilişki kurma, ilgili olma, ilintilenme; bağlılık, ilişki, ilinti ve temas

taallül : ara. * alla (gerekçe ileri sürmek, sebep göstermek, bahane bulmak), illet (sebep, hastalık, gerekçe), illiyet (sebepsellik, nedensellik) * bir işi yapmamak veya geciktirmek için gerçek sebep yerine geçersiz gerekçeler öne sürme; bahane üretme, mazeretle oyalama ve sorumluluktan kaçınma, bahane bulma, mazeret ileri sürme, oyalanma

taallüm : ara. * alima (bilmek, öğrenmek, farkına varmak, idrak etmek), alleme (öğretmek, bilgilendirmek, bildirmek, işaret etmek), ilm (bilgi, öğrenme, bilim) * bir bilgiyi, beceriyi veya kavramı çaba göstererek edinme süreci; eğitim, deneyim veya araştırma yoluyla bilgi kazanma ve anlama, öğrenme, bilgi edinme

taallün : ara. * alana (açığa çıkarmak, aşikar etmek, ifşa etmek, açıklamak, duyurmak, açıklamak, meydana çıkarmak, ortada olmak, ortaya çıkmak), aleni (açık, aşikar, belirgin, açıkça, aşikar olarak, açık olarak, ayan beyan, meydanda, ortada), ilan (duyuru, bildiri, bildirme, anons) * ilan etme, açığa çıkarma, aşikar etme, ifşa etme, açıklama, duyurma, açıklama, meydana çıkarma, ortada olma, ortaya çıkma

taam : ara. * taama (yemek yemek; yedirmek, doyurmak) * yemek, yiyecek, besin, gıda

taammuk : ara. * ammaka (derinleştirmek, derin yapmak), umk (derinlik), amik (derin, içli) * bir konuya yüzeysel değil ayrıntılı, kapsamlı ve derinlemesine yaklaşma; düşünce, araştırma veya incelemede derinleşme ve anlam katmanlarını keşfetme, derinleşme, derine inme, ayrıntılı düşünme

taammüd : ara. * ammada (kasıtlı olarak yönelmek, bilerek yapmak) * bilerek yapma, kasten yapma, kasıt; bir fiili tesadüfen değil bilinçli, planlı ve iradeli olarak gerçekleştirilme, kasten işleme

taammüden : ara. * taammud (bilerek yapma, kasten yapma, kasıt; bir fiili tesadüfen değil bilinçli, planlı ve iradeli olarak gerçekleştirilme, kasten işleme) + en (zarf eki; olarak) * bilinçli irade ve planla (gerçekleştirilme), kasten, bilerek ve isteyerek

taammül : ara. * amala (iş yapmak, çalışmak, yapmak, işlemek), amel (iş, çalışma, yapma, etme, eyleme, işleme), imal (üretim, yapım) * iş yapma, çalışma, işleme, eyleme, amel etme

taammüm : ara. * amma (kapsamak, yayılmak, genel olmak), umum (genel, her şeyi kapsayan) * bir hükmün, durumun veya özelliğin belirli bir gruba değil bütününe uygulanması; özelden genele yayma, kapsayıcı hâle getirme ve genelleştirme, genelleme, yaygınlaştırma, umuma teşmil etme

taammüt : ara. * ammada (kasıtlı olarak yönelmek, bilerek yapmak) * bilerek yapma, kasten yapma, kasıt; bir fiili tesadüfen değil bilinçli, planlı ve iradeli olarak gerçekleştirilme, kasten işleme

taannüd : ara. * anada (inat etmek, ısrar etmek, direnmek, diretmek, üstelemek, karşı çıkmak, ısrarla reddetmek), inad (bir düşünce, tutum veya davranışta ısrarla direnme, başkasının görüş veya isteklerine karşı bile bile karşı durma) * bir görüşe, öneriye veya delilleri mevcut gerçeğe rağmen bilinçli biçimde direnme, gerçeği ısrarla kabul etmeme ve karşıt tutumu sürdürme hali, mantıklı delillere rağmen vazgeçmeyen inat ve dikleşme davranışı

taannüt : ara. * anada (inat etmek, ısrar etmek, direnmek, diretmek, üstelemek, karşı çıkmak, ısrarla reddetmek), inad (bir düşünce, tutum veya davranışta ısrarla direnme, başkasının görüş veya isteklerine karşı bile bile karşı durma) * bir görüşe, öneriye veya delilleri mevcut gerçeğe rağmen bilinçli biçimde direnme, gerçeği ısrarla kabul etmeme ve karşıt tutumu sürdürme hali, mantıklı delillere rağmen vazgeçmeyen inat ve dikleşme davranışı

taarruz : ara. * arada (sunmak, bildirmek, arzetmek; karşıya çıkmak, görünmek, ortaya koymak, yönelmek, karşı koymak, karşısına çıkarmak, sunmak) * karşıya çıkma, yönelme, müdahale etme; bir tarafa yönelerek müdahale etme, karşı tarafın alanına girme, saldırı veya girişimde bulunma, hücum, saldırı, inisiyatif alarak karşı tarafa yönelme

taarrüf : ara. * arafa (bilmek, tanımak, öğrenmek) * karşılıklı birbirini bilme, tanışma, birbirini tanıma, anlaşma, tanışma, aşinalık kazanma; bir kişi, durum veya şey hakkında bilgi edinme; bir şeyi öğrenerek kavrama

taarüf : ara. * arafa (bilmek, tanımak, öğrenmek) * karşılıklı birbirini bilme, tanışma, birbirini tanıma, anlaşma, tanışma, aşinalık kazanma; bir kişi, durum veya şey hakkında bilgi edinme; bir şeyi öğrenerek kavrama

taassub : ara. * asaba (bağlamak, sıkıca sarmak; bağlanmak, kenetlenmek, bir grup veya fikir etrafında toplanmak), asab (bağ, demet, sinir, kas lifi) * bir düşünceye, gruba, inanca veya ideolojiye akılcı değerlendirme yapmadan aşırı şekilde bağlanma; karşıt görüşlere kapalı olma, bağnazlık, körü körüne bağlılık, aşırı tarafgirlik, aşırı bağlılık, fanatizm

taassup : ara. * asaba (bağlamak, sıkıca sarmak; bağlanmak, kenetlenmek, bir grup veya fikir etrafında toplanmak), asab (bağ, demet, sinir, kas lifi) * bir düşünceye, gruba, inanca veya ideolojiye akılcı değerlendirme yapmadan aşırı şekilde bağlanma; karşıt görüşlere kapalı olma, bağnazlık, körü körüne bağlılık, aşırı tarafgirlik, aşırı bağlılık, fanatizm

taaşşuk : ara., far. * aşika (aşık olmak, sarmaşmak, sarılmak, yapışmak), aşak, ışka (sarmaşık), işk, aşk (şiddetle sevme, şiddetli ve yakıcı sevgi; yapışma, sarılma), maşuk (aşık, seven, sevgili) (ara.); aşeka (sarmaşık) (far.) * aşık olma, çok sevme, şiddetle sevme

taat : ara. * taa (boyun eğmek, uymak, tabi olmak, tav olmak), itaat (boyun eğme, tabi olma, tav olma, uyma) * boyun eğme, uyma, tabi olma, tav olma, emirleri yerine getirme

taattul : ara. * atala (hareketsiz olmak, eylemsiz olmak, devinimsiz kalmak, başıboş kalmak), atalet (atıl olma, devinimsizlik, tembellik, çalışmadan oturma, gevşeklik, uyuşukluk, işsizlik, kullanım dışılık* hareketsiz olmaa, eylemsiz olma, devinimsiz kalma, başıboş kalma, işsiz kalma

taattur : ara. * kokulandırmak, güzel koku sürmek), ıtr (koku, güzel koku, aroma, esans, parfüm, güzel rayiha) * güzel koku sürünme, kokuya bürünme

taayyub : ara. * aiba (kusur etmek, hata etmek, arıza yapmak, ayıplamak, eleştirmek, yadırgamak), ay (kusur, hata, kabahat, yanlışlık, eksiklik, noksanlık, ahlak ve töre kurallarına aykırı olan, utanç verici durum veya davranış) * ayıplama, kusur bulma, kınama

taayyün : ara. * ayn (göz, belirginlik, ayniyet, tayin), ayyana (belirlemek, tayin etmek, işaretlemek) * belirsiz halden çıkıp belirli, ayırt edilebilir, görünür ve somut hal alma, görünür olma, göz önüne gelme, belirlenme, ortaya çıkma, somutlaşma; tasavvufta mutlak olanın belirlenerek görünür hale gelmesi, teşahhus, ortaya çıkış, zahir olma, tezahür

taayyüş : ara. * aşa (yaşamak, hayat sürmek, geçinmek; yaşatmak, hayat vermek, geçindirmek, geçimini sağlamak; dönmek, yüz çevirmek (mecazi) ), maaş (geçimlik), iaşe (geçinme, hayatını idame ettirme, yaşam sürme, yaşamnı sürdürme, hayatını idame ettirme ve ekonomik olarak varlığını devam ettirme) * bir kimsenin yiyecek, içecek gibi temel ihtiyaçlarını karşılayarak onun yaşamını sürdürmesini sağlama veya bu iş için temin edilen gıda ve malzemeler, bakıp besleme, yedirip içirme, yaşamını sağlama, geçimini saplama, geçindirme

taazum : ara. * azm (büyüklük, ululuk, yücelik), azzama (büyüklük göstermek, yüce olmak, büyütmek, yüceltmek, saygı göstermek, değer vermek), azamet (büyüklük, yücelik, ululuk), tazim (büyütme, yüceltme, saygı gösterme), azim (büyük, yüce, ulu) * büyüklük taslama, kendini büyük görme, kibirlenme, gururlanma, kendini yüceltme

taazzum : ara. * azm (büyüklük, ululuk, yücelik), azzama (büyüklük göstermek, yüce olmak, büyütmek, yüceltmek, saygı göstermek, değer vermek), tazim (büyütme, yüceltme, saygı gösterme), azim (büyük, yüce, ulu); azm (kemik) * büyüklük taslama, kendini büyük görme, kibirlenme, gururlanma, kendini yüceltme; kemikleşme

taazzür : ara. * adara, azara (affetmek, bağışlamak), itizar (özür dileme, özür, mazeret, mazur görme), uzr (mazeret, özür, af, bağışlanma gerekçesi) * özür bildirme, özür dileme, af isteme, af dileme

tab : ara. * tabba, tabaa (damgalamak, mühürlemek, baskı yapmak, basmak; doğasını vermek, yaratılışını vermek) * basma, basılan, taban; bir şeyi baskı ile şekillendirme, üzerine iz bırakma veya mühürleme; bir şeye doğa/karakter kazandırma (type, taper, tippen (tuşlamak, tuşa basmak) (ing., fra., alm.), tab (yafta, baskı tuşu) (ing.) )

taba : tai., fra. * tabako (tütün; tütün sarma aracı, boru veya tütün yaprağıyla ilişkili olan nesne) (tai.); tabac (tütün) * sarıyla kahverengi arasında, deve tüyünü andıran açık kahverengi ton (özellikle deri, kumaş ve klasik giyim renk tariflerinde kullanılan renk adı)

tabaat : ara. * tabba, tabaa (damgalamak, mühürlemek, baskı yapmak, basmak; doğasını vermek, yaratılışını vermek) + at (isim yapım ve çoğul eki) * bir metnin veya görselin çoğaltılması için kalıba basılması işlemi; matbaacılıkta baskı, basım

tababet : ara. * tababa (hoşluk yapmak, hoş kılmak; hekimlik yapmak, tedavi etmek veya sağlık/tıbbi hizmetler sunmak), tibb (tedavi, sağlık; hoşluk, hoş ve iyi olma), tibba (tedavi etmek, iyileştirmek, sağlığına kavuşturmak, tıp hizmeti vermek; hoş hale getirmek), tabib (hekim, doktor, iyi eden, hoş eden) + et (durum eki) * doktorluk, hekimlik, tibaba; hoşluk

tabahat : ara. * tabaha (pişirmek, yemek pişirmek, yemek yapmak, kaynatmak), mutbah (yemek pişirme yeri, mutfak) * yemek pişirme, aşçılık sanatı

tabak : ara. * tabaka (örtmek, kaplamak, üst üste gelmek, uymak, uygun düşmek, örtüşmek), tabbaka (uygulamak, bir şeyi başka bir şeye uygun hale getirmek, örtüştürmek) * tabaka, katman, seviye, kat, düz yüzey; tabak, üstü açık, yayvan kap, kap

tabaka : ara. * tabaka (örtmek, kaplamak, üst üste gelmek, uymak, uygun düşmek, örtüşmek), tabbaka (uygulamak, bir şeyi başka bir şeye uygun hale getirmek, örtüştürmek) * tabaka, katman, seviye, kat, düz yüzey, satıh (tabac, tobacco, Tabak (tütün) (ing., fra., alm.) )

tabakhane : ara., far. * tabaka (örtmek, kaplamak, üst üste gelmek, uymak, uygun düşmek, örtüşmek), tabbaka (uygulamak, bir şeyi başka bir şeye uygun hale getirmek, örtüştürmek), tabak (tabaka, katman, seviye, kat, düz yüzey, satıh) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * ham hayvan derilerinin çeşitli kimyasal ve mekanik işlemlerden geçirilerek çürümeye karşı dayanıklı hale getirildiği, yumuşatıldığı ve kullanılabilir deri (kösele, süet vb.) haline dönüştürüldüğü tesis, deri fabrikası

tabakizm : ara., lat. * tabaka (örtmek, kaplamak, üst üste gelmek, uymak, uygun düşmek, örtüşmek), tabbaka (uygulamak, bir şeyi başka bir şeye uygun hale getirmek, örtüştürmek), tabak (tabaka, katman, seviye, kat, düz yüzey, satıh) (ara.) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (lat.) * tütün kullanımına bağlı olarak vücutta gelişen fiziksel ve ruhsal bağımlılığı veya tütünün içerdiği zararlı maddelerin (özellikle nikotin) uzun süreli alımı sonucu ortaya çıkan zehirlenme tablosu, tütün zehirlenmesi veya kronik tütün bağımlılığı

taban : ara., tür. * tabba, tabaa (damgalamak, mühürlemek, baskı yapmak, basmak; doğasını vermek, yaratılışını vermek) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.); tep (ayak basmak, itmek) + en (sıfat yapım eki) (tür.) * ayağın yere basan alt yüzü; bir yapının, kabın veya nesnenin en alt kısmı, temel yüzeyi, basılan, temel, zemin; bir şeyin dayandığı esas, temel veya alt sınır (mecazi) (tab, type, taper, tippen (tuşlamak, tuşa basmak), tab (yafta, baskı tuşu) (ing., fra., alm.) )

taban fiyatı : tür. * taban (ayağın yere basan alt yüzü; bir yapının, kabın veya nesnenin en alt kısmı, temel yüzeyi, basılan, temel, zemin; bir şeyin dayandığı esas, temel veya alt sınır (mecazi) ) + fiyat (bir mal veya hizmetten faydalanmak için ödenmesi gereken para cinsinden bedel) (ara.) + ı (iyelik eki) (tür.) * bir mal, hizmet veya finansal varlık için belirlenen veya oluşmasına izin verilen en düşük satış veya işlem değeri; hukuk, ekonomi ve borsa alanında fiyatın bunun altına düşemeyeceği alt sınır

tabanca : far. * tapidan (vurmak, çarpmak, çırpmak ), tapançe (el ayası, avuç içi; tokat) * el ayasıyla vurulan darbe, tokat; belde veya cepte taşınan, mermi atan, kabzalı, kısa ve hafif ateşli silah (tap (hafifçe vurmak, tıklatmak) (ing.) )

tabançe : far. * tapidan (vurmak, çarpmak, çırpmak ) * el ayası, avuç içi, tokat

tabasbus : ara. * tabasbasa (yaltaklanmak, dalkavukluk etmek, birinin gözüne girmeye çalışmak) * çıkar sağlamak veya hoş görünmek amacıyla aşırı ölçüde alçakgönüllü davranma, övgü ve iltifatlarla bir kimseye yaranmaya çalışma, dalkavukluk ve yağcılık etme, yaltaklanma, dalkavukluk etme, kendini küçülterek birine yaranmaya çalışma

tabassur : ara. * basara (gözlemek, görmek; fark etmek, idrak etmek) * bir konuyu yüzeysel değil, derinlemesine kavrayıp doğru değerlendirme; olayların görünen yönünün ötesini anlayabilme, basiret kazanma, derin kavrayış, içgörü

tabbal : ara. * tabl (davul), tabala (davul çalmak, davul vurmak) * davul çalan, davulcu

tabebuia : tup. * taba (apaç, tahta) + ebuia (sert, dayanıklı, odunsu) * Bignoniaceae (bignonyagiller) familyasından, Orta ve Güney Amerika’ya özgü, genellikle “pembe trompet ağacı/sarı trompet ağacı” olarak bilinen, büyük ve gösterişli trompet şeklinde çiçekler açan süs ağaçları cinsi

tabela : lat., ita. * tabellus (küçük tahta levha, levhacık) (tabula (tahta, levha, yazı tahtası) + ellus (küçültme eki) ) (lat.); tabella (levha, tabla, liste, çizelge) (ita.) * üzerine yazı yazılan düz yüzey; bilgi, isim veya işaret taşımak için kullanılan levha, pano veya işaret tahtası, levha, işaret panosu

tabetmek : ara. * tabba, tabaa (damgalamak, mühürlemek, baskı yapmak, basmak; doğasını vermek, yaratılışını vermek), tab (damgalama, mühürleme, baskı yapma, basma; doğasını verme) (ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * bir metni matbaa aracılığıyla çoğaltmak, basım yoluyla yayınlamak, basmak, neşretmek, matbaada üretmek

tabi : ara. * tabba, tabaa (damgalamak, mühürlemek, baskı yapmak, basmak; doğasını vermek, yaratılışını vermek), tabiat (doğa, yaratılış) * beklenen, normal, kaçınılmaz; doğal olarak, elbette, şüphesiz

tabi : ara. * tabia (tabi olmak, itaat etmek, uymak, takip etmek, bağlanmak, izlemek, uymak, peşinden gitmek), tebaa (bağımlı olanlar, bağlı olanlar, uyanlar; bir devletin, kralın veya sultanın yönetimi altında yaşayan, o devlete uyruk veya vatandaşlık bağı ile bağlı olan halkın tamamı) * bir kişiye, otoriteye veya devlete bağlı bulunan, onun hükmüne giren, bağımlı, bağlı, uyan

tabiat : ara. * tabba, tabaa (damgalamak, mühürlemek, baskı yapmak, basmak; doğasını vermek, yaratılışını vermek) + iy (sıfat yapım eki) + at (isim yapım eki) * doğa, yaratılış, mizaç; canlı ve cansız varlıkların doğal düzeni, yaratılmış olan fiziksel dünya, doğa; insanın karakteri, huyu, mizacı

tabib : ara. * tibb (tedavi, sağlık; hoşluk, hoş ve iyi olma), tibba (tedavi etmek, iyileştirmek, sağlığına kavuşturmak, tıp hizmeti vermek; hoş hale getirmek) * hastalıkları teşhis ve tedavi eden, tıp ilmini uygulayan kişi, doktor, hekim

tabii : ara. * tabba, tabaa (damgalamak, mühürlemek, baskı yapmak, basmak; doğasını vermek, yaratılışını vermek), tabiat (doğa, yaratılış) * beklenen, normal, kaçınılmaz; doğal olarak, elbette, şüphesiz

tabiiyet : ara. * tabia (tabi olmak, itaat etmek, uymak, takip etmek, bağlanmak, izlemek, uymak, peşinden gitmek), tebaa (bağımlı olanlar, bağlı olanlar, uyanlar; bir devletin, kralın veya sultanın yönetimi altında yaşayan, o devlete uyruk veya vatandaşlık bağı ile bağlı olan halkın tamamı), tabi (bir kişiye, otoriteye veya devlete bağlı bulunan, onun hükmüne giren, bağımlı, bağlı, uyan) + yet (isim yapım eki) * bir kişinin bir devlete hukuken bağlı olması durumu, uyrukluk, vatandaşlık

tabip : ara. * tibb (tedavi, sağlık; hoşluk, hoş ve iyi olma), tibba (tedavi etmek, iyileştirmek, sağlığına kavuşturmak, tıp hizmeti vermek; hoş hale getirmek) * hastalıkları teşhis ve tedavi eden, tıp ilmini uygulayan kişi, doktor, hekim

tabir : ara. * abara (geçmek, anlatmak, ifade etmek, yorumlamak) * bir düşünceyi, duyguyu veya durumu sözle veya yazıyla anlatma; bir kelimeyi, rüyayı veya metni yorumlama ve açıklama

tabiyet : ara. * tabia (tabi olmak, itaat etmek, uymak, takip etmek, bağlanmak, izlemek, uymak, peşinden gitmek), tebaa (bağımlı olanlar, bağlı olanlar, uyanlar; bir devletin, kralın veya sultanın yönetimi altında yaşayan, o devlete uyruk veya vatandaşlık bağı ile bağlı olan halkın tamamı), tabi (bir kişiye, otoriteye veya devlete bağlı bulunan, onun hükmüne giren, bağımlı, bağlı, uyan) + yet (isim yapım eki) * bir kişinin bir devlete hukuken bağlı olması durumu, uyrukluk, vatandaşlık

tabl : ara. * tabl (davul) * iki dairesel yüzeyine gerilmiş deri üzerine tokmak veya elle vurularak ses çıkarılan, ritim tutmak için kullanılan büyük vurmalı, silindirik çalgı

tabla : gre., lat. * tavli (tabla, tahta levha, yazı tahtası, masa, düz yüzey) (gre.); tabellus (küçük tahta levha, levhacık) (tabula (tahta levha, yazı tahtası, liste) (tab (tahta, levha) + ulus, ula (küçültme eki) ) + ellus (küçültme eki) ) (lat.); tabella (levha, tabla, liste, çizelge) (ita.) * üzerine yazı yazılan düz yüzey; bilgi, isim veya işaret taşımak için kullanılan levha, pano veya işaret tahtası, levha, işaret panosu; beton dökümünde kalıpların oturduğu zemin veya kalıp sistemi; iş parçalarının üzerine sabitlendiği, genellikle mıknatıslı veya dönebilen düz platform veya tezgah

tabldot : fra. * table (masa) + de (-nın, iyelik eki) + hôte (ev sahibi, ağırlayan, misafir eden) * ev sahibinin sofrası; restoranlarda önceden belirlenmiş sabit menüyle sunulan, fiyatı ve içeriği belli hazır yemek servisi, set menü, gün menüsü

tablet : gre., lat. * tavli (tabla, tahta levha, yazı tahtası, masa, düz yüzey) (gre.); tabula (tahta levha, yazı tahtası, liste) (tab (tahta, levha) + ulus, ula (küçültme eki) ) + ettus (küçültme eki) (lat.); tablette (fra.) * küçük yazı levhası; tarihsel olarak kil/tahta üzerine yazı yazılan düz yüzey; dokunmatik ekranlı taşınabilir bilgisayar; sıkıştırılmış ilaç hapı

tabliye : gre., lat. * tavli (tabla, tahta levha, yazı tahtası, masa, düz yüzey) (gre.); tabula (tahta levha, yazı tahtası, liste) (tab (tahta, levha) + ulus, ula (küçültme eki) ) (lat.); tablier (table (masa, düz yüzey) + ier (isim yapım eki) ) (fra.) * önlük, eteklik; örtü; mimaride köprü ve yapı elemanlarında taşıyıcı döşeme/platform

tablo : gre., lat. * tavli (tabla, tahta levha, yazı tahtası, masa, düz yüzey) (gre.); tabula (tahta levha, yazı tahtası, liste) (tab (tahta, levha) + ulus, ula (küçültme eki) ) (lat.); tableau (resim, tablo, pano, sahne görüntüsü) (table (masa, levha) + eau (isim yapım eki) ) (fra.) * tahta/levha üzerine yapılmış resim veya yazı panosu; resim, tablo, sahne görüntüsü, düzenli görsel kompozisyon

tabu : ton. * tapu (lutsal, yasaklanmış) (ton.); taboo (yasak, kutsal, dokunulmaz) (ing.) * belirli bir toplumda dini, ahlaki veya kültürel sebeplerle yapılması, söylenmesi veya dokunulması yasaklanan şey; kutsallık veya tehlike atfedildiği için ihlal edilmesi sakıncalı görülen davranış ve nesne, yasak, kutsal, dokunulmaz

tabur : moğ. * dabhur, dabkur (saf, sıra, dizi, kat, katman, tabaka, iki misli, çift katlı) (dabta (katlamak, üstüste koymak, tekrarlamak, yinelemek, ikilemek) + hur, kur (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * bir yarbay veya binbaşının komuta ve kontrol ettiği, bölükten büyük, alaydan küçük askeri taktik birlik (double, doppel (çift, ikili) (ing., fra., alm.)

taburcu : moğ., tür. * dabhur, dabkur (saf, sıra, dizi, kat, katman, tabaka, iki misli, çift katlı) (dabta (katlamak, üstüste koymak, tekrarlamak, yinelemek, ikilemek) + hur, kur (ile ilgili, gibi, -a ait) (moğ.) + cu (ile ilgili, gibi, -a ait) (tür.) * hastanede tedavi gören bir hastanın iyileşerek veya tedavisinin evde sürdürülmesine karar verilerek resmi işlemlerle hastaneden çıkarılması

tabure : fra. * tambour (davul; yuvarlak gövde çağrışımı + et (küçültme eki) * sırtı ve kolçağı olmayan, genellikle üç veya dört ayaklı, barlarda, mutfaklarda veya geçici oturmalarda kullanılan basit sandalye niteliğinde küçük oturma aracı

tabut : ara. * tabut (sandık; lahit, ölü taşıma kutusu) * ölen kişinin bedeninin içine konulduğu, taşınabilir ahşap veya metal kap; defin işlemine kadar cenazenin taşınması ve korunması için kullanılan sandık, cenaze sandığı, lahit

tabut-i sekine : ara. * tabut (sandık) + sekinet (huzur, dinginlik, iç huzur, iç dinginlik) * Hz. Musa’ya ait bazı kutsal eşyaların bulunduğu, İsrailoğulları’na manevi güç ve huzur verdiğine inanılan tabut; içinde ilahi kozmik bilgileri barındıran ve ilim yoluyla kalplere sükunet/dinginlik veren kutsal bilgi hazinesini teşbihen temsil eden sandık

tabya : ara. * beya (doldurmak, yığmak, donatmak, düzenlemek), ta'biye (doldurma, yığma, paketleme, topa barut sürme, donatma, hazırlık yapma, yığma, ordu yığma, düzenleme) * bir yerin savunulması için özel olarak yapılmış ve silahlarla donatılmış istihkam

tac : ara. * tac (başlık, hükümdarlık simgesi) * hükümdarların, kralların veya yüksek rütbeli kişilerin başına taktıkları, üstünlük, şeref, makam, yücelik ve soyluluk anlamlarını simgeleyen değerli taşlarla süslü başlık

taccaceae : mal., lat. * takah (çentikli, oyuklu) (mal.) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * Genellikle Güneydoğu Asya, Afrika ve Güney Amerika'nın sıcak ve nemli tropikal ormanlarında yetişen, Dioscreaceae (şenlik/yam ailesi) bünyesine dahil olan, ilginç, koyu renkli (bordo veya siyah) şemsiye biçimli çiçeklere ve sarkan ipliksi yapraklara (brakte) sahip olan, yarasa çiçeği" veya "şeytan çiçeği" olarak bilinen tropikal iklim bitkisi

tacettin : ara. * tac (taç, şeref, yücelik) + el (ön ek, artikel) + deyn, din (borç, yükümlülük, itaat, haysiyet) * dinin tacı, dinin süsü ve şerefi; erkek ismi

tachinidae : gre., lat. * takhys (hızlı, çabuk, süratli, ivedi), takhos (hız), takhinos (hızlı) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * gerçek sinek (Diptera) familyasına ait olan, ev sineklerine benzerler, ancak genellikle onlardan daha büyük ve kıllı olan, larvaları diğer böceklerin üzerinde veya içinde parazit olarak yaşayan sinek cinsi, parazitoit sinekler, tırtıl sinekleri

tachyglossidae : gre., lat. * takhys (hızlı, çabuk, süratli, ivedi), takhos (hız), takhinos (hızlı) + glotto, glossa (dil, lisan), glosso (dil ile ilgili) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Avustralya, Tazmanya ve Yeni Gine bölgelerinde yaşayan, vücutları kirpiye benzer şekilde sert dikenler ve kürklerle kaplı olan, diğer memelilerden farklı olarak canlı yavru doğurmayan, yumurtlayan ancak yavrularını sütle besleyen, uzun, yapışkan dillerini kullanarak karınca ve termitlerle beslenen hayvan familyası, dikenli karıncayiyengiller, ekidnegiller

tachyglossus : gre., lat. * takhys (hızlı, çabuk, süratli, ivedi), takhos (hız), takhinos (hızlı) + glotto, glossa (dil, lisan), glosso (dil ile ilgili) (gre.) + osus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * Avustralya ve Yeni Gine'de yaşayan, yumurtlayan, karıncaları yakalamak için kullandığı uzun ve hızlı hareket eden dile sahip ilkel memelilerden biri olan kısa burunlu dikenli karıncayiyen (ekidna) cinsi

tacikistan : far. * tacik (Orta Asya Farsî kökenli halk adı) + istan (durulan yer, bulunulan yer, mekan, ülke) * Orta Asya’da yer alan, kuzeyde Kırgızistan, batı ve kuzeybatıda Özbekistan, güneyde Afganistan ve doğuda Çin (Sincan bölgesi) ile komşu olan bir Orta Asya ülkesi

tacil : ara. * acala (hızlı olmak, hızlı hareket etmek, çabuk olmak, süratli olmak, telaş etmek, çabuk olmak, ivedi olmak), acele (hızlı, çabuk, çevik), acil (çok hızlı ve telaşlı şekilde, hızlıca, çabuk olarak) * gecikmeden, daha erken zamanda gerçekleştirme, acele ettirme, hızlandırma, çabuklaştırma

tacir : ara. * ticara, tacara (alım-satım yapmak; alışveriş etmek), ticaret (mal veya hizmet alım-satımı) * mal veya hizmet alıp satarak kazanç sağlayan kişi; ticaretle uğraşan, ürün ve hizmetlerin alım-satımını yapan kimse, tüccar

taciz : ara. * acaza (güçsüz kılmak, aşağılamak, rencide etmek, aciz bırakmak, savunmasız ve çaresiz bırakmak) * rahatsız edecek, huzurunu bozacak veya sınırlarını ihlal edecek şekilde bir kişiye sözlü, fiziksel veya psikolojik müdahalede bulunma, saldırı, rahatsız etme, sınır ihlali

tacrolimus : lat. * t (İlaca adını veren toprak mantarı Streptomyces tsukubaensis'in bulunduğu Japonya'daki Tsukuba bölgesi) + acrol (kimyasal yapısını oluşturan macrolide (makrolid) sınıfı antibiyotiklerden) + imus (bağışıklık sistemini baskılayıcı (immünosüpresan) ilaçları ifade eden son ek) * Streptomyces tsukubaensis adlı bakteriden elde edilen, T-hücre aktivasyonunu (özellikle IL-2 üretimini) baskılayarak bağışıklık yanıtını azaltan, organ nakli sonrası reddi önlemek ve bazı dermatolojik hastalıkları (ör. atopik dermatit) tedavi etmek için kullanılan makrolid yapılı immünosupresan ilacın etken maddesi (C44H69NO12)

taç : ara. * tac (başlık, hükümdarlık simgesi) * hükümdarların, kralların veya yüksek rütbeli kişilerin başına taktıkları, üstünlük, şeref, makam, yücelik ve soyluluk anlamlarını simgeleyen değerli taşlarla süslü başlık

taç çakra : ara., san. * tac (başlık, hükümdarlık simgesi) (ara.) + çakra (tekerlek, dönüş, döngü, devre, daire, disk, çark) (san.) * Hindu-yoga geleneğinde başın tepe noktasında yer aldığı kabul edilen ve bilinç, ruhsallık ve evrensel farkındalıkla ilişkilendirilen enerji merkezi olan 7. çakra, sahasrara çakra

taç yaprağı : ara., tür. * tac (başlık, hükümdarlık simgesi) (ara.) + yaprak (bitkilerin dalları üzerinde yer alan, genellikle yeşil renkli, yassı ve ince solunum ve besin üretim organı) (yapırga (sallanmak, hışırdamak, titreşmek, rüzgarda titreşmek) + ak (isim yapım eki) ) (tür.) * çiçeklerde, özellikle taç (corolla) kısmını oluşturan, üreme organlarını çevreleyerek tozlaşmayı kolaylaştıran ve böcekleri çeken, genellikle renkli ve gösterişli yaprakçıklardan her biri

tadabbür : ara. * dabara (arkasından gitmek, takip etmek, peşinden gitmek, yönetmek, idare etmek, planlamak), dubr (arka, arka taraf, peş, kıç, göt, makat; kök, son, nihayet), dabir (yönetici, idareci, düzenleyeci, düzenleyen; arkadan gelen, ardından gelen, takip eden) * bir metni, olayı veya durumu yüzeysel değil, sonuçlarını ve iç anlamını kavrayarak dikkatle düşünme, tedebbür

tadahuk : ara. * dahika (gülmek, sevinç göstermek) * gülüşme, kahkaha atarak birbirine katılma

tadalafil : lat. * tada (ilacı keşfedip geliştiren ilaç şirketinin (Lilly ICOS) kimyasal yapıda yaptığı özel moleküler değişiklikleri (triptofan türevi beta-karbolin yapısı) ve kendine özgü formülünü temsil eden uydurma kök) + afil (fosfodiesteraz 5 (PDE5) inhibitörü grubundaki ilaç belirteci) * erektil disfonksiyon, iyi huylu prostat hiperplazisi ve pulmoner arteriyel hipertansiyonu tedavi etmek için kullanılan, fosfodiesteraz-5 (PDE5) inhibitörü sınıfında yer alan ilacın etken maddesi

tadarru : ara. * dara (boyun eğmek, tevazu göstermek, yalvarmak), darraa (alçaltmak, boyun eğdirmek, yalvartmak) * yalvarma, boyun eğerek dua etme, içten yakarış, alçak gönüllü, gözyaşlı ve samimi yakarış

tadarrus : ara. * darrasa (dişleri sıkmak, dişlemek), dars (diş, azı dişi; ısırma, çiğneme) * özellikle ağrı, öfke veya gerilim sırasında dişlerin istemsizce sıkılması veya gıcırdatılması, acı ve sıkıntıdan diş gıcırdatma, diş kamaşması

tadhik : ara. * dahika (gülmek) * güldürme

tadhir : ara. * dahara (biriktirmek, saklamak, tasarruf etmek) * biriktirme, saklama, tasarruf

tadım : ara. * tad (tatmak, lezzeti deneyimlemek) + ım (isim yapım eki) * bir yiyecek veya içeceğin lezzetini değerlendirmek amacıyla az miktarda deneme; ayrıca bir şeyin küçük bir bölümünü deneyimleme veya kısa süreli olarak tanıma

tad'if : ara. * daafa (kat kat artırmak, katlamak, iki katına çıkarmak, çoğaltmak, artırmak; zayıf görmek, zayıflatmak) * iki katına çıkarma, katlama, çoğaltma, bir şeyi kat kat artırma veya çoğaltma; zayıf addetme, zayıf görme

tadil : ara. * adala (doğru olmak, adil olmak, doğruluktan sapmamak, denge içinde olmak, hakkını vermek), addala (düzeltmek, dengelemek, denkleştirmek, düzeltmek, düzenlemek, tadil etmek, eğriliği gidermek, adil davranmak, adil olmak, eşitlemek), adil (doğru, dengeli eşit, hakkaniyetli, adaletli), adalet (denge, doğruluk, hakkaniyet) * düzeltme, dengeleme, doğru hale getirme, değiştirme, değişiklik, revizyon, onarım

tadilat : ara. * tadil (düzeltme, dengeleme, doğru hale getirme, değiştirme, değişiklik, revizyon, onarım) + at (çoğul eki) * düzeltmeler, dengelemeler, doğru hale getirmeler, değiştirmeler, değişiklikler, revizyonlar, onarımlar; bir yapı, araç, belge, yapı veya sistem üzerinde yapılan değişiklik, düzeltme ve yenileştirmelerin bütünü

tadlil : ara. * dalla (sapmak, saptırmak, doğru yoldan çıkarmak, yönlendirmek, kılavuzlamak, yöneltmek, rehberlik etmek, eğilim göstermek, bir yola saptırmak) * saptırma, doğru yoldan çıkarma, yanlış yola sevk etme, yanıltma, aldatma, dezenformasyon, yanlış yönlendirme

tadmir : ara. * damara (özdeşleştirmek, gizlemek, saklamak; inceltmek, zayıflatmak (mecazi) ), damir (zayıf, ince) * zayıflatmak, inceltmek; atı, semirince zayıflaması için yulaf verip besleme; ince belli yapma

tadyi : ara.* daya (yitirmek, zayi olmak, ihmal edilmek), dayyaa (zayi etmek, boşa harcamak, kaybetmek, ihmal etmek) * zayi etme, kaybetme, yitirme, ihmal etme

tafaddul : ara. * fadala (üstün gelmek, üstün olmak, fazla olmak, artmak, aşmak), fadıl (üstün, faziletli) * üstünlük iddia etme, faziletlilik iddia etme, üstünlük taslama

tafamidis : lat. * ta (Transthyretin (TTR) proteini belirteci) + fam (Familyal (ailesel) polinoropati veya kardiyomiyopati gibi hastalığın genetik/ailesel doğası belirteci) + amid (amidum; azot içeren organik bileşik sınıfı (-CONH2 yapısı) + is (ilaç sınıfı eki) * transtiretin (TTR) proteinini stabilize ederek amiloid fibril oluşumunu azaltan ve özellikle transtiretin amiloidozu (ATTR) kaynaklı kardiyomiyopati ile bazı kalıtsal polinöropati olgularının tedavisinde kullanılan ilacın etken maddesi (C14H7Cl2NO3)

tafattun : ara. * fatana (anlamak, kavramak, akıl erdirmek, zeka göstermek), fitnat (zekilik, akıllılık, basiret), fatin (zihni açık, anlayışlı, çabuk kavrayan; uyanık) * anlama, kavrama, farkına varma, akıl erdirme, zeka gösterme

tafattur : ara. * fatara (yarılmak, açılmak, kesilmek), fatir (yaran, açan, ayıran, yaratan) * yarılma, çatlama, parçalanma, açılıp dağılma, ayrılma, açılma

tafazzul : ara. * fadala (üstün gelmek, üstün olmak, fazla olmak, artmak, aşmak), fadıl (üstün, faziletli) * üstünlük iddia etme, faziletlilik iddia etme, üstünlük taslama

tafdih : ara. * faduha, fadaha (rezil olmak, ayıbı ortaya çıkmak, açığa vurmak, rezil etmek, teşhir etmek), fedahat (rezillik, kepazelik, yüz kızartıcı durum, büyük skandal ve utanç vesilesi olan olay) * bir kimsenin ayıp, kusur veya gizli hallerini ortaya çıkararak onu utandırma, toplum önünde küçük düşürme, ifşa ederek rüsva etme, rezil etme, teşhir etme, rüsva etme

tafdil : ara. * fadala (üstün gelmek, üstün olmak, fazla olmak, artmak, aşmak), fadil (üstün, faziletli, erdemli) * bir kimseyi veya bir şeyi diğerine üstün sayma, tercih etme veya daha değerli görme, üstün tutma, tercih etme, üstün kılma

tafk : ara. * tafika (koyulmak, başlamış olmak, girişmek) * başlama, koyulma, girişme

taflan : far. * taflan (gülgiller familyasından kiraz benzeri meyveleri olan her mevsim yeşil bir çalı veya ağaççık, laz kirazı) * gülgiller (Rosaceae) familyasından, her dem yeşil yapraklı, siyah meyveli, süs bitkisi ve meyvesi için yetiştirilen bir çalı veya küçük ağaç, karayemiş, laz kirazı

tafnid : ara. * fannada (ayrıntılı olarak açıklamak, detaylandırmak, tek tek açıklamak, ayrıntılı olarak tartışmak, savunmak; bunak addetmek) * ayrıntılı olarak açıklama, detaylandırma, tek tek açıklama, ayrıntılı olarak tartışma, savunma; bunak addetme

tafra : ara. * tafara (sıçramak, fırlamak, atlamak) * sıçrayış, atlayış, ani artış, beklenmedik gelişme; sıçrama, büyük ilerleme

tafsil : ara. * fasala (ayırmak, bölmek, açıklamak, ayırt etmek, ayrıştırmak, ayrıntılandırmak, detaylandırmak, farklılaştırmak), fasl (ayrım, ayrışım, ayrılma, bölüm, bölme, kısım, kesinti devre, dönem ayırma, ayrılma, fasl; zaman aralığı, mevsim; bir eserin (yazı, müzik) her bölümü; peşrev, nakış, şarkı, saz semaisi gibi parçaların belli bir sıraya göre çalınıp söylenmesi) * ayrıntılandırma, detaylandırma, açıklama, bölümleme

tafsilat : ara. * fasala (ayırmak, bölmek, açıklamak, ayırt etmek, ayrıştırmak, ayrıntılandırmak, detaylandırmak, farklılaştırmak) * ayrıntılar, detaylar, açıklamalar, ince noktalar

tafta : far. * taftan (bükmek, burmak, eğirmek, dokumak) * genellikle ipek, polyester veya naylon ipliklerin sıkı ve düz bir şekilde dokunmasıyla elde edilen, parlak, ince, hafif sert ve hışırtılı bir yapıya sahip lüks kumaş türü, bükülmüş dokuma

taftin : ara. * fatana (anlamak, kavramak, akıl erdirmek, zeka göstermek), fitnat (zekilik, akıllılık, basiret), fatin (zihni açık, anlayışlı, çabuk kavrayan; uyanık), fatanet (üstün zeka gücüne sahip olma, zihin açıklığı, çabuk kavrayış, sağlam anlayış, fitnatlik) * anlatmak, kavratmak, akıl erdirtmek

taftir : ara. * fatara (yarmak, kesmek; yaratmak, açmak, oluşturmak, icat etmek), iftar (yarma, açma; oruç açma, oruç bozma, kahvaltı etme) * yarma, açma; oruç açma, oruç bozma, kahvaltı etme

tafzih : ara. * fazaha, fadaha (açığa vurmak, rezil etmek, teşhir etmek) * rezil etme, rüsva etme, ayıbını ortaya çıkarma

tagaddi : ara. * gada (beslemek, gıda vermek, doyurmak) * canlı organizmanın yaşamını sürdürebilmek için besin maddelerini alma ve bunları enerjiye dönüştürme süreci, beslenme, gıda alma; vücudun enerji ihtiyacını karşılamak için yemek yeme, besin alma süreci

tagallüb : ara. * galaba (üstün gelmek, baskın olmak, yenmek), galib (üstün, muzaffer, yenmiş, mağlup etmiş) * üstünlük kurarak egemen hale gelme, baskınlık ve hakimiyet kazanma

tagalog : tag. * taga (yerli, doğal, doğuştan) + ilog (nehir, ırmak) * Filipinler'in resmi dili olan Filipincenin temelini oluşturan ve Tagalogların anadili olan dil

taganni : ara. * gana (zengin olmak, ihtiyaçsız olmak; sesi süslemek ve nağmeli hale getirmek) * şarkı söyleme, nağme yapma; sesi melodik biçimde uzatarak ve süsleyerek ifade etme; ganileşme, gani olma, zenginleşme

tagannüm : ara. * ganima (kazanmak, elde etmek, özellikle savaş yoluyla mal edinmek), ganimet (savaşta düşmandan elde edilen mal; zaferle elde edilen değerli şey) * bir şeyi kar sayma, fırsatı ganimet bilme

tagayyüb : ara. * gayaba (görünmemek, göz önünde olmamak, mevcut olmamak, kaybolmak, bilinmez olmak), gayb (yok olan, mevcut olmayan, görünmeyen, bilinmeyen) * gözden kaybolma, görünmeme, yok olma, kaybolma, gayb olma

tagayyür : ara. * gayara (değişmek, başkalaşmak, farklı olmak), gayr (başka, diğer, farklı, değişik, benzemeyen) * değişme, başkalaşma, dönüşme; bir şeyin önceki durumundan farklı bir niteliğe veya biçime geçme

tagayyüz : ara. * gada (öfkelendirmek, kızdırmak, taşırmak, hiddetlendirmek), gaid, gaiz (öfkeli, kinli, hiddetli, hışımlı), gayz (öfke, kin, hiddet, hışım, taşkınlık) * öfke duyma, hiddetlenme, gazaplanma; öfkenin dışa vurulacak derecede şiddetlenmesi

tagfil : ara. * gafala (habersiz olmak, bilgisiz olmak), gaflet (habersizlik, bilgisizlik), gafil (habersiz, bilgisiz, aymaz, bilinçsiz, farkında olmayan; dalgın, dikkatsiz; dünyaya dalmış, uyarılara kulak asmayan kişi) * bir kimseyi gafil sayma, aymazlıkla nitelendirme veya hazırlıksız yakalayarak gafil avlama/avlanma

tagged : ing. * tag (etiket, işaret; etiketlemek, işaretlemek) * etiketlenmiş, işaretlenmiş

taglik : ara. * galaka, galeka (kapatmak, kilitlemek, örtmek, kapalı olmak) * kapatma, kapatıp kilitleme, örtme; bir şeyi erişime veya kullanıma kapalı duruma getirme

tagliz : ara. * galaza (sertleşmek, kaba olmak, kabalaşmak, katılaşmak), galiz (sert, kaba, ağır, yoğun, çirkin; söz veya davranışta sertlik, kabalık veya aşırılık ifade eden; aynı zamanda pis, çirkin veya kötü) * ağırlaştırma, kalınlaştırma, sertleştirme; hüküm veya sözü daha katı, daha sert, kaba ve daha ağır hale getirme

tagmata : gre. * tagma (düzen, dizi, tertip, sıra, birlik) + ta (çoğul eki) * eklembacaklıların vücudunda işlevsel olarak farklılaşmış ve bir araya gelmiş, birleşmiş büyük bölümler, vücut bölütleri toplulukları, tagmalar

tagniye : ara. * gana (fayda vermek, fayda sağlamak, yetmek, bolluk vermek, çoklamak, zengin kılmak), gani (bol, çok, yaygın, büyük, geniş, "gen"leşmiş, zengin, kimseye muhtaç olmayan, varlıklı) * zenginleştirme, doyurma; ihtiyaçsız kılma, bir şeyi yeterli ve bağımsız hale getirme

tagut : ara. * tağa (azmak, sınırı aşmak, taşkınlık yapmak) + ut (isim yapım eki) * insanı doğru yoldan saptıran, haddi aşarak ilahî düzeni reddeden veya kendisini mutlak otorite gibi dayatan güç, kişi veya sistem; azgınlık ve ölçüsüzlük sembolü olan otorite veya varlık

tagva : ara. * gava (sapmak, azmak, doğru yoldan ayrılmak, şaşırmak), gavi (azgın, sapmış, doğru yoldan uzaklaşmış; bilerek veya isteyerek yanlış yola yönelen) * azma, sapma, doğru yoldan ayrılma, tuğyan

tagyib : ara. * gayaba (görünmemek, göz önünde olmamak, mevcut olmamak, kaybolmak, bilinmez olmak), gayb (yokluk, boşluk, gizli olan, görünmeyen, bilinmeyen), gaib (yok olan, mevcut olmayan, göz önünde bulunmayan, hazırda olmayan, kaybolmuş olan, görünmeyen) * görünmeme, mevcut olmama, bilinmez olma, kaybolma, kaybetme

tagyir : ara. * gayara (değişmek, başkalaşmak, farklı olmak), gayr (başka, diğer, farklı, değişik, benzemeyen) * değiştirme, başkalaştırma, dönüştürme; bir şeyi önceki durumundan farklı bir niteliğe veya biçime geçirme

tagyiz : ara. * gada (öfkelendirmek, kızdırmak, taşırmak, hiddetlendirmek), gaid, gaiz (öfkeli, kinli, hiddetli, hışımlı), gayz (öfke, kin, hiddet, hışım, taşkınlık) * hiddetlendirme, kızdırma, öfkelendirme

tağ bayanay : tür. * tağ (dağ; yerden yükselen, kutsal ve koruyucu kabul edilen büyük doğal oluşum, göğe yakınlığı nedeniyle güç ve sabitlik sembolü) + Bay-Anay / Bayanay (iyi ruh, bereket ve avcıların koruyucusu sayılan dişil doğa ruhu; Sibirya-Türk ve Altay mitolojisinde orman, av ve bollukla ilişkili koruyucu varlık) * dağ ve doğa ruhu Bayanay’ın birleşik çağrışımıyla, dağların kutsallığı ile bereket, av ve doğa koruyuculuğunu bir araya getiren mitolojik ifade, doğa ve ruhlar âleminde koruyucu-yüce güç

tağşiş : ara. * ğaşşa (karıştırmak, bulanıklaştırmak, hileyle bozmak) * aldatma, karıştırma, saf olanı bozmaya çalışma

tağut : ara. * tağa (azmak, sınırı aşmak, taşkınlık yapmak) + ut (isim yapım eki) * insanı doğru yoldan saptıran, haddi aşarak ilahî düzeni reddeden veya kendisini mutlak otorite gibi dayatan güç, kişi veya sistem; azgınlık ve ölçüsüzlük sembolü olan otorite veya varlık

tağyir : ara. * gayara (değişmek, başkalaşmak, farklı olmak), gayr (başka, diğer, farklı, değişik, benzemeyen) * değiştirme, başkalaştırma, dönüştürme; bir şeyi önceki durumundan farklı bir niteliğe veya biçime geçirme

taha : ara. * taha (yayılmak, serilmek, düzenlemek) * yayılma, serilme, düzenlenme; Kur’an’ın 20. suresinin simi

tahabbüb : ara. * habba (sevmek, bağlanmak, arzulamak), hubb (sevgi, bağlanma, arzulama), muhabbet (sevgi) * sevgi gösterme, kendini sevdirme, dostluk kurmaya çalışma; başkalarının sevgisini ve yakınlığını kazanmayı amaçlama

tahaccüm : ara. * hacama (kaplamak, sığdırmak, ölçmek, doldurmak), hacim (doluluk, büyüklük, kapladığı yer; bir cismin veya boşluğun kapladığı alan, büyüklük veya miktar; cismin üç boyutlu ölçüsü, fiziksel alan) * büyüme, irileşme, hacimlenme, hacim kazanma, hacmi artma; büyüklük taslama, kibirlenme, kendini olduğundan büyük gösterme; üstünlük iddiasıyla davranma

tahaccür : ara. * hacer (taş), hacara (taşlaşmak; sertleşmek) * taşlaşma, katılaşma; bir maddenin veya yapının zamanla sertleşip taş benzeri bir hale gelmesi, esnekliğini kaybetmesi

tahaddüs : ara. * hadasa (yeni olmak, meydana gelmek, cereyan etmek, vuku bulmak, anlatmak, söylemek, rivayet etmek, nakletmek, bildirmek), hadise (olay, vaka, durum, beklenmedik veya önemli bir olay, durum veya gelişme; özellikle hayatı etkileyen veya dikkat çeken herhangi bir vaka) * ortaya çıkma, var olma, hukuki/fiziki olarak meydana gelme, zannetme, tahmin etme, sezgi, sezme;

tahaffuz : ara. * hafaza (korumak, muhafaza etmek, sakınmak), hifz (koruma, sakınma, muhafaza), muhafaza (koruma, sakınma, esirgeme) * korunma, sakınma, dikkatli davranma; bir zarardan, tehlikeden veya olumsuz etkiden kendini muhafaza etme

tahaffüf : ara. * haffa (hafiflemek, ağırlığı azalmak, incelmek), hafif (az ağırlığı olan, kolay taşınan veya kaldırılan; yoğunluğu düşük) * hafifleme, yükten kurtulma; ağırlığın, baskının veya sorumluluğun azalması

tahakkuk : ara. * hakka (kesmek, ayırmak; gerçek olmak, doğru olmak, sabit olmak, gerçekleşmek), hakk (gerçek, doğru) * gerçekleşme, doğrulanma, sabit olma; bir şeyin şüphe veya ihtimalden çıkıp kesin ve fiili hale gelmesi

tahakküm : ara. * hakeme (hükmetmek, hüküm vermek, karar vermek, yargıda bulunmak, bilgelik etmek; sağlamlaştırmak, güçlendirmek), hakim (hükmeden, egemen, yargılayan, yargıç) * hükmetme, zorla yönetme; başkası üzerinde baskı kurarak iradesini dayatma; bir kişi, grup veya gücün başkaları üzerinde baskı ve zor kullanarak egemenlik kurması; adaletsiz veya keyfî biçimde kontrol etme ve yönetme durumu

tahallül : ara. * halla (çözülmek, ayrışmak, serbest kalmak, izin verilmek, helal olmak), hallele (çözmek, serbest bırakmak, izin vermek, açmak, helal kılmak) * çözülme, ayrışma, dağılma, serbest kalma, helal olma

tahallüm : ara. * hulm (rüya, düş), halama (rüya görmek, düş görmek; ergenlik çağına ulaşmak), ihtilam (ergenlik çağındaki bireylerde uykuda iken genellikle cinsel içerikli rüyalarla birlikte meydana gelen istemsiz meninin dışarı atılması durumu, rüyalanma, gece boşalması) * rüya görme, düş görme; rüyada baliğ olma, ihtilam olma, ergenliğe geçme

tahallüs : ara. * halasa (arı olmak, arınmak, saflaşmak, temizlenmek, karışımdan kurtulmak, öz hale gelmek), ihlas (arındırma, saflaştırma), halis (öz, saf, arı, katışık olmayan, katışıksız, katıksız; temiz, içten, sahici, özlü, içten, samimi), mahlas (kurtuluş yeri, sığınak; gerçek adı gizlemek veya ayırt etmek amacıyla kullanılan, özellikle edebiyat ve sanat eserlerinde yazarın veya şairin kullandığı takma isim) * Divan edebiyatında şairlerin şiirlerinde kendi adları veya takma adları olan mahlaslarını kullanması, mahlas kullanma

tahammuz : ara. * hamaza (ekşimek, asitleşmek), hamiz (ekşi, asit) * ekşime, asitleşme; bir maddenin zamanla fermente olup ekşi bir tat ve kimyasal özellik kazanması; organik bir maddenin doğal veya biyokimyasal süreçler sonucunda asidik bir yapıya dönüşmesi, ekşi tat ve kimyasal özellik kazanarak bozulma veya dönüşüm süreci

tahammül : ara. * hamala (taşımak, yüklenmek), hamil (taşıyan, yüklenen) * yüklenme, katlanma, dayanma; zor, ağır veya rahatsız edici bir duruma sabır göstererek onu kaldırabilme; fiziksel, duygusal veya zihinsel olarak zorlayıcı durumlara karşı direnç göstererek dayanma; sıkıntı, acı, baskı veya olumsuzlukları kabullenip sürdürebilme gücü ve sabır hali

tahammür : ara. * hamira, hamara (örtmek, kapatmak; kabarmak, mayalanmak, sarhoş etmek (aklı kaplamak, aklı örtmek anlamından), hamur (su ile yoğurulmuş ve macun kıvamına getirilmiş un), mahmur (sarhoşluğun etkisi altında, sersem), hamr (mayalanmış, mayalanmış içki, alkollü, şarap) * mayalanma, fermente olma; özellikle şekerli bir maddenin mikroorganizmalar etkisiyle alkole veya asidik ürüne dönüşmesi; üzüm suyu, hamur veya benzeri organik maddelerin doğal süreçler sonucunda kimyasal değişime uğrayarak gaz, alkol veya asit üretmesiyle gerçekleşen biyolojik dönüşüm süreci, mayalanma ve fermantasyon

taharet : ara. * tahara, tahura (temizlenmek, kirini gidermek, arınmak, saflaşmak, paklanmak), tahhara (temizlemek, kiri gidermek, arındırmak, arıtmak), tahir (temiz, pak, arınmış, lekesiz) * temizlik, arınma; maddi kirden ve özellikle dini anlamda necasetten temizlenme, saf ve temiz olma hali

tahassul : ara. * hasala (ortaya çıkmak, meydana gelmek, üremek, türemek, sonuç elde etmek), hasil (ortaya çıkan, görünen; ürün; özet, sonuç, öz) * elde edilme, kazanılma; bir sonucun, bilginin veya ürünün çaba ve süreç sonunda ortaya çıkması, ortaya çıkma, hasıl olma

tahassun : ara. * hasana (korumak, kale içine almak, sağlamlaştırmak, sığınmak) * korunma, siperlenme; bir tehlikeye karşı güvenli bir yere çekilerek savunma haline geçme, siper alma

tahassus : ara. * hassa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak, değer vermek, özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek), husus (özel olma, belirli olma, ayrı bir konu, konu, mesele, nitelik, özellik, alan), mahsus (özgü, özel olarak belirlenmiş, özgün kılınmış, has kılınmış) * hissetme, duyumsama; dikkatli ve ince bir şekilde algılama, sezme ve fark etme

tahassür : ara. * hasara (zarar vermek, hasarlamak, kaybettirmek, eksiltmek, noksan olmak), hasret (özlem, yokluğunu, eksikliğini olumsuz yönde hissetmek) * derin üzüntü, iç yanması; geçmişte kaçırılan bir fırsat, kaybedilen bir şey veya gerçekleşmeyen bir durum için duyulan yoğun pişmanlık ve keder, hasret kalma

tahassüs : ara. * hassa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak, değer vermek, özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek), husus (özel olma, belirli olma, ayrı bir konu, konu, mesele, nitelik, özellik, alan), mahsus (özgü, özel olarak belirlenmiş, özgün kılınmış, has kılınmış) * hissetme, duyumsama; dikkatli ve ince bir şekilde algılama, sezme ve fark etme

tahasüb : ara. * hisab (sayma, nicelik belirleme), hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak, adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek; sanmak, zannetmek) * karşılıklı hesaplaşma, hesap görme; iki veya daha fazla tarafın alacak, borç, hak veya yükümlülüklerini birbirine göre değerlendirmesi ve denkleştirmesi

tahasüd : ara. * hasada (kıskanmak, başkasındaki nimetin yok olmasını istemek, başkasında olanın kendisinde olmasını istemek, imrenmek), hased (kıskançlık, imrenme) * karşılıklı kıskançlık; iki veya daha fazla kişi arasında birbirinin sahip olduğu nimet, imkân veya üstünlüğü çekememe ve bunların elinden gitmesini isteme hali

tahasüm : ara. * hasama (tartışmak, çekişmek, çatışmak, karşılıklı muhalefet etmek), muhtasim (çekişen, tartışan, çatışan, karşılıklı muhalefet eden), husumet (düşmanlık, karşıtlık), muhasame (tartışma, çekişme, çatışma, muhalefet; düşmanlık, husumet), ihtisam (tartışma, çekişme, muhalefet; düşmanlık, husumet muhasame), hasm (düşman, muhalif, hukuki bir işlemde karşı taraf, hasım) * tartışma, çekişme, çatışma, karşılıklı muhalefet etme, husumet edişme, düşmanlık yapma

tahaşşüd : ara. * haşede (birikmek, yığılmak, toplanmak) * birikme, yığılma, toplanma

tahaşşün : ara. * haşana (sert olmak, sertleşmek, katılaşmak, şiddet göstermek; sertleşmek, düşmanlık beslemek, karşıtlık geliştirmek), haşin (sert, kaba, katı, sert mizaçlı, kaba ve kırıcı davranışlı, yumuşak olmayan) * katılaşma, sertleşme; birbirine düşman olma, hasım kesilme; tarafların karşılıklı olarak sertleşip çatışmaya yönelmesi

tahattur : ara. * hatara (hatırlamak, akla gelmek, zihinde belirmek, akla gelmek, anımsamak, aymak) * hatırlama, anımsama; geçmişte yaşanmış bir olayın zihinde yeniden canlanması ve bilinçte ortaya çıkması

tahavvüf : ara. * hafa (korkmak, ürkmek, çekinmek), havf (korku, çekinme, ürkme, endişe) * çekinme, korkma, endişe duyma; bir tehlike veya olumsuzluk ihtimaline karşı içsel olarak tedirginlik hissetme ve ondan uzak durma

tahavvül : ara. * havala (dönmek, dönüşmek, değişmek, başkalaşmak, bir durumdan başka bir duruma geçmek), havvala (çevirmek, dönüştürmek; çevirmek, çevrelemek, kuşatmak, örtmek, sarmak; denemek), tahvil (çevirme, dönüştürme) * değişme, dönüşme; bir şeyin bir hâlden başka bir hale geçerek yapısal veya niteliksel olarak farklılaşması

tahavvün : ara. * havana (kolay görmek, hafife almak; önemsememe, küçümsemek, ihmal etmek) * gevşek davranma, ihmal etme, ciddiye almama, önemsiz sayma, gereken dikkati ve özeni göstermeme

tahayyül : ara. * hala, hayila (hayal etmek, zihinde canlanmak), hayal (görüm, düş, rüya, imge, tasavvur, rüyada görülen, zannedilen, gerçek sanılan, farzedilen, gerçek gibi canlı gibi olan) * gerçek dışı unsurları zihinsel olarak şekillendirme ve temsil etme, zihinde canlandırma, imgeleme, hayal etme

tahayyür : ara. * hara (şaşırmak, hayret etmek, aklı başından gitmek), hayret (beklenmedik, şaşırtıcı, garip bir şeyin yol açtığı şaşkınlık, şaşırma) * şaşırma, hayrete düşme, aklın duraksaması, ne yapacağını bilememe, algı ve düşüncenin kısa süreli olarak dağılması hali, hayranlıkla karışık şaşkınlık ve sersemlik durumu

tahayyüz : ara. * hayaza (bir yana meyletmek, taraf tutmak; yer kaplamak, bir alanda konumlanmak) * düşünce veya tutumda taraflılık gösterme, objektiflikten uzaklaşıp belli bir görüşe yönelme, bir yana meyletme, taraf tutma; yer kaplama, bir alanda konumlanma

tahazzur : ara. * hazara, hadara (elverişli olmak, uygun olmak, tamam olmak; mevcut olmak, bulunmak, hazır olmak), hazır (elverişli, uygun, tamam, belirli bir işi, bir eylemi yapmak için gereken her şeyi tamamlamış olan; belli bir işte kullanılabilecek durumda olan, mevcut olan, bulunan) * göçebe veya yarı göçebe yaşamdan yerleşik düzene geçme, şehirleşme; toplumsal ve kültürel olarak daha düzenli, kurumsal ve şehirli bir yapıya dönüşme süreci

tahazzüb : ara. * hazaba (birleşmek, bir araya gelmek, toplanmak), hizb (cemaat, birlik, grup, topluluk, güruh, bölük, kısım, fırka; parti) * fırkalaşma, hizipleşme, gruplara ayrılma; bir hizbe katılma

tahazzün : ara. * hazina (üzülmek, kederlenmek), huzn (keder, gam, tasa, acı, melankoli, ıstırap, üzüntü) * üzülme, kederlenme, içe kapanarak hüzünlenme

tahazzür : ara. * hazira (sakınmak, çekinmek, tedbirli davranmak, korkmak, ürkmek), hazer (korku, çekince, endişe, çekinme, zarar verebilecek şeyden kaçınma, korunma, sakınma) * sakınma, korunma, çekinme

tahbir : ara. * habara (bilmek, bilgisi olmak, ilmi olmak, malumatı olmak, haber almak, tecrübe etmek; bir şeyi deneyim yoluyla öğrenmek; bildirmek, haber vermek, bilmek), haber (bilgi, bildirim, duyuru, ilim, malumat, havadis, iletilen mesaj, olay) * haber etme, haber verme, bildirme

tahdid : ara * hadda (sınır koymak, sınırlamak, limit belirlemek, belirlemek, keskinleştirmek; karşı gelmek, meydan okumak, itiraz etmek), hadd (sınır, limit, uç nokta), hadid (keskin) * sınır koyma, belirleme; keskinleştirme, netleştirme

tahdim : ara. * hadama, haddama (yıkmak, tahrip etmek, ezmek, çökertmek; öğütmek, sindirmek, parçalamak), mahdum (yıkılmış, ezilmiş, tahrip edilmiş, çökertilmiş; öğütülmüş, sindirilmiş, parçalanmış) * yıkım, tahrip, ezilme, çökme; öğütülme, sindirilme, parçalanma

tahdim : ara. * hedema (hizmet etmek, bakmak, görev yapmak), hidma (hizmet, görev, bakma), hadim (hizmet eden, görev yapan, yardımcı) * hizmet ettirme, baktırma, görev yaptırma; atın ayaklarının beyazlığı dirseklerinden aşağı olma

tahdis : ara. * hadasa (yeni olmak, meydana gelmek, cereyan etmek, vuku bulmak, anlatmak, söylemek, rivayet etmek, nakletmek, bildirmek), hadis (olay, söz, haber, rivayet) * anlatma, söyleme, bildirme, rivayet etme, nakletme

tahdit : ara * hadda (sınır koymak, sınırlamak, limit belirlemek, belirlemek, keskinleştirmek; karşı gelmek, meydan okumak, itiraz etmek), hadd (sınır, limit, uç nokta), hadid (keskin) * sınır koyma, belirleme; keskinleştirme, netleştirme

tahfif : ara * haffa (hafiflemek, ağırlığı azalmak, incelmek), hafif (az ağırlığı olan, kolay taşınan veya kaldırılan; yoğunluğu düşük) * bir şeyin ağırlığını, şiddetini, yoğunluğunu veya zorluğunu azaltma, hafifletme, azaltma, yükünü azaltma; kolaylaştırma

tahıl : ara. * dahl (girme, giriş; getirir, gelir, verim, ürün) * buğdaygiller (Poaceae) familyasına ait, başaklı veya tane veren bitkilerin yenebilir tohumlarına verilen genel ad, hububat

tahin : ara. * tahn, tahana (öğütmek, toz haline getirmek, ezmek, un yapmak), tahin (öğütülmüş, un haline getirilmiş madde, un) * kavrulmuş susam tohumlarının ezilerek yağının ve öğütülmüş kısmının ayrışmasıyla elde edilen, özellikle Orta Doğu ve Akdeniz mutfaklarında ezme olarak kullanılan yoğun kıvamlı, yağlı ve besleyici gıda

tahir : ara. * tahara, tahura (temizlenmek, kirini gidermek, arınmak, saflaşmak, paklanmak), tahhara (temizlemek, kiri gidermek, arındırmak, arıtmak) * temiz, pak, kirli olmayan; Türk musikisinde temel dizisi ve özellikleri bakımından Neva makamının inici formu olan, durağı dügah perdesi, güçlüsü muhayyer perdesi olan, yerinde Uşşak dörtlüsüne, Neva perdesinde bir Rast beşlisinin eklenmesiyle oluşan, genellikle tiz durak (Muhayyer) civarından seyre başlanan, tiz bölgelerde gezinildikten sonra güçlü perdelerinde asma kararlar yapılarak Dügah perdesine (karar perdesine) inilen ve tam karar verilen makam

tahir-buselik : ara. * tahir (temiz, pak, kirli olmayan) ebu (baba, ata) + salaka (yola gitmek, yolculuk etmek), selik, salik (yola giren, yol yürüyen, yolcu, bir yola girmiş olan; yol, iz) * Türk musikisinde Türk sanat müziğinde tiz (ince) seslerden pes (kalın) seslere doğru inen, Tahir ve Buselik adlı iki farklı makamın birleşimiyle oluşan inici seyirli birleşik bir makam

tahir-i kebir : ara. * tahir (temiz, pak, kirli olmayan) + i (tamlama eki) + kebir (büyük) * Türk musikisinde Tahir makamının, tiz (ince) sesleri ön plana çıkaran ve Abdülbaki Nasır Dede tarafından tasnif edilen iki farklı çeşitlemesinden (perde aralığından) biri

tahir-i sagiyr : ara. * tahir (temiz, pak, kirli olmayan) + i (tamlama eki) + sağiyr (küçük) * Türk musikisinde Neva perdesi üzerinde karar eden ve günümüzde pek icra edilmeyen eski bir makam veya geçki (terkip) sistemi

tahir-kürdi : ara. * tahir (temiz, pak, kirli olmayan) + kurd (kürt) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türk musikisinde Tahir makamının temel yapısına, kürdi dörtlüsü veya dizisinin (hüzünlü ve melankolik tınıların) eklenmesiyle veya o bölgede geçki yapılmasıyla oluşturulmuş makam

tahiyyat : ara. * ahya, ihya (diriltmek, canlandırmak, yaşatmak), hayya (yaşam dilemek, selamlamak, selam vermek, dirilik temennisinde bulunmak), ihya (diriltme, xanlandırma, hayat verme), hayy (diri, canlı, yaşayan, hayatta olan) * selam, esenlik dileme; hayat ve iyilik temennisi sunma; hayat ve canlılıkla ilişkili saygı ifadesi, selamlamlama, selamlar, dualara, manevi hayat hediyeleri, tezahüret-i hayatiye

tahiyye : ara. * ahya, ihya (diriltmek, canlandırmak, yaşatmak), hayya (yaşam dilemek, selamlamak, selam vermek, dirilik temennisinde bulunmak) * selam, esenlik dileme; hayat ve iyilik temennisi sunma; hayat ve canlılıkla ilişkili saygı ifadesi, selamlamlama, selamlar, dualara, manevi hayat hediyeleri, tezahüret-i hayatiye

tahkik : ara. * hakka (kesmek, ayırmak; gerçek olmak, doğru olmak, sabit olmak, gerçekleşmek), hakk (gerçek, doğru) * gerçeğe ulaştırma, doğrulama, kesinleştirme; doğruluğunu araştırma, delillerle sınama ve hakikate uygun olup olmadığını ortaya çıkarma

tahkikat : ara. * hakka (kesmek, ayırmak; gerçek olmak, doğru olmak, sabit olmak, gerçekleşmek), hakk (gerçek, doğru), tahkik (gerçeğe ulaştırma, doğrulama, kesinleştirme; doğruluğunu araştırma, delillerle sınama ve hakikate uygun olup olmadığını ortaya çıkarma) + at (çoğul eki * gerçeğe ulaştırma, doğrulama; araştırma, soruşturma; bir durumun veya olayın gerçek iç yüzünü ortaya çıkarmak için yapılan araştırma ve incelemeler

tahkim : ara. * hakeme (hükmetmek, hüküm vermek, karar vermek, yargıda bulunmak, bilgelik etmek; sağlamlaştırmak, güçlendirmek), hakim (hükmeden, egemen, yargılayan, yargıç) * hüküm verme, hükme bağlama; yetkilendirme, hakeme başvurma; bir ihtilafı çözmek üzere bir kişiyi veya kurumu hakem tayin etme; hukuken bir anlaşmazlığı mahkeme yerine tarafsız bir hakem heyeti aracılığıyla karara bağlama

tahkimat : ara. * hakeme (hükmetmek, hüküm vermek, karar vermek, yargıda bulunmak, bilgelik etmek; sağlamlaştırmak, güçlendirmek), hakim (hükmeden, egemen, yargılayan, yargıç) * sağlamlaştırma, güçlendirme; hükme bağlama, hakem tayini; askerî bağlamda bir mevziyi, sınırı veya yapıyı düşmana karşı dayanıklı hale getirmek için yapılan siper, duvar, mevzi ve koruma düzenlemelerinin bütünü; bir yapının veya sistemin yıkılmaya, bozulmaya karşı güçlendirilmesi için yapılan takviye ve sağlamlaştırma çalışmaları bütünü

tahkir : ara. * hakir (aşağılık, küçük, değersiz), hakkara (küçük düşürmek, saygısızlık etmek, aşağılamak, onur kırıcı söz söylemek veya davranışta bulunmak) * küçük görme, aşağılayıp hor görme, değersiz sayma; bir kişiyi, topluluğu veya değeri bilerek küçültme, itibarını düşürme ve hakir görme; söz, tutum veya davranış yoluyla karşıdakini değersiz, önemsiz veya aşağı konumda gösterme durumu, hakaret etme

tahkiye : ara. * hakaya (anlatmak, hikaye etmek, sözlü olarak aktarmak) * anlatma, hikaye etme, sözlü olarak aktarma; bir olayı, durumu veya yaşantıyı belli bir düzen içinde sözle veya yazıyla aktarma; olayları anlatı formuna dönüştürerek dinleyiciye veya okuyucuya sunma, hikayeleştirme ve nakletme süreci

tahlid : ara. * halada (kalıcı olmak, devam etmek, yok olmamak, daim olmak, ebedi olmak), halid (ebedi, sonsuz, daimi), huld (ebediyet, sonsuzluk) * ebedileştirme, kalıcı hale getirme, sonsuzlaştırma

tahlif : ara. * halafa (yemin etmek, and içmek) * yemin ettirme, ant içirme; resmi olarak yemin ettirerek bir göreve bağlama; bir kişiye belirli bir söz, görev veya sorumluluk karşılığında yemin ettirme; hukuki, dini veya idari bağlamda bağlılık ve doğruluk beyanını yemin yoluyla kesinleştirme

tahlik : ara. * halaka (tıraş etmek) * tıraş etme

tahlik : ara. * halaka (yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, ibda etmek), halk (yaratış, oluşturma; toplum, yaratılmışlar), hulk (yaratılış), haluk (iyi ahlaklı) * halk etme, yaratma; var etme, meydana getirme, oluşturma

tahlil : ara. * halla (çözülmek, ayrışmak, serbest kalmak, izin verilmek, helal olmak), hallele (çözmek, serbest bırakmak, izin vermek, açmak, helal kılmak) * çözme, parçalarına ayırma; analiz etme, inceleyerek açıklama; bir bütünü oluşturan unsurları ayırarak yapısını, nedenlerini ve ilişkilerini ortaya çıkarma; tıp, dil, düşünce veya metinlerde karmaşık yapıyı çözüp anlaşılır hale getirme, analiz

tahlim : ara. * helme (yumuşamak), hilm (yumuşaklık, yumuşak olma, yumuşak huyluluk, sabır, ağırbaşlılık), hilmi (yumuşak huylu, sabırlı, ağırbaşlı kişi; erkek ismi) * yumuşatma, ağırbaşlı hale getirme

tahlis : ara. * halasa (arı olmak, arınmak, saflaşmak, temizlenmek, karışımdan kurtulmak, öz hale gelmek), halas (arınma, saflaşma, temizlenme, kurtulma), halis (arı, saf, temiz) * kurtarma, saflaştırma, arındırma

tahlit : ara. * halata (karıştırmak, karışık hale getirmek, katıştırmak), halt (karışım) * karıştırma, karıştırılma; bozma, saflığı giderme

tahliye : ara. * hala (yalnız kalmak, tek başına olmak, inzivaya çekilmek) * boşaltma, serbest bırakma, bir yeri insan, eşya veya yükten arındırma; bir kişinin serbest bırakılması, tutukluluk halinin sona erdirilmesi

tahmid : ara. * hamada (övmek, takdir etmek, yüceltmek), hamid (övülesi, takdir edilesi, yüceltilesi), hamd (övgü, takdir, yüceltme) * hamd etme, övgü ve şükürle yüceltme; bir varlığı özellikle Allah’ı övgü, yüceltme ve şükür ifadeleriyle anma

tahmil : ara. * hamala (taşımak, yüklenmek), hamil (taşıyan, yüklenen) * yükletme, yük yükleme; birine sorumluluk veya görev verme; yükümlülük altına sokma, bir işi üstlenmesini sağlama

tahmin : ara. * hamana (zanla ölçmek, yaklaşık hesaplamak, kesin bilgi olmadan kestirmek) * eksik veriye dayanarak akıl yürütme, deneyim veya olasılık hesabıyla bir sonucu veya durumu yaklaşık olarak önceden belirleme

tahmir : ara. * hamara (mayalanmak, fermente olmak, ekşimek), hamr (ekşi, sarhoşluk veren, mayalanmış, mayalı, fermente; şarap) * yoğurma, yoğurtma; mayalanma, fermantasyon; hamurun veya sıvıların biyokimyasal dönüşüm yoluyla kabarma ve olgunlaşma sürecine sokulması durumu

tahmir : ara. * humr (kırmızı) * kızartma, kırmızıya çevirme

tahmis : ara. * hamse (beş) * beşleme; bir şeyi beş parçaya bölme, beş unsurdan oluşur hâle getirme veya bir metne beş dizelik bendler ekleyerek onu “muhammes” nazım şekline dönüştürme; edebiyatta bir gazelin her beytine üç mısra ekleyerek beş mısralı bentler oluşturma işlemi

tahnik : ara. * hanaka (birinin ağzına/damağına dokunmak, ağız içini tatlandırmak; deneyimle olgunlaşmak, akıllanmak) * yeni doğan bebeğin ağzının tatlanması ve hayırlı bir ömür sürmesi amacıyla Hz. Muhammed'in bir sünneti olarak, bebeğin damağına tatlı bir madde (genellikle hurma) sürülmesi işlemi

tahnik : ara. * hanaka (boğmak, nefesini kesmek, bastırmak), hank (boğma, boğazını sıkıp öldürme, boğazı sıkılıp boğulma) * boğma, boğazını sıkıp öldürme, boğazı sıkılıp boğulma

tahnit : ara. * hanata, hannata (ölüyü kokmaktan koruyucu maddelerle işlemden geçirmek, cesedi korumak, tahnit etmek, mumyalamak) * ölü insan veya hayvan bedenlerinin bozulmasını, çürümesini veya kokmasını önlemek amacıyla özel kimyasallarla ilaçlanması ve korunması işlemi, mumyalama

tahniye : ara. * hana (kına ile renklendirmek, kına yakmak) * kınaya boyama, kına ile renklendirme, kına yakma

tahran : far. * tah (alt, dip, aşağı kısım, son) + ran (yamaç, eğim, dağ etekleri) * dağ yamacı; İran’ın başkenti

tahrib : ara. * hariba, haraba (bozulmak, yıkılmak, mahvolmak) * harap etme, bozma, yıkıma uğratma; bir yapıyı, düzeni veya bütünlüğü fiziksel veya mecazi olarak bozma; bir yapının veya sistemin bütünlüğünü parçalayarak kullanılamaz hale getirme, zarar vererek işlevsizleştirme

tahribat : ara. * hariba, haraba (bozulmak, yıkılmak, mahvolmak), tahrib (harap etme, bozma, yıkıma uğratma; bir yapıyı, düzeni veya bütünlüğü fiziksel veya mecazi olarak bozma; bir yapının veya sistemin bütünlüğünü parçalayarak kullanılamaz hale getirme, zarar vererek işlevsizleştirme) + at (çoğul eki) * bir yapı, alan, düzen veya sistem üzerinde meydana gelen yıkım ve bozulmaların bütünü; savaş, afet, ihmal veya insan etkisiyle oluşan fiziksel veya yapısal zararların tamamını ifade eden, harap olma ve tahrip edilme sonucunda ortaya çıkan durumlar topluluğu

tahric : ara. * haraca (çıkmak, dışarı çıkarmak, tüketmek, masraf etmek; daralmak, sıkılmak, bunalmak, zor durumda kalmak) * çıkarma, dışarıya çıkarma; ayrıca bir metni kaynaklarına göre ortaya koyma, referanslandırma

tahrif : ara. * harf (harf (kenar, uç, taraf; ses işareti), harrafa (değiştirmek, saptırmak, bozmak, tahrif etmek) * harflerin yerini değiştirme, saptırma, değiştirme, bozma

tahrifat : ara. * harf (harf (kenar, uç, taraf; ses işareti), harrafa (değiştirmek, saptırmak, bozmak, tahrif etmek), tahrif (harflerin yerini değiştirme, saptırma, değiştirme, bozma) + at (çoğul eki) * harflerin yerini değiştirmeler, saptırmalar, değiştirmeler, bozmalar; bir metin, söz, belge veya bilginin aslını değiştirme, anlamını çarpıtma veya doğruluğunu bozma amacıyla yapılan değişikliklerin bütünü; kasıtlı ekleme, çıkarma veya anlam kaydırmaları yoluyla meydana getirilen bozma ve saptırmaların tamamı

tahrik : ara. * haraka (hareket etmek, yer değiştirmek, kımıldamak, kıpırdamak, devinmek) * harekete geçirme, kımıldatma, kıpırdatma, tetikleme; bir kimseyi, topluluğu veya nesneyi hareket etmeye, davranışta bulunmaya veya belirli bir yönde eyleme yöneltme; fiziksel, zihinsel veya duygusal bakımdan etki ederek harekete geçirme, kışkırtma veya faaliyete sevk etme durumu

tahril : ara. * harala (yerinden kaldırmak, ayırmak, sökmek, çözmek) * yerinden kaldırma, ayırma, sökme, çözme; bulunduğu yerden ayırma, yerinden çıkarma veya bağlı olduğu yapıdan söküp uzaklaştırma

tahrim : ara. * harama (haram kılmak, yasaklamak, men etmek, dokunulmaz saymak) * haram kılma, yasaklama, men etme, dokunulmaz sayma; Kur’an’ın 66. suresi

tahrip : ara. * hariba, haraba (bozulmak, yıkılmak, mahvolmak) * harap etme, bozma, yıkıma uğratma; bir yapıyı, düzeni veya bütünlüğü fiziksel veya mecazi olarak bozma; bir yapının veya sistemin bütünlüğünü parçalayarak kullanılamaz hale getirme, zarar vererek işlevsizleştirme

tahrir : ara. * harra (hür olmak, serbest olmak; sıcak olmak), harara (özgürleştirmek, serbest bırakmak; yazıya geçirmek, kaleme almak), hurr (özgür, hür, serbest, bağımsız) * özgürleştirme, serbest bırakma, hür kılma; yazıya geçirme, kaleme alma; bir kimseyi esaret, bağımlılık veya kısıtlılıktan kurtararak özgürlüğüne kavuşturma; ayrıca düşünce ve bilgileri yazılı hâle getirip düzenleyerek metin oluşturma, kaleme alma ve resmî olarak yazıya geçirme

tahris : ara. * harisa (çok istemek, aşırı arzulamak, tamah etmek) * yoğun, güçlü ve aşırı arzu, tamah, şiddetli arzu, aşırı istek (çoğunlukla mal, makam veya başarıya yönelik olarak)

tahriş : ara. * haraşa (tırmalamak, kaşımak, yakıp kaşındırmak) * yakarak kaşındırma; vücuttaki bir doku veya organın fiziksel, kimyasal veya biyolojik bir etkene karşı verdiği ağrılı, kaşıntılı veya iltihaplı tepki

tahriz : ara. * haraza (korumak, muhafaza etmek, güvence altına almak, teşvik etmek) * koruma altına alma, muhafaza etme, güvenli duruma getirme; bir kimseyi genellikle iyi bir işe veya hayra teşvik etme, şevklendirme ve kışkırtma

tahsil : ara. * hassala (toplamak, derlemek, elde etmek, kazanmak, temin etmek), muhassal (elde edilmiş, kazanılmış, temin edilmiş) * toplama, elde etme, temin etme, tahsil etme; kazanma veya temin etme; öğrenim, bilgi edinme; vergi, harç gibi bir alacağı toplama

tahsilat : ara. * hassala (toplamak, derlemek, elde etmek, kazanmak, temin etmek), muhassal (elde edilmiş, kazanılmış, temin edilmiş), tahsil (toplama, elde etme, temin etme, tahsil etme; kazanma veya temin etme; öğrenim, bilgi edinme; vergi, harç gibi bir alacağı toplama) + at (çoğul eki) * gelirleri toplama ve tahsil etme işlemlerinin tamamı; para, alacak, vergi veya benzeri mali hakların tahsil edilmesi işlemleri ve sonucunda elde edilen gelirlerin bütünü

tahsildar : ara., far. * hassala (toplamak, derlemek, elde etmek, kazanmak, temin etmek), tahsil (gelirleri toplama ve tahsil etme işlemlerinin tamamı; para, alacak, vergi veya benzeri mali hakların tahsil edilmesi işlemleri ve sonucunda elde edilen gelirlerin bütünü) (ara.) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) * vergi, resim, harç, kira veya benzeri alacakları toplamakla görevli memur; kamu veya özel kuruluş adına para tahsil eden görevli kişi

tahsin : ara. * hasene (güzel olmak, iyi olmak), hasen (güzel) * beğenme, alkışlama; güzelleştirme, iyileştirme, iyi hale getirme

tahsir : ara. * hasara (zarar vermek, hasarlamak, kaybettirmek, hasret bırakmak, eksiltmek, noksan olmak), hasar (zarar, ziyan, kayıp, eksiklik, noksanlık) * hasar verme, zarara sokma, ziyana uğratma, kaybettirme, eksiltme, hasret bırakma

tahsis : ara. * hassasa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak, değer vermek, özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek; araştırmak, incelemek), muhassas (ayrılmış, tahsis edilmiş, araştırılmış), mütehassıs (uzmanlaşmış, belirli alana tahsis edilmiş, uzman kişi, uzman, bir konuda uzmanlaşmış kişi, hass (özel, özgü), hususi (özel olan, özgü olan), mahsus (birine ayrılmış, özgülenmiş, özelleştirilmiş, tahsis edilmiş, ayrılmış, özel, özgü) * ayırma, ayırtma, özel kılma, özgüleştirme, özelleştirme, ayırma, uzmanlık alanını belirleme

tahsisat : ara. * hassasa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak, değer vermek, özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek; araştırmak, incelemek), tahsis (ayırma, özel kılma, özgüleştirme, özelleştirme) + at (çoğul eki) * tahsisler, ayrımlar, ayırtmalar, ayrılmış şeyler, özel amaçlı ayrımlar, özelleştirmeler

tahşid : ara. * haşada (toplamak, bir araya getirmek, seferber etmek) * toplama, bir araya getirme, seferber etme

tahşim : ara. * haşama (öfkeye kapılmak, hiddetlenmek, saldırmak, azarlamak), hışm (ani öfke, hiddet, sert çıkış, saldırı, gazap, kızgınlık) * öfkelendirme, kızdırma, gazablandırma, hiddetlendirme

tahşiye : ara. * haşiye (not düşmek, kenara yazmak, yorum yazmak, ek bilgi yazmak) * bir kitabın veya belgenin sayfa kenarlarına, ana metni açıklamak, tamamlamak veya detaylandırmak amacıyla eklenen not, dipnoy; bir metnin kenarına açıklama, yorum, düzeltme veya ek bilgi yazma; özellikle ilmi eserlerde asıl metni açıklamak, tamamlamak veya değerlendirmek amacıyla sayfa kenarına veya metin çevresine eklenen açıklayıcı notların yazılması

taht : ara. * tahta (altında olmak, aşağıda bulunmak), taḥt (alt, aşağı; alt taraf) * bir şeyin alt bölümü veya alt tarafı; konum bakımından başka bir şeyin aşağısında bulunan yer veya bölüm; hükümdarların (kral, kraliçe, padişah vb.) oturduğu büyük ve süslü koltuk; bir kimsenin yönetimi, egemenliği veya denetimi altında bulunma durumu (mecazi)

tahta : far. * tahte (kalas, odundan yüzey, tahta, yassı ağaç levha) * ağacın gövdesinden biçilerek elde edilen düz ve yassı parça; yapı, mobilya, araç gereç ve çeşitli eşya yapımında kullanılan işlenmiş ahşap levha veya kalas; üzerine yazı yazılan veya bir işin yürütülmesinde kullanılan düz yüzeyli parça (mecazi)

tahta kurdu : far., tür. * tahte (kalas, odundan yüzey, ahşap, kereste, yassı ağaç levha) (far.) + kurt (tırtıl, larva; köpeğe benzer vahşi hayvan) + u (iyelik eki) (tür.) * ahşabın içinde galeriler açarak beslenen, mobilya, kereste ve yapı elemanlarında oyuklar oluşturarak zamanla yapısal zayıflamaya yol açan çeşitli böcek türlerinin larvalarından her biri

tahtaboş : far., tür. * tahte (kalas, odundan yüzey, ahşap, kereste, yassı ağaç levha) (far.) + boş (içi doldurulmamış, açıklık) * evlerin önünde veya üst kısmında, genellikle ahşaptan yapılan, altı boş bırakılmış teras veya çıkıntılı oturma yeri

tahtakurusu : far., gre., tür. * tahte (kalas, odundan yüzey, ahşap, kereste, yassı ağaç levha) (far.), taht (yüksek yer, hükümdar koltuğu, saltanat makamı) (far.) + korios (Cimex lectularius türü kan emici böcek) (gre.) + u (iyelik eki) * nsan ve diğer sıcak kanlı hayvanların kanıyla beslenen, geceleri etkin olan, tahta eşyaların, yatak, döşeme ve mobilya çatlaklarında gizlenerek yaşayan, ısırıkları kaşıntı ve cilt tahrişine yol açabilen yassı yapılı kan emici parazit böcek

tahtalıgüvercin : far. * tahte (kalas, odundan yüzey, ahşap, kereste, yassı ağaç levha) (far.) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) + göğercin (Columbidae (Güvercingiller) familyasından olan, evcil ve yabani türleri bulunan, genellikle gri, beyaz veya karışık tüylü, şehirlerde ve kırsal alanlarda yaşayan, barış ve haberleşme simgesi olarak da kullanılan kuş türü, columba livia domestica) (göğer (mavileşmek, gök rengine bürünmek) (gök (yeryüzünü öreten atmosfer tabakası; mavi) + er (fiil mastar eki) ) + cin (isim veya sıfat yapım eki) ) (tür.) * ormanlık alanlar, korular, parklar ve tarım arazilerinde yaşayan, boynundaki beyaz lekeler ve iri gövdesiyle ayırt edilen, tohum, meyve ve filizlerle beslenen yabani güvercin türü

tahtalıköy : far., tür. * tahte (kalas, odundan yüzey, ahşap, kereste, yassı ağaç levha) (far.) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) + köy (kasabadan küçük yerleşim birimi) (tür.) * halk ağzında mezarlık, kabristan; mecaz yoluyla ölülerin gömüldüğü yerleşim yeri gibi tasavvur edilen gömütlük

tahterevalli : far. * tahte (kalas, odundan yüzey, ahşap, kereste, yassı ağaç levha; taht, koltuk veya hükümdar oturağı) + revan, revani (gidip gelen, hareket eden, sallanan) * ortasından bir dayanak üzerine dengelenmiş uzun bir tahta üzerinde iki kişinin karşılıklı oturarak sırayla yükselip alçaldığı oyun aracı; iki taraf arasında sürekli değişen denge, üstünlük veya durum değişikliğini ifade eden düzenek ve durum

tahtırevan : far. * tahte (kalas, odundan yüzey, ahşap, kereste, yassı ağaç levha; taht, koltuk veya hükümdar oturağı) + revan, revani (gidip gelen, hareket eden, sallanan) * ortasından bir dayanak üzerine dengelenmiş uzun bir tahta üzerinde iki kişinin karşılıklı oturarak sırayla yükselip alçaldığı oyun aracı; iki taraf arasında sürekli değişen denge, üstünlük veya durum değişikliğini ifade eden düzenek ve durum

tahtim : ara. * hatama (sonlandırmak, bitirmek, nihayete erdirmek; mühür basmak; kırmak, parçalamak, ezmek), hatem (mühür; son, sona erdiren; kırma, parçalama, yıkım) * mühürleme, mühür basma; tamamlama, sona erdirme

taht-nişin : far. * tahte (kalas, odundan yüzey, ahşap, kereste, yassı ağaç levha; taht, koltuk veya hükümdar oturağı) + nişesten (oturmak), nişin (oturan, yerleşen, oturmuş, bir yere yerleşmiş) * tahtta oturan, hükümdar, padişah

tahur : ara. * tahara, tahura (temizlenmek, kirini gidermek, arınmak, saflaşmak, paklanmak), tahhara (temizlemek, kiri gidermek, arındırmak, arıtmak), tahir (temiz, pak, kirli olmayan) * çok temiz; temizleyici, kir giderici, arındırıcı

tahvif : ara. * hafa (korkmak, ürkmek, çekinmek), havf (korku, çekinme, ürkme, endişe) * korkutma, ürkütme, gözdağı verme, korku ve kaygı uyandırma

tahvil : ara. * havvala (çevirmek, değiştirmek, dönüştürmek, nakletmek) * çevirme, dönüştürme, nakil; anonim şirketlerin kaynak bulmak amacıyla, ticaret veya sermaye piyasası kanunlarına göre, itibarî kıymetleri eşit ve ibareleri aynı olmak üzere çıkardıkları, vadesi bir yıldan uzun borç senedi

tahyir : ara. * hara, hayyara (seçmek, tercih etmek, seçme hakkı vermek, tercih hakkı vermek, muhayyer bırakmak), hiyerat (seçim, tercih), ihtiyar (seçme, tercih etme, irade) * seçim hakkı sunma, tercih hakkı sunma

tahyis : ara. * hayyasa (zelil etmek, aşağılamak, boyun eğdirmek), hays (aşağılık, horluk anlam alanıyla ilişkili) * bir kimseyi aşağılayarak küçük düşürme, onurunu zedeleme ve boyun eğmeye zorlama; itibarını kırarak zelil ve güçsüz duruma getirme

tahzin : ara. * hazina (üzülmek, kederlenmek), hazzana (üzmek, kederlendirmek), huzn (keder, gam, tasa, acı, melankoli, ıstırap, üzüntü) * üzme, hüzüne boğma, kederlendirme, tasalandırma

tahzir : ara. * hazira (sakınmak, çekinmek, tedbirli davranmak, korkmak, ürkmek), hazzara (korkutmak, ürkitmek), hazer (korku, çekince, endişe, çekinme, zarar verebilecek şeyden kaçınma, korunma, sakınma) * korkutma, ürkütme, sakındırmauyarma, ikaz etme

tahziz : ara. * hazzaza (teşvik etmek, özendirmek, gayrete getirmek, motive etmek; kuvvetlendirmek), hazz (pay, hisse, kısmet, nasip; teşvik, özendirme) * bir kimseyi bir işi yapmaya isteklendirme, cesaretlendirme ve gayrete sevk etme; söz veya davranışla şevkini artırarak harekete geçmesini sağlama

tai : ara * ta'a (basmak, ayak basmak, ayağıyla üzerine basmak, çiğnemek) * basma, çiğneme, ezme, ayak basma

taib : ara. * taba (tevbe etmek, geri dönmek, vazgeçmek) * tevbe eden, pişman olan, günahlarından dolayı üzülen, af dileyen ve günahlarından vazgeçen

taif : ara. * tafa (dolaşmak, çevresinde dönmek, etrafını dolaşmak), tavaf (dolaşma, çevresini dolaşma, etrafında gezme) * tavaf eden, çevresini dolaşan, etrafında dolaşan

taife : ara. * tafa (dolaşmak, çevresinde dönmek, etrafını dolaşmak) * topluluk, grup, bölük, fırka, kesim; ortak bir özellik, amaç, inanç veya mensubiyet etrafında bir araya gelmiş insan topluluğu, zümre veya grup; belirli bir bütünün parçasını oluşturan topluluk

tailor made : ing. * tailor (terzi) + made (yapım) * terzi yapımı; belirli bir kişi, kurum veya ihtiyacın özel istek ve gereksinimlerine göre hazırlanmış, standart olmayan, kişiye veya amaca özel olarak tasarlanmış; ısmarlama, özel üretim, kişiye özel, ihtiyaca göre uyarlanmış

taipei : çin. * tai (platform, teras) + bei (kuzey) * Tayvan’ın başkenti

tair : ara. * tara (uçmak) * uçan, uçarı, uçucu; kuş; uğursuzluk (eski Arap kültüründeki kuş uçusuşa bakarak fala bakma geleneğinden)

tak : far. * tak (kemer, tonoz, kubbeli açıklık) * mimaride kapı, pencere veya geçit üzerinde yükü taşıyan kavisli yapı; kemer, tonoz veya kemerli açıklık; duvar içine oyulmuş kemerli niş

taka : tür. * taka (küçük tekne) * kıyı taşımacılığı, balıkçılık ve yük naklinde kullanılan, pruvası ve kıçı sivri, ahşaptan yapılmış küçük deniz teknesi; özellikle Doğu Karadeniz kıyılarında geleneksel olarak kullanılan yelkenli veya motorlu küçük tekne

takabbuh : ara. * kabaha (yanlış olmak, kötü olmak, çirkin olmak), kabahat (kötü ve çirkin olma, kötü ve çirkin davranış, hata, suç, kabih olma), kabih (çirkin, kötü), takabbaha (çirkin bulmak, çirkin görmek; çirkinleşmek) * çirkinleşme, güzelliğini ve estetik niteliğini yitirme; bir şeyi çirkin, kötü, ayıplanacak veya nahoş bulma, kınama, beğenmeme; kötüleme, çirkin görme, çirkin sayma, kötü görme

takabbül : ara. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek, benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek), kabul (alma, benimseme, yüzünü dönme) * kabul etme, benimseme, razı olma

takaddüm : ara. * kadem (ayak, adım), kadama (adım atmak, yürümek, öne çıkmak, ileri atılmak, ayak basmak; öne almak, öne geçirmek), kademe (aşama, basamak, derece, seviye, mertebe, merhale) * öne geçme, ilerleme, önce olma; zaman, sıra veya makam bakımından başkasından önce bulunma, ilerilik ve öncelik kazanma

takaddüs : ara. * kaddasa (kutsamak, takdis etmek, mübarek kılmak, temizlemek), kuds (mübareklik, kutsallık; temiz olma, kutsal olma, ilahi ve manevi değeri olma) * kutsanma, mukaddes olma, temiz ve yüce olma, kutsal sayılma, kutsiyet kazanma; bir şeyin maddi-dünyevi kirlerden arınarak ilahi/ulvi bir nitelik kazanması, saygı ve hürmetle “kutsal” kabul edilme

takallüb : ara. * kalaba (dönmek, döndürmek, tersine çevirmek, çevrilmek, değişmek, değiştirmek, dönüşmek, dönüştürmek), inkilab (dönme, değişim, dönüşüm, devir, devrim) * dönme, çevrilme, değişme, altüst olma

takarrüb : ara. * karaba (yakınlaşmak, yaklaşmak, yakına gelmek), karraba (yakınlaştırmak, yaklaştırmak, yakına getirmek), kurb, karib (yakın), kurban (yakınlaşan, yakınlaştıran) * yakınlaşma, yaklaşma, yakın olma

takarrüp : ara. * karaba (yakınlaşmak, yaklaşmak, yakına gelmek), karraba (yakınlaştırmak, yaklaştırmak, yakına getirmek), kurb, karib (yakın), kurban (yakınlaşan, yakınlaştıran) * yakınlaşma, yaklaşma, yakın olma

takarrür : ara. * karra (yerleşmek, sabit olmak, durmak), karar (durma, durak, duruş, sabit olma, yerleşme, kalma, istikrar, kesin görüş, tercih, yargı, hüküm) * kesinleşme, yerleşme, sabit olma, durma

takas : ara. * kassa (karşılıklı olma, karşı karşıya gelme, kısas etme, ödeşme) * bir malın, paranın veya borcun para kullanılmadan başka bir mal, hizmet veya alacakla değiştirilmesi; karşılıklı değişim, değiş tokuş, mahsuplaşma

takat : ara. * taka (kuşatmak, gücü yetmek; dayanmak) * bir işi yapabilme gücü, dayanma kuvveti, enerji ve kapasite

takatuka : tür. * tak (çarpma ve gürültü sesinden ses yansımalı kelime) + tuka (çarpma ve gürültü sesinden ses yansımalı kelime) * gürültü, şamata veya patırtı koparma durumu

takaud : ara. * kaada (oturmak, geri çekilmek; emekli olmak) * oturma; görevden çekilme, iş hayatından ayrılma, emeklilik durumu

takavül : ara. * kale (söylemek, demek, dile getirmek), kavl (söz, söylem, söyleme, deyiş, deme, konuşma; söz verme, anlaşma, sözleşme) * karşılıklı söz verme, sözleşme yapma, bir şeyi üstlenme veya taahhüt etme durumu; söyleşme

takayyüd : ara. * kayyada (bağlamak, sınırlamak; kayıt altına almak, kaydetmek, kısıtlamak, tayin etmek, görevlendirmek, belirlemek) * bağlı olma, bir şarta bağlanma, kayıtlanma, sınırlanma; özen gösterme, dikkatli ve bağlı olma durumu

takayyüt : ara. * kayyada (bağlamak, sınırlamak; kayıt altına almak, kaydetmek, kısıtlamak, tayin etmek, görevlendirmek, belirlemek) * bağlı olma, bir şarta bağlanma, kayıtlanma, sınırlanma; özen gösterme, dikkatli ve bağlı olma durumu

takaza : ara. * kaza (isteme, talep etme; ısrarla istemek, zorlamak) * ısrarla isteme, baskı yapma, zorlayarak talep etme, azarlama, başa kakma, serzenişte bulunma

takazüf : ara. * kazafa (atmak, fırlatmak, savurmak; iftira etmek) * karşılıklı olarak birbirine iftira etme, sözle saldırma, atışma

takbih : ara. * kabaha (yanlış olmak, kötü olmak, çirkin olmak), kabahat (kötü ve çirkin olma, kötü ve çirkin davranış, hata, suç, kabih olma), kabih (çirkin, kötü), takabbaha (çirkin bulmak, çirkin görmek; çirkinleşmek), takabbuh (çirkinleşme, güzelliğini ve estetik niteliğini yitirme; bir şeyi çirkin, kötü, ayıplanacak veya nahoş bulma, kınama, beğenmeme; kötüleme, çirkin görme, çirkin sayma, kötü görme) * bir şeyi çirkin, kötü veya ayıplanacak bulma; kınama, kötüleme, çirkin görme, çirkin sayma, kötü görme

takdim : ara. * kadem (ayak, adım), kadama (adım atmak, yürümek, öne çıkmak, ileri atılmak, ayak basmak; öne almak, öne geçirmek), kademe (aşama, basamak, derece, seviye, mertebe, merhale) * bir şeyi öne alma, öne çıkarma; sunma, arz etme, önce sunma veya önce yapma durumu

takdim tehir : ara. * takdim (öne alma) + tehir (sonraya bırakma, erteleme) * bir sözde veya anlatımda öğelerin yerini değiştirerek öne alma veya geriye bırakma; cümle ögelerinin normal sırasının değiştirilmesi

takdir : ara. * kaddera (ölçmek, biçmek, ölçülendirmek, hesap etmek, takdir etmek, mikdar belirlemek, nicelik belirlemek, değerlendirmek, değer biçmek, uygun görmek), kader (ölçü, ölçme, ölçülendirme, ölçü; baht, talih, kısmet) * bir şeye değer biçme, değerlendirme, olumlu değerlendirme, uygun görme, onaylama; ayrıca kader, ilahi belirleme ve hüküm verme

takdire şayan : ara., far. * takdir (bir şeye değer biçme, değerlendirme, olumlu değerlendirme, uygun görme, onaylama; ayrıca kader, ilahi belirleme ve hüküm verme) (ara.) + e (yönelim eki) (tür.) + şayan (layık, uygun, yaraşır, değer) (far.) * beğenilmeye ve övülmeye değer, takdir edilmesi gereken nitelikte olan

takdirname : ara., far. * takdir (bir şeye değer biçme, değerlendirme, olumlu değerlendirme, uygun görme, onaylama; ayrıca kader, ilahi belirleme ve hüküm verme) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * başarı, hizmet veya davranış nedeniyle verilen resmi övgü ve ödül belgesi

takdis : ara. * kaddasa (kutsamak, takdis etmek, mübarek kılmak, temizlemek), kuds (mübareklik, kutsallık; temiz olma, kutsal olma, ilahi ve manevi değeri olma), kudsi (dinen değerli, mübarek, kutsal, mukaddes) * bir şeyi kutsal sayma, kutsama; dinî olarak yüceltme ve saygıyla kutsallık atfetme işlemi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...