şıra :
far., san. * şire (süte benzer sıvı; bitki özsuyu) (şir (süt, öz süt, öz su) +
e (isim yapım eki) ) (far.); kşira *sütlü bulamaç) (san.)
şırak :
tür. * şırak (çarpma sesinden ses yansımalı kelime) * bir nesnenin başka bir
nesneye şiddetle ve aniden çarptığında çıkardığı sert, yankılı sesi ifade eden
ses yansımalı kelime
şırfıntı :
tür. * çırpıntı (çırpınma, yerinde duramama, titreserek sarsılma, su
yüzeyindeki hafif dalga durumu; bir şeyin hafif hafif titremesi, dalgalanması
veya bir heyecan, sıkıntı durumu nedeniyle yerinde duramaması) (çırp (kesmek,
vurmak, çarpmak, darbelemek) + ın (dönüşlü fiil eki) + tı (isim yapım eki) ) *
hafifmeşrep, gevşek davranışlı kişi; güvenilir olmayan, ahlaki davranışları
hafif ve dedikodusu çok olan kadın, hafif, güvenilmez veya toplum
ahlakına/kurallarına uymayan tavırlar sergileyen kadın, işveli, oynak
şırıldamak :
tür. * şırıl (su veya ince akışkanın sürekli hareketiyle oluşan yansıma ses
kökü) + da (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * su küçük akıntılar
halinde, kesintisiz ve hafif ses çıkararak akmak veya hareket etmek
şırıltı :
tür. * şırıl (su veya ince akışkanın sürekli hareketiyle oluşan yansıma ses
kökü) + tı (isim yapım eki) * suyun veya ince akışkanların küçük akıntılar
halinde akmasıyla oluşan hafif, sürekli ve yumuşak ses
şırınga :
gre. * syrinx (boru, kanal, kamış, tüp, flüt, oyuk; sıvı dolu boşluk) (gre.);
seringue, syringue (enjektör, sıvı verme aracı) (fra.) * sıvıların vücuda
verilmesi veya çekilmesi için kullanılan, iğne ve hazneden oluşan enjeksiyon
(zerk) aracı, enjektör
şırlamak :
tür. * şırıl (su veya ince akışkanın sürekli hareketiyle oluşan yansıma ses
kökü) + a (bağlaç) + mak (fiil mastar eki) * su veya ince sıvı dar bir yerden
hızla akarak hafif ve sürekli ses çıkarmak; küçük akıntılar halinde akma
sesiyle birlikte hareket etmek
şırnak :
far. * şejr-i nuh (Nuh'un şehri) (şehr (şehir, il, kent, vilayet) + i (tamlama
eki) + nuh (Nuh) * Nuh’un şehri (Nuh'un Gemisi'nin Cudi Dağı'na oturmasının
ardından tufandan kurtulanlar tarafından kurulmuş bir yer olduğu inancından)
şıvgın :
tür. * çık (bir yerden dışarı gitmek; yukarı doğru ilerlemek; eksiltmek; hariç
tutmak, dışarıda tutmak) + gun (sıfat yapım eki) * budanmış yaşlı ağaçların
kesilen yerlerinden veya gövdeden fışkıran taze sürgün, filiz veya fidan;
rüzgarla ve genellikle kar veya yağmurla karışık bir şekilde sert yağan yağış,
fırtına veya tipi, çıvgın
şia :
ara. * şia (taraftarlar, grup, yandaşlar, yardımcılar, topluluk) * İslam’da Hz.
Ali ve Ehl-i Beyt’in liderliğini dini ve siyasi otorite olarak kabul eden
topluluk ve bu inanca dayalı mezhep
şiab :
ara. * şube (kol, dal, kısım, kesim, bölüm) * kollar, dallar, kısımlar,
bölümler; bir şeyin ana gövdesinden ayrılan kolları, dalları veya alt
bölümleri; ayrıca dağ ve vadilerdeki ayrılmış geçitler, kollar, yollar,
patikalar, şubeler
şiar :
ara. * şara (bilmek, hissetmek, sezmek, farkına varmak) * belirti, parola,
simge, sembol, işaret, kod, ayırıcı özellik; benimsenen ilke veya düşünüş
tarzı, bir kimsenin veya topluluğun benimsediği, hayatı boyunca izinden gittiği
temel ilke, ülkü, düstur veya parola
şiat :
ara. * şia (taraftarlar, grup, yandaşlar, yardımcılar, topluluk) * İslam’da Hz.
Ali ve Ehl-i Beyt’in liderliğini dini ve siyasi otorite olarak kabul eden
topluluk ve bu inanca dayalı mezhep
şibh :
ara. * şabaha (benzemek, benzer görünmek, aynısı gibi olmak, ayırt edilememek),
teşbih (benzetme), muteşabih (benzer, benzeyen) * benzeme
şibolet :
ibr., ara. * sibbolet (başak; akıntı, sel, su akıntısı, sel yatağı) (ibr.);
sunbul (başak, salkım, sümbül) (ara.) * İbrani Bible anlatılarında bir
topluluğu diğerinden ayırmak için telaffuz testi olarak kullanılan parola
niteliğindeki kelime; İbrani Bible'ın Hakimler suresinin 12
şidad :
ara. * şedde, şadda (bağlamak, kuvvetlendirmek, güçlendirmek, sıkılaştırmak),
şedid (güçlü, kuvvetli, şiddetli, sert, katı, yeğin) * güçlüler, kuvvetliler,
sertler, katılar, yeğinler, şiddetliler
şiddet :
ara. * şedde, şadda (bağlamak, kuvvetlendirmek, güçlendirmek, sıkılaştırmak) +
et (isim yapım eki) * güç ve baskının aşırı derecede artmasıyla ortaya çıkan
sertlik ve zorlayıcılık hali; fiziksel, psikolojik veya toplumsal düzeyde zarar
verici güç kullanımı veya baskı durumu
şifa :
ara. * şafa (iyileşmek, sağlık bulmak, şifa bulmak; iyileştirmek, sağlık
vetmek, şifa vermek), şafi (iyileştiren, sağlık veren, sağlığına kavuşturan,
şifa veren) * hastalık veya rahatsızlığın sona ermesiyle sağlığın yeniden
kazanılması durumu; iyileştirici etki veya tedavi sonucu oluşan sağlık hali,
iyileşme, hastalığın ortadan kalkması, sağlık bulma
şifacı :
ara. * şafa (iyileşmek, sağlık bulmak, şifa bulmak; iyileştirmek, sağlık
vetmek, şifa vermek), şifa (iyileşme, sağlık bulma), şafi (iyileştiren, sağlık
veren, sağlığına kavuşturan, şifa veren), şifa (hastalık veya rahatsızlığın
sona ermesiyle sağlığın yeniden kazanılması durumu; iyileştirici etki veya
tedavi sonucu oluşan sağlık hali, iyileşme, hastalığın ortadan kalkması, sağlık
bulma) + cı (yapan, eden eki) * bitkisel, geleneksel veya halk yöntemleriyle
hastalıkları iyileştirmeye çalıştığına inanılan kişi; tedavi edici uygulamalar
yapan kimse
şifahen :
ara. * şef (çift, ikili; dudak), şefejlh (dudak), şifah (dudaklar) + en (zarf
eki; olarak) * yazılı olmayan, sözlü olarak, ağızdan söylenerek yapılan
(iletişim veya bildirim biçimi), sözle ifade edilerek gerçekleştirilen
şifahi :
ara. * şef (çift, ikili; dudak), şefejlh (dudak), şifah (dudaklar) + i (ile
ilgili, -a ait) * yazılı olmayan, sözlü olarak yapılan, ağızdan aktarılan,
konuşmaya dayalı (iletişim veya ifade biçimi), sözel
şifon :
fra. * chiffon (ince, hafif kumaş; tül benzeri dokuma) * ince, yarı saydam,
hafif ve dökümlü yapıya sahip, genellikle kadın giyiminde kullanılan kumaş türü
şifoniyer :
fra. * chiffonnier (chiffon (ince, hafif kumaş; tül benzeri dokuma) + ier
(-lık, yer eki) ) * çekmeceli dolap; küçük eşyaların konulduğu mobilya; giysi
ve küçük ev eşyalarının düzenli şekilde saklanması için kullanılan, çekmeceli
dolap türü mobilya
şifre :
fra., ara * chiffre (sayı, rakam; gizli işaret sistemi, kod) (fra.); sifr
(boşluk, sıfır; rakam değeri olmayan işaret), cifir (sayı, rakam) (ara.) *
bilgiye erişimi gizlemek veya sınırlandırmak için kullanılan harf, sayı veya
sembollerden oluşan gizli kod sistemi, kod (cypher, chiffre, Chiffre, Ziffer
(sayı, kod) (ing., fra., alm.) )
şift :
ing. * shift (değiştirmek, kaydırmak, yer değiştirmek) * bir durumu, konumu
veya görevi başka bir yere veya zamana kaydırma, değiştirme; vardiya;
bilgisayar ve klavye bağlamında genellikle büyük harf veya alternatif k
şigella :
jap., lat. * Shigella (bakteri cinsi adı) (Shiga (Japon bakteriyolog Kiyoshi
Shiga’dan) (jap.) + ella (küçültme eki) (lat.) * dizanteriye yol açan, bağırsak
enfeksiyonu oluşturan Gram-negatif bakteri cinsi
şigelloz :
jap., lat., gre. * Shigella (bakteri cinsi adı) (Shiga (Japon bakteriyolog
Kiyoshi Shiga’dan) (jap.) + ella (küçültme eki) (lat.) + osis (isim yapım,
durum, sorun, hastalık eki) (gre.) * Shigella bakterilerinin neden olduğu,
genellikle ishal, karın ağrısı ve ateşle seyreden bağırsak enfeksiyonu, basilli
dizanteri
şihab :
ara. * şahaba (parlamak, alevlenmek, yanmak; fışkırmak), şihab (kıvılcım),
inşihab (parlama, alevlenme, yanma; fışkırma; coşma, heyecanlanma (mecazi) ) *
gökyüzünde görülen ışıklı meteor, kayan yıldız, gök taşı; parlak yıldız;
kıvılcım; parlak ve kısa süreli görülen ışık veya ateş parıltısı
şihabi zurna :
ara., far. * şihab (gökyüzünde görülen ışıklı meteor, kayan yıldız, gök taşı;
parlak yıldız; kıvılcım; parlak ve kısa süreli görülen ışık veya ateş
parıltısı) + i (ile ilgili, -a ait) (ara ) + surnay, zurna (düğün borusu,
şenlik çalgısı; nefesli çalgı) (sur (düğün, şenlik, şölen) + nay (kamıs, boru,
tüp, kanal) ) (far.) * Anadolu’da bazı bölgelerde kullanılan, güçlü ve tiz
sesli zurna türü
şihat :
ara. * şeyh (yaşlı kişi, ihtiyar, kabile reisi, bilgin, bilge, lider) + at
(isim yapım ve durum eki) * şeyhlik; ihtiyarlık, yaşlılık; şeyhin hali veya
makamı
şii :
ara. * şia (taraftarlar, grup, yandaşlar, yardımcılar, topluluk) * İslam’da Hz.
Ali ve Ehl-i Beyt’in liderliğini dini ve siyasi otorite olarak kabul eden
topluluk ve bu inanca dayalı mezhep
şiir :
ara. * şaara (sezmek, farkına varmak, kavramak, algılamak; şiir söylemek, şiir
yazmak, şairlik yapmak) * duygu, düşünce, sembol, imge, ritim, uyum içeren ve
düzyazıdan farklı niteliklere haiz yazın türü
şikak :
ara. * şakka (yarmak, yarılmak, ayırmak, bölmek, ikiye bölmek, çatlamak,
çatlatmak, parçalanmak) * yarılma, ayrılma, bölünme, çatlama, parçalanma;
nifak, ikilik, ittifaksızlık, ayrılık
şikal :
ara. * şakala (ölçmek, biçim vermek, şekillendirmek, dengelemek, bağlamak) *
bağ, köstek, zincir, kelepçe (shackles, Schelle (kelepçe, pranga) (ing., alm.)
şikar :
far. * şikaridan, şikerden (avlamak, yakalamak; takip etmek, peşinden gitmek) *
av, avlanan hayvan, ganimet
şikayet :
ara. * şaka (sıkıntı çekmek, şikayet etmek; şikayet ettirmek, rahatsız ve
mutsuz etmek, sıkıntı vermek, gücendirmek), şekve (rahatsız olma, mutsuz olma,
sıkıntı çekme, gücenme, şikayet), meşakkat (zorluk, sıkıntı), muşteki (şikayet
eden, yakınan) * yakınma, sızlanma, dert anlatma, bir durumdan memnun olmama
halini dile getirme; haksızlık, rahatsızlık veya zarar gördüğünü bildirme amacıyla
yapılan başvuru veya sözlü/yazılı ifade
şikayetname :
ara. , far. * şikayet (yakınma, sızlanma, dert anlatma, bir durumdan memnun
olmama halini dile getirme; haksızlık, rahatsızlık veya zarar gördüğünü
bildirme amacıyla yapılan başvuru veya sözlü/yazılı ifade) + name (kitapçık,
mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * bir kişi,
kurum veya durum hakkında şikâyet ve yakınmaların yazılı olarak bildirildiği
mektup veya dilekçe türü; özellikle Osmanlı’da resmi makamlara sunulan şikayet
yazısı
şike :
fra. * chiquer (hile yapmak, kandırmak, numara yapmak; çiğnemek), chiqué (hile,
aldatma; sahte, düzmece) * spor müsabakalarında sonucu etkilemek amacıyla
yapılan gizli anlaşma, hileli düzenleme veya maç sonucunu manipüle etme eylemi
şikemperver :
far. * şikem (karın, mide) + parvar, perver (besleyen, büyüten, yetiştiren,
koruyan, seven, sever) * yemeğe, içmeye ve özellikle lezzetli yiyeceklere
düşkün olan; çok yiyip içmeyi seven, iştahı güçlü kimse, obur, gurme
şikeste :
far. * şikan (kırmak, ezmek, parçalamak) + aste (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * kırık, kırılmış, parçalanmış, ezik; gücenik, gücenmiş, kırgın, üzgün,
kederli; yenik, mağlup
şikvet :
ara. * şakiya (bedbaht olmak, mutsuz olmak, talihsiz olmak) * dert anlatma,
sitem etme, bir durumdan dolayı yakınma, yakınma, sızlanma, şikayet;
şanssızlık, talihsizlik, bahtsızlık, mutsuzluk, sefalet, dert, keder, sıkıntılı
yaşantı; azgınlık
şil :
gre. * khein (dökmek, akıtmak, fışkırtmak), khylos (sıvı, öz su, sindirilmiş
sıvı, salgı, lenfatik yağlı sıvı, şilüs) (gre.); chylus (lat.) *
bağırsaklardaki sindirilmiş besinlerin oluşturduğu, içinde besinlerin
yağlarından oluşan yağ damlacıkları bulunan süt beyazı lenf sıvısı, akkan,
keylus
şilan :
far. * şilan (dağ gülü; kuşburnu bitkisi; ziyafet) * yabani gül, dağ gülü,
yabani çiçek; kuşburnu bitkisi; ziyafet, yemek, şölen; kadın ismi
şilding :
ing. * shield (kalkan, koruyucu) + ing (-lama, isim yapım eki) * elektronik
devrelerde veya kablolarda, istenmeyen elektromanyetik girişimleri önlemek veya
azaltmak için kullanılan metalik veya iletken kalkan veya kaplama işlemi;
devreyi dış parazitlerden koruma yöntemi
şile :
gre. * Aschil, Philee (gre.); şila (bir çeşit seyrek dokulu pamuklu bez) *
ballıbabagillerden, kuru yerlerde yetişen, saksıda da yetiştirilebilen, küçük
yapraklı, pembe çiçekli, güzel kokulu bir bitki, mercanköşk; ince dokulu
pamuklu kumaş; İstanbul’un Karadeniz kıyısındaki bir ilçesi
şilem :
ing., fra. * slam (sert çarpma, kapı çarpması; ani ve güçlü vurma; çarpmak,
vurmak) (ing.); chelem (fra.) * briç oyununda bir tarafın, mümkün olan tüm
elleri (çoğunlukla 13 elin tamamını veya en az 12-13 elin büyük çoğunluğunu)
alarak yaptığı, rakibe neredeyse hiç el bırakmadan veya en çok bir el vererek
kazandığı oyun ve en yüksek başarı
şilep :
alm., fra. * schleppen (sürüklemek, sürükleyerek götürmek, ağ veya tekne
çekmek), Schleppe (römorkör, çeken/sürükleyen nehir teknesi) (alm.); chaloupe
(küçük tekne, küçük sandal, filika) (fra.) * küçük deniz taşıtı, sandal veya
yardımcı gemi; özellikle liman içinde yük ve yolcu taşıyan küçük tekne türü,
yük gemisi
şili :
ink., que. * chiri (soğuk) (And Dağları'ndaki soğuk bölgelere atfen) * Güney
Amerika’nın batı kıyısında, kuzeyinde Peru, kuzeydoğusunda Bolivya, doğusunda
Arjantin bulunan ve batısını Büyük Okyanus’un sınırladığı uzun ve dar bir ülke
şilin :
ing. * shilling (eski İngiliz para birimi) * Birleşik Krallık ve bazı İngiliz
Milletler Topluluğu ülkelerinde tarihsel olarak kullanılan, günümüzde büyük
ölçüde tedavülden kalkmış para birimi; 1 sterlinin 20’de 1’ine karşılık gelen
eski değer ölçüsü
şilotoraks :
gre. * khein (dökmek, akıtmak, fışkırtmak), khylos (sıvı, öz su, sindirilmiş
sıvı, salgı, lenfatik yağlı sıvı, şilüs) (gre.); chylus (lat.) + thorax (göğüs
kafesi, göğüs boşluğu) (gre.) *
şilöz :
gre. * khein (dökmek, akıtmak, fışkırtmak), khylos (sıvı, öz su, sindirilmiş
sıvı, salgı, lenfatik yağlı sıvı, şilüs) (gre.); chylus (lat.) + osus (ile
ilgili, gibi, -a ait) (lat.) * şilüs (lenfatik kökenli, süt beyazı görünümlü
yağlı sıvı) ile ilgili olan; içinde şilüs bulunan veya şilüs özellikleri
gösteren (örneğin “şilöz sıvı”, “şilöz efüzyon”)
şilt :
alm. * Schild (kalkan, levha, arma) (alm.); shield (kaljan, siper, zırh,
koruma; arma) (ing.) * üzerinde yazı veya arma bulunan levha; özellikle ödül,
onur veya hatıra amaçlı verilen plaket
şilte :
far. * çilta (katmerli battaniye, katmerli kumaştan yapılan asker giysisi/zırh)
* yatakların üzerine serilerek konforu artıran veya yer minderi olarak
kullanılan, içi elyaf, yün veya pamuk gibi malzemelerle doldurulmuş ince döşek
veya minder niteliğindeki yumuşak katman, yumuşak döşek, ince yatak örtüsü;
parke veya zemin kaplamalarının altına serilen, ısı ve ses yalıtımı sağlayan,
darbe emici malzeme
şimal :
ara. * şimal (sol, sol taraf; kuzey, kuzey yönü) * insan vücudunda kalbin
bulunduğu tarafa göre sağın karşıtı yönü ifade eden yön; harita üzerinde
doğunun karşısında yer alan taraf; sağın karşıtı yön, batı yönüne göre sol
taraf; güneşin az göründüğü, genellikle soğuk iklimlerle ilişkilendirilen yön;
dört ana yönden (doğu, batı, kuzey, güney) biri olan ve haritalarda yukarı
tarafı temsil eden coğrafi yön
şimdi :
tür. * uş (işte) + imdi (şu an) * konuşma anında içinde bulunulan zamanı ifade
eden zaman zarfı; içinde bulunulan şu anki zaman dilimi
şimendifer :
fra. * chemin (yol) + de (tamlama bağlacı) + fer (demir) * demiryolu; raylar
üzerinde hareket eden, buharlı veya motorlu sistemle çalışan kara ulaşım aracı;
tren sistemi ile çalışan demiryolu taşıtı
şimiotaksi :
gre. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme) (khymeuein
(karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki) ) (gre );
kimya (ara.) + tassein, tasson (düzenlemek, sıralamak, dizmek, sınıflandırmak,
vergi tayin etmek), taxis (düzen, düzenleme, sıralama, dizim, dizme, sıra,
diziliş, hareket, yönelme, düzenli hareket) * canlı hücre veya
mikroorganizmaların kimyasal uyaranlara doğru veya onlardan uzaklaşarak
yönelerek hareket etmesi olayı
şimiotropizm :
gre. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme) (khymeuein
(karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki) ) (gre );
kimya (ara.) + tropismos (yönelme, dönme, eğilim) (trepein (çevirmek,
döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek, değiştirmek), tropos (dönüş,
dönme, çevrilme, değişim, tepki; biçim, şekil; yanıt; yönelen, etki eden;
esnek, bir kenara çevrilebilir) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti,
doktrin eki) ) * bitkilerin veya canlı yapıların kimyasal uyaranlara bağlı
olarak büyüme veya yön değiştirme eğilimi gösterdiği biyolojik tepki durumu
şimşek :
tür. * süg (yıldız kaymak, ışık saçmak, parıldamak) + şek (isim yapım eki) *
gök gürültülü fırtınalarda bulutlar arasında veya bulut ile yer arasında ani
elektrik boşalması sonucu oluşan parlak ışık olayı
şimşir :
far * şimşar, şimşad (kılıç; yoğun, sert ve sarımsı odunlu herdem yeşil çalı
veya ağaç türü) * Buxaceae (şimşirgiller) familyasından olan, genellikle
Akdeniz ve Avrupa’da yetişen, yapraklarını hiç dökmeyen, kerestesinden
yararlanılan, odunu sert ve dayanıklı olduğu için süs bitkisi, çit bitkisi ve
çeşitli ahşap işlerinde kullanılan herdem yeşil bitki türü
şimşirgiller :
far * şimşar, şimşad (kılıç; yoğun, sert ve sarımsı odunlu herdem yeşil çalı
veya ağaç türü) + gil (soy, nesil, kan bağı, aile, familya, tür, cins belirten
ek) + ler (çoğul eki) (tür.) * şimşir (Buxus) cinsini içine alan, genellikle
herdem yeşil çalı ve küçük ağaçlardan oluşan bitki familyası; çiçekli bitkiler
arasında odunsu yapılı türleri kapsayan taksonomik grup, Buxaceae
şin : ara.
* şın (ش) * Arapça alfabedeki 21. harf)
şinanay :
tür. * şin (ses yansıması, neşe/tempo unsuru) + anay (ünlem, ezgi tamamlayıcı
kalıp) * halk türkülerinde ve oyun havalarında ritmi güçlendirmek veya neşe
ifadesi katmak için kullanılan anlamsız ancak ezgisel değeri olan ünlem
niteliğinde söz kalıbı
şinas :
far. * şinas (tanıyan, bilen; aşina olan) * bir kişiyi, bir şeyi veya bir
durumu iyi tanıyan, aşina olan, bilgi ve tecrübe sahibi kimse
şinasi :
far. * şinas (tanıyan, bilen; aşina olan) + i (ile ilgili, -a ait) * bilgi
sahibi olan, bir konuda anlayış ve kavrayış geliştirmiş (kimse)
şinaver :
far. * şinab, şinav (kulaç atmak, yüzmek) * suda yüzen, yüzücü; yüzgeç
şinik :
gre. * khoinix (tahıl ölçüsü, özellikle buğday için kullanılan küçük hacim ölçüsü;
kölelere verilen günlük tayın/yevmiye) (gre.); şinik (tahıl ölçü birimi;
genellikle buğday ve arpa için kullanılan hacim ölçüsü) (tür.) * Antik Yunan
dünyasında bir kişinin günlük tahıl ihtiyacını karşılayacak miktarı ifade eden,
yaklaşık 1 litreden biraz fazla olduğu kabul edilen hacim ölçü birimi; tarım
ürünlerinin özellikle tahılların ölçülmesinde kullanılan, yörelere göre miktarı
değişebilen eski hacim ölçü birimi
şinto :
jap. * şinto (kamilerin yolu) (şin (kamiler, üst boyut varlıkları) + to (yol) )
* Japon inanç sisteminde "kami" adı verilen melek, cin vb. gibi
farklı boyut varlıklarına tapınma
şintoizm :
jap., gre. * şinto (kamilerin yolu) (şin (kamiler, üst boyut varlıkları) + to
(yol) ) (jap.) + ismos (isim yapım ve durum eki) (gre.) * her varlığın ruhu
olduğuna inanılan, "kami" olarak adlandırılan melek, cin vb. gibi
farklı boyut varlıklarına belli ritüeller ile tapınılan, Japonya’ya özgü, doğa
ruhları ve atalara saygı üzerine kurulu çok tanrılı inanç sistemi
şipşak :
tür. * şip (hızlı, ani anlamında ses yansımalı kelime) + şak (vurma, çarpma
sesi) * çok kısa sürede, göz açıp kapayıncaya kadar olan zamanda gerçekleşen,
acele ve hızlı biçimde yapılan eylemi ifade eden zarf niteliğinde ses yansımalı
(onomatopeik) kelime
şipşirin :
far. * şip (pekiştirme ön eki) + şirin (tatlı, hoş, sevimli; güzel, cazibeli) *
görünüşü veya tavrı hoş, sevimli olan, insan üzerinde sıcaklık uyandıran
nitelikte olan, estetik olarak beğenilen küçük ve zarif yapıya sahip olan
şi'r :
ara. * şi'r (sezmek, kavramak, algılamak) * duygu, düşünce, sembol, imge,
ritim, uyum içeren ve düzyazıdan farklı niteliklere haiz yazın türü
şir :
far. * şir (aslan) * kedigillerden (felidae), Afrika’da yaşayan, koyu sarı
renkli, erkeğinin boynunda yele bulunan, büyük ve çok güçlü, yırtıcı bir memeli
hayvan
şira :
ara. * şara, şira (satın almak), muşteri (iştira eden, satın alan) * satın
alma, satın alınma
şi'ra :
gre., ara. * serios (parlak, yakıcı, kavurucu) (gre.); şi'ra (Sirius) * Büyük
Köpek Takımyıldızı'nda yer alan, gece göğünün en parlak yıldızı olan Sirius;
Alpha Canis Majoris adıyla da bilinen çift yıldız sistemi, Sirius yıldızı,
nurlu yıldız; giz, gizem, göbek deliği, ruh
şiran :
far. * şiran (aslanlar) (şir (aslan) + an (-lar, çoğul eki) * Gümüşhane’nin bir
ilçesi
şiraz : far.
* şiraz (ilik dikişi, bordür dikişi veya kitabın sırt dikiş; güzel yerleşim,
sır şehri) * kitap cildinde forma yapraklarını birbirine bağlayan dikiş bölümü;
cildin sırt kısmını oluşturan bağlantı şeridi; Türk musikisinde ve geleneksel
Azerbaycan müziğinde (Muğam) kullanılan, temel yapısı Çargah (do) perdesi
üzerine aktarılmış Zîrguleli Hicaz makamı dizisi ile Dügah (la) perdesi
üzerindeki dizilerin birleşiminden oluşan, farklı özelliklere sahip iki müzik
sistemi
şiraze :
far. * şiraz (ilik dikişi, bordür dikişi veya kitabın sırt dikiş; güzel
yerleşim, sır şehri) + e (isim yapım eki) * kitap cildinde forma yapraklarını
bir arada tutan dikişli sırt bölümü; bir yapının veya düzenin bütünlüğünü
sağlayan temel bağlayıcı unsur (mecazi)
şirb :
ara. * şaraba, şariba (içmek), meşrubat (içecekler) * içme; içirme nöbeti
şirden :
far. * şir (süt) + dan (tutan, alan, taşıyan, kap, muhafaza eden, bulunduran) *
geviş getiren hayvanların dördüncü mide bölümü; özellikle peynir yapımında
kullanılan pıhtılaştırıcı enzimin elde edildiği mide kısmı
şirdil :
far. * şir (aslan) + dil (kalp, yürek, gönül) * aslan yürekli; cesaretli,
cesur, cüretkar
şirin :
far. * şir (aslan; süt) + in (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hoş, tatlı,
sevimli, sempatik
şirk :
ara. * şaraka (yarmak, ayırmak, bölmek; ortak olmak, ortak koşmak, ortak
etmek), müşrik (ortak koşan) * ortak etme, ortak koşma, ortaklık (shirk (yan
çizmek, kaçınmak) (ing.) )
şirket :
ara. * şaraka (yarmak, ayırmak, bölmek; ortak olmak, ortak koşmak, ortak
etmek), şirk (ortak etme, ortak koşma, ortaklık) + et (isim yapım eki) *
ortaklık, ortak olma; ortakların belirli bir amacı gerçekleştirmek üzere
sermaye, emek veya her ikisini bir araya getirerek oluşturduğu ticari veya
hukuki kuruluş
şirpençe :
far. * şir (arslan) + pence (tırnaklı hayvan ayağı, kavrayan beşli) (penc (beş)
+ e (-ci, gibi olan) ) * el veya ayak parmaklarında, özellikle tırnak
çevresinde gelişen, şiddetli ağrı ve iltihapla seyreden çıban türü; tıpta
karbonkül olarak bilinen deri enfeksiyonu
şirret :
ara. * şerr (kötülük, fenalık, zarar, uğursuzluk, kötülük, fenalık veya zarar
niteliği taşıyan (durum veya davranış) * kötülük, taşkınlık, azgınlık, hiddet;
öfkeli, geçimsiz ve saldırgan davranışlar sergileyen, kötülük etmeye eğilimli
(kimse)
şirürji : gre.
* kheirourgia (cerrahi) (kheir (el) + ergia (iş durumu, çalışma durumu,
eylemsellik) (ergos, ergon (iş, çalışma, eylem) + eia (isim yapım, yer ve durum
eki) ) (gre.); chirurgie (fra.) * el ile yapılan iş, el işi; hastalıkların,
yaralanmaların ve doğumsal bozuklukların ameliyat yoluyla tedavisini konu alan
tıp dalı, cerrahi, ameliyat
şirvan :
far. * şir (aslan) + van (yer, yurt) * aslanlar diyarı; Siirt’in bir ilçesi
şiryan :
ara. * şer (yol, hat) + iyan (ile ilgili, -a ait) * kalpten temiz kanı vücudun
diğer bölgelerine taşıyan damar, kırmızı kan damarı, atardamar, arter
şirzime :
ara. * şirzime (küçük ve önemsiz insan topluluğu, azınlık güruh, herhangi bir
şeyin küçük bir parçası) * düzeni ve birliği olmayan, dağınık ve uyumsuz
kişiler topluluğu, bir araya gelmiş değersiz, uyumsuz grup veya kalabalık,
topluluk, güruh
şist :
alm. * Schist (ince tabakalı, pul pul) * ince taneli minerallerin belirgin
tabakalar halinde dizilmesiyle oluşan, kolayca pul pul ayrılabilen metamorfik
kayaç türü
şistozoma : gre.
* skhistos (yarılmış, bölünmüş, çatlamış, yarık, çatlak) + soma (vücut, gövde,
cisim, beden, nesne, yapı; topluluk, toplum veya cemiyet) * kan damarlarında
yaşayan, insan ve hayvanlarda şistozomiyazis (bilharziasis) hastalığına yol
açan parazitik yassı solucan cinsi
şistozomia :
gre. * skhistos (σχιστός; yarılmış, çatlak) + soma (vücut, gövde, cisim, beden,
nesne, yapı; topluluk, toplum veya cemiyet) + eia (isim yapım ve durum eki) *
şistozom türü parazitlerin neden olduğu, kan damarlarını tutan hastalık
şistozomiyazis :
gre. * skhistos (σχιστός; yarılmış, çatlak) + soma (vücut, gövde, cisim, beden,
nesne, yapı; topluluk, toplum veya cemiyet) + eia (isim yapım ve durum eki) +
iasis (isim yapım ve hastalık eki) * şistozom türü parazitlerin neden olduğu, kan
damarlarını tutan hastalık, şistozomia
şiş :
tür. * şiş (şişmek, kabarmak, hacimce artmak, dolup gerilmek) * ince ve sivri
metal veya tahta çubuk, et vb. pişirmede kullanılan araç; vücutta sıvı birikimi
veya gaz nedeniyle oluşan kabarma ve hacim artışı durumu
şişe :
far. * şişe (cam, cam kap; parlak, saydam madde) * sıvı, ilaç veya içecek gibi
maddeleri saklamak ve taşımak için kullanılan, genellikle camdan yapılmış dar
ağızlı kap
şişhane :
far. * şeş (altı, 6) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * altı
delikli/yuvalı; İstanbul'un bir semti (Osmanlı döneminde, namlusunda altı adet
yiv-set (altı oyuk/şiş) bulunan silahların üretildiği yer olmasından)
şişkin :
tür. * şiş (şişmek, kabarmak, hacimce artmak, dolup gerilmek) + kin (sıfat yapım
eki) * hacminin üzerine çıkmış, kabarmış, dolgun veya içi gaz veya sıvı
birikimi nedeniyle genişlemiş durumda olan
şişko :
tür. * şiş (şişmek, kabarmak, hacimce artmak, dolup gerilmek) + ko (sıfat yapım
eki) * hacminin üzerine çıkmış, kabarmış, dolgun veya içi gaz veya sıvı
birikimi nedeniyle genişlemiş durumda olan
şişlemek :
tür. * şiş (şişmek, kabarmak, hacimce artmak, dolup gerilmek; ince uzun metal
çubuk, ince ve sivri çubuk, delici alet) + le (etken fiil eki) + mek (fiil
mastar eki) * ince ve sivri bir aletle delmek, saplamak veya bir şişe geçirerek
sabitlemek, et veya benzeri gıdaları şişe geçirerek pişirmeye hazırlamak
şişli :
tür. * şiş (şişmek, kabarmak, hacimce artmak, dolup gerilmek; ince uzun metal
çubuk, ince ve sivri çubuk, delici alet) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi)
* İstanbul’un bir ilçesi (bölgede şiş yapımıyla uğraşan ve "Şişçiler"
olarak bilinen bir ailenin konağından)
şişman :
tür. * şiş (şişmek, kabarmak, hacimce artmak, dolup gerilmek) + man (sıfat
yapım eki) * hacminin üzerine çıkmış, kabarmış, dolgun veya içi gaz veya sıvı
birikimi nedeniyle genişlemiş durumda olan
şişmek :
tür. * şiş (şişmek, kabarmak, hacimce artmak, dolup gerilmek) + mek (fiil
mastar eki) * bir şey içinde gaz, sıvı veya basınç artışı nedeniyle hacimce
büyümek, kabarmak veya vücudun herhangi bir bölgesi normalden daha dolgun ve
kabarık hale gelmek
şiştaz :
gre. * skhistos (yarılmış, bölünmüş, çatlamış, yarık, çatlak) + asis (isim
yapım ve durum eki) * bir yapının yarılmış, çatlamış veya ikiye ayrılmış olma
durumu
şit :
ibr., aram. * şit (yerine konulan, yerine verilen) * Hz. Âdem ile Hz. Havvâ’nın
Hâbil’in ölümünden sonra doğan ve onun yerine geçtiği kabul edilen oğlu, bazı
İslamî kaynaklarda peygamber olarak kabul edilen ve insanlığa tevhid inancını ve
ahlaki öğretileri aktardığı rivayet edilen figür
şita :
ara. * şita (kış, kış mevsimi) * yılın soğuk, yağışlı ve düşük sıcaklıklarla
karakterize edilen mevsimi, sonbahar ile ilkbahar arasında kalan dönem
şiva :
san. * şiva (uğurlu, hayırlı, bereketli, iyi talih getiren) * Hinduizm’de
evrenin yok oluşu ve yeniden oluşumu döngüsünü temsil eden, yıkım, dönüşüm,
meditasyon ve kozmik düzen ile ilişkilendirilen başlıca tanrılardan biri
şivaz :
ara. * şuvaz (dumansız ateş alevi, saf alev, alev, kor alevi, dumansız şiddetli
ateş) * duman çıkarmadan yükselen, yoğun sıcaklık ve ışık yayan, genellikle gaz
veya ateşin şiddetli ve parlak formunu ifade eden alev türü, Kur’an’da gök ve
yer unsurlarına atfedilen yakıcı ateş
şive :
far. * şive (tarz, üslup, söyleyiş biçimi) * bir dilin veya konuşmanın
bölgelere, topluluklara veya kişilere göre sesletim, vurgu ve söyleyiş
özellikleri bakımından gösterdiği ayırt edici kullanım tarzı
şivenüma :
far. * şive (tarz, üslup, yöntem, eda) + nama (göstermek, sergilemek), nüma (gösteren,
görünüş veren, ortaya koyan, sergileyen) * Türk musikisinde Saba ve Ferahfeza
makamlarının birleşiminden oluşan, güçlü perdesi Çargah olan birleşik
(mürekkep) bir makam
şiyete :
ara. * şiyet (renk izi, benek, alaca işaret) * bir şeyin üzerinde doğal olarak
bulunan renk farklılığı, leke veya benek şeklinde görülen işaret, özellikle
hayvanlarda kürk veya derideki alacalı renk dağılımı veya ayırt edici renk
lekesi, alaca
şizm :
gre. * skhisma (yarılma, ayrılma, bölünme) (skhizein (kesmek, yarmak, ayırmak,
bölmek, parçalamak) + ma (isim yapım eki) ) + ismos (durum, akım, öğreti eki) *
bir din, mezhep, topluluk veya kuruluş içinde görüş ayrılığı nedeniyle ortaya
çıkan bölünme durumu
şizoaffektif :
gre., lat. * skhizein (skhizein (kesmek, yarmak, ayırmak, bölmek, parçalamak)
(gre.) + affectus (etki, duygu) (afficere (etkilenmek, duygulanmak) (ad (-a
doğru, yönelim, yan, yakın) + ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek), fectus
(yapılmış, edilmiş, eylenmiş) ) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.)
* hem şizofreniye özgü belirtileri hem de belirgin duygudurum bozukluğu
belirtilerini birlikte gösteren ruhsal hastalıkla ilişkili olan veya bu
hastalığa özgü nitelik taşıyan
şizofren :
gre. * skhizein (kesmek, yarmak, ayırmak, bölmek, parçalamak) + phren (zihin,
akıl, idrak) * zihin bütünlüğünü kaybetmiş, düşünce, duygu ve algı süreçlerinde
parçalanma yaşayan, akli kontrolünü yitirmiş olan
şizofreni :
gre. * skhizein (kesmek, yarmak, ayırmak, bölmek, parçalamak) + phrenia
(zihinsel durum, akli durum, akıl işlevi, akıl sağlığı) (phren (zihin, akıl,
idrak) + eia (isim yapım ve durum eki) ) (şizofreni, zihnin yarılması, zihnin
kesilmesi) * gerçeklerle olan ilişkilerin büyük ölçüde azalması, sanrıların
başlaması, düşünce, duygu ve davranışlarda önemli bozulmaların ortaya çıkması
gibi belirtiler gösteren bir ruh hastalığı (scissors, ciseau, Schere (makas,
bir çizgi halinde kesen alet) (ing., fra., alm.), cease, cesser (kesmek,
durdurmak), chisel, ciseler (kalem keski, kalem, yontmak) (ing., fra.) )
şizogoni :
gre. * skhizein (kesmek, yarmak, ayırmak, bölmek, parçalamak) + gone (doğurma,
üreme, soy meydana getirme, soy, döl, tohum, döl, düğüm, yumru, yumurtalık,
testis, erbezi, üreme maddesi) + eia (isim yapım ve durum eki) * tek hücreli
bazı canlılarda çekirdeğin art arda bölünmesini izleyen sitoplazma bölünmesiyle
çok sayıda yeni bireyin oluştuğu eşeysiz üreme biçimi
şizoid :
gre. * skhizein (kesmek, yarmak, ayırmak, bölmek, parçalamak) + oeides (gibi,
ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * toplumsal ilişkilere ilgi duymama,
yalnızlığı tercih etme, duygusal anlatımı sınırlı tutma, övgü ve eleştiriye
karşı belirgin kayıtsızlık gösterme, içe dönük kişilik yapısı gibi süreklilik
taşıyan özelliklerle belirginleşen, kişinin düşünce, duygu ve davranış örüntüsünü
etkileyen kişilik bozukluğu olan kimse
şizokarp :
gre. * skhizein (kesmek, yarmak, ayırmak, bölmek, parçalamak), skhizos (kesik,
kesilmiş, yarık, bölünmüş) + karpos (meyve, tohum) * olgunlaştığında
kendiliğinden ayrılarak birden fazla tek tohumlu parçaya (merikarp) bölünen,
özellikle Apiaceae (maydanozgiller) ve bazı Malvaceae türlerinde görülen kuru
meyve tipi, ayrılgan meyve
şizont :
gre. * skhizein (kesmek, yarmak, ayırmak, bölmek, parçalamak) + ontos (var
olan, varlık, canlı, oluşum halindeki varlık) * çoklu bölünme sürecine girmiş
tek hücreli parazitin çekirdeği art arda bölünerek çok sayıda yeni birey
oluşturacak gelişim evresi, özellikle sıtma etkeni gibi sporlularda
merozoitlerin meydana geldiği çoğalma dönemi hücresi
şizosöl sölom :
gre., lat. * skhizein (kesmek, yarmak, ayırmak, bölmek, parçalamak) + koilos
(boş, oyuk, içi boş, boşluk, oyuk, kavernöz, çukur) + koilos (boş, oyuk, içi
boş, boşluk, oyuk, kavernöz, çukur) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur;
kanser; toplanma, oluşum) * embriyonik mezodermin yarılmasıyla oluşan,
blastosöl çevresindeki mezoderm kitlelerinin ayrılması sonucunda meydana gelen
vücut boşluğu, şizosölom, yarılma yoluyla oluşan sölom
şizotipal :
gre., lat. * skhizein (kesmek, yarmak, ayırmak, bölmek, parçalamak) + typon,
typos (model, tip, çeşit, cins, tür, iz, damga, biçim, şekil, form, örnek)
(gre.) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) * sıra dışı düşünce ve algı
biçimleri, büyüsel veya olağandışı inançlar, eksantrik davranışlar, yoğun
toplumsal kaygı, yakın ilişki kurmakta güçlük, kuşkucu ve eksantrik eğilimlerle
belirginleşen, düşünce, duygu ve kişilerarası ilişki örüntülerini kalıcı
biçimde etkileyen kişilik bozukluğu ile ilgili
şlempe :
alm. * Schlempe (püre, lapa, ezme, dip suyu; damıtma artığı, posalı artık sıvı)
* şarap üretimi sırasında üzümün ezilmesiyle oluşan posalı, bulanık sıvı;
fermantasyon öncesi veya sonrası tortu ve sıvı karışımından oluşan atık madde,
özellikle şıra ve şarap yapımında dipte kalan yoğun organik artık sıvı katman
şnitzel :
alm., lat. * schnitzen (kesmek, oymak, yontmak, çentmek), Schnitz (kesme,
dilim; kesilmiş parça, yonga) (alm.) + ellus (küçültme eki) (lat.) * genellikle
dana veya domuz etinin ince şekilde dövülerek yassılaştırılması,
un-yumurta-galeta unu kaplamasıyla pane edilip yağda kızartılmasıyla
hazırlanan, özellikle Avusturya ve Alman mutfağında yaygın olan ince
dilimlenmiş et yemeği
şnorkel :
alm., lat. * schnarchen (horlamak, nefes almakta zorlanmak, horlamak benzeri
ses çıkarmak) (alm.) + ellus (küçültme eki) (lat.) * su yüzeyinde yüzerken suya
dalmadan solunum yapmayı sağlayan, ağızdan alınan havayı su yüzeyinin üstünden
ileten, dalış ve yüzme aktivitelerinde kullanılan tüp biçimli solunum borusu,
dalgıcın su altında uzun süre kalmasını kolaylaştıran ekipman
şofben :
fra. * chauffer (ısıtmak, sıcak hale getirmek) + bain (banyo, yıkanma) *
içinden geçen suyu anında ısıtarak sıcak su sağlayan, depolama yapmadan akış
sırasında ısıtma prensibiyle çalışan, genellikle gaz veya elektrikle çalışan su
ısıtıcı cihaz
şoför :
fra. * chauffer (ısıtmak, sıcak hale getirmek) + eur (-cı, yapan, eden eki) *
buharlı makinelerde ve erken motorlu araçlarda kazanı ısıtmak için ateş yakan
veya ısı sistemini yöneten kişi; motorlu taşıtları sevk ve idare eden, aracı
kullanan kişi
şok :
fra. * choc (darbe, çarpma, sarsıntı) (fra.); shock (ing.) * organizmanın
fiziksel veya psikolojik bir etken karşısında ani, yoğun ve sarsıcı tepki
vermesi durumu, dolaşım ve sinir sistemi üzerinde ani değişimlerle seyreden
tıbbi tablo veya beklenmedik olay karşısında oluşan güçlü duygusal sarsıntı
hali
şoke :
fra. * choc (darbe, çarpma, sarsıntı), choquer (çarpmak, çarptırmak, sarsmak;
rahatsız etmek), choqué (fiziksel veya psikolojik bir etki karşısında
sarsılmış, beklenmedik bir olay veya söz nedeniyle duygusal denge durumu
bozulmuş, güçlü şaşkınlık ve rahatsızlık tepkisi göstermiş (kişi veya durum) *
şaşkına dönmüş, büyük bir sarsıntı yaşamış, hayret veya şaşkınlık içinde kalmış
şokola :
nah. * cacaua (kakao ağacı meyvesi; Theobroma cacao ağacının meyve çekirdeklerinden
elde edilen, toz halinde veya işlenmiş olarak tüketilen madde; çikolatanın ham
maddesi) (nah.); chocolat (fra.) * kakao çekirdeklerinden elde edilen, şeker ve
sütle karıştırılarak tatlandırılan, katı, sıvı veya sürülebilir formda bulunan,
tatlı ve aromatik gıda maddesi
şom :
ara. * şe'm (uğursuzluğa uğratmak), şu'm (uğursuzluk, kötü talih, hayırsızlık),
şeamet (uğursuzluk) * uğursuzluğa uğramış, uğursuz, hayırsız, kötü, bedbaht
şom ağızlı :
ara., tür. * şe'm (uğursuzluğa uğratmak), şu'm (uğursuzluk, kötü talih,
hayırsızlık) + ağız (açıklık, boşluk, giriş) + lı (iyelik eki) (tür.) * her
olayı kötümser bir şekilde ele alan, sürekli olumsuzluklardan bahseden ve dile
getirdiği kötü şeylerin gerçekleşeceğine inanılan (uğursuzluk getireceği
düşünülen) kimse
şopar :
çing. * şopar (topluluk, grup; özellikle genç erkek grubu) * genellikle sokak
kültürü içinde yetişmiş, kaba ve gösterişçi tavırlar sergileyen, toplumsal
normlara karşı kayıtsız ve sert üslup kullanan genç erkek kişi
şor :
tür. * şor (gevşek, laçka, ciddiyetsiz, düzeni bozulmuş; tuzlu/sodalı toprak) *
yapısal veya davranışsal olarak gevşemiş, düzenini kaybetmiş, ciddiyet ve
disiplinini yitirmiş (durum veya kişi); tuzlu, verimsiz veya çorak toprak;
tuzlu bir çökelek veya lor peyniri türü
şorolo :
tür. * şor (gevşek, laçka, ciddiyetsiz, düzeni bozulmuş; tuzlu/sodalı toprak) +
olo (pejoratif/alaycı isimlendirme eki) * davranış ve üslup bakımından
ciddiyetsiz, abartılı, gösterişe düşkün ve yapmacık tavırlar sergileyen kişi
şorolop :
tür. * şorolop (yutma sesinden ses yansımalı kelime) * genellikle sıvı veya
yumuşak yiyeceklerin hızla ve bir çırpıda yutulmasını, bu eylemin çıkardığı
sesi veya argo bir tabir olarak "yalanı" ve bir işin haksız yoldan
halledilmesini ifade eden ses yansımalı
şort :
ing. * short (kısa) + trousers (pantalon) * bel hizasında giyilen, diz üstü
veya diz hizasında biten, özellikle sıcak havalarda tercih edilen, bacakları
kısmen açıkta bırakan hafif ve kısa pantolon türü giysi
şose :
lat., fra. * calx, calcis (kireç taşı; çakıl; topuk), calciata (kireç
taşlarıyla döşenmiş yol) (lat.); chaussée (döşenmiş yol, kaldırım; kireçle
sertleştirilmiş karayolu) (fra.) * taşla, kireçle sıkıştırılıp sertleştirilmiş
yol; döşeli karayolu; taş kırığı veya çakıl ile sertleştirilmiş, genellikle
asfalt öncesi dönemde kullanılan, araç ve yaya trafiğine uygun şekilde
sıkıştırılmış zeminli kara yolu, stabilize yol türü
şoset :
lat., fra. * calx, calcis (topuk), calceus (ayakkabı), calcea (kadın
ayakkabısı) + ettus (küçültme eki) (lat.); chausser (giymek, takınmak,
kuşanmak), chaussure (ayakkabı), chaussette (çorap) (fra.) * ayağı örten,
genellikle bilek hizasında biten, ince dokulu ve kısa yapılı çorap türü giysi,
günlük kullanımda ayakkabı içinde giyilen hafif tekstil ürünü, çorap
şoson :
fra. * chausson (chausser (giymek, takınmak, kuşanmak) + on (isim yapım eki) )
* kumaştan veya ince deriden yapılan, ayağı tamamen saran ve genellikle düz
topuklu, ayağı bütünüyle saran ev ayakkabısı veya patik tarzı ayakkabı
şov :
ing. * show (göstermek, sergilemek; sahne gösterisi, performans, gösteri) *
seyirci önünde dikkat çekmek, eğlendirmek veya etkilemek amacıyla hazırlanan
sahne, televizyon veya etkinlik gösterisi; gösteriş, abartılı davranış veya
dikkat çekme amacı taşıyan performatif davranış biçimi
şoven :
fra. * chauvin (Fransız askeri Nicolas Chauvin’in soyadından) * kendi ulusunu,
topluluğunu, cinsiyetini veya ait olduğu grubu diğerlerinden doğuştan üstün
gören, başka grupları küçümseyen ve aşırı bağlılık anlayışını benimseyen kişi
şovenizm :
fra. * chauvin (Fransız askeri Nicolas Chauvin’in soyadından) + isme (isim
yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * kişinin kendi ulusunu, topluluğunu,
cinsiyetini veya ait olduğu grubu mutlak biçimde üstün kabul ederek diğer
grupları küçümsemesine, dışlamasına veya onlara karşı ayrımcı tutum
geliştirmesine dayanan aşırı bağlılık ve üstünlük anlayışı
şovmen :
ing. * show (göstermek, sergilemek; sahne gösterisi, performans, gösteri) + man
(adam, erkek, kişi, kimse) * sahne, televizyon veya benzeri eğlence ortamlarında
gösteri sunan, izleyiciyi eğlendirme ve dikkatini çekme amacıyla performans
sergileyen, sunuculuk, göstericilik veya eğlendiricilik yapan kişi
şovrum :
ing. * show (göstermek, sergilemek; sahne gösterisi, performans, gösteri) +
room (oda) * satışa sunulan ürünlerin müşterilere tanıtılması, incelenmesi ve
denenmesi amacıyla düzenlenmiş sergileme alanı, özellikle otomobil, mobilya,
mutfak, yapı malzemesi ve benzeri ürünlerin teşhir edildiği satış salonu
şöbiyet :
ara. * şaba’a (çok yemek, tıka basa doymak), şab’iyyat (çok yeme, fazlasıyla
doyma) * Gaziantep yöresine ait, görünümü baklavaya benzeyen ancak içinde özel
bir kaymak veya süt kreması ile fıstık dolgusu bulunan, Bbaklavadan farklı
olarak kat kat yufkaların arasına bol kaymak eklenip üçgen şeklinde katlanarak
hazırlanan ve üzerine şerbet dökülen geleneksel bir Türk hamur tatlısı
şöhret :
ara. * şahara (açıkça ortaya çıkmak, tanınır olmak, yayılmak), şuhrat
(tanınmışlık, ün, yaygın biçimde bilinme) * bir kişinin başarıları,
özellikleri, eserleri veya toplumsal etkisi nedeniyle geniş bir çevre
tarafından tanınma ve bilinme durumu, toplum içinde yaygın olarak tanınmış olma
niteliği, ün, nam, repütasyon
şölen :
moğ., far. * şölün (çorba, et suyu) (moğ); şilan (dağ gülü; kuşburnu bitkisi;
ziyafet) (far.) * önemli bir olay, kutlama, dinsel tören veya toplumsal buluşma
dolayısıyla çok sayıda kişinin bir araya gelerek yeme içme, eğlence ve çeşitli
tören etkinlikleri gerçekleştirdiği büyük ziyafet ve kutlama toplantısı
şömine :
lat., fra. * caminus (ocak, fırın) (lat.); cheminée (baca, ocak) (fra.) * bir
yapının içinde ısınma amacıyla ateş yakılan, dumanı baca yoluyla dışarı atan,
taş, tuğla veya metalden yapılmış açık ocak düzeni ve bu düzenin çevresini
oluşturan mimari yapı öğesi
şömiz :
lat., fra. * camisia (gömlek, iç giysisi) (lat.); chemise (gömlek, iç gömleği)
(fra.) * vücudun üst bölümünü örten, genellikle ince kumaştan yapılan, yakalı
veya yakasız biçimleri bulunan gömlek türü giysi; kadın giyiminde ince ve hafif
kumaştan yapılan gecelik veya iç giysisi
şömizye :
lat., fra. * camisia (gömlek, iç giysisi) (lat.); chemise (gömlek, iç gömleği)
+ ier (isim yapım eki) (fra.) * kadınlar için tasarlanmış, genellikle ince
kumaştan üretilen, yakalı veya yakasız, düğmeli veya düğmesiz biçimleri bulunan
hafif gömlek veya bluz türü üst giysisi
şönil :
fra. * chenille (tırtıl; saçak) (chene (köpek) + ille (küçültme eki) * küçük
tüy, ufak canlı; kadife benzeri tüylü iplik; yüzeyi kısa ve yumuşak tüycüklerle
kaplı, tırtıla benzer görünüm veren, tekstilde dokuma veya iplik formunda
kullanılan, özellikle kumaş ve dekoratif üretimde tercih edilen tüylü ve
kadifemsi yapıya sahip bir iplik/kumaş türü
şövale :
lat., fra. * caballus (binek atı, yük atı, beygir) + ettus (küçültme eki)
(lat.); cheval (at, beygir) + et (küçültme eki) (fra.) * ressamların tuval
yerleştirmek için kullandığı, genellikle ahşap veya metalden yapılmış, dik
konumda durabilen, resim yapmayı ve sergilemeyi kolaylaştıran üç ayaklı veya
katlanabilir destek aracı
şövalye :
lat., fra. * caballarius (süvari, atlı, binici) (caballus (binek atı, yük atı,
beygir) + arius (ile ilgili, -a ait) ) (lat.); chevalier (süvari, atlı, binici)
(cheval (at, beygir) + ier (ile ilgili, -a ait) ) (fra.) * Orta Çağ
Avrupa’sında at üzerinde savaşan, belirli bir soyluluk düzenine bağlı olan,
genellikle krala veya bir derebeye hizmet eden zırhlı süvari sınıfına ait kişi;
onur, sadakat ve savaşçılık idealleriyle ilişkilendirilen askeri-sosyal ünvan
şöyle :
tür. * şu (uzakta bulunan veya henüz belirli olmayan bir varlığı, durumu veya
nesneyi işaret/temsil etmek için kullanılan işaret zamiri) + ile (birlikte,
beraber, sahibi) * bir durumu, biçimi, yöntemi veya örneği işaret ederek “bu
biçimde, bu tarzda, bu şekilde” anlamında kullanılan işaret zarfı
şöyle böyle :
tür. * şu (uzakta bulunan veya henüz belirli olmayan bir varlığı, durumu veya
nesneyi işaret/temsil etmek için kullanılan işaret zamiri) + ile (birlikte,
beraber, sahibi) + bu (yakına bulunan bir varlığı, durumu veya nesneyi
işaret/temsil etmek için kullanılan işaret zamiri) + ile (birlikte, beraber,
sahibi) * bir durumun kesinlik taşımadan, ortalama, kararsız, ne iyi ne kötü,
ne belirgin olumlu ne belirgin olumsuz nitelikte olduğunu ifade eden, durumu
netleştirmeden “idare eder, orta halli” anlamı veren ikileme ve belirsizlik
zarfı
şpagat :
lat., pol., ita. * spatha (geniş düz kılıç, spatula, düz şey, şerit), spagium
(ip, sicim) (lat.); szpagat (ince sicim) (pol.), spago, spaghetto (ip),
spaccata (dümdüz açma), spahhetti (ince uzun; makarna cinsi) (ita.) (ita.) *
bacakları kalçadan iki yana dümdüz açıp oturma (split (yarmak) (ing.) )
şrink :
ing. * shrink (küçülmek, büzülmek, daralmak) * fiziksel olarak hacim veya boyut
olarak küçülme, ısı, basınç veya kuruma gibi etkenlerle daralma; ürünlerin
etrafını sıkıca saran ve ısıtıldığında büzülerek ürünü koruyan özel plastik
ambalaj
şrinkflasyon :
ing. * shrink (küçülmek, büzülmek, daralmak) (ing.) + inflatio (şişme,
genişleme) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) +
flare (üflemek, solumak, nefes vermek, şişirmek, şişmek, genişletmek) + tio
(isim yapım eki) ) (lat.) * ürünlerin fiyatı sabit kalırken veya sınırlı
artarken içerik miktarının azaltılması yoluyla gizli fiyat artışı yaratılması
durumu, tüketicinin aynı parayla daha az mal veya hizmet satın almasına neden
olan ekonomik uygulama ve enflasyon biçimi
şu :
tür. * şu (uzakta bulunan veya henüz belirli olmayan bir varlığı, durumu veya
nesneyi işaret/temsil etmek için kullanılan işaret zamiri) * uzakta bulunan
veya henüz belirli olmayan bir varlığı, durumu veya nesneyi işaret/temsil etmek
için kullanılan işaret zamiri; konuşma anında doğrudan işaret edilmeyen ancak
bağlam içinde belirli veya dikkat çekilmek istenen varlığı “bu değil, o da
değil, sözü edilen” anlamında gösteren temel deiktik öğe
şua :
ara. * şa’a (parlamak, ışık saçmak, ışın yaymak, ışıldamak ), şua (ışın,
parıltı, demet halinde ışık) * bir ışık kaynağından uzanan ışık telleri; bir
kaynaktan çıkan doğrusal ışık demeti, tıp ve fizik terminolojisinde radyasyon,
ışınlanma veya belirli bir doğrultuda yayılan enerji demeti (show (göstermek,
görünür kılmak) (ing.) )
şu'ab :
ara. * şa'ba (ayırmak, bölmek, yarmak; ayrıkmak, dallanmak), şube (dal, kısım,
bölüm) * şubeler, kollar, kısımlar, bölümler, departmanlar, dallar, gruplar
veya kabileler
şuara :
ara. * şair (şiir yazan) * şiir yazanlar, şairler
şuayb :
ara. * şa’b (topluluk, kavim, millet, kabile, halk, grup, zümre), şube (dal,
kol, yol, ayrım, bölüm), şi'b (yol) * halka doğru yolu gösteren; İslam
geleneğinde Medyen halkına gönderilen peygamber olarak kabul edilen, toplumunu
adalet, ölçü-tartı dürüstlüğü ve ahlaki düzen konusunda uyaran dini şahsiyet;
erkek ismi
şuayp :
ara. * şa’b (topluluk, kavim, millet, kabile, halk, grup, zümre), şube (dal,
kol, yol, ayrım, bölüm), şi'b (yol) * halka doğru yolu gösteren; İslam
geleneğinde Medyen halkına gönderilen peygamber olarak kabul edilen, toplumunu
adalet, ölçü-tartı dürüstlüğü ve ahlaki düzen konusunda uyaran dini şahsiyet;
erkek ismi
şubat :
aka. * şabata (vurmak, dövmek, sertçe savurmak, şiddetle hareket etmek, esmek,
üflemek, uçurmak, sallamak, şiddetle ilerlemek) * Gregoryen takvimde yılın
ikinci ayı, 28 gün (artık yıllarda 29 gün) süren, kuzey yarımkürede kış
mevsiminin son evrelerine denk gelen ve tarihsel olarak Süryanice kökenli ay
isimlerinden Türkçeye geçmiş zaman birimi
şube :
ara. * şa'ba (ayırmak, bölmek, yarmak; ayrıkmak, dallanmak) * bölüm, kısım,
kol, dal, budak; bir kurumun ana yapısından ayrılarak farklı bir yerde hizmet
veren alt birimi
şufa :
ara. * şef' (çift, ikili), şafaa (eşlemek, çift yapmak, ikilemek, ikili yapmak,
araya girmek) * çift koşma, iki şeyi birleştirme
şufa hakkı :
ara. * şef' (çift, ikili), şufa (çift koşma, iki şeyi birleştirme) + hak
(gerçek, adalet) + kı (iyelik eki) * bir malın satılması durumunda, hak
sahibinin o malı öncelikle satın alma hakkına sahip olması; paylı mülkiyete
konu bir taşınmazda (hisseli tapu), hissedarlardan (paydaşlardan) birinin
payını üçüncü bir kişiye satması durumunda, diğer paydaşlara bu payı öncelikle
satın alma yetkisi veren, hissenin üçüncü kişiye satılmasıyla doğan ve dava
yoluyla kullanılan yasal bir hak
şugl :
ara. * şagala (uğraşmak, meşgul olmak, iş ile ilgilenmek, bir boşluğu veya
alanı veya makamı işgal etmek), meşgul (uğraşan, iştigal eden), iştigal (uğraş,
iş yapma) * uğraşma, uğraşı, uğraş, gaile, iş, işgal
şugul :
ara. * şagala (uğraşmak, meşgul olmak, iş ile ilgilenmek, bir boşluğu veya
alanı veya makamı işgal etmek), şugl (iş, uğraş, gaile), meşgul (uğraşan, iş
yapan), iştigal (uğraş, iş yapma) * uğraşmalar, uğraşılar, uğraşlar, gaileler,
işler, işgaller
şuğul :
ara. * şagala (uğraşmak, meşgul olmak, iş ile ilgilenmek, bir boşluğu veya
alanı veya makamı işgal etmek), şugl (iş, uğraş, gaile), meşgul (uğraşan, iş
yapan), iştigal (uğraş, iş yapma) * uğraşmalar, uğraşılar, uğraşlar, gaileler,
işler, işgaller
şuh :
far. * şuh (oyunbaz, canlı, hareketli, cilveli; dikkat çekici; yaramaz, şakacı,
şımarık, küstahça ama sevimli davranan) * davranış ve tavırlarında dikkat
çekici bir canlılık, cilve, çekicilik ve yer yer alaycı/oyunsu bir eda bulunan,
flörtöz, gösterişli ve dikkat çekme eğilimi taşıyan
şuheda :
ara. * şahada (görmek, tanıklık etmek, şahit olmak, tanık olmak, şehid olmak),
şahid (bir olayın gerçekleştiğini bizzat gören kişi, gören, tanıklık eden, tanık)
* görenler, tanıklık edenler, tanıklar, şahitler
şuhh :
ara. * şahha (sıkıca tutmak, vermemek, kısmak) * aşırı cimrilik, bencillik,
malı tutma, kıskançlık
şuhud :
ara. * şahada (görmek, tanıklık etmek, şahit olmak, tanık olmak, şehid olmak) *
görme, tanıklık etme, hazır bulunma; bir olayın, durumun veya gerçeğin bizzat
görülmesi, deneyimlenmesi veya buna şahitlik edilmesi durumu; tasavvuf
terminolojisinde ise “kalp gözüyle idrak etme, manevi idrak ve hazır oluş”
şukkah :
ara. * şakka (yarmak, yarılmak, ayırmak, bölmek, ikiye bölmek, çatlamak,
çatlatmak, parçalanmak; sıkıntı vermek, zahmet vermek, zorluk çıkarmak, karşı
gelmek), şikak (yarılma, ayrılma, bölünme, çatlama, parçalanma) * bir yüzeyin,
yapının veya dokunun gerilim, kuruma veya dış etki nedeniyle çatlayarak
açılması sonucu oluşan yarık veya ayrılma durumu, açıklık, gedik; bir işin
yapılmasını güçleştiren, bedensel veya zihinsel yük oluşturan, sıkıntı ve emek
gerektiren durum, zahmet ve zorluk hali, meşakkat, zorluk, zahmet
şukufe :
far. * şukuftan (açılmak, tomurcuklanmak, çiçek açmak), şukufe (tomurcuk, çiçek
goncası) * bitkilerin çiçek açmadan önceki tomurcuk hali; bir şeyin en taze, en
parlak ve gelişme aşamasındaki hali; çiçek, zühre, tomurcuk
şule :
ara. * şa’ala (yakmak, tutuşturmak, alevlendirmek) * yanma sonucu yükselen
parlak ve titreşimli ateş dili, ışık saçan alev, alev, ateş dili, parlayan
ışık; yoğun coşku, heyecan veya duygusal parlama (mecazi) (school, école,
Schule (okul) (ing., fra., alm.)
şum :
ara. * şe'm (uğursuzluğa uğratmak), şu'm (uğursuzluk, kötü talih, hayırsızlık),
şeamet (uğursuzluk) * uğursuzluğa uğramış, uğursuz, hayırsız, kötü, bedbaht,
şumul :
ara. * şamala (kuşatmak, çevrelemek, içine almak, sarmak, kapsamak, kaplamak),
şamil (içine alan, kaplayan, kapsayan, genel olarak içeren; erkek ismi) * bir
hükmün, kavramın, kuralın veya durumun geniş bir alanı kapsaması, birçok unsuru
içine alması ve genelleştirici biçimde geçerli olması durumu, kapsama, içine
alma, kuşatıcılık, içine alma, genellik ve kapsayıcılık
şur :
far. * şur (tuzlu, kekremsi; acı, yoğun ve keskin lezzet; coşkunluk, heyecan,
neşe) * tuzlu, kekremsi; acı, yoğun ve keskin lezzet; duygusal yoğunluk, coşku,
heyecan, neşe veya içsel dalgalanma hali (mecazi)
şura :
ara. * şara, şavara (danışmak, öğüt almak, görüş sormak, fikir almak), müşavere
(danışma ve fikir alışverişi), muşavir (danışman, öğüt veren) * belirli bir
konuda karar vermek üzere bir araya gelen, üyeleri istişare yoluyla görüş
bildirerek ortak karar oluşturan heyet, meclis veya danışma organı; yönetim,
hukuk veya toplumsal karar süreçlerinde kolektif değerlendirme ve görüş
alışverişi esasına dayanan kurul yapısı; Kur’an’ın 42. suresinin ismi
şuri :
far. * şur (tuzlu, kekremsi; acı, yoğun ve keskin lezzet; coşkunluk, heyecan,
neşe) + i (ile ilgili, -a ait) * tuzlu, kekremsi; coşkun, heyecanlı, neşeli
veya feryat/figan; Türk musikisinde Kafkas ve Tatar müziği ezgilerinin etkisini
taşıyan, kendi içinde genellikle ağır, içe dönük ve sade bir yapıya sahip bir
makam
şuride :
far. * şur (tuzlu, kekremsi; acı, yoğun ve keskin lezzet; coşkunluk, heyecan,
neşe) + ide (ile ilgili, -a ait) * zihnen veya duygusal olarak düzeni bozulmuş,
aşırı heyecan, aşk veya coşku nedeniyle iç dünyası karışmış, dengesiz ve
taşkın; aşkın etkisiyle aklı ve düzeni dağılmış (kişi)
şurta :
ara. * şarata (seçmek, belirlemek, koşula bağlamak, şart koşmak) * seçilmiş
birlik, kolluk kuvveti; kamu düzenini sağlamak, suçları önlemek ve adli otorite
adına güvenliği temin etmekle görevli kolluk gücü, polis, jandarma
şurup :
ara. * şaraba, şariba (içmek), meşrubat (içecekler) * şekerli ve yoğun kıvamlı
sıvı formda hazırlanan, tıbbi veya gıda amaçlı kullanılan, suya veya başka bir
sıvıya karıştırılarak tüketilen tatlandırılmış veya etken madde içeren içecek
veya ilaç formu
şurut :
ara. * şart (koşul) * şartlar, koşullar; bir anlaşmanın, sözleşmenin, hukuki
işlemin veya bir durumun geçerli olabilmesi için yerine getirilmesi gereken ön
koşulların tamamı, bir işlem veya hükmün bağlayıcılığını belirleyen esaslar ve
kayıtlar toplamı; hukuki muameleleri kayıt altına almak üzere düzenlenen belge,
senet
şut :
ing. * shoot (atmak, fırlatmak, savurmak; topu kaleye yöneltmek) * futbol ve
benzeri top oyunlarında topun kaleye doğru güçlü ve kontrollü biçimde vurularak
gönderilmesi; hızlı ve sert biçimde bir şeyi dışarı atma veya uzaklaştırma
şuub :
ara. * şa’b (topluluk, kavim, millet, kabile, halk, grup, zümre) * topluluklar,
kavimler, milletler, kabileler, halklar, gruplar, zümreler; dil, soy, kültür
veya coğrafya bakımından farklılık gösteren insan toplulukları
şuur :
ara. * şaara (idrak etmek, bilincinde olmak, farketmek, sezmek, hissetmek) *
fark etme, algılama, hissetme, idrak etme, idrak, bilinç, farkındalık
şuuraltı :
ara., tür. * şuur (fark etme, algılama, hissetme, idrak etme, idrak, bilinç,
farkındalık) (ara.) + alt (aşağı) + ı (iyelik eki) (tür.) * bilincin dışında
kalan, doğrudan farkında olunmayan ancak davranışları, düşünceleri ve duygusal
tepkileri etkileyen zihinsel süreçlerin bütünü, bilinçaltı
şuvaz :
ara. * şuvaz (dumansız ateş alevi, saf alev, alev, kor alevi, dumansız şiddetli
ateş) * duman çıkarmadan yükselen, yoğun sıcaklık ve ışık yayan, genellikle gaz
veya ateşin şiddetli ve parlak formunu ifade eden alev türü, Kur’an’da gök ve
yer unsurlarına atfedilen yakıcı ateş
şuvey :
ara. * şuvey (yavaş, ağır) * hızlı olmayan, yavaş, ağır
şüca :
ara. * şacua, şecea (yiğit olmak, mert olmak, cesaret etmek, cüret etmek) *
yiğit, cesur, bahadır, mert, cüretkar, cesaretli, kahraman
şüfea :
ara. * şafaa (eşlemek, çift yapmak, ikilemek, ikili yapmak, araya girmek),
şafi, şefi (bir kimse adına aracı olup onun affedilmesini veya isteğinin kabul
edilmesini sağlayan; dini bağlamda, birinin suçlarının, günahlarının
bağışlanması için Allah katında aracılık eden) * bir suçun bağışlanması için
aracılık yapanlar, şefaatçiler, şefaat edenler, şefiler
şügül :
ara. * şagala (uğraşmak, meşgul olmak, iş ile ilgilenmek, bir boşluğu veya
alanı veya makamı işgal etmek), şugl (iş, uğraş, gaile), meşgul (uğraşan, iş
yapan), iştigal (uğraş, iş yapma) * uğraşmalar, uğraşılar, uğraşlar, gaileler,
işler, işgaller
şüheda :
ara. * şahada (görmek, tanıklık etmek, şahit olmak, tanık olmak, şehid olmak),
şahid (bir olayın gerçekleştiğini bizzat gören kişi, gören, tanıklık eden,
tanık) * görenler, tanıklık edenler, tanıklar, şahitler
şükr :
ara. * şakara (teşekkür etmek, şükran duymak, övmek, minnettarlık belirtmek) *
teşekkür, övgü, minnet; kendisine yapılan iyiliği veya verilen nimeti fark edip
bunu söz, davranış veya içsel bir kabul ile takdir etme, nimeti vereni tanıma
ve ona yönelme
şükran :
ara. * şakara (teşekkür etmek, şükran duymak, övmek, minnettarlık belirtmek),
şukr (teşekkür, övgü, minnet; kendisine yapılan iyiliği veya verilen nimeti
fark edip bunu söz, davranış veya içsel bir kabul ile takdir etme, nimeti
vereni tanıma ve ona yönelme) + an (isim yapım eki) * bir iyiliğe, yardıma veya
nimete karşı duyulan derin minnet ve teşekkür duygusu, aynı zamanda bu duygunun
sözlü veya yazılı olarak ifade edilmesi; minnettarlık, teşekkür ifadesi,
şükretme hali
şükretmek :
ara., tür. * şukr (teşekkür, övgü, minnet; kendisine yapılan iyiliği veya
verilen nimeti fark edip bunu söz, davranış veya içsel bir kabul ile takdir
etme, nimeti vereni tanıma ve ona yönelme) + an (isim yapım eki) (ara.) + etmek
(yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * kendisine yapılan iyiliği, verilen nimeti
veya olumlu bir durumu fark ederek bunu sözle, davranışla veya içsel kabul ile
takdir etmek, minnet ve teşekkür duygusunu ifade etmek ve bunu bilinçli olarak
sürdürmek
şükriye :
ara. * şukr (teşekkür, övgü, minnet; kendisine yapılan iyiliği veya verilen
nimeti fark edip bunu söz, davranış veya içsel bir kabul ile takdir etme,
nimeti vereni tanıma ve ona yönelme) + iye (ile ilgili, -a ait, dişil sıfat
eki) * şükreden, minnet duyan, verilen nimeti takdir eden, şükürle ilgili olan;
kadın ismi
şükrü :
ara. * şukr (teşekkür, övgü, minnet; kendisine yapılan iyiliği veya verilen
nimeti fark edip bunu söz, davranış veya içsel bir kabul ile takdir etme,
nimeti vereni tanıma ve ona yönelme) + i (ile ilgili, -a ait) * şükreden,
minnet duyan, verilen nimeti takdir eden, şükürle ilgili olan; erkek ismi
şükufe :
far. * şukuftan (açılmak, tomurcuklanmak, çiçek açmak), şukufe (tomurcuk, çiçek
goncası) * bitkilerin çiçek açmadan önceki tomurcuk hali; bir şeyin en taze, en
parlak ve gelişme aşamasındaki hali; çiçek, zühre, tomurcuk
şükufezar :
far. * şukuftan (açılmak, tomurcuklanmak, çiçek açmak), şukufe (tomurcuk, çiçek
goncası) + zar (tarla, bahçe; yer eki) * çiçeklerle dolu bahçe, çiçeklik,
çiçeklerin yoğun olarak bulunduğu alan, çiçeklerle bezenmiş yer, bahar bahçesi,
çiçek diyarı
şükür :
ara. * şakara (teşekkür etmek, şükran duymak, övmek, minnettarlık belirtmek) *
teşekkür, övgü, minnet; kendisine yapılan iyiliği veya verilen nimeti fark edip
bunu söz, davranış veya içsel bir kabul ile takdir etme, nimeti vereni tanıma
ve ona yönelme
şümul :
ara. * şamala (kuşatmak, çevrelemek, içine almak, sarmak, kapsamak, kaplamak),
şamil (içine alan, kaplayan, kapsayan, genel olarak içeren; erkek ismi) * bir
hükmün, kavramın, kuralın veya durumun geniş bir alanı kapsaması, birçok unsuru
içine alması ve genelleştirici biçimde geçerli olması durumu, kapsama, içine
alma, kuşatıcılık, içine alma, genellik ve kapsayıcılık
şüphe :
ara. * şabaha (benzemek, benzer görünmek, aynısı gibi olmak, ayırt edilememek)
* bir durumun, bilginin veya yargının doğruluğu konusunda kesinlik bulunmaması,
zihinde tereddüt ve belirsizlik oluşması, kuşku, kararsızlık durumu
şüreka :
ara. * şaraka (yarmak, ayırmak, bölmek; ortak olmak, ortak koşmak, ortak
etmek), şirk (ortak koşma), şerik (ortak, paydaş, hissedar, bir işi birlikte
yapan kimse, bir işte, malda veya sorumlulukta başkasıyla birlikte pay sahibi
olan kişi) * ortaklar, paydaşlar, hissedarlar, bir işi birlikte yapan kimseler,
bir işte, malda veya sorumlulukta başkasıyla birlikte pay sahibi olan kişiler
şürta :
ara. * şarata (seçmek, belirlemek, koşula bağlamak, şart koşmak) * seçilmiş
birlik, kolluk kuvveti; kamu düzenini sağlamak, suçları önlemek ve adli otorite
adına güvenliği temin etmekle görevli kolluk gücü, polis, jandarma
şüvaz :
ara. * şuvaz (dumansız ateş alevi, saf alev, alev, kor alevi, dumansız şiddetli
ateş) * duman çıkarmadan yükselen, yoğun sıcaklık ve ışık yayan, genellikle gaz
veya ateşin şiddetli ve parlak formunu ifade eden alev türü, Kur’an’da gök ve
yer unsurlarına atfedilen yakıcı ateş
şüvey :
ara. * şuvey (yavaş, ağır) * hızlı olmayan, yavaş, ağır
şüyu :
ara. * şa'a (yayılmak, duyulmak, bölünmek, bölüklere ayrılmak) * bir haberin
yayılması, duyulması, halka mal olması; mülkiyette ortaklık
şvap :
alm. * süev, schwabe (kendi insanları, özgür halk) * Güney Almanya'nın Svabya
(Schwaben) bölgesinden gelen, ancak özellikle 18. yüzyıldan itibaren Habsburg
İmparatorluğu döneminde Tuna Nehri havzası boyunca (Macaristan, Voyvofina,
Romanya) yerleştirilen ve Osmanlı kaynaklarında da sıkça bu adla anılan Katolik
Alman göçmenleri ve onların torunlarını ifade eden bir etnonim
t :
tür. * t, T * Türkçe alfabenin 24. harfi (Ş2den sonra, U’dan önce)
t cetveli :
tür. * t (Türkçe alfabenin 24. harfi) + cetvel (çizelge, ölçü aracı ) (cedvele
( (uzunluk ölçmek, düzenlemek) (ced (yol) + vele (zaptetmek, hapsetmek) )
(ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * teknik resim, mimarlık ve mühendislik
çalışmalarında kağıt üzerinde yatay ve birbirine dik doğrular çizmek amacıyla
kullanılan, gövdesi Latin alfabesindeki T harfi biçiminde tasarlanmış ölçme ve
çizim aracı
t hücresi :
gre., ara. * thymos (yaşam gücü, ruh, yürek; ayrıca kekik otu) (gre.); thymus
(göğüs kemiğinin arkasında, kalbin ön bölümünde bulunan, özellikle çocukluk ve
ergenlik döneminde etkin olan, T hücresi adı verilen lenfositlerin
olgunlaşmasını sağlayan birincil lenfoid organ, bağışıklık sisteminin
gelişiminde temel rol oynayan bezimsi yapı) (lat.) + hucra (oda, odacık, göze,
hücre) (ara.) + si (iyelik eki) (tür.) * bağışıklık sisteminde gelişimini timus
bezinde tamamlayan, enfekte veya anormal hücreleri tanıyıp ortadan kaldıran,
diğer bağışıklık hücrelerinin etkinliğini düzenleyen ve bağışıklık hafızasının
oluşmasına katkıda bulunan lenfosit türü
Ta :
lat. * tantalum (Tantalus (Yunan mitolojisinde tanrılar tarafından
cezalandırılan kral) + um (element adı eki) ) * atom numarası 73 olan,
periyodik tablonun 5. grubunda bulunan, çok sert, yoğun ve korozyona son derece
dayanıklı, elektronik kapasitörlerde, cerrahi implantlarda, kimyasal
ekipmanlarda ve yüksek sıcaklık alaşımlarında kullanılan bir geçiş metali
element
ta :
tür. * ta (ileri, ileride, öte, ötede, uzak, uzakta, o tarafta) * konuşandan ve
dinleyenden uzakta bulunan yer, yön veya konumu gösteren, “ileri, öte, uzak
taraf” anlamı taşıyan eski gösterme ve yer bildirme öğesi (to (-a, ileride
olana) (ing.), da (orada) (alm.) )
ta ki :
far., tür. * ta (kadar, dek) (far.) + ki (bağlaç) (tür.) * "… oluncaya
kadar", "… amacıyla", "öyle ki" anlamı veren ve şart
bildiren bağlaç
ta’kid :
ara. * akkada (sağlamlaştırmak, kuvvetlendirmek, güçlendirmek, pekiştirmek,
bağlamak, kesinleştirmek, düğümlemek) * düğümleme, bağlama, sağlamlaştırma,
kuvvetlendirme, pekiştirme, kesinleştirme); bir sözün, düşüncenin veya hükmün
doğruluğunu ve önemini kuvvetle belirtme, pekiştirme ve vurgulama; dil
bilgisinde anlamı güçlendirme amacıyla yapılan vurgu, resmî dilde ise bir
hususun kesin olarak bildirilmesi veya yinelenerek doğrulanması
ta’şir :
ara. * aşera (on), aşşara (onu onlu gruplara ayırmak, onda bir yapmak) * Kur’an
ayetlerinın onarlı gruplar hâlinde düzenlenmesi veya her onuncu ayetin
işaretlenmesi işlemi; ayrıca bu şekilde oluşturulan on ayetlik bölüm
ta’y :
ara. * ayya (anlamak, fark etmek, idrak etmek) * anlayış, idrak, fark etme,
farkındalık
taabbüd :
ara. * abd (kul, köle, hizmetçi), abada (ibadet etmek kulluk etmek, hizmet
etmek, tapmak) + et (isim yapım eki), ibadet (Tanrı'ya yönelik saygı, bağlılık
ve teslimiyet içinde yapılan dua, secde, namaz, oruç, iyilik, yardım, doğruluk,
adalet gibi dini görevleri yerine getirme, Allah’a kulluk etme) * Tanrı'ya
yönelik saygı, bağlılık ve teslimiyet içinde yapılan dua, secde, namaz, oruç,
iyilik, yardım, doğruluk, adalet gibi dini görevleri yerine getirme, Allah’a
kulluk etme
taabbüs :
ara. * abs, abasa (yüz ifadesiyle hoşnutsuzluk belirtmek, surat asmak, yüz
ekşitmek, çehresini çatmak, somurtmak) * öfkelenme, suratını asma, kaşlarını
çatma, yüzünü ekşitme, somurtma, surat asma
taaccüb :
ara. * acebe (şaşırmak, hayret etmek, hayran olmak), acib (şaşırtıcı, tuhaf,
garip), i'cab (şaşırtma, hayran etme, hayrete düşürme), aceba (şaşırtıcı, merak
uyandıran, tuhaf, garip) * beklenmeyen, alışılmamış veya olağanüstü bir durum
karşısında hayret, şaşkınlık ve hayranlık duyma hali, şaşırma
taaccül :
ara. * acala, acila (hızlı hareket etme, çabuk olmak, süratli olmak, telaş
etmek) * hızla gerçekleştirme, sabırsız davranma, çabuk hareket etme durumu,
ivedilik, tez davranış, acelecilik, acele etme
taaccün :
ara. * acana (yoğurmak, hamur haline getirmek), acun (hamur, hamur kıvamında
olan, macun) * hamurlaşma, hamur haline gelme, macun gibi olma
taaccüp :
ara. * acebe (şaşırmak, hayret etmek, hayran olmak), acib (şaşırtıcı, tuhaf,
garip), i'cab (şaşırtma, hayran etme, hayrete düşürme), aceba (şaşırtıcı, merak
uyandıran, tuhaf, garip) * beklenmeyen, alışılmamış veya olağanüstü bir durum
karşısında hayret, şaşkınlık ve hayranlık duyma hali, şaşırma
taaddüd :
ara. * adda (saymak, hesaplamak, hazırlamak, yerine getirmek, ifa etmek,
sunmak, ödemek), aded (sayı, rakam, tane, miktar) * çoğalma, artma, fazlalaşma,
tekessür etme
taaddüt :
ara. * adda (saymak, hesaplamak, hazırlamak, yerine getirmek, ifa etmek,
sunmak, ödemek), aded (sayı, rakam, tane, miktar) * çoğalma, artma, fazlalaşma,
tekessür etme
taadül :
ara. * adala (doğru olmak, adil olmak, doğruluktan sapmamak, denge içinde
olmak, hakkını vermek), addala (düzeltmek, dengelemek, denkleştirmek,
düzeltmek, düzenlemek, tadil etmek, eğriliği gidermek, adil davranmak, adil
olmak, eşitlemek) * karşılıklı olarak dengelenme, nötrleme, beraberlik,
eşitlik, denklik; karşılıklı delillerin eşit güçte olması durumu
taaffüf :
ara. * affa (kendini korumak, haramdan uzak durmak, nefsini dizginlemek),
iffah, iffet (namus, iffet, haya, haysiyet, özellikle cinsellik, davranış ve
genel ahlak alanında ölçülü, temiz ve kendini kontrol eden bir yaşam sürme
hali, nefsani arzulara kapılmama, ahlaki saflık ve edep hali) * kişinin nefsini
kontrol ederek haramdan, aşırılıktan ve ahlaki düşüklükten uzak durması;
özellikle ihtiyaç içinde olsa bile el açmama, onurunu koruma ve ölçülü davranma
hali
taaffün :
ara. * afina (çürümek, kokmak, kokuşmak, bozulmak) * genellikle organik
maddelerin bozulması sonucu ortaya çıkan kötü koku veya durum, kokuşma, pis
kokma, çürüme
taahhüd :
ara. * ahide (söz vermek, taahhüd etmek, yükümlülük altına girmek, sözleşmek,
anlaşmak), ahd (söz, anlaşma, sözleşme, akd, akit, yemin, vefa, yükümlülük) *
bir işi yapmayı, bir yükümlülüğü yerine getirmeyi veya bir sonucu sağlamayı söz
vererek üstlenme; üstlenme, garanti etme, sorumluluk alma, yükümlülük alma
taahhüdname :
ara., far. * taahhud (bir işi yapmayı, bir yükümlülüğü yerine getirmeyi veya
bir sonucu sağlamayı söz vererek üstlenme; üstlenme, garanti etme, sorumluluk
alma, yükümlülük alma) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı;
birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * bir kişinin veya kurumun belirli bir işi
yapacağını, bir yükümlülüğü yerine getireceğini veya belirli şartlara uyacağını
yazılı olarak beyan ettiği resmî belge; hukuki bağlayıcılığı olan yazılı
taahhüt metni
taahhüt :
ara. * ahide (söz vermek, taahhüd etmek, yükümlülük altına girmek, sözleşmek,
anlaşmak), ahd (söz, anlaşma, sözleşme, akd, akit, yemin, vefa, yükümlülük) *
bir işi yapmayı, bir yükümlülüğü yerine getirmeyi veya bir sonucu sağlamayı söz
vererek üstlenme; üstlenme, garanti etme, sorumluluk alma, yükümlülük alma
taahhütname :
ara., far. * taahhud (bir işi yapmayı, bir yükümlülüğü yerine getirmeyi veya
bir sonucu sağlamayı söz vererek üstlenme; üstlenme, garanti etme, sorumluluk
alma, yükümlülük alma) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı;
birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * bir kişinin veya kurumun belirli bir işi
yapacağını, bir yükümlülüğü yerine getireceğini veya belirli şartlara uyacağını
yazılı olarak beyan ettiği resmî belge; hukuki bağlayıcılığı olan yazılı
taahhüt metni
taakkud :
ara. * akada (bağlamak, birleştirmek, iliştirmek, düğümlemek, düğüm atmak,
sıkıca tutturmak, sabitlemek, sağlamlaştırmak, sözleşmek), akd (anlaşma,
sözleşme, muamele icabı ve kabulü, bağlanma; akid) * düğümlenme, karmaşıklaşma,
bağlanıp sıkışma, çözülmesi zor hale gelme
taakkul :
ara. * akila (akıl etmek, idrak etmek, kavramak, anlamak), akala (bağlamak,
kuşatmak, engellemek, zaptetmek, tutmak, kilitlemek, kontrol etmek, gem vurmak,
mani olmak, men etmek, dizginlemek, korumak, akletmek) (aklın, yanlıştan uzak
tutma, yanlışı engelleme niteliğinden), akl (düşünme, kavrama ve anlama yetisi,
zihin, zeka, idrak, anlayış, kavrayış, muhakeme, bilgiyi hafızaya alma, içeri
alma) * düşünme, muhakeme etme ve anlamlandırma yetisini kullanarak bir konuya
dair bilinçli, derin ve temellendirilmiş kavrayış geliştirme; sadece sezgiyle
değil, akıl yürütme yoluyla bilgiye ulaşma süreci, akletme, muhakeme etme
taala :
ara. * ala (yüce, büyük, ulu, yüksek), tal (uzun, yüksek, yüce, ulu), ta’ala
(yükselmek, ulu olmak, üstün ve yüce olmak) * büyük, ulu, yüksek, yüce; yüce
olma, yükselme, üstün ve erişilmez olma (örneğin “Allahu teala”)
taalluk :
ara. * alaka (bağlanmak, asılmak, ilintilenmek, ilişmek, ilgili olmak; bağ,
ilgi, ilinti, ilişki), alak (asılı, ilişik, ilgili, ilintili, bağlı), alaka
(bağ, ilgi, ilinti, ilişki) * bağlanma, ilişki kurma, ilgili olma, ilintilenme;
bağlılık, ilişki, ilinti ve temas
taallül :
ara. * alla (gerekçe ileri sürmek, sebep göstermek, bahane bulmak), illet
(sebep, hastalık, gerekçe), illiyet (sebepsellik, nedensellik) * bir işi
yapmamak veya geciktirmek için gerçek sebep yerine geçersiz gerekçeler öne
sürme; bahane üretme, mazeretle oyalama ve sorumluluktan kaçınma, bahane bulma,
mazeret ileri sürme, oyalanma
taallüm :
ara. * alima (bilmek, öğrenmek, farkına varmak, idrak etmek), alleme (öğretmek,
bilgilendirmek, bildirmek, işaret etmek), ilm (bilgi, öğrenme, bilim) * bir bilgiyi,
beceriyi veya kavramı çaba göstererek edinme süreci; eğitim, deneyim veya
araştırma yoluyla bilgi kazanma ve anlama, öğrenme, bilgi edinme
taallün :
ara. * alana (açığa çıkarmak, aşikar etmek, ifşa etmek, açıklamak, duyurmak,
açıklamak, meydana çıkarmak, ortada olmak, ortaya çıkmak), aleni (açık, aşikar,
belirgin, açıkça, aşikar olarak, açık olarak, ayan beyan, meydanda, ortada),
ilan (duyuru, bildiri, bildirme, anons) * ilan etme, açığa çıkarma, aşikar
etme, ifşa etme, açıklama, duyurma, açıklama, meydana çıkarma, ortada olma,
ortaya çıkma
taam :
ara. * taama (yemek yemek; yedirmek, doyurmak) * yemek, yiyecek, besin, gıda
taammuk :
ara. * ammaka (derinleştirmek, derin yapmak), umk (derinlik), amik (derin,
içli) * bir konuya yüzeysel değil ayrıntılı, kapsamlı ve derinlemesine
yaklaşma; düşünce, araştırma veya incelemede derinleşme ve anlam katmanlarını
keşfetme, derinleşme, derine inme, ayrıntılı düşünme
taammüd :
ara. * ammada (kasıtlı olarak yönelmek, bilerek yapmak) * bilerek yapma, kasten
yapma, kasıt; bir fiili tesadüfen değil bilinçli, planlı ve iradeli olarak
gerçekleştirilme, kasten işleme
taammüden :
ara. * taammud (bilerek yapma, kasten yapma, kasıt; bir fiili tesadüfen değil
bilinçli, planlı ve iradeli olarak gerçekleştirilme, kasten işleme) + en (zarf
eki; olarak) * bilinçli irade ve planla (gerçekleştirilme), kasten, bilerek ve
isteyerek
taammül :
ara. * amala (iş yapmak, çalışmak, yapmak, işlemek), amel (iş, çalışma, yapma,
etme, eyleme, işleme), imal (üretim, yapım) * iş yapma, çalışma, işleme,
eyleme, amel etme
taammüm :
ara. * amma (kapsamak, yayılmak, genel olmak), umum (genel, her şeyi kapsayan)
* bir hükmün, durumun veya özelliğin belirli bir gruba değil bütününe
uygulanması; özelden genele yayma, kapsayıcı hâle getirme ve genelleştirme,
genelleme, yaygınlaştırma, umuma teşmil etme
taammüt :
ara. * ammada (kasıtlı olarak yönelmek, bilerek yapmak) * bilerek yapma, kasten
yapma, kasıt; bir fiili tesadüfen değil bilinçli, planlı ve iradeli olarak
gerçekleştirilme, kasten işleme
taannüd :
ara. * anada (inat etmek, ısrar etmek, direnmek, diretmek, üstelemek, karşı
çıkmak, ısrarla reddetmek), inad (bir düşünce, tutum veya davranışta ısrarla
direnme, başkasının görüş veya isteklerine karşı bile bile karşı durma) * bir
görüşe, öneriye veya delilleri mevcut gerçeğe rağmen bilinçli biçimde direnme,
gerçeği ısrarla kabul etmeme ve karşıt tutumu sürdürme hali, mantıklı delillere
rağmen vazgeçmeyen inat ve dikleşme davranışı
taannüt :
ara. * anada (inat etmek, ısrar etmek, direnmek, diretmek, üstelemek, karşı
çıkmak, ısrarla reddetmek), inad (bir düşünce, tutum veya davranışta ısrarla
direnme, başkasının görüş veya isteklerine karşı bile bile karşı durma) * bir
görüşe, öneriye veya delilleri mevcut gerçeğe rağmen bilinçli biçimde direnme,
gerçeği ısrarla kabul etmeme ve karşıt tutumu sürdürme hali, mantıklı delillere
rağmen vazgeçmeyen inat ve dikleşme davranışı
taarruz :
ara. * arada (sunmak, bildirmek, arzetmek; karşıya çıkmak, görünmek, ortaya
koymak, yönelmek, karşı koymak, karşısına çıkarmak, sunmak) * karşıya çıkma,
yönelme, müdahale etme; bir tarafa yönelerek müdahale etme, karşı tarafın
alanına girme, saldırı veya girişimde bulunma, hücum, saldırı, inisiyatif
alarak karşı tarafa yönelme
taarrüf :
ara. * arafa (bilmek, tanımak, öğrenmek) * karşılıklı birbirini bilme, tanışma,
birbirini tanıma, anlaşma, tanışma, aşinalık kazanma; bir kişi, durum veya şey
hakkında bilgi edinme; bir şeyi öğrenerek kavrama
taarüf :
ara. * arafa (bilmek, tanımak, öğrenmek) * karşılıklı birbirini bilme, tanışma,
birbirini tanıma, anlaşma, tanışma, aşinalık kazanma; bir kişi, durum veya şey
hakkında bilgi edinme; bir şeyi öğrenerek kavrama
taassub :
ara. * asaba (bağlamak, sıkıca sarmak; bağlanmak, kenetlenmek, bir grup veya
fikir etrafında toplanmak), asab (bağ, demet, sinir, kas lifi) * bir düşünceye,
gruba, inanca veya ideolojiye akılcı değerlendirme yapmadan aşırı şekilde
bağlanma; karşıt görüşlere kapalı olma, bağnazlık, körü körüne bağlılık, aşırı
tarafgirlik, aşırı bağlılık, fanatizm
taassup :
ara. * asaba (bağlamak, sıkıca sarmak; bağlanmak, kenetlenmek, bir grup veya
fikir etrafında toplanmak), asab (bağ, demet, sinir, kas lifi) * bir düşünceye,
gruba, inanca veya ideolojiye akılcı değerlendirme yapmadan aşırı şekilde
bağlanma; karşıt görüşlere kapalı olma, bağnazlık, körü körüne bağlılık, aşırı
tarafgirlik, aşırı bağlılık, fanatizm
taaşşuk :
ara., far. * aşika (aşık olmak, sarmaşmak, sarılmak, yapışmak), aşak, ışka
(sarmaşık), işk, aşk (şiddetle sevme, şiddetli ve yakıcı sevgi; yapışma,
sarılma), maşuk (aşık, seven, sevgili) (ara.); aşeka (sarmaşık) (far.) * aşık
olma, çok sevme, şiddetle sevme
taat :
ara. * taa (boyun eğmek, uymak, tabi olmak, tav olmak), itaat (boyun eğme, tabi
olma, tav olma, uyma) * boyun eğme, uyma, tabi olma, tav olma, emirleri yerine
getirme
taattul :
ara. * atala (hareketsiz olmak, eylemsiz olmak, devinimsiz kalmak, başıboş
kalmak), atalet (atıl olma, devinimsizlik, tembellik, çalışmadan oturma,
gevşeklik, uyuşukluk, işsizlik, kullanım dışılık* hareketsiz olmaa, eylemsiz
olma, devinimsiz kalma, başıboş kalma, işsiz kalma
taattur :
ara. * kokulandırmak, güzel koku sürmek), ıtr (koku, güzel koku, aroma, esans,
parfüm, güzel rayiha) * güzel koku sürünme, kokuya bürünme
taayyub :
ara. * aiba (kusur etmek, hata etmek, arıza yapmak, ayıplamak, eleştirmek,
yadırgamak), ay (kusur, hata, kabahat, yanlışlık, eksiklik, noksanlık, ahlak ve
töre kurallarına aykırı olan, utanç verici durum veya davranış) * ayıplama,
kusur bulma, kınama
taayyün :
ara. * ayn (göz, belirginlik, ayniyet, tayin), ayyana (belirlemek, tayin etmek,
işaretlemek) * belirsiz halden çıkıp belirli, ayırt edilebilir, görünür ve
somut hal alma, görünür olma, göz önüne gelme, belirlenme, ortaya çıkma,
somutlaşma; tasavvufta mutlak olanın belirlenerek görünür hale gelmesi, teşahhus,
ortaya çıkış, zahir olma, tezahür
taayyüş :
ara. * aşa (yaşamak, hayat sürmek, geçinmek; yaşatmak, hayat vermek,
geçindirmek, geçimini sağlamak; dönmek, yüz çevirmek (mecazi) ), maaş
(geçimlik), iaşe (geçinme, hayatını idame ettirme, yaşam sürme, yaşamnı
sürdürme, hayatını idame ettirme ve ekonomik olarak varlığını devam ettirme) *
bir kimsenin yiyecek, içecek gibi temel ihtiyaçlarını karşılayarak onun
yaşamını sürdürmesini sağlama veya bu iş için temin edilen gıda ve malzemeler,
bakıp besleme, yedirip içirme, yaşamını sağlama, geçimini saplama, geçindirme
taazum :
ara. * azm (büyüklük, ululuk, yücelik), azzama (büyüklük göstermek, yüce olmak,
büyütmek, yüceltmek, saygı göstermek, değer vermek), azamet (büyüklük, yücelik,
ululuk), tazim (büyütme, yüceltme, saygı gösterme), azim (büyük, yüce, ulu) *
büyüklük taslama, kendini büyük görme, kibirlenme, gururlanma, kendini yüceltme
taazzum :
ara. * azm (büyüklük, ululuk, yücelik), azzama (büyüklük göstermek, yüce olmak,
büyütmek, yüceltmek, saygı göstermek, değer vermek), tazim (büyütme, yüceltme,
saygı gösterme), azim (büyük, yüce, ulu); azm (kemik) * büyüklük taslama,
kendini büyük görme, kibirlenme, gururlanma, kendini yüceltme; kemikleşme
taazzür :
ara. * adara, azara (affetmek, bağışlamak), itizar (özür dileme, özür, mazeret,
mazur görme), uzr (mazeret, özür, af, bağışlanma gerekçesi) * özür bildirme,
özür dileme, af isteme, af dileme
tab :
ara. * tabba, tabaa (damgalamak, mühürlemek, baskı yapmak, basmak; doğasını
vermek, yaratılışını vermek) * basma, basılan, taban; bir şeyi baskı ile
şekillendirme, üzerine iz bırakma veya mühürleme; bir şeye doğa/karakter
kazandırma (type, taper, tippen (tuşlamak, tuşa basmak) (ing., fra., alm.), tab
(yafta, baskı tuşu) (ing.) )
taba :
tai., fra. * tabako (tütün; tütün sarma aracı, boru veya tütün yaprağıyla
ilişkili olan nesne) (tai.); tabac (tütün) * sarıyla kahverengi arasında, deve
tüyünü andıran açık kahverengi ton (özellikle deri, kumaş ve klasik giyim renk
tariflerinde kullanılan renk adı)
tabaat :
ara. * tabba, tabaa (damgalamak, mühürlemek, baskı yapmak, basmak; doğasını
vermek, yaratılışını vermek) + at (isim yapım ve çoğul eki) * bir metnin veya
görselin çoğaltılması için kalıba basılması işlemi; matbaacılıkta baskı, basım
tababet :
ara. * tababa (hoşluk yapmak, hoş kılmak; hekimlik yapmak, tedavi etmek veya
sağlık/tıbbi hizmetler sunmak), tibb (tedavi, sağlık; hoşluk, hoş ve iyi olma),
tibba (tedavi etmek, iyileştirmek, sağlığına kavuşturmak, tıp hizmeti vermek;
hoş hale getirmek), tabib (hekim, doktor, iyi eden, hoş eden) + et (durum eki)
* doktorluk, hekimlik, tibaba; hoşluk
tabahat :
ara. * tabaha (pişirmek, yemek pişirmek, yemek yapmak, kaynatmak), mutbah
(yemek pişirme yeri, mutfak) * yemek pişirme, aşçılık sanatı
tabak :
ara. * tabaka (örtmek, kaplamak, üst üste gelmek, uymak, uygun düşmek,
örtüşmek), tabbaka (uygulamak, bir şeyi başka bir şeye uygun hale getirmek,
örtüştürmek) * tabaka, katman, seviye, kat, düz yüzey; tabak, üstü açık, yayvan
kap, kap
tabaka :
ara. * tabaka (örtmek, kaplamak, üst üste gelmek, uymak, uygun düşmek,
örtüşmek), tabbaka (uygulamak, bir şeyi başka bir şeye uygun hale getirmek,
örtüştürmek) * tabaka, katman, seviye, kat, düz yüzey, satıh (tabac, tobacco,
Tabak (tütün) (ing., fra., alm.) )
tabakhane :
ara., far. * tabaka (örtmek, kaplamak, üst üste gelmek, uymak, uygun düşmek,
örtüşmek), tabbaka (uygulamak, bir şeyi başka bir şeye uygun hale getirmek,
örtüştürmek), tabak (tabaka, katman, seviye, kat, düz yüzey, satıh) (ara.) +
hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * ham hayvan derilerinin
çeşitli kimyasal ve mekanik işlemlerden geçirilerek çürümeye karşı dayanıklı
hale getirildiği, yumuşatıldığı ve kullanılabilir deri (kösele, süet vb.)
haline dönüştürüldüğü tesis, deri fabrikası
tabakizm :
ara., lat. * tabaka (örtmek, kaplamak, üst üste gelmek, uymak, uygun düşmek,
örtüşmek), tabbaka (uygulamak, bir şeyi başka bir şeye uygun hale getirmek,
örtüştürmek), tabak (tabaka, katman, seviye, kat, düz yüzey, satıh) (ara.) +
ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (lat.) * tütün kullanımına
bağlı olarak vücutta gelişen fiziksel ve ruhsal bağımlılığı veya tütünün
içerdiği zararlı maddelerin (özellikle nikotin) uzun süreli alımı sonucu ortaya
çıkan zehirlenme tablosu, tütün zehirlenmesi veya kronik tütün bağımlılığı
taban :
ara., tür. * tabba, tabaa (damgalamak, mühürlemek, baskı yapmak, basmak;
doğasını vermek, yaratılışını vermek) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
(ara.); tep (ayak basmak, itmek) + en (sıfat yapım eki) (tür.) * ayağın yere
basan alt yüzü; bir yapının, kabın veya nesnenin en alt kısmı, temel yüzeyi,
basılan, temel, zemin; bir şeyin dayandığı esas, temel veya alt sınır (mecazi)
(tab, type, taper, tippen (tuşlamak, tuşa basmak), tab (yafta, baskı tuşu)
(ing., fra., alm.) )
taban fiyatı :
tür. * taban (ayağın yere basan alt yüzü; bir yapının, kabın veya nesnenin en
alt kısmı, temel yüzeyi, basılan, temel, zemin; bir şeyin dayandığı esas, temel
veya alt sınır (mecazi) ) + fiyat (bir mal veya hizmetten faydalanmak için
ödenmesi gereken para cinsinden bedel) (ara.) + ı (iyelik eki) (tür.) * bir
mal, hizmet veya finansal varlık için belirlenen veya oluşmasına izin verilen
en düşük satış veya işlem değeri; hukuk, ekonomi ve borsa alanında fiyatın
bunun altına düşemeyeceği alt sınır
tabanca :
far. * tapidan (vurmak, çarpmak, çırpmak ), tapançe (el ayası, avuç içi; tokat)
* el ayasıyla vurulan darbe, tokat; belde veya cepte taşınan, mermi atan,
kabzalı, kısa ve hafif ateşli silah (tap (hafifçe vurmak, tıklatmak) (ing.) )
tabançe :
far. * tapidan (vurmak, çarpmak, çırpmak ) * el ayası, avuç içi, tokat
tabasbus :
ara. * tabasbasa (yaltaklanmak, dalkavukluk etmek, birinin gözüne girmeye
çalışmak) * çıkar sağlamak veya hoş görünmek amacıyla aşırı ölçüde alçakgönüllü
davranma, övgü ve iltifatlarla bir kimseye yaranmaya çalışma, dalkavukluk ve
yağcılık etme, yaltaklanma, dalkavukluk etme, kendini küçülterek birine
yaranmaya çalışma
tabassur :
ara. * basara (gözlemek, görmek; fark etmek, idrak etmek) * bir konuyu yüzeysel
değil, derinlemesine kavrayıp doğru değerlendirme; olayların görünen yönünün
ötesini anlayabilme, basiret kazanma, derin kavrayış, içgörü
tabbal :
ara. * tabl (davul), tabala (davul çalmak, davul vurmak) * davul çalan, davulcu
tabebuia :
tup. * taba (apaç, tahta) + ebuia (sert, dayanıklı, odunsu) * Bignoniaceae
(bignonyagiller) familyasından, Orta ve Güney Amerika’ya özgü, genellikle
“pembe trompet ağacı/sarı trompet ağacı” olarak bilinen, büyük ve gösterişli
trompet şeklinde çiçekler açan süs ağaçları cinsi
tabela :
lat., ita. * tabellus (küçük tahta levha, levhacık) (tabula (tahta, levha, yazı
tahtası) + ellus (küçültme eki) ) (lat.); tabella (levha, tabla, liste,
çizelge) (ita.) * üzerine yazı yazılan düz yüzey; bilgi, isim veya işaret
taşımak için kullanılan levha, pano veya işaret tahtası, levha, işaret panosu
tabetmek :
ara. * tabba, tabaa (damgalamak, mühürlemek, baskı yapmak, basmak; doğasını
vermek, yaratılışını vermek), tab (damgalama, mühürleme, baskı yapma, basma;
doğasını verme) (ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * bir metni
matbaa aracılığıyla çoğaltmak, basım yoluyla yayınlamak, basmak, neşretmek,
matbaada üretmek
tabi :
ara. * tabba, tabaa (damgalamak, mühürlemek, baskı yapmak, basmak; doğasını
vermek, yaratılışını vermek), tabiat (doğa, yaratılış) * beklenen, normal,
kaçınılmaz; doğal olarak, elbette, şüphesiz
tabi :
ara. * tabia (tabi olmak, itaat etmek, uymak, takip etmek, bağlanmak, izlemek,
uymak, peşinden gitmek), tebaa (bağımlı olanlar, bağlı olanlar, uyanlar; bir
devletin, kralın veya sultanın yönetimi altında yaşayan, o devlete uyruk veya
vatandaşlık bağı ile bağlı olan halkın tamamı) * bir kişiye, otoriteye veya
devlete bağlı bulunan, onun hükmüne giren, bağımlı, bağlı, uyan
tabiat :
ara. * tabba, tabaa (damgalamak, mühürlemek, baskı yapmak, basmak; doğasını
vermek, yaratılışını vermek) + iy (sıfat yapım eki) + at (isim yapım eki) *
doğa, yaratılış, mizaç; canlı ve cansız varlıkların doğal düzeni, yaratılmış
olan fiziksel dünya, doğa; insanın karakteri, huyu, mizacı
tabib :
ara. * tibb (tedavi, sağlık; hoşluk, hoş ve iyi olma), tibba (tedavi etmek,
iyileştirmek, sağlığına kavuşturmak, tıp hizmeti vermek; hoş hale getirmek) *
hastalıkları teşhis ve tedavi eden, tıp ilmini uygulayan kişi, doktor, hekim
tabii :
ara. * tabba, tabaa (damgalamak, mühürlemek, baskı yapmak, basmak; doğasını
vermek, yaratılışını vermek), tabiat (doğa, yaratılış) * beklenen, normal,
kaçınılmaz; doğal olarak, elbette, şüphesiz
tabiiyet :
ara. * tabia (tabi olmak, itaat etmek, uymak, takip etmek, bağlanmak, izlemek,
uymak, peşinden gitmek), tebaa (bağımlı olanlar, bağlı olanlar, uyanlar; bir
devletin, kralın veya sultanın yönetimi altında yaşayan, o devlete uyruk veya
vatandaşlık bağı ile bağlı olan halkın tamamı), tabi (bir kişiye, otoriteye
veya devlete bağlı bulunan, onun hükmüne giren, bağımlı, bağlı, uyan) + yet
(isim yapım eki) * bir kişinin bir devlete hukuken bağlı olması durumu,
uyrukluk, vatandaşlık
tabip :
ara. * tibb (tedavi, sağlık; hoşluk, hoş ve iyi olma), tibba (tedavi etmek,
iyileştirmek, sağlığına kavuşturmak, tıp hizmeti vermek; hoş hale getirmek) *
hastalıkları teşhis ve tedavi eden, tıp ilmini uygulayan kişi, doktor, hekim
tabir :
ara. * abara (geçmek, anlatmak, ifade etmek, yorumlamak) * bir düşünceyi,
duyguyu veya durumu sözle veya yazıyla anlatma; bir kelimeyi, rüyayı veya metni
yorumlama ve açıklama
tabiyet :
ara. * tabia (tabi olmak, itaat etmek, uymak, takip etmek, bağlanmak, izlemek,
uymak, peşinden gitmek), tebaa (bağımlı olanlar, bağlı olanlar, uyanlar; bir
devletin, kralın veya sultanın yönetimi altında yaşayan, o devlete uyruk veya
vatandaşlık bağı ile bağlı olan halkın tamamı), tabi (bir kişiye, otoriteye
veya devlete bağlı bulunan, onun hükmüne giren, bağımlı, bağlı, uyan) + yet
(isim yapım eki) * bir kişinin bir devlete hukuken bağlı olması durumu,
uyrukluk, vatandaşlık
tabl :
ara. * tabl (davul) * iki dairesel yüzeyine gerilmiş deri üzerine tokmak veya
elle vurularak ses çıkarılan, ritim tutmak için kullanılan büyük vurmalı,
silindirik çalgı
tabla :
gre., lat. * tavli (tabla, tahta levha, yazı tahtası, masa, düz yüzey) (gre.);
tabellus (küçük tahta levha, levhacık) (tabula (tahta levha, yazı tahtası,
liste) (tab (tahta, levha) + ulus, ula (küçültme eki) ) + ellus (küçültme eki)
) (lat.); tabella (levha, tabla, liste, çizelge) (ita.) * üzerine yazı yazılan
düz yüzey; bilgi, isim veya işaret taşımak için kullanılan levha, pano veya
işaret tahtası, levha, işaret panosu; beton dökümünde kalıpların oturduğu zemin
veya kalıp sistemi; iş parçalarının üzerine sabitlendiği, genellikle mıknatıslı
veya dönebilen düz platform veya tezgah
tabldot :
fra. * table (masa) + de (-nın, iyelik eki) + hôte (ev sahibi, ağırlayan,
misafir eden) * ev sahibinin sofrası; restoranlarda önceden belirlenmiş sabit
menüyle sunulan, fiyatı ve içeriği belli hazır yemek servisi, set menü, gün
menüsü
tablet :
gre., lat. * tavli (tabla, tahta levha, yazı tahtası, masa, düz yüzey) (gre.);
tabula (tahta levha, yazı tahtası, liste) (tab (tahta, levha) + ulus, ula
(küçültme eki) ) + ettus (küçültme eki) (lat.); tablette (fra.) * küçük yazı
levhası; tarihsel olarak kil/tahta üzerine yazı yazılan düz yüzey; dokunmatik
ekranlı taşınabilir bilgisayar; sıkıştırılmış ilaç hapı
tabliye :
gre., lat. * tavli (tabla, tahta levha, yazı tahtası, masa, düz yüzey) (gre.);
tabula (tahta levha, yazı tahtası, liste) (tab (tahta, levha) + ulus, ula
(küçültme eki) ) (lat.); tablier (table (masa, düz yüzey) + ier (isim yapım
eki) ) (fra.) * önlük, eteklik; örtü; mimaride köprü ve yapı elemanlarında
taşıyıcı döşeme/platform
tablo :
gre., lat. * tavli (tabla, tahta levha, yazı tahtası, masa, düz yüzey) (gre.);
tabula (tahta levha, yazı tahtası, liste) (tab (tahta, levha) + ulus, ula
(küçültme eki) ) (lat.); tableau (resim, tablo, pano, sahne görüntüsü) (table
(masa, levha) + eau (isim yapım eki) ) (fra.) * tahta/levha üzerine yapılmış
resim veya yazı panosu; resim, tablo, sahne görüntüsü, düzenli görsel
kompozisyon
tabu :
ton. * tapu (lutsal, yasaklanmış) (ton.); taboo (yasak, kutsal, dokunulmaz)
(ing.) * belirli bir toplumda dini, ahlaki veya kültürel sebeplerle yapılması,
söylenmesi veya dokunulması yasaklanan şey; kutsallık veya tehlike atfedildiği
için ihlal edilmesi sakıncalı görülen davranış ve nesne, yasak, kutsal,
dokunulmaz
tabur :
moğ. * dabhur, dabkur (saf, sıra, dizi, kat, katman, tabaka, iki misli, çift
katlı) (dabta (katlamak, üstüste koymak, tekrarlamak, yinelemek, ikilemek) +
hur, kur (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * bir yarbay veya binbaşının komuta ve
kontrol ettiği, bölükten büyük, alaydan küçük askeri taktik birlik (double,
doppel (çift, ikili) (ing., fra., alm.)
taburcu :
moğ., tür. * dabhur, dabkur (saf, sıra, dizi, kat, katman, tabaka, iki misli,
çift katlı) (dabta (katlamak, üstüste koymak, tekrarlamak, yinelemek, ikilemek)
+ hur, kur (ile ilgili, gibi, -a ait) (moğ.) + cu (ile ilgili, gibi, -a ait)
(tür.) * hastanede tedavi gören bir hastanın iyileşerek veya tedavisinin evde
sürdürülmesine karar verilerek resmi işlemlerle hastaneden çıkarılması
tabure :
fra. * tambour (davul; yuvarlak gövde çağrışımı + et (küçültme eki) * sırtı ve
kolçağı olmayan, genellikle üç veya dört ayaklı, barlarda, mutfaklarda veya
geçici oturmalarda kullanılan basit sandalye niteliğinde küçük oturma aracı
tabut :
ara. * tabut (sandık; lahit, ölü taşıma kutusu) * ölen kişinin bedeninin içine
konulduğu, taşınabilir ahşap veya metal kap; defin işlemine kadar cenazenin
taşınması ve korunması için kullanılan sandık, cenaze sandığı, lahit
tabut-i sekine :
ara. * tabut (sandık) + sekinet (huzur, dinginlik, iç huzur, iç dinginlik) *
Hz. Musa’ya ait bazı kutsal eşyaların bulunduğu, İsrailoğulları’na manevi güç
ve huzur verdiğine inanılan tabut; içinde ilahi kozmik bilgileri barındıran ve
ilim yoluyla kalplere sükunet/dinginlik veren kutsal bilgi hazinesini teşbihen
temsil eden sandık
tabya :
ara. * beya (doldurmak, yığmak, donatmak, düzenlemek), ta'biye (doldurma,
yığma, paketleme, topa barut sürme, donatma, hazırlık yapma, yığma, ordu yığma,
düzenleme) * bir yerin savunulması için özel olarak yapılmış ve silahlarla
donatılmış istihkam
tac :
ara. * tac (başlık, hükümdarlık simgesi) * hükümdarların, kralların veya yüksek
rütbeli kişilerin başına taktıkları, üstünlük, şeref, makam, yücelik ve
soyluluk anlamlarını simgeleyen değerli taşlarla süslü başlık
taccaceae :
mal., lat. * takah (çentikli, oyuklu) (mal.) + aceae (-giller, bitki familyası
eki) (lat.) * Genellikle Güneydoğu Asya, Afrika ve Güney Amerika'nın sıcak ve
nemli tropikal ormanlarında yetişen, Dioscreaceae (şenlik/yam ailesi) bünyesine
dahil olan, ilginç, koyu renkli (bordo veya siyah) şemsiye biçimli çiçeklere ve
sarkan ipliksi yapraklara (brakte) sahip olan, yarasa çiçeği" veya
"şeytan çiçeği" olarak bilinen tropikal iklim bitkisi
tacettin :
ara. * tac (taç, şeref, yücelik) + el (ön ek, artikel) + deyn, din (borç,
yükümlülük, itaat, haysiyet) * dinin tacı, dinin süsü ve şerefi; erkek ismi
tachinidae :
gre., lat. * takhys (hızlı, çabuk, süratli, ivedi), takhos (hız), takhinos
(hızlı) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * gerçek sinek
(Diptera) familyasına ait olan, ev sineklerine benzerler, ancak genellikle
onlardan daha büyük ve kıllı olan, larvaları diğer böceklerin üzerinde veya
içinde parazit olarak yaşayan sinek cinsi, parazitoit sinekler, tırtıl
sinekleri
tachyglossidae :
gre., lat. * takhys (hızlı, çabuk, süratli, ivedi), takhos (hız), takhinos
(hızlı) + glotto, glossa (dil, lisan), glosso (dil ile ilgili) (gre.) + idae
(-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Avustralya, Tazmanya ve Yeni Gine
bölgelerinde yaşayan, vücutları kirpiye benzer şekilde sert dikenler ve
kürklerle kaplı olan, diğer memelilerden farklı olarak canlı yavru doğurmayan,
yumurtlayan ancak yavrularını sütle besleyen, uzun, yapışkan dillerini
kullanarak karınca ve termitlerle beslenen hayvan familyası, dikenli
karıncayiyengiller, ekidnegiller
tachyglossus :
gre., lat. * takhys (hızlı, çabuk, süratli, ivedi), takhos (hız), takhinos
(hızlı) + glotto, glossa (dil, lisan), glosso (dil ile ilgili) (gre.) + osus
(ile ilgili, -a ait) (lat.) * Avustralya ve Yeni Gine'de yaşayan, yumurtlayan,
karıncaları yakalamak için kullandığı uzun ve hızlı hareket eden dile sahip
ilkel memelilerden biri olan kısa burunlu dikenli karıncayiyen (ekidna) cinsi
tacikistan :
far. * tacik (Orta Asya Farsî kökenli halk adı) + istan (durulan yer, bulunulan
yer, mekan, ülke) * Orta Asya’da yer alan, kuzeyde Kırgızistan, batı ve
kuzeybatıda Özbekistan, güneyde Afganistan ve doğuda Çin (Sincan bölgesi) ile
komşu olan bir Orta Asya ülkesi
tacil :
ara. * acala (hızlı olmak, hızlı hareket etmek, çabuk olmak, süratli olmak,
telaş etmek, çabuk olmak, ivedi olmak), acele (hızlı, çabuk, çevik), acil (çok
hızlı ve telaşlı şekilde, hızlıca, çabuk olarak) * gecikmeden, daha erken
zamanda gerçekleştirme, acele ettirme, hızlandırma, çabuklaştırma
tacir :
ara. * ticara, tacara (alım-satım yapmak; alışveriş etmek), ticaret (mal veya
hizmet alım-satımı) * mal veya hizmet alıp satarak kazanç sağlayan kişi;
ticaretle uğraşan, ürün ve hizmetlerin alım-satımını yapan kimse, tüccar
taciz :
ara. * acaza (güçsüz kılmak, aşağılamak, rencide etmek, aciz bırakmak, savunmasız
ve çaresiz bırakmak) * rahatsız edecek, huzurunu bozacak veya sınırlarını ihlal
edecek şekilde bir kişiye sözlü, fiziksel veya psikolojik müdahalede bulunma,
saldırı, rahatsız etme, sınır ihlali
tacrolimus :
lat. * t (İlaca adını veren toprak mantarı Streptomyces tsukubaensis'in
bulunduğu Japonya'daki Tsukuba bölgesi) + acrol (kimyasal yapısını oluşturan
macrolide (makrolid) sınıfı antibiyotiklerden) + imus (bağışıklık sistemini
baskılayıcı (immünosüpresan) ilaçları ifade eden son ek) * Streptomyces tsukubaensis
adlı bakteriden elde edilen, T-hücre aktivasyonunu (özellikle IL-2 üretimini)
baskılayarak bağışıklık yanıtını azaltan, organ nakli sonrası reddi önlemek ve
bazı dermatolojik hastalıkları (ör. atopik dermatit) tedavi etmek için
kullanılan makrolid yapılı immünosupresan ilacın etken maddesi (C44H69NO12)
taç :
ara. * tac (başlık, hükümdarlık simgesi) * hükümdarların, kralların veya yüksek
rütbeli kişilerin başına taktıkları, üstünlük, şeref, makam, yücelik ve
soyluluk anlamlarını simgeleyen değerli taşlarla süslü başlık
taç çakra :
ara., san. * tac (başlık, hükümdarlık simgesi) (ara.) + çakra (tekerlek, dönüş,
döngü, devre, daire, disk, çark) (san.) * Hindu-yoga geleneğinde başın tepe
noktasında yer aldığı kabul edilen ve bilinç, ruhsallık ve evrensel
farkındalıkla ilişkilendirilen enerji merkezi olan 7. çakra, sahasrara çakra
taç yaprağı :
ara., tür. * tac (başlık, hükümdarlık simgesi) (ara.) + yaprak (bitkilerin
dalları üzerinde yer alan, genellikle yeşil renkli, yassı ve ince solunum ve
besin üretim organı) (yapırga (sallanmak, hışırdamak, titreşmek, rüzgarda
titreşmek) + ak (isim yapım eki) ) (tür.) * çiçeklerde, özellikle taç (corolla)
kısmını oluşturan, üreme organlarını çevreleyerek tozlaşmayı kolaylaştıran ve
böcekleri çeken, genellikle renkli ve gösterişli yaprakçıklardan her biri
tadabbür :
ara. * dabara (arkasından gitmek, takip etmek, peşinden gitmek, yönetmek, idare
etmek, planlamak), dubr (arka, arka taraf, peş, kıç, göt, makat; kök, son,
nihayet), dabir (yönetici, idareci, düzenleyeci, düzenleyen; arkadan gelen,
ardından gelen, takip eden) * bir metni, olayı veya durumu yüzeysel değil,
sonuçlarını ve iç anlamını kavrayarak dikkatle düşünme, tedebbür
tadahuk :
ara. * dahika (gülmek, sevinç göstermek) * gülüşme, kahkaha atarak birbirine
katılma
tadalafil :
lat. * tada (ilacı keşfedip geliştiren ilaç şirketinin (Lilly ICOS) kimyasal
yapıda yaptığı özel moleküler değişiklikleri (triptofan türevi beta-karbolin
yapısı) ve kendine özgü formülünü temsil eden uydurma kök) + afil (fosfodiesteraz
5 (PDE5) inhibitörü grubundaki ilaç belirteci) * erektil disfonksiyon, iyi
huylu prostat hiperplazisi ve pulmoner arteriyel hipertansiyonu tedavi etmek
için kullanılan, fosfodiesteraz-5 (PDE5) inhibitörü sınıfında yer alan ilacın
etken maddesi
tadarru :
ara. * dara (boyun eğmek, tevazu göstermek, yalvarmak), darraa (alçaltmak,
boyun eğdirmek, yalvartmak) * yalvarma, boyun eğerek dua etme, içten yakarış,
alçak gönüllü, gözyaşlı ve samimi yakarış
tadarrus :
ara. * darrasa (dişleri sıkmak, dişlemek), dars (diş, azı dişi; ısırma,
çiğneme) * özellikle ağrı, öfke veya gerilim sırasında dişlerin istemsizce
sıkılması veya gıcırdatılması, acı ve sıkıntıdan diş gıcırdatma, diş kamaşması
tadhik :
ara. * dahika (gülmek) * güldürme
tadhir :
ara. * dahara (biriktirmek, saklamak, tasarruf etmek) * biriktirme, saklama,
tasarruf
tadım :
ara. * tad (tatmak, lezzeti deneyimlemek) + ım (isim yapım eki) * bir yiyecek
veya içeceğin lezzetini değerlendirmek amacıyla az miktarda deneme; ayrıca bir
şeyin küçük bir bölümünü deneyimleme veya kısa süreli olarak tanıma
tad'if :
ara. * daafa (kat kat artırmak, katlamak, iki katına çıkarmak, çoğaltmak,
artırmak; zayıf görmek, zayıflatmak) * iki katına çıkarma, katlama, çoğaltma,
bir şeyi kat kat artırma veya çoğaltma; zayıf addetme, zayıf görme
tadil :
ara. * adala (doğru olmak, adil olmak, doğruluktan sapmamak, denge içinde
olmak, hakkını vermek), addala (düzeltmek, dengelemek, denkleştirmek,
düzeltmek, düzenlemek, tadil etmek, eğriliği gidermek, adil davranmak, adil
olmak, eşitlemek), adil (doğru, dengeli eşit, hakkaniyetli, adaletli), adalet
(denge, doğruluk, hakkaniyet) * düzeltme, dengeleme, doğru hale getirme,
değiştirme, değişiklik, revizyon, onarım
tadilat :
ara. * tadil (düzeltme, dengeleme, doğru hale getirme, değiştirme, değişiklik,
revizyon, onarım) + at (çoğul eki) * düzeltmeler, dengelemeler, doğru hale
getirmeler, değiştirmeler, değişiklikler, revizyonlar, onarımlar; bir yapı,
araç, belge, yapı veya sistem üzerinde yapılan değişiklik, düzeltme ve
yenileştirmelerin bütünü
tadlil :
ara. * dalla (sapmak, saptırmak, doğru yoldan çıkarmak, yönlendirmek,
kılavuzlamak, yöneltmek, rehberlik etmek, eğilim göstermek, bir yola saptırmak)
* saptırma, doğru yoldan çıkarma, yanlış yola sevk etme, yanıltma, aldatma,
dezenformasyon, yanlış yönlendirme
tadmir :
ara. * damara (özdeşleştirmek, gizlemek, saklamak; inceltmek, zayıflatmak
(mecazi) ), damir (zayıf, ince) * zayıflatmak, inceltmek; atı, semirince
zayıflaması için yulaf verip besleme; ince belli yapma
tadyi :
ara.* daya (yitirmek, zayi olmak, ihmal edilmek), dayyaa (zayi etmek, boşa
harcamak, kaybetmek, ihmal etmek) * zayi etme, kaybetme, yitirme, ihmal etme
tafaddul :
ara. * fadala (üstün gelmek, üstün olmak, fazla olmak, artmak, aşmak), fadıl
(üstün, faziletli) * üstünlük iddia etme, faziletlilik iddia etme, üstünlük
taslama
tafamidis :
lat. * ta (Transthyretin (TTR) proteini belirteci) + fam (Familyal (ailesel)
polinoropati veya kardiyomiyopati gibi hastalığın genetik/ailesel doğası
belirteci) + amid (amidum; azot içeren organik bileşik sınıfı (-CONH2 yapısı) +
is (ilaç sınıfı eki) * transtiretin (TTR) proteinini stabilize ederek amiloid
fibril oluşumunu azaltan ve özellikle transtiretin amiloidozu (ATTR) kaynaklı
kardiyomiyopati ile bazı kalıtsal polinöropati olgularının tedavisinde
kullanılan ilacın etken maddesi (C14H7Cl2NO3)
tafattun :
ara. * fatana (anlamak, kavramak, akıl erdirmek, zeka göstermek), fitnat
(zekilik, akıllılık, basiret), fatin (zihni açık, anlayışlı, çabuk kavrayan;
uyanık) * anlama, kavrama, farkına varma, akıl erdirme, zeka gösterme
tafattur :
ara. * fatara (yarılmak, açılmak, kesilmek), fatir (yaran, açan, ayıran,
yaratan) * yarılma, çatlama, parçalanma, açılıp dağılma, ayrılma, açılma
tafazzul :
ara. * fadala (üstün gelmek, üstün olmak, fazla olmak, artmak, aşmak), fadıl
(üstün, faziletli) * üstünlük iddia etme, faziletlilik iddia etme, üstünlük
taslama
tafdih :
ara. * faduha, fadaha (rezil olmak, ayıbı ortaya çıkmak, açığa vurmak, rezil
etmek, teşhir etmek), fedahat (rezillik, kepazelik, yüz kızartıcı durum, büyük
skandal ve utanç vesilesi olan olay) * bir kimsenin ayıp, kusur veya gizli
hallerini ortaya çıkararak onu utandırma, toplum önünde küçük düşürme, ifşa
ederek rüsva etme, rezil etme, teşhir etme, rüsva etme
tafdil :
ara. * fadala (üstün gelmek, üstün olmak, fazla olmak, artmak, aşmak), fadil
(üstün, faziletli, erdemli) * bir kimseyi veya bir şeyi diğerine üstün sayma,
tercih etme veya daha değerli görme, üstün tutma, tercih etme, üstün kılma
tafk :
ara. * tafika (koyulmak, başlamış olmak, girişmek) * başlama, koyulma, girişme
taflan :
far. * taflan (gülgiller familyasından kiraz benzeri meyveleri olan her mevsim
yeşil bir çalı veya ağaççık, laz kirazı) * gülgiller (Rosaceae) familyasından,
her dem yeşil yapraklı, siyah meyveli, süs bitkisi ve meyvesi için yetiştirilen
bir çalı veya küçük ağaç, karayemiş, laz kirazı
tafnid :
ara. * fannada (ayrıntılı olarak açıklamak, detaylandırmak, tek tek açıklamak,
ayrıntılı olarak tartışmak, savunmak; bunak addetmek) * ayrıntılı olarak
açıklama, detaylandırma, tek tek açıklama, ayrıntılı olarak tartışma, savunma;
bunak addetme
tafra :
ara. * tafara (sıçramak, fırlamak, atlamak) * sıçrayış, atlayış, ani artış,
beklenmedik gelişme; sıçrama, büyük ilerleme
tafsil :
ara. * fasala (ayırmak, bölmek, açıklamak, ayırt etmek, ayrıştırmak,
ayrıntılandırmak, detaylandırmak, farklılaştırmak), fasl (ayrım, ayrışım,
ayrılma, bölüm, bölme, kısım, kesinti devre, dönem ayırma, ayrılma, fasl; zaman
aralığı, mevsim; bir eserin (yazı, müzik) her bölümü; peşrev, nakış, şarkı, saz
semaisi gibi parçaların belli bir sıraya göre çalınıp söylenmesi) *
ayrıntılandırma, detaylandırma, açıklama, bölümleme
tafsilat :
ara. * fasala (ayırmak, bölmek, açıklamak, ayırt etmek, ayrıştırmak,
ayrıntılandırmak, detaylandırmak, farklılaştırmak) * ayrıntılar, detaylar,
açıklamalar, ince noktalar
tafta :
far. * taftan (bükmek, burmak, eğirmek, dokumak) * genellikle ipek, polyester
veya naylon ipliklerin sıkı ve düz bir şekilde dokunmasıyla elde edilen,
parlak, ince, hafif sert ve hışırtılı bir yapıya sahip lüks kumaş türü,
bükülmüş dokuma
taftin :
ara. * fatana (anlamak, kavramak, akıl erdirmek, zeka göstermek), fitnat
(zekilik, akıllılık, basiret), fatin (zihni açık, anlayışlı, çabuk kavrayan;
uyanık), fatanet (üstün zeka gücüne sahip olma, zihin açıklığı, çabuk kavrayış,
sağlam anlayış, fitnatlik) * anlatmak, kavratmak, akıl erdirtmek
taftir :
ara. * fatara (yarmak, kesmek; yaratmak, açmak, oluşturmak, icat etmek), iftar
(yarma, açma; oruç açma, oruç bozma, kahvaltı etme) * yarma, açma; oruç açma,
oruç bozma, kahvaltı etme
tafzih :
ara. * fazaha, fadaha (açığa vurmak, rezil etmek, teşhir etmek) * rezil etme,
rüsva etme, ayıbını ortaya çıkarma
tagaddi :
ara. * gada (beslemek, gıda vermek, doyurmak) * canlı organizmanın yaşamını
sürdürebilmek için besin maddelerini alma ve bunları enerjiye dönüştürme
süreci, beslenme, gıda alma; vücudun enerji ihtiyacını karşılamak için yemek
yeme, besin alma süreci
tagallüb :
ara. * galaba (üstün gelmek, baskın olmak, yenmek), galib (üstün, muzaffer,
yenmiş, mağlup etmiş) * üstünlük kurarak egemen hale gelme, baskınlık ve
hakimiyet kazanma
tagalog :
tag. * taga (yerli, doğal, doğuştan) + ilog (nehir, ırmak) * Filipinler'in
resmi dili olan Filipincenin temelini oluşturan ve Tagalogların anadili olan
dil
taganni :
ara. * gana (zengin olmak, ihtiyaçsız olmak; sesi süslemek ve nağmeli hale
getirmek) * şarkı söyleme, nağme yapma; sesi melodik biçimde uzatarak ve
süsleyerek ifade etme; ganileşme, gani olma, zenginleşme
tagannüm :
ara. * ganima (kazanmak, elde etmek, özellikle savaş yoluyla mal edinmek),
ganimet (savaşta düşmandan elde edilen mal; zaferle elde edilen değerli şey) *
bir şeyi kar sayma, fırsatı ganimet bilme
tagayyüb :
ara. * gayaba (görünmemek, göz önünde olmamak, mevcut olmamak, kaybolmak,
bilinmez olmak), gayb (yok olan, mevcut olmayan, görünmeyen, bilinmeyen) *
gözden kaybolma, görünmeme, yok olma, kaybolma, gayb olma
tagayyür :
ara. * gayara (değişmek, başkalaşmak, farklı olmak), gayr (başka, diğer,
farklı, değişik, benzemeyen) * değişme, başkalaşma, dönüşme; bir şeyin önceki
durumundan farklı bir niteliğe veya biçime geçme
tagayyüz :
ara. * gada (öfkelendirmek, kızdırmak, taşırmak, hiddetlendirmek), gaid, gaiz
(öfkeli, kinli, hiddetli, hışımlı), gayz (öfke, kin, hiddet, hışım, taşkınlık)
* öfke duyma, hiddetlenme, gazaplanma; öfkenin dışa vurulacak derecede
şiddetlenmesi
tagfil :
ara. * gafala (habersiz olmak, bilgisiz olmak), gaflet (habersizlik,
bilgisizlik), gafil (habersiz, bilgisiz, aymaz, bilinçsiz, farkında olmayan;
dalgın, dikkatsiz; dünyaya dalmış, uyarılara kulak asmayan kişi) * bir kimseyi
gafil sayma, aymazlıkla nitelendirme veya hazırlıksız yakalayarak gafil
avlama/avlanma
tagged :
ing. * tag (etiket, işaret; etiketlemek, işaretlemek) * etiketlenmiş,
işaretlenmiş
taglik :
ara. * galaka, galeka (kapatmak, kilitlemek, örtmek, kapalı olmak) * kapatma,
kapatıp kilitleme, örtme; bir şeyi erişime veya kullanıma kapalı duruma getirme
tagliz :
ara. * galaza (sertleşmek, kaba olmak, kabalaşmak, katılaşmak), galiz (sert,
kaba, ağır, yoğun, çirkin; söz veya davranışta sertlik, kabalık veya aşırılık
ifade eden; aynı zamanda pis, çirkin veya kötü) * ağırlaştırma, kalınlaştırma,
sertleştirme; hüküm veya sözü daha katı, daha sert, kaba ve daha ağır hale
getirme
tagmata :
gre. * tagma (düzen, dizi, tertip, sıra, birlik) + ta (çoğul eki) *
eklembacaklıların vücudunda işlevsel olarak farklılaşmış ve bir araya gelmiş,
birleşmiş büyük bölümler, vücut bölütleri toplulukları, tagmalar
tagniye :
ara. * gana (fayda vermek, fayda sağlamak, yetmek, bolluk vermek, çoklamak,
zengin kılmak), gani (bol, çok, yaygın, büyük, geniş, "gen"leşmiş,
zengin, kimseye muhtaç olmayan, varlıklı) * zenginleştirme, doyurma; ihtiyaçsız
kılma, bir şeyi yeterli ve bağımsız hale getirme
tagut :
ara. * tağa (azmak, sınırı aşmak, taşkınlık yapmak) + ut (isim yapım eki) *
insanı doğru yoldan saptıran, haddi aşarak ilahî düzeni reddeden veya kendisini
mutlak otorite gibi dayatan güç, kişi veya sistem; azgınlık ve ölçüsüzlük
sembolü olan otorite veya varlık
tagva :
ara. * gava (sapmak, azmak, doğru yoldan ayrılmak, şaşırmak), gavi (azgın,
sapmış, doğru yoldan uzaklaşmış; bilerek veya isteyerek yanlış yola yönelen) *
azma, sapma, doğru yoldan ayrılma, tuğyan
tagyib :
ara. * gayaba (görünmemek, göz önünde olmamak, mevcut olmamak, kaybolmak,
bilinmez olmak), gayb (yokluk, boşluk, gizli olan, görünmeyen, bilinmeyen),
gaib (yok olan, mevcut olmayan, göz önünde bulunmayan, hazırda olmayan,
kaybolmuş olan, görünmeyen) * görünmeme, mevcut olmama, bilinmez olma,
kaybolma, kaybetme
tagyir : ara.
* gayara (değişmek, başkalaşmak, farklı olmak), gayr (başka, diğer, farklı,
değişik, benzemeyen) * değiştirme, başkalaştırma, dönüştürme; bir şeyi önceki
durumundan farklı bir niteliğe veya biçime geçirme
tagyiz :
ara. * gada (öfkelendirmek, kızdırmak, taşırmak, hiddetlendirmek), gaid, gaiz
(öfkeli, kinli, hiddetli, hışımlı), gayz (öfke, kin, hiddet, hışım, taşkınlık)
* hiddetlendirme, kızdırma, öfkelendirme
tağ bayanay :
tür. * tağ (dağ; yerden yükselen, kutsal ve koruyucu kabul edilen büyük doğal oluşum,
göğe yakınlığı nedeniyle güç ve sabitlik sembolü) + Bay-Anay / Bayanay (iyi
ruh, bereket ve avcıların koruyucusu sayılan dişil doğa ruhu; Sibirya-Türk ve
Altay mitolojisinde orman, av ve bollukla ilişkili koruyucu varlık) * dağ ve
doğa ruhu Bayanay’ın birleşik çağrışımıyla, dağların kutsallığı ile bereket, av
ve doğa koruyuculuğunu bir araya getiren mitolojik ifade, doğa ve ruhlar
âleminde koruyucu-yüce güç
tağşiş :
ara. * ğaşşa (karıştırmak, bulanıklaştırmak, hileyle bozmak) * aldatma,
karıştırma, saf olanı bozmaya çalışma
tağut :
ara. * tağa (azmak, sınırı aşmak, taşkınlık yapmak) + ut (isim yapım eki) *
insanı doğru yoldan saptıran, haddi aşarak ilahî düzeni reddeden veya kendisini
mutlak otorite gibi dayatan güç, kişi veya sistem; azgınlık ve ölçüsüzlük
sembolü olan otorite veya varlık
tağyir :
ara. * gayara (değişmek, başkalaşmak, farklı olmak), gayr (başka, diğer,
farklı, değişik, benzemeyen) * değiştirme, başkalaştırma, dönüştürme; bir şeyi
önceki durumundan farklı bir niteliğe veya biçime geçirme
taha :
ara. * taha (yayılmak, serilmek, düzenlemek) * yayılma, serilme, düzenlenme;
Kur’an’ın 20. suresinin simi
tahabbüb :
ara. * habba (sevmek, bağlanmak, arzulamak), hubb (sevgi, bağlanma, arzulama),
muhabbet (sevgi) * sevgi gösterme, kendini sevdirme, dostluk kurmaya çalışma;
başkalarının sevgisini ve yakınlığını kazanmayı amaçlama
tahaccüm :
ara. * hacama (kaplamak, sığdırmak, ölçmek, doldurmak), hacim (doluluk,
büyüklük, kapladığı yer; bir cismin veya boşluğun kapladığı alan, büyüklük veya
miktar; cismin üç boyutlu ölçüsü, fiziksel alan) * büyüme, irileşme,
hacimlenme, hacim kazanma, hacmi artma; büyüklük taslama, kibirlenme, kendini
olduğundan büyük gösterme; üstünlük iddiasıyla davranma
tahaccür :
ara. * hacer (taş), hacara (taşlaşmak; sertleşmek) * taşlaşma, katılaşma; bir
maddenin veya yapının zamanla sertleşip taş benzeri bir hale gelmesi,
esnekliğini kaybetmesi
tahaddüs :
ara. * hadasa (yeni olmak, meydana gelmek, cereyan etmek, vuku bulmak,
anlatmak, söylemek, rivayet etmek, nakletmek, bildirmek), hadise (olay, vaka,
durum, beklenmedik veya önemli bir olay, durum veya gelişme; özellikle hayatı
etkileyen veya dikkat çeken herhangi bir vaka) * ortaya çıkma, var olma,
hukuki/fiziki olarak meydana gelme, zannetme, tahmin etme, sezgi, sezme;
tahaffuz :
ara. * hafaza (korumak, muhafaza etmek, sakınmak), hifz (koruma, sakınma,
muhafaza), muhafaza (koruma, sakınma, esirgeme) * korunma, sakınma, dikkatli
davranma; bir zarardan, tehlikeden veya olumsuz etkiden kendini muhafaza etme
tahaffüf : ara.
* haffa (hafiflemek, ağırlığı azalmak, incelmek), hafif (az ağırlığı olan,
kolay taşınan veya kaldırılan; yoğunluğu düşük) * hafifleme, yükten kurtulma;
ağırlığın, baskının veya sorumluluğun azalması
tahakkuk :
ara. * hakka (kesmek, ayırmak; gerçek olmak, doğru olmak, sabit olmak,
gerçekleşmek), hakk (gerçek, doğru) * gerçekleşme, doğrulanma, sabit olma; bir
şeyin şüphe veya ihtimalden çıkıp kesin ve fiili hale gelmesi
tahakküm :
ara. * hakeme (hükmetmek, hüküm vermek, karar vermek, yargıda bulunmak, bilgelik
etmek; sağlamlaştırmak, güçlendirmek), hakim (hükmeden, egemen, yargılayan,
yargıç) * hükmetme, zorla yönetme; başkası üzerinde baskı kurarak iradesini
dayatma; bir kişi, grup veya gücün başkaları üzerinde baskı ve zor kullanarak
egemenlik kurması; adaletsiz veya keyfî biçimde kontrol etme ve yönetme durumu
tahallül :
ara. * halla (çözülmek, ayrışmak, serbest kalmak, izin verilmek, helal olmak),
hallele (çözmek, serbest bırakmak, izin vermek, açmak, helal kılmak) * çözülme,
ayrışma, dağılma, serbest kalma, helal olma
tahallüm :
ara. * hulm (rüya, düş), halama (rüya görmek, düş görmek; ergenlik çağına
ulaşmak), ihtilam (ergenlik çağındaki bireylerde uykuda iken genellikle cinsel
içerikli rüyalarla birlikte meydana gelen istemsiz meninin dışarı atılması
durumu, rüyalanma, gece boşalması) * rüya görme, düş görme; rüyada baliğ olma,
ihtilam olma, ergenliğe geçme
tahallüs :
ara. * halasa (arı olmak, arınmak, saflaşmak, temizlenmek, karışımdan
kurtulmak, öz hale gelmek), ihlas (arındırma, saflaştırma), halis (öz, saf,
arı, katışık olmayan, katışıksız, katıksız; temiz, içten, sahici, özlü, içten,
samimi), mahlas (kurtuluş yeri, sığınak; gerçek adı gizlemek veya ayırt etmek
amacıyla kullanılan, özellikle edebiyat ve sanat eserlerinde yazarın veya
şairin kullandığı takma isim) * Divan edebiyatında şairlerin şiirlerinde kendi
adları veya takma adları olan mahlaslarını kullanması, mahlas kullanma
tahammuz :
ara. * hamaza (ekşimek, asitleşmek), hamiz (ekşi, asit) * ekşime, asitleşme;
bir maddenin zamanla fermente olup ekşi bir tat ve kimyasal özellik kazanması;
organik bir maddenin doğal veya biyokimyasal süreçler sonucunda asidik bir
yapıya dönüşmesi, ekşi tat ve kimyasal özellik kazanarak bozulma veya dönüşüm
süreci
tahammül :
ara. * hamala (taşımak, yüklenmek), hamil (taşıyan, yüklenen) * yüklenme,
katlanma, dayanma; zor, ağır veya rahatsız edici bir duruma sabır göstererek
onu kaldırabilme; fiziksel, duygusal veya zihinsel olarak zorlayıcı durumlara
karşı direnç göstererek dayanma; sıkıntı, acı, baskı veya olumsuzlukları
kabullenip sürdürebilme gücü ve sabır hali
tahammür :
ara. * hamira, hamara (örtmek, kapatmak; kabarmak, mayalanmak, sarhoş etmek
(aklı kaplamak, aklı örtmek anlamından), hamur (su ile yoğurulmuş ve macun
kıvamına getirilmiş un), mahmur (sarhoşluğun etkisi altında, sersem), hamr
(mayalanmış, mayalanmış içki, alkollü, şarap) * mayalanma, fermente olma;
özellikle şekerli bir maddenin mikroorganizmalar etkisiyle alkole veya asidik
ürüne dönüşmesi; üzüm suyu, hamur veya benzeri organik maddelerin doğal
süreçler sonucunda kimyasal değişime uğrayarak gaz, alkol veya asit üretmesiyle
gerçekleşen biyolojik dönüşüm süreci, mayalanma ve fermantasyon
taharet :
ara. * tahara, tahura (temizlenmek, kirini gidermek, arınmak, saflaşmak,
paklanmak), tahhara (temizlemek, kiri gidermek, arındırmak, arıtmak), tahir
(temiz, pak, arınmış, lekesiz) * temizlik, arınma; maddi kirden ve özellikle
dini anlamda necasetten temizlenme, saf ve temiz olma hali
tahassul :
ara. * hasala (ortaya çıkmak, meydana gelmek, üremek, türemek, sonuç elde
etmek), hasil (ortaya çıkan, görünen; ürün; özet, sonuç, öz) * elde edilme,
kazanılma; bir sonucun, bilginin veya ürünün çaba ve süreç sonunda ortaya
çıkması, ortaya çıkma, hasıl olma
tahassun :
ara. * hasana (korumak, kale içine almak, sağlamlaştırmak, sığınmak) * korunma,
siperlenme; bir tehlikeye karşı güvenli bir yere çekilerek savunma haline
geçme, siper alma
tahassus :
ara. * hassa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak, değer vermek,
özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek), husus (özel
olma, belirli olma, ayrı bir konu, konu, mesele, nitelik, özellik, alan),
mahsus (özgü, özel olarak belirlenmiş, özgün kılınmış, has kılınmış) *
hissetme, duyumsama; dikkatli ve ince bir şekilde algılama, sezme ve fark etme
tahassür :
ara. * hasara (zarar vermek, hasarlamak, kaybettirmek, eksiltmek, noksan
olmak), hasret (özlem, yokluğunu, eksikliğini olumsuz yönde hissetmek) * derin
üzüntü, iç yanması; geçmişte kaçırılan bir fırsat, kaybedilen bir şey veya
gerçekleşmeyen bir durum için duyulan yoğun pişmanlık ve keder, hasret kalma
tahassüs :
ara. * hassa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak, değer vermek,
özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek), husus (özel
olma, belirli olma, ayrı bir konu, konu, mesele, nitelik, özellik, alan),
mahsus (özgü, özel olarak belirlenmiş, özgün kılınmış, has kılınmış) *
hissetme, duyumsama; dikkatli ve ince bir şekilde algılama, sezme ve fark etme
tahasüb :
ara. * hisab (sayma, nicelik belirleme), hasaba (saymak, sayım yapmak,
hesaplamak, matematiksel işlem yapmak, adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas
almak, bir şeye göre değerlendirmek; sanmak, zannetmek) * karşılıklı
hesaplaşma, hesap görme; iki veya daha fazla tarafın alacak, borç, hak veya
yükümlülüklerini birbirine göre değerlendirmesi ve denkleştirmesi
tahasüd :
ara. * hasada (kıskanmak, başkasındaki nimetin yok olmasını istemek, başkasında
olanın kendisinde olmasını istemek, imrenmek), hased (kıskançlık, imrenme) *
karşılıklı kıskançlık; iki veya daha fazla kişi arasında birbirinin sahip
olduğu nimet, imkân veya üstünlüğü çekememe ve bunların elinden gitmesini
isteme hali
tahasüm :
ara. * hasama (tartışmak, çekişmek, çatışmak, karşılıklı muhalefet etmek),
muhtasim (çekişen, tartışan, çatışan, karşılıklı muhalefet eden), husumet
(düşmanlık, karşıtlık), muhasame (tartışma, çekişme, çatışma, muhalefet;
düşmanlık, husumet), ihtisam (tartışma, çekişme, muhalefet; düşmanlık, husumet
muhasame), hasm (düşman, muhalif, hukuki bir işlemde karşı taraf, hasım) *
tartışma, çekişme, çatışma, karşılıklı muhalefet etme, husumet edişme,
düşmanlık yapma
tahaşşüd :
ara. * haşede (birikmek, yığılmak, toplanmak) * birikme, yığılma, toplanma
tahaşşün :
ara. * haşana (sert olmak, sertleşmek, katılaşmak, şiddet göstermek; sertleşmek,
düşmanlık beslemek, karşıtlık geliştirmek), haşin (sert, kaba, katı, sert
mizaçlı, kaba ve kırıcı davranışlı, yumuşak olmayan) * katılaşma, sertleşme;
birbirine düşman olma, hasım kesilme; tarafların karşılıklı olarak sertleşip
çatışmaya yönelmesi
tahattur :
ara. * hatara (hatırlamak, akla gelmek, zihinde belirmek, akla gelmek,
anımsamak, aymak) * hatırlama, anımsama; geçmişte yaşanmış bir olayın zihinde
yeniden canlanması ve bilinçte ortaya çıkması
tahavvüf :
ara. * hafa (korkmak, ürkmek, çekinmek), havf (korku, çekinme, ürkme, endişe) *
çekinme, korkma, endişe duyma; bir tehlike veya olumsuzluk ihtimaline karşı
içsel olarak tedirginlik hissetme ve ondan uzak durma
tahavvül :
ara. * havala (dönmek, dönüşmek, değişmek, başkalaşmak, bir durumdan başka bir
duruma geçmek), havvala (çevirmek, dönüştürmek; çevirmek, çevrelemek, kuşatmak,
örtmek, sarmak; denemek), tahvil (çevirme, dönüştürme) * değişme, dönüşme; bir
şeyin bir hâlden başka bir hale geçerek yapısal veya niteliksel olarak
farklılaşması
tahavvün :
ara. * havana (kolay görmek, hafife almak; önemsememe, küçümsemek, ihmal etmek)
* gevşek davranma, ihmal etme, ciddiye almama, önemsiz sayma, gereken dikkati
ve özeni göstermeme
tahayyül :
ara. * hala, hayila (hayal etmek, zihinde canlanmak), hayal (görüm, düş, rüya,
imge, tasavvur, rüyada görülen, zannedilen, gerçek sanılan, farzedilen, gerçek
gibi canlı gibi olan) * gerçek dışı unsurları zihinsel olarak şekillendirme ve
temsil etme, zihinde canlandırma, imgeleme, hayal etme
tahayyür :
ara. * hara (şaşırmak, hayret etmek, aklı başından gitmek), hayret
(beklenmedik, şaşırtıcı, garip bir şeyin yol açtığı şaşkınlık, şaşırma) *
şaşırma, hayrete düşme, aklın duraksaması, ne yapacağını bilememe, algı ve
düşüncenin kısa süreli olarak dağılması hali, hayranlıkla karışık şaşkınlık ve
sersemlik durumu
tahayyüz :
ara. * hayaza (bir yana meyletmek, taraf tutmak; yer kaplamak, bir alanda
konumlanmak) * düşünce veya tutumda taraflılık gösterme, objektiflikten
uzaklaşıp belli bir görüşe yönelme, bir yana meyletme, taraf tutma; yer
kaplama, bir alanda konumlanma
tahazzur :
ara. * hazara, hadara (elverişli olmak, uygun olmak, tamam olmak; mevcut olmak,
bulunmak, hazır olmak), hazır (elverişli, uygun, tamam, belirli bir işi, bir
eylemi yapmak için gereken her şeyi tamamlamış olan; belli bir işte
kullanılabilecek durumda olan, mevcut olan, bulunan) * göçebe veya yarı göçebe
yaşamdan yerleşik düzene geçme, şehirleşme; toplumsal ve kültürel olarak daha
düzenli, kurumsal ve şehirli bir yapıya dönüşme süreci
tahazzüb :
ara. * hazaba (birleşmek, bir araya gelmek, toplanmak), hizb (cemaat, birlik,
grup, topluluk, güruh, bölük, kısım, fırka; parti) * fırkalaşma, hizipleşme,
gruplara ayrılma; bir hizbe katılma
tahazzün :
ara. * hazina (üzülmek, kederlenmek), huzn (keder, gam, tasa, acı, melankoli,
ıstırap, üzüntü) * üzülme, kederlenme, içe kapanarak hüzünlenme
tahazzür :
ara. * hazira (sakınmak, çekinmek, tedbirli davranmak, korkmak, ürkmek), hazer
(korku, çekince, endişe, çekinme, zarar verebilecek şeyden kaçınma, korunma,
sakınma) * sakınma, korunma, çekinme
tahbir :
ara. * habara (bilmek, bilgisi olmak, ilmi olmak, malumatı olmak, haber almak,
tecrübe etmek; bir şeyi deneyim yoluyla öğrenmek; bildirmek, haber vermek,
bilmek), haber (bilgi, bildirim, duyuru, ilim, malumat, havadis, iletilen
mesaj, olay) * haber etme, haber verme, bildirme
tahdid :
ara * hadda (sınır koymak, sınırlamak, limit belirlemek, belirlemek,
keskinleştirmek; karşı gelmek, meydan okumak, itiraz etmek), hadd (sınır,
limit, uç nokta), hadid (keskin) * sınır koyma, belirleme; keskinleştirme,
netleştirme
tahdim :
ara. * hadama, haddama (yıkmak, tahrip etmek, ezmek, çökertmek; öğütmek,
sindirmek, parçalamak), mahdum (yıkılmış, ezilmiş, tahrip edilmiş, çökertilmiş;
öğütülmüş, sindirilmiş, parçalanmış) * yıkım, tahrip, ezilme, çökme; öğütülme,
sindirilme, parçalanma
tahdim :
ara. * hedema (hizmet etmek, bakmak, görev yapmak), hidma (hizmet, görev,
bakma), hadim (hizmet eden, görev yapan, yardımcı) * hizmet ettirme, baktırma,
görev yaptırma; atın ayaklarının beyazlığı dirseklerinden aşağı olma
tahdis :
ara. * hadasa (yeni olmak, meydana gelmek, cereyan etmek, vuku bulmak,
anlatmak, söylemek, rivayet etmek, nakletmek, bildirmek), hadis (olay, söz,
haber, rivayet) * anlatma, söyleme, bildirme, rivayet etme, nakletme
tahdit :
ara * hadda (sınır koymak, sınırlamak, limit belirlemek, belirlemek,
keskinleştirmek; karşı gelmek, meydan okumak, itiraz etmek), hadd (sınır,
limit, uç nokta), hadid (keskin) * sınır koyma, belirleme; keskinleştirme,
netleştirme
tahfif :
ara * haffa (hafiflemek, ağırlığı azalmak, incelmek), hafif (az ağırlığı olan,
kolay taşınan veya kaldırılan; yoğunluğu düşük) * bir şeyin ağırlığını,
şiddetini, yoğunluğunu veya zorluğunu azaltma, hafifletme, azaltma, yükünü
azaltma; kolaylaştırma
tahıl :
ara. * dahl (girme, giriş; getirir, gelir, verim, ürün) * buğdaygiller
(Poaceae) familyasına ait, başaklı veya tane veren bitkilerin yenebilir
tohumlarına verilen genel ad, hububat
tahin :
ara. * tahn, tahana (öğütmek, toz haline getirmek, ezmek, un yapmak), tahin
(öğütülmüş, un haline getirilmiş madde, un) * kavrulmuş susam tohumlarının
ezilerek yağının ve öğütülmüş kısmının ayrışmasıyla elde edilen, özellikle Orta
Doğu ve Akdeniz mutfaklarında ezme olarak kullanılan yoğun kıvamlı, yağlı ve
besleyici gıda
tahir :
ara. * tahara, tahura (temizlenmek, kirini gidermek, arınmak, saflaşmak,
paklanmak), tahhara (temizlemek, kiri gidermek, arındırmak, arıtmak) * temiz,
pak, kirli olmayan; Türk musikisinde temel dizisi ve özellikleri bakımından
Neva makamının inici formu olan, durağı dügah perdesi, güçlüsü muhayyer perdesi
olan, yerinde Uşşak dörtlüsüne, Neva perdesinde bir Rast beşlisinin
eklenmesiyle oluşan, genellikle tiz durak (Muhayyer) civarından seyre başlanan,
tiz bölgelerde gezinildikten sonra güçlü perdelerinde asma kararlar yapılarak
Dügah perdesine (karar perdesine) inilen ve tam karar verilen makam
tahir-buselik :
ara. * tahir (temiz, pak, kirli olmayan) ebu (baba, ata) + salaka (yola gitmek,
yolculuk etmek), selik, salik (yola giren, yol yürüyen, yolcu, bir yola girmiş
olan; yol, iz) * Türk musikisinde Türk sanat müziğinde tiz (ince) seslerden pes
(kalın) seslere doğru inen, Tahir ve Buselik adlı iki farklı makamın
birleşimiyle oluşan inici seyirli birleşik bir makam
tahir-i kebir :
ara. * tahir (temiz, pak, kirli olmayan) + i (tamlama eki) + kebir (büyük) *
Türk musikisinde Tahir makamının, tiz (ince) sesleri ön plana çıkaran ve
Abdülbaki Nasır Dede tarafından tasnif edilen iki farklı çeşitlemesinden (perde
aralığından) biri
tahir-i sagiyr : ara.
* tahir (temiz, pak, kirli olmayan) + i (tamlama eki) + sağiyr (küçük) * Türk
musikisinde Neva perdesi üzerinde karar eden ve günümüzde pek icra edilmeyen
eski bir makam veya geçki (terkip) sistemi
tahir-kürdi :
ara. * tahir (temiz, pak, kirli olmayan) + kurd (kürt) + i (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * Türk musikisinde Tahir makamının temel yapısına, kürdi
dörtlüsü veya dizisinin (hüzünlü ve melankolik tınıların) eklenmesiyle veya o
bölgede geçki yapılmasıyla oluşturulmuş makam
tahiyyat :
ara. * ahya, ihya (diriltmek, canlandırmak, yaşatmak), hayya (yaşam dilemek,
selamlamak, selam vermek, dirilik temennisinde bulunmak), ihya (diriltme,
xanlandırma, hayat verme), hayy (diri, canlı, yaşayan, hayatta olan) * selam,
esenlik dileme; hayat ve iyilik temennisi sunma; hayat ve canlılıkla ilişkili
saygı ifadesi, selamlamlama, selamlar, dualara, manevi hayat hediyeleri,
tezahüret-i hayatiye
tahiyye :
ara. * ahya, ihya (diriltmek, canlandırmak, yaşatmak), hayya (yaşam dilemek,
selamlamak, selam vermek, dirilik temennisinde bulunmak) * selam, esenlik
dileme; hayat ve iyilik temennisi sunma; hayat ve canlılıkla ilişkili saygı
ifadesi, selamlamlama, selamlar, dualara, manevi hayat hediyeleri, tezahüret-i
hayatiye
tahkik :
ara. * hakka (kesmek, ayırmak; gerçek olmak, doğru olmak, sabit olmak,
gerçekleşmek), hakk (gerçek, doğru) * gerçeğe ulaştırma, doğrulama,
kesinleştirme; doğruluğunu araştırma, delillerle sınama ve hakikate uygun olup
olmadığını ortaya çıkarma
tahkikat :
ara. * hakka (kesmek, ayırmak; gerçek olmak, doğru olmak, sabit olmak,
gerçekleşmek), hakk (gerçek, doğru), tahkik (gerçeğe ulaştırma, doğrulama,
kesinleştirme; doğruluğunu araştırma, delillerle sınama ve hakikate uygun olup
olmadığını ortaya çıkarma) + at (çoğul eki * gerçeğe ulaştırma, doğrulama;
araştırma, soruşturma; bir durumun veya olayın gerçek iç yüzünü ortaya çıkarmak
için yapılan araştırma ve incelemeler
tahkim :
ara. * hakeme (hükmetmek, hüküm vermek, karar vermek, yargıda bulunmak,
bilgelik etmek; sağlamlaştırmak, güçlendirmek), hakim (hükmeden, egemen,
yargılayan, yargıç) * hüküm verme, hükme bağlama; yetkilendirme, hakeme
başvurma; bir ihtilafı çözmek üzere bir kişiyi veya kurumu hakem tayin etme;
hukuken bir anlaşmazlığı mahkeme yerine tarafsız bir hakem heyeti aracılığıyla
karara bağlama
tahkimat :
ara. * hakeme (hükmetmek, hüküm vermek, karar vermek, yargıda bulunmak,
bilgelik etmek; sağlamlaştırmak, güçlendirmek), hakim (hükmeden, egemen,
yargılayan, yargıç) * sağlamlaştırma, güçlendirme; hükme bağlama, hakem tayini;
askerî bağlamda bir mevziyi, sınırı veya yapıyı düşmana karşı dayanıklı hale
getirmek için yapılan siper, duvar, mevzi ve koruma düzenlemelerinin bütünü;
bir yapının veya sistemin yıkılmaya, bozulmaya karşı güçlendirilmesi için
yapılan takviye ve sağlamlaştırma çalışmaları bütünü
tahkir :
ara. * hakir (aşağılık, küçük, değersiz), hakkara (küçük düşürmek, saygısızlık
etmek, aşağılamak, onur kırıcı söz söylemek veya davranışta bulunmak) * küçük
görme, aşağılayıp hor görme, değersiz sayma; bir kişiyi, topluluğu veya değeri
bilerek küçültme, itibarını düşürme ve hakir görme; söz, tutum veya davranış
yoluyla karşıdakini değersiz, önemsiz veya aşağı konumda gösterme durumu,
hakaret etme
tahkiye :
ara. * hakaya (anlatmak, hikaye etmek, sözlü olarak aktarmak) * anlatma, hikaye
etme, sözlü olarak aktarma; bir olayı, durumu veya yaşantıyı belli bir düzen
içinde sözle veya yazıyla aktarma; olayları anlatı formuna dönüştürerek
dinleyiciye veya okuyucuya sunma, hikayeleştirme ve nakletme süreci
tahlid :
ara. * halada (kalıcı olmak, devam etmek, yok olmamak, daim olmak, ebedi
olmak), halid (ebedi, sonsuz, daimi), huld (ebediyet, sonsuzluk) *
ebedileştirme, kalıcı hale getirme, sonsuzlaştırma
tahlif :
ara. * halafa (yemin etmek, and içmek) * yemin ettirme, ant içirme; resmi olarak
yemin ettirerek bir göreve bağlama; bir kişiye belirli bir söz, görev veya
sorumluluk karşılığında yemin ettirme; hukuki, dini veya idari bağlamda
bağlılık ve doğruluk beyanını yemin yoluyla kesinleştirme
tahlik :
ara. * halaka (tıraş etmek) * tıraş etme
tahlik :
ara. * halaka (yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, ibda etmek), halk
(yaratış, oluşturma; toplum, yaratılmışlar), hulk (yaratılış), haluk (iyi
ahlaklı) * halk etme, yaratma; var etme, meydana getirme, oluşturma
tahlil :
ara. * halla (çözülmek, ayrışmak, serbest kalmak, izin verilmek, helal olmak),
hallele (çözmek, serbest bırakmak, izin vermek, açmak, helal kılmak) * çözme,
parçalarına ayırma; analiz etme, inceleyerek açıklama; bir bütünü oluşturan
unsurları ayırarak yapısını, nedenlerini ve ilişkilerini ortaya çıkarma; tıp,
dil, düşünce veya metinlerde karmaşık yapıyı çözüp anlaşılır hale getirme,
analiz
tahlim :
ara. * helme (yumuşamak), hilm (yumuşaklık, yumuşak olma, yumuşak huyluluk,
sabır, ağırbaşlılık), hilmi (yumuşak huylu, sabırlı, ağırbaşlı kişi; erkek
ismi) * yumuşatma, ağırbaşlı hale getirme
tahlis :
ara. * halasa (arı olmak, arınmak, saflaşmak, temizlenmek, karışımdan
kurtulmak, öz hale gelmek), halas (arınma, saflaşma, temizlenme, kurtulma),
halis (arı, saf, temiz) * kurtarma, saflaştırma, arındırma
tahlit :
ara. * halata (karıştırmak, karışık hale getirmek, katıştırmak), halt (karışım)
* karıştırma, karıştırılma; bozma, saflığı giderme
tahliye :
ara. * hala (yalnız kalmak, tek başına olmak, inzivaya çekilmek) * boşaltma,
serbest bırakma, bir yeri insan, eşya veya yükten arındırma; bir kişinin
serbest bırakılması, tutukluluk halinin sona erdirilmesi
tahmid :
ara. * hamada (övmek, takdir etmek, yüceltmek), hamid (övülesi, takdir edilesi,
yüceltilesi), hamd (övgü, takdir, yüceltme) * hamd etme, övgü ve şükürle
yüceltme; bir varlığı özellikle Allah’ı övgü, yüceltme ve şükür ifadeleriyle
anma
tahmil :
ara. * hamala (taşımak, yüklenmek), hamil (taşıyan, yüklenen) * yükletme, yük
yükleme; birine sorumluluk veya görev verme; yükümlülük altına sokma, bir işi
üstlenmesini sağlama
tahmin :
ara. * hamana (zanla ölçmek, yaklaşık hesaplamak, kesin bilgi olmadan
kestirmek) * eksik veriye dayanarak akıl yürütme, deneyim veya olasılık
hesabıyla bir sonucu veya durumu yaklaşık olarak önceden belirleme
tahmir :
ara. * hamara (mayalanmak, fermente olmak, ekşimek), hamr (ekşi, sarhoşluk
veren, mayalanmış, mayalı, fermente; şarap) * yoğurma, yoğurtma; mayalanma,
fermantasyon; hamurun veya sıvıların biyokimyasal dönüşüm yoluyla kabarma ve
olgunlaşma sürecine sokulması durumu
tahmir :
ara. * humr (kırmızı) * kızartma, kırmızıya çevirme
tahmis :
ara. * hamse (beş) * beşleme; bir şeyi beş parçaya bölme, beş unsurdan oluşur
hâle getirme veya bir metne beş dizelik bendler ekleyerek onu “muhammes” nazım
şekline dönüştürme; edebiyatta bir gazelin her beytine üç mısra ekleyerek beş
mısralı bentler oluşturma işlemi
tahnik :
ara. * hanaka (birinin ağzına/damağına dokunmak, ağız içini tatlandırmak;
deneyimle olgunlaşmak, akıllanmak) * yeni doğan bebeğin ağzının tatlanması ve
hayırlı bir ömür sürmesi amacıyla Hz. Muhammed'in bir sünneti olarak, bebeğin
damağına tatlı bir madde (genellikle hurma) sürülmesi işlemi
tahnik :
ara. * hanaka (boğmak, nefesini kesmek, bastırmak), hank (boğma, boğazını sıkıp
öldürme, boğazı sıkılıp boğulma) * boğma, boğazını sıkıp öldürme, boğazı
sıkılıp boğulma
tahnit :
ara. * hanata, hannata (ölüyü kokmaktan koruyucu maddelerle işlemden geçirmek,
cesedi korumak, tahnit etmek, mumyalamak) * ölü insan veya hayvan bedenlerinin
bozulmasını, çürümesini veya kokmasını önlemek amacıyla özel kimyasallarla
ilaçlanması ve korunması işlemi, mumyalama
tahniye :
ara. * hana (kına ile renklendirmek, kına yakmak) * kınaya boyama, kına ile
renklendirme, kına yakma
tahran :
far. * tah (alt, dip, aşağı kısım, son) + ran (yamaç, eğim, dağ etekleri) * dağ
yamacı; İran’ın başkenti
tahrib :
ara. * hariba, haraba (bozulmak, yıkılmak, mahvolmak) * harap etme, bozma,
yıkıma uğratma; bir yapıyı, düzeni veya bütünlüğü fiziksel veya mecazi olarak
bozma; bir yapının veya sistemin bütünlüğünü parçalayarak kullanılamaz hale
getirme, zarar vererek işlevsizleştirme
tahribat :
ara. * hariba, haraba (bozulmak, yıkılmak, mahvolmak), tahrib (harap etme,
bozma, yıkıma uğratma; bir yapıyı, düzeni veya bütünlüğü fiziksel veya mecazi
olarak bozma; bir yapının veya sistemin bütünlüğünü parçalayarak kullanılamaz
hale getirme, zarar vererek işlevsizleştirme) + at (çoğul eki) * bir yapı,
alan, düzen veya sistem üzerinde meydana gelen yıkım ve bozulmaların bütünü;
savaş, afet, ihmal veya insan etkisiyle oluşan fiziksel veya yapısal zararların
tamamını ifade eden, harap olma ve tahrip edilme sonucunda ortaya çıkan
durumlar topluluğu
tahric :
ara. * haraca (çıkmak, dışarı çıkarmak, tüketmek, masraf etmek; daralmak,
sıkılmak, bunalmak, zor durumda kalmak) * çıkarma, dışarıya çıkarma; ayrıca bir
metni kaynaklarına göre ortaya koyma, referanslandırma
tahrif :
ara. * harf (harf (kenar, uç, taraf; ses işareti), harrafa (değiştirmek,
saptırmak, bozmak, tahrif etmek) * harflerin yerini değiştirme, saptırma,
değiştirme, bozma
tahrifat :
ara. * harf (harf (kenar, uç, taraf; ses işareti), harrafa (değiştirmek,
saptırmak, bozmak, tahrif etmek), tahrif (harflerin yerini değiştirme,
saptırma, değiştirme, bozma) + at (çoğul eki) * harflerin yerini değiştirmeler,
saptırmalar, değiştirmeler, bozmalar; bir metin, söz, belge veya bilginin
aslını değiştirme, anlamını çarpıtma veya doğruluğunu bozma amacıyla yapılan
değişikliklerin bütünü; kasıtlı ekleme, çıkarma veya anlam kaydırmaları yoluyla
meydana getirilen bozma ve saptırmaların tamamı
tahrik :
ara. * haraka (hareket etmek, yer değiştirmek, kımıldamak, kıpırdamak,
devinmek) * harekete geçirme, kımıldatma, kıpırdatma, tetikleme; bir kimseyi,
topluluğu veya nesneyi hareket etmeye, davranışta bulunmaya veya belirli bir
yönde eyleme yöneltme; fiziksel, zihinsel veya duygusal bakımdan etki ederek
harekete geçirme, kışkırtma veya faaliyete sevk etme durumu
tahril :
ara. * harala (yerinden kaldırmak, ayırmak, sökmek, çözmek) * yerinden
kaldırma, ayırma, sökme, çözme; bulunduğu yerden ayırma, yerinden çıkarma veya
bağlı olduğu yapıdan söküp uzaklaştırma
tahrim :
ara. * harama (haram kılmak, yasaklamak, men etmek, dokunulmaz saymak) * haram
kılma, yasaklama, men etme, dokunulmaz sayma; Kur’an’ın 66. suresi
tahrip :
ara. * hariba, haraba (bozulmak, yıkılmak, mahvolmak) * harap etme, bozma,
yıkıma uğratma; bir yapıyı, düzeni veya bütünlüğü fiziksel veya mecazi olarak
bozma; bir yapının veya sistemin bütünlüğünü parçalayarak kullanılamaz hale
getirme, zarar vererek işlevsizleştirme
tahrir :
ara. * harra (hür olmak, serbest olmak; sıcak olmak), harara (özgürleştirmek,
serbest bırakmak; yazıya geçirmek, kaleme almak), hurr (özgür, hür, serbest,
bağımsız) * özgürleştirme, serbest bırakma, hür kılma; yazıya geçirme, kaleme
alma; bir kimseyi esaret, bağımlılık veya kısıtlılıktan kurtararak özgürlüğüne
kavuşturma; ayrıca düşünce ve bilgileri yazılı hâle getirip düzenleyerek metin
oluşturma, kaleme alma ve resmî olarak yazıya geçirme
tahris :
ara. * harisa (çok istemek, aşırı arzulamak, tamah etmek) * yoğun, güçlü ve
aşırı arzu, tamah, şiddetli arzu, aşırı istek (çoğunlukla mal, makam veya
başarıya yönelik olarak)
tahriş :
ara. * haraşa (tırmalamak, kaşımak, yakıp kaşındırmak) * yakarak kaşındırma;
vücuttaki bir doku veya organın fiziksel, kimyasal veya biyolojik bir etkene
karşı verdiği ağrılı, kaşıntılı veya iltihaplı tepki
tahriz :
ara. * haraza (korumak, muhafaza etmek, güvence altına almak, teşvik etmek) *
koruma altına alma, muhafaza etme, güvenli duruma getirme; bir kimseyi
genellikle iyi bir işe veya hayra teşvik etme, şevklendirme ve kışkırtma
tahsil :
ara. * hassala (toplamak, derlemek, elde etmek, kazanmak, temin etmek),
muhassal (elde edilmiş, kazanılmış, temin edilmiş) * toplama, elde etme, temin
etme, tahsil etme; kazanma veya temin etme; öğrenim, bilgi edinme; vergi, harç
gibi bir alacağı toplama
tahsilat :
ara. * hassala (toplamak, derlemek, elde etmek, kazanmak, temin etmek),
muhassal (elde edilmiş, kazanılmış, temin edilmiş), tahsil (toplama, elde etme,
temin etme, tahsil etme; kazanma veya temin etme; öğrenim, bilgi edinme; vergi,
harç gibi bir alacağı toplama) + at (çoğul eki) * gelirleri toplama ve tahsil
etme işlemlerinin tamamı; para, alacak, vergi veya benzeri mali hakların tahsil
edilmesi işlemleri ve sonucunda elde edilen gelirlerin bütünü
tahsildar :
ara., far. * hassala (toplamak, derlemek, elde etmek, kazanmak, temin etmek),
tahsil (gelirleri toplama ve tahsil etme işlemlerinin tamamı; para, alacak,
vergi veya benzeri mali hakların tahsil edilmesi işlemleri ve sonucunda elde
edilen gelirlerin bütünü) (ara.) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan,
koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) * vergi, resim, harç, kira veya benzeri
alacakları toplamakla görevli memur; kamu veya özel kuruluş adına para tahsil
eden görevli kişi
tahsin :
ara. * hasene (güzel olmak, iyi olmak), hasen (güzel) * beğenme, alkışlama;
güzelleştirme, iyileştirme, iyi hale getirme
tahsir :
ara. * hasara (zarar vermek, hasarlamak, kaybettirmek, hasret bırakmak, eksiltmek,
noksan olmak), hasar (zarar, ziyan, kayıp, eksiklik, noksanlık) * hasar verme,
zarara sokma, ziyana uğratma, kaybettirme, eksiltme, hasret bırakma
tahsis :
ara. * hassasa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak, değer vermek,
özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek; araştırmak,
incelemek), muhassas (ayrılmış, tahsis edilmiş, araştırılmış), mütehassıs
(uzmanlaşmış, belirli alana tahsis edilmiş, uzman kişi, uzman, bir konuda
uzmanlaşmış kişi, hass (özel, özgü), hususi (özel olan, özgü olan), mahsus
(birine ayrılmış, özgülenmiş, özelleştirilmiş, tahsis edilmiş, ayrılmış, özel,
özgü) * ayırma, ayırtma, özel kılma, özgüleştirme, özelleştirme, ayırma,
uzmanlık alanını belirleme
tahsisat :
ara. * hassasa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak, değer vermek,
özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek; araştırmak,
incelemek), tahsis (ayırma, özel kılma, özgüleştirme, özelleştirme) + at (çoğul
eki) * tahsisler, ayrımlar, ayırtmalar, ayrılmış şeyler, özel amaçlı ayrımlar,
özelleştirmeler
tahşid :
ara. * haşada (toplamak, bir araya getirmek, seferber etmek) * toplama, bir
araya getirme, seferber etme
tahşim :
ara. * haşama (öfkeye kapılmak, hiddetlenmek, saldırmak, azarlamak), hışm (ani
öfke, hiddet, sert çıkış, saldırı, gazap, kızgınlık) * öfkelendirme, kızdırma,
gazablandırma, hiddetlendirme
tahşiye :
ara. * haşiye (not düşmek, kenara yazmak, yorum yazmak, ek bilgi yazmak) * bir
kitabın veya belgenin sayfa kenarlarına, ana metni açıklamak, tamamlamak veya
detaylandırmak amacıyla eklenen not, dipnoy; bir metnin kenarına açıklama,
yorum, düzeltme veya ek bilgi yazma; özellikle ilmi eserlerde asıl metni
açıklamak, tamamlamak veya değerlendirmek amacıyla sayfa kenarına veya metin
çevresine eklenen açıklayıcı notların yazılması
taht :
ara. * tahta (altında olmak, aşağıda bulunmak), taḥt (alt, aşağı; alt taraf) *
bir şeyin alt bölümü veya alt tarafı; konum bakımından başka bir şeyin
aşağısında bulunan yer veya bölüm; hükümdarların (kral, kraliçe, padişah vb.)
oturduğu büyük ve süslü koltuk; bir kimsenin yönetimi, egemenliği veya denetimi
altında bulunma durumu (mecazi)
tahta :
far. * tahte (kalas, odundan yüzey, tahta, yassı ağaç levha) * ağacın
gövdesinden biçilerek elde edilen düz ve yassı parça; yapı, mobilya, araç gereç
ve çeşitli eşya yapımında kullanılan işlenmiş ahşap levha veya kalas; üzerine
yazı yazılan veya bir işin yürütülmesinde kullanılan düz yüzeyli parça (mecazi)
tahta kurdu :
far., tür. * tahte (kalas, odundan yüzey, ahşap, kereste, yassı ağaç levha)
(far.) + kurt (tırtıl, larva; köpeğe benzer vahşi hayvan) + u (iyelik eki)
(tür.) * ahşabın içinde galeriler açarak beslenen, mobilya, kereste ve yapı
elemanlarında oyuklar oluşturarak zamanla yapısal zayıflamaya yol açan çeşitli
böcek türlerinin larvalarından her biri
tahtaboş :
far., tür. * tahte (kalas, odundan yüzey, ahşap, kereste, yassı ağaç levha)
(far.) + boş (içi doldurulmamış, açıklık) * evlerin önünde veya üst kısmında,
genellikle ahşaptan yapılan, altı boş bırakılmış teras veya çıkıntılı oturma
yeri
tahtakurusu :
far., gre., tür. * tahte (kalas, odundan yüzey, ahşap, kereste, yassı ağaç
levha) (far.), taht (yüksek yer, hükümdar koltuğu, saltanat makamı) (far.) +
korios (Cimex lectularius türü kan emici böcek) (gre.) + u (iyelik eki) * nsan
ve diğer sıcak kanlı hayvanların kanıyla beslenen, geceleri etkin olan, tahta
eşyaların, yatak, döşeme ve mobilya çatlaklarında gizlenerek yaşayan,
ısırıkları kaşıntı ve cilt tahrişine yol açabilen yassı yapılı kan emici
parazit böcek
tahtalıgüvercin :
far. * tahte (kalas, odundan yüzey, ahşap, kereste, yassı ağaç levha) (far.) +
lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) + göğercin (Columbidae (Güvercingiller)
familyasından olan, evcil ve yabani türleri bulunan, genellikle gri, beyaz veya
karışık tüylü, şehirlerde ve kırsal alanlarda yaşayan, barış ve haberleşme
simgesi olarak da kullanılan kuş türü, columba livia domestica) (göğer
(mavileşmek, gök rengine bürünmek) (gök (yeryüzünü öreten atmosfer tabakası;
mavi) + er (fiil mastar eki) ) + cin (isim veya sıfat yapım eki) ) (tür.) *
ormanlık alanlar, korular, parklar ve tarım arazilerinde yaşayan, boynundaki
beyaz lekeler ve iri gövdesiyle ayırt edilen, tohum, meyve ve filizlerle
beslenen yabani güvercin türü
tahtalıköy :
far., tür. * tahte (kalas, odundan yüzey, ahşap, kereste, yassı ağaç levha)
(far.) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) + köy (kasabadan küçük yerleşim
birimi) (tür.) * halk ağzında mezarlık, kabristan; mecaz yoluyla ölülerin
gömüldüğü yerleşim yeri gibi tasavvur edilen gömütlük
tahterevalli : far.
* tahte (kalas, odundan yüzey, ahşap, kereste, yassı ağaç levha; taht, koltuk
veya hükümdar oturağı) + revan, revani (gidip gelen, hareket eden, sallanan) *
ortasından bir dayanak üzerine dengelenmiş uzun bir tahta üzerinde iki kişinin
karşılıklı oturarak sırayla yükselip alçaldığı oyun aracı; iki taraf arasında
sürekli değişen denge, üstünlük veya durum değişikliğini ifade eden düzenek ve
durum
tahtırevan :
far. * tahte (kalas, odundan yüzey, ahşap, kereste, yassı ağaç levha; taht,
koltuk veya hükümdar oturağı) + revan, revani (gidip gelen, hareket eden,
sallanan) * ortasından bir dayanak üzerine dengelenmiş uzun bir tahta üzerinde
iki kişinin karşılıklı oturarak sırayla yükselip alçaldığı oyun aracı; iki
taraf arasında sürekli değişen denge, üstünlük veya durum değişikliğini ifade
eden düzenek ve durum
tahtim :
ara. * hatama (sonlandırmak, bitirmek, nihayete erdirmek; mühür basmak; kırmak,
parçalamak, ezmek), hatem (mühür; son, sona erdiren; kırma, parçalama, yıkım) *
mühürleme, mühür basma; tamamlama, sona erdirme
taht-nişin :
far. * tahte (kalas, odundan yüzey, ahşap, kereste, yassı ağaç levha; taht,
koltuk veya hükümdar oturağı) + nişesten (oturmak), nişin (oturan, yerleşen,
oturmuş, bir yere yerleşmiş) * tahtta oturan, hükümdar, padişah
tahur : ara.
* tahara, tahura (temizlenmek, kirini gidermek, arınmak, saflaşmak, paklanmak),
tahhara (temizlemek, kiri gidermek, arındırmak, arıtmak), tahir (temiz, pak,
kirli olmayan) * çok temiz; temizleyici, kir giderici, arındırıcı
tahvif :
ara. * hafa (korkmak, ürkmek, çekinmek), havf (korku, çekinme, ürkme, endişe) *
korkutma, ürkütme, gözdağı verme, korku ve kaygı uyandırma
tahvil :
ara. * havvala (çevirmek, değiştirmek, dönüştürmek, nakletmek) * çevirme,
dönüştürme, nakil; anonim şirketlerin kaynak bulmak amacıyla, ticaret veya
sermaye piyasası kanunlarına göre, itibarî kıymetleri eşit ve ibareleri aynı
olmak üzere çıkardıkları, vadesi bir yıldan uzun borç senedi
tahyir :
ara. * hara, hayyara (seçmek, tercih etmek, seçme hakkı vermek, tercih hakkı
vermek, muhayyer bırakmak), hiyerat (seçim, tercih), ihtiyar (seçme, tercih
etme, irade) * seçim hakkı sunma, tercih hakkı sunma
tahyis :
ara. * hayyasa (zelil etmek, aşağılamak, boyun eğdirmek), hays (aşağılık,
horluk anlam alanıyla ilişkili) * bir kimseyi aşağılayarak küçük düşürme,
onurunu zedeleme ve boyun eğmeye zorlama; itibarını kırarak zelil ve güçsüz
duruma getirme
tahzin :
ara. * hazina (üzülmek, kederlenmek), hazzana (üzmek, kederlendirmek), huzn
(keder, gam, tasa, acı, melankoli, ıstırap, üzüntü) * üzme, hüzüne boğma,
kederlendirme, tasalandırma
tahzir :
ara. * hazira (sakınmak, çekinmek, tedbirli davranmak, korkmak, ürkmek),
hazzara (korkutmak, ürkitmek), hazer (korku, çekince, endişe, çekinme, zarar
verebilecek şeyden kaçınma, korunma, sakınma) * korkutma, ürkütme,
sakındırmauyarma, ikaz etme
tahziz :
ara. * hazzaza (teşvik etmek, özendirmek, gayrete getirmek, motive etmek;
kuvvetlendirmek), hazz (pay, hisse, kısmet, nasip; teşvik, özendirme) * bir
kimseyi bir işi yapmaya isteklendirme, cesaretlendirme ve gayrete sevk etme;
söz veya davranışla şevkini artırarak harekete geçmesini sağlama
tai :
ara * ta'a (basmak, ayak basmak, ayağıyla üzerine basmak, çiğnemek) * basma,
çiğneme, ezme, ayak basma
taib :
ara. * taba (tevbe etmek, geri dönmek, vazgeçmek) * tevbe eden, pişman olan,
günahlarından dolayı üzülen, af dileyen ve günahlarından vazgeçen
taif :
ara. * tafa (dolaşmak, çevresinde dönmek, etrafını dolaşmak), tavaf (dolaşma,
çevresini dolaşma, etrafında gezme) * tavaf eden, çevresini dolaşan, etrafında
dolaşan
taife :
ara. * tafa (dolaşmak, çevresinde dönmek, etrafını dolaşmak) * topluluk, grup,
bölük, fırka, kesim; ortak bir özellik, amaç, inanç veya mensubiyet etrafında
bir araya gelmiş insan topluluğu, zümre veya grup; belirli bir bütünün parçasını
oluşturan topluluk
tailor made :
ing. * tailor (terzi) + made (yapım) * terzi yapımı; belirli bir kişi, kurum
veya ihtiyacın özel istek ve gereksinimlerine göre hazırlanmış, standart
olmayan, kişiye veya amaca özel olarak tasarlanmış; ısmarlama, özel üretim,
kişiye özel, ihtiyaca göre uyarlanmış
taipei :
çin. * tai (platform, teras) + bei (kuzey) * Tayvan’ın başkenti
tair :
ara. * tara (uçmak) * uçan, uçarı, uçucu; kuş; uğursuzluk (eski Arap
kültüründeki kuş uçusuşa bakarak fala bakma geleneğinden)
tak :
far. * tak (kemer, tonoz, kubbeli açıklık) * mimaride kapı, pencere veya geçit
üzerinde yükü taşıyan kavisli yapı; kemer, tonoz veya kemerli açıklık; duvar
içine oyulmuş kemerli niş
taka :
tür. * taka (küçük tekne) * kıyı taşımacılığı, balıkçılık ve yük naklinde
kullanılan, pruvası ve kıçı sivri, ahşaptan yapılmış küçük deniz teknesi;
özellikle Doğu Karadeniz kıyılarında geleneksel olarak kullanılan yelkenli veya
motorlu küçük tekne
takabbuh :
ara. * kabaha (yanlış olmak, kötü olmak, çirkin olmak), kabahat (kötü ve çirkin
olma, kötü ve çirkin davranış, hata, suç, kabih olma), kabih (çirkin, kötü),
takabbaha (çirkin bulmak, çirkin görmek; çirkinleşmek) * çirkinleşme,
güzelliğini ve estetik niteliğini yitirme; bir şeyi çirkin, kötü, ayıplanacak
veya nahoş bulma, kınama, beğenmeme; kötüleme, çirkin görme, çirkin sayma, kötü
görme
takabbül :
ara. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek,
benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek), kabul (alma, benimseme, yüzünü dönme) *
kabul etme, benimseme, razı olma
takaddüm :
ara. * kadem (ayak, adım), kadama (adım atmak, yürümek, öne çıkmak, ileri
atılmak, ayak basmak; öne almak, öne geçirmek), kademe (aşama, basamak, derece,
seviye, mertebe, merhale) * öne geçme, ilerleme, önce olma; zaman, sıra veya
makam bakımından başkasından önce bulunma, ilerilik ve öncelik kazanma
takaddüs :
ara. * kaddasa (kutsamak, takdis etmek, mübarek kılmak, temizlemek), kuds
(mübareklik, kutsallık; temiz olma, kutsal olma, ilahi ve manevi değeri olma) *
kutsanma, mukaddes olma, temiz ve yüce olma, kutsal sayılma, kutsiyet kazanma;
bir şeyin maddi-dünyevi kirlerden arınarak ilahi/ulvi bir nitelik kazanması,
saygı ve hürmetle “kutsal” kabul edilme
takallüb :
ara. * kalaba (dönmek, döndürmek, tersine çevirmek, çevrilmek, değişmek,
değiştirmek, dönüşmek, dönüştürmek), inkilab (dönme, değişim, dönüşüm, devir,
devrim) * dönme, çevrilme, değişme, altüst olma
takarrüb :
ara. * karaba (yakınlaşmak, yaklaşmak, yakına gelmek), karraba (yakınlaştırmak,
yaklaştırmak, yakına getirmek), kurb, karib (yakın), kurban (yakınlaşan,
yakınlaştıran) * yakınlaşma, yaklaşma, yakın olma
takarrüp :
ara. * karaba (yakınlaşmak, yaklaşmak, yakına gelmek), karraba (yakınlaştırmak,
yaklaştırmak, yakına getirmek), kurb, karib (yakın), kurban (yakınlaşan,
yakınlaştıran) * yakınlaşma, yaklaşma, yakın olma
takarrür :
ara. * karra (yerleşmek, sabit olmak, durmak), karar (durma, durak, duruş,
sabit olma, yerleşme, kalma, istikrar, kesin görüş, tercih, yargı, hüküm) *
kesinleşme, yerleşme, sabit olma, durma
takas :
ara. * kassa (karşılıklı olma, karşı karşıya gelme, kısas etme, ödeşme) * bir
malın, paranın veya borcun para kullanılmadan başka bir mal, hizmet veya
alacakla değiştirilmesi; karşılıklı değişim, değiş tokuş, mahsuplaşma
takat :
ara. * taka (kuşatmak, gücü yetmek; dayanmak) * bir işi yapabilme gücü, dayanma
kuvveti, enerji ve kapasite
takatuka :
tür. * tak (çarpma ve gürültü sesinden ses yansımalı kelime) + tuka (çarpma ve
gürültü sesinden ses yansımalı kelime) * gürültü, şamata veya patırtı koparma
durumu
takaud :
ara. * kaada (oturmak, geri çekilmek; emekli olmak) * oturma; görevden çekilme,
iş hayatından ayrılma, emeklilik durumu
takavül :
ara. * kale (söylemek, demek, dile getirmek), kavl (söz, söylem, söyleme,
deyiş, deme, konuşma; söz verme, anlaşma, sözleşme) * karşılıklı söz verme,
sözleşme yapma, bir şeyi üstlenme veya taahhüt etme durumu; söyleşme
takayyüd :
ara. * kayyada (bağlamak, sınırlamak; kayıt altına almak, kaydetmek,
kısıtlamak, tayin etmek, görevlendirmek, belirlemek) * bağlı olma, bir şarta
bağlanma, kayıtlanma, sınırlanma; özen gösterme, dikkatli ve bağlı olma durumu
takayyüt :
ara. * kayyada (bağlamak, sınırlamak; kayıt altına almak, kaydetmek,
kısıtlamak, tayin etmek, görevlendirmek, belirlemek) * bağlı olma, bir şarta bağlanma,
kayıtlanma, sınırlanma; özen gösterme, dikkatli ve bağlı olma durumu
takaza :
ara. * kaza (isteme, talep etme; ısrarla istemek, zorlamak) * ısrarla isteme,
baskı yapma, zorlayarak talep etme, azarlama, başa kakma, serzenişte bulunma
takazüf :
ara. * kazafa (atmak, fırlatmak, savurmak; iftira etmek) * karşılıklı olarak
birbirine iftira etme, sözle saldırma, atışma
takbih :
ara. * kabaha (yanlış olmak, kötü olmak, çirkin olmak), kabahat (kötü ve çirkin
olma, kötü ve çirkin davranış, hata, suç, kabih olma), kabih (çirkin, kötü),
takabbaha (çirkin bulmak, çirkin görmek; çirkinleşmek), takabbuh (çirkinleşme,
güzelliğini ve estetik niteliğini yitirme; bir şeyi çirkin, kötü, ayıplanacak
veya nahoş bulma, kınama, beğenmeme; kötüleme, çirkin görme, çirkin sayma, kötü
görme) * bir şeyi çirkin, kötü veya ayıplanacak bulma; kınama, kötüleme, çirkin
görme, çirkin sayma, kötü görme
takdim :
ara. * kadem (ayak, adım), kadama (adım atmak, yürümek, öne çıkmak, ileri
atılmak, ayak basmak; öne almak, öne geçirmek), kademe (aşama, basamak, derece,
seviye, mertebe, merhale) * bir şeyi öne alma, öne çıkarma; sunma, arz etme,
önce sunma veya önce yapma durumu
takdim tehir :
ara. * takdim (öne alma) + tehir (sonraya bırakma, erteleme) * bir sözde veya
anlatımda öğelerin yerini değiştirerek öne alma veya geriye bırakma; cümle
ögelerinin normal sırasının değiştirilmesi
takdir :
ara. * kaddera (ölçmek, biçmek, ölçülendirmek, hesap etmek, takdir etmek,
mikdar belirlemek, nicelik belirlemek, değerlendirmek, değer biçmek, uygun
görmek), kader (ölçü, ölçme, ölçülendirme, ölçü; baht, talih, kısmet) * bir
şeye değer biçme, değerlendirme, olumlu değerlendirme, uygun görme, onaylama;
ayrıca kader, ilahi belirleme ve hüküm verme
takdire şayan :
ara., far. * takdir (bir şeye değer biçme, değerlendirme, olumlu değerlendirme,
uygun görme, onaylama; ayrıca kader, ilahi belirleme ve hüküm verme) (ara.) + e
(yönelim eki) (tür.) + şayan (layık, uygun, yaraşır, değer) (far.) *
beğenilmeye ve övülmeye değer, takdir edilmesi gereken nitelikte olan
takdirname :
ara., far. * takdir (bir şeye değer biçme, değerlendirme, olumlu değerlendirme,
uygun görme, onaylama; ayrıca kader, ilahi belirleme ve hüküm verme) (ara.) +
name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.)
* başarı, hizmet veya davranış nedeniyle verilen resmi övgü ve ödül belgesi
takdis :
ara. * kaddasa (kutsamak, takdis etmek, mübarek kılmak, temizlemek), kuds
(mübareklik, kutsallık; temiz olma, kutsal olma, ilahi ve manevi değeri olma),
kudsi (dinen değerli, mübarek, kutsal, mukaddes) * bir şeyi kutsal sayma,
kutsama; dinî olarak yüceltme ve saygıyla kutsallık atfetme işlemi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder