27 Eylül 2026 Pazar

roll - saint helena

roll : lat., fra. * rotulus, rotula (küçük tekerlek, tomar, rulo, silindir) (rota (tekerlek, çark, halka, çember, makara, yuvarlak yapı, dönen şey; dönme, dönüş, döngü) + ulus (küçültme eki) ) (lat.); rouler (yuvarlamak, yuvarlanmak, dürmek, sarmak), rouleau (silindir, tomar, yuvarlak hale getirilmiş yapı, dönen küçük yapı) (fra.) * bir nesne kendi ekseni etrafında dönerek hareket etmek; yuvarlamak; dürüm, tomar, rulo

roll out : ing. * roll (bir nesne kendi ekseni etrafında dönerek hareket etmek; yuvarlamak, döndürmek; dürüm, tomar, rulo) * bir ürün, hizmet, sistem veya politikanın aşamalı olarak devreye alınması, geniş kitlelere sunulması veya fiziksel olarak bir yüzey üzerine açılarak yayılması

ROM : ing. * read (okuma) + only (yalnızca, sadece) + memory (bellek, hafıza) * içeriği normal koşullarda değiştirilemeyen kalıcı bellek türü (RAM (Random Access Memory) ise değiştirilebilir bellek türüdür.)

rom : ing. * rumbullion, rumbustion (kargaşa, patırtı, şamata, gürültü) * şeker kamışı suyu, pekmezi veya kalıntılarının fermente edilip damıtılmasıyla üretilen, genellikle meşe fıçılarda eskitilen, yüksek alkollü ve kendine has tatlımsı aromaya sahip sert bir içki

roma : gre., lat., etr. * rhomaios (güçlü, kuvvetli, kudretli) (rhome (güç, kuvvet, kudret) (gre.); roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş, erkek; kurdun memesi), Romulus (Roma (Roma) + ulus (küçültme eki) ) (kardeşi Remus ile birlikte Roma'yı kuran ve ilk kralı olan mitolojik karakter) (gre., lat.), rumon (nehir) (etr.) * İtalya'nın, Lazio bölgesinin ve Roma ilinin başkenti olan ve özel komün statüsü de taşıyan şehir; İtalya'nın başkenti

roma rakamları : gre., lat., etr., ara. * roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş, erkek; kurdun memesi), Romulus (Roma (Roma) + ulus (küçültme eki) ) (kardeşi Remus ile birlikte Roma'yı kuran ve ilk kralı olan mitolojik karakter) (gre., lat.), rumon (nehir) (etr.) + rakm (sayı) (ara.) + lar (çoğul eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * Antik Roma döneminde geliştirilen ve Latin alfabesine dayalı olarak I, V, X, L, C, D, M gibi sembollerle sayıları ifade eden, toplama-çıkarma prensibine dayalı klasik sayma sistemi; tamsayıların yazılımında Romalıların kullandıkları I = 1, V=5, X=10, L=50, C=100, D=500, M=1000 vb. simgeleri

roman : çing. * roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş, erkek; kurdun memesi) + anus (ile ilgili, -a ait), rom (erkek çingene) + n (çoğul eki) * erkek çingeneler

roman : lat. * romanice (Roma işi, Roma dili) + loqui (konuşmak, söz söylemek, kelam etmek); roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş, erkek; kurdun memesi) + anus (ile ilgili, -a ait) * Orta Çağ şövalyelik sistemini konu alan bir edebiyat türü; avam Latincesi, halk dili; halk dilinde yazılmış şiir veya öykü, bilimsel olmayan her tür yazı; kurmaca olaylar ve karakterler üzerinden insan deneyimini, toplumu ve olay örgüsünü anlatan uzun edebi yazın türü

romanesk : lat., fra. * romanicus, romanice (Roma işi, Roma dili) (roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş, erkek; kurdun memesi) + anus (ile ilgili, -a ait) + icus (ile ilgili, -a ait) ) (lat.); romanesque (Roma işi, Roma usülü) (fra.) * Roma soyundan gelen, Romalılardan gelen, Roma tarzında

romanist : lat., fra. * roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş, erkek; kurdun memesi) + anus (ile ilgili, -a ait) + ista (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) (lat.), romaniste (fra.) * Latinceden türeyen Roman dilleri (İtalyanca, Fransızca, İspanyolca, Portekizce, Romence vb.) ve bunların edebiyatı, tarihi ve dil yapısını inceleyen dilbilimci veya uzman kişi

romanoloji : lat., gre , fra. * roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş, erkek; kurdun memesi) + anus (ile ilgili, -a ait) (lat.) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * Latinceden türeyen Roman dilleri (Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, Portekizce, Romence vb.) ile bunların dil yapısı, tarihi, edebiyatı ve karşılaştırmalı özelliklerini inceleyen bilim dalı

romans : lat. * roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş, erkek; kurdun memesi) + anus (ile ilgili, -a ait) + entia (isim yapım eki) * Orta Çağ Avrupa edebiyatında genellikle kahramanlık, aşk ve macera temalarını işleyen, manzum veya mensur anlatı türü

romantik : lat. * roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş, erkek; kurdun memesi) + anus (ile ilgili, -a ait) + icus (ile ilgili, -a ait) * duyguların, hayal gücünün, bireysel deneyimin ve estetik ifadenin akıl ve kurala üstün tutulduğu; edebiyat, sanat ve yaşam anlayışında coşku, doğa ve içsellik vurgusu taşıyan yaklaşımı veya bu yaklaşıma ait kişi ve üslub

romantizm : lat. * roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş, erkek; kurdun memesi) + anus (ile ilgili, -a ait) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * 18. yüzyıl sonu ile 19. yüzyılda klasik akılcılığa tepki olarak ortaya çıkan, doğa, duygu, bireysel özgürlük, hayal gücü ve millî temaları ön plana çıkaran edebî ve sanatsal düşünce akımı

romanvari : lat., far. * roman (halk dilinde yazılmış şiir veya öykü, bilimsel olmayan her tür yazı; kurmaca olaylar ve karakterler üzerinden insan deneyimini, toplumu ve olay örgüsünü anlatan uzun edebi yazın türü) (roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş, erkek; kurdun memesi) + anus (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) + vari (gibi, benzer) (far.) * roman gibi hayali olabilenakikatla alakası olmayan veya az olan; roman türüne benzeyen

romanya : lat. * roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş, erkek; kurdun memesi) + anus (ile ilgili, -a ait) + ia (yer eki) * Doğu Avrupa’da yer alan, kuzeyde Ukrayna, kuzeydoğuda Moldova, batıda Macaristan ve Sırbistan, güneyde Bulgaristan ile komşu olan, güneydoğusunda Karadeniz’e kıyısı bulunan ülke

romatizma : gre. * rhein (akmak, dökülmek, yağmak), rheuma (akış, akıntı, vücut sıvıları) + ismos (isim yapım ve durum eki) (gre.); rheumatismus (lat.) * eklemler, kaslar, kemikler veya bağ dokularında ağrı, sertlik ve hareket kısıtlılığı ile seyreden, genellikle kronik ve iltihaplı veya dejeneratif karakterdeki hastalıkların genel adı

romatoid : gre. * rhein (akmak, dökülmek, yağmak), rheuma (akış, akıntı, vücut sıvıları) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * bağışıklık sisteminin eklemlere saldırması sonucu ortaya çıkan, özellikle küçük eklemlerde ağrı, şişlik, tutukluk ve deformasyonla seyreden romatizmal hastalık benzeri olan

romatoid artrit : gre. * rhein (akmak, dökülmek, yağmak), rheuma (akış, akıntı, vücut sıvıları) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) + arthron (eklem) + itis (enfeksiyon, iltihap, inflamasyon, hastalık eki) * bağışıklık sisteminin eklem dokularına saldırması sonucu ortaya çıkan, özellikle el ve ayak küçük eklemlerinde ağrı, şişlik, sabah tutukluğu ve zamanla deformasyonla seyreden kronik otoimmün eklem iltihabı hastalığı

romatoloji : gre. * rhein (akmak, dökülmek, yağmak), rheuma (akış, akıntı, vücut sıvıları) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * eklemler, kaslar, kemikler ve bağ dokusunu etkileyen iltihaplı ve iltihapsız romatizmal hastalıkların tanı, tedavi ve takibini inceleyen tıp bilim dalı

romatolojik : gre. * rhein (akmak, dökülmek, yağmak), rheuma (akış, akıntı, vücut sıvıları) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * eklemler, kaslar, kemikler ve bağ dokusunu etkileyen iltihaplı ve iltihapsız romatizmal hastalıkların tanı, tedavi ve takibini inceleyen tıp bilim dalı olan romatoloji ile ilgili

romberg testi : alm. * romberg (Alman nörolog ve hekim Moritz Heinrich Romberg'in soyadından) (alm.) + testa, testum, testus (kap, çömlek, hazne, kalıp, el kabı; test, deneme, sınav, tecrübe) (lat.) + i (iyelik eki) (tür.) * hastanın ayakta gözleri kapalı şekilde dengeyi koruyup koruyamadığını değerlendirerek proprioseptif duyunun ve arka kolon (dorsal kolon) sinir yollarının bütünlüğünü inceleyen nörolojik muayene testini

rombik : gre. * rhombos (eşkenar dörtgen, baklava biçimi) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * eşkenar dörtgene benzeyen veya eşkenar dörtgen biçiminde olan; özellikle geometri ve kristalografide eşkenar dörtgen biçimli

rombo sendromu : gre. * rhombos (eşkenar dörtgen, baklava biçimi) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * nadir görülen, genetik temelli olup özellikle yüz derisinde atrofi, telenjiektazi, kıl follikülü anomalileri ve bazı deri tümörlerine yatkınlıkla seyreden dermatolojik sendrom

romboid : gre. * rhombos (eşkenar dörtgen, baklava biçimi) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * eşkenar dörtgene benzeyen, ancak açıları ve kenarları eşit olmak zorunda olmayan dörtgen biçimli; eşkenar dörtgenimsi, eşkenar dörtgen şekilli

romboid glossit : gre. * rhombos (eşkenar dörtgen, baklava biçimi) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) + glossa, glotto, glottis (dil, lisan) + itis (enflamasyon, iltihap, enfeksiyon) (gre.) * dilin dorsumunda orta hatta, genellikle papilla filiformislerin kaybına bağlı olarak ortaya çıkan, kırmızı, düzgün yüzeyli ve romboid şekilli atrofik alanla karakterize kronik benign dil lezyonu

romboidal : gre., lat. * rhombos (eşkenar dörtgen, baklava biçimi) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) * eşkenar dörtgen biçiminde veya eşkenar dörtgeni andıran, romboid biçimli

romen : lat. * romanice (Roma işi, Roma dili) + loqui (konuşmak, söz söylemek, kelam etmek); roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş, erkek; kurdun memesi) + anus (ile ilgili, -a ait) * Orta Çağ şövalyelik sistemini konu alan bir edebiyat türü; avam Latincesi, halk dili; halk dilinde yazılmış şiir veya öykü, bilimsel olmayan her tür yazı; kurmaca olaylar ve karakterler üzerinden insan deneyimini, toplumu ve olay örgüsünü anlatan uzun edebi yazın türü

romen rakamları : lat., ara. * roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş, erkek; kurdun memesi) + anus (ile ilgili, -a ait) (lat.) + rakm (sayı) (ara.) + lar (çoğul eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * Antik Roma döneminde geliştirilen ve Latin alfabesine dayalı olarak I, V, X, L, C, D, M gibi sembollerle sayıları ifade eden, toplama-çıkarma prensibine dayalı klasik sayma sistemi; tamsayıların yazılımında Romalıların kullandıkları I = 1, V=5, X=10, L=50, C=100, D=500, M=1000 vb. simgeleri

romiplostim : lat. * romi (uluslararası jenerik ilaç adlandırmasında anlamı olmayan ön ek) + plost (platelet; trombosit üretimini çağrıştıran farmakolojik kök; “plasma/platelet” ile ilişkili uyarıcı yapı) + stimulator (uyarıcı, artırıcı; reseptör aktivasyonu veya üretim artışı bildiren ek) * trombopoietin reseptör agonisti olarak kemik iliğinde megakaryosit gelişimini ve trombosit üretimini artıran, özellikle kronik immün trombositopenide trombosit sayısını yükseltmek için kullanılan biyolojik ilacın etken maddesi (C42H69N11O12S2)

romosözumab : lat. * romo (ön ek) + s (structural (yapısal) iskelet sistem belirteci) + zu (insanlaştırılmış) + mab (monoklonal antikor eki, (humanized monoclonal antibody) ) * kemik oluşumunu artıran ve sklerostini inhibe ederek kemik rezorpsiyonunu azaltan, özellikle osteoporoz tedavisinde kullanılan insanlaştırılmış monoklonal antikor ilacın etken maddesi (C6604H10090N1726O2058S38)

romörk : fra. * remorquer (çekmek, araçla çekmek, yedekte çekmek, yedeklemek) + eur (-cı, yapan, eden eki) * motorlu bir araç tarafından çekilerek taşınan, yük, ekipman veya malzeme taşıma amacıyla kullanılan tekerlekli ek taşıma aracı; enizde veya karada başka bir vasıta tarafından çekilen motorsuz taşıt

romulus : kat. * Romulus (roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş, erkek; kurdun memesi) + ulus (küçültme eki) ) (kardeşi Remus ile birlikte Roma'yı kuran ve ilk kralı olan mitolojik karakter) * Roma mitolojisinde kardeşi Remus ile birlikte Tiber Nehri kıyısında büyütülen, daha sonra Roma şehrini kurarak ilk kralı kabul edilen efsanevi figürü

romus : lat. * Remus (Roma’nın efsanevi kurucularından biri; Romulus’un ikiz kardeşi olarak mitolojik anlatılarda yer alan özel ad) (roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş, erkek; kurdun memesi) + us (isim yapım eki) ) * Roma mitolojisinde Tiber Nehri kıyısında büyütülen, Romulus ile birlikte Roma’nın kuruluş efsanesinde yer alan ve şehir kurma sürecinde Romulus tarafından öldürüldüğü anlatılan efsanevi figür

rondel : lat., fra. * rotundus (yuvarlak, dairesel) + ellus (küçültme eki) (lat.); rondel, rondelle (dilim, halka, ring) (fra.) * Orta Çağ Fransız şiirinde tekrar dizeleri olan sabit nazım şekli; küçük yuvarlak nesne veya form

rondela : lat., fra. * rotundus (yuvarlak, dairesel) + ellus (küçültme eki) (lat.) * mekanik ve mühendislikte bir bağlantı elemanının (örneğin vida veya cıvata) temas ettiği yüzeyde basıncı dağıtmak, gevşemeyi önlemek ve yüzeyi korumak amacıyla kullanılan ince, halka biçimli metal parça veya ara eleman

rondo : lat., fra. * rotundus (yuvarlak, yuvarlakçık, dairesel) (lat.); rond (yuvarlak, dairesel), rondeau (yuvarlak pencere, yuvarlak yassı cisim) (fra.) * özellikle klasik müzikte ana temanın tekrar tekrar geri dönerek ara bölümlerle dönüşümlü biçimde işlendiği, yapısal olarak döngüsel ilerleyen beste formu ve bu formun karakteristik hızlı ve canlı müzikal yapısı; her bölümden sonra yinelenen nakarattan oluşan vokalsiz ara nağme; iki uyaklı 10-13 dizelik şiir

ronin : jap. * ronin (dalga adam) (ro (dalga) + nin (kişi, kimse, adam) ) * 12-19. yüzyıldaki feodal Japonya'da efendisini (daimyo) kaybetmiş, hizmet ettiği lordu ölmüş veya görevinden ayrılmış olduğu için bağlılık ve statü sistemi dışında kalmış olan, toplumsal olarak serbest fakat korumasız kabul edilen samuray sınıfına mensup gezgin savaşçı aristokrat kişi

ronkus : lat. * roncare (horlamak, gırtlaktan hırıltılı ses çıkarmak) + us (isim yapım eki) * akciğer veya bronşlarda sıvı, mukus veya daralma nedeniyle hava akımının bozulması sonucu stetoskopla duyulan kaba, hırıltılı solunum sesi

ronküs : lat. * roncare (horlamak, gırtlaktan hırıltılı ses çıkarmak) + us (isim yapım eki) * akciğer veya bronşlarda sıvı, mukus veya daralma nedeniyle hava akımının bozulması sonucu stetoskopla duyulan kaba, hırıltılı solunum sesi

ronove : lat. * renovare (yenilemek), ronove (Avrupa folklorundaki periler kralı Oberon isminin bir anagramı (harflerinin yer değiştirmiş hali) * Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji ile ilgili olan ve 72 cini tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, insanlara retorik (hitabet) ve yabancı diller öğreten, bilgi veren, dostluklar kazandıran ve yardımcı ruhlar (tanıdıklar) sağlayan, yirmi yedi lejyonu komuta eden 27. cin

root : ing. * root (kök, bitkinin kökü; temel, kaynak, köken) * bitkinin toprağa tutunmasını ve su ile mineralleri almasını sağlayan yeraltı organı; mecazen bir şeyin temelini, kaynağını veya kökeni

rootstock : ing. * root (kök) + stock (gövde, anaç, temel) * özellikle bitki yetiştiriciliğinde, üzerine başka bir bitkinin göz veya kaleminin aşılandığı, kök sistemini ve ana gövdenin alt bölümünü oluşturan bitki, anaç, kök anaç

ropdöşambr : fra. * robe (giysi, elbise) + de (iyelik bağlacı) + chambre (oda, yatak odası) * ev içinde, özellikle yatak odasında giyilmek üzere tasarlanmış, dışarıya çıkmak için kullanılmayan, rahatlık ve mahremiyet amacı taşıyan hafif sabahlık veya ev giysisin

ropinirole : lat. * rapid-onset (hızlı etki başlangıcı) + in (kimyasal madde eki) +ol (hidroksil, alkol grubu OH) * Parkinson hastalığında dopamin eksikliğine bağlı motor semptomları (titreme, kas sertliği, hareket yavaşlığı) azaltmak ve ayrıca huzursuz bacak sendromu gibi dopaminerjik sistem bozukluklarında semptom kontrolü sağlamak amacıyla dopamin reseptörlerini uyararak etki gösteren ilacın etken maddesi (C16H24N2O)

ropivakain : lat. * rapid-onset (hızlı etki başlangıcı) + ivakain (kokain eki) (kuka (koka bitkisi) + ine (kimyasal bileşik eki) ) * sinir hücrelerindeki voltaj kapılı sodyum kanallarını bloke ederek ağrı iletimini geçici olarak durduran, özellikle epidural anestezi ve cerrahi girişimlerde kullanılan uzun etkili lokal anestezik etken madde (C17H26N2O)

roro : ing. * roll on roll off (bindir indir) (roll (yuvarlan) + on (üstüne) + roll (yuvarlan) + off (dışarı) ) * tekerlekli araçların (tır, kamyon, otomobil, treyler) özel gemilere kendi tekerlekleri üzerinde binip, varış noktasında yine sürerek çıkması esasına dayanan bir deniz taşımacılığı yöntemi

rorschach testi : alm. * rorschach (İsviçreli psikiyatrist Hermann Rorschach’ın soyadından) + testa, testum, testus (kap, çömlek, hazne, kalıp, el kabı; test, deneme, sınav, tecrübe) (lat.) + i (iyelik eki) (tür.) * bireylerin mürekkep lekesi biçimindeki soyut görsellere verdikleri yorumlar üzerinden bilinçdışı düşünce süreçlerini, algı eğilimlerini ve kişilik örgütlenmesini analiz etmeye yönelik projektif psikolojik değerlendirme yöntemi

rosa : lat. * rosa (gül; gül rengi, pembe ton) * Rosaceae (gülgiller) familyasına ait, genellikle dikenli gövdeye sahip, hoş kokulu ve çok katmanlı çiçek yapılarıyla bilinen, kültürel olarak süs bitkisi, parfümeri hammaddesi ve sembolik anlamlar (sevgi, güzellik, geçicilik) taşıyan çiçekli bitki cinsi

rosaceae : lat. * rosa (gül; gül rengi, pembe ton) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * Rosales (gül çiçekliler) takımına bağlı, ağaç, çalı, çalıcık ve otsu bitkileri içeren; gül, elma, armut, kiraz, erik, şeftali, kayısı, çilek, böğürtlen ve ahududu gibi çok sayıda ekonomik ve süs bitkisini kapsayan, dünya genelinde yayılış gösteren bitki familyası, gülgiller

rosaecarpa : lat., gre. * rosa (gül; gül rengi, pembe ton) (lat.) + karpos (meyve ) (gre.), carpa (meyve) (lat.) * Rosaceae (gülgiller) familyasına ait türlerde görülen ve genellikle etli veya belirgin meyve yapısına sahip türleri

roseau : fra. * roseau (kamış; saz, ince ve uzun su kenarı bitkisi) * Dominika’nın başkenti

rosenmüller çukuru : alm., tür. * rosenmüller (Alman anatomist Johann Christian Rosenmüller’in soyadından) (alm.) + çukur (boşluk, oyuk, girinti) + u (iyelik eki) (tür.) * nazofarinkste (burun boşluğunun genizle birleştiği bölgede) östaki borusu açıklığının arka yanında yer alan, lenfoid doku içerebilen ve özellikle klinik olarak tümörlerin erken yayılımı açısından önemli kabul edilen anatomik girinti

roseoliform : lat. * rosea (gül; pembe döküntü, gül rengi; kırmızı) + alis (ile ilgili, -a ait) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) * klinik dermatolojide gül hastalığına benzer şekilde gövdede yaygın, pembe-kırmızı renkli, küçük ve makülopapüler döküntü dağılımı gösteren deri görünümü

rosicrucian : lat. * rosea (gül; pembe döküntü, gül rengi; kırmızı) + crux, cruc (artı işaret, haç, çapraz, çarmıh) + ianus (ile ilgili, -a ait) * 17. yüzyılda ortaya çıkan, gül ve haç sembolünü mistik bilgi, ezoterik öğreti ve ruhsal dönüşüm idealiyle birleştiren, Rosicrucianism geleneğine bağlı ezoterik öğreti ve kardeşlik hareketine mensup kişi

rosiglitazon : lat. * ros (ön ek) + glitazon (Tiyazolidindion (thiazolidinedione) türev eki) (gli (glukoz metabolizması ve glikozid yapılarla ilişkili ilaç sınıfı eki) + sone (kortikosteroid belirten son ek) ) * tip 2 diyabette insülin duyarlılığını artırarak kas ve yağ dokusunda glukoz alımını yükselten ve karaciğerde glukoz üretimini azaltan tiazolidindion sınıfı oral antidiyabetik etken madde (C18H19N3O3S)

rostellat : lat. * rostrum (gaga, çıkıntı, sivri uç) + ellum (küçültme eki) + atus (sıfat yapım eki) * gaga şeklinde küçük bir uzantıya (rostellum) sahip, ucu gaga gibi sonlanan

rostellum : lat. * rostrum (gaga, çıkıntı, sivri uç) + ellum (küçültme eki) * özellikle botanikte orkide çiçeğinde erkek ve dişi üreme yapılarını kısmen ayıran, polen transferini düzenleyen ince zar veya çıkıntı; zoolojide ise bazı parazit solucanların baş kısmında tutunmaya yarayan küçük kanca benzeri yapı olarak görülen anatomik çıkıntı

rosto : lat., por. * assare (kavurmak, ateşte pişirmek), assum (kavrulmuş, ateşte pişirilmiş) (lat.); rôt (kavrulmuş, ateşte pişirilmiş) + o (isim yapım eki) (por.); rostir (fra.); roast (ing.) * Portekiz ve Brezilya mutfağında genellikle büyük et parçalarının fırınlanarak veya ağır ateşte uzun süre pişirilmesiyle hazırlanan, dilimlenerek servis edilen kızartma et yemeği

rostral : lat. * rostrum (gaga, çıkıntı, sivri uç) + alis (ile ilgili, -a ait) * gagasal, çıkıntısal; öne, ön uca veya çıkıntı benzeri yapıya doğru olan; anatomi ve nörolojide başın ön kısmına, burun veya alın yönüne doğru olan yönelimi; zoolojide gagaya yakın bölge ile ilgili

rostrat : lat. * rostrum (gaga, çıkıntı, sivri uç) + atus (sıfat yapım eki) * gagalı, kavisli, kancalı, gaga benzeri burunlu

rostrum : lat. * rostrum (gaga, çıkıntı, sivri uç) * hayvanlarda ağızdan uzanan gagamsı yapı veya çıkıntı; mimaride ve tarihsel kullanımda konuşmacı kürsüsü; denizcilikte gemi pruvasındaki sivri saldırı/çarpma uzantısı

rosuvastatin : lat. * ros (ön ek) + uva (bağlaç) + histanai (durmak, durdurmak, yerleştirmek), statin (kolesterol sentezinde HMG-CoA redüktaz inhibitörleri için kullanılan son ek; durdurucu, inhibitör; karaciğerde kolesterol üretiminde rol oynayan enzim olan HMG-CoA redüktazı inhibe eden ilaç sınıfı) (statos, stasis (durdurma, durma, sabit kalma, sabit durma, stabil olma, ayakta durma, durgunluk) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) ) * karaciğerde kolesterol sentezinde görevli HMG-CoA redüktaz enzimini inhibe ederek LDL kolesterolü düşüren, hiperlipidemi tedavisinde ve kardiyovasküler risk azaltımında kullanılan statin grubu ilaç etken maddesi (C22H28FN3O6S)

roş haşana : ibr. * roş (baş, kafa, tepe, uç) + haşana (yıl, sene) * yılbaşı, Yahudi takviminde yeni yıl, tövbe ve dualarla kutlanan kutsal günler dizisi

rot : lat. * rotare (döndürmek, dönmek, çevirme hareketi yapmak) (rota (tekerlek, çark, halka, çember, makara, yuvarlak yapı, dönen şey; dönme, dönüş, döngü) + are (fiil mastar eki) ) * otomotivde tekerleğin dönme eksenine göre geometrik doğruluğunu, dönme sırasında salınım veya eksen kaçıklığı olup olmadığını ifade eden, özellikle “rot balans” bağlamında tekerleğin dönme dengesini ve yol tutuş stabilitesini etkileyen mekanik dönme sapması

rot balans : lat. * rotare (döndürmek, dönmek, çevirme hareketi yapmak) (rota (tekerlek, çark, halka, çember, makara, yuvarlak yapı, dönen şey; dönme, dönüş, döngü) + are (fiil mastar eki) ) + bilanx (denge, ağırlıkların eşitlenmesi) (bi (iki, ikili, çift) + lanx (ölçek tavası) ) * araç tekerleklerinde dönme eksenine göre ağırlık dağılımındaki dengesizlikleri gidermek amacıyla yapılan, titreşimi azaltıp yol tutuşunu ve sürüş stabilitesini artıran dengeleme işlemi

rota : lat. * rotare (döndürmek, dönmek, çevirme hareketi yapmak) (rota (tekerlek, çark, halka, çember, makara, yuvarlak yapı, dönen şey; dönme, dönüş, döngü) + are (fiil mastar eki) ) (lat.); route (yol, güzergah) (fra.) * bir aracın, geminin veya uçağın A noktasından B noktasına giderken izlediği önceden belirlenmiş yol, güzergah veya seyir hattı

rotaksan : lat. * rotare (döndürmek, dönmek, çevirme hareketi yapmak), rota (tekerlek, çark, halka, çember, makara, yuvarlak yapı, dönen şey; dönme, dönüş, döngü) + axis (eksen, mil, dingil, aks) + ens, ent (sıfat yapım eki) * özellikle kimyada, bir halka biçimli molekülün doğrusal bir moleküler eksen üzerinde hareket edebilecek şekilde mekanik olarak birbirine kenetlendiği, kovalent bağla bağlı olmaksızın oluşturulan moleküler yapı

rotamer : lat. * rotare (döndürmek, dönmek, çevirme hareketi yapmak) (rota (tekerlek, çark, halka, çember, makara, yuvarlak yapı, dönen şey; dönme, dönüş, döngü) + are (fiil mastar eki) ) (lat.) + meros (parça, bölüm, kısım, birim) (gre.) * bir molekülde tek bağ etrafında dönme sonucu oluşan ve oda sıcaklığında birbirine dönüşebilen farklı konformasyonel izomerlerinden (stereoizomerlerden) her biri;

rotasyon : lat. * rotare (döndürmek, dönmek, çevirme hareketi yapmak) (rota (tekerlek, çark, halka, çember, makara, yuvarlak yapı, dönen şey; dönme, dönüş, döngü) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * dönme, çevirme hareketi; bir cismin sabit bir eksen etrafında dönme hareketini, ayrıca tıp ve iş organizasyonunda görev veya pozisyonların belirli aralıklarla değiştirilmesi

rotasyonel : lat. * rotare (döndürmek, dönmek, çevirme hareketi yapmak) (rota (tekerlek, çark, halka, çember, makara, yuvarlak yapı, dönen şey; dönme, dönüş, döngü) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) + alis (ile ilgili, -a ait) * bir cismin eksen etrafında dönme hareketiyle ilişkili olan (kuvvet, hareket veya özellik), rotasyon le ilgili

rotasyoner : lat. * rotare (döndürmek, dönmek, çevirme hareketi yapmak) (rota (tekerlek, çark, halka, çember, makara, yuvarlak yapı, dönen şey; dönme, dönüş, döngü) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) + aris (ile ilgili, -a ait) * bir cismin eksen etrafında dönme hareketiyle ilişkili olan (kuvvet, hareket veya özellik), rotasyon le ilgili olan

rotatif : lat. * rotatus (dönmüş, döndürülmüş, çevrilmiş) (rotare (döndürmek, dönmek, çevirme hareketi yapmak) (rota (tekerlek, çark, halka, çember, makara, yuvarlak yapı, dönen şey; dönme, dönüş, döngü) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, -a ait) (lat.); rotatif (fra.) * eksen etrafında dönerek çalışan, sürekli döner hareketle işleyen veya çalışma prensibi dönmeye dayanan (mekanizma ve sistem)

rotatör : lat. * rotatus (dönmüş, döndürülmüş, çevrilmiş) (rotare (döndürmek, dönmek, çevirme hareketi yapmak) (rota (tekerlek, çark, halka, çember, makara, yuvarlak yapı, dönen şey; dönme, dönüş, döngü) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + or (-cı, yapan, eden eki) * döndürücü, çevirici; biyomekanik ve tıpta bir yapıyı kendi ekseni etrafında döndürmeye yarayan kas, mekanik parça veya cihaz; omuz ekleminde kola içe/dışa rotasyon hareketi yaptıran kas grupları

rotatuvar : lat. * rotatus (dönmüş, döndürülmüş, çevrilmiş) (rotare (döndürmek, dönmek, çevirme hareketi yapmak) (rota (tekerlek, çark, halka, çember, makara, yuvarlak yapı, dönen şey; dönme, dönüş, döngü) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + orium (isim yapım, yer, durum ve araç eki) (or (-cı, yapan, eden eki) + ium (isim yapım eki) ) * bir yapının eksen etrafında dönmesine izin veren veya bu dönme hareketini kolaylaştıran anatomik veya mekanik alan/eklem düzeni; rotasyon hareketiyle ilişkili (yapı veya bölge)

rotavirüs : lat. * rotare (döndürmek, dönmek, çevirme hareketi yapmak), rota (tekerlek, çark, halka, çember, makara, yuvarlak yapı, dönen şey; dönme, dönüş, döngü) + virus (virüs, zehir, toksin, zararlı sıvı, bulaşıcı etken) * mikroskop altında tekerleğe benzer simetrik yapısı nedeniyle bu adı alan, özellikle bebek ve küçük çocuklarda şiddetli ishal ve kusmaya yol açan, bağırsak epiteline yerleşerek akut gastroenterit oluşturan RNA virüsü (Reoviridae ailesi)

rotil : lat. * rotare (döndürmek, dönmek, çevirme hareketi yapmak), rotulus (rota (tekerlek, çark, halka, çember, makara, yuvarlak yapı, dönen şey; dönme, dönüş, döngü) + ulus (küçültme eki) ) (lat.); rotule (dizkapağı) (fra.) * otomotivde süspansiyon ve direksiyon sistemlerinde bulunan, tekerlek ile süspansiyon elemanları arasında çok yönlü hareketi sağlayan ve açısal esneme ile yönlendirme hareketlerini ileten küresel mafsal tipi bağlantı parçası

roton : lat. * rota (tekerlek, çark, halka, çember, makara, yuvarlak yapı, dönen şey; dönme, dönüş, döngü) + on (parçacık/tanecik eki) * kuantum sıvılarında, özellikle süperakışkan helyumda, parçacıkların uyarılmış durumlarından biri olan ve enerji-momentum ilişkisinde belirli bir minimumla karakterize edilen kuaziparçacık

rotor : lat. * rotare (döndürmek, dönmek, çevirme hareketi yapmak) + or (-cı, yapan, eden eki) * elektrik motoru, jeneratör veya türbin gibi sistemlerde stator içinde eksen etrafında dönen ve manyetik alan etkileşimiyle mekanik veya elektriksel enerji dönüşümünü sağlayan döner parça

rotor sendromu : lat., gre. * rotare (döndürmek, dönmek, çevirme hareketi yapmak) + or (-cı, yapan, eden eki) (lat.) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * genetik bir bilirubin metabolizma bozukluğu sonucu karaciğerde konjuge bilirubinin geri alım ve depolanma süreçlerindeki aksaklık nedeniyle tekrarlayan sarılık ataklarıyla seyreden, genellikle iyi huylu ve kronik seyirli herediter karaciğer pigmentasyon bozukluğu

roupala : lat. * Roupal + a (ile ilgili, -a ait) * Proteaceae familyasına ait, Güney Amerika’nın tropikal bölgelerinde yetişen, genellikle ağaç veya çalı formunda bulunan ve ekolojik olarak yağmur ormanı ekosistemlerinde yer alan bitki grubu

router : ing. * router (yönlendirici) (rout (yol, güzergah, yön) + er (yapan, eden eki) * bilgisayar ağlarında veri paketlerini farklı ağlar arasında en uygun yönlendirme yolunu seçerek ileten, internet trafiğini dağıtan ve ağlar arası bağlantıyı sağlayan donanım veya yazılım cihazı, ağ yönlendiricisi

roux staz sendromu : fra. * roux (Fransız cerrah César Roux’nun soyadından) (fra.) + stasis (durma, duruş, durum, sabitlik) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * mide veya ince bağırsak cerrahisi sonrası oluşturulan Roux-en-Y anastomozunda bağırsak içeriğinin ilerlemesinin yavaşlamasıyla gelişen, bulantı, kusma, karın ağrısı ve dolgunluk hissiyle seyreden fonksiyonel gastrointestinal motilite bozukluğu

rovelver : lat. * re (yeniden, tekrar, geri) + volvere (yuvarlamak, dürmek, sarmak, rulo yapmak, döndürmek, çevirmek) * mermilerin namlu arkasındaki dönen bir silindir (tambur) içinde bulunduğu ateşli silah türü, altıpatlar, toplu tabanca

roxadustat : lat. * rox (ön ek) + adu (ara bağlayıcı hece, fonetik yapı unsuru) + stat (baskılamak, inhibe etmek; farmakolojik etki kökü) * hipoksi indüklenebilir faktör (HIF) prolin hidroksilaz enzimlerini inhibe ederek eritropoietin üretimini artıran ve kronik böbrek hastalığına bağlı aneminin tedavisinde kullanılan oral etkili ilacın etken maddesi (C19H16N2O5)

royal : lat. * regalis (krala ait, krallıkla ilgili) (rex (kral, hükümdar, padişah) + alis (ile ilgili, -a ait) ) (lat.); royal (roi (kral) + al (ile ilgili, -a ait) (fra.) ) * krala, krallığa veya monarşik otoriteye ait olan; görkem, ayrıcalık ve yüksek statüyle ilişkili olan

roza : lat. * rosa (gül; Rosaceae familyasına ait çiçekli bitki) * gül bitkisini veya gül çiçeğini ifade eden isim

rozase : lat. * rosa (gül; gül rengi, pembe ton) + ceaus, ceus (ile ilgili, -a ait, gibi, benzer) * tıpta ve dermatolojide gül renginde, pembe-kırmızı tonlarda olan veya bu renge benzeyen görünüm

rozasea : lat. * Rosaceae (rosa (gül; gül rengi, pembe ton) + ceaus, ceae, ceus (ile ilgili, -a ait, gibi, benzer) ) * yüz bölgesinde kızarıklık, sivilce benzeri döküntüler, genişlemiş kan damarları, papül ve püstüllerle seyreden kronik inflamatuvar deri hastalığı, rosacea

rozbif : ing. * roast (kızartmak, kavurmak, fırında pişirmek) + beef (sığır eti) * sığır etinin genellikle büyük parça hâlinde fırında kızartılarak pişirilmesiyle hazırlanan, dilimlenerek servis edilen et yemeği

roze : lat., fra. * rosatus (gül rengine bürünmüş, kırmızılaşmış, pembeleşmiş) (rosare (gül rengine bürünmek, kırmızılaşmak, pembeleşmek) (rosa (gül; gül rengi, pembe ton) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); rosé (fra.) * gül renginde olan, pembe

roze şarap : lat., fra., ara. * rosatus (gül rengine bürünmüş, kırmızılaşmış, pembeleşmiş) (rosare (gül rengine bürünmek, kırmızılaşmak, pembeleşmek) (rosa (gül; gül rengi, pembe ton) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); rosé (fra.) + şaraba, şariba (içmek), şarab (içecek, içki) (ara.) * kırmızı üzüm kabuklarının kısa süreli temasıyla açık pembe ile somon rengi arasında tonlar kazanan, beyaz ve kırmızı şarap üretim tekniklerinin arasında yer alan fermantasyon yöntemiyle elde edilen şarap (mayalanmış üzüm) türü

rozet : lat. * rosa (gül; gül rengi, pembe ton) + ettus, etta (küçültme eki) (lat.); rosette (fra.) * genellikle kumaş, metal, plastik veya kumaştan yapılan, gül şeklinde katlanmış veya stilize edilmiş formda olan, bir kurumu, amacı, düşünceyi veya üyeliği temsil etmek amacıyla yakaya takılan, aidiyet duygusunu güçlendiren, kurumsal kimliği yansıtan veya farkındalık yaratmak (otizm vb.) için kullanılan küçük süs, nişan veya simgesel aksesuar

roziglitazon : lat. * ros (ön ek) + glitazon (Tiyazolidindion (thiazolidinedione) türev eki) (gli (glukoz metabolizması ve glikozid yapılarla ilişkili ilaç sınıfı eki) + sone (kortikosteroid belirten son ek) ) * tip 2 diyabette insülin duyarlılığını artırarak kas ve yağ dokusunda glukoz alımını yükselten ve karaciğerde glukoz üretimini azaltan tiazolidindion sınıfı oral antidiyabetik etken madde (C18H19N3O3S)

röfle : lat., fra. * re (tekrar, yeniden, karşı, geri) + flectus, flexus (eğilmiş, bükülmüş, çevrilmiş, döndürülmüş, kıvrılmış) (flectere (eğmek, bükmek, çevirmek, döndürmek, esnetmek, kıvırmak, kasmak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); reflet (fra.) * saçta belirli tutamların ana renkten daha açık tonlarla boyanmasıyla ışık ve derinlik etkisi oluşturulan, saçın doğal görünümünü canlandırmaya ve çok tonlu bir renk geçişi sağlamaya yönelik kuaförlük uygulaması, ışık yansıması benzeri uygulama

rögar : fra. * regard (bakış) (re (yeniden, tekrar, geri) + garder (korumak, gözetmek, sakınmak), garde (koruma, gözetme, sakınma) * bakış, açıklık, menhol; yeraltına bakılan kapaklı delik; şehir altyapısında kanalizasyon veya yağmur suyu hatlarına erişim sağlamak amacıyla yol veya kaldırım üzerinde bulunan, bakım ve kontrol için açılan kapaklı yeraltı giriş boşluğu ve gözlem deliği, menhol

rölaksan : lat. * re (yeniden, tekrar, geri) + laxare (gevşetmek, yumuşatmak, serbest bırakmak, salmak), laxus (gevşek, yumuşak) + ens, ent (-cı, yapan, eden eki) * kasları veya başka dokuları gevşeten, gerginliği azaltan (madde veya ilaç)

rölans : lat. * relancea (tekrar atma, tekrar fırlatma) (re (yeniden, tekrar, geri) + lancare (atmak, fırlatmak, savurmak) + ea (isim yapım eki) ) (lat.); relance (fra.) * pokerde agresif bahis artışı yerine oyunun temposunu düşürmeye yönelik daha temkinli oynama, pasif kalma veya küçük bahislerle potu kontrol altında tutarak eli daha düşük riskle sürdürme stratejisini ve bunu ifade eden söz

rölanti : lat., fra. * relentus (re (yeniden, tekrar, geri) + lentire (yavaşlatmak, ağırlaştırmak) (lentus (yavaş, ağır, esnek; hareketi ağır olan) + ire (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) (lat.); ralenti (fra.) * tavaşlamış, ağırlaşmış; motorlu araçlarda gaz verilmediğinde motorun çalışmaya devam ettiği düşük ve sabit devir durumu, yani motorun yük altında olmadan kendi kendine çalıştığı minimum çalışma hızı

rölaps : lat., ing. * re (yeniden, tekrar, geri) + labi (kaymak, düşmek, geriye gitmek), lapsus, lapsio (kayma, düşme, geriye gitme, hata) (lat.); relapse (ing.) * bir hastalığın, özellikle kronik veya bağımlılık ilişkili durumların, iyileşme veya gerileme döneminden sonra yeniden ortaya çıkmasını; tıbbi ve psikiyatrik bağlamda semptomların tekrar aktif hale gelmesi, nüks, nüksetme

rölasyon : lat. * relatio (ilişki, ilinti, bağ, münasebet, alaka) (re (yeniden, tekrar, geri) + latus (getirilmiş, taşınmış, götürülmüş, yüklenmiş) (“ferre” (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) fiilinin düzensiz geçiş zaman hali) + tio (isim yapım eki) ) (lat.); relation (fra.) * ilişki, ilgi, alaka, bağ, bağlantı; iki veya daha fazla şey arasında kurulan bağ, ilişki, bağlantı veya karşılıklı etkileşim durumu; matematikte ise iki küme veya değişken arasında tanımlanan eşleştirme veya bağıntı yapısı

rölatif : lat. * relativus (göreli, göreceli, göreleli, bir şeye bağlı, ilişkili) (re (yeniden, tekrar, geri) + latus (getirilmiş, taşınmış, götürülmüş, yüklenmiş) (“ferre” (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) fiilinin düzensiz geçiş zaman hali) + tio (isim yapım eki) + ivus (ile ilgili, -a ait) ) (lat.); relatif (fra.) * mutlak değil, başka bir ölçüt, durum veya referans noktasına bağlı olarak değişen veya onunla karşılaştırılarak anlam kazanan, göreceli, göreleli

rölativist : lat. * relativus (göreli, göreceli, göreleli, bir şeye bağlı, ilişkili) (re (yeniden, tekrar, geri) + latus (getirilmiş, taşınmış, götürülmüş, yüklenmiş) (“ferre” (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) fiilinin düzensiz geçiş zaman hali) + tio (isim yapım eki) + ivus (ile ilgili, -a ait) ) + ista (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) (lat.); relativiste (fra.) * felsefe ve bilim kuramında doğruluk, bilgi veya değerlerin mutlak değil, bağlama, bakış açısına veya referans sistemine göre değiştiğini savunan düşünce akımını benimseyen kişi

rölativistik : lat. * relativus (göreli, göreceli, göreleli, bir şeye bağlı, ilişkili) (re (yeniden, tekrar, geri) + latus (getirilmiş, taşınmış, götürülmüş, yüklenmiş) (“ferre” (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) fiilinin düzensiz geçiş zaman hali) + tio (isim yapım eki) + ivus (ile ilgili, -a ait) ) + ista (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) + icus (ile ilgili, -a ait) (lat.); relativistique (fra.) * görelilik kuramıyla veya görelilik etkilerinin belirgin olduğu fiziksel olaylarla ilgili; özellikle ışık hızına yaklaşan hızlarda klasik fiziğin yetersiz kaldığı durumları ifade eden, görelilikle ilgili

rölativite : lat. * relativus (göreli, göreceli, göreleli, bir şeye bağlı, ilişkili) (re (yeniden, tekrar, geri) + latus (getirilmiş, taşınmış, götürülmüş, yüklenmiş) (“ferre” (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) fiilinin düzensiz geçiş zaman hali) + tio (isim yapım eki) + ivus (ile ilgili, -a ait) ) + itas (isim yapım eki) (lat.); relativité (fra.) * zaman, mekan, hareket gibi kavramların nicelliklerinin mutlak değil, gözlemciye ve referans sistemine bağlı olarak değiştiğini ifade eden görelilik ilkesi, görecelik, görelelik

rölativizm : lat. * relativus (göreli, göreceli, göreleli, bir şeye bağlı, ilişkili) (re (yeniden, tekrar, geri) + latus (getirilmiş, taşınmış, götürülmüş, yüklenmiş) (“ferre” (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) fiilinin düzensiz geçiş zaman hali) + tio (isim yapım eki) + ivus (ile ilgili, -a ait) ) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (lat.); relativisme (fra.) * gerçeklik (hakikat), bilgi, ahlaki değerler veya yargıların mutlak olmayıp kültüre, zamana, bireye veya bağlama göre değiştiğini savunan düşünce akımı

röle : lat., fra. * relaxatus (re (yeniden, tekrar, geri) + laxare (gevşetmek, yumuşatmak, serbest bırakmak, salmak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); relais (aktarma, değiştirme) (re (yeniden, tekrar, geri) + laisser (bırakmak, terketmek) ) (fra.) * elektrik devrelerinde düşük güçlü bir sinyalle daha yüksek güçlü bir devreyi açıp kapatmaya yarayan, elektromanyetik prensiple çalışan anahtarlama elemanını; ayrıca telekomünikasyon ve otomasyon sistemlerinde sinyali alıp yeniden ileterek güçlendiren ara aktarıcı cihaz

rölik : lat. * relicta, relictus (terk edilmiş, geride bırakılmış) (relinquere (terk etmek, geride bırakmak) (re (yeniden, tekrar, geri) + linquere (bırakmak, terk etmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ), reliquiae (artıklar, geriye kalanlar, kalıntılar) * geçmiş dönemlerden günümüze kalmış, eski yayılış alanının yalnızca küçük bir bölümünde varlığını sürdüren canlı veya kalıntı durumundaki oluşum, kalıntı, artık; dinsel veya kültürel bağlamda kutsal kişilerden veya önemli olaylardan geriye kalan, saklanan, saygı gösterilen, muhafaza edilen nesneler veya parçalar (kutsal addedilen kişilerin organları, kemikleri, eşyaları gibi)

rölöve : lat., fra. * relevatus (kaldırılmış, yükseltilmiş) (re (yeniden, tekrar, geri) + levatus (levare (yukarı kaldırmak, yükseltmek, hafifletmek, yükünü azaltmak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat); relevé (kaldırılmış, yükseltilmiş) (fra.) * mevcut bir yapının veya alanın ölçülerinin yerinde alınması, durumunun belgelenmesi, plan, kesit, görünüş çizimlerinin yapılması işlemi

rölyef : lat. * relevatus (kaldırılmış, yükseltilmiş) (re (yeniden, tekrar, geri) + levatus (levare (yukarı kaldırmak, yükseltmek, hafifletmek, yükünü azaltmak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ), levis (hafif, ağır olmayan; ağırlığı az, yükü düşük olan) * bir yüzeyde kabartı, yükselti veya çıkıntı şeklinde oluşan biçim; sıkıntı veya baskının hafiflemesi, rahatlama durumu

römork : fra. * remorquer (çekmek, araçla çekmek, yedekte çekmek, yedeklemek) + eur (-cı, yapan, eden eki) * motorlu bir araç tarafından çekilerek taşınan, yük, ekipman veya malzeme taşıma amacıyla kullanılan tekerlekli ek taşıma aracı; enizde veya karada başka bir vasıta tarafından çekilen motorsuz taşıt

römorkör : fra. * remorquer (çekmek, araçla çekmek, yedekte çekmek, yedeklemek) + eur (-cı, yapan, eden eki) * motorlu bir araç tarafından çekilerek taşınan, yük, ekipman veya malzeme taşıma amacıyla kullanılan tekerlekli ek taşıma aracı; enizde veya karada başka bir vasıta tarafından çekilen motorsuz taşıt

rönesans : lat., fra. * re (yeniden, tekrar, geri) + nasci (doğmak, oluşmak, meydana gelmek) + entia (isim yapım ve durum eki) (lat.); renaissance (fra.) * yeniden doğuş; Orta Çağ sonrası Avrupa’da Antik Yunan ve Roma’nın sanat, bilim ve düşünce mirasına dönüşle birlikte kültür, sanat ve bilim alanlarında yeniden doğuş ve canlanma dönemi

röntgen : alm. * Röntgen (Alman fizikçi Wilhelm Conrad Röntgen’in soyadından) * vücudun veya nesnelerin iç yapısını görünür kılmak için, maddelerin içinden geçebilen elektromanyetik dalga türü olan X ışınlarıyla görüntüleme yapma yöntemini ve bu yöntemle elde edilen görüntü

röntgenyum : alm., lat. * Röntgen (Alman fizikçi Wilhelm Conrad Röntgen’in soyadından) (alm.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) * atom numarası 111, sembolü Rg olan, yapay olarak üretilen, çok kararsız ve kısa ömürlü bir geçiş metali olan, adı X ışınlarını keşfeden Wilhelm Röntgen’e atfen verilen kimyasal element

röper : lat., fra. * reperire (bulmak, yeniden bulmak) (re (yeniden, tekrar, geri) + parere (ortaya çıkarmak, doğurmak, üretmek, yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, ürermek, öne getirmek, başarmak; görünmek, belirmek, ortaya çıkmak) ) (lat.); repère (nirengi noktası, referans noktası, işaret) (fra.) * haritacılık, inşaat ve mimarlıkta ölçüm ve konum belirlemek için kullanılan sabit referans noktası veya işaret taşı; bir arazide veya yapıda diğer tüm ölçümlerin buna göre yapıldığı temel kontrol noktası

röperli kroki : fra. * repère (nirengi noktası, referans noktası, işaret) (fra.) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) (tür.) + croquis (taslak çizim, hızlı eskiz) (fra.) * arazi veya yapının sabit röper noktalarına (referans ölçüm işaretlerine) bağlanarak çizilen, konum, mesafe ve yönlerin bu sabit noktalara göre belirlendiği ölçeksiz veya yarı ölçekli yer gösterim çizimi

röportaj : lat., fra. * re (yeniden, tekrar, geri) + portare (taşımak, götürmek) + agium (isim yapım eki) (lat.); reportage (fra.) * bir kişiyle belirli bir konu hakkında bilgi almak amacıyla yapılan soru-cevap şeklindeki görüşme ve elde edilen bilgilerin yazılı, sesli veya görsel olarak aktarılması süreci

röportör : lat., fra. * re (yeniden, tekrar, geri) + portare (taşımak, götürmek) + or (-cı, yapan, eden eki) (lat.); reporteur (fra.) * haber toplamak amacıyla insanlarla görüşme yapan, sorular sorarak bilgiyi kaydeden ve bunu medya için aktaran gazeteci veya görüşmeci kişi, röportaj yapa kişi, muhabir

röpriz : lat., fra. * re (yeniden, tekrar, geri) + prehendere (almak, kavramak, yakalamak, tutmak, ele geçirmek, edinmek) (lat.); reprise (alınmış; alma) ) * müzikte bir bölümün veya eserin tekrar edilmesi; tiyatroda, sahne sanatlarında ve günlük kullanımda bir hareketin, sözün veya performansın yeniden yapılması veya tekrar gösterilmesi; baştan alma, tekrar etme

röprodüksiyon : lat., fra. * re (yeniden, tekrar, geri) + pro, pros (ilk, birinci, baş, ön, önde, önce, öncel, öncül, ileri, ileride, öne doğru, için, lehine, içinde, gerektikçe) + ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak) + tio (isim yapım eki) (lat.); reproduction (fra.) * tekrar üretim, yeniden üretim; bir eserin, görüntünün, sesin veya yapının aslına sadık kalarak yeniden üretilmesi; özellikle sanat eserlerinin, fotoğrafların veya teknik belgelerin kopyalanarak çoğaltılması

röprodüktör : lat., fra. * re (yeniden, tekrar, geri) + productor (pro, pros (ilk, birinci, baş, ön, önde, önce, öncel, öncül, ileri, ileride, öne doğru, için, lehine, içinde, gerektikçe) + ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak), ductus (yönlendirilmiş, liderlik edilmiş, sürülmüş, yol gösterilmiş, götürülmüş, tutulmuş, kapılmış) + or (-cı, yapan, eden eki) (lat.); reproducteur (fra.) * sanat, medya ve teknik üretim alanlarında bir eseri, görüntüyü, sesi veya yapıyı aslına uygun şekilde yeniden üreten, çoğaltan veya yeniden üretim sürecini yöneten kişi

rötar : lat. * re (yeniden, tekrar, geri) + tardus (geç, yavaş; zaman bakımından geri kalmış) (lat.); retard (fra.) * bir işin, olayın veya sürecin planlanan zamana göre gecikmesi, geride kalması veya beklenenden daha yavaş ilerlemesi durumu, gecikme

rötuş : lat., ita. * re (yeniden, tekrar, geri) + toccare (dokunmak, temas etmek, değmek; vurmak, darbelemek, sertçe değmek), toccata (dokunma, dokunuş, temas, değme) (lat.); retouche (fra.) * yeniden dokunuş, düzeltme; bir resim, fotoğraf veya nesne üzerinde küçük düzeltmeler yapma, kusurları giderme veya görünümü iyileştirmek amacıyla yapılan ince müdahale işlemi

rövanş : lat. * re (geri, tekrar, yeniden) + vindicare (iddia etmek, dava etmek, hakkını aramak, intikam almak, öç almak), vindicat (iddia, intikam, öç) * bir önceki karşılaşmada yenilmiş olanın aynı rakiple oynadığı ikinci oyun

rövaşata : lat., ing. * reversus (re (geri, tekrar, yeniden) + versus (dönmüş, çevrilmiş, yönelmiş; dönüştürme, düzenleme, düzen) (vertere (dönmek, çevirmek, döndürmek, yönelmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.) + shot (vuruş) (ing.) * futbolda oyuncunun sırtı kaleye dönükken havaya sıçrayıp geriye doğru dönerek yaptığı topa ters vuruş hareketi

r-parite : lat. * R (r) + paritas (eşitlik, eşit olma, denklik) * parçacık fiziğinde, özellikle süpersimetrik modellerde kullanılan, parçacıkların madde parçacığı veya süpersimetrik eş parçacık olmasına göre farklı değerler almasını sağlayan ayrık bir kuantum sayısı (Standart Model parçacıkları için genellikle +1, süpersimetrik parçacıklar için −1 olarak tanımlanır ve korunumu, en hafif süpersimetrik parçacığın kararlı olmasını ve belirli bozunma kanallarının yasaklanmasını sağlayabilir.)

RPM : lat., ing. * revolutio (bir eksen etrafında tam dönüş hareketi, dönme, dönüş, çevrim) (re (yeniden, tekrar, geri) + volvere (yuvarlamak, dürmek, sarmak, rulo yapmak, döndürmek, çevirmek) + tio (isim yapım eki) ) + per (başına, beher) + minute (dakika) * dakikadaki devir sayısı; bir dönen cismin (motor, mil, tekerlek vb.) bir dakika içinde yaptığı tam tur sayısını ifade eden dönme hızı ölçü birimi

r-proses : lat. * rapidus (hızlı, çabuk, süratli, aceleci) + processus (süreç, ilerleyiş, seyir) * nükleer astrofizikte, çok kısa zaman aralıklarında çekirdeklerin çok hızlı nötron yakalamasıyla ağır, nötron bakımından zengin atom çekirdeklerinin oluştuğu hızlı nötron yakalama süreci; altın, platin, uranyum gibi birçok ağır elementin kozmik kökenini açıklamada önemli olan nükleosentez süreci

RR : lat., ing. * re (yeniden, tekrar, geri) + spirare (nefes almak, üflemek, nefes vermek, solumak) + tor (-cı, yapan, eden eki) + ius (ile ilgili, -a ait) (lat.); respiratory (solunum) (ing.) + ratio (oran, nispet, ilişki; kıyas, mukayese, karşılaştırma) (reor, reri (hesaplamak, düşünmek, saymak, akıl yürütmek + tio (isim yapım eki) ) (lat.); rate (oran; hız) (ing.) * bir dakikadaki solunum sayısını ifade eden vital parametre

RRNA : lat., gre. * arabinose (beş karbon atomlu monosakkarit); ribes (frenk üzümü) (lat.) + ose (şeker eki; kimyasal monosakkarit eki) + soma (vücut, gövde, cisim, beden; topluluk veya cemiyet) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait) + ribes (frenk üzümü) + nucleicus (çekirdeksel) (nucleus (çekirdek, tohum, tane) (nux, nucis (sert kabuklu meyve, ceviz) + leus (ile ilgili, -a ait) ) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + acere (ekşi olmak), acidus (ekşi olan, asit) (lat.) * hücrelerde protein sentezinin gerçekleştiği ribozomların hem yapısal hem de katalitik ana bileşenini oluşturan, mRNA (mesajcı RNA) ve tRNA (taşıyıcı RNA) arasındaki etkileşimi yöneterek, peptit bağlarının oluşumunu (protein sentezini) katalize eden RNA çeşidi

RST : lat. * rapidus (hızlı, çabuk, süratli, aceleci) (lat.) + streptokokkos (streptos (bükülmüş, zincir gibi dizilmiş) + kokkos (tohum, tomurcuk, tane, tanecik, çekirdek, yuvarlak, küre) ) (gre.) + testa, testum, testus (kap, çömlek, hazne, kalıp, el kabı; test, deneme, sınav, tecrübe) (lat.) * boğaz enfeksiyonlarına (farenjit) yol açan bakterileri hızlıca belirlemek ve özellikle boğaz sürüntüsünde A grubu streptokok (Streptococcus pyogenes) antijenlerini saptamak için kullanılan hızlı tanı testi, hızlı streptokok testi

ru : far. * ru, ruy (yüz, surat, çehre, vech, sima; cihet, yön) * yüz, surat, çehre, vech, sima; cihet, yön

Ru : lat. * ruthenium (Ruthenia (Rusya'nın Latince adı) + ium (kimyasal element eki) ) * atom numarası 44 olan, periyodik tablonun 8. grubunda bulunan, sert, parlak ve korozyona dayanıklı olan, katalizörlerde, elektrik kontaklarında, alaşımlarda ve dayanıklı kaplamalarda kullanılan platin grubu metali element

ruam : ara. * ru’am (burun akıntısı, sümüksü akıntı, irinli salgı) * burkholderia mallei isimli bakterinin neden olduğu, özellikle at, katır ve eşek gibi tek tırnaklı hayvanlarda görülen, insanlara da bulaşabilen ciddi bir enfeksiyon hastalığı

ruanda : kin. * kwanda (genişlemek, büyümek), rwanda (büyüyen, genişleyen) * Doğu-Orta Afrika’da, Ekvator’un hemen güneyinde yer alan, kuzeyinde Uganda, doğusunda Tanzania, güneyinde Burundi ve batısında Democratic Republic of the Congo ile çevrili, denize kıyısı olmayan bir ülke

rub : ara. * erbaa (dört) * bir şeyin dört kısmından bir kısmı, dörtte bir

ruba : far. * rub (çalmak) + a (-cı, -ci, -cu, -cü, yapan, eden) * çalan, kapan (rob, rauben (soymak, çalmak, hırsızlık yapmak) (ing., alm.) )

rubai : ara. * erbaa (dört), ruba (dörtlü) + i (ile ilgili, -a ait) * klasik Doğu şiirinde, özellikle Fars ve Türk edebiyatında, genellikle tek bir düşünceyi veya hikmetli bir anlamı ifade eden dört mısralık şiir biçimi

rubato : lat., ita. * rapatus (kapılmış, yakalanmış, kavranmış, sürüklenmiş) (rapere (kapmak, yakalamak, kavramak, sürüklemek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); rubato (rubare (çalmak, el koymak, ödünç almak, zamanın ritmini esnetmek) + to (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (ita.) * müzikte, duygusal anlatımı güçlendirmek için eserin ritmine sıkı sıkıya bağlı kalmadan, ifade amacıyla bazı notaların süresinin esnetilmesi veya hızın serbestçe artırılıp azaltılması tekniği

rubatosis : ita., gre. * rubato (çalma, el koyma, ödünç alma, zamanın ritmini esnetme) (ita.) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) * kalbin atışlarının farkına varma ve kendi kalp ritmini bilinçli olarak hissedip onun varlığının rahatsız edici biçimde farkına varılması durumu, kalp atışını aşırı fark etme hissi

ru'be : ara. * ru’be (korku, ürkme) * ani bir tehlike, güçlü bir tehdit veya ürkütücü bir durum karşısında ortaya çıkan yoğun korku, dehşet ve ürperti hali

rubella : lat. * ruber (kırmızı) + ellus (küçültme eki) * genellikle çocuklarda görülen, hafif ateş ve ciltte pembe-kırmızı döküntülerle seyreden, “Alman kızamığı” olarak da bilinen viral bulaşıcı hastalık

rubelliform : lat. * ruber (kırmızı) + ellus (küçültme eki) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) * kızamıkçığa (rubella) benzer şekilde pembe-kırmızı döküntülerle seyreden lezyonların görünümünü tanımlamak için kullanılan “kızamıkçık benzeri döküntü biçiminde” anlamındaki sıfat

rubema : ara. * rubb (çokluk, sıklık, nicelik) + ma (ne, o) * bazen, kimi zaman, ara sıra

rubeola : lat. * ruber (kırmızı) + ulus, eolus (küçültme eki) * yüksek ateş ve yaygın kırmızı döküntülerle seyreden bulaşıcı viral hastalık, kızamık

ruberu : far. * ru (yüz, surat, çehre) + be (ile, birlikte, beraber, ve) + ru (yüz, surat, çehre) * yüzyüze, karşı karşıya, karşılıklı

rubi : lat. * ruber (kırmızı) + us (isim yapım eki) * genellikle kırmızı renkte olan, alüminyum oksitten oluşan, mücevher yapımında kullanılan sert ve parlak mineral, yakut

rubia : lat. * ruber (kırmızı) + ia (isim yapım eki) * Rubiaceae familyasına ait, kırmızı kökleri ve renkli yaprakları olan, kök boyası olarak kullanılan, köklerinden kırmızı renk elde edilen, özellikle tekstil ve boya üretiminde kullanılan bitki cinsi, kökboyası bitkileri grubu

rubiaceae : lat. * rubia (kökboya, kırmızı boya veren bitki) (ruber (kırmızı) + ia (isim yapım eki) ) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * Gentianales (gentiyangiller) takımına bağlı, çoğunlukla tropikal ve subtropikal bölgelerde yayılış gösteren, ağaç, çalı, otsu bitki ve sarılıcıları içeren; kahve (Coffea), kınakına (Cinchona) ve kökboya (Rubia) gibi önemli bitkileri kapsayan büyük bitki familyası, kökboyagiller

rubidyum : lat. * ruber (kırmızı) + idus (isim yapım ve renk eki) + ium (kimyasal element eki) (lat.) * atom numarası 37, simgesi Rb olan, alkali metal grubunda yer alan, spektroskopik olarak koyu kırmızı çizgiler vermesi nedeniyle adlandırılmış yumuşak, gümüşi beyaz renkli kimyasal element

ruble : rus. * rubit (kesmek, kırpmak) + le (isim yapım eki) * kesilmiş parça, kırpıntı; başta Rusya Federasyonu olmak üzere Belarus gibi bazı Doğu Avrupa ülkelerinde kullanılan resmi para birimi

rubor : lat. * ruber (kırmızı), rubere (kızıl olmak, kızarmak) + or (isim yapım eki) * vücudun herhangi bir dokusunda meydana gelen enflamasyonun (iltihabın) beş temel belirtisinden biri olan kızarıklık, kırmızılaşma

rubu : ara. * erbaa (dört), rub (dörtte bir, çeyrek) * dörtte birler, çeyrekler

rububiyet : ara. * rabba (yetiştirmek, büyütmek, eğitmek, öğretmek, terbiye etmek), rabb (terbiye eden, yetiştiren, terbiyeci, eğitmen, öğretmen, yöneten; ilah, tanrı) + iyet (isim yapım eki) * Allah’ın yaratılmış her şeyi var etmesi, beslemesi, düzenlemesi ve sürekli olarak yönetip terbiye etmesi durumu, rablik

rubus : lat. * rubus (ahududu) (ruber (kırmızı) + us (isim yapım eki) ) * Rosaceae (gülgiller) familyasına ait, böğürtlen ve ahududu cinslerini kapsayan bitki cinsi (böğürtlen (rubus fruticosus), ahududu (rubus idaeus) )

ruderal : lat. * rudus (kırıntı, moloz, döküntü, kaba taş) + alis (ile ilgili, -a ait) * insan faaliyetleriyle bozulmuş, kazılmış, yığılmış veya besince zenginleşmiş topraklarda, yol kenarlarında, harabelerde ve boş alanlarda kendiliğinden yetişen bitkilerle ilgili; bozulmuş ve insan etkisindeki habitatlarda gelişen

rudimanter : lat. * rudimentum (ilk hal, başlangıç, ham şekil) (rudis (ham, işlenmemiş, kaba) + mentum (isim yapım eki) ) + aris (ile ilgili, -a ait) * işlevini büyük ölçüde kaybetmiş, gelişimini tamamlamamış veya ilkel kalmış (yapı veya organ), körelmiş, artık işlevsel olmayan

rudiment : lat. * rudimentum (ilk hal, başlangıç, ham şekil) (rudis (ham, işlenmemiş, kaba) + mentum (isim yapım eki) ) * gelişimini tamamlamamış, körelmiş veya ilkel durumda bulunan organ, yapı veya oluşum, başlangıç halindeki, körelmiş yapı, ilkel kalıntı

rudimenter : lat. * rudimentum (ilk hal, başlangıç, ham şekil) (rudis (ham, işlenmemiş, kaba) + mentum (isim yapım eki) ) + aris (ile ilgili, -a ait) * işlevini büyük ölçüde kaybetmiş, gelişimini tamamlamamış veya ilkel kalmış (yapı veya organ), körelmiş, artık işlevsel olmayan

rudra : san. * rudra (uluyan, kükreyen) * Hint mitolojisinde Vedik dönemde ortaya çıkan, büyük tanrı Şiva'nın (Shiva) erken formu veya onun vahşi, yok edici yönü addedilen fırtına, rüzgâr, avcılık ve yıkım ile ilişkilendirilen ilkel ve korkutucu tanrı

rudrani : san. * rudra (uluyan, kükreyen) + ani (dişil eki) * Rudra'nın karısı, Rudra'nın dişil enerjisi; Hint mitolojisinde fırtına, rüzgar ve av tanrısı olan Rudra'nın (Şiva'nın bir formu) eşi veya dişil enerjisi (Şakti) olarak tanımlanan bir tanrıça

rudum : ara. * radama (yığmak, doldurmak, set yapmak, tıkamak), redm (sağlam engel, mania, kapatma yapısı, sed, set) * bendler, sedler, barajlar, yığma duvarlar

ruf : alm., ing. * hrofa (örtü, çatı, dam) (alm.); roof (ing.) * barınma ve koruma sağlayan bir yapının, binanın, evin veya aracın en üst kısmını kapatan koruyucu yüzey, dam veya tavan (rafa (yükseltmek, yukarı kaldırmak), rufai (yüksek, ulu, şerefli) (ara.) )

rufai : ara. * rafa (yükseltmek, yukarı kaldırmak) + i (ile ilgili, -a ait, gibi) * yüksek, ulu, şerefli; 12. yüzyılda Ahmed el Rifai tarafından kurulan, zikirleri sırasında "burhan" adı verilen, şiş batırma ritüeliyle bilinen, İslam dünyasının en köklü ve yaygın Sünni tasavvuf tarikatı olan Rifaiyye tarikatına mensup olan kişi

rufaten : ara. * rafata (çürümek, ufalanmak, parçalanmak, toz toprak olmuş kemik olmak veya kırık dökük şey haline gelmek) * çürümüş, ufalanmış, parçalanmış, toz toprak olmuş (kemik), kırık dökük (şey)

rugal : lat. * rugare (kırışmak, buruşmak, katlanmak), ruga (kıvrım, kırışıklık, buruşukluk, katlanma) + alis (ile ilgili, -a ait) * kıvrımlı, kırışık, katlanmış (örneğin mide ve diğer organların iç yüzeyindeki mukoza kıvrımları)

rugan : far. * ravgan (yağ, vernik) * üzerine vernik veya özel sentetik laklar uygulanarak elde edilen, genellikle ayakkabı, çanta, kemer ve cüzdan yapımında kullanılan ayna gibi parlak, pürüzsüz ve kaygan yüzeye sahip bir deri türü

rugby : ing. * rugby (İngiltere'nin Warwickshire bölgesindeki Rugby kasabasında yer alan okulda oynanan futbol türünden) * İngiltere kökenli, oval bir topun el ve ayakla kontrol edilerek, fiziksel temasla rakip kale çizgisi arkasına taşınması esasına dayanan, 15'er kişilik iki takımla, 40'ar dakikalık iki devre halinde, korumasız veya az korumayla oynanan, ileriye pas vermenin yasak olduğu sert bir takım sporu

ruh : ara. * raha (esmek, yayılmak, kokmak), rih (rüzgar, esint) * yaşamı, bilinci ve varoluşu temsil eden, madde bedeni idrakli varlık yapan soyut varlık, can, yaşam nefesi (sich ruhen,(dinlenmek, rahatlamak), ruhig (sakin, dingin, rahat) (alm.) )

ruhama : ara. * rahima (merhamet etmek, şefkat göstermek, acımak) * merhametliler, şefkatliler, bağışlayıcılar

ruhani : ara. * raha (esmek, yayılmak, kokmak), rih (rüzgar, esint), ruh (maddenin canlı ve idrakli (bilinçli) varlık olmasını sağlayan tesir; nefes, can, hayat cevheri, tin, yaşam enerjisi, bilinç) + ani (ile ilgili, -a ait) * ruhla, manevi alemle, içsel yönle veya fiziksel olmayan varlıklar ve deneyimlerle ilgili, ruhsal

ruhaniyet : ara. * raha (esmek, yayılmak, kokmak), rih (rüzgar, esint), ruh (maddenin canlı ve idrakli (bilinçli) varlık olmasını sağlayan tesir; nefes, can, hayat cevheri, tin, yaşam enerjisi, bilinç) + ani (ile ilgili, -a ait) + yet (isim yapım eki) * ruhla ilgili olma hali, ruhsallık

ruhban : ara. * rahhaba (korkutmak, ürkütmek, yıldırmak), rahiba (korkmak, çekinmek, ürkmek, saygı ile karışık korku duymak), rahb (korku, saygı ile karışık çekinme; huşu), rahib (korkan, çekinen, sakınan, saygılı korku duyan; Hristiyanlıkta dünyevi hayattan uzaklaşıp manastır yaşamı içinde ibadet, inziva ve ruhani disiplinle yaşayan din adamı, keşiş) + an (çoğul eki) * dünya işlerinden uzaklaşıp ibadet ve zühd hayatı yaşayan, manastır veya dini topluluk içinde bulunan din adamları, rahipler (sınıfı)

ruhbaniyet : ara. * rahhaba (korkutmak, ürkütmek, yıldırmak), rahiba (korkmak, çekinmek, ürkmek, saygı ile karışık korku duymak), rahb (korku, saygı ile karışık çekinme; huşu), rahib (korkan, çekinen, sakınan, saygılı korku duyan; Hristiyanlıkta dünyevi hayattan uzaklaşıp manastır yaşamı içinde ibadet, inziva ve ruhani disiplinle yaşayan din adamı, keşiş) + an (çoğul eki) + iyet (isim yapım eki) * dünya işlerinden uzaklaşıp ibadet ve zühd hayatı yaşamak üzere, manastır veya dini topluluk içinde bulunma durumu, ruhbanlık

ruhbilim : ara., tür. * ruh (maddenin canlı ve idrakli (bilinçli) varlık olmasını sağlayan tesir; nefes, can, hayat cevheri, tin, yaşam enerjisi, bilinç) (ara.) + bilim (bilme, ilim, tanıma) (tür.) * insanın zihinsel süreçlerini, duygularını, davranışlarını ve içsel yaşantılarını bilimsel yöntemlerle inceleyen disiplin, psikoloji

ruhçu : ara., tür. * ruh (maddenin canlı ve idrakli (bilinçli) varlık olmasını sağlayan tesir; nefes, can, hayat cevheri, tin, yaşam enerjisi, bilinç) (ara.) + çu (yapan, eden eki) (tür.) * ruhun maddeden bağımsız bir varlık olduğunu savunan, zihinsel ve manevi olguları fiziksel dünyadan üstün veya bağımsız kabul eden felsefi görüşü benimseyen kişi veya bu anlayışa ait olan düşünceyi ifade eden sıfat/isim

ruh-efza : ara., far. * ruh (maddenin canlı ve idrakli (bilinçli) varlık olmasını sağlayan tesir; nefes, can, hayat cevheri, tin, yaşam enerjisi, bilinç) (ara.) + efza (artıran, çoğaltan) (far.) * ruha tazelik veren, cana can katan; Türk musikisinde bir birleşik (mürekkep) makam

ruhen : ara. * ruh (maddenin canlı ve idrakli (bilinçli) varlık olmasını sağlayan tesir; nefes, can, hayat cevheri, tin, yaşam enerjisi, bilinç) + en (gibi, olarak) * ruh olarak, ruh bakımından, ruhça, manevi olarak, iç dünya açısından

ruhi : ara. * ruh (maddenin canlı ve idrakli (bilinçli) varlık olmasını sağlayan tesir; nefes, can, hayat cevheri, tin, yaşam enerjisi, bilinç) + i (ile ilgili, -a ait) * ruh ile ilgili, ruhsal

ruhiyat : ara. * ruh (maddenin canlı ve idrakli (bilinçli) varlık olmasını sağlayan tesir; nefes, can, hayat cevheri, tin, yaşam enerjisi, bilinç) + i (ile ilgili, -a ait) + yat (isim yapım eki) * insanın duygu, düşünce, davranış ve zihin yapısını inceleyen disiplini, ruhbilim, psikoloji

ruhsal : ara., tür. * ruh (maddenin canlı ve idrakli (bilinçli) varlık olmasını sağlayan tesir; nefes, can, hayat cevheri, tin, yaşam enerjisi, bilinç) (ara.) + sal (ile ilgili, -a ait) * ruh ile ilgili, ruhi

ruhsar : far. * ruh (yüz, surat, çehre, vech, sima; yanak) + sar (isim/sıfat yapım eki) * yüz, surat, çehre, vech, sima; yanak; parlak/güzel yüz; kadın ismi

ruhsat : ara. * rahasa (gevşetmek, esnetmek, bir durumu kolaylaştırmak, hafifletmek) + at (isim yapım eki) * resmi makamlar tarafından bir işin yapılmasına, bir şeyin kullanılmasına veya bir faaliyetin yürütülmesine verilen yasal izin belgesi veya bu iznin kendisi

ruhsatname : ara., far. * ruhsat (resmi makamlar tarafından bir işin yapılmasına, bir şeyin kullanılmasına veya bir faaliyetin yürütülmesine verilen yasal izin belgesi veya bu iznin kendisi) (rahasa (gevşetmek, esnetmek, bir durumu kolaylaştırmak, hafifletmek) + at (isim yapım eki) ) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * bir işin yapılmasına, bir mesleğin icrasına veya bir aracın/kurumun faaliyet göstermesine resmî olarak izin verildiğini gösteren yazılı belge, izin belgesi

ruizia : lat. * Ruiz (İspanyol botanikçi Hipolito Ruiz Lopez'in isminden) + ia (isim yapım eki) * Malvaceae (Ebegümecigiller) familyasına bağlı, Mauritius ve Réunion gibi Mascarene Adaları'na özgü, 13 kadar türü bulunan, genellikle ağaç veya çalı formunda çiçekli bitki cinsi

ruj : lat., fra. * rubeus (kırmızı) (lat.); rouge (fra.) * dudakları renklendirmek ve kozmetik amaçla daha belirgin veya estetik bir görünüm sağlamak için kullanılan, genellikle kırmızı tonlarda olan makyaj malzemesi, kadınların kullandığı dudak boyası

ruki : lat., ing. * re (yeniden, tekrar, geri) + crescere (artmak, büyümek, çoğalmak, genişlemek, gelişmek) (lat.); recruter (fra.); recruit (askere almak; acemi, acemi asker, yeni üye), rookie (acemi, çaylak) (ing.) * bir meslek, spor dalı veya alanda henüz deneyimsiz, yeni başlamış kişi

rukiy : ara. * rakiya (yükselmek, yukarı çıkmak, derecelenmek) * yükseliş, yukarı çıkış; fiziksel, manevi veya dereceli olarak yukarı doğru çıkma, yükselme ve ilerleme

rukiye : ara. * rakiya (yükselmek, yukarı çıkmak, derecelenmek), rukiy (yükseliş, yukarı çıkış; fiziksel, manevi veya dereceli olarak yukarı doğru çıkma, yükselme ve ilerleme) + e (ile ilgili, gibi, -a ait); rukye (efsun, büyü, sihir) * yükselmiş; büyüleyici, sihirleyici; efsun

rukmini : san. * rukma (altın, parlak metal) + ini (ile ilgili, -a ait, gibi) * parlak, altın gibi ışıldayan; Hint mitolojisinde Krishna’nın baş eşi olarak kabul edilen, özellikle Bhakti geleneğinde sadakat, zarafet ve ilahi bağlılığı temsil eden mitolojik kadın figür

rukn : ara. * rakn, rakana (dayanmak, yaslanmak, destek almak, güvenmek, meyletmek) * direk, kolon, dayanak, baz, esas, asli unsur

ruknettin : ara. * rukn (direk, esas, kuvvet) + el (ön ek, artikel) + deyn, din (borç, yükümlülük, itaat, haysiyet) * dinin direği, dinin esası; erkek ismi

rukud : ara. * rakada (uzanmak, hareketsiz yatmak; uyumak, sükunete çekilmek, dinlenmek) * uyuma, uyku; sakinleşme, durgunluk, dinlenme

rukye : ara. * rakiya (yükselmek, yukarı çıkmak, derecelenmek), rukiy (yükseliş, yukarı çıkış; fiziksel, manevi veya dereceli olarak yukarı doğru çıkma, yükselme ve ilerleme) + et (isim yapım eki) * yukarı çıkma; okuyup üfleyerek tedavi etme; hastalık ve kötülüklerden korunmak veya kurtulmak amacıyla dua okuyup üfleme; dua, efsun, muska; sihirbaz ve üfürükçülerin okudukları şeyler

rule out : ing. * rule (kural, yasa, kanun, ilke, prensip) + out (dış, dışarı, dışarıda) * bir ihtimali, seçeneği veya şüpheli durumu artık mümkün görmeyip hesaba katmamak, elemek, dışlamak, imkan vermemek, göz ardı etmek, bertaraf etmek

rulet : lat., fra. * rotare (döndürmek, dönmek, çevirme hareketi yapmak), rotulus (rota (tekerlek, çark, halka, çember, makara, yuvarlak yapı, dönen şey; dönme, dönüş, döngü) + ulus (küçültme eki) ) + ettus (küçültme eki) (lat.); rouler (yuvarlanmak, sarmak, dönmek, çevrilmek) + ette (küçültme ve isim yapım eki) (fra.) * üzerinde numaraların bulunduğu dönen bir çark ve üzerine atılan topun düştüğü sayıya göre kazancın belirlendiği şans oyununu ifade eden kumar oyunu

rulman : fra. * rouler (yuvarlanmak, sarmak, dönmek, çevrilmek) + ment (isim yapım eki) * makine parçalarında sürtünmeyi azaltmak için yuvarlanma hareketini sağlayan ve sürtünmeyi en aza indiren bilyalı veya makaralı yatak sistemi

rulo : lat., fra. * rotare (döndürmek, dönmek, çevirme hareketi yapmak), rotulus (rota (tekerlek, çark, halka, çember, makara, yuvarlak yapı, dönen şey; dönme, dönüş, döngü) + ulus (küçültme eki) ) (lat.); rouler (yuvarlanmak, sarmak, dönmek, çevrilmek) + eau (isim yapım eki) (fra ) * kağıt, kumaş veya benzeri ince ve esnek bir malzemenin silindir şeklinde sarılmış hali ve bu şekilde sarma işlemiyle oluşturulan nesne

rum : gre., lat., etr. * rhomaios (güçlü, kuvvetli, kudretli) (rhome (güç, kuvvet, kudret) + ios (ile ilgili, -a ait) ) (gre.); roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş, erkek; kurdun memesi), Romulus (Roma (Roma) + ulus (küçültme eki) ) (kardeşi Remus ile birlikte Roma'yı kuran ve ilk kralı olan mitolojik karakter) (gre., lat.), rumon (nehir) (etr.) * Osmanlı döneminde Doğu Roma (Bizans) halkını ve daha sonra genel olarak Ortodoks Hristiyan toplulukları ifade etmek için kullanılan tarihî adlandırma, Romalı, Bizanslı; Kur'an'ın 30. suresinin ismi

rumba : ban., isp. * nkumba (dans, eğlence, toplanma, parti) (ban.); rumba (isp.) * Küba kökenli, Afrika ritim geleneği ile İspanyol müzik unsurlarının birleşiminden doğan, hem müzik hem de dans türünü ifade eden, ritmik, genellikle çift zamanlı Latin Amerika dansı ve müzik formu

rumeli : gre. * rhomaios (güçlü, kuvvetli, kudretli) (rhome (güç, kuvvet, kudret; Roma, Bizans) + ios (ile ilgili, -a ait) ) (gre.) + el (il, yurt, diyar, ülke, memlelet) + i (iyelik eki) (tür.) * Osmanlı döneminde Anadolu’nun batısında, Balkanlar’da kalan ve “Rumların ülkesi” olarak adlandırılan coğrafyayı ifade eden tarihi terim, Balkan toprakları, Avrupa’daki Osmanlı toprakları

rumen : gre. * rhomaios (güçlü, kuvvetli, kudretli) (rhome (güç, kuvvet, kudret; Roma, Bizans) + ios (ile ilgili, -a ait) ) * Osmanlı ve eski Türkçe kullanımda Roma, Bizans veya Ortodoks-Yunan topluluklarıyla ilişkili kişi, Rum’a mensup kimse, Romalı, Bizanslı,

rumen : lat. * rumen (gırtlak, boğaz; geviş getiren hayvanların ilk mide bölmesiyle ilişkilendirilen organ, işkembe) * inek, koyun ve keçi gibi geviş getiren hayvanlarda besinlerin ilk olarak toplandığı ve mikrobiyal fermantasyona uğradığı işkembe bölmesi

rumex : lat. * rumex (antik bitki adı) * Polygonaceae familyasına ait, ısırgan ve benzeri yapraklı bitki cinsi

rumeysa : ara. * rumaysa (çiçek açan, nazik, ince) (rum (nazik, hoş) + eysa (küçültme ve iyelik eki) * Küçükköpek Takımyıldızı'ndaki en büyük ve parlak yıldız (Prokyon); İslam kültüründe kız çocuklarına verilen, nazik, ince ve hoş huylu anlamlarını taşıyan özel isim

rumi : gre. * rhomaios (güçlü, kuvvetli, kudretli) (rhome (güç, kuvvet, kudret; Roma, Bizans) + ios (ile ilgili, -a ait) ) (gre.) rum (Romalı, Bizanslı) + i (ile ilgili, -a ait) (ara.) * Anadolu, Bizans veya Rum diyarıyla ilişkili (kimse), Anadolulu, Rum diyarından

ruminasyon : lat. * ruminari (geviş getirmek, tekrar çiğnemek) (rumen (gırtlak, boğaz; geviş getiren hayvanların ilk mide bölmesiyle ilişkilendirilen organ, işkembe) + ari (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * geviş getiren hayvanların besini yeniden ağza getirip tekrar çiğneme süreci; psikolojide kişinin aynı düşünceyi sürekli zihninde tekrar tekrar çevirip durması, zihinsel döngü hali

rumman : ara. * rumman (nar) * Lythraceae (kınaçiçeğigiller) familyasına ait olan, kırmızı taneli meyvesiyle tanınan, sıcak iklimlerde yetişen meyve ağacını ve onun meyvesi nar, punica granatum

rumuz : ara. * ramaza (işaretle anlatmak, sembolle anlatmak, kodlamak), remz (işaret, sembol, kod) * bir kişi, kurum veya kavramı açıkça belirtmeden temsil eden, gizli veya dolaylı anlatım amacıyla kullanılan işaretler, semboller, kodlar, kısaltmalar veya takma isimler

run : isk., got. * runa (gizli söz, sır, fısıltı, işaret, gizemli işaret) * antik Kuzey Avrupa halklarının (İskandinav, Cermen) taş, ahşap veya metal gibi sert yüzeylere kazımak için geliştirdiği, düz ve kıvrımsız çizgilerden oluşan ve “runik alfabe” adı verilen köşeli yazı sistemi alfabesinin harflerinden her biri; Göktürk Yazıtlarında kullanılan yazı türünün harflerinden her biri

runes : isk., got. * runa (gizli söz, sır, fısıltı, işaret, gizemli işaret) * antik Kuzey Avrupa halklarının (İskandinav, Cermen) taş, ahşap veya metal gibi sert yüzeylere kazımak için geliştirdiği, düz ve kıvrımsız çizgilerden oluşan ve “runik alfabe” adı verilen köşeli yazı sistemi alfabesi; Göktürk Yazıtlarında kullanılan yazı türünün harflerinden her biri

runge teoremi : alm., gre., tür. * runge (Alman matematikçi Carl Runge’nin soyadından) (alm.) + theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel önerme, teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * kompleks analizde, kompakt kümeler üzerinde tanımlı holomorf fonksiyonların polinomlarla uniform olarak yaklaşıklanabileceğini belirten, fonksiyon teorisi ve konformal haritalamada önemli uygulamaları olan temel yaklaşık teorem

runik : isk., got., alm. * runisch (runa (gizli söz, sır, fısıltı, işaret, gizemli işaret) (isl., got.) + isch (ile ilgili, gibi, -a ait) ) (alm.) * antik Kuzey Avrupa halklarının (İskandinav, Cermen) taş, ahşap veya metal gibi sert yüzeylere kazımak için geliştirdiği, düz ve kıvrımsız çizgilerden oluşan ve “runik alfabe” adı verilen köşeli yazı sistemi alfabesi ile ilgili, Runa alfabesiyle ilgili; Türkler, Etrüskler, Macarlar ve eskiden Kuzey Avrupa ülkelerinde yaşayan halklar tarafından kullanılmış bir yazı sistemi, futhark

running : ing. * run (koşmak; yönetmek, idrae etmek) + ing (isim yapım eki) * koşu, koşma; devam eden bir hareketi, süreci veya işletilmekte olan bir durum

runsinat : lat. * runcina (marangoz rendesi, rende) + atus (sıfat yapım eki) * özellikle botanikte yaprak ayasının kenarları geriye doğru kıvrılmış, büyük ve keskin dişlerle bölünmüş olan; testere dişi biçiminde, geriye dönük dişli.

rupatadin : lat. * rup (farmasötik ön ek) + atadine (azot içeren halkalı bileşik sınıfı belirteci) * alerjik hastalıkların (alerjik rinit (saman nezlesi) vb.) ve kronik ürtikerin (kurdeşen) belirtilerinin (hapşırma, burun akıntısı, kaşıntı, göz yaşarması) semptomatik tedavisinde kullanılan, H1 histamin reseptörlerini bloke eden, ikinci nesil bir antihistaminik ve (PAF (platelet-activating factor) (trombosit aktive edici faktör) ) antagonisti ilacın etken maddesi (C26H26ClN3) )

rupi : san. * rupa (şekil, biçim, form, kalıp) + ia (isim yapım eki) * amgalanmış gümüş para; Güney Asya’da özellikle Hindistan ve çevre ülkelerde kullanılan para birimi

rupicapnos : lat., gre. * rupes (kayalık) (lat.) + kapnos (duman) (gre.) * Papaveraceae familyasına ait, ince yapraklı ve çiçekli türleri kapsayan, kayalık alanlarda yetişen bitki cinsi

rus : isk., sla. * ruotsi (kürek çekenler) * Doğu Slav kökenli kişi, tarihsel olarak Doğu Avrupa ve Kuzey Asya’daki halktan olan kimse; Rusya Federasyonu’nun ana etnik grubundan olan kişi

ruscaceae : lat. * ruscus (tavşanmemesi) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * Asparagales (kuşkonmaz çiçekliler) takımına bağlı, çoğunlukla rizomlu, herdem yeşil, çalımsı bitkileri içeren ve özellikle Ruscus (tavşanmemesi) cinsini kapsayan bitki familyası; günümüzde çoğu sınıflandırmada Asparagaceae (kuşkonmazgiller) familyasının alt familyası olarak değerlendirilir, tavşanmemesigiller

ruspi : far. * ru (yüz, çehre, surat, sima) + sepi (beyaz, ak) * yüzü ak kadın, yüzü temiz kadın, yüzü açık kadın; fahişe, orospu, sürtük, ahlaksız kadın (eski Arap kültüründe yüzünü açan kadının ahlaksız olduğu zannından)

rusul : ara. * rasala (göndermek, yollamak, sevketmek, salmak), resul (gönderilen, yollanan, elçi; Allah tarafından insanlara mesaj iletmek, dini buyrukları bildirmek ve yol göstermek üzere seçilip gönderilen peygamber veya elçi) * gönderilenler, yollananlar, elçiler, resuller, haberciler, peygamberler, nebiler

rusum : ara. * rasama (çizmek, işaretlemek, şekil oluşturmak, şekil vermek), resm (bir nesnenin, kişinin veya düşüncenin görsel olarak çizim, fotoğraf, gravür veya dijital yöntemlerle iki boyutlu bir yüzeyde temsil edilmesi sonucu oluşan görsel ifade, şekil, biçim, form, iz, yazı, işaret, tasvir, deseni resim) * şekiller, biçimler, formlar, izler, yazılar, işaretler, tasvirler, desenler, resimler; vergiler, harçlar, damga vergileri

rusya : isk., sla., lat. * ruotsi (kürek çekenler) (isk., sla.) + ia (yer eki) (lat.) * Doğu Avrupa ile Kuzey Asya boyunca uzanan, kuzeyde Arktik Okyanusu’na, doğuda Pasifik Okyanusu’na kıyısı bulunan; batıda Norveç, Finlandiya, Estonya, Letonya, Litvanya (Kaliningrad üzerinden), Belarus ve Ukrayna; güneybatıda Gürcistan; güneyde Azerbaycan, Kazakistan, Moğolistan ve Çin, güneydoğuda Kuzey Kore ile kara sınırı olan, Bering Boğazı üzerinden ABD’ye deniz komşuluğu bulunan dünyanın en geniş yüzölçümüne sahip ülkesi

ruşen : far. * ruşidan (aydınlatmak, ışık vermek, parlatmak), ruşani (ışık, aydınlık, parlaklık) * ışık saçan, ışıklı, aydınlık, aydınlatan, parlayan, parlaklık veren; zekası ve bilgisiyle aydınlatan kişi (mecazi); erkek ismi

ruşendil : far. * ruşan (ışık saçan, ışıklı, aydınlık, aydınlatan, parlayan, parlaklık veren) + dil (kalp, yürek, gönül) * açık yürekli açık kalpli, gönlü açık, içten, samim ve iyi niyetli

ruta : lat. * ruta (sedef otu, acı kokulu şifalı bitki) * Rutaceae familyasına ait, Akdeniz bölgesine özgü, keskin kokulu yaprakları nedeniyle hem tıbbi hem de kültürel kullanımları bulunan acı kokulu yapraklı bitki cinsi

rutab : ara. * rutab (hurma) * tropikal ve subtropikal bölgelerde yetişen hurma palmiyesinin, genellikle kurutulmuş veya taze olarak tüketilen, yüksek şeker içeriğine sahip meyvesi

rutaceae : lat. * ruta (sedefotu) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * Sapindales (sabun çiçekliler) takımına bağlı, çoğunlukla aromatik yağlar ve uçucu bileşikler içeren, ağaç, çalı ve otsu bitkilerden oluşan; turunç, limon, portakal, misket limonu gibi Citrus türleri ile sedefotu (Ruta) ve iğde yapraklı diğer cinsleri kapsayan bitki familyası, sedefotugiller, turunçgiller

rutenyum : isk., sla., lat. * ruthenia (Doğu Avrupa bölgesi, Rus/Slav toprakları) (ruotsi (kürek çekenler) (isk., sla.), ruth + en (ile ilgili, -a ait) + ia (yer eki) ) + ium (isim yapım ve element eki) (lat.) * atom numarası 44, sembolü Ru olan, platin grubu metallerinden biri olan ve özellikle alaşım sertleştirme, elektrik kontakları ve katalizörlerde kullanılan sert, parlak ve gümüş beyazı renkli nadir, değerli bir geçiş metali

rutherford atom modeli : ing., lat. * rutherford (Yeni Zelanda asıllı İngiliz fizikçi Ernest Rutherford’un soyadından) (ing.) + atomos (kesilemez, bölünemez; içinde proton ve nötron barındıran bir çekirdek ve onun çevresinde, yörünge üzerinde devinen elektronlardan oluşan, kimyasal olarak bir elementin bütün özelliklerini taşıyan en küçük parçası) (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + tomos (kesik, kesim) (temnein (kesmek) + os (isim yapım eki) ) (gre.) + modulus (örnek, kalıp, ölçü) (modus (ölçü, kapsam, nicelik; uygun ölçü, ritim, şarkı; yol, tavır, tarz, stil, şekil, biçim, yöntem, kural, düzen, patern, kalıp, format; hal, durum) + ulus (küçültme eki) ) (lat.) + i (iyelik eki) (tür.) * atomun merkezinde küçük, yoğun ve pozitif yüklü bir çekirdeğin bulunduğunu ve elektronların bu çekirdek etrafında yer aldığını ileri süren, atomun büyük kısmının boşluk olduğunu gösteren atom yapısı modeli

rutherfordium : ing., lat. * rutherford (Yeni Zelanda asıllı İngiliz fizikçi Ernest Rutherford’un soyadından) (ing.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) * atom numarası 104, sembolü Rf olan, yapay olarak elde edilen sentetik ve çok kısa yarı ömüre sahip radyoaktif bir geçiş elementi

rutin : lat. * ruta (Ruta graveolens (sedef otu) bitkisi) + ine (kimyasal madde eki) * çeşitli bitkilerde bulunan, Ruta graveolens (sedef otu) bitkisinden izole edilen, kuersetin ile rutinöz adlı disakkaritten oluşan ve antioksidan özellik gösteren bir flavonoid glikozit (C27H30O16)

rutin : lat., fra. * rupta (kırılmış, açılmış) + via (yol, geçit, sefer yolu, vasıta, cadde, sokak, güzergah, patika) (lat.); route (yol, rota, güzergah) + ine (ile ilgili, -a ait) (fra.) * her zaman izlenen, alışılagelmiş yöntem, belirli bir düzen ve tekrar içinde yapılan, genellikle günlük yaşamda alışkanlık haline gelmiş olan (iş, eylem)

rutubet : ara. * rataba (nemli olmak, yumuşak olmak, yaş olmak, ıslak olmak) + et (isim yapım eki) * havadaki su buharının yoğunlaşarak yüzeylerde nem, ıslaklık ve küf oluşumuna yol açan hava durumu, nemli olma durumu

ruus : ara. * ra’s (kafa, başa, tepe, uç) * başlar, kafalar, tepeler, uçlar; reisler

ruveyden : ara. * ravada, ravda (yavaş olmak, yavaşlamak, sakin olmak, acele etmemek, yavaş yürümek) + en (gibi, olarak) * yavaşça, yavaş olarak, acele etmeden, biraz bekleyerek, işi ağırdan alarak, yavaş, nazik, ince, yumuşak, adım adım, kibar

ruxolitinib : lat. * rux (ön ek) +ol (hidroksil, alkol grubu OH) + tinib (tyrosine kinase (tirozin kinaz) inhibitörü) (tyrosine (aminoasit) (turos, tyros (peynir) + ine (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + kinesis, kinase (kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak) + asis (son ek) ) (gre.) + inhibitor (engelleyici, önleyici, mani olan) (lat.) ) * özellikle miyelofibroz, polisitemi vera, greft-konakçı hastalığı gibi kan/kemik iliği kanserlerinin ve bazı hematolojik hastalıkların tedavisinde kullanılan, Janus tirozin kinaz (JAK1/JAK2) enzimlerini bloke eden ilacın etken maddesi (C17H18N6)

ruy : far. * ru, ruy (yüz, surat, çehre, vech, sima; cihet, yön) * yüz, surat, çehre, vech, sima; cihet, yön

ruya : ara. * ra’y, riaya, raa (görmek, gözetmek, bakmak, idrak etmek, gütmek) * uyku sırasında bilinçaltının oluşturduğu görüntü, düşünce ve olaylar dizisi, düş, görüm, hayal, tasavvur

ruy-i aşiran : far., ara. * ru, ruy (yüz, surat, çehre, vech, sima; cihet, yön) (far.) + i (tamlama eki) + aşiran (aşiretten türemiş, kabile ile ilgili; onuncu olan, onlu) (aşr, aşere (on), aşir (onuncu; dost) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (ara.) * Türk musikisinde aşiran perdesi etrafında kullanılan, hüseyni-aşiran ve acem-aşiran gibi birleşik yapılarla ilişkili olan, belirli melodik seyir ve karar özellikleri taşıyan birleşik (mürekkep) makam veya makam terkibi

ruy-i hicaz : far., ara. * ru, ruy (yüz, surat, çehre, vech, sima; cihet, yön) (far.) + i (tamlama eki) + hacz (engellemek, mani olmak), hicaz (engel, mani, bariyer) (ara.) * Türk musikisinde Hicaz makamında bestelenmiş ve sözleri "Ruy-i siyahım ile..." (Kara yüzümle/günahlarımla) olarak başlayan ve Hicaz makamının hüzünlü ve yalvarış dolu yapısını yansıtan pişmanlık ve niyaz temalı tasavvufi ilahi

ruy-i ırak : far., ara., tür. * ru, ruy (yüz, surat, çehre, vech, sima; cihet, yön) (far.) + i (tamlama eki) (ara.) + ırak (uzak) (tür.) * Türk musikisinde, temelde Irak perdesindeki Segah dizisine Uşşak dörtlüsünün eklenmesiyle oluşan, Seyri genellikle Neva perdesi (güçlü) civarından başlayıp, Segah makamı özellikleri göstererek Irak perdesinde karar veren, ağır, vakur ve tasavvufi eserlerde kullanılan bir makam

ruz : far. * ruz (gün, gündüz) * güneşin doğuşundan batışına kadar süren gündüz; ayrıca yirmi dört saatlik zaman dilimi, gün

ruzname : far. * ruz (gün, gündüz) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) * günlük olayların veya işlemlerin tarih sırasıyla kaydedildiği defter; günlük, ajanda; Osmanlı maliyesinde günlük hesap ve işlemlerin tutulduğu resmi kayıt defteri

rüba : ara. * raba (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak; kabarmak; büyümek, yükselmek) * tepe, yüksek yer, yükseklik

rübai : ara. * erbaa (dört), ruba (dörtlü) + i (ile ilgili, -a ait) * klasik Doğu şiirinde, özellikle Fars ve Türk edebiyatında, genellikle tek bir düşünceyi veya hikmetli bir anlamı ifade eden dört mısralık şiir biçimi

rübap : far. * rubab (tatlı ses/hoş ahenk) * Orta Asya kökenli, genellikle Hindistan cevizi kabuğundan yapılan, gövdesi deri kaplı, özellikle tasavvuf musikisinde ve halk müziğinde görülen, perdesiz, telleri yay veya mızrapla çalınabilen lavta benzeri telli bir çalgı

rübik küp : mac., lat. * Rubik (Macar mimar ve matematikçi Erno Rubik’in soyadından) (mac.) + cubus (altı kare yüzü olan üç boyutlu geometrik şekil) (lat.) * her yüzü farklı renkte küçük karelerden oluşan ve döndürülerek her yüzün tek renk haline getirilmesi amaçlanan, kombinatorik ve uzamsal düşünme becerilerini geliştiren küp formundaki mekanik bir bulmaca

rübubiyet : ara. * rabba (yetiştirmek, büyütmek, eğitmek, öğretmek, terbiye etmek), rabb (terbiye eden, yetiştiren, terbiyeci, eğitmen, öğretmen, yöneten; ilah, tanrı) + iyet (isim yapım eki) * Allah’ın yaratılmış her şeyi var etmesi, beslemesi, düzenlemesi ve sürekli olarak yönetip terbiye etmesi durumu, rablik

rüchan : ara. * racaha (ağır basmak, üstün gelmek, daha güçlü olmak, galip olmak, yenmek) + an (isim yapım eki); tercih (yeğleme, seçme) * bir şeyin başka bir şeye göre daha ağır basması, tercih edilmesi veya üstün gelmesi, tercih edilme, ağır basma; tercih edilen görüş, daha güçlü ihtimal

rüchan hakkı : ara. * ruchan (tercih edilme, ağır basma ) + hakka (gerçek) (ara.) + ı (iyelik ek) (tür.) * borsa şirketlerinin bedelli sermaye artırımı yapması durumunda, mevcut ortakların yeni çıkarılan hisseleri öncelikli olarak ve payları oranında almalarına imkan veren ve hissedarların şirketteki ortaklık paylarının ve oy haklarının azalmasını önleyen hak

rücu : ara. * racaa (geri göndermek, döndürmek, geri dönmek, geri çevirmek, iade etmek), irca (geri gönderme, geri çevirme) * dönme, geriye dönme, vazgeçme; verilen bir karardan, sözden veya yükümlülükten geri dönme, vazgeçme veya önceki duruma dönme; bir kişinin yaptığı ödeme, borç veya yükümlülük nedeniyle asıl sorumluya geri dönerek ondan borcu talep etmesi

rüçhan : ara. * racaha (ağır basmak, üstün gelmek, daha güçlü olmak, galip olmak, yenmek) + an (isim yapım eki); tercih (yeğleme, seçme) * bir şeyin başka bir şeye göre daha ağır basması, tercih edilmesi veya üstün gelmesi, tercih edilme, ağır basma; tercih edilen görüş, daha güçlü ihtimal

rüçhan hakkı : ara. * ruchan (tercih edilme, ağır basma ) + hakka (gerçek) (ara.) + ı (iyelik ek) (tür.) * borsa şirketlerinin bedelli sermaye artırımı yapması durumunda, mevcut ortakların yeni çıkarılan hisseleri öncelikli olarak ve payları oranında almalarına imkan veren ve hissedarların şirketteki ortaklık paylarının ve oy haklarının azalmasını önleyen hak

rüdum : ara. * radama (yığmak, doldurmak, set yapmak, tıkamak), redm (sağlam engel, mania, kapatma yapısı, sed, set) * bendler, sedler, barajlar, yığma duvarlar

rüesa : ara. * ra’s (kafa, baş, tepe, uç, reis), ru’us (kafalar, başlar, tepeler, uçlar, reisler) * başkanlar, yöneticiler, önderler, reisler

rüfai : ara. * rafa (yükseltmek, yukarı kaldırmak) + i (ile ilgili, -a ait, gibi) * yüksek, ulu, şerefli; 12. yüzyılda Ahmed el Rifai tarafından kurulan, zikirleri sırasında "burhan" adı verilen, şiş batırma ritüeliyle bilinen, İslam dünyasının en köklü ve yaygın Sünni tasavvuf tarikatı olan Rifaiyye tarikatına mensup olan kişi

rüfat : ara. * rafata (çürümek, ufalanmak, parçalanmak, toz toprak olmuş kemik olmak veya kırık dökük şey haline gelmek) * çürümüş, ufalanmış, parçalanmış, toz toprak olmuş (kemik), kırık dökük (şey)

rüfaz : ara. * rafata (çürümek, ufalanmak, parçalanmak, toz toprak olmuş kemik olmak veya kırık dökük şey haline gelmek) * çürümüş, ufalanmış, parçalanmış, toz toprak olmuş (kemik), kırık dökük (şey)

rüfeka : ara. * rafaka (yoldaşlık etmek, arkadaşlık etmek; birlikte olmak, eşlik etmek), refik (yoldaş, arkadaş; eşlik eden kişi, bir kimseye yolculukta, yaşamda veya bir işte eşlik eden, onunla birlikte bulunan dost ve arkadaş, yoldaş, arkadaş; eşlik eden kişi) * dostlar, arkadaşlar, yoldaşlar, bir amaç için birlikte hareket eden kişiler topluluğu

rügöz : lat. * rugosus (kırışık, buruşuk, pürtüklü) (ruga (kırışıklık, buruşukluk, katlanma) + osus (ile ilgili, -a ait) ) * yüzeyi kırışık, buruşuk veya pürtüklü olan; özellikle biyolojide yüzeyinde belirgin kabarıklık ve oluklar bulunan yapı veya doku için kullanılan, kırışık yüzeyli, buruşuk

rügülöz : lat. * ruga (kırışıklık, buruşukluk, katlanma) + ulus (küçültme eki) + osus (ile ilgili, -a ait) * yüzeyi ince, küçük ve sık kırışıklıklar veya buruşukluklarla kaplı olan; ince kırışıklı, hafif buruşuk

rükam : ara. * rakama (yığmak, yığılmak, üstüste birikmek) * yığın, birbiri üzerine kat kat yığılmış olan, istifli, istiflenmiş olan

rükn : ara. * rakana (dayanmak, yaslanmak, destek almak, güvenmek, meyletmek), erkan (direkler, destekler, önemli kişiler; bir topluluğun önde gelenleri, söz sahipleri, büyükler, üstler) * destek, sütun, direk, kolon, dayanak, istinad, baz, esas, asli unsur

rüknettin : ara. * rakn, rakana (dayanmak, yaslanmak, destek almak, güvenmek, meyletmek), rukn (direk, kolon, dayanak, istinad, baz, esas, asli unsur) + el (ön ek, artikel) + deyn, din (inanç, hüküm, hesap, yol, ibadet düzeni; borç) * dinin direği, dinin temeli, dinin esası, dinin dayanağı, inancın temel desteği; erkek ismi

rüku : ara. * raka (eğilmek, baş eğmek, bükülmek) * İslam’da namaz sırasında belin öne doğru eğilerek yapılan ibadet hareketi; elleri dize dayamak suretiyle yere doğru eğilirken baş ile sırtı düz hale getirme; eğilme, tevazu gösterme ve boyun eğme

rükud : ara. * rakada (uzanmak, hareketsiz yatmak; uyumak, sükunete çekilmek, dinlenmek) * uyuma, uyku; sakinleşme, durgunluk, dinlenme

rükün : ara. * rakn, rakana (dayanmak, yaslanmak, destek almak, güvenmek, meyletmek) * direk, kolon, dayanak, baz, esas, asli unsur

rüküş : lat., fra. * lucus, luxus (ışık; aşırılık, taşkınlık, bolluk, gösteriş) (lat.); luxe (fra.) * lüks, ışıltılı, parıltılı, zengin gösteriş, gösterişli fakat zevksiz, abartılı ve uyumsuz giyinmiş (Genellikle kadınların moda anlayışındaki uyumsuzlukları ve gülünç, aşırı süslü giyim tarzını betimler.)

rümeysa : ara. * rumaysa (çiçek açan, nazik, ince) (rum (nazik, hoş) + eysa (küçültme ve iyelik eki) * Küçükköpek Takımyıldızı'ndaki en büyük ve parlak yıldız (Prokyon); İslam kültüründe kız çocuklarına verilen, nazik, ince ve hoş huylu anlamlarını taşıyan özel isim

rüminant : lat. * ruminare (geviş getirmek) (rumen (işkembe, boğaz) + are (fiil mastar eki) ) * mideleri dört bölmeden oluşan ve yedikleri besinleri yarı sindirilmiş halde ağızlarına geri getirerek tekrar çiğneyen (geviş getiren) otçul memeli hayvanlara verilen genel ad

rümman : ara. * rumman (nar) * Lythraceae (kınaçiçeğigiller) familyasına ait olan, kırmızı taneli meyvesiyle tanınan, sıcak iklimlerde yetişen meyve ağacını ve onun meyvesi nar, punica granatum

rün : run

rünik : isk., got., alm. * runisch (runa (gizli söz, sır, fısıltı, işaret, gizemli işaret) (isl., got.) + isch (ile ilgili, gibi, -a ait) ) (alm.) * antik Kuzey Avrupa halklarının (İskandinav, Cermen) taş, ahşap veya metal gibi sert yüzeylere kazımak için geliştirdiği, düz ve kıvrımsız çizgilerden oluşan ve “runik alfabe” adı verilen köşeli yazı sistemi alfabesi ile ilgili, Runa alfabesiyle ilgili; Türkler, Etrüskler, Macarlar ve eskiden Kuzey Avrupa ülkelerinde yaşayan halklar tarafından kullanılmış bir yazı sistemi, futhark

rüpikolöz : lat. * rupes (kaya, sarp kayalık) + colere (yaşamak, yerleşmek, yetiştirmek, bakmak, gözetmek, beslemek) + osus (ile ilgili, -a ait) * kayalık, sarp kaya yüzeyleri veya kaya yarıkları üzerinde yaşayan veya yetişen; kayalıkta yaşayan, kaya seven

rüping : alm. * Rüping (Alman mühendis Max Rüping'in soyadından) * kapalı kazanlar içerisinde, ağaç malzemenin (kereste, direk vb.) ömrünü uzatmak amacıyla, önce basıncın artırılıp ardından düşürülmesiyle uygulanan bir koruyucu sıvı (emprenye) emdirme yöntemi

rüptür : lat. * ruptura (rumpere (kırmak, parçalamak, koparmak) + ura (isim yapım eki) ) (lat.); rupture (fra.) * yırtılma, kopma, parçalanma; Bir şeyin fiziksel olarak kopması, yırtılması veya bütünlüğünün bozulması; damar, organ veya doku bütünlüğünün ani şekilde bozulması ve yırtılması; ilişki, bağ veya düzenin aniden kopması

rüptürabl : lat. * ruptura (rumpere (kırmak, parçalamak, koparmak) + ura (isim yapım eki) ) + abilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) (lat.); rupturable (fra.) * kırılmaya, yırtılmaya veya kopmaya elverişli; gerilim altında bütünlüğünü kaybedebilen

rüstem : far. * rodtahm, rustam (iri yapılı, güçlü, yiğit, kahraman) (rod (nehir; boy) + tahm (güçlü) ) * Firdevsi'nin Şahname'sinde geçen, Zabulistanlı ünlü savaşçının ismi; erkek ismi

rüstik : lat., fra. * rus, ruris (kır, çayır; köy) + icus (ile ilgili, -a ait) (lat.); rustique (fra.) * kırsal hayata özgü, sade, doğal, süssüz ve işlenmemiş, kırsal; köy/taşra tarzı, doğal ve kaba işçilikli

rüsub : ara. * rasaba (çökmek, dibe inmek, yerleşmek) * suda veya bir sıvı içinde bulunan katı parçacıkların zamanla dibe çökmesiyle oluşan tortu, dipte biriken madde, kalıntı, çökelti, rezidü, sediman

rüsuh : ara. * rasah, rasaha (sabit olmak, kökleşmek, derinleşmek), rasih (sabit, köklü, sağlam, derin, derinleşmiş) * bir bilginin, inancın veya karakterin zihinde derin ve sarsılmaz biçimde yerleşmesi; derin bilgi sahibi olma, ilimde kökleşme ve sağlam anlayış

rüsum : ara. * rasama (çizmek, işaretlemek, şekil oluşturmak, şekil vermek), resm (bir nesnenin, kişinin veya düşüncenin görsel olarak çizim, fotoğraf, gravür veya dijital yöntemlerle iki boyutlu bir yüzeyde temsil edilmesi sonucu oluşan görsel ifade, şekil, biçim, form, iz, yazı, işaret, tasvir, deseni resim) * şekiller, biçimler, formlar, izler, yazılar, işaretler, tasvirler, desenler, resimler; vergiler, harçlar, damga vergileri

rüsup : ara. * rasaba (çökmek, dibe inmek, yerleşmek) * suda veya bir sıvı içinde bulunan katı parçacıkların zamanla dibe çökmesiyle oluşan tortu, dipte biriken madde, kalıntı, çökelti, rezidü, sediman

rüsül : ara. * rasala (göndermek, yollamak, sevketmek, salmak), resul (gönderilen, yollanan, elçi; Allah tarafından insanlara mesaj iletmek, dini buyrukları bildirmek ve yol göstermek üzere seçilip gönderilen peygamber veya elçi) * gönderilenler, yollananlar, elçiler, resuller, haberciler, peygamberler, nebiler

rüsva : far., ara. * rasava (rezil etmek, açığa çıkarmak, utanılacak duruma düşürmek, utandırmak, kepaze etmek) * rezil olmuş, kepaze; utandırılmış, itibarı zedelenmiş, ayıplanacak durumda olan, rezil

rüsvay : far., ara. * rasava (rezil etmek, açığa çıkarmak, utanılacak duruma düşürmek, utandırmak, kepaze etmek) * rezil olmuş, kepaze; utandırılmış, itibarı zedelenmiş, ayıplanacak durumda olan, rezil

rüşd : ara. * raşada (doğru yola gitmek, doğruya yönlenmek, doğru yolda olmak, olgunlaşmak), raşid (doğru yolu bulan, hidayete eren, doğru yolda olan), reşad (doğru yolu bulma, hidayet bulma, doğru yolda olma) * doğru yolu bulma, olgunluk, akıl erdirme, erginlik

rüşdi : ara. * raşada (doğru yola gitmek, doğruya yönlenmek, doğru yolda olmak, olgunlaşmak), ruşdi (ruşd (doğru yolu bulma, olgunluk, akıl erdirme, erginlik) + i (ile ilgili, -a ait) ) * doğruluk, olgunlukla ilgili, ruşd ile ilgili; doğru yolda olan, olgun, akıl ve rehberliğe uygun davranan; erkek ismi

rüşdiye : ara. * raşada (doğru yola gitmek, doğruya yönlenmek, doğru yolda olmak, olgunlaşmak), ruşd (doğru yolu bulma, olgunluk, akıl erdirme, erginlik) + iye (isim yapım eki) * Osmanlı döneminde ortaöğretim düzeyinde eğitim veren, sıbyan mektebi ile idadi arasında yer alan modern okul türünü ifade eden eğitim kurumu

rüşeym : ara. * raşama (çizmek, şekil vermek, işaretlemek), raşm (damga, işaret, simge, sembol, resim) * damgacık, simgecik, sembolcük, küçük işaret; döllenmiş yumurta veya embriyo evresinde, canlı organizmanın henüz gelişim aşamasında olan şekil ve yapı hali; buğday tanesinin alt kısmında yer alan, tohumun çimlenmesini, yeşermesini ve çoğalmasını sağlayan üreme organı, buğdayın embriyosu

rüşt : ara. * raşada (doğru yola gitmek, doğruya yönlenmek, doğru yolda olmak, olgunlaşmak), raşid (doğru yolu bulan, hidayete eren, doğru yolda olan), reşad (doğru yolu bulma, hidayet bulma, doğru yolda olma) * doğru yolu bulma, olgunluk, akıl erdirme, erginlik

rüştiye : ara. * raşada (doğru yola gitmek, doğruya yönlenmek, doğru yolda olmak, olgunlaşmak), ruşd (doğru yolu bulma, olgunluk, akıl erdirme, erginlik) + iye (isim yapım eki) * Osmanlı döneminde ortaöğretim düzeyinde eğitim veren, sıbyan mektebi ile idadi arasında yer alan modern okul türünü ifade eden eğitim kurumu

rüştü : ara. * raşada (doğru yola gitmek, doğruya yönlenmek, doğru yolda olmak, olgunlaşmak), ruşdi (ruşd (doğru yolu bulma, olgunluk, akıl erdirme, erginlik) + i (ile ilgili, -a ait) ) * doğruluk, olgunlukla ilgili, ruşd ile ilgili; doğru yolda olan, olgun, akıl ve rehberliğe uygun davranan; erkek ismi

rüşvet : ara. * raşa, raşava (eğmek, yumuşatmak, yön değiştirtmek) + et (isim yapım eki) * eğme, yön değiştirme; bir kişiye haksız bir işi yaptırmak, bir kararı etkilemek veya görevi kötüye kullandırmak amacıyla gizlice verilen para, hediye veya çıkar

rütbe : ara. * rataba (düzenlemek, sıraya koymak, sıralamak, dizmek, düzenli hale getirmek), tertib (tanzim etme, sıraya koyma, dizme, sıralama, düzenleme) * askeri, idari veya toplumsal yapılarda kişinin sahip olduğu makam, derece ve hiyerarşik konumu ifade eden, üstünlük veya yetki basamağını temsil eden kelime, mertebe, seviye, kademe

rüus : ara. * ra’s (kafa, başa, tepe, uç) * başlar, kafalar, tepeler, uçlar; reisler

rüveyde : ara. * ravada, ravda (yavaş olmak, yavaşlamak, sakin olmak, acele etmemek, yavaş yürümek) + en (gibi, olarak) * yavaşça, yavaş olarak, acele etmeden, biraz bekleyerek, işi ağırdan alarak, yavaş, nazik, ince, yumuşak, adım adım, kibar

rüveyha : ara. * ravaha (dinlenmek, rahatlamak, mola vermek, gevşemek), rahat (dinlenme, mola verme) * hafif esinti, güzel koku, ferahlatıcı küçük rüzgar; hoşluk, zariflik, incelik, yumuşaklık

rüya : ara. * ra’y, riaya, raa (görmek, gözetmek, bakmak, idrak etmek, gütmek* uyku sırasında bilinçaltının oluşturduğu görüntü, düşünce ve olaylar dizisi, düş, görüm, hayal, tasavvur

rüyet : ara. * ra’y, riaya, raa (görmek, gözetmek, bakmak, idrak etmek, gütmek+ et (isim yapım eki) *

rüzgar : far. * rüz (gün) + kar, gar (yapan, eden; iş, kazanç) * gün, günde yapılan iş, günlük iş; zamanın getirdiği hareket ve değişim; atmosferdeki sıcak ve soğuk hava kütlelerinin yoğunluk ve basınç farkları nedeniyle oluşan ve yatay yönde hareket eden, serinletici, kurutucu veya yıkıcı etkiler gösterebilen hava akımı

ryanodin : lat. * ryania (Ryania speciosa bitkisinden izole edilen madde) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) * yania speciosa bitkisinden elde edilen, özellikle kas kasılmalarını düzenleyen kalsiyum kanalları üzerinde etkisi olan, insektisid (böcek ilacı) olarak kullanılan toksik (zehirli) bir alkaloid

rydberg sabiti : isv., ara. * rydberg (İsveçli fizikçi Johannes Rydberg’in soyadından) + sabit (duran, durağan, değişmez, değişmeyen, hareketsiz) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * atom spektrumlarında elektron geçişlerini tanımlayan ve özellikle hidrojen atomu için enerji seviyeleri arasındaki foton enerjilerini hesaplamada kullanılan fiziksel sabit (1.097x10^7m^-1)

S : lat. * sulfur (kükürt) * atom numarası 16 olan, periyodik tablonun 16. grubunda bulunan, sarı renkli, kırılgan ve ametal özellik gösteren, sülfürik asit üretiminde, gübrelerde, kauçuk işlemede, ilaçlarda ve kimyasal endüstride kullanılan element

s : tür. * s, S * Türkçe alfabenin 22. harfi (R’den sonra, Ş’den önce)

sa’m : ara. * sa’ma (usanmak, bıkmak, bezmek) * usanç, bıkkınlık, bezginlik

saadet : ara. * saada (mutlu olmak, bahtiyar olmak, mesut olmak, talihli olmak, bahtı açık olmak) + et (isim yapım eki) * mutluluk, huzur, esenlik ve dünya veya ahiret bakımından iyi ve huzurlu bir durumda bulunma hali

SaaS : ing * software (yazılım) + as (olarak) + a (bir) + service (hizmet) * yazılımın internet üzerinden hizmet olarak sunulduğu bulut bilişim modeli

saat : ara. * sa’at (en, genişlik, aralık, süre, vakit, zaman) * zamanı ölçmeye yarayan ve 60 dakika veya 3600 saniyeden oluşan birim ve bu birimi gösteren araç

saba : ara. * saba (rüzgar, esinti; eğilmek, yönelmek, meyletmek, arzu duymak, gençlik eğilimi olmak) * meyil, eğilim, yönelim, arzu; gençlik; Türk musikisinde bir makam

saba-aşiran : ara. * saba (rüzgar, esinti; eğilmek, yönelmek, meyletmek, arzu duymak, gençlik eğilimi olmak) + aşiran (aşiretten türemiş, kabile ile ilgili; onuncu olan, onlu) (aşr, aşere (on), aşir (onuncu; dost) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Türk musikisinde Saba makamı ile Aşiran (Hüseyni-Aşiran) perdesinin, dizisinin birleşmesinden oluşan, inici-çıkıcı seyir özellikleri gösteren ve Saba karakteri üzerine Aşiran bölgesi eklenerek genişletilmiş birleşik (mürekkep) makam

saba-buselik : ara. * saba (rüzgar, esinti; eğilmek, yönelmek, meyletmek, arzu duymak, gençlik eğilimi olmak) ebu (baba, ata) + salaka (yola gitmek, yolculuk etmek), selik, salik (yola giren, yol yürüyen, yolcu, bir yola girmiş olan; yol, iz) * Türk musikisinde Saba makamının Buselik dizisi/perdesiyle birleşmesinden oluşan, Saba’nın hüzünlü-esintili karakterini Buselik’in dengeli ve karar merkezli yapısıyla birleştiren birleşik (mürekkep) makam

sabah : ara. * sabaha, asbaha (olmak, oluşmak, meydana gelmek, doğmak, gün doğmak, başlamak) * Güneşin doğmasıyla başlayan günün ilk saatleri, günün başlangıcı; taze başlangıç

sabahat : ara. * sabaha, asbaha (olmak, oluşmak, meydana gelmek, doğmak, gün doğmak, başlamak), sabah (gün doğumu, sabah vakti, mecaz olarak aydınlık, temizlik) + at (dişil ve isim yapım eki) * güzellik, zarafet ve yüz güzelliği, hüsün ve cemal

sabahattin : ara. * sabaha, asbaha (olmak, oluşmak, meydana gelmek, doğmak, gün doğmak, başlamak), sabah (gün doğumu, sabah vakti, mecaz olarak aydınlık, temizlik) + el (ön ek, artikel) + deyn (borç, din) * dinin oluşumu, dinin aydınlığı

sabahleyin : ara., tür. * sabaha, asbaha (olmak, oluşmak, meydana gelmek, doğmak, gün doğmak, başlamak), sabah (gün doğumu, sabah vakti, mecaz olarak aydınlık, temizlik) (ara.) + leyin (vakti, zamanı) (tür.) * sabah vakti, sabah zamanı

sabahyıldızı : ara., tür. * sabah (ışık, aydınlık; gün doğumu) (ara.) + yıldız (uzayda kendi ışığıyla parlayan gök cismi; ışık noktası) + ı (iyelik eki) (tür.) * Venüs gezegeni için kullanılan eski ad; gün doğumundan hemen önce gökyüzünde görülen parlak gök cismi, Venüs gezegeni

saba-kürdi : ara., far. * saba (rüzgar, esinti; eğilmek, yönelmek, meyletmek, arzu duymak, gençlik eğilimi olmak) + kurd (kürt) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * saba ve kürdi makamlarının özelliklerini birleştiren, hüzünlü ve içli karaktere sahip geleneksel bir birleşik (mürekkep) makam

sabal : lat. * sabal (Küba ve Karayip yerel adı) * Arecaceae (palmiyegiller) familyasına ait, tropikal ve subtropikal bölgelerde yetişen, yelpaze biçimli yapraklara sahip palmiye cinsi

saban : tür. * sab (toprağı sürmek) + an (araç, nesne eki) * tarlayı ekime hazırlamak için hayvanlar (öküz, at) yardımıyla toprağı derinlemesine sürerek havalandırmaya yarayan, demir uçlu ilkel ve eski bir tarım aleti

sabankıran : tür. * sab (toprağı sürmek) + an (araç, nesne eki) * kökleri toprağa çok derinlemesine giren ve tarla sürülürken sabana takılarak onu zorlayan veya kıran, baklagiller familyasından kırmızı çiçekli çok yıllık bir bitki, kayışkıran

saba-uşşak : ara. * saba (rüzgar, esinti; eğilmek, yönelmek, meyletmek, arzu duymak, gençlik eğilimi olmak) + uşşak (aşıklar) * Türk musikisinde Saba makamının Uşşak dizisiyle/karakteriyle birleşmesinden oluşan, Saba’nın hüzünlü-esintili yapısı ile Uşşak’ın içli ve aşk temalı duygusunu birleştiren birleşik (mürekkep) makam

saba-zemzeme : ara. * saba (rüzgar, esinti; eğilmek, yönelmek, meyletmek, arzu duymak, gençlik eğilimi olmak) + zemzeme (mırıldanmak, kısık sesle ve melodik biçimde tekrar tekrar söylemek) * Türk musikisinde Türk mûsikisinde Saba makamının “zemzeme” yani mırıldanma, süsleme ve melodik tekrar karakteriyle birleşerek duygulu, süslü ve hafif titreşimli icra üslubunu ifade eden birleşik (mürekkep) makam-terkibi

sabb : ara. * sabba (dökmek, akıtmak, boşaltmak; dökülmek) * dökme, akıtma, boşaltma, dökülme; aşık, tutkun

sabersheath : tür. * saber (kılıç, eğri pala) + sheath (kın, kılıf) * tıpta veya veterinerlikte “kılıç kını görünümü” anlamında kullanılan, özellikle akciğer hastalıklarında (ör. üst loblarda yoğun fibrotik çekilme) göğüs röntgeninde üst yapının kılıç kınına benzer dar ve kavisli görünüm almasını ifade eden terim

sabık : ara. * sabaka (geçmek, öne geçmek, önce olmak, yarışta önde gitmek, yarışmak, hızlı olmak) * daha önce olmuş, geçmişte kalmış, geçmiş, geçmişte olmuş; önceden suç işlemiş, eski hükümlü

sabıka : ara. * sabaka (geçmek, öne geçmek, önce olmak, yarışta önde gitmek, yarışmak, hızlı olmak), sabık (daha önce olmuş, geçmişte kalmış, geçmiş, geçmişte olmuş; önceden suç işlemiş, eski hükümlü) + a (isim yapım eki) * kişinin geçmişte işlediği suçların veya adli kayıtlarının toplamı, önceki suç kaydı, adli geçmiş

sabır : ara. * sabara (tahammül etmek, dayanmak, katlanmak, direnmek), sabr (tahammül etme, dayanma, katlanma, direnme) * zorluk, sıkıntı veya acı karşısında şikayet etmeden dayanma, metanet gösterme ve sebat etme hali

sabi : ara. * sabaya (çocukluk, gençlik, küçük yaşta olma, saf ve toy olma) * ergenliğe ulaşmamış erkek çocuk, küçük yaştaki çocuk, çocuk

sabiaceae : lat. * sabia (Sabia cinsi bitki) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * Sapindales (sabun çiçekliler) takımına bağlı, çoğunlukla tropikal ve subtropikal Asya’da yayılış gösteren, sarılıcı veya tırmanıcı odunsu bitkileri içeren; basit yaprakları ve küçük çiçekleri bulunan, Sabia cinsi başta olmak üzere az sayıda cins içeren bitki familyası, sabiagiller

sabig : ara. * sabaga (boyamak) * boyacı, boya vuran, boyayan

sabiğa : ara. * sabağa (örtmek, kaplamak, genişletip sarmak) * tam ve geniş şekilde bedeni örten, uzun ve bütüncül yapı, zırh

sabih : ara. * sabaha (yüzmek) * yüzen, yüzücü

sabiha : ara. * sabaha (ışımak, aydınlanmak, ışık saçmak, aydınlatmak, ışıklanmak, gün ağarmak), sabah (ışık, aydınlık; gün doğumu) * fecir vakti, şafak vakti, tan zamanı, gün doğumu; kadın ismi

sabii : aram., ara. * sub, saba (vaftiz olmak, suya dalmak) (aram.); saba (dönmek, meyletmek) (ara.) * Güney Mezopotamya kökenli, vaftiz ritüeline dayalı, ışık ve karanlık düalizmini benimseyen, Yahudilik ve Hristiyanlık benzeri tektanrılı inanç grubu (Mandeizm) mensubu kişi

sabir : ara. * sabara (tahammül etmek, dayanmak, katlanmak, direnmek), sabr (tahammül etme, dayanma, katlanma, direnme) * sabreden, tahammül eden, katlanan

sabire : ara. * sabara (tahammül etmek, dayanmak, katlanmak, direnmek), sabr (tahammül etme, dayanma, katlanma, direnme) * sabreden, tahammül eden, katlanan kadın

sabit : ara. * sabata (kalıcı kılmak, saptamak, sabitlemek, kesinleştirmek, kanıtlamak, doğrulamak, delillendirmek; kesmek, durdurmak, sabitlemek; durmak, sabit olmak, yerleşmek, değişmemek, kalıcı olmak, hareketsiz olmak) * durağan, yerleşik, değişmeyen, kalıcı, hareketsiz (sabotage (durdurmak, engellemek) (ing., fra., alm.)

sabit fikir : ara. * sabit (durağan, yerleşik, değişmeyen, kalıcı, hareketsiz) + fikr (düşünce) * değişmeyen, yeni bilgi veya delillere rağmen aynı şekilde korunan, esnek olmayan düşünce, katı düşünce, değişmez kanaat, idefiks

sabite : ara. * sabit (durağan, yerleşik, değişmeyen, kalıcı, hareketsiz) + e (isim yapım eki) * matematik ve astronomide değişmeyen, sabit nicelik veya yerinden oynamayan gök cismi (yıldız)

sabitkadem : ara. * sabit (durağan, yerleşik, değişmeyen, kalıcı, hareketsiz) + kadem (adım, ayak, basamak, safha) * ayağı sağlam basan; sözünde duran, kararlı, verdiği karardan

sabiy : ara. * saba (rüzgar, esinti; eğilmek, yönelmek, meyletmek, arzu duymak, gençlik eğilimi olmak) * meyledebilen, eğilimli, arzu eden, tutkulu; çocuk, henüz büyümemiş erkek evlat, küçük, toy, tecrübesiz

sabnock : ibr. * tzabaoth, sabaoth (askeri düzen, askeri birlik, ordular) * Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji ile ilgili olan ve 72 cini tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, kuleler inşa eden, surlar ve askeri yapılar kuran, tahkimatlar inşa etme, kaleler kurma ve düşmanların yaralarını çürüyen kurtçuklarla doldurma gücüne sahip cehennem markisi olan 34. cin

sabo : fra. * sabot (tahta ayakkabı; kaba ahşap terlik) * genellikle Avrupa ülkelerinde giyilen, tahtadan yapılan, kalın tabanlı ve üstü deri bantlı geleneksel ayakkabı veya terlik türü

saboraud agar : fra., mal. * Sabouraud (Fransız doktor ve mikrobiyolog Raymond Jacques Adrien Sabouraud'nun soyadından) (fra.) + agar (deniz yosunlarından elde edilen jel kıvamındaki madde, jelatin, jel) (mal.) * dermatofitlerin, nocardia gibi filamentli bakterilerin ve diğer mantar türlerinin yetiştirildiği pepton içeren, özellikle mantar, maya ve küf türlerinin laboratuvar ortamında üretilmesi, izolasyonu ve tanımlanması için kullanılan, yüksek karbonhidrat (dekstroz) içeriğiyle mantar gelişimini teşvik ederken, asidik yapısı sayesinde bakterilerin çoğalmasını baskılayan düşük pH'lı (\(5.6 \pm 0.2\) ) bir tür agar büyüme ortamı, besiyeri

sabotaj : fra. * sabot (tahta ayakkabı; kaba ahşap terlik) + age (isim yapım eki) * bir işi, üretimi, sistemi veya düzeni kasıtlı olarak bozma, aksatma, işlevsiz hale getirme veya zarar verme

sabote : fra. * saboter (bir işi, üretimi, sistemi veya düzeni kasıtlı olarak bozmak, aksatmak, işlevsiz hale getirmek veya zarar vermek) (sabot (tahta ayakkabı; kaba ahşap terlik) + er (fiil mastar eki) ) * kasten ve planlı olarak bozulmuş, aksatılmış, işlevsiz hale getirilmiş, zarar verilmiş

sabr : ara. * sabara (tahammül etmek, dayanmak, katlanmak, direnmek), sabr (tahammül etme, dayanma, katlanma, direnme) * zorluk, sıkıntı veya acı karşısında şikayet etmeden dayanma, metanet gösterme ve sebat etme hali

sabri : ara. * sabara (tahammül etmek, dayanmak, katlanmak, direnmek), sabr (tahammül etme, dayanma, katlanma, direnme) + i (ile ilgili, -a ait) * sabır sahibi olan, dayanıklı, metanetli kişi, sabırlı; erkek ismi

sabuha : ara * sabaha (ışımak, aydınlanmak, ışık saçmak, aydınlatmak, ışıklanmak, gün ağarmak) * sabaha ait olan, sabahla ilişkili, sabah vakti gibi taze ve aydınlık; kadın ismi

sabuk : ara. * sabaka (geçmek, öne geçmek, önce olmak, yarışta önde gitmek, yarışmak, hızlı olmak) * çok hızlı, çevik, önde giden

sabun : gre., ara. * sapon (yağ; çözünür madde) (gre.); sabun (ara.) * su ile birlikte kullanıldığında kir ve yağları çözerek temizleme sağlayan, genellikle yağ asitleri tuzlarından oluşan katı veya sıvı temizlik maddesi

sabuniye : gre., ara. * sapon (yağ; çözünür madde) (gre.); sabun + iye (isim yapım eki) (ara.) * badem, nişasta, bal ve bazen susam yağı kullanılarak yapılan, sabun kıvamında hafif bir tatlı, bir tür nişasta helvası

sabur : ara. * sabara (tahammül etmek, dayanmak, katlanmak, direnmek), sabr (tahammül etme, dayanma, katlanma, direnme) * sabreden, tahammül eden, katlanan; çok sabırlı, cezalandırmada acele etmeyen, mühlet veren

sac : tür. * sac (tava, levha, yassı demir, metal plaka) * metal sanayisinde yapı malzemesi, otomotiv, beyaz eşya ve makine üretiminde yaygın olarak kullanılan, haddelenerek inceltilmiş yassı demir çelik levha

sacayağı : tür. * sac (tava, levha, yassı demir, metal plaka) + ayak (bacağın bilekten aşağıda bulunan ve yere basmaya yarayan bölümü) + ı (iyelik eki) * ateş üzerine konulan tencere, tava veya yufka sacı gibi mutfak eşyalarının dengede durmasını sağlayan, genellikle demirden yapılan üç ayaklı çember veya üçgen şeklindeki destek gereci

sacayak : tür. * sac (tava, levha, yassı demir, metal plaka) + ayak (bacağın bilekten aşağıda bulunan ve yere basmaya yarayan bölümü) * ateş üzerine konulan tencere, tava veya yufka sacı gibi mutfak eşyalarının dengede durmasını sağlayan, genellikle demirden yapılan üç ayaklı çember veya üçgen şeklindeki destek gereci

saccharomyces boulardii : gre., fra. * sakkharon (şeker) + mykes (fungus, mantar, mikrobiyal organizma) (gre.) + boulardii (Fransız mikrobiyolog Henri Boulard’ın soyadından) (fra.) * insan bağırsak florasında yararlı etkileri bulunan, özellikle ishal (özellikle antibiyotik ilişkili ishal) tedavisinde probiyotik olarak kullanılan, mayalar sınıfına ait tek hücreli bir mikroorganizma

saccharum : gre., lat. * sakkharon (şeker) (gre.); saccharum (şeker) * Poaceae (buğdaygiller) familyasına ait, şeker kamışı ve benzeri bitkileri kapsayan, şeker üretiminde kullanılan, yüksek sakkaroz içeren tropikal otsu bitki sınıfı

sacid : ara. * secede (secde etmek, yere kapanmak, alnını yere koymak) * yere kapanan, secde eden, yay şekli alan (Sagittarius, le Sagittaire (yay burcu) (ing., fra.) )

sacide : ara. * secede (secde etmek, yere kapanmak, alnını yere koymak) * yere kapanan, secde eden, yay şekli alan kadın

sacituzumab govitecan : lat. * sacitu (ön ek) + zumab (insan monoklonal antikoru (monoclonal antibody) ) + govitecan (topoizomeraz I inhibitörü kemoterapi sınıfı eki; SN-38 türevi sitotoksik) * TROP-2 hedefli hümanize monoklonal antikora bağlı SN-38 kemoterapi yükü taşıyan, özellikle metastatik meme kanseri ve bazı ileri evre solid tümörlerin tedavisinde kullanılan antikor-ilaç konjugatı (ADC) sınıfı hedefe yönelik kanser ilacın etken maddesi (C22H20N2O5)

sacubitril : lat. * sa (Sentez aşamasındaki orijinal kod adından (AHU-377) veya molekülün yapısındaki bir süksinil türevi (succinyl) kökü) + cu (sentetik farmasötik ek) + bitril (nötral endopeptidaz (neprilysin) enzimini inhibe eden ilaç grubunu belirten ortak INN son eki) * kronik kalp yetmezliği tedavisinde kullanılan, vücuttaki zararlı hormonları parçalayan enzimi (neprilisin) bloke ederek kan damarlarını gevşeten, kalbin yükünü hafifleten ve vücuttaki tuz/sıvı dengesini düzenleyerek kalbin daha verimli kan pompalamasını sağlayan ilacın etken maddesi (C24H29NO5)

saç : tür. * saç (kıllı örtü, baştaki kıl topluluğu) * insan ve bazı hayvanların baş derisinde çıkan, keratin yapılı ince tellerden oluşan doğal kıl örtüsü

saçak : tür. * saç (dağıtmak, savurmak, serpmek, yaymak; yayılmak, sarkmak, saçılmak) + ak (isim yapım eki) * bir yapının kenarından aşağı doğru sarkan bölüm; çatının dışarı taşan kenarı, püskül biçimli süs veya kenarlardan sarkan uzantı

saçak bulut : tür. * saçak (sarkan kenar, püskül, uzantı) + bulut (gökyüzünde yoğunlaşmış su buharı kütlesi) * özellikle cumulonimbus türü fırtına bulutlarının altında veya kenarında görülen, aşağı doğru sarkmış, püskül veya saçak görünümündeki parçalı bulut oluşumu

saçak kök : tür. * saçak (sarkıntı, püskül gibi dağılan bölüm) + kök (temel, esas, öz; bitkinin toprak altında olan dalları) * ana kökten belirgin bir ana kök-gövde ayrımı olmaksızın, gövdenin tabanından çok sayıda ince ve birbirine yakın kökün demet hâlinde geliştiği, özellikle tek çenekli bitkilerde görülen kök sistemi

saçık : tür. * saç (dağıtmak, savurmak, serpmek, yaymak; yayılmak, sarkmak, saçılmak) + ık (sıfat yapım eki) * saçılmış, serpilmiş, dağılmış, yayılmış

saçıntı : tür. * saç (dağıtmak, savurmak, serpmek, yaymak; yayılmak, sarkmak, saçılmak) + ıntı (isim yapım eki) * saçılıp dağılan şey, döküntü

saçkıran : tür. * saç (kıllı örtü, baştaki kıl topluluğu) + kıran (kesen, ayıran, parçalayan) * saçlı deride yuvarlak veya yamalı bölgeler halinde saç dökülmesine yol açan, genellikle mantar (tinea capitis) veya otoimmün (alopecia areata) kaynaklı olabilen hastalık

saçma : tür. * saç (dağıtmak, savurmak, serpmek, yaymak; yayılmak, sarkmak, saçılmak) + ma (sıfat yapım eki) * etrafa gelişi güzel yayma, dağıtma; mantıksız, anlamsız, tutarsız; av tüfeklerinde kullanılan, ateşlendiğinde namludan çıkıp geniş bir alana dağılacak şekilde saçılan küçük kurşun taneciklerinden (şarapnelimsi av fişeği içeriği) her biri

saçula : ita. * sassola (dökümcülerin kullandığı, tahtadan yapılan kalıp) (sasso (taş, kaya) + ola (küçültme eki) ) * genellikle metal döküm işlerinde şekil verme amacıyla kullanılan ağaçtan yapılmış kalıp veya model; yeniden şekillendirme, geçici yapı

sad : ara. * sad (ص) * Arapça alfabenin on sekizinci harfi

sad : ara. * sada (çatlamak, yarılmak) * çatlak, yarık; çatlama, yarılma

sad : ara. * sada (yükselmek, yukarı çıkmak) * yükseliş; Kur'an'ın 38. suresi

sa'd : ara. * saada (mutlu olmak, bahtiyar olmak, mesut olmak, talihli olmak, bahtı açık olmak), saadet (mutluluk, bahtiyarlık) * kutluluk, mutluluk, baht açıklığı, talih, uğur, şans, bereket ve her türlü dünyevi sıkıntıdan uzak olma durumu

sada : ara. * sada (yankılanmak, ekolanmak, tınlamak) * ses, yankı, eko veya tınlama; hoş, yankılanan ses, seda

sadaka : ara. * sadaka (doğru olmak, dürüst olmak, doğrulamak) * Allah rızası için karşılıksız olarak yapılan bağış, yardım veya iyilik; İslam’da sevap kazanmak amacıyla verilen para, mal veya yapılan her türlü hayır işi

sadakat : ara. * sadaka (doğru olmak, dürüst olmak, sözünde durmak, doğrulamak) + at (isim yapım eki) * bir kişiye, düşünceye veya kuruma bağlı kalma, güvenilir olma, sözünde durma ve ihanet etmeme durumu

sadakat kartı : ara., lat. * sadaka (doğru olmak, dürüst olmak, doğrulamak) (ara.) + charta (kağıt, yazı levhası, belge, doküman, papirüs yaprağı, yazı levhası, kart) (lat.) + ı (iyelik eki) (tür.) * Bir mağaza veya hizmet sağlayıcının müşterilerine sunduğu; alışveriş/puan biriktirme, indirim ve özel kampanya avantajları sağlayan “müşteri bağlılık kartı (loyalty card)” sistemi

sadakor : lat., ita. * seta (kıl, tüy, ince lif, ipek) + crudus (ham, işlenmemiş, çiğ) (lat.); seta cruda (ita.) * genellikle başörtüsü, ince giysiler ve şal yapımında kullanılan hafif, doğal ve antialerjik açık saman renginde olan, dayanıklılığı ve nefes alabilirliği ile bilinen düz dokunmuş ham ipek kumaş türü, barış ipeği

sadar : ara. * sadr (göğüs, bağır; ön, başlangıç, baş taraf) * göğüs, ön taraf, bir şeyin ön kısmı, başlangıcı; bir kimsenin iç dünyası ve gönlü (mecazi)

sadaret : ara * sadr (göğüs, ön taraf, başlama), sadara (başlamak, önde olmak, öne çıkmak, ileri gelmek, kaynaklanmak) + et (isim yapım eki) * başa geçme, başta olma, en ön makamda olma, önde olma; Osmanlı Devleti'nde sadrazamlık (başvezirlik) makamı, sadrazamlık, başvekillik, vezirlik

sadat : ara. * seyyid (efendi, bey, önder, soylu kimse, bey, saygın kişi) * seyyidler, efendiler, saygıdeğer kişiler, saygınlar; Hz. Muhammed'in soyundan gelenler (ehlibeyt) veya tasavvufta tarikat büyükleri, şeyhleri

sadberk : far. * sad (yüz) + barg (yaprak) * yüz yapraklı; çok yapraklı çiçek, gül gibi kat kat açılmış çiçek; kadın ismi

sade : far. * sade (saf, basit, süssüz, katıksız, yalın, yalnız) * saf, yalın, yalnız, basit, süssüz, süsten ve karmaşıklıktan uzak, katıksız

sade yağ : far., tür. * sade (saf, yalın, yalnız, basit, süssüz, süsten ve karmaşıklıktan uzak, katıksız) (far.) + yağ (hayvan dokularında bulunan veya çeşitli bitkilerden elde edilen, suda çözünmeyen, kayganlık veren, hücrelerin enerji ihtiyacını karşılayan ve sanayiden yemek kültürüne kadar geniş bir alanda kullanılan organik lipit bileşiği; iç yağı) (tür.) * tereyağının eritilerek içindeki su ve süt katılarından (tortularından) arındırılmasıyla elde edilen, yüksek ısıya dayanıklı ve %99'un üzerinde saf süt yağı içeren geleneksel bir yağ çeşidi

 

sadece : far., tür. * sade (saf, basit, süssüz, katıksız, yalın, yalnız) (far.) + ce (olarak, gibi) (tür.) * başka bir şey katmaksızın, yalnızca ve ancak belirtilen şeyle sınırlı olacak biçimde, yalnızca, sırf

saded : ara. * sadda (yönelmek, kastetmek, amaçlamak, niyetlenmek; engellemek, çevirmek) * bir sözün veya yazının asıl konusu, anlatılmak istenen ana düşünce, amaç, hedef, asıl konu, yönelinen şey, maksat

sadedil : far. * sade (saf, basit, derinliği olmayan, süssüz, katıksız, yalın, yalnız) (far.) + dil (kalp, yürek, gönül) * saf, derin meselelere aklı ermeyen insan; temiz kalpli olup, kolayca aldatılabilen kimse

sadef : ara. * sadaf (kabuk, deniz kabuğu, parlak kabuk tabakası, istiridye kabuğu) * bazı yumuşakça kabuklarının iç yüzeyinde bulunan parlak, yanardöner ve süs eşyası yapımında kullanılan sert madde veya bu maddeden oluşan kaplama, deniz hayvanlarının kabuğu

sadet : ara. * sadda (yönelmek, kastetmek, amaçlamak, niyetlenmek; engellemek, çevirmek) * bir sözün veya yazının asıl konusu, anlatılmak istenen ana düşünce, amaç, hedef, asıl konu, yönelinen şey, maksat

sadık : ara * sadaka (doğru olmak, dürüst olmak, sözünde durmak, doğrulamak) * sözünde ve davranışlarında doğru, güvenilir ve dürüst olan, doğru olan, dürüst olan, doğrulayan, sözünde duran

sadır : ara. * sadr (göğüs, bağır; ön, başlangıç, baş taraf) * göğüs, ön taraf, bir şeyin ön kısmı, başlangıcı; bir kimsenin iç dünyası ve gönlü (mecazi)

sadi : ara. * saada (mutlu olmak, bahtiyar olmak, mesut olmak, talihli olmak, bahtı açık olmak), saadet (mutluluk, bahtiyarlık), saʿd (uğur, mutluluk, baht açıklığı, talih) + i (ile ilgili, -a ait) * mutluluğa, uğura ait olan, mutlulukla ilgili, baht ile ilgili

sadid : ara. * sadda (engellemek, mani olmak, menetmek, tıkamak, kapamak, set çekmek) * yaradan akan iltihaplı, sarımsı sıvı, irin, yara suyu

sadik : ara * sadaka (doğru olmak, dürüst olmak, sözünde durmak, doğrulamak) * sözünde ve davranışlarında doğru, güvenilir ve dürüst olan, doğru olan, dürüst olan, doğrulayan, sözünde duran

sadis : ara. * sitte (altı, 6) * altıncı, sırası 6 olan

sadist : fra. * sade (18. yüzyılda yaşamış Fransız yazar ve filozof Marquis de Sade'ın soyadından) + iste (-cı, yapan, eden eki) * başkalarına acı, eziyet veya rahatsızlık vermekten zevk alan kişi

sadizm : fra. * sade (18. yüzyılda yaşamış Fransız yazar ve filozof Marquis de Sade'ın soyadından) + iste (-cı, yapan, eden eki) + isme (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * başkalarına acı, eziyet veya ıstırap vermekten haz duyma durumu

sadme : ara. * sadama (çarpmak, vurmak, darbelemek, darp etmek; beklenmedik karşılaşma sonucu sarsılmak) * ani ve sert bir çarpma, darbe veya beklenmedik bir olay karşısında oluşan sarsılma ve etki

sadomazoşist : fra. * sade (18. yüzyılda yaşamış Fransız yazar ve filozof Marquis de Sade'ın soyadından) (fra.) + masoch (Avusturyalı romancı Leopold von Sacher-Masoch'un soyadından) (alm.) + ista (-cı, yapan, eden) (lat.) * hem başkasına acı vermekten hem de acı çekmekten cinsel veya psikolojik haz alan kişi

sadomazoşizm : fra. * sade (18. yüzyılda yaşamış Fransız yazar ve filozof Marquis de Sade'ın soyadından) (fra.) + masoch (Avusturyalı romancı Leopold von Sacher-Masoch'un soyadından) (alm.) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (lat.) * hem başkasına acı verme hem de acı çekme üzerinden haz alma eğilimini bir arada ifade eden psikoseksüel davranış biçimi

sadrazam : ara. * sadara (başlamak, önde olmak, öne çıkmak, ileri gelmek, kaynaklanmak), sadr (göğüs, bağır; ön, başlangıç, baş taraf) + i (tamlama eki) + aʿzam (en büyük, en yüce, en üstün) * Osmanlı Devleti’nde padişahtan sonra en yüksek idari ve siyasi yetkiye sahip devlet görevlisi, başbakan konumundaki devlet görevlisi

sadreyn : ara. * sadr (göğüs, bağır; ön, başlangıç, baş taraf) + eyn (iki) * iki ön taraf; iki büyük makam, iki önemli yön; Osmanlı döneminde Rumeli ve Anadolu kazaskerliği

sadrnişin : far. * sadr (göğüs, bağır; ön, başlangıç, baş taraf) (ara.) + nişesten (oturmak), nişin (oturan, yerleşen, oturmuş, bir yere yerleşmiş) (far.) * bir mecliste veya divanda baş köşeye oturan, en üst yerde bulunan kişi, resmi toplantılarda en itibarlı yere oturan kimse

sadukat : ara. * sadaka (doğrulamak; doğru olmak, sözünde durmak, doğruluğunu göstermek; içtenlik göstermek) + at (çoğul eki) * İslam hukukunda evlilik sırasında kadına verilmesi gereken mehirlerin (nikah bedelleri ve evlilikte kadının hakkı olan mali karşılıklar) genel ismi

sadullah : ara. * saada (mutlu olmak, bahtiyar olmak, mesut olmak, talihli olmak, bahtı açık olmak), saadet (mutluluk, bahtiyarlık), saʿd (uğur, mutluluk, baht açıklığı, talih, iyilik, mübareklik, kuvvetlilik; kutlu, uğurlu) + Allah (el (ön ek) + ilah (tanrı, tapılan, yönelinen, yüce varlık) ) * Allah’ın verdiği mutluluk, baht, saadet; erkek ismi

saf : ara. * safa (arıtmak, temizlemek, saf kılmak, ayıklamak, elemek; saf olmak, arınmak, temiz olmak, temizlenmek, arınmak, seçilmek, elenmek) * temiz, pak, pür, arı, arınmış, duru, halis, yalın, sade, katıksız (safe (güvenli, tehlikeden arınmış) (ing.) )

safa : ara. * safa (arıtmak, temizlemek, saf kılmak, ayıklamak, elemek; saf olmak, arınmak, temiz olmak, temizlenmek, arınmak, seçilmek, elenmek) * gönül huzuru, neşe, şenlik, keyifli eğlence; sert, başka kütleye karışmayan, toprak ve çamurdan arınmış taş; Mekke'deki Mescid-i Haram'ın doğusunda bulunan, Hac ve Umre'de tavaf (say) yapılan meşhur tepenin ismi

safahat : ara. * safha (evre, aşama, gelişme, kademe, devre, faz) + at (çoğul eki) * evreler, aşamalar, gelişmeler, kademeler, devreler, süreçler, fazlar

safaperver : ara., far. * safa (temizlik, arılık, duruluk, gönül açıklığı; içtenlik, samimiyet) (ara.) + parvar, perver (besleyen, büyüten, yetiştiren, koruyan, seven, sever) (far.) * temiz kalpli, içten, saf duyguları besleyen ve başkalarına karşı iyi niyetli, dürüst ve gönlü açık olan (kişi)

safari : ara., sva. * sefer (yolculuk, seyahat) (ara.); safari (yolculuk, uzun seyahat; özellikle av veya keşif amaçlı Afrika içi yolculuk) (sva.) * özellikle Afrika'da vahşi yaşamı doğal ortamında gözlemlemek, fotoğraflamak veya avlamak amacıyla düzenlenen kara yolculuğu

safdil : ara., far. * saf (temiz, pak, pür, arı, arınmış, duru, halis, yalın, sade, katıksız) (ara.) + dil (kalp, yürek, gönül) (far.) * kolay kandırılabilen, iyi niyetli olduğu için aldatılmaya açık, tecrübesiz ve aşırı derecede saf düşünceli (kişi)

safed : ara. * safed (bağ, pranga, kelepçe) * bağlar, prangalar, kelepçeler

safena magna : lat. * safena (gizli, saklı, içte bulunan) + magna (büyük, geniş, önemli) * alt ekstremitede (bacakta) ayak iç kenarından başlayıp kasık bölgesindeki femoral vene kadar uzanan, vücuttaki en uzun yüzeysel ama görünmeyen toplardamar olan “büyük safen ven”i

safeno femoral : lat. * safena (gizli, saklı, içte bulunan) + femoralis (femur (kalça, uyluk, but) + alis (ile ilgili, -a ait) ) * bacakta safen venin (özellikle safena magna) femoral ven ile birleştiği kasık bölgesindeki damar bileşke noktası

safer : ara. * safere (boş kalmak, sararmak) * boş kalma, boşluk; sararma, sarılık; karında yaşayan kurtçuk; Muharrem ayından hemen sonra gelen, yılın ikinci ayı, sefer ayı

safevi : ara. * safa (temizlik, arılık, duruluk, gönül açıklığı; içtenlik, samimiyet) + vi (ile ilgili, -a ait) * İran ve Kafkaslar civarında hüküm süren, Şah İsmail tarafından kurulan Türk-İran imparatorluğu olan Safeviler mensubu, Safevilere ait, Safevi hanedanına mensup

saff : ara. * saffa, saffafa (sıralamak, dizmek, sıralı olarak düzenlemek, yan yana koymak, saf haline getirmek) * insanların veya nesnelerin yan yana düzenli biçimde dizildiği sıra, sıra, dizi, düzen, yanyana dizilme; Kur’an’ın 61. suresinin simi

saffat : ara. * saffa (sıralamak, dizmek, sıralı olarak düzenlemek, yan yana koymak, saf haline getirmek), saff (sıra, dizi, düzen, yanyana dizilme) + at (çoğul eki) * sıralar, diziler, düzenler, yanyana dizilmeler, yanyana dizilenler; Kur’an’ın 37. suresinin ismi

saffet : ara. * safa (arıtmak, temizlemek, saf kılmak, ayıklamak, elemek; saf olmak, arınmak, temiz olmak, temizlenmek, arınmak, seçilmek, elenmek), saf (temiz, pak, pür, arı, arınmış, duru, halis, yalın, sade, katıksız) + et (isim yapım ve durum eki) * saf olma hali; maddi veya manevi kirden arınmış olma hali, temizlik, içtenlik, kalp temizliği; erkek ismi

safh : ara. * safaha (kusurları görmezden gelmek, hoşgörmek, bağışlamak, affetmek, mazur görmek) * hoşgörme, bağışlama, affetme, mazur görme

safha : ara. * safaha (yaymak, düzlemek) * düz yüzey, yanak, tabaka, sayfa; evre, aşama, devre, dönem, kademe, faz

safi : ara. * safa (arıtmak, temizlemek, saf kılmak, ayıklamak, elemek; saf olmak, arınmak, temiz olmak, temizlenmek, arınmak, seçilmek, elenmek), saf (temiz, pak, pür, arı, arınmış, duru, halis, yalın, sade, katıksız) + i (ile ilgili, -a ait) * katıksız, temiz, arı, arınmış, duru, net, halis, yalnızca, sadece, net olarak

safih : ara. * safaha (kusurları görmezden gelmek, hoşgörmek, bağışlamak, affetmek, mazur görmek) * affeden, bağışlayan, hoşgören, mazur gören

safiha : ara. * safaha (yaymak, düzlemek) * ince, yassı ve geniş maden veya metal yüzey; yassı geniş yüz, sac tabaka; kağıt yüzü

safil : ara. * safala (alçalmak, aşağıya inmek, aşağı olmak, aşağıya düşmek; değersizleşmek) * hor, alçak, aşağı, aşağılık; düşük karakterli, ahlaksız, aşağı tabakadan; yoksul, yoksun, düşkün, sefil

safinamit : lat. * safin (ön ek) + amid (amidum; azot içeren organik bileşik sınıfı (-CONH2 yapısı) * Parkinson hastalığında dopamin metabolizmasını düzenlemek için kullanılan, MAO-B inhibitörü sınıfına ait sentetik ilacın etken maddesi (C17H19FN2O2)

safinat : ara. * safin ((ön ayağını hafifçe bükerek duran, sakin ve hazır vaziyette bekleyen at) + at (çoğul eki) * ön ayakları üzerinde durarak hazır bekleyen, çevik ve asil atlar (Kur’an’da “safinat el ciyad” olarak geçer.)

safinaz : ara. * safa (arıtmak, temizlemek, saf kılmak, ayıklamak, elemek; saf olmak, arınmak, temiz olmak, temizlenmek, arınmak, seçilmek, elenmek), saf (temiz, pak, pür, arı, arınmış, duru, halis, yalın, sade, katıksız) + i (tamlama eki) + naz (şirinlik, cilve, işve; isteksiz görünüp isteme) (far.) * temiz ve duru bir zarafet, saf ve nazlı güzellik, saf, zarif ve ince ruhlu güzellik; çok nazlı, çok naz eden; temiz ve zarif, duru ve nazlı

safine : ara. * safana (suyu yararak ilerlemek, akıp gitmek) * denizlerde yük, yolcu veya asker taşımakta kullanılan büyük yelkenli veya buharlı deniz taşıtı, gemi, tekne, taşıyıcı deniz aracı, vapur

safir : gre. * sappheiros (mavi; değerli taş, mavi renkli süs taşı) * derin mavi renkli, alüminyum oksit kristallerinden oluşan, genellikle mavi tonlarında olsa da, kırmızı (yakut) dışındaki tüm renklerde bulunabilen, bilgelik, sadakat ve asaleti simgeleyen, Mohs ölçeğine göre sertliği 9 olan oldukça dayanıklı bir korindon minerali, gök yakut

safiye : ara. * safa (arıtmak, temizlemek, saf kılmak, ayıklamak, elemek; saf olmak, arınmak, temiz olmak, temizlenmek, arınmak, seçilmek, elenmek), saf (temiz, pak, pür, arı, arınmış, duru, halis, yalın, sade, katıksız) + iy (ile ilgili, -a ait) + e (dişil eki) * katıksız, temiz, arı, arınmış, duru, berrak, net, halis kadın; temiz, katıksız, bozuk olmayan; içinde yapmacık ve uydurma bir şey, fazladan kelime ve kafiye bulunmayan söz

safiyet : ara. * saf (temiz, pak, pür, arı, arınmış, duru, halis, yalın, sade, katıksız) + iy (ile ilgili, -a ait) + et (isim yapım eki) * saflık, temizlik, arılık, duruluk, katıksızlık, halislik; masumiyet, içtenlik

safkan : ara., tür. * saf (temiz, pak, pür, arı, arınmış, duru, halis, yalın, sade, katıksız) (ara.) + kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) (tür.) * bir ırkın veya soyun başka ırklarla karışmamış, genetik olarak karışıksız, katışıksız ve arı olduğunu ifade eden, özellikle hayvan ırkları veya soy bağı için kullanılan sıfat

safra : ara. * safr (sarı), sufr (sarılaşmış) * karaciğerde üretilip safra kesesinde depolanan, yağların sindirilmesinde ve emilimin kolaylaştırılmasında görev alan, sindirim sisteminde özellikle ince bağırsakta etkili olan sarı-yeşil renkli biyolojik sıvı (sulphur, souffre (kükürt, sülfür) (ing., fra.) )

safra kesesi : ara. * safr (sarı), sufr (sarılaşmış), safra (karaciğerde üretilip safra kesesinde depolanan, yağların sindirilmesinde ve emilimin kolaylaştırılmasında görev alan, sindirim sisteminde özellikle ince bağırsakta etkili olan sarı-yeşil renkli biyolojik sıvı) + kise (torba) + sı (iyelik eki) (tür.) * karaciğerde üretilen safranın depolanıp yoğunlaştırıldığı, sindirim sırasında özellikle yağların parçalanmasına yardımcı olmak üzere bu sıvıyı ince bağırsağa kontrollü biçimde boşaltan armut biçimli küçük organ

safran : far., ara. * zafaran (zar (sarı; altın) + paran (diken, tüylü parça, kanat; uçan; kanatlı, havalanan, hareket eden) ) (far.); safr (sarı) + an (ile ilgili, -a ait) (ara.) * Crocus sativus bitkisinin mor çiçeklerinden elde edilen, keskin kokusu, yoğun sarı rengiyle yemeklere, tatlılara ve içeceklere lezzet/renk vermek için kullanılan, antioksidan, anti-inflamatuar ve ruh sağlığını destekleyici niteliği olan dünyanın en pahalı ve değerli baharatlarından biri

safranbolu : far., ara., gre. * zafaran (zar (sarı; altın) + paran (diken, tüylü parça, kanat; uçan; kanatlı, havalanan, hareket eden) ) (far.); safr (sarı) + an (ile ilgili, -a ait) (ara.) + polis (şehir, il, kent) (gre.) * Karabük’ün bir ilçesi

safsata : gre. * sophistia (bilgelik, bilgililik, bilgi verme) (sophos (bilge) + istes (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * sophistlerin öğretisi, sözle ikna ve retorik yoluyla gerçeği göreceli olarak yorumlama anlayışı, bilgelik; bir husustaki bilgi içeren söylem; kelime oyununa dayalı ikna sanatı ve görünürde bilgelik

safvan : ara. * safv (saflık, temizlik, katıksızlık, duruluk, arılık, arınmışlık, halislik, berraklık; arınmış olma, seçilmiş öz) + an (ile ilgili, -a ait) * pürüzsüz taş, kaygan kaya; saf, temiz kaya parçası; üzerinde toprak olmayan, sert ve kaygan kaya yüzeyi; katı, sağlam ve temiz yüzeyli taş

safvet : ara. * safv (saflık, temizlik, paklık, katıksızlık, duruluk, arılık, arınmışlık, halislik, berraklık; arınmış olma, seçilmiş öz) + et (isim yapım ve durum eki) * saf, temiz, pak, katıksız, duru, arı, arınmış, halis, berrak olma durumu, seçilmiş öz halinde olma

sagalassos : gre. * saga (yüksek, sağlam) + lassos (ile ilgili, gibi, -a ait) * yüksek şehir, korunaklı şehir; Antik Pisidya bölgesinde (günümüzde Türkiye, Burdur civarı) yer alan, Helenistik ve Roma dönemlerinde önemli bir şehir

sagapo : gre. * sa (sen, seni) + agapein (sevmek), agapo (seviyorum) * seni seviyorum

sagar : far. * sağar (içki kadehi, tas, kasei kap, piyale) * kadeh, içki bardağı, kase, sürahi; tasavvufi şiirde ilahi aşkın ve vecd halinin aktarıldığı gönül

sagir : ara. * sağara (küçültmek, ufaltmak, alçaltmak) * küçük, ufak; ergen olmamış (büluğa ermemiş) çocuk; zelil, aşağılık alçak

sagital : lat. * sagitta (ok) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * vücudu önden arkaya dik kesen eksen, düzlem (diğerleri "aksiyal" (vücudu alt ve üst olarak iki parçaya bölen düzlem, eksen, kesit), "proksimal" (bir doku veya organın vücudun merkezine (orta hat) en yakın olan kısmı), "koronal" (vücudu baştan ayağa doğru ve omuzlara paralel olacak şekilde kesen eksen veya düzlem)

sagittal : lat. * sagitta (ok) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tıpta, vücudu önden arkaya dik kesen düzlemler

sagittarius : lat. * sagitta (ok) + arius (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ok atan kişi, okçu; astronomide Yay takımyıldızının Latince adı ve astrolojide Zodyak’ın dokuzuncu burcu olan Yay

sagrada familia : lat. * sacra (kutsal, mukaddes) (lat.); sagrada (isp.) + familia (aile, hane halkı) (lat ) * kutsal aile; Antoni Gaudi tarafından tasarlanan ve Barselona’da inşası halen devam eden, tam ismi Templo Expiatorio de la Sagrada Familia (Kutsal Ailenin Kefaret Tapınağı) olan ve Hz. İsa, Meryem ve Yusuf'tan oluşan "Kutsal Aile" kavramını simgeleyen Katolik bazilikası ve mimari yapı

sagyna : caryophyllaceae (karanfilgiller) familyasından olan, nemli bölgelerde yetişen, karşılıklı yapraklara ve beyaz çiçeklere sahip, çim gibi yayılan otsu ve bodur bir bitki türü, Sagina procumbens

sağ : tür. * sağ (yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş; vücutta kalbin bulunduğu tarafın karşı tarafı, solun zıttı, sol yönün tersi) * canlı olma durumunu veya yön/konum açısından “solun karşıtı olan tarafı; sosyal düzen ile hiyerarşiyi savunan siyasi görüş

sağ açık : tür., ing. * sağ (yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş; vücutta kalbin bulunduğu tarafın karşı tarafı, solun zıttı, sol yönün tersi) + açık (aralık olan, hiçbir engeli bulunmayan, geçişe uygun, kapalı olmayan, gizli olmayan) * futbolda sağ kanatta oynayan, hücuma yönelik görevleri olan ve genellikle sağ çizgide ilerleyerek orta açan oyuncu

sağ akçe : tür. * sağ (yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş; vücutta kalbin bulunduğu tarafın karşı tarafı, solun zıttı, sol yönün tersi) + akçe (Osmanlı dönemine ait gümüş para) * Osmanlı döneminde karışığı, eksiği bulunmayan, ayarı ve ağırlığı tam olan, değeri yüksek gümüş para (Çürük akçenin (ayarı düşük para) tersi)

sağ bek : tür., ing. * sağ (yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş; vücutta kalbin bulunduğu tarafın karşı tarafı, solun zıttı, sol yönün tersi) (tür.) + back (geri, arka; tekrar) (ing.) * futbolda savunma hattının sağ tarafında görev yapan, Temel görevi rakip takımın sol kanat ataklarını durdurmak, kanattan yapılan ortaları engellemek ve savunma ile hücum arasında köprü kurarak gerektiğinde sağ kanattan hücuma destek vermek olan defans oyuncusu

sağ haf : tür., ing. * sağ (yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş; vücutta kalbin bulunduğu tarafın karşı tarafı, solun zıttı, sol yönün tersi) (tür.) + half (yarı, yarım) + back (geri, arka; tekrar) (ing.) * futbolda orta sahanın en sağında görev yapan, oyun kurucu veya kanat desteği sağlayan oyuncu

sağ iç : tür. * sağ (yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş; vücutta kalbin bulunduğu tarafın karşı tarafı, solun zıttı, sol yönün tersi) + iç (derinlik, dahili kısım) * futbolda sağ açık (kanat) ile santrfor (orta saha/forvet merkezi) arasında görev yapan, hücum ağırlıklı orta saha veya iç forvet oyuncusu

sağ kanat : tür. * sağ (yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş; vücutta kalbin bulunduğu tarafın karşı tarafı, solun zıttı, sol yönün tersi) + kanat (uçmak için kullanılan, bir nesnenin veya canlının gövdesinin yan tarafından çıkmış uzantı) * futbolda ve hentbolda hücum alanının sağ tarafı ve orta sahanın veya hücumun sağında görev yapan, hızlı, teknik ve kanattan hücum/orta yapma becerisine sahip oyuncu

sağ karıncık : tür. * sağ (yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş; vücutta kalbin bulunduğu tarafın karşı tarafı, solun zıttı, sol yönün tersi) + karın (anne, ana rahmi, doğurganlık; omurgalı hayvanlarda kaburga kemiklerinden kasıklara ve pelvise kadar olan kısım) + cık (küçültme eki) * kalbin sağ alt kısmında yer alan, sağ kulakçıktan gelen oksijeni az kanı akciğerlere pompalayan boşluk, ventriculus dexter, sağ karıncık ventriculus dexter, ventriculus dextrum

sağ kulakçık : tür. * sağ (yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş; vücutta kalbin bulunduğu tarafın karşı tarafı, solun zıttı, sol yönün tersi) + kulak (işitme organı) + çık (küçültme eki) * kalbin sağ üst bölümünde yer alan ve vücut dolaşımından gelen oksijeni az kanı toplayarak sağ karıncığa aktaran boşluk, atrium dexter, atrium dextrum

sağ salim : tür. * sağ (yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş) + salim (güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, sağlam, eksiksiz, temiz; güvenli) * bir yolculuk, tehlike veya süreç sonunda kişinin hiçbir zarar görmeden, güvenli ve iyi durumda varması, diri ve güvende olan

sağalmak : tür. * sağ (yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş) + al (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * sağlığa kavuşmak, iyileşmek, şifa bulmak, yaraları kapanmak

sağaltım : tür. * sağ (yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş) + al (edilgen fiil eki) + tım (isim yapım eki) * bir hastalığı yenecek etkenleri ve yöntemleri bularak hastayı iyileştirme, tedavi etme veya sağlık sorunlarını giderme süreci, terapi; fiziksel, zihinsel veya ruhsal rahatsızlıkların giderilmesi için uygulanan iyileştirme çalışmalarının tümü

sağanak : tür. * sağmak (koyun, keçi veya ineğin memesini sıkarak süt çıkarmak; fışkırtmak), sağa (fışkırtmak, püskürtmek) + nak (isim yapım eki) * kısa sürede yoğun ve kuvvetli şekilde gerçekleşen şiddetli yağmur yağışı

sağanlar : moğ. * sagan (beyaz, aydınlık) + lar (çoğul eki) * gökkuzgunumsular takımına ait, kırlangıca benzeyen ancak onlardan farklı olarak çok hızlı uçan, uzun ve dar kanatlı küçük kuşları kapsayan, genellikle havada beslenen ve ayakları tünemekten ziyade tutunmaya elverişli olan, sağangiller ve kolibrigiller familyalarını içeren bir alt takım, apodiformes

sağcı : tür. * sağ (yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş; vücutta kalbin bulunduğu tarafın karşı tarafı, solun zıttı, sol yönün tersi) + cı (yapan, eden, destekleyen, meslek, eğilim, taraftarlık eki) * siyasette gelenekçi, muhafazakar veya milliyetçi eğilimleri benimseyen kişi

sağdıç : tür. * sağ (yakın, güvenilir, yardımcı; yanında bulunan, destek olan) + dıç/diç (arkadaşlık ve eşlik bildiren ek) * düğünde gelin veya damada eşlik eden, yardımcı olan kimse; özellikle damadın yakın arkadaşı

sağduyu : tür. * sağ (doğru, yerinde, dengeli; akkiselim; yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş; vücutta kalbin bulunduğu tarafın karşı tarafı, solun zıttı, sol yönün tersi) + duyu (his, algı) * olayları aşırılığa kaçmadan gerçekçi, dengeli ve makul biçimde değerlendirme, doğruyu yanlıştan ayırma, olayları mantıklı, gerçekçi ve aklıselim bir şekilde yorumlayarak yerinde kararlar verme yetisi

sağı : tür. * sağ (akıtmak, sızdırmak, dökmek, süt sağmak) + ı (isim yapım eki) * kuşların veya kümes hayvanlarının sıvı ile karışık, beyazımsı ve asitli dışkısı, kuş pisliği, kuş gübresi

sağır : tür. * sanır, sağır (kulağı duymayan, sesleri algılayamayan, işitmeyen, sağır) * kulağı duymayan, sesleri algılayamayan, işitmeyen

sağir : ara. * sağara (küçültmek, ufaltmak, alçaltmak) * küçük, ufak; ergen olmamış (büluğa ermemiş) çocuk; zelil, aşağılık alçak

sağlam : tür. * sağ (bozulmamış, iyi durumda, bütün; doğru, yerinde, dengeli; akkiselim; yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş; vücutta kalbin bulunduğu tarafın karşı tarafı, solun zıttı, sol yönün tersi) + lam (sıfat yapım eki) * dayanıklı, bozulmamış, güvenilir veya güçlü durumda olan

sağlamak : tür. * sağ (bozulmamış, iyi durumda, bütün; doğru, yerinde, dengeli; akkiselim; yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş; vücutta kalbin bulunduğu tarafın karşı tarafı, solun zıttı, sol yönün tersi) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyin gerçekleşmesine, oluşmasına veya eksiksiz biçimde elde edilmesine imkan vermek, temin etmek, tedarik etmek, ikmal etmek

sağlayıcı : tür. * sağ (bozulmamış, iyi durumda, bütün; doğru, yerinde, dengeli; akkiselim; yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş; vücutta kalbin bulunduğu tarafın karşı tarafı, solun zıttı, sol yönün tersi) + la (etken fiil eki) + yıcı (yapan, eden eki) * temin eden, tedarik eden, ikmal eden

sağlıcak : tür. * sağ (bozulmamış, iyi durumda, bütün, esen, hastalıksız) + lı (ile ilgili, -a ait, sahibi) + cak (küçültme, sevecenlik veya kalıplaşma eki) * iyi durumda olma, “sağlıcakla kal” ifadesinde geçen ve kişinin esenlik içinde olmasını dileyen eski kullanım biçimi

sağlık : tür. * sağ (bozulmamış, iyi durumda, bütün; bütün, esen, hastalıksız; doğru, yerinde, dengeli; akkiselim; yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş) + lık (isim yapım ve durum eki) * bedenin ve ruhun hastalık, bozukluk veya eksiklik taşımadan iyi ve dengeli durumda olması hali

sağlık ocağı : tür. * sağlık (bedenin ve ruhun hastalık, bozukluk veya eksiklik taşımadan iyi ve dengeli durumda olması hali) + ocak (ateş yakılan yer) + ı (iyelik eki) * temel sağlık hizmetlerinin verildiği, muayene, aşı ve koruyucu hekimlik uygulamalarının yürütüldüğü yerel sağlık kurumu

sağmak : tür. * sağ (fışkırtmak, püskürtmek, şiddetle akıtmak) + mak (fiil mastar eki) * koyunun, keçinin veya ineğin memesini sıkarak süt çıkarmak sağmal

sağnak : tür. * sağmak (koyun, keçi veya ineğin memesini sıkarak süt çıkarmak; fışkırtmak), sağa (fışkırtmak, püskürtmek) + nak (isim yapım eki) * kısa sürede yoğun ve kuvvetli şekilde gerçekleşen şiddetli yağmur yağışı

sağol : tür. * sağ (bozulmamış, iyi durumda, bütün; bütün, esen, hastalıksız; doğru, yerinde, dengeli; akkiselim; yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş) + ol ("olmak" fiilinin ikinci tekil şahıs emir kipi) * teşekkür veya iyi dilek ifadesi olarak kullanılan, “esen kal, var ol” anlamındaki kalıplaşmış söz

sağrı : tür. * sağrı (deri, kaba deri, kösele) * insan ve hayvanlarda kalça ile belin alt kısmı arasındaki arka vücut bölgesi; özellikle at gibi memeli hayvanların bel ile kuyruğu arasında bulunan, kaslı, dolgun ve yuvarlak arka bölüm

sağu : tür. * sağu (ağıt) * İslamiyet öncesi Türk edebiyatında ölen kişilerin (özellikle kahramanların) ardından duyulan acıyı, onların yiğitliklerini ve erdemlerini övmek amacıyla "yuğ" adı verilen cenaze törenlerinde hece ölçüsüyle söylenen şiirsel ağıt türü

saha : ara. * saha, sahat (avlu, evin dış alanı, meydan, alan, agora) * belirli bir faaliyet için ayrılmış açık alan, oyun, çalışma veya etkinlik yapılan düz zemin, alan, meydan, bölge

sahabe : ara. * sahaba (arkadaşlık etmek, yoldaşlık etmek, beraber bulunmak, eşlik etmek), sahib (arkadaş, yoldaş, eşlik eden) * arkadaşlar, yoldaşlar; İslam’da Hz. Muhammed’i görmüş, onunla birlikte yaşamış ve ona iman etmiş Müslümanlar topluluğu

sahaf : ara. * sahife (yazılı kağıt, sayfa, kağıt yaprağı, belge, yazıların, metinlerin veya kayıtların bulunduğu sayfa, varak), sahhaf (kitap ciltleyen, kitap satan kişi) * eski veya ikinci el kitap alıp satan, kitap ticareti yapan kişi

sahan : ara. * sahn (tabak, geniş düz kap, geniş kase; düzlük, avlu) * yemeklerin servis edildiği geniş, düz tabak veya kap

sahanet : ara. * sahana (ısınmak, sıcak olmak, kızmak) + et (isim yapım eki) * sıcaklık, kızgınlık, yüksek ısı

sahanlık : ara. * sahn (açık alan, düzlük, avlu, meydan, alan, yüzey; tabak, geniş düz kap, geniş kase) * binalarda iki merdiven kolu arasında veya kat geçişlerinde bulunan, merdivenlerin güvenli ve rahat bir şekilde kullanılmasına olanak tanıyan düz, geniş yatay döşeme veya platform

sahasrara : san. * sahasra (bin, binlerce) + ra (biçimlendirici unsur) * bin yapraklı, binli; yoga ve Tantra geleneğinde insan bedenindeki yedi çakradan biri olan ve başın tepesiyle ilişkilendirilen çakra, taç çakrası

sahavet : ara. * sahava (cömert olmak, eli açık olmak) * cömertlik, el açıklığı, gönlü bol olma ve muhtaç olanlara ihsanda bulunma

sahhaf : ara. * sahife (yazılı kağıt, sayfa, kağıt yaprağı, belge, yazıların, metinlerin veya kayıtların bulunduğu sayfa, varak), sahhaf (kitap ciltleyen, kitap satan kişi) * eski veya ikinci el kitap alıp satan, kitap ticareti yapan kişi

sahi : ara. * sahha (sağlam olmak, doğru olmak, kusursuz ve doğruluğu kesin olmak, geçerli olmak, bozulmamış olmak), sahih (doğru, gerçek, sağlam, hakiki, geçerli) * bir ifadenin doğruluğunu pekiştirmek için kullanılan, “gerçekten mi?” veya “öyle mi?” anlamına gelen ünlem ve soru pekiştirmesi

sahib : ara. * sahaba (arkadaşlık etmek, yoldaşlık etmek, beraber bulunmak, eşlik etmek), sahib (arkadaş, yoldaş, eşlik eden) * mülkiyeti elinde tutan, mülkiyete haiz olan, malik, efendi; arkadaş, yoldaş

sahibe : ara. * sahaba (arkadaşlık etmek, yoldaşlık etmek, beraber bulunmak, eşlik etmek), sahib (arkadaş, yoldaş, eşlik eden) + e (dişil eki) * malik, efendi; arkadaş, yoldaş kadın

sahiden : ara., tür. * sahha (sağlam olmak, doğru olmak, kusursuz ve doğruluğu kesin olmak, geçerli olmak, bozulmamış olmak), sahih (doğru, gerçek, sağlam, hakiki, geçerli) (ara.) + den (kaynak bildiren ek) (tür.) * gerçekten, esastan, hakikaten

sahife : ara. * sahafa (yazmak, sayfaları bir araya getirmek) * sayfa, yazı yazılan kağıt yaprağı, yazılı kağıt

sahife-i haliye : ara. * sahife (sayfa, yazı yazılan kağıt yaprağı) + i (tamlama eki) + haliye (boş, ıssız, dolu olmayan) * boş sayfa

sahih : ara. * sahha (sağlam olmak, doğru olmak, kusursuz ve doğruluğu kesin olmak, bozulmamış olmak) * aslına uygun, doğruluğu ve güvenilirliği şüphe götürmeyen, doğru, gerçek, sağlam, hakiki, geçerli; özellikle dini ilimler ve hukukta geçerliliği kesin kabul edilen bilgi, rivayet veya belge

sahil : ara. * sahala (akmak, kenara çıkmak) * akan, kenara çıkan; deniz, göl veya büyük su kütlelerinin kara ile birleştiği kıyı bölgesi, kıyı, kenar

sahin : ara. * sahana (ısıtmak, sıcak hale getirmek) * sıcak, kızgın, ısınmış;

sahip : ara. * sahaba (arkadaşlık etmek, yoldaşlık etmek, beraber bulunmak, eşlik etmek), sahib (arkadaş, yoldaş, eşlik eden) * mülkiyeti elinde tutan, mülkiyete haiz olan, malik, efendi; arkadaş, yoldaş

sahir : ara. * sahara (alay etmek, dalga geçmek, aşağılayarak eğlenmek) * maskaralık eden, maskara eden, alay eden, dalga geçen, aşağılayarak eğlenen

sahir : ara. * sahara (büyülemek, büyü yapmak, sihirlemek, sihir yapmak, efsunlamak) * büyücü, büyü yapan, sihir yapan, sihirbaz, efsuncu

sahire : ara. * sahara (büyülemek, büyü yapmak, sihirlemek, sihir yapmak, efsunlamak), sahir (büyücü, büyü yapan, sihir yapan, sihirbaz, efsuncu) + e (dişil eki) * büyücü, büyü yapan, sihir yapan, sihirbaz, efsuncu kadın

sahlep : ara. * sahlab (Orchis türü yabani orkide bitkilerinin yumrularından elde edilen nişastalı toz, un) * orkide yumrularından elde edilen nişastalı tozdan yapılan, özellikle kışın sıcak içecek olarak tüketilen geleneksel içecek

sahm : ara. * sahama (pay vermek, bölüşmek, paylaştırmak, bölüştürmek, ok çekmek) * ok, pay, hisse, nasip, kısmet

sahne : ara. * sahana (düz, açık ve geniş olmak) * tiyatro, gösteri veya performansların sergilendiği açık veya kapalı alan; ayrıca bir olayın geçtiği yer veya durumun anlatıldığı bölüm

sahra : ara. * sahr (kaya, büyük taş), sahra (kır, ova, çöl, açık arazi) * kaya, büyük taş; kır, ova, çöl, açık arazi

sahrınc : far. * sarinc (su deposu, suyun verildiği yer) * yağmur sularını biriktirmek için bina altında ve toprak içinde yapılan etrafı duvarlı veya çimento sıvalı su mahzeni, su deposu; şırınga

sahte : ara. * sahata (yok etmek, geçersiz kılmak, batıl kılmak) * haram, batıl, değersiz; gerçek olmayan, taklit edilmiş, yanıltma amacıyla üretilmiş şey, doğruluğu bulunmayan, düzmece, hileli

sahtekar : ara., far. * sahata (yok etmek, geçersiz kılmak, batıl kılmak), sahte (haram, batıl, değersiz; gerçek olmayan, taklit edilmiş, yanıltma amacıyla üretilmiş şey, doğruluğu bulunmayan, düzmece, hileli) + kar (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer; -cı, yapan, eden eki) (far.) * hile yaparak insanları aldatan, gerçek olmayan şeyleri gerçek gibi gösteren, dolandırıcı

sahtiyan : far. * saht (sağlam, dayanıklı, sert, katı) + yan (-den yapılmış, ile ilgili, -a ait) * özellikle keçi, koyun veya dana derisinden tabaklanarak elde edilen, ayakkabıcılıkta kullanılan, boyanmış ve cilalanmış, oldukça dayanıklı, ince ve işlenmiş deri türü

sahur : ara. * seher (tan ağarması, şafak sökmesi, şafak vakti, gün doğumu) * tan zamanında olan, şafak vakti olan; tan zamanından yeme, şafak vakti yeme

saibet : ara. * saaba (serbest bırakmak, salıvermek, akmasına izin vermek) * serbest bırakılmış, başıboş; başıboş hayvan; İslam öncesi Arap geleneğinde bir adak veya adanma sonucu serbest bırakılan ve artık sahiplenilmeyen başıboş hayvan; kontrolsüz bırakılmış şey (mecazi)

said : ara. * sa’id (yeryüzü, düzlük, toprak) * toprak yüzeyi, yeryüzü, açık arazi, düzlük, toprak, alan

saiğan : ara. * sağa (kolayca boğazdan geçmek, hoş ve rahat içilmek, yutulmak) * kolay içilen, boğazdan rahat geçen; hoşa giden, kabul edilebilir (özellikle içecek/yemek için), kolay

saih : ara. * saha (dolaşmak, gezmek, yeryüzünde serbestçe hareket etmek, yolculuk etmek), seyahat (gezme, dolaşma, yolculuk etme) * gezen, dolaşan, yolculuk eden, seyahat eden; zamanının büyük bölümünde ibadetle uğraşan

saik : ara * saka (şimşek çarpmak, yıldırım düşmek, sarsmak; bayılmak) * çarpılmış, bayılmış, baygın

saika : ara * saka (şimşek çarpmak, yıldırım düşmek, sarsmak; bayılmak) * yıldırım, şimşek veya elektrik akımı gibi ani ve güçlü bir etkiyle çarpma, yıldırım çarpması

sail : ara. * saala (sormak, sual etmek), sual (soru); sala (akmak, akarak yayılmak, akıp gitmek, taşmak, dökülmek, akıtmak, dökmek; iletmek, göndermek), isale (akıtma, dökme, taşırma) * soran, sual eden; dilenen, dilenci; akan, seyelan eden

saim : ara. * sama (oruç tutmak), savm (oruç) * oruçlu, oruç tutan; erkek ismi

saimbeyli : ara., tür. * saim (oruç tutan) (ara.) + beg, bey (bay, kişi; ağa, efendi, reis, amir, lider, hakim, hükümdar, yönetici, sayesinde imkana sahip olunan, erkek için saygı ifadesi olan son ek; asil, soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk sahibi) + li (ile, beraber, birlikte, sahibi) (tür.) * Adana'nın bir ilçesi

saint barthélemy : lat., fra., aram., fra. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) (lat.); saint (fra.) + Bartalmay (İncil’de geçen havari Aziz Bartalmay) (bar (oğul) + Talmay (sahıs ismi) (aram.) * Karayipler’de Küçük Antiller içinde yer alan, batısında Saint Kitts ve Nevis, güneyinde Saint Martin ve Anguilla çevresi bulunan, Fransa’ya bağlı denizaşırı topluluk statüsündeki ada

saint helena : lat., fra. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) (lat.); saint (fra.) + Helena (parlak, ışık, meşale) (helios (güneş) + anos (ile ilgili, -a ait) ) * Güney Atlantik Okyanusu’nun ortasında, en yakın kara parçaları olarak kuzeybatısında Ascension Island ve daha kuzeyde Tristan da Cunha bulunan, Afrika’nın güneybatı kıyılarından oldukça uzakta yer alan, adını ise Hristiyan geleneğinde önemli kabul edilen Aziz Helena’dan alan Britanya (Birleşik Krallık) Denizaşırı Toprakları’na bağlı volkanik ada

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...