roll :
lat., fra. * rotulus, rotula (küçük tekerlek, tomar, rulo, silindir) (rota
(tekerlek, çark, halka, çember, makara, yuvarlak yapı, dönen şey; dönme, dönüş,
döngü) + ulus (küçültme eki) ) (lat.); rouler (yuvarlamak, yuvarlanmak, dürmek,
sarmak), rouleau (silindir, tomar, yuvarlak hale getirilmiş yapı, dönen küçük
yapı) (fra.) * bir nesne kendi ekseni etrafında dönerek hareket etmek;
yuvarlamak; dürüm, tomar, rulo
roll out :
ing. * roll (bir nesne kendi ekseni etrafında dönerek hareket etmek;
yuvarlamak, döndürmek; dürüm, tomar, rulo) * bir ürün, hizmet, sistem veya
politikanın aşamalı olarak devreye alınması, geniş kitlelere sunulması veya
fiziksel olarak bir yüzey üzerine açılarak yayılması
ROM :
ing. * read (okuma) + only (yalnızca, sadece) + memory (bellek, hafıza) *
içeriği normal koşullarda değiştirilemeyen kalıcı bellek türü (RAM (Random
Access Memory) ise değiştirilebilir bellek türüdür.)
rom :
ing. * rumbullion, rumbustion (kargaşa, patırtı, şamata, gürültü) * şeker
kamışı suyu, pekmezi veya kalıntılarının fermente edilip damıtılmasıyla
üretilen, genellikle meşe fıçılarda eskitilen, yüksek alkollü ve kendine has
tatlımsı aromaya sahip sert bir içki
roma :
gre., lat., etr. * rhomaios (güçlü, kuvvetli, kudretli) (rhome (güç, kuvvet,
kudret) (gre.); roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş,
erkek; kurdun memesi), Romulus (Roma (Roma) + ulus (küçültme eki) ) (kardeşi
Remus ile birlikte Roma'yı kuran ve ilk kralı olan mitolojik karakter) (gre.,
lat.), rumon (nehir) (etr.) * İtalya'nın, Lazio bölgesinin ve Roma ilinin
başkenti olan ve özel komün statüsü de taşıyan şehir; İtalya'nın başkenti
roma rakamları :
gre., lat., etr., ara. * roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca,
eş, erkek; kurdun memesi), Romulus (Roma (Roma) + ulus (küçültme eki) )
(kardeşi Remus ile birlikte Roma'yı kuran ve ilk kralı olan mitolojik karakter)
(gre., lat.), rumon (nehir) (etr.) + rakm (sayı) (ara.) + lar (çoğul eki) + ı
(iyelik eki) (tür.) * Antik Roma döneminde geliştirilen ve Latin alfabesine
dayalı olarak I, V, X, L, C, D, M gibi sembollerle sayıları ifade eden,
toplama-çıkarma prensibine dayalı klasik sayma sistemi; tamsayıların
yazılımında Romalıların kullandıkları I = 1, V=5, X=10, L=50, C=100, D=500,
M=1000 vb. simgeleri
roman :
çing. * roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş, erkek; kurdun
memesi) + anus (ile ilgili, -a ait), rom (erkek çingene) + n (çoğul eki) *
erkek çingeneler
roman :
lat. * romanice (Roma işi, Roma dili) + loqui (konuşmak, söz söylemek, kelam
etmek); roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş, erkek; kurdun
memesi) + anus (ile ilgili, -a ait) * Orta Çağ şövalyelik sistemini konu alan
bir edebiyat türü; avam Latincesi, halk dili; halk dilinde yazılmış şiir veya
öykü, bilimsel olmayan her tür yazı; kurmaca olaylar ve karakterler üzerinden
insan deneyimini, toplumu ve olay örgüsünü anlatan uzun edebi yazın türü
romanesk :
lat., fra. * romanicus, romanice (Roma işi, Roma dili) (roma, rome, ruma (güç,
kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş, erkek; kurdun memesi) + anus (ile ilgili, -a
ait) + icus (ile ilgili, -a ait) ) (lat.); romanesque (Roma işi, Roma usülü)
(fra.) * Roma soyundan gelen, Romalılardan gelen, Roma tarzında
romanist :
lat., fra. * roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş, erkek;
kurdun memesi) + anus (ile ilgili, -a ait) + ista (-cı, yapan, eden,
destekleyen, yandaş eki) (lat.), romaniste (fra.) * Latinceden türeyen Roman
dilleri (İtalyanca, Fransızca, İspanyolca, Portekizce, Romence vb.) ve bunların
edebiyatı, tarihi ve dil yapısını inceleyen dilbilimci veya uzman kişi
romanoloji :
lat., gre , fra. * roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş,
erkek; kurdun memesi) + anus (ile ilgili, -a ait) (lat.) + logia (bilim, bilme;
söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * Latinceden türeyen Roman dilleri
(Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, Portekizce, Romence vb.) ile bunların dil
yapısı, tarihi, edebiyatı ve karşılaştırmalı özelliklerini inceleyen bilim dalı
romans :
lat. * roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş, erkek; kurdun
memesi) + anus (ile ilgili, -a ait) + entia (isim yapım eki) * Orta Çağ Avrupa
edebiyatında genellikle kahramanlık, aşk ve macera temalarını işleyen, manzum
veya mensur anlatı türü
romantik :
lat. * roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş, erkek; kurdun
memesi) + anus (ile ilgili, -a ait) + icus (ile ilgili, -a ait) * duyguların,
hayal gücünün, bireysel deneyimin ve estetik ifadenin akıl ve kurala üstün
tutulduğu; edebiyat, sanat ve yaşam anlayışında coşku, doğa ve içsellik vurgusu
taşıyan yaklaşımı veya bu yaklaşıma ait kişi ve üslub
romantizm :
lat. * roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş, erkek; kurdun
memesi) + anus (ile ilgili, -a ait) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti,
doktrin eki) * 18. yüzyıl sonu ile 19. yüzyılda klasik akılcılığa tepki olarak
ortaya çıkan, doğa, duygu, bireysel özgürlük, hayal gücü ve millî temaları ön
plana çıkaran edebî ve sanatsal düşünce akımı
romanvari :
lat., far. * roman (halk dilinde yazılmış şiir veya öykü, bilimsel olmayan her
tür yazı; kurmaca olaylar ve karakterler üzerinden insan deneyimini, toplumu ve
olay örgüsünü anlatan uzun edebi yazın türü) (roma, rome, ruma (güç, kuvvet,
kudret, iktidar; koca, eş, erkek; kurdun memesi) + anus (ile ilgili, -a ait) )
(lat.) + vari (gibi, benzer) (far.) * roman gibi hayali olabilenakikatla
alakası olmayan veya az olan; roman türüne benzeyen
romanya :
lat. * roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş, erkek; kurdun
memesi) + anus (ile ilgili, -a ait) + ia (yer eki) * Doğu Avrupa’da yer alan,
kuzeyde Ukrayna, kuzeydoğuda Moldova, batıda Macaristan ve Sırbistan, güneyde
Bulgaristan ile komşu olan, güneydoğusunda Karadeniz’e kıyısı bulunan ülke
romatizma :
gre. * rhein (akmak, dökülmek, yağmak), rheuma (akış, akıntı, vücut sıvıları) +
ismos (isim yapım ve durum eki) (gre.); rheumatismus (lat.) * eklemler, kaslar,
kemikler veya bağ dokularında ağrı, sertlik ve hareket kısıtlılığı ile
seyreden, genellikle kronik ve iltihaplı veya dejeneratif karakterdeki
hastalıkların genel adı
romatoid :
gre. * rhein (akmak, dökülmek, yağmak), rheuma (akış, akıntı, vücut sıvıları) +
oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * bağışıklık sisteminin
eklemlere saldırması sonucu ortaya çıkan, özellikle küçük eklemlerde ağrı,
şişlik, tutukluk ve deformasyonla seyreden romatizmal hastalık benzeri olan
romatoid artrit :
gre. * rhein (akmak, dökülmek, yağmak), rheuma (akış, akıntı, vücut sıvıları) +
oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) + arthron (eklem) + itis
(enfeksiyon, iltihap, inflamasyon, hastalık eki) * bağışıklık sisteminin eklem
dokularına saldırması sonucu ortaya çıkan, özellikle el ve ayak küçük
eklemlerinde ağrı, şişlik, sabah tutukluğu ve zamanla deformasyonla seyreden
kronik otoimmün eklem iltihabı hastalığı
romatoloji :
gre. * rhein (akmak, dökülmek, yağmak), rheuma (akış, akıntı, vücut sıvıları) +
logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz,
akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * eklemler, kaslar, kemikler ve
bağ dokusunu etkileyen iltihaplı ve iltihapsız romatizmal hastalıkların tanı,
tedavi ve takibini inceleyen tıp bilim dalı
romatolojik :
gre. * rhein (akmak, dökülmek, yağmak), rheuma (akış, akıntı, vücut sıvıları) +
logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz,
akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi)
* eklemler, kaslar, kemikler ve bağ dokusunu etkileyen iltihaplı ve iltihapsız
romatizmal hastalıkların tanı, tedavi ve takibini inceleyen tıp bilim dalı olan
romatoloji ile ilgili
romberg testi :
alm. * romberg (Alman nörolog ve hekim Moritz Heinrich Romberg'in soyadından)
(alm.) + testa, testum, testus (kap, çömlek, hazne, kalıp, el kabı; test,
deneme, sınav, tecrübe) (lat.) + i (iyelik eki) (tür.) * hastanın ayakta
gözleri kapalı şekilde dengeyi koruyup koruyamadığını değerlendirerek proprioseptif
duyunun ve arka kolon (dorsal kolon) sinir yollarının bütünlüğünü inceleyen
nörolojik muayene testini
rombik :
gre. * rhombos (eşkenar dörtgen, baklava biçimi) + ikos (ile ilgili, -a ait,
gibi) * eşkenar dörtgene benzeyen veya eşkenar dörtgen biçiminde olan;
özellikle geometri ve kristalografide eşkenar dörtgen biçimli
rombo sendromu :
gre. * rhombos (eşkenar dörtgen, baklava biçimi) + syndromon (sendrom, belirti
ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * nadir görülen,
genetik temelli olup özellikle yüz derisinde atrofi, telenjiektazi, kıl
follikülü anomalileri ve bazı deri tümörlerine yatkınlıkla seyreden
dermatolojik sendrom
romboid :
gre. * rhombos (eşkenar dörtgen, baklava biçimi) + oeides (gibi, ile ilgili,
benzer, şekilli, biçimli) * eşkenar dörtgene benzeyen, ancak açıları ve
kenarları eşit olmak zorunda olmayan dörtgen biçimli; eşkenar dörtgenimsi,
eşkenar dörtgen şekilli
romboid glossit :
gre. * rhombos (eşkenar dörtgen, baklava biçimi) + oeides (gibi, ile ilgili,
benzer, şekilli, biçimli) + glossa, glotto, glottis (dil, lisan) + itis
(enflamasyon, iltihap, enfeksiyon) (gre.) * dilin dorsumunda orta hatta,
genellikle papilla filiformislerin kaybına bağlı olarak ortaya çıkan, kırmızı,
düzgün yüzeyli ve romboid şekilli atrofik alanla karakterize kronik benign dil
lezyonu
romboidal :
gre., lat. * rhombos (eşkenar dörtgen, baklava biçimi) + oeides (gibi, ile
ilgili, benzer, şekilli, biçimli) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) *
eşkenar dörtgen biçiminde veya eşkenar dörtgeni andıran, romboid biçimli
romen :
lat. * romanice (Roma işi, Roma dili) + loqui (konuşmak, söz söylemek, kelam
etmek); roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş, erkek; kurdun
memesi) + anus (ile ilgili, -a ait) * Orta Çağ şövalyelik sistemini konu alan
bir edebiyat türü; avam Latincesi, halk dili; halk dilinde yazılmış şiir veya
öykü, bilimsel olmayan her tür yazı; kurmaca olaylar ve karakterler üzerinden
insan deneyimini, toplumu ve olay örgüsünü anlatan uzun edebi yazın türü
romen rakamları :
lat., ara. * roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş, erkek;
kurdun memesi) + anus (ile ilgili, -a ait) (lat.) + rakm (sayı) (ara.) + lar
(çoğul eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * Antik Roma döneminde geliştirilen ve
Latin alfabesine dayalı olarak I, V, X, L, C, D, M gibi sembollerle sayıları
ifade eden, toplama-çıkarma prensibine dayalı klasik sayma sistemi;
tamsayıların yazılımında Romalıların kullandıkları I = 1, V=5, X=10, L=50,
C=100, D=500, M=1000 vb. simgeleri
romiplostim :
lat. * romi (uluslararası jenerik ilaç adlandırmasında anlamı olmayan ön ek) +
plost (platelet; trombosit üretimini çağrıştıran farmakolojik kök;
“plasma/platelet” ile ilişkili uyarıcı yapı) + stimulator (uyarıcı, artırıcı;
reseptör aktivasyonu veya üretim artışı bildiren ek) * trombopoietin reseptör
agonisti olarak kemik iliğinde megakaryosit gelişimini ve trombosit üretimini
artıran, özellikle kronik immün trombositopenide trombosit sayısını yükseltmek
için kullanılan biyolojik ilacın etken maddesi (C42H69N11O12S2)
romosözumab :
lat. * romo (ön ek) + s (structural (yapısal) iskelet sistem belirteci) + zu
(insanlaştırılmış) + mab (monoklonal antikor eki, (humanized monoclonal
antibody) ) * kemik oluşumunu artıran ve sklerostini inhibe ederek kemik rezorpsiyonunu
azaltan, özellikle osteoporoz tedavisinde kullanılan insanlaştırılmış
monoklonal antikor ilacın etken maddesi (C6604H10090N1726O2058S38)
romörk :
fra. * remorquer (çekmek, araçla çekmek, yedekte çekmek, yedeklemek) + eur
(-cı, yapan, eden eki) * motorlu bir araç tarafından çekilerek taşınan, yük,
ekipman veya malzeme taşıma amacıyla kullanılan tekerlekli ek taşıma aracı;
enizde veya karada başka bir vasıta tarafından çekilen motorsuz taşıt
romulus :
kat. * Romulus (roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş,
erkek; kurdun memesi) + ulus (küçültme eki) ) (kardeşi Remus ile birlikte
Roma'yı kuran ve ilk kralı olan mitolojik karakter) * Roma mitolojisinde
kardeşi Remus ile birlikte Tiber Nehri kıyısında büyütülen, daha sonra Roma şehrini
kurarak ilk kralı kabul edilen efsanevi figürü
romus :
lat. * Remus (Roma’nın efsanevi kurucularından biri; Romulus’un ikiz kardeşi
olarak mitolojik anlatılarda yer alan özel ad) (roma, rome, ruma (güç, kuvvet,
kudret, iktidar; koca, eş, erkek; kurdun memesi) + us (isim yapım eki) ) * Roma
mitolojisinde Tiber Nehri kıyısında büyütülen, Romulus ile birlikte Roma’nın
kuruluş efsanesinde yer alan ve şehir kurma sürecinde Romulus tarafından
öldürüldüğü anlatılan efsanevi figür
rondel :
lat., fra. * rotundus (yuvarlak, dairesel) + ellus (küçültme eki) (lat.);
rondel, rondelle (dilim, halka, ring) (fra.) * Orta Çağ Fransız şiirinde tekrar
dizeleri olan sabit nazım şekli; küçük yuvarlak nesne veya form
rondela :
lat., fra. * rotundus (yuvarlak, dairesel) + ellus (küçültme eki) (lat.) *
mekanik ve mühendislikte bir bağlantı elemanının (örneğin vida veya cıvata)
temas ettiği yüzeyde basıncı dağıtmak, gevşemeyi önlemek ve yüzeyi korumak
amacıyla kullanılan ince, halka biçimli metal parça veya ara eleman
rondo :
lat., fra. * rotundus (yuvarlak, yuvarlakçık, dairesel) (lat.); rond (yuvarlak,
dairesel), rondeau (yuvarlak pencere, yuvarlak yassı cisim) (fra.) * özellikle
klasik müzikte ana temanın tekrar tekrar geri dönerek ara bölümlerle dönüşümlü
biçimde işlendiği, yapısal olarak döngüsel ilerleyen beste formu ve bu formun
karakteristik hızlı ve canlı müzikal yapısı; her bölümden sonra yinelenen
nakarattan oluşan vokalsiz ara nağme; iki uyaklı 10-13 dizelik şiir
ronin :
jap. * ronin (dalga adam) (ro (dalga) + nin (kişi, kimse, adam) ) * 12-19.
yüzyıldaki feodal Japonya'da efendisini (daimyo) kaybetmiş, hizmet ettiği lordu
ölmüş veya görevinden ayrılmış olduğu için bağlılık ve statü sistemi dışında
kalmış olan, toplumsal olarak serbest fakat korumasız kabul edilen samuray
sınıfına mensup gezgin savaşçı aristokrat kişi
ronkus :
lat. * roncare (horlamak, gırtlaktan hırıltılı ses çıkarmak) + us (isim yapım
eki) * akciğer veya bronşlarda sıvı, mukus veya daralma nedeniyle hava akımının
bozulması sonucu stetoskopla duyulan kaba, hırıltılı solunum sesi
ronküs :
lat. * roncare (horlamak, gırtlaktan hırıltılı ses çıkarmak) + us (isim yapım
eki) * akciğer veya bronşlarda sıvı, mukus veya daralma nedeniyle hava akımının
bozulması sonucu stetoskopla duyulan kaba, hırıltılı solunum sesi
ronove :
lat. * renovare (yenilemek), ronove (Avrupa folklorundaki periler kralı Oberon
isminin bir anagramı (harflerinin yer değiştirmiş hali) * Hz. Süleyman’ın
(Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji ile ilgili olan
ve 72 cini tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan,
insanlara retorik (hitabet) ve yabancı diller öğreten, bilgi veren, dostluklar
kazandıran ve yardımcı ruhlar (tanıdıklar) sağlayan, yirmi yedi lejyonu komuta
eden 27. cin
root :
ing. * root (kök, bitkinin kökü; temel, kaynak, köken) * bitkinin toprağa
tutunmasını ve su ile mineralleri almasını sağlayan yeraltı organı; mecazen bir
şeyin temelini, kaynağını veya kökeni
rootstock :
ing. * root (kök) + stock (gövde, anaç, temel) * özellikle bitki
yetiştiriciliğinde, üzerine başka bir bitkinin göz veya kaleminin aşılandığı,
kök sistemini ve ana gövdenin alt bölümünü oluşturan bitki, anaç, kök anaç
ropdöşambr :
fra. * robe (giysi, elbise) + de (iyelik bağlacı) + chambre (oda, yatak odası) *
ev içinde, özellikle yatak odasında giyilmek üzere tasarlanmış, dışarıya çıkmak
için kullanılmayan, rahatlık ve mahremiyet amacı taşıyan hafif sabahlık veya ev
giysisin
ropinirole :
lat. * rapid-onset (hızlı etki başlangıcı) + in (kimyasal madde eki) +ol
(hidroksil, alkol grubu OH) * Parkinson hastalığında dopamin eksikliğine bağlı
motor semptomları (titreme, kas sertliği, hareket yavaşlığı) azaltmak ve ayrıca
huzursuz bacak sendromu gibi dopaminerjik sistem bozukluklarında semptom
kontrolü sağlamak amacıyla dopamin reseptörlerini uyararak etki gösteren ilacın
etken maddesi (C16H24N2O)
ropivakain :
lat. * rapid-onset (hızlı etki başlangıcı) + ivakain (kokain eki) (kuka (koka
bitkisi) + ine (kimyasal bileşik eki) ) * sinir hücrelerindeki voltaj kapılı
sodyum kanallarını bloke ederek ağrı iletimini geçici olarak durduran,
özellikle epidural anestezi ve cerrahi girişimlerde kullanılan uzun etkili
lokal anestezik etken madde (C17H26N2O)
roro :
ing. * roll on roll off (bindir indir) (roll (yuvarlan) + on (üstüne) + roll
(yuvarlan) + off (dışarı) ) * tekerlekli araçların (tır, kamyon, otomobil,
treyler) özel gemilere kendi tekerlekleri üzerinde binip, varış noktasında yine
sürerek çıkması esasına dayanan bir deniz taşımacılığı yöntemi
rorschach testi :
alm. * rorschach (İsviçreli psikiyatrist Hermann Rorschach’ın soyadından) +
testa, testum, testus (kap, çömlek, hazne, kalıp, el kabı; test, deneme, sınav,
tecrübe) (lat.) + i (iyelik eki) (tür.) * bireylerin mürekkep lekesi
biçimindeki soyut görsellere verdikleri yorumlar üzerinden bilinçdışı düşünce
süreçlerini, algı eğilimlerini ve kişilik örgütlenmesini analiz etmeye yönelik
projektif psikolojik değerlendirme yöntemi
rosa :
lat. * rosa (gül; gül rengi, pembe ton) * Rosaceae (gülgiller) familyasına ait,
genellikle dikenli gövdeye sahip, hoş kokulu ve çok katmanlı çiçek yapılarıyla
bilinen, kültürel olarak süs bitkisi, parfümeri hammaddesi ve sembolik anlamlar
(sevgi, güzellik, geçicilik) taşıyan çiçekli bitki cinsi
rosaceae :
lat. * rosa (gül; gül rengi, pembe ton) + aceae (-giller, bitki familyası eki)
* Rosales (gül çiçekliler) takımına bağlı, ağaç, çalı, çalıcık ve otsu
bitkileri içeren; gül, elma, armut, kiraz, erik, şeftali, kayısı, çilek,
böğürtlen ve ahududu gibi çok sayıda ekonomik ve süs bitkisini kapsayan, dünya
genelinde yayılış gösteren bitki familyası, gülgiller
rosaecarpa :
lat., gre. * rosa (gül; gül rengi, pembe ton) (lat.) + karpos (meyve ) (gre.),
carpa (meyve) (lat.) * Rosaceae (gülgiller) familyasına ait türlerde görülen ve
genellikle etli veya belirgin meyve yapısına sahip türleri
roseau :
fra. * roseau (kamış; saz, ince ve uzun su kenarı bitkisi) * Dominika’nın
başkenti
rosenmüller çukuru :
alm., tür. * rosenmüller (Alman anatomist Johann Christian Rosenmüller’in
soyadından) (alm.) + çukur (boşluk, oyuk, girinti) + u (iyelik eki) (tür.) *
nazofarinkste (burun boşluğunun genizle birleştiği bölgede) östaki borusu
açıklığının arka yanında yer alan, lenfoid doku içerebilen ve özellikle klinik
olarak tümörlerin erken yayılımı açısından önemli kabul edilen anatomik girinti
roseoliform :
lat. * rosea (gül; pembe döküntü, gül rengi; kırmızı) + alis (ile ilgili, -a
ait) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili,
-a ait) ) * klinik dermatolojide gül hastalığına benzer şekilde gövdede yaygın,
pembe-kırmızı renkli, küçük ve makülopapüler döküntü dağılımı gösteren deri
görünümü
rosicrucian :
lat. * rosea (gül; pembe döküntü, gül rengi; kırmızı) + crux, cruc (artı
işaret, haç, çapraz, çarmıh) + ianus (ile ilgili, -a ait) * 17. yüzyılda ortaya
çıkan, gül ve haç sembolünü mistik bilgi, ezoterik öğreti ve ruhsal dönüşüm
idealiyle birleştiren, Rosicrucianism geleneğine bağlı ezoterik öğreti ve
kardeşlik hareketine mensup kişi
rosiglitazon :
lat. * ros (ön ek) + glitazon (Tiyazolidindion (thiazolidinedione) türev eki)
(gli (glukoz metabolizması ve glikozid yapılarla ilişkili ilaç sınıfı eki) +
sone (kortikosteroid belirten son ek) ) * tip 2 diyabette insülin duyarlılığını
artırarak kas ve yağ dokusunda glukoz alımını yükselten ve karaciğerde glukoz
üretimini azaltan tiazolidindion sınıfı oral antidiyabetik etken madde
(C18H19N3O3S)
rostellat :
lat. * rostrum (gaga, çıkıntı, sivri uç) + ellum (küçültme eki) + atus (sıfat
yapım eki) * gaga şeklinde küçük bir uzantıya (rostellum) sahip, ucu gaga gibi
sonlanan
rostellum :
lat. * rostrum (gaga, çıkıntı, sivri uç) + ellum (küçültme eki) * özellikle
botanikte orkide çiçeğinde erkek ve dişi üreme yapılarını kısmen ayıran, polen
transferini düzenleyen ince zar veya çıkıntı; zoolojide ise bazı parazit
solucanların baş kısmında tutunmaya yarayan küçük kanca benzeri yapı olarak
görülen anatomik çıkıntı
rosto :
lat., por. * assare (kavurmak, ateşte pişirmek), assum (kavrulmuş, ateşte
pişirilmiş) (lat.); rôt (kavrulmuş, ateşte pişirilmiş) + o (isim yapım eki)
(por.); rostir (fra.); roast (ing.) * Portekiz ve Brezilya mutfağında
genellikle büyük et parçalarının fırınlanarak veya ağır ateşte uzun süre
pişirilmesiyle hazırlanan, dilimlenerek servis edilen kızartma et yemeği
rostral :
lat. * rostrum (gaga, çıkıntı, sivri uç) + alis (ile ilgili, -a ait) * gagasal,
çıkıntısal; öne, ön uca veya çıkıntı benzeri yapıya doğru olan; anatomi ve
nörolojide başın ön kısmına, burun veya alın yönüne doğru olan yönelimi;
zoolojide gagaya yakın bölge ile ilgili
rostrat :
lat. * rostrum (gaga, çıkıntı, sivri uç) + atus (sıfat yapım eki) * gagalı,
kavisli, kancalı, gaga benzeri burunlu
rostrum :
lat. * rostrum (gaga, çıkıntı, sivri uç) * hayvanlarda ağızdan uzanan gagamsı
yapı veya çıkıntı; mimaride ve tarihsel kullanımda konuşmacı kürsüsü;
denizcilikte gemi pruvasındaki sivri saldırı/çarpma uzantısı
rosuvastatin :
lat. * ros (ön ek) + uva (bağlaç) + histanai (durmak, durdurmak, yerleştirmek),
statin (kolesterol sentezinde HMG-CoA redüktaz inhibitörleri için kullanılan
son ek; durdurucu, inhibitör; karaciğerde kolesterol üretiminde rol oynayan
enzim olan HMG-CoA redüktazı inhibe eden ilaç sınıfı) (statos, stasis
(durdurma, durma, sabit kalma, sabit durma, stabil olma, ayakta durma,
durgunluk) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) ) * karaciğerde
kolesterol sentezinde görevli HMG-CoA redüktaz enzimini inhibe ederek LDL
kolesterolü düşüren, hiperlipidemi tedavisinde ve kardiyovasküler risk
azaltımında kullanılan statin grubu ilaç etken maddesi (C22H28FN3O6S)
roş haşana :
ibr. * roş (baş, kafa, tepe, uç) + haşana (yıl, sene) * yılbaşı, Yahudi
takviminde yeni yıl, tövbe ve dualarla kutlanan kutsal günler dizisi
rot :
lat. * rotare (döndürmek, dönmek, çevirme hareketi yapmak) (rota (tekerlek,
çark, halka, çember, makara, yuvarlak yapı, dönen şey; dönme, dönüş, döngü) +
are (fiil mastar eki) ) * otomotivde tekerleğin dönme eksenine göre geometrik
doğruluğunu, dönme sırasında salınım veya eksen kaçıklığı olup olmadığını ifade
eden, özellikle “rot balans” bağlamında tekerleğin dönme dengesini ve yol tutuş
stabilitesini etkileyen mekanik dönme sapması
rot balans :
lat. * rotare (döndürmek, dönmek, çevirme hareketi yapmak) (rota (tekerlek,
çark, halka, çember, makara, yuvarlak yapı, dönen şey; dönme, dönüş, döngü) + are
(fiil mastar eki) ) + bilanx (denge, ağırlıkların eşitlenmesi) (bi (iki, ikili,
çift) + lanx (ölçek tavası) ) * araç tekerleklerinde dönme eksenine göre
ağırlık dağılımındaki dengesizlikleri gidermek amacıyla yapılan, titreşimi
azaltıp yol tutuşunu ve sürüş stabilitesini artıran dengeleme işlemi
rota :
lat. * rotare (döndürmek, dönmek, çevirme hareketi yapmak) (rota (tekerlek,
çark, halka, çember, makara, yuvarlak yapı, dönen şey; dönme, dönüş, döngü) +
are (fiil mastar eki) ) (lat.); route (yol, güzergah) (fra.) * bir aracın,
geminin veya uçağın A noktasından B noktasına giderken izlediği önceden
belirlenmiş yol, güzergah veya seyir hattı
rotaksan :
lat. * rotare (döndürmek, dönmek, çevirme hareketi yapmak), rota (tekerlek,
çark, halka, çember, makara, yuvarlak yapı, dönen şey; dönme, dönüş, döngü) +
axis (eksen, mil, dingil, aks) + ens, ent (sıfat yapım eki) * özellikle
kimyada, bir halka biçimli molekülün doğrusal bir moleküler eksen üzerinde
hareket edebilecek şekilde mekanik olarak birbirine kenetlendiği, kovalent
bağla bağlı olmaksızın oluşturulan moleküler yapı
rotamer :
lat. * rotare (döndürmek, dönmek, çevirme hareketi yapmak) (rota (tekerlek,
çark, halka, çember, makara, yuvarlak yapı, dönen şey; dönme, dönüş, döngü) +
are (fiil mastar eki) ) (lat.) + meros (parça, bölüm, kısım, birim) (gre.) *
bir molekülde tek bağ etrafında dönme sonucu oluşan ve oda sıcaklığında
birbirine dönüşebilen farklı konformasyonel izomerlerinden (stereoizomerlerden)
her biri;
rotasyon :
lat. * rotare (döndürmek, dönmek, çevirme hareketi yapmak) (rota (tekerlek,
çark, halka, çember, makara, yuvarlak yapı, dönen şey; dönme, dönüş, döngü) +
are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * dönme, çevirme hareketi; bir
cismin sabit bir eksen etrafında dönme hareketini, ayrıca tıp ve iş
organizasyonunda görev veya pozisyonların belirli aralıklarla değiştirilmesi
rotasyonel :
lat. * rotare (döndürmek, dönmek, çevirme hareketi yapmak) (rota (tekerlek,
çark, halka, çember, makara, yuvarlak yapı, dönen şey; dönme, dönüş, döngü) +
are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) + alis (ile ilgili, -a ait) *
bir cismin eksen etrafında dönme hareketiyle ilişkili olan (kuvvet, hareket
veya özellik), rotasyon le ilgili
rotasyoner :
lat. * rotare (döndürmek, dönmek, çevirme hareketi yapmak) (rota (tekerlek,
çark, halka, çember, makara, yuvarlak yapı, dönen şey; dönme, dönüş, döngü) +
are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) + aris (ile ilgili, -a ait) *
bir cismin eksen etrafında dönme hareketiyle ilişkili olan (kuvvet, hareket veya
özellik), rotasyon le ilgili olan
rotatif :
lat. * rotatus (dönmüş, döndürülmüş, çevrilmiş) (rotare (döndürmek, dönmek,
çevirme hareketi yapmak) (rota (tekerlek, çark, halka, çember, makara, yuvarlak
yapı, dönen şey; dönme, dönüş, döngü) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş
zaman ve sıfat yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, -a ait) (lat.); rotatif (fra.)
* eksen etrafında dönerek çalışan, sürekli döner hareketle işleyen veya çalışma
prensibi dönmeye dayanan (mekanizma ve sistem)
rotatör :
lat. * rotatus (dönmüş, döndürülmüş, çevrilmiş) (rotare (döndürmek, dönmek,
çevirme hareketi yapmak) (rota (tekerlek, çark, halka, çember, makara, yuvarlak
yapı, dönen şey; dönme, dönüş, döngü) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş
zaman ve sıfat yapım eki) ) + or (-cı, yapan, eden eki) * döndürücü, çevirici;
biyomekanik ve tıpta bir yapıyı kendi ekseni etrafında döndürmeye yarayan kas,
mekanik parça veya cihaz; omuz ekleminde kola içe/dışa rotasyon hareketi
yaptıran kas grupları
rotatuvar :
lat. * rotatus (dönmüş, döndürülmüş, çevrilmiş) (rotare (döndürmek, dönmek,
çevirme hareketi yapmak) (rota (tekerlek, çark, halka, çember, makara, yuvarlak
yapı, dönen şey; dönme, dönüş, döngü) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş
zaman ve sıfat yapım eki) ) + orium (isim yapım, yer, durum ve araç eki) (or
(-cı, yapan, eden eki) + ium (isim yapım eki) ) * bir yapının eksen etrafında
dönmesine izin veren veya bu dönme hareketini kolaylaştıran anatomik veya
mekanik alan/eklem düzeni; rotasyon hareketiyle ilişkili (yapı veya bölge)
rotavirüs :
lat. * rotare (döndürmek, dönmek, çevirme hareketi yapmak), rota (tekerlek,
çark, halka, çember, makara, yuvarlak yapı, dönen şey; dönme, dönüş, döngü) +
virus (virüs, zehir, toksin, zararlı sıvı, bulaşıcı etken) * mikroskop altında
tekerleğe benzer simetrik yapısı nedeniyle bu adı alan, özellikle bebek ve
küçük çocuklarda şiddetli ishal ve kusmaya yol açan, bağırsak epiteline
yerleşerek akut gastroenterit oluşturan RNA virüsü (Reoviridae ailesi)
rotil :
lat. * rotare (döndürmek, dönmek, çevirme hareketi yapmak), rotulus (rota
(tekerlek, çark, halka, çember, makara, yuvarlak yapı, dönen şey; dönme, dönüş,
döngü) + ulus (küçültme eki) ) (lat.); rotule (dizkapağı) (fra.) * otomotivde
süspansiyon ve direksiyon sistemlerinde bulunan, tekerlek ile süspansiyon
elemanları arasında çok yönlü hareketi sağlayan ve açısal esneme ile
yönlendirme hareketlerini ileten küresel mafsal tipi bağlantı parçası
roton :
lat. * rota (tekerlek, çark, halka, çember, makara, yuvarlak yapı, dönen şey;
dönme, dönüş, döngü) + on (parçacık/tanecik eki) * kuantum sıvılarında,
özellikle süperakışkan helyumda, parçacıkların uyarılmış durumlarından biri
olan ve enerji-momentum ilişkisinde belirli bir minimumla karakterize edilen
kuaziparçacık
rotor :
lat. * rotare (döndürmek, dönmek, çevirme hareketi yapmak) + or (-cı, yapan,
eden eki) * elektrik motoru, jeneratör veya türbin gibi sistemlerde stator
içinde eksen etrafında dönen ve manyetik alan etkileşimiyle mekanik veya
elektriksel enerji dönüşümünü sağlayan döner parça
rotor sendromu :
lat., gre. * rotare (döndürmek, dönmek, çevirme hareketi yapmak) + or (-cı,
yapan, eden eki) (lat.) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik
durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * genetik bir bilirubin metabolizma
bozukluğu sonucu karaciğerde konjuge bilirubinin geri alım ve depolanma
süreçlerindeki aksaklık nedeniyle tekrarlayan sarılık ataklarıyla seyreden,
genellikle iyi huylu ve kronik seyirli herediter karaciğer pigmentasyon
bozukluğu
roupala :
lat. * Roupal + a (ile ilgili, -a ait) * Proteaceae familyasına ait, Güney
Amerika’nın tropikal bölgelerinde yetişen, genellikle ağaç veya çalı formunda
bulunan ve ekolojik olarak yağmur ormanı ekosistemlerinde yer alan bitki grubu
router :
ing. * router (yönlendirici) (rout (yol, güzergah, yön) + er (yapan, eden eki)
* bilgisayar ağlarında veri paketlerini farklı ağlar arasında en uygun
yönlendirme yolunu seçerek ileten, internet trafiğini dağıtan ve ağlar arası
bağlantıyı sağlayan donanım veya yazılım cihazı, ağ yönlendiricisi
roux staz sendromu :
fra. * roux (Fransız cerrah César Roux’nun soyadından) (fra.) + stasis (durma,
duruş, durum, sabitlik) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik
durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * mide veya ince bağırsak cerrahisi
sonrası oluşturulan Roux-en-Y anastomozunda bağırsak içeriğinin ilerlemesinin
yavaşlamasıyla gelişen, bulantı, kusma, karın ağrısı ve dolgunluk hissiyle
seyreden fonksiyonel gastrointestinal motilite bozukluğu
rovelver :
lat. * re (yeniden, tekrar, geri) + volvere (yuvarlamak, dürmek, sarmak, rulo
yapmak, döndürmek, çevirmek) * mermilerin namlu arkasındaki dönen bir silindir
(tambur) içinde bulunduğu ateşli silah türü, altıpatlar, toplu tabanca
roxadustat :
lat. * rox (ön ek) + adu (ara bağlayıcı hece, fonetik yapı unsuru) + stat
(baskılamak, inhibe etmek; farmakolojik etki kökü) * hipoksi indüklenebilir
faktör (HIF) prolin hidroksilaz enzimlerini inhibe ederek eritropoietin
üretimini artıran ve kronik böbrek hastalığına bağlı aneminin tedavisinde
kullanılan oral etkili ilacın etken maddesi (C19H16N2O5)
royal :
lat. * regalis (krala ait, krallıkla ilgili) (rex (kral, hükümdar, padişah) +
alis (ile ilgili, -a ait) ) (lat.); royal (roi (kral) + al (ile ilgili, -a ait)
(fra.) ) * krala, krallığa veya monarşik otoriteye ait olan; görkem, ayrıcalık
ve yüksek statüyle ilişkili olan
roza :
lat. * rosa (gül; Rosaceae familyasına ait çiçekli bitki) * gül bitkisini veya
gül çiçeğini ifade eden isim
rozase :
lat. * rosa (gül; gül rengi, pembe ton) + ceaus, ceus (ile ilgili, -a ait,
gibi, benzer) * tıpta ve dermatolojide gül renginde, pembe-kırmızı tonlarda
olan veya bu renge benzeyen görünüm
rozasea :
lat. * Rosaceae (rosa (gül; gül rengi, pembe ton) + ceaus, ceae, ceus (ile
ilgili, -a ait, gibi, benzer) ) * yüz bölgesinde kızarıklık, sivilce benzeri
döküntüler, genişlemiş kan damarları, papül ve püstüllerle seyreden kronik
inflamatuvar deri hastalığı, rosacea
rozbif :
ing. * roast (kızartmak, kavurmak, fırında pişirmek) + beef (sığır eti) * sığır
etinin genellikle büyük parça hâlinde fırında kızartılarak pişirilmesiyle
hazırlanan, dilimlenerek servis edilen et yemeği
roze :
lat., fra. * rosatus (gül rengine bürünmüş, kırmızılaşmış, pembeleşmiş) (rosare
(gül rengine bürünmek, kırmızılaşmak, pembeleşmek) (rosa (gül; gül rengi, pembe
ton) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) )
(lat.); rosé (fra.) * gül renginde olan, pembe
roze şarap :
lat., fra., ara. * rosatus (gül rengine bürünmüş, kırmızılaşmış, pembeleşmiş)
(rosare (gül rengine bürünmek, kırmızılaşmak, pembeleşmek) (rosa (gül; gül
rengi, pembe ton) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım
eki) ) (lat.); rosé (fra.) + şaraba, şariba (içmek), şarab (içecek, içki)
(ara.) * kırmızı üzüm kabuklarının kısa süreli temasıyla açık pembe ile somon
rengi arasında tonlar kazanan, beyaz ve kırmızı şarap üretim tekniklerinin
arasında yer alan fermantasyon yöntemiyle elde edilen şarap (mayalanmış üzüm)
türü
rozet :
lat. * rosa (gül; gül rengi, pembe ton) + ettus, etta (küçültme eki) (lat.);
rosette (fra.) * genellikle kumaş, metal, plastik veya kumaştan yapılan, gül
şeklinde katlanmış veya stilize edilmiş formda olan, bir kurumu, amacı,
düşünceyi veya üyeliği temsil etmek amacıyla yakaya takılan, aidiyet duygusunu
güçlendiren, kurumsal kimliği yansıtan veya farkındalık yaratmak (otizm vb.)
için kullanılan küçük süs, nişan veya simgesel aksesuar
roziglitazon :
lat. * ros (ön ek) + glitazon (Tiyazolidindion (thiazolidinedione) türev eki)
(gli (glukoz metabolizması ve glikozid yapılarla ilişkili ilaç sınıfı eki) +
sone (kortikosteroid belirten son ek) ) * tip 2 diyabette insülin duyarlılığını
artırarak kas ve yağ dokusunda glukoz alımını yükselten ve karaciğerde glukoz
üretimini azaltan tiazolidindion sınıfı oral antidiyabetik etken madde (C18H19N3O3S)
röfle :
lat., fra. * re (tekrar, yeniden, karşı, geri) + flectus, flexus (eğilmiş,
bükülmüş, çevrilmiş, döndürülmüş, kıvrılmış) (flectere (eğmek, bükmek,
çevirmek, döndürmek, esnetmek, kıvırmak, kasmak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat
yapım eki) ) (lat.); reflet (fra.) * saçta belirli tutamların ana renkten daha
açık tonlarla boyanmasıyla ışık ve derinlik etkisi oluşturulan, saçın doğal
görünümünü canlandırmaya ve çok tonlu bir renk geçişi sağlamaya yönelik
kuaförlük uygulaması, ışık yansıması benzeri uygulama
rögar :
fra. * regard (bakış) (re (yeniden, tekrar, geri) + garder (korumak, gözetmek,
sakınmak), garde (koruma, gözetme, sakınma) * bakış, açıklık, menhol; yeraltına
bakılan kapaklı delik; şehir altyapısında kanalizasyon veya yağmur suyu
hatlarına erişim sağlamak amacıyla yol veya kaldırım üzerinde bulunan, bakım ve
kontrol için açılan kapaklı yeraltı giriş boşluğu ve gözlem deliği, menhol
rölaksan :
lat. * re (yeniden, tekrar, geri) + laxare (gevşetmek, yumuşatmak, serbest
bırakmak, salmak), laxus (gevşek, yumuşak) + ens, ent (-cı, yapan, eden eki) *
kasları veya başka dokuları gevşeten, gerginliği azaltan (madde veya ilaç)
rölans :
lat. * relancea (tekrar atma, tekrar fırlatma) (re (yeniden, tekrar, geri) +
lancare (atmak, fırlatmak, savurmak) + ea (isim yapım eki) ) (lat.); relance
(fra.) * pokerde agresif bahis artışı yerine oyunun temposunu düşürmeye yönelik
daha temkinli oynama, pasif kalma veya küçük bahislerle potu kontrol altında
tutarak eli daha düşük riskle sürdürme stratejisini ve bunu ifade eden söz
rölanti :
lat., fra. * relentus (re (yeniden, tekrar, geri) + lentire (yavaşlatmak,
ağırlaştırmak) (lentus (yavaş, ağır, esnek; hareketi ağır olan) + ire (fiil
mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) (lat.); ralenti (fra.) *
tavaşlamış, ağırlaşmış; motorlu araçlarda gaz verilmediğinde motorun çalışmaya
devam ettiği düşük ve sabit devir durumu, yani motorun yük altında olmadan
kendi kendine çalıştığı minimum çalışma hızı
rölaps :
lat., ing. * re (yeniden, tekrar, geri) + labi (kaymak, düşmek, geriye gitmek),
lapsus, lapsio (kayma, düşme, geriye gitme, hata) (lat.); relapse (ing.) * bir
hastalığın, özellikle kronik veya bağımlılık ilişkili durumların, iyileşme veya
gerileme döneminden sonra yeniden ortaya çıkmasını; tıbbi ve psikiyatrik
bağlamda semptomların tekrar aktif hale gelmesi, nüks, nüksetme
rölasyon :
lat. * relatio (ilişki, ilinti, bağ, münasebet, alaka) (re (yeniden, tekrar,
geri) + latus (getirilmiş, taşınmış, götürülmüş, yüklenmiş) (“ferre” (getirmek,
taşımak, götürmek, yüklenmek) fiilinin düzensiz geçiş zaman hali) + tio (isim
yapım eki) ) (lat.); relation (fra.) * ilişki, ilgi, alaka, bağ, bağlantı; iki
veya daha fazla şey arasında kurulan bağ, ilişki, bağlantı veya karşılıklı
etkileşim durumu; matematikte ise iki küme veya değişken arasında tanımlanan
eşleştirme veya bağıntı yapısı
rölatif :
lat. * relativus (göreli, göreceli, göreleli, bir şeye bağlı, ilişkili) (re
(yeniden, tekrar, geri) + latus (getirilmiş, taşınmış, götürülmüş, yüklenmiş)
(“ferre” (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) fiilinin düzensiz geçiş zaman
hali) + tio (isim yapım eki) + ivus (ile ilgili, -a ait) ) (lat.); relatif
(fra.) * mutlak değil, başka bir ölçüt, durum veya referans noktasına bağlı
olarak değişen veya onunla karşılaştırılarak anlam kazanan, göreceli, göreleli
rölativist :
lat. * relativus (göreli, göreceli, göreleli, bir şeye bağlı, ilişkili) (re
(yeniden, tekrar, geri) + latus (getirilmiş, taşınmış, götürülmüş, yüklenmiş)
(“ferre” (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) fiilinin düzensiz geçiş zaman
hali) + tio (isim yapım eki) + ivus (ile ilgili, -a ait) ) + ista (-cı, yapan,
eden, destekleyen, yandaş eki) (lat.); relativiste (fra.) * felsefe ve bilim
kuramında doğruluk, bilgi veya değerlerin mutlak değil, bağlama, bakış açısına
veya referans sistemine göre değiştiğini savunan düşünce akımını benimseyen
kişi
rölativistik :
lat. * relativus (göreli, göreceli, göreleli, bir şeye bağlı, ilişkili) (re
(yeniden, tekrar, geri) + latus (getirilmiş, taşınmış, götürülmüş, yüklenmiş)
(“ferre” (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) fiilinin düzensiz geçiş zaman
hali) + tio (isim yapım eki) + ivus (ile ilgili, -a ait) ) + ista (-cı, yapan,
eden, destekleyen, yandaş eki) + icus (ile ilgili, -a ait) (lat.);
relativistique (fra.) * görelilik kuramıyla veya görelilik etkilerinin belirgin
olduğu fiziksel olaylarla ilgili; özellikle ışık hızına yaklaşan hızlarda
klasik fiziğin yetersiz kaldığı durumları ifade eden, görelilikle ilgili
rölativite :
lat. * relativus (göreli, göreceli, göreleli, bir şeye bağlı, ilişkili) (re
(yeniden, tekrar, geri) + latus (getirilmiş, taşınmış, götürülmüş, yüklenmiş)
(“ferre” (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) fiilinin düzensiz geçiş zaman
hali) + tio (isim yapım eki) + ivus (ile ilgili, -a ait) ) + itas (isim yapım
eki) (lat.); relativité (fra.) * zaman, mekan, hareket gibi kavramların
nicelliklerinin mutlak değil, gözlemciye ve referans sistemine bağlı olarak
değiştiğini ifade eden görelilik ilkesi, görecelik, görelelik
rölativizm :
lat. * relativus (göreli, göreceli, göreleli, bir şeye bağlı, ilişkili) (re
(yeniden, tekrar, geri) + latus (getirilmiş, taşınmış, götürülmüş, yüklenmiş)
(“ferre” (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) fiilinin düzensiz geçiş zaman
hali) + tio (isim yapım eki) + ivus (ile ilgili, -a ait) ) + ismus (isim yapım,
durum, akım, öğreti, doktrin eki) (lat.); relativisme (fra.) * gerçeklik
(hakikat), bilgi, ahlaki değerler veya yargıların mutlak olmayıp kültüre,
zamana, bireye veya bağlama göre değiştiğini savunan düşünce akımı
röle : lat.,
fra. * relaxatus (re (yeniden, tekrar, geri) + laxare (gevşetmek, yumuşatmak,
serbest bırakmak, salmak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.);
relais (aktarma, değiştirme) (re (yeniden, tekrar, geri) + laisser (bırakmak,
terketmek) ) (fra.) * elektrik devrelerinde düşük güçlü bir sinyalle daha
yüksek güçlü bir devreyi açıp kapatmaya yarayan, elektromanyetik prensiple
çalışan anahtarlama elemanını; ayrıca telekomünikasyon ve otomasyon
sistemlerinde sinyali alıp yeniden ileterek güçlendiren ara aktarıcı cihaz
rölik :
lat. * relicta, relictus (terk edilmiş, geride bırakılmış) (relinquere (terk
etmek, geride bırakmak) (re (yeniden, tekrar, geri) + linquere (bırakmak, terk
etmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ), reliquiae (artıklar, geriye
kalanlar, kalıntılar) * geçmiş dönemlerden günümüze kalmış, eski yayılış
alanının yalnızca küçük bir bölümünde varlığını sürdüren canlı veya kalıntı
durumundaki oluşum, kalıntı, artık; dinsel veya kültürel bağlamda kutsal
kişilerden veya önemli olaylardan geriye kalan, saklanan, saygı gösterilen,
muhafaza edilen nesneler veya parçalar (kutsal addedilen kişilerin organları,
kemikleri, eşyaları gibi)
rölöve :
lat., fra. * relevatus (kaldırılmış, yükseltilmiş) (re (yeniden, tekrar, geri)
+ levatus (levare (yukarı kaldırmak, yükseltmek, hafifletmek, yükünü azaltmak)
+ tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat); relevé (kaldırılmış,
yükseltilmiş) (fra.) * mevcut bir yapının veya alanın ölçülerinin yerinde
alınması, durumunun belgelenmesi, plan, kesit, görünüş çizimlerinin yapılması
işlemi
rölyef :
lat. * relevatus (kaldırılmış, yükseltilmiş) (re (yeniden, tekrar, geri) +
levatus (levare (yukarı kaldırmak, yükseltmek, hafifletmek, yükünü azaltmak) +
tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ), levis (hafif, ağır olmayan; ağırlığı
az, yükü düşük olan) * bir yüzeyde kabartı, yükselti veya çıkıntı şeklinde
oluşan biçim; sıkıntı veya baskının hafiflemesi, rahatlama durumu
römork :
fra. * remorquer (çekmek, araçla çekmek, yedekte çekmek, yedeklemek) + eur
(-cı, yapan, eden eki) * motorlu bir araç tarafından çekilerek taşınan, yük,
ekipman veya malzeme taşıma amacıyla kullanılan tekerlekli ek taşıma aracı;
enizde veya karada başka bir vasıta tarafından çekilen motorsuz taşıt
römorkör :
fra. * remorquer (çekmek, araçla çekmek, yedekte çekmek, yedeklemek) + eur
(-cı, yapan, eden eki) * motorlu bir araç tarafından çekilerek taşınan, yük,
ekipman veya malzeme taşıma amacıyla kullanılan tekerlekli ek taşıma aracı;
enizde veya karada başka bir vasıta tarafından çekilen motorsuz taşıt
rönesans :
lat., fra. * re (yeniden, tekrar, geri) + nasci (doğmak, oluşmak, meydana
gelmek) + entia (isim yapım ve durum eki) (lat.); renaissance (fra.) * yeniden
doğuş; Orta Çağ sonrası Avrupa’da Antik Yunan ve Roma’nın sanat, bilim ve düşünce
mirasına dönüşle birlikte kültür, sanat ve bilim alanlarında yeniden doğuş ve
canlanma dönemi
röntgen :
alm. * Röntgen (Alman fizikçi Wilhelm Conrad Röntgen’in soyadından) * vücudun
veya nesnelerin iç yapısını görünür kılmak için, maddelerin içinden geçebilen
elektromanyetik dalga türü olan X ışınlarıyla görüntüleme yapma yöntemini ve bu
yöntemle elde edilen görüntü
röntgenyum :
alm., lat. * Röntgen (Alman fizikçi Wilhelm Conrad Röntgen’in soyadından)
(alm.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) * atom numarası 111, sembolü Rg
olan, yapay olarak üretilen, çok kararsız ve kısa ömürlü bir geçiş metali olan,
adı X ışınlarını keşfeden Wilhelm Röntgen’e atfen verilen kimyasal element
röper :
lat., fra. * reperire (bulmak, yeniden bulmak) (re (yeniden, tekrar, geri) +
parere (ortaya çıkarmak, doğurmak, üretmek, yaratmak, oluşturmak, meydana
getirmek, ürermek, öne getirmek, başarmak; görünmek, belirmek, ortaya çıkmak) )
(lat.); repère (nirengi noktası, referans noktası, işaret) (fra.) *
haritacılık, inşaat ve mimarlıkta ölçüm ve konum belirlemek için kullanılan
sabit referans noktası veya işaret taşı; bir arazide veya yapıda diğer tüm
ölçümlerin buna göre yapıldığı temel kontrol noktası
röperli kroki :
fra. * repère (nirengi noktası, referans noktası, işaret) (fra.) + li (ile,
birlikte, beraber, sahibi) (tür.) + croquis (taslak çizim, hızlı eskiz) (fra.)
* arazi veya yapının sabit röper noktalarına (referans ölçüm işaretlerine)
bağlanarak çizilen, konum, mesafe ve yönlerin bu sabit noktalara göre
belirlendiği ölçeksiz veya yarı ölçekli yer gösterim çizimi
röportaj :
lat., fra. * re (yeniden, tekrar, geri) + portare (taşımak, götürmek) + agium
(isim yapım eki) (lat.); reportage (fra.) * bir kişiyle belirli bir konu
hakkında bilgi almak amacıyla yapılan soru-cevap şeklindeki görüşme ve elde
edilen bilgilerin yazılı, sesli veya görsel olarak aktarılması süreci
röportör :
lat., fra. * re (yeniden, tekrar, geri) + portare (taşımak, götürmek) + or
(-cı, yapan, eden eki) (lat.); reporteur (fra.) * haber toplamak amacıyla
insanlarla görüşme yapan, sorular sorarak bilgiyi kaydeden ve bunu medya için
aktaran gazeteci veya görüşmeci kişi, röportaj yapa kişi, muhabir
röpriz :
lat., fra. * re (yeniden, tekrar, geri) + prehendere (almak, kavramak,
yakalamak, tutmak, ele geçirmek, edinmek) (lat.); reprise (alınmış; alma) ) *
müzikte bir bölümün veya eserin tekrar edilmesi; tiyatroda, sahne sanatlarında
ve günlük kullanımda bir hareketin, sözün veya performansın yeniden yapılması
veya tekrar gösterilmesi; baştan alma, tekrar etme
röprodüksiyon :
lat., fra. * re (yeniden, tekrar, geri) + pro, pros (ilk, birinci, baş, ön,
önde, önce, öncel, öncül, ileri, ileride, öne doğru, için, lehine, içinde,
gerektikçe) + ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek,
götürmek, tutmak, kapmak) + tio (isim yapım eki) (lat.); reproduction (fra.) *
tekrar üretim, yeniden üretim; bir eserin, görüntünün, sesin veya yapının
aslına sadık kalarak yeniden üretilmesi; özellikle sanat eserlerinin,
fotoğrafların veya teknik belgelerin kopyalanarak çoğaltılması
röprodüktör :
lat., fra. * re (yeniden, tekrar, geri) + productor (pro, pros (ilk, birinci,
baş, ön, önde, önce, öncel, öncül, ileri, ileride, öne doğru, için, lehine,
içinde, gerektikçe) + ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol
göstermek, götürmek, tutmak, kapmak), ductus (yönlendirilmiş, liderlik edilmiş,
sürülmüş, yol gösterilmiş, götürülmüş, tutulmuş, kapılmış) + or (-cı, yapan,
eden eki) (lat.); reproducteur (fra.) * sanat, medya ve teknik üretim
alanlarında bir eseri, görüntüyü, sesi veya yapıyı aslına uygun şekilde yeniden
üreten, çoğaltan veya yeniden üretim sürecini yöneten kişi
rötar :
lat. * re (yeniden, tekrar, geri) + tardus (geç, yavaş; zaman bakımından geri
kalmış) (lat.); retard (fra.) * bir işin, olayın veya sürecin planlanan zamana
göre gecikmesi, geride kalması veya beklenenden daha yavaş ilerlemesi durumu,
gecikme
rötuş :
lat., ita. * re (yeniden, tekrar, geri) + toccare (dokunmak, temas etmek,
değmek; vurmak, darbelemek, sertçe değmek), toccata (dokunma, dokunuş, temas,
değme) (lat.); retouche (fra.) * yeniden dokunuş, düzeltme; bir resim, fotoğraf
veya nesne üzerinde küçük düzeltmeler yapma, kusurları giderme veya görünümü
iyileştirmek amacıyla yapılan ince müdahale işlemi
rövanş :
lat. * re (geri, tekrar, yeniden) + vindicare (iddia etmek, dava etmek, hakkını
aramak, intikam almak, öç almak), vindicat (iddia, intikam, öç) * bir önceki
karşılaşmada yenilmiş olanın aynı rakiple oynadığı ikinci oyun
rövaşata :
lat., ing. * reversus (re (geri, tekrar, yeniden) + versus (dönmüş, çevrilmiş,
yönelmiş; dönüştürme, düzenleme, düzen) (vertere (dönmek, çevirmek, döndürmek,
yönelmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.) + shot (vuruş)
(ing.) * futbolda oyuncunun sırtı kaleye dönükken havaya sıçrayıp geriye doğru
dönerek yaptığı topa ters vuruş hareketi
r-parite :
lat. * R (r) + paritas (eşitlik, eşit olma, denklik) * parçacık fiziğinde,
özellikle süpersimetrik modellerde kullanılan, parçacıkların madde parçacığı
veya süpersimetrik eş parçacık olmasına göre farklı değerler almasını sağlayan
ayrık bir kuantum sayısı (Standart Model parçacıkları için genellikle +1, süpersimetrik
parçacıklar için −1 olarak tanımlanır ve korunumu, en hafif süpersimetrik
parçacığın kararlı olmasını ve belirli bozunma kanallarının yasaklanmasını
sağlayabilir.)
RPM :
lat., ing. * revolutio (bir eksen etrafında tam dönüş hareketi, dönme, dönüş,
çevrim) (re (yeniden, tekrar, geri) + volvere (yuvarlamak, dürmek, sarmak, rulo
yapmak, döndürmek, çevirmek) + tio (isim yapım eki) ) + per (başına, beher) +
minute (dakika) * dakikadaki devir sayısı; bir dönen cismin (motor, mil,
tekerlek vb.) bir dakika içinde yaptığı tam tur sayısını ifade eden dönme hızı
ölçü birimi
r-proses :
lat. * rapidus (hızlı, çabuk, süratli, aceleci) + processus (süreç, ilerleyiş,
seyir) * nükleer astrofizikte, çok kısa zaman aralıklarında çekirdeklerin çok
hızlı nötron yakalamasıyla ağır, nötron bakımından zengin atom çekirdeklerinin
oluştuğu hızlı nötron yakalama süreci; altın, platin, uranyum gibi birçok ağır
elementin kozmik kökenini açıklamada önemli olan nükleosentez süreci
RR :
lat., ing. * re (yeniden, tekrar, geri) + spirare (nefes almak, üflemek, nefes
vermek, solumak) + tor (-cı, yapan, eden eki) + ius (ile ilgili, -a ait)
(lat.); respiratory (solunum) (ing.) + ratio (oran, nispet, ilişki; kıyas,
mukayese, karşılaştırma) (reor, reri (hesaplamak, düşünmek, saymak, akıl
yürütmek + tio (isim yapım eki) ) (lat.); rate (oran; hız) (ing.) * bir
dakikadaki solunum sayısını ifade eden vital parametre
RRNA :
lat., gre. * arabinose (beş karbon atomlu monosakkarit); ribes (frenk üzümü)
(lat.) + ose (şeker eki; kimyasal monosakkarit eki) + soma (vücut, gövde,
cisim, beden; topluluk veya cemiyet) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait) + ribes
(frenk üzümü) + nucleicus (çekirdeksel) (nucleus (çekirdek, tohum, tane) (nux,
nucis (sert kabuklu meyve, ceviz) + leus (ile ilgili, -a ait) ) + icus (ile
ilgili, gibi, -a ait) ) + acere (ekşi olmak), acidus (ekşi olan, asit) (lat.) *
hücrelerde protein sentezinin gerçekleştiği ribozomların hem yapısal hem de
katalitik ana bileşenini oluşturan, mRNA (mesajcı RNA) ve tRNA (taşıyıcı RNA)
arasındaki etkileşimi yöneterek, peptit bağlarının oluşumunu (protein
sentezini) katalize eden RNA çeşidi
RST :
lat. * rapidus (hızlı, çabuk, süratli, aceleci) (lat.) + streptokokkos
(streptos (bükülmüş, zincir gibi dizilmiş) + kokkos (tohum, tomurcuk, tane,
tanecik, çekirdek, yuvarlak, küre) ) (gre.) + testa, testum, testus (kap,
çömlek, hazne, kalıp, el kabı; test, deneme, sınav, tecrübe) (lat.) * boğaz
enfeksiyonlarına (farenjit) yol açan bakterileri hızlıca belirlemek ve
özellikle boğaz sürüntüsünde A grubu streptokok (Streptococcus pyogenes)
antijenlerini saptamak için kullanılan hızlı tanı testi, hızlı streptokok testi
ru :
far. * ru, ruy (yüz, surat, çehre, vech, sima; cihet, yön) * yüz, surat, çehre,
vech, sima; cihet, yön
Ru :
lat. * ruthenium (Ruthenia (Rusya'nın Latince adı) + ium (kimyasal element eki)
) * atom numarası 44 olan, periyodik tablonun 8. grubunda bulunan, sert, parlak
ve korozyona dayanıklı olan, katalizörlerde, elektrik kontaklarında,
alaşımlarda ve dayanıklı kaplamalarda kullanılan platin grubu metali element
ruam :
ara. * ru’am (burun akıntısı, sümüksü akıntı, irinli salgı) * burkholderia
mallei isimli bakterinin neden olduğu, özellikle at, katır ve eşek gibi tek
tırnaklı hayvanlarda görülen, insanlara da bulaşabilen ciddi bir enfeksiyon hastalığı
ruanda :
kin. * kwanda (genişlemek, büyümek), rwanda (büyüyen, genişleyen) * Doğu-Orta
Afrika’da, Ekvator’un hemen güneyinde yer alan, kuzeyinde Uganda, doğusunda
Tanzania, güneyinde Burundi ve batısında Democratic Republic of the Congo ile
çevrili, denize kıyısı olmayan bir ülke
rub :
ara. * erbaa (dört) * bir şeyin dört kısmından bir kısmı, dörtte bir
ruba :
far. * rub (çalmak) + a (-cı, -ci, -cu, -cü, yapan, eden) * çalan, kapan (rob,
rauben (soymak, çalmak, hırsızlık yapmak) (ing., alm.) )
rubai :
ara. * erbaa (dört), ruba (dörtlü) + i (ile ilgili, -a ait) * klasik Doğu
şiirinde, özellikle Fars ve Türk edebiyatında, genellikle tek bir düşünceyi
veya hikmetli bir anlamı ifade eden dört mısralık şiir biçimi
rubato :
lat., ita. * rapatus (kapılmış, yakalanmış, kavranmış, sürüklenmiş) (rapere
(kapmak, yakalamak, kavramak, sürüklemek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım
eki) ) (lat.); rubato (rubare (çalmak, el koymak, ödünç almak, zamanın ritmini
esnetmek) + to (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (ita.) * müzikte, duygusal
anlatımı güçlendirmek için eserin ritmine sıkı sıkıya bağlı kalmadan, ifade
amacıyla bazı notaların süresinin esnetilmesi veya hızın serbestçe artırılıp
azaltılması tekniği
rubatosis :
ita., gre. * rubato (çalma, el koyma, ödünç alma, zamanın ritmini esnetme)
(ita.) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) * kalbin
atışlarının farkına varma ve kendi kalp ritmini bilinçli olarak hissedip onun
varlığının rahatsız edici biçimde farkına varılması durumu, kalp atışını aşırı
fark etme hissi
ru'be :
ara. * ru’be (korku, ürkme) * ani bir tehlike, güçlü bir tehdit veya ürkütücü
bir durum karşısında ortaya çıkan yoğun korku, dehşet ve ürperti hali
rubella :
lat. * ruber (kırmızı) + ellus (küçültme eki) * genellikle çocuklarda görülen,
hafif ateş ve ciltte pembe-kırmızı döküntülerle seyreden, “Alman kızamığı”
olarak da bilinen viral bulaşıcı hastalık
rubelliform :
lat. * ruber (kırmızı) + ellus (küçültme eki) + formis (şekilli, biçimli)
(forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) * kızamıkçığa
(rubella) benzer şekilde pembe-kırmızı döküntülerle seyreden lezyonların
görünümünü tanımlamak için kullanılan “kızamıkçık benzeri döküntü biçiminde”
anlamındaki sıfat
rubema :
ara. * rubb (çokluk, sıklık, nicelik) + ma (ne, o) * bazen, kimi zaman, ara
sıra
rubeola :
lat. * ruber (kırmızı) + ulus, eolus (küçültme eki) * yüksek ateş ve yaygın
kırmızı döküntülerle seyreden bulaşıcı viral hastalık, kızamık
ruberu :
far. * ru (yüz, surat, çehre) + be (ile, birlikte, beraber, ve) + ru (yüz,
surat, çehre) * yüzyüze, karşı karşıya, karşılıklı
rubi :
lat. * ruber (kırmızı) + us (isim yapım eki) * genellikle kırmızı renkte olan,
alüminyum oksitten oluşan, mücevher yapımında kullanılan sert ve parlak
mineral, yakut
rubia :
lat. * ruber (kırmızı) + ia (isim yapım eki) * Rubiaceae familyasına ait,
kırmızı kökleri ve renkli yaprakları olan, kök boyası olarak kullanılan,
köklerinden kırmızı renk elde edilen, özellikle tekstil ve boya üretiminde
kullanılan bitki cinsi, kökboyası bitkileri grubu
rubiaceae :
lat. * rubia (kökboya, kırmızı boya veren bitki) (ruber (kırmızı) + ia (isim
yapım eki) ) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * Gentianales
(gentiyangiller) takımına bağlı, çoğunlukla tropikal ve subtropikal bölgelerde
yayılış gösteren, ağaç, çalı, otsu bitki ve sarılıcıları içeren; kahve
(Coffea), kınakına (Cinchona) ve kökboya (Rubia) gibi önemli bitkileri kapsayan
büyük bitki familyası, kökboyagiller
rubidyum :
lat. * ruber (kırmızı) + idus (isim yapım ve renk eki) + ium (kimyasal element
eki) (lat.) * atom numarası 37, simgesi Rb olan, alkali metal grubunda yer
alan, spektroskopik olarak koyu kırmızı çizgiler vermesi nedeniyle
adlandırılmış yumuşak, gümüşi beyaz renkli kimyasal element
ruble :
rus. * rubit (kesmek, kırpmak) + le (isim yapım eki) * kesilmiş parça,
kırpıntı; başta Rusya Federasyonu olmak üzere Belarus gibi bazı Doğu Avrupa
ülkelerinde kullanılan resmi para birimi
rubor :
lat. * ruber (kırmızı), rubere (kızıl olmak, kızarmak) + or (isim yapım eki) *
vücudun herhangi bir dokusunda meydana gelen enflamasyonun (iltihabın) beş
temel belirtisinden biri olan kızarıklık, kırmızılaşma
rubu :
ara. * erbaa (dört), rub (dörtte bir, çeyrek) * dörtte birler, çeyrekler
rububiyet :
ara. * rabba (yetiştirmek, büyütmek, eğitmek, öğretmek, terbiye etmek), rabb
(terbiye eden, yetiştiren, terbiyeci, eğitmen, öğretmen, yöneten; ilah, tanrı)
+ iyet (isim yapım eki) * Allah’ın yaratılmış her şeyi var etmesi, beslemesi,
düzenlemesi ve sürekli olarak yönetip terbiye etmesi durumu, rablik
rubus :
lat. * rubus (ahududu) (ruber (kırmızı) + us (isim yapım eki) ) * Rosaceae
(gülgiller) familyasına ait, böğürtlen ve ahududu cinslerini kapsayan bitki
cinsi (böğürtlen (rubus fruticosus), ahududu (rubus idaeus) )
ruderal :
lat. * rudus (kırıntı, moloz, döküntü, kaba taş) + alis (ile ilgili, -a ait) *
insan faaliyetleriyle bozulmuş, kazılmış, yığılmış veya besince zenginleşmiş
topraklarda, yol kenarlarında, harabelerde ve boş alanlarda kendiliğinden
yetişen bitkilerle ilgili; bozulmuş ve insan etkisindeki habitatlarda gelişen
rudimanter :
lat. * rudimentum (ilk hal, başlangıç, ham şekil) (rudis (ham, işlenmemiş,
kaba) + mentum (isim yapım eki) ) + aris (ile ilgili, -a ait) * işlevini büyük
ölçüde kaybetmiş, gelişimini tamamlamamış veya ilkel kalmış (yapı veya organ),
körelmiş, artık işlevsel olmayan
rudiment :
lat. * rudimentum (ilk hal, başlangıç, ham şekil) (rudis (ham, işlenmemiş,
kaba) + mentum (isim yapım eki) ) * gelişimini tamamlamamış, körelmiş veya
ilkel durumda bulunan organ, yapı veya oluşum, başlangıç halindeki, körelmiş
yapı, ilkel kalıntı
rudimenter :
lat. * rudimentum (ilk hal, başlangıç, ham şekil) (rudis (ham, işlenmemiş,
kaba) + mentum (isim yapım eki) ) + aris (ile ilgili, -a ait) * işlevini büyük
ölçüde kaybetmiş, gelişimini tamamlamamış veya ilkel kalmış (yapı veya organ),
körelmiş, artık işlevsel olmayan
rudra :
san. * rudra (uluyan, kükreyen) * Hint mitolojisinde Vedik dönemde ortaya
çıkan, büyük tanrı Şiva'nın (Shiva) erken formu veya onun vahşi, yok edici yönü
addedilen fırtına, rüzgâr, avcılık ve yıkım ile ilişkilendirilen ilkel ve
korkutucu tanrı
rudrani :
san. * rudra (uluyan, kükreyen) + ani (dişil eki) * Rudra'nın karısı, Rudra'nın
dişil enerjisi; Hint mitolojisinde fırtına, rüzgar ve av tanrısı olan Rudra'nın
(Şiva'nın bir formu) eşi veya dişil enerjisi (Şakti) olarak tanımlanan bir
tanrıça
rudum :
ara. * radama (yığmak, doldurmak, set yapmak, tıkamak), redm (sağlam engel,
mania, kapatma yapısı, sed, set) * bendler, sedler, barajlar, yığma duvarlar
ruf :
alm., ing. * hrofa (örtü, çatı, dam) (alm.); roof (ing.) * barınma ve koruma
sağlayan bir yapının, binanın, evin veya aracın en üst kısmını kapatan koruyucu
yüzey, dam veya tavan (rafa (yükseltmek, yukarı kaldırmak), rufai (yüksek, ulu,
şerefli) (ara.) )
rufai :
ara. * rafa (yükseltmek, yukarı kaldırmak) + i (ile ilgili, -a ait, gibi) *
yüksek, ulu, şerefli; 12. yüzyılda Ahmed el Rifai tarafından kurulan, zikirleri
sırasında "burhan" adı verilen, şiş batırma ritüeliyle bilinen, İslam
dünyasının en köklü ve yaygın Sünni tasavvuf tarikatı olan Rifaiyye tarikatına
mensup olan kişi
rufaten :
ara. * rafata (çürümek, ufalanmak, parçalanmak, toz toprak olmuş kemik olmak
veya kırık dökük şey haline gelmek) * çürümüş, ufalanmış, parçalanmış, toz
toprak olmuş (kemik), kırık dökük (şey)
rugal :
lat. * rugare (kırışmak, buruşmak, katlanmak), ruga (kıvrım, kırışıklık,
buruşukluk, katlanma) + alis (ile ilgili, -a ait) * kıvrımlı, kırışık,
katlanmış (örneğin mide ve diğer organların iç yüzeyindeki mukoza kıvrımları)
rugan :
far. * ravgan (yağ, vernik) * üzerine vernik veya özel sentetik laklar
uygulanarak elde edilen, genellikle ayakkabı, çanta, kemer ve cüzdan yapımında
kullanılan ayna gibi parlak, pürüzsüz ve kaygan yüzeye sahip bir deri türü
rugby :
ing. * rugby (İngiltere'nin Warwickshire bölgesindeki Rugby kasabasında yer
alan okulda oynanan futbol türünden) * İngiltere kökenli, oval bir topun el ve
ayakla kontrol edilerek, fiziksel temasla rakip kale çizgisi arkasına taşınması
esasına dayanan, 15'er kişilik iki takımla, 40'ar dakikalık iki devre halinde,
korumasız veya az korumayla oynanan, ileriye pas vermenin yasak olduğu sert bir
takım sporu
ruh :
ara. * raha (esmek, yayılmak, kokmak), rih (rüzgar, esint) * yaşamı, bilinci ve
varoluşu temsil eden, madde bedeni idrakli varlık yapan soyut varlık, can,
yaşam nefesi (sich ruhen,(dinlenmek, rahatlamak), ruhig (sakin, dingin, rahat)
(alm.) )
ruhama :
ara. * rahima (merhamet etmek, şefkat göstermek, acımak) * merhametliler,
şefkatliler, bağışlayıcılar
ruhani :
ara. * raha (esmek, yayılmak, kokmak), rih (rüzgar, esint), ruh (maddenin canlı
ve idrakli (bilinçli) varlık olmasını sağlayan tesir; nefes, can, hayat
cevheri, tin, yaşam enerjisi, bilinç) + ani (ile ilgili, -a ait) * ruhla,
manevi alemle, içsel yönle veya fiziksel olmayan varlıklar ve deneyimlerle
ilgili, ruhsal
ruhaniyet :
ara. * raha (esmek, yayılmak, kokmak), rih (rüzgar, esint), ruh (maddenin canlı
ve idrakli (bilinçli) varlık olmasını sağlayan tesir; nefes, can, hayat
cevheri, tin, yaşam enerjisi, bilinç) + ani (ile ilgili, -a ait) + yet (isim
yapım eki) * ruhla ilgili olma hali, ruhsallık
ruhban :
ara. * rahhaba (korkutmak, ürkütmek, yıldırmak), rahiba (korkmak, çekinmek,
ürkmek, saygı ile karışık korku duymak), rahb (korku, saygı ile karışık
çekinme; huşu), rahib (korkan, çekinen, sakınan, saygılı korku duyan;
Hristiyanlıkta dünyevi hayattan uzaklaşıp manastır yaşamı içinde ibadet, inziva
ve ruhani disiplinle yaşayan din adamı, keşiş) + an (çoğul eki) * dünya
işlerinden uzaklaşıp ibadet ve zühd hayatı yaşayan, manastır veya dini topluluk
içinde bulunan din adamları, rahipler (sınıfı)
ruhbaniyet :
ara. * rahhaba (korkutmak, ürkütmek, yıldırmak), rahiba (korkmak, çekinmek,
ürkmek, saygı ile karışık korku duymak), rahb (korku, saygı ile karışık
çekinme; huşu), rahib (korkan, çekinen, sakınan, saygılı korku duyan;
Hristiyanlıkta dünyevi hayattan uzaklaşıp manastır yaşamı içinde ibadet, inziva
ve ruhani disiplinle yaşayan din adamı, keşiş) + an (çoğul eki) + iyet (isim
yapım eki) * dünya işlerinden uzaklaşıp ibadet ve zühd hayatı yaşamak üzere,
manastır veya dini topluluk içinde bulunma durumu, ruhbanlık
ruhbilim :
ara., tür. * ruh (maddenin canlı ve idrakli (bilinçli) varlık olmasını sağlayan
tesir; nefes, can, hayat cevheri, tin, yaşam enerjisi, bilinç) (ara.) + bilim
(bilme, ilim, tanıma) (tür.) * insanın zihinsel süreçlerini, duygularını,
davranışlarını ve içsel yaşantılarını bilimsel yöntemlerle inceleyen disiplin,
psikoloji
ruhçu :
ara., tür. * ruh (maddenin canlı ve idrakli (bilinçli) varlık olmasını sağlayan
tesir; nefes, can, hayat cevheri, tin, yaşam enerjisi, bilinç) (ara.) + çu
(yapan, eden eki) (tür.) * ruhun maddeden bağımsız bir varlık olduğunu savunan,
zihinsel ve manevi olguları fiziksel dünyadan üstün veya bağımsız kabul eden
felsefi görüşü benimseyen kişi veya bu anlayışa ait olan düşünceyi ifade eden
sıfat/isim
ruh-efza :
ara., far. * ruh (maddenin canlı ve idrakli (bilinçli) varlık olmasını sağlayan
tesir; nefes, can, hayat cevheri, tin, yaşam enerjisi, bilinç) (ara.) + efza
(artıran, çoğaltan) (far.) * ruha tazelik veren, cana can katan; Türk
musikisinde bir birleşik (mürekkep) makam
ruhen :
ara. * ruh (maddenin canlı ve idrakli (bilinçli) varlık olmasını sağlayan
tesir; nefes, can, hayat cevheri, tin, yaşam enerjisi, bilinç) + en (gibi,
olarak) * ruh olarak, ruh bakımından, ruhça, manevi olarak, iç dünya açısından
ruhi :
ara. * ruh (maddenin canlı ve idrakli (bilinçli) varlık olmasını sağlayan
tesir; nefes, can, hayat cevheri, tin, yaşam enerjisi, bilinç) + i (ile ilgili,
-a ait) * ruh ile ilgili, ruhsal
ruhiyat :
ara. * ruh (maddenin canlı ve idrakli (bilinçli) varlık olmasını sağlayan
tesir; nefes, can, hayat cevheri, tin, yaşam enerjisi, bilinç) + i (ile ilgili,
-a ait) + yat (isim yapım eki) * insanın duygu, düşünce, davranış ve zihin
yapısını inceleyen disiplini, ruhbilim, psikoloji
ruhsal :
ara., tür. * ruh (maddenin canlı ve idrakli (bilinçli) varlık olmasını sağlayan
tesir; nefes, can, hayat cevheri, tin, yaşam enerjisi, bilinç) (ara.) + sal
(ile ilgili, -a ait) * ruh ile ilgili, ruhi
ruhsar : far.
* ruh (yüz, surat, çehre, vech, sima; yanak) + sar (isim/sıfat yapım eki) *
yüz, surat, çehre, vech, sima; yanak; parlak/güzel yüz; kadın ismi
ruhsat :
ara. * rahasa (gevşetmek, esnetmek, bir durumu kolaylaştırmak, hafifletmek) +
at (isim yapım eki) * resmi makamlar tarafından bir işin yapılmasına, bir şeyin
kullanılmasına veya bir faaliyetin yürütülmesine verilen yasal izin belgesi
veya bu iznin kendisi
ruhsatname :
ara., far. * ruhsat (resmi makamlar tarafından bir işin yapılmasına, bir şeyin
kullanılmasına veya bir faaliyetin yürütülmesine verilen yasal izin belgesi
veya bu iznin kendisi) (rahasa (gevşetmek, esnetmek, bir durumu kolaylaştırmak,
hafifletmek) + at (isim yapım eki) ) + name (kitapçık, mektup, risale, belge,
yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * bir işin yapılmasına, bir mesleğin
icrasına veya bir aracın/kurumun faaliyet göstermesine resmî olarak izin
verildiğini gösteren yazılı belge, izin belgesi
ruizia :
lat. * Ruiz (İspanyol botanikçi Hipolito Ruiz Lopez'in isminden) + ia (isim
yapım eki) * Malvaceae (Ebegümecigiller) familyasına bağlı, Mauritius ve
Réunion gibi Mascarene Adaları'na özgü, 13 kadar türü bulunan, genellikle ağaç
veya çalı formunda çiçekli bitki cinsi
ruj :
lat., fra. * rubeus (kırmızı) (lat.); rouge (fra.) * dudakları renklendirmek ve
kozmetik amaçla daha belirgin veya estetik bir görünüm sağlamak için
kullanılan, genellikle kırmızı tonlarda olan makyaj malzemesi, kadınların
kullandığı dudak boyası
ruki :
lat., ing. * re (yeniden, tekrar, geri) + crescere (artmak, büyümek, çoğalmak,
genişlemek, gelişmek) (lat.); recruter (fra.); recruit (askere almak; acemi,
acemi asker, yeni üye), rookie (acemi, çaylak) (ing.) * bir meslek, spor dalı
veya alanda henüz deneyimsiz, yeni başlamış kişi
rukiy :
ara. * rakiya (yükselmek, yukarı çıkmak, derecelenmek) * yükseliş, yukarı
çıkış; fiziksel, manevi veya dereceli olarak yukarı doğru çıkma, yükselme ve
ilerleme
rukiye :
ara. * rakiya (yükselmek, yukarı çıkmak, derecelenmek), rukiy (yükseliş, yukarı
çıkış; fiziksel, manevi veya dereceli olarak yukarı doğru çıkma, yükselme ve
ilerleme) + e (ile ilgili, gibi, -a ait); rukye (efsun, büyü, sihir) *
yükselmiş; büyüleyici, sihirleyici; efsun
rukmini :
san. * rukma (altın, parlak metal) + ini (ile ilgili, -a ait, gibi) * parlak,
altın gibi ışıldayan; Hint mitolojisinde Krishna’nın baş eşi olarak kabul
edilen, özellikle Bhakti geleneğinde sadakat, zarafet ve ilahi bağlılığı temsil
eden mitolojik kadın figür
rukn :
ara. * rakn, rakana (dayanmak, yaslanmak, destek almak, güvenmek, meyletmek) *
direk, kolon, dayanak, baz, esas, asli unsur
ruknettin :
ara. * rukn (direk, esas, kuvvet) + el (ön ek, artikel) + deyn, din (borç,
yükümlülük, itaat, haysiyet) * dinin direği, dinin esası; erkek ismi
rukud :
ara. * rakada (uzanmak, hareketsiz yatmak; uyumak, sükunete çekilmek,
dinlenmek) * uyuma, uyku; sakinleşme, durgunluk, dinlenme
rukye :
ara. * rakiya (yükselmek, yukarı çıkmak, derecelenmek), rukiy (yükseliş, yukarı
çıkış; fiziksel, manevi veya dereceli olarak yukarı doğru çıkma, yükselme ve
ilerleme) + et (isim yapım eki) * yukarı çıkma; okuyup üfleyerek tedavi etme;
hastalık ve kötülüklerden korunmak veya kurtulmak amacıyla dua okuyup üfleme;
dua, efsun, muska; sihirbaz ve üfürükçülerin okudukları şeyler
rule out :
ing. * rule (kural, yasa, kanun, ilke, prensip) + out (dış, dışarı, dışarıda) *
bir ihtimali, seçeneği veya şüpheli durumu artık mümkün görmeyip hesaba
katmamak, elemek, dışlamak, imkan vermemek, göz ardı etmek, bertaraf etmek
rulet :
lat., fra. * rotare (döndürmek, dönmek, çevirme hareketi yapmak), rotulus (rota
(tekerlek, çark, halka, çember, makara, yuvarlak yapı, dönen şey; dönme, dönüş,
döngü) + ulus (küçültme eki) ) + ettus (küçültme eki) (lat.); rouler
(yuvarlanmak, sarmak, dönmek, çevrilmek) + ette (küçültme ve isim yapım eki)
(fra.) * üzerinde numaraların bulunduğu dönen bir çark ve üzerine atılan topun
düştüğü sayıya göre kazancın belirlendiği şans oyununu ifade eden kumar oyunu
rulman :
fra. * rouler (yuvarlanmak, sarmak, dönmek, çevrilmek) + ment (isim yapım eki)
* makine parçalarında sürtünmeyi azaltmak için yuvarlanma hareketini sağlayan
ve sürtünmeyi en aza indiren bilyalı veya makaralı yatak sistemi
rulo :
lat., fra. * rotare (döndürmek, dönmek, çevirme hareketi yapmak), rotulus (rota
(tekerlek, çark, halka, çember, makara, yuvarlak yapı, dönen şey; dönme, dönüş,
döngü) + ulus (küçültme eki) ) (lat.); rouler (yuvarlanmak, sarmak, dönmek,
çevrilmek) + eau (isim yapım eki) (fra ) * kağıt, kumaş veya benzeri ince ve
esnek bir malzemenin silindir şeklinde sarılmış hali ve bu şekilde sarma
işlemiyle oluşturulan nesne
rum :
gre., lat., etr. * rhomaios (güçlü, kuvvetli, kudretli) (rhome (güç, kuvvet,
kudret) + ios (ile ilgili, -a ait) ) (gre.); roma, rome, ruma (güç, kuvvet,
kudret, iktidar; koca, eş, erkek; kurdun memesi), Romulus (Roma (Roma) + ulus
(küçültme eki) ) (kardeşi Remus ile birlikte Roma'yı kuran ve ilk kralı olan
mitolojik karakter) (gre., lat.), rumon (nehir) (etr.) * Osmanlı döneminde Doğu
Roma (Bizans) halkını ve daha sonra genel olarak Ortodoks Hristiyan
toplulukları ifade etmek için kullanılan tarihî adlandırma, Romalı, Bizanslı;
Kur'an'ın 30. suresinin ismi
rumba :
ban., isp. * nkumba (dans, eğlence, toplanma, parti) (ban.); rumba (isp.) *
Küba kökenli, Afrika ritim geleneği ile İspanyol müzik unsurlarının
birleşiminden doğan, hem müzik hem de dans türünü ifade eden, ritmik,
genellikle çift zamanlı Latin Amerika dansı ve müzik formu
rumeli :
gre. * rhomaios (güçlü, kuvvetli, kudretli) (rhome (güç, kuvvet, kudret; Roma,
Bizans) + ios (ile ilgili, -a ait) ) (gre.) + el (il, yurt, diyar, ülke,
memlelet) + i (iyelik eki) (tür.) * Osmanlı döneminde Anadolu’nun batısında,
Balkanlar’da kalan ve “Rumların ülkesi” olarak adlandırılan coğrafyayı ifade
eden tarihi terim, Balkan toprakları, Avrupa’daki Osmanlı toprakları
rumen :
gre. * rhomaios (güçlü, kuvvetli, kudretli) (rhome (güç, kuvvet, kudret; Roma,
Bizans) + ios (ile ilgili, -a ait) ) * Osmanlı ve eski Türkçe kullanımda Roma,
Bizans veya Ortodoks-Yunan topluluklarıyla ilişkili kişi, Rum’a mensup kimse,
Romalı, Bizanslı,
rumen :
lat. * rumen (gırtlak, boğaz; geviş getiren hayvanların ilk mide bölmesiyle
ilişkilendirilen organ, işkembe) * inek, koyun ve keçi gibi geviş getiren
hayvanlarda besinlerin ilk olarak toplandığı ve mikrobiyal fermantasyona
uğradığı işkembe bölmesi
rumex :
lat. * rumex (antik bitki adı) * Polygonaceae familyasına ait, ısırgan ve
benzeri yapraklı bitki cinsi
rumeysa :
ara. * rumaysa (çiçek açan, nazik, ince) (rum (nazik, hoş) + eysa (küçültme ve
iyelik eki) * Küçükköpek Takımyıldızı'ndaki en büyük ve parlak yıldız
(Prokyon); İslam kültüründe kız çocuklarına verilen, nazik, ince ve hoş huylu
anlamlarını taşıyan özel isim
rumi :
gre. * rhomaios (güçlü, kuvvetli, kudretli) (rhome (güç, kuvvet, kudret; Roma,
Bizans) + ios (ile ilgili, -a ait) ) (gre.) rum (Romalı, Bizanslı) + i (ile
ilgili, -a ait) (ara.) * Anadolu, Bizans veya Rum diyarıyla ilişkili (kimse),
Anadolulu, Rum diyarından
ruminasyon :
lat. * ruminari (geviş getirmek, tekrar çiğnemek) (rumen (gırtlak, boğaz; geviş
getiren hayvanların ilk mide bölmesiyle ilişkilendirilen organ, işkembe) + ari
(fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * geviş getiren hayvanların besini
yeniden ağza getirip tekrar çiğneme süreci; psikolojide kişinin aynı düşünceyi
sürekli zihninde tekrar tekrar çevirip durması, zihinsel döngü hali
rumman :
ara. * rumman (nar) * Lythraceae (kınaçiçeğigiller) familyasına ait olan,
kırmızı taneli meyvesiyle tanınan, sıcak iklimlerde yetişen meyve ağacını ve
onun meyvesi nar, punica granatum
rumuz :
ara. * ramaza (işaretle anlatmak, sembolle anlatmak, kodlamak), remz (işaret,
sembol, kod) * bir kişi, kurum veya kavramı açıkça belirtmeden temsil eden,
gizli veya dolaylı anlatım amacıyla kullanılan işaretler, semboller, kodlar,
kısaltmalar veya takma isimler
run : isk.,
got. * runa (gizli söz, sır, fısıltı, işaret, gizemli işaret) * antik Kuzey
Avrupa halklarının (İskandinav, Cermen) taş, ahşap veya metal gibi sert
yüzeylere kazımak için geliştirdiği, düz ve kıvrımsız çizgilerden oluşan ve
“runik alfabe” adı verilen köşeli yazı sistemi alfabesinin harflerinden her
biri; Göktürk Yazıtlarında kullanılan yazı türünün harflerinden her biri
runes :
isk., got. * runa (gizli söz, sır, fısıltı, işaret, gizemli işaret) * antik
Kuzey Avrupa halklarının (İskandinav, Cermen) taş, ahşap veya metal gibi sert
yüzeylere kazımak için geliştirdiği, düz ve kıvrımsız çizgilerden oluşan ve
“runik alfabe” adı verilen köşeli yazı sistemi alfabesi; Göktürk Yazıtlarında
kullanılan yazı türünün harflerinden her biri
runge teoremi :
alm., gre., tür. * runge (Alman matematikçi Carl Runge’nin soyadından) (alm.) +
theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel önerme,
teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * kompleks
analizde, kompakt kümeler üzerinde tanımlı holomorf fonksiyonların polinomlarla
uniform olarak yaklaşıklanabileceğini belirten, fonksiyon teorisi ve konformal
haritalamada önemli uygulamaları olan temel yaklaşık teorem
runik :
isk., got., alm. * runisch (runa (gizli söz, sır, fısıltı, işaret, gizemli
işaret) (isl., got.) + isch (ile ilgili, gibi, -a ait) ) (alm.) * antik Kuzey
Avrupa halklarının (İskandinav, Cermen) taş, ahşap veya metal gibi sert
yüzeylere kazımak için geliştirdiği, düz ve kıvrımsız çizgilerden oluşan ve
“runik alfabe” adı verilen köşeli yazı sistemi alfabesi ile ilgili, Runa
alfabesiyle ilgili; Türkler, Etrüskler, Macarlar ve eskiden Kuzey Avrupa
ülkelerinde yaşayan halklar tarafından kullanılmış bir yazı sistemi, futhark
running :
ing. * run (koşmak; yönetmek, idrae etmek) + ing (isim yapım eki) * koşu,
koşma; devam eden bir hareketi, süreci veya işletilmekte olan bir durum
runsinat :
lat. * runcina (marangoz rendesi, rende) + atus (sıfat yapım eki) * özellikle
botanikte yaprak ayasının kenarları geriye doğru kıvrılmış, büyük ve keskin
dişlerle bölünmüş olan; testere dişi biçiminde, geriye dönük dişli.
rupatadin :
lat. * rup (farmasötik ön ek) + atadine (azot içeren halkalı bileşik sınıfı
belirteci) * alerjik hastalıkların (alerjik rinit (saman nezlesi) vb.) ve
kronik ürtikerin (kurdeşen) belirtilerinin (hapşırma, burun akıntısı, kaşıntı,
göz yaşarması) semptomatik tedavisinde kullanılan, H1 histamin reseptörlerini
bloke eden, ikinci nesil bir antihistaminik ve (PAF (platelet-activating
factor) (trombosit aktive edici faktör) ) antagonisti ilacın etken maddesi
(C26H26ClN3) )
rupi :
san. * rupa (şekil, biçim, form, kalıp) + ia (isim yapım eki) * amgalanmış
gümüş para; Güney Asya’da özellikle Hindistan ve çevre ülkelerde kullanılan
para birimi
rupicapnos :
lat., gre. * rupes (kayalık) (lat.) + kapnos (duman) (gre.) * Papaveraceae
familyasına ait, ince yapraklı ve çiçekli türleri kapsayan, kayalık alanlarda
yetişen bitki cinsi
rus :
isk., sla. * ruotsi (kürek çekenler) * Doğu Slav kökenli kişi, tarihsel olarak
Doğu Avrupa ve Kuzey Asya’daki halktan olan kimse; Rusya Federasyonu’nun ana
etnik grubundan olan kişi
ruscaceae :
lat. * ruscus (tavşanmemesi) + aceae (-giller, bitki familyası eki) *
Asparagales (kuşkonmaz çiçekliler) takımına bağlı, çoğunlukla rizomlu, herdem
yeşil, çalımsı bitkileri içeren ve özellikle Ruscus (tavşanmemesi) cinsini
kapsayan bitki familyası; günümüzde çoğu sınıflandırmada Asparagaceae
(kuşkonmazgiller) familyasının alt familyası olarak değerlendirilir,
tavşanmemesigiller
ruspi :
far. * ru (yüz, çehre, surat, sima) + sepi (beyaz, ak) * yüzü ak kadın, yüzü
temiz kadın, yüzü açık kadın; fahişe, orospu, sürtük, ahlaksız kadın (eski Arap
kültüründe yüzünü açan kadının ahlaksız olduğu zannından)
rusul :
ara. * rasala (göndermek, yollamak, sevketmek, salmak), resul (gönderilen,
yollanan, elçi; Allah tarafından insanlara mesaj iletmek, dini buyrukları
bildirmek ve yol göstermek üzere seçilip gönderilen peygamber veya elçi) *
gönderilenler, yollananlar, elçiler, resuller, haberciler, peygamberler,
nebiler
rusum :
ara. * rasama (çizmek, işaretlemek, şekil oluşturmak, şekil vermek), resm (bir
nesnenin, kişinin veya düşüncenin görsel olarak çizim, fotoğraf, gravür veya
dijital yöntemlerle iki boyutlu bir yüzeyde temsil edilmesi sonucu oluşan
görsel ifade, şekil, biçim, form, iz, yazı, işaret, tasvir, deseni resim) *
şekiller, biçimler, formlar, izler, yazılar, işaretler, tasvirler, desenler,
resimler; vergiler, harçlar, damga vergileri
rusya :
isk., sla., lat. * ruotsi (kürek çekenler) (isk., sla.) + ia (yer eki) (lat.) *
Doğu Avrupa ile Kuzey Asya boyunca uzanan, kuzeyde Arktik Okyanusu’na, doğuda
Pasifik Okyanusu’na kıyısı bulunan; batıda Norveç, Finlandiya, Estonya,
Letonya, Litvanya (Kaliningrad üzerinden), Belarus ve Ukrayna; güneybatıda
Gürcistan; güneyde Azerbaycan, Kazakistan, Moğolistan ve Çin, güneydoğuda Kuzey
Kore ile kara sınırı olan, Bering Boğazı üzerinden ABD’ye deniz komşuluğu
bulunan dünyanın en geniş yüzölçümüne sahip ülkesi
ruşen :
far. * ruşidan (aydınlatmak, ışık vermek, parlatmak), ruşani (ışık, aydınlık,
parlaklık) * ışık saçan, ışıklı, aydınlık, aydınlatan, parlayan, parlaklık
veren; zekası ve bilgisiyle aydınlatan kişi (mecazi); erkek ismi
ruşendil :
far. * ruşan (ışık saçan, ışıklı, aydınlık, aydınlatan, parlayan, parlaklık
veren) + dil (kalp, yürek, gönül) * açık yürekli açık kalpli, gönlü açık,
içten, samim ve iyi niyetli
ruta :
lat. * ruta (sedef otu, acı kokulu şifalı bitki) * Rutaceae familyasına ait,
Akdeniz bölgesine özgü, keskin kokulu yaprakları nedeniyle hem tıbbi hem de
kültürel kullanımları bulunan acı kokulu yapraklı bitki cinsi
rutab :
ara. * rutab (hurma) * tropikal ve subtropikal bölgelerde yetişen hurma
palmiyesinin, genellikle kurutulmuş veya taze olarak tüketilen, yüksek şeker
içeriğine sahip meyvesi
rutaceae :
lat. * ruta (sedefotu) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * Sapindales
(sabun çiçekliler) takımına bağlı, çoğunlukla aromatik yağlar ve uçucu
bileşikler içeren, ağaç, çalı ve otsu bitkilerden oluşan; turunç, limon,
portakal, misket limonu gibi Citrus türleri ile sedefotu (Ruta) ve iğde
yapraklı diğer cinsleri kapsayan bitki familyası, sedefotugiller, turunçgiller
rutenyum :
isk., sla., lat. * ruthenia (Doğu Avrupa bölgesi, Rus/Slav toprakları) (ruotsi
(kürek çekenler) (isk., sla.), ruth + en (ile ilgili, -a ait) + ia (yer eki) )
+ ium (isim yapım ve element eki) (lat.) * atom numarası 44, sembolü Ru olan,
platin grubu metallerinden biri olan ve özellikle alaşım sertleştirme, elektrik
kontakları ve katalizörlerde kullanılan sert, parlak ve gümüş beyazı renkli nadir,
değerli bir geçiş metali
rutherford atom modeli :
ing., lat. * rutherford (Yeni Zelanda asıllı İngiliz fizikçi Ernest
Rutherford’un soyadından) (ing.) + atomos (kesilemez, bölünemez; içinde proton
ve nötron barındıran bir çekirdek ve onun çevresinde, yörünge üzerinde devinen
elektronlardan oluşan, kimyasal olarak bir elementin bütün özelliklerini
taşıyan en küçük parçası) (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) +
tomos (kesik, kesim) (temnein (kesmek) + os (isim yapım eki) ) (gre.) + modulus
(örnek, kalıp, ölçü) (modus (ölçü, kapsam, nicelik; uygun ölçü, ritim, şarkı;
yol, tavır, tarz, stil, şekil, biçim, yöntem, kural, düzen, patern, kalıp,
format; hal, durum) + ulus (küçültme eki) ) (lat.) + i (iyelik eki) (tür.) *
atomun merkezinde küçük, yoğun ve pozitif yüklü bir çekirdeğin bulunduğunu ve
elektronların bu çekirdek etrafında yer aldığını ileri süren, atomun büyük
kısmının boşluk olduğunu gösteren atom yapısı modeli
rutherfordium :
ing., lat. * rutherford (Yeni Zelanda asıllı İngiliz fizikçi Ernest
Rutherford’un soyadından) (ing.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) * atom
numarası 104, sembolü Rf olan, yapay olarak elde edilen sentetik ve çok kısa
yarı ömüre sahip radyoaktif bir geçiş elementi
rutin :
lat. * ruta (Ruta graveolens (sedef otu) bitkisi) + ine (kimyasal madde eki) *
çeşitli bitkilerde bulunan, Ruta graveolens (sedef otu) bitkisinden izole
edilen, kuersetin ile rutinöz adlı disakkaritten oluşan ve antioksidan özellik
gösteren bir flavonoid glikozit (C27H30O16)
rutin :
lat., fra. * rupta (kırılmış, açılmış) + via (yol, geçit, sefer yolu, vasıta,
cadde, sokak, güzergah, patika) (lat.); route (yol, rota, güzergah) + ine (ile
ilgili, -a ait) (fra.) * her zaman izlenen, alışılagelmiş yöntem, belirli bir
düzen ve tekrar içinde yapılan, genellikle günlük yaşamda alışkanlık haline
gelmiş olan (iş, eylem)
rutubet :
ara. * rataba (nemli olmak, yumuşak olmak, yaş olmak, ıslak olmak) + et (isim
yapım eki) * havadaki su buharının yoğunlaşarak yüzeylerde nem, ıslaklık ve küf
oluşumuna yol açan hava durumu, nemli olma durumu
ruus :
ara. * ra’s (kafa, başa, tepe, uç) * başlar, kafalar, tepeler, uçlar; reisler
ruveyden :
ara. * ravada, ravda (yavaş olmak, yavaşlamak, sakin olmak, acele etmemek,
yavaş yürümek) + en (gibi, olarak) * yavaşça, yavaş olarak, acele etmeden,
biraz bekleyerek, işi ağırdan alarak, yavaş, nazik, ince, yumuşak, adım adım,
kibar
ruxolitinib :
lat. * rux (ön ek) +ol (hidroksil, alkol grubu OH) + tinib (tyrosine kinase
(tirozin kinaz) inhibitörü) (tyrosine (aminoasit) (turos, tyros (peynir) + ine
(ile ilgili, gibi, -a ait) ) + kinesis, kinase (kinein (hareket ettirmek,
devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak,
kımıldamak) + asis (son ek) ) (gre.) + inhibitor (engelleyici, önleyici, mani
olan) (lat.) ) * özellikle miyelofibroz, polisitemi vera, greft-konakçı
hastalığı gibi kan/kemik iliği kanserlerinin ve bazı hematolojik hastalıkların
tedavisinde kullanılan, Janus tirozin kinaz (JAK1/JAK2) enzimlerini bloke eden
ilacın etken maddesi (C17H18N6)
ruy :
far. * ru, ruy (yüz, surat, çehre, vech, sima; cihet, yön) * yüz, surat, çehre,
vech, sima; cihet, yön
ruya :
ara. * ra’y, riaya, raa (görmek, gözetmek, bakmak, idrak etmek, gütmek) * uyku
sırasında bilinçaltının oluşturduğu görüntü, düşünce ve olaylar dizisi, düş,
görüm, hayal, tasavvur
ruy-i aşiran :
far., ara. * ru, ruy (yüz, surat, çehre, vech, sima; cihet, yön) (far.) + i
(tamlama eki) + aşiran (aşiretten türemiş, kabile ile ilgili; onuncu olan,
onlu) (aşr, aşere (on), aşir (onuncu; dost) + an (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) (ara.) * Türk musikisinde aşiran perdesi etrafında kullanılan,
hüseyni-aşiran ve acem-aşiran gibi birleşik yapılarla ilişkili olan, belirli
melodik seyir ve karar özellikleri taşıyan birleşik (mürekkep) makam veya makam
terkibi
ruy-i hicaz :
far., ara. * ru, ruy (yüz, surat, çehre, vech, sima; cihet, yön) (far.) + i
(tamlama eki) + hacz (engellemek, mani olmak), hicaz (engel, mani, bariyer)
(ara.) * Türk musikisinde Hicaz makamında bestelenmiş ve sözleri "Ruy-i
siyahım ile..." (Kara yüzümle/günahlarımla) olarak başlayan ve Hicaz
makamının hüzünlü ve yalvarış dolu yapısını yansıtan pişmanlık ve niyaz temalı
tasavvufi ilahi
ruy-i ırak :
far., ara., tür. * ru, ruy (yüz, surat, çehre, vech, sima; cihet, yön) (far.) +
i (tamlama eki) (ara.) + ırak (uzak) (tür.) * Türk musikisinde, temelde Irak
perdesindeki Segah dizisine Uşşak dörtlüsünün eklenmesiyle oluşan, Seyri
genellikle Neva perdesi (güçlü) civarından başlayıp, Segah makamı özellikleri
göstererek Irak perdesinde karar veren, ağır, vakur ve tasavvufi eserlerde
kullanılan bir makam
ruz :
far. * ruz (gün, gündüz) * güneşin doğuşundan batışına kadar süren gündüz;
ayrıca yirmi dört saatlik zaman dilimi, gün
ruzname :
far. * ruz (gün, gündüz) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine
hitaben yazılmış yazı) * günlük olayların veya işlemlerin tarih sırasıyla
kaydedildiği defter; günlük, ajanda; Osmanlı maliyesinde günlük hesap ve
işlemlerin tutulduğu resmi kayıt defteri
rüba :
ara. * raba (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak; kabarmak; büyümek, yükselmek) *
tepe, yüksek yer, yükseklik
rübai :
ara. * erbaa (dört), ruba (dörtlü) + i (ile ilgili, -a ait) * klasik Doğu
şiirinde, özellikle Fars ve Türk edebiyatında, genellikle tek bir düşünceyi
veya hikmetli bir anlamı ifade eden dört mısralık şiir biçimi
rübap :
far. * rubab (tatlı ses/hoş ahenk) * Orta Asya kökenli, genellikle Hindistan
cevizi kabuğundan yapılan, gövdesi deri kaplı, özellikle tasavvuf musikisinde
ve halk müziğinde görülen, perdesiz, telleri yay veya mızrapla çalınabilen
lavta benzeri telli bir çalgı
rübik küp :
mac., lat. * Rubik (Macar mimar ve matematikçi Erno Rubik’in soyadından) (mac.)
+ cubus (altı kare yüzü olan üç boyutlu geometrik şekil) (lat.) * her yüzü
farklı renkte küçük karelerden oluşan ve döndürülerek her yüzün tek renk haline
getirilmesi amaçlanan, kombinatorik ve uzamsal düşünme becerilerini geliştiren
küp formundaki mekanik bir bulmaca
rübubiyet :
ara. * rabba (yetiştirmek, büyütmek, eğitmek, öğretmek, terbiye etmek), rabb
(terbiye eden, yetiştiren, terbiyeci, eğitmen, öğretmen, yöneten; ilah, tanrı)
+ iyet (isim yapım eki) * Allah’ın yaratılmış her şeyi var etmesi, beslemesi,
düzenlemesi ve sürekli olarak yönetip terbiye etmesi durumu, rablik
rüchan :
ara. * racaha (ağır basmak, üstün gelmek, daha güçlü olmak, galip olmak,
yenmek) + an (isim yapım eki); tercih (yeğleme, seçme) * bir şeyin başka bir
şeye göre daha ağır basması, tercih edilmesi veya üstün gelmesi, tercih edilme,
ağır basma; tercih edilen görüş, daha güçlü ihtimal
rüchan hakkı :
ara. * ruchan (tercih edilme, ağır basma ) + hakka (gerçek) (ara.) + ı (iyelik
ek) (tür.) * borsa şirketlerinin bedelli sermaye artırımı yapması durumunda,
mevcut ortakların yeni çıkarılan hisseleri öncelikli olarak ve payları oranında
almalarına imkan veren ve hissedarların şirketteki ortaklık paylarının ve oy
haklarının azalmasını önleyen hak
rücu :
ara. * racaa (geri göndermek, döndürmek, geri dönmek, geri çevirmek, iade
etmek), irca (geri gönderme, geri çevirme) * dönme, geriye dönme, vazgeçme;
verilen bir karardan, sözden veya yükümlülükten geri dönme, vazgeçme veya
önceki duruma dönme; bir kişinin yaptığı ödeme, borç veya yükümlülük nedeniyle
asıl sorumluya geri dönerek ondan borcu talep etmesi
rüçhan :
ara. * racaha (ağır basmak, üstün gelmek, daha güçlü olmak, galip olmak,
yenmek) + an (isim yapım eki); tercih (yeğleme, seçme) * bir şeyin başka bir
şeye göre daha ağır basması, tercih edilmesi veya üstün gelmesi, tercih edilme,
ağır basma; tercih edilen görüş, daha güçlü ihtimal
rüçhan hakkı :
ara. * ruchan (tercih edilme, ağır basma ) + hakka (gerçek) (ara.) + ı (iyelik
ek) (tür.) * borsa şirketlerinin bedelli sermaye artırımı yapması durumunda,
mevcut ortakların yeni çıkarılan hisseleri öncelikli olarak ve payları oranında
almalarına imkan veren ve hissedarların şirketteki ortaklık paylarının ve oy
haklarının azalmasını önleyen hak
rüdum :
ara. * radama (yığmak, doldurmak, set yapmak, tıkamak), redm (sağlam engel,
mania, kapatma yapısı, sed, set) * bendler, sedler, barajlar, yığma duvarlar
rüesa :
ara. * ra’s (kafa, baş, tepe, uç, reis), ru’us (kafalar, başlar, tepeler,
uçlar, reisler) * başkanlar, yöneticiler, önderler, reisler
rüfai :
ara. * rafa (yükseltmek, yukarı kaldırmak) + i (ile ilgili, -a ait, gibi) *
yüksek, ulu, şerefli; 12. yüzyılda Ahmed el Rifai tarafından kurulan, zikirleri
sırasında "burhan" adı verilen, şiş batırma ritüeliyle bilinen, İslam
dünyasının en köklü ve yaygın Sünni tasavvuf tarikatı olan Rifaiyye tarikatına
mensup olan kişi
rüfat :
ara. * rafata (çürümek, ufalanmak, parçalanmak, toz toprak olmuş kemik olmak
veya kırık dökük şey haline gelmek) * çürümüş, ufalanmış, parçalanmış, toz
toprak olmuş (kemik), kırık dökük (şey)
rüfaz :
ara. * rafata (çürümek, ufalanmak, parçalanmak, toz toprak olmuş kemik olmak
veya kırık dökük şey haline gelmek) * çürümüş, ufalanmış, parçalanmış, toz
toprak olmuş (kemik), kırık dökük (şey)
rüfeka :
ara. * rafaka (yoldaşlık etmek, arkadaşlık etmek; birlikte olmak, eşlik etmek),
refik (yoldaş, arkadaş; eşlik eden kişi, bir kimseye yolculukta, yaşamda veya
bir işte eşlik eden, onunla birlikte bulunan dost ve arkadaş, yoldaş, arkadaş;
eşlik eden kişi) * dostlar, arkadaşlar, yoldaşlar, bir amaç için birlikte
hareket eden kişiler topluluğu
rügöz :
lat. * rugosus (kırışık, buruşuk, pürtüklü) (ruga (kırışıklık, buruşukluk,
katlanma) + osus (ile ilgili, -a ait) ) * yüzeyi kırışık, buruşuk veya pürtüklü
olan; özellikle biyolojide yüzeyinde belirgin kabarıklık ve oluklar bulunan
yapı veya doku için kullanılan, kırışık yüzeyli, buruşuk
rügülöz :
lat. * ruga (kırışıklık, buruşukluk, katlanma) + ulus (küçültme eki) + osus
(ile ilgili, -a ait) * yüzeyi ince, küçük ve sık kırışıklıklar veya
buruşukluklarla kaplı olan; ince kırışıklı, hafif buruşuk
rükam :
ara. * rakama (yığmak, yığılmak, üstüste birikmek) * yığın, birbiri üzerine kat
kat yığılmış olan, istifli, istiflenmiş olan
rükn :
ara. * rakana (dayanmak, yaslanmak, destek almak, güvenmek, meyletmek), erkan
(direkler, destekler, önemli kişiler; bir topluluğun önde gelenleri, söz
sahipleri, büyükler, üstler) * destek, sütun, direk, kolon, dayanak, istinad,
baz, esas, asli unsur
rüknettin :
ara. * rakn, rakana (dayanmak, yaslanmak, destek almak, güvenmek, meyletmek),
rukn (direk, kolon, dayanak, istinad, baz, esas, asli unsur) + el (ön ek,
artikel) + deyn, din (inanç, hüküm, hesap, yol, ibadet düzeni; borç) * dinin
direği, dinin temeli, dinin esası, dinin dayanağı, inancın temel desteği; erkek
ismi
rüku :
ara. * raka (eğilmek, baş eğmek, bükülmek) * İslam’da namaz sırasında belin öne
doğru eğilerek yapılan ibadet hareketi; elleri dize dayamak suretiyle yere
doğru eğilirken baş ile sırtı düz hale getirme; eğilme, tevazu gösterme ve
boyun eğme
rükud :
ara. * rakada (uzanmak, hareketsiz yatmak; uyumak, sükunete çekilmek,
dinlenmek) * uyuma, uyku; sakinleşme, durgunluk, dinlenme
rükün :
ara. * rakn, rakana (dayanmak, yaslanmak, destek almak, güvenmek, meyletmek) *
direk, kolon, dayanak, baz, esas, asli unsur
rüküş :
lat., fra. * lucus, luxus (ışık; aşırılık, taşkınlık, bolluk, gösteriş) (lat.);
luxe (fra.) * lüks, ışıltılı, parıltılı, zengin gösteriş, gösterişli fakat
zevksiz, abartılı ve uyumsuz giyinmiş (Genellikle kadınların moda anlayışındaki
uyumsuzlukları ve gülünç, aşırı süslü giyim tarzını betimler.)
rümeysa :
ara. * rumaysa (çiçek açan, nazik, ince) (rum (nazik, hoş) + eysa (küçültme ve
iyelik eki) * Küçükköpek Takımyıldızı'ndaki en büyük ve parlak yıldız
(Prokyon); İslam kültüründe kız çocuklarına verilen, nazik, ince ve hoş huylu
anlamlarını taşıyan özel isim
rüminant :
lat. * ruminare (geviş getirmek) (rumen (işkembe, boğaz) + are (fiil mastar
eki) ) * mideleri dört bölmeden oluşan ve yedikleri besinleri yarı sindirilmiş
halde ağızlarına geri getirerek tekrar çiğneyen (geviş getiren) otçul memeli
hayvanlara verilen genel ad
rümman :
ara. * rumman (nar) * Lythraceae (kınaçiçeğigiller) familyasına ait olan,
kırmızı taneli meyvesiyle tanınan, sıcak iklimlerde yetişen meyve ağacını ve
onun meyvesi nar, punica granatum
rün :
run
rünik :
isk., got., alm. * runisch (runa (gizli söz, sır, fısıltı, işaret, gizemli
işaret) (isl., got.) + isch (ile ilgili, gibi, -a ait) ) (alm.) * antik Kuzey
Avrupa halklarının (İskandinav, Cermen) taş, ahşap veya metal gibi sert
yüzeylere kazımak için geliştirdiği, düz ve kıvrımsız çizgilerden oluşan ve
“runik alfabe” adı verilen köşeli yazı sistemi alfabesi ile ilgili, Runa
alfabesiyle ilgili; Türkler, Etrüskler, Macarlar ve eskiden Kuzey Avrupa
ülkelerinde yaşayan halklar tarafından kullanılmış bir yazı sistemi, futhark
rüpikolöz :
lat. * rupes (kaya, sarp kayalık) + colere (yaşamak, yerleşmek, yetiştirmek,
bakmak, gözetmek, beslemek) + osus (ile ilgili, -a ait) * kayalık, sarp kaya
yüzeyleri veya kaya yarıkları üzerinde yaşayan veya yetişen; kayalıkta yaşayan,
kaya seven
rüping :
alm. * Rüping (Alman mühendis Max Rüping'in soyadından) * kapalı kazanlar
içerisinde, ağaç malzemenin (kereste, direk vb.) ömrünü uzatmak amacıyla, önce
basıncın artırılıp ardından düşürülmesiyle uygulanan bir koruyucu sıvı
(emprenye) emdirme yöntemi
rüptür :
lat. * ruptura (rumpere (kırmak, parçalamak, koparmak) + ura (isim yapım eki) )
(lat.); rupture (fra.) * yırtılma, kopma, parçalanma; Bir şeyin fiziksel olarak
kopması, yırtılması veya bütünlüğünün bozulması; damar, organ veya doku
bütünlüğünün ani şekilde bozulması ve yırtılması; ilişki, bağ veya düzenin
aniden kopması
rüptürabl :
lat. * ruptura (rumpere (kırmak, parçalamak, koparmak) + ura (isim yapım eki) )
+ abilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) (lat.); rupturable (fra.) *
kırılmaya, yırtılmaya veya kopmaya elverişli; gerilim altında bütünlüğünü
kaybedebilen
rüstem :
far. * rodtahm, rustam (iri yapılı, güçlü, yiğit, kahraman) (rod (nehir; boy) +
tahm (güçlü) ) * Firdevsi'nin Şahname'sinde geçen, Zabulistanlı ünlü savaşçının
ismi; erkek ismi
rüstik :
lat., fra. * rus, ruris (kır, çayır; köy) + icus (ile ilgili, -a ait) (lat.);
rustique (fra.) * kırsal hayata özgü, sade, doğal, süssüz ve işlenmemiş,
kırsal; köy/taşra tarzı, doğal ve kaba işçilikli
rüsub :
ara. * rasaba (çökmek, dibe inmek, yerleşmek) * suda veya bir sıvı içinde bulunan
katı parçacıkların zamanla dibe çökmesiyle oluşan tortu, dipte biriken madde,
kalıntı, çökelti, rezidü, sediman
rüsuh :
ara. * rasah, rasaha (sabit olmak, kökleşmek, derinleşmek), rasih (sabit,
köklü, sağlam, derin, derinleşmiş) * bir bilginin, inancın veya karakterin
zihinde derin ve sarsılmaz biçimde yerleşmesi; derin bilgi sahibi olma, ilimde
kökleşme ve sağlam anlayış
rüsum :
ara. * rasama (çizmek, işaretlemek, şekil oluşturmak, şekil vermek), resm (bir
nesnenin, kişinin veya düşüncenin görsel olarak çizim, fotoğraf, gravür veya
dijital yöntemlerle iki boyutlu bir yüzeyde temsil edilmesi sonucu oluşan
görsel ifade, şekil, biçim, form, iz, yazı, işaret, tasvir, deseni resim) *
şekiller, biçimler, formlar, izler, yazılar, işaretler, tasvirler, desenler,
resimler; vergiler, harçlar, damga vergileri
rüsup :
ara. * rasaba (çökmek, dibe inmek, yerleşmek) * suda veya bir sıvı içinde
bulunan katı parçacıkların zamanla dibe çökmesiyle oluşan tortu, dipte biriken
madde, kalıntı, çökelti, rezidü, sediman
rüsül :
ara. * rasala (göndermek, yollamak, sevketmek, salmak), resul (gönderilen,
yollanan, elçi; Allah tarafından insanlara mesaj iletmek, dini buyrukları
bildirmek ve yol göstermek üzere seçilip gönderilen peygamber veya elçi) *
gönderilenler, yollananlar, elçiler, resuller, haberciler, peygamberler,
nebiler
rüsva :
far., ara. * rasava (rezil etmek, açığa çıkarmak, utanılacak duruma düşürmek,
utandırmak, kepaze etmek) * rezil olmuş, kepaze; utandırılmış, itibarı
zedelenmiş, ayıplanacak durumda olan, rezil
rüsvay :
far., ara. * rasava (rezil etmek, açığa çıkarmak, utanılacak duruma düşürmek,
utandırmak, kepaze etmek) * rezil olmuş, kepaze; utandırılmış, itibarı
zedelenmiş, ayıplanacak durumda olan, rezil
rüşd :
ara. * raşada (doğru yola gitmek, doğruya yönlenmek, doğru yolda olmak,
olgunlaşmak), raşid (doğru yolu bulan, hidayete eren, doğru yolda olan), reşad
(doğru yolu bulma, hidayet bulma, doğru yolda olma) * doğru yolu bulma,
olgunluk, akıl erdirme, erginlik
rüşdi :
ara. * raşada (doğru yola gitmek, doğruya yönlenmek, doğru yolda olmak,
olgunlaşmak), ruşdi (ruşd (doğru yolu bulma, olgunluk, akıl erdirme, erginlik)
+ i (ile ilgili, -a ait) ) * doğruluk, olgunlukla ilgili, ruşd ile ilgili;
doğru yolda olan, olgun, akıl ve rehberliğe uygun davranan; erkek ismi
rüşdiye :
ara. * raşada (doğru yola gitmek, doğruya yönlenmek, doğru yolda olmak,
olgunlaşmak), ruşd (doğru yolu bulma, olgunluk, akıl erdirme, erginlik) + iye
(isim yapım eki) * Osmanlı döneminde ortaöğretim düzeyinde eğitim veren, sıbyan
mektebi ile idadi arasında yer alan modern okul türünü ifade eden eğitim kurumu
rüşeym :
ara. * raşama (çizmek, şekil vermek, işaretlemek), raşm (damga, işaret, simge,
sembol, resim) * damgacık, simgecik, sembolcük, küçük işaret; döllenmiş yumurta
veya embriyo evresinde, canlı organizmanın henüz gelişim aşamasında olan şekil
ve yapı hali; buğday tanesinin alt kısmında yer alan, tohumun çimlenmesini,
yeşermesini ve çoğalmasını sağlayan üreme organı, buğdayın embriyosu
rüşt :
ara. * raşada (doğru yola gitmek, doğruya yönlenmek, doğru yolda olmak,
olgunlaşmak), raşid (doğru yolu bulan, hidayete eren, doğru yolda olan), reşad
(doğru yolu bulma, hidayet bulma, doğru yolda olma) * doğru yolu bulma,
olgunluk, akıl erdirme, erginlik
rüştiye :
ara. * raşada (doğru yola gitmek, doğruya yönlenmek, doğru yolda olmak,
olgunlaşmak), ruşd (doğru yolu bulma, olgunluk, akıl erdirme, erginlik) + iye
(isim yapım eki) * Osmanlı döneminde ortaöğretim düzeyinde eğitim veren, sıbyan
mektebi ile idadi arasında yer alan modern okul türünü ifade eden eğitim kurumu
rüştü :
ara. * raşada (doğru yola gitmek, doğruya yönlenmek, doğru yolda olmak,
olgunlaşmak), ruşdi (ruşd (doğru yolu bulma, olgunluk, akıl erdirme, erginlik)
+ i (ile ilgili, -a ait) ) * doğruluk, olgunlukla ilgili, ruşd ile ilgili;
doğru yolda olan, olgun, akıl ve rehberliğe uygun davranan; erkek ismi
rüşvet :
ara. * raşa, raşava (eğmek, yumuşatmak, yön değiştirtmek) + et (isim yapım eki)
* eğme, yön değiştirme; bir kişiye haksız bir işi yaptırmak, bir kararı
etkilemek veya görevi kötüye kullandırmak amacıyla gizlice verilen para, hediye
veya çıkar
rütbe :
ara. * rataba (düzenlemek, sıraya koymak, sıralamak, dizmek, düzenli hale
getirmek), tertib (tanzim etme, sıraya koyma, dizme, sıralama, düzenleme) *
askeri, idari veya toplumsal yapılarda kişinin sahip olduğu makam, derece ve
hiyerarşik konumu ifade eden, üstünlük veya yetki basamağını temsil eden
kelime, mertebe, seviye, kademe
rüus :
ara. * ra’s (kafa, başa, tepe, uç) * başlar, kafalar, tepeler, uçlar; reisler
rüveyde :
ara. * ravada, ravda (yavaş olmak, yavaşlamak, sakin olmak, acele etmemek,
yavaş yürümek) + en (gibi, olarak) * yavaşça, yavaş olarak, acele etmeden,
biraz bekleyerek, işi ağırdan alarak, yavaş, nazik, ince, yumuşak, adım adım,
kibar
rüveyha :
ara. * ravaha (dinlenmek, rahatlamak, mola vermek, gevşemek), rahat (dinlenme,
mola verme) * hafif esinti, güzel koku, ferahlatıcı küçük rüzgar; hoşluk,
zariflik, incelik, yumuşaklık
rüya :
ara. * ra’y, riaya, raa (görmek, gözetmek, bakmak, idrak etmek, gütmek* uyku
sırasında bilinçaltının oluşturduğu görüntü, düşünce ve olaylar dizisi, düş,
görüm, hayal, tasavvur
rüyet :
ara. * ra’y, riaya, raa (görmek, gözetmek, bakmak, idrak etmek, gütmek+ et
(isim yapım eki) *
rüzgar :
far. * rüz (gün) + kar, gar (yapan, eden; iş, kazanç) * gün, günde yapılan iş,
günlük iş; zamanın getirdiği hareket ve değişim; atmosferdeki sıcak ve soğuk
hava kütlelerinin yoğunluk ve basınç farkları nedeniyle oluşan ve yatay yönde
hareket eden, serinletici, kurutucu veya yıkıcı etkiler gösterebilen hava akımı
ryanodin :
lat. * ryania (Ryania speciosa bitkisinden izole edilen madde) + oeides (gibi,
ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi
eki) * yania speciosa bitkisinden elde edilen, özellikle kas kasılmalarını düzenleyen
kalsiyum kanalları üzerinde etkisi olan, insektisid (böcek ilacı) olarak
kullanılan toksik (zehirli) bir alkaloid
rydberg sabiti :
isv., ara. * rydberg (İsveçli fizikçi Johannes Rydberg’in soyadından) + sabit
(duran, durağan, değişmez, değişmeyen, hareketsiz) (ara.) + i (iyelik eki)
(tür.) * atom spektrumlarında elektron geçişlerini tanımlayan ve özellikle
hidrojen atomu için enerji seviyeleri arasındaki foton enerjilerini hesaplamada
kullanılan fiziksel sabit (1.097x10^7m^-1)
S :
lat. * sulfur (kükürt) * atom numarası 16 olan, periyodik tablonun 16. grubunda
bulunan, sarı renkli, kırılgan ve ametal özellik gösteren, sülfürik asit
üretiminde, gübrelerde, kauçuk işlemede, ilaçlarda ve kimyasal endüstride
kullanılan element
s :
tür. * s, S * Türkçe alfabenin 22. harfi (R’den sonra, Ş’den önce)
sa’m :
ara. * sa’ma (usanmak, bıkmak, bezmek) * usanç, bıkkınlık, bezginlik
saadet :
ara. * saada (mutlu olmak, bahtiyar olmak, mesut olmak, talihli olmak, bahtı
açık olmak) + et (isim yapım eki) * mutluluk, huzur, esenlik ve dünya veya
ahiret bakımından iyi ve huzurlu bir durumda bulunma hali
SaaS :
ing * software (yazılım) + as (olarak) + a (bir) + service (hizmet) * yazılımın
internet üzerinden hizmet olarak sunulduğu bulut bilişim modeli
saat :
ara. * sa’at (en, genişlik, aralık, süre, vakit, zaman) * zamanı ölçmeye
yarayan ve 60 dakika veya 3600 saniyeden oluşan birim ve bu birimi gösteren
araç
saba :
ara. * saba (rüzgar, esinti; eğilmek, yönelmek, meyletmek, arzu duymak, gençlik
eğilimi olmak) * meyil, eğilim, yönelim, arzu; gençlik; Türk musikisinde bir
makam
saba-aşiran :
ara. * saba (rüzgar, esinti; eğilmek, yönelmek, meyletmek, arzu duymak, gençlik
eğilimi olmak) + aşiran (aşiretten türemiş, kabile ile ilgili; onuncu olan,
onlu) (aşr, aşere (on), aşir (onuncu; dost) + an (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) * Türk musikisinde Saba makamı ile Aşiran (Hüseyni-Aşiran)
perdesinin, dizisinin birleşmesinden oluşan, inici-çıkıcı seyir özellikleri
gösteren ve Saba karakteri üzerine Aşiran bölgesi eklenerek genişletilmiş
birleşik (mürekkep) makam
saba-buselik :
ara. * saba (rüzgar, esinti; eğilmek, yönelmek, meyletmek, arzu duymak, gençlik
eğilimi olmak) ebu (baba, ata) + salaka (yola gitmek, yolculuk etmek), selik,
salik (yola giren, yol yürüyen, yolcu, bir yola girmiş olan; yol, iz) * Türk
musikisinde Saba makamının Buselik dizisi/perdesiyle birleşmesinden oluşan,
Saba’nın hüzünlü-esintili karakterini Buselik’in dengeli ve karar merkezli
yapısıyla birleştiren birleşik (mürekkep) makam
sabah :
ara. * sabaha, asbaha (olmak, oluşmak, meydana gelmek, doğmak, gün doğmak,
başlamak) * Güneşin doğmasıyla başlayan günün ilk saatleri, günün başlangıcı;
taze başlangıç
sabahat :
ara. * sabaha, asbaha (olmak, oluşmak, meydana gelmek, doğmak, gün doğmak,
başlamak), sabah (gün doğumu, sabah vakti, mecaz olarak aydınlık, temizlik) +
at (dişil ve isim yapım eki) * güzellik, zarafet ve yüz güzelliği, hüsün ve
cemal
sabahattin :
ara. * sabaha, asbaha (olmak, oluşmak, meydana gelmek, doğmak, gün doğmak,
başlamak), sabah (gün doğumu, sabah vakti, mecaz olarak aydınlık, temizlik) +
el (ön ek, artikel) + deyn (borç, din) * dinin oluşumu, dinin aydınlığı
sabahleyin :
ara., tür. * sabaha, asbaha (olmak, oluşmak, meydana gelmek, doğmak, gün
doğmak, başlamak), sabah (gün doğumu, sabah vakti, mecaz olarak aydınlık,
temizlik) (ara.) + leyin (vakti, zamanı) (tür.) * sabah vakti, sabah zamanı
sabahyıldızı :
ara., tür. * sabah (ışık, aydınlık; gün doğumu) (ara.) + yıldız (uzayda kendi
ışığıyla parlayan gök cismi; ışık noktası) + ı (iyelik eki) (tür.) * Venüs
gezegeni için kullanılan eski ad; gün doğumundan hemen önce gökyüzünde görülen
parlak gök cismi, Venüs gezegeni
saba-kürdi :
ara., far. * saba (rüzgar, esinti; eğilmek, yönelmek, meyletmek, arzu duymak,
gençlik eğilimi olmak) + kurd (kürt) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
saba ve kürdi makamlarının özelliklerini birleştiren, hüzünlü ve içli karaktere
sahip geleneksel bir birleşik (mürekkep) makam
sabal :
lat. * sabal (Küba ve Karayip yerel adı) * Arecaceae (palmiyegiller) familyasına
ait, tropikal ve subtropikal bölgelerde yetişen, yelpaze biçimli yapraklara
sahip palmiye cinsi
saban :
tür. * sab (toprağı sürmek) + an (araç, nesne eki) * tarlayı ekime hazırlamak
için hayvanlar (öküz, at) yardımıyla toprağı derinlemesine sürerek
havalandırmaya yarayan, demir uçlu ilkel ve eski bir tarım aleti
sabankıran :
tür. * sab (toprağı sürmek) + an (araç, nesne eki) * kökleri toprağa çok
derinlemesine giren ve tarla sürülürken sabana takılarak onu zorlayan veya
kıran, baklagiller familyasından kırmızı çiçekli çok yıllık bir bitki,
kayışkıran
saba-uşşak :
ara. * saba (rüzgar, esinti; eğilmek, yönelmek, meyletmek, arzu duymak, gençlik
eğilimi olmak) + uşşak (aşıklar) * Türk musikisinde Saba makamının Uşşak
dizisiyle/karakteriyle birleşmesinden oluşan, Saba’nın hüzünlü-esintili yapısı
ile Uşşak’ın içli ve aşk temalı duygusunu birleştiren birleşik (mürekkep) makam
saba-zemzeme :
ara. * saba (rüzgar, esinti; eğilmek, yönelmek, meyletmek, arzu duymak, gençlik
eğilimi olmak) + zemzeme (mırıldanmak, kısık sesle ve melodik biçimde tekrar
tekrar söylemek) * Türk musikisinde Türk mûsikisinde Saba makamının “zemzeme”
yani mırıldanma, süsleme ve melodik tekrar karakteriyle birleşerek duygulu,
süslü ve hafif titreşimli icra üslubunu ifade eden birleşik (mürekkep)
makam-terkibi
sabb :
ara. * sabba (dökmek, akıtmak, boşaltmak; dökülmek) * dökme, akıtma, boşaltma,
dökülme; aşık, tutkun
sabersheath :
tür. * saber (kılıç, eğri pala) + sheath (kın, kılıf) * tıpta veya
veterinerlikte “kılıç kını görünümü” anlamında kullanılan, özellikle akciğer
hastalıklarında (ör. üst loblarda yoğun fibrotik çekilme) göğüs röntgeninde üst
yapının kılıç kınına benzer dar ve kavisli görünüm almasını ifade eden terim
sabık :
ara. * sabaka (geçmek, öne geçmek, önce olmak, yarışta önde gitmek, yarışmak,
hızlı olmak) * daha önce olmuş, geçmişte kalmış, geçmiş, geçmişte olmuş;
önceden suç işlemiş, eski hükümlü
sabıka :
ara. * sabaka (geçmek, öne geçmek, önce olmak, yarışta önde gitmek, yarışmak,
hızlı olmak), sabık (daha önce olmuş, geçmişte kalmış, geçmiş, geçmişte olmuş;
önceden suç işlemiş, eski hükümlü) + a (isim yapım eki) * kişinin geçmişte
işlediği suçların veya adli kayıtlarının toplamı, önceki suç kaydı, adli geçmiş
sabır :
ara. * sabara (tahammül etmek, dayanmak, katlanmak, direnmek), sabr (tahammül
etme, dayanma, katlanma, direnme) * zorluk, sıkıntı veya acı karşısında şikayet
etmeden dayanma, metanet gösterme ve sebat etme hali
sabi :
ara. * sabaya (çocukluk, gençlik, küçük yaşta olma, saf ve toy olma) *
ergenliğe ulaşmamış erkek çocuk, küçük yaştaki çocuk, çocuk
sabiaceae :
lat. * sabia (Sabia cinsi bitki) + aceae (-giller, bitki familyası eki) *
Sapindales (sabun çiçekliler) takımına bağlı, çoğunlukla tropikal ve
subtropikal Asya’da yayılış gösteren, sarılıcı veya tırmanıcı odunsu bitkileri
içeren; basit yaprakları ve küçük çiçekleri bulunan, Sabia cinsi başta olmak
üzere az sayıda cins içeren bitki familyası, sabiagiller
sabig :
ara. * sabaga (boyamak) * boyacı, boya vuran, boyayan
sabiğa :
ara. * sabağa (örtmek, kaplamak, genişletip sarmak) * tam ve geniş şekilde
bedeni örten, uzun ve bütüncül yapı, zırh
sabih :
ara. * sabaha (yüzmek) * yüzen, yüzücü
sabiha :
ara. * sabaha (ışımak, aydınlanmak, ışık saçmak, aydınlatmak, ışıklanmak, gün
ağarmak), sabah (ışık, aydınlık; gün doğumu) * fecir vakti, şafak vakti, tan
zamanı, gün doğumu; kadın ismi
sabii :
aram., ara. * sub, saba (vaftiz olmak, suya dalmak) (aram.); saba (dönmek,
meyletmek) (ara.) * Güney Mezopotamya kökenli, vaftiz ritüeline dayalı, ışık ve
karanlık düalizmini benimseyen, Yahudilik ve Hristiyanlık benzeri tektanrılı
inanç grubu (Mandeizm) mensubu kişi
sabir :
ara. * sabara (tahammül etmek, dayanmak, katlanmak, direnmek), sabr (tahammül
etme, dayanma, katlanma, direnme) * sabreden, tahammül eden, katlanan
sabire :
ara. * sabara (tahammül etmek, dayanmak, katlanmak, direnmek), sabr (tahammül
etme, dayanma, katlanma, direnme) * sabreden, tahammül eden, katlanan kadın
sabit :
ara. * sabata (kalıcı kılmak, saptamak, sabitlemek, kesinleştirmek, kanıtlamak,
doğrulamak, delillendirmek; kesmek, durdurmak, sabitlemek; durmak, sabit olmak,
yerleşmek, değişmemek, kalıcı olmak, hareketsiz olmak) * durağan, yerleşik,
değişmeyen, kalıcı, hareketsiz (sabotage (durdurmak, engellemek) (ing., fra.,
alm.)
sabit fikir :
ara. * sabit (durağan, yerleşik, değişmeyen, kalıcı, hareketsiz) + fikr
(düşünce) * değişmeyen, yeni bilgi veya delillere rağmen aynı şekilde korunan,
esnek olmayan düşünce, katı düşünce, değişmez kanaat, idefiks
sabite :
ara. * sabit (durağan, yerleşik, değişmeyen, kalıcı, hareketsiz) + e (isim
yapım eki) * matematik ve astronomide değişmeyen, sabit nicelik veya yerinden
oynamayan gök cismi (yıldız)
sabitkadem :
ara. * sabit (durağan, yerleşik, değişmeyen, kalıcı, hareketsiz) + kadem (adım,
ayak, basamak, safha) * ayağı sağlam basan; sözünde duran, kararlı, verdiği
karardan
sabiy :
ara. * saba (rüzgar, esinti; eğilmek, yönelmek, meyletmek, arzu duymak, gençlik
eğilimi olmak) * meyledebilen, eğilimli, arzu eden, tutkulu; çocuk, henüz
büyümemiş erkek evlat, küçük, toy, tecrübesiz
sabnock :
ibr. * tzabaoth, sabaoth (askeri düzen, askeri birlik, ordular) * Hz.
Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji
ile ilgili olan ve 72 cini tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde
yer alan, kuleler inşa eden, surlar ve askeri yapılar kuran, tahkimatlar inşa
etme, kaleler kurma ve düşmanların yaralarını çürüyen kurtçuklarla doldurma
gücüne sahip cehennem markisi olan 34. cin
sabo :
fra. * sabot (tahta ayakkabı; kaba ahşap terlik) * genellikle Avrupa
ülkelerinde giyilen, tahtadan yapılan, kalın tabanlı ve üstü deri bantlı
geleneksel ayakkabı veya terlik türü
saboraud agar :
fra., mal. * Sabouraud (Fransız doktor ve mikrobiyolog Raymond Jacques Adrien
Sabouraud'nun soyadından) (fra.) + agar (deniz yosunlarından elde edilen jel
kıvamındaki madde, jelatin, jel) (mal.) * dermatofitlerin, nocardia gibi
filamentli bakterilerin ve diğer mantar türlerinin yetiştirildiği pepton
içeren, özellikle mantar, maya ve küf türlerinin laboratuvar ortamında
üretilmesi, izolasyonu ve tanımlanması için kullanılan, yüksek karbonhidrat
(dekstroz) içeriğiyle mantar gelişimini teşvik ederken, asidik yapısı sayesinde
bakterilerin çoğalmasını baskılayan düşük pH'lı (\(5.6 \pm 0.2\) ) bir tür agar
büyüme ortamı, besiyeri
sabotaj :
fra. * sabot (tahta ayakkabı; kaba ahşap terlik) + age (isim yapım eki) * bir
işi, üretimi, sistemi veya düzeni kasıtlı olarak bozma, aksatma, işlevsiz hale
getirme veya zarar verme
sabote :
fra. * saboter (bir işi, üretimi, sistemi veya düzeni kasıtlı olarak bozmak,
aksatmak, işlevsiz hale getirmek veya zarar vermek) (sabot (tahta ayakkabı;
kaba ahşap terlik) + er (fiil mastar eki) ) * kasten ve planlı olarak bozulmuş,
aksatılmış, işlevsiz hale getirilmiş, zarar verilmiş
sabr : ara.
* sabara (tahammül etmek, dayanmak, katlanmak, direnmek), sabr (tahammül etme,
dayanma, katlanma, direnme) * zorluk, sıkıntı veya acı karşısında şikayet
etmeden dayanma, metanet gösterme ve sebat etme hali
sabri :
ara. * sabara (tahammül etmek, dayanmak, katlanmak, direnmek), sabr (tahammül
etme, dayanma, katlanma, direnme) + i (ile ilgili, -a ait) * sabır sahibi olan,
dayanıklı, metanetli kişi, sabırlı; erkek ismi
sabuha :
ara * sabaha (ışımak, aydınlanmak, ışık saçmak, aydınlatmak, ışıklanmak, gün ağarmak)
* sabaha ait olan, sabahla ilişkili, sabah vakti gibi taze ve aydınlık; kadın
ismi
sabuk :
ara. * sabaka (geçmek, öne geçmek, önce olmak, yarışta önde gitmek, yarışmak,
hızlı olmak) * çok hızlı, çevik, önde giden
sabun :
gre., ara. * sapon (yağ; çözünür madde) (gre.); sabun (ara.) * su ile birlikte
kullanıldığında kir ve yağları çözerek temizleme sağlayan, genellikle yağ
asitleri tuzlarından oluşan katı veya sıvı temizlik maddesi
sabuniye :
gre., ara. * sapon (yağ; çözünür madde) (gre.); sabun + iye (isim yapım eki)
(ara.) * badem, nişasta, bal ve bazen susam yağı kullanılarak yapılan, sabun
kıvamında hafif bir tatlı, bir tür nişasta helvası
sabur :
ara. * sabara (tahammül etmek, dayanmak, katlanmak, direnmek), sabr (tahammül
etme, dayanma, katlanma, direnme) * sabreden, tahammül eden, katlanan; çok
sabırlı, cezalandırmada acele etmeyen, mühlet veren
sac :
tür. * sac (tava, levha, yassı demir, metal plaka) * metal sanayisinde yapı
malzemesi, otomotiv, beyaz eşya ve makine üretiminde yaygın olarak kullanılan,
haddelenerek inceltilmiş yassı demir çelik levha
sacayağı :
tür. * sac (tava, levha, yassı demir, metal plaka) + ayak (bacağın bilekten
aşağıda bulunan ve yere basmaya yarayan bölümü) + ı (iyelik eki) * ateş üzerine
konulan tencere, tava veya yufka sacı gibi mutfak eşyalarının dengede durmasını
sağlayan, genellikle demirden yapılan üç ayaklı çember veya üçgen şeklindeki
destek gereci
sacayak :
tür. * sac (tava, levha, yassı demir, metal plaka) + ayak (bacağın bilekten
aşağıda bulunan ve yere basmaya yarayan bölümü) * ateş üzerine konulan tencere,
tava veya yufka sacı gibi mutfak eşyalarının dengede durmasını sağlayan,
genellikle demirden yapılan üç ayaklı çember veya üçgen şeklindeki destek
gereci
saccharomyces boulardii :
gre., fra. * sakkharon (şeker) + mykes (fungus, mantar, mikrobiyal organizma)
(gre.) + boulardii (Fransız mikrobiyolog Henri Boulard’ın soyadından) (fra.) *
insan bağırsak florasında yararlı etkileri bulunan, özellikle ishal (özellikle
antibiyotik ilişkili ishal) tedavisinde probiyotik olarak kullanılan, mayalar
sınıfına ait tek hücreli bir mikroorganizma
saccharum :
gre., lat. * sakkharon (şeker) (gre.); saccharum (şeker) * Poaceae
(buğdaygiller) familyasına ait, şeker kamışı ve benzeri bitkileri kapsayan,
şeker üretiminde kullanılan, yüksek sakkaroz içeren tropikal otsu bitki sınıfı
sacid :
ara. * secede (secde etmek, yere kapanmak, alnını yere koymak) * yere kapanan,
secde eden, yay şekli alan (Sagittarius, le Sagittaire (yay burcu) (ing., fra.)
)
sacide :
ara. * secede (secde etmek, yere kapanmak, alnını yere koymak) * yere kapanan,
secde eden, yay şekli alan kadın
sacituzumab govitecan :
lat. * sacitu (ön ek) + zumab (insan monoklonal antikoru (monoclonal antibody)
) + govitecan (topoizomeraz I inhibitörü kemoterapi sınıfı eki; SN-38 türevi
sitotoksik) * TROP-2 hedefli hümanize monoklonal antikora bağlı SN-38
kemoterapi yükü taşıyan, özellikle metastatik meme kanseri ve bazı ileri evre
solid tümörlerin tedavisinde kullanılan antikor-ilaç konjugatı (ADC) sınıfı
hedefe yönelik kanser ilacın etken maddesi (C22H20N2O5)
sacubitril :
lat. * sa (Sentez aşamasındaki orijinal kod adından (AHU-377) veya molekülün
yapısındaki bir süksinil türevi (succinyl) kökü) + cu (sentetik farmasötik ek)
+ bitril (nötral endopeptidaz (neprilysin) enzimini inhibe eden ilaç grubunu
belirten ortak INN son eki) * kronik kalp yetmezliği tedavisinde kullanılan,
vücuttaki zararlı hormonları parçalayan enzimi (neprilisin) bloke ederek kan
damarlarını gevşeten, kalbin yükünü hafifleten ve vücuttaki tuz/sıvı dengesini
düzenleyerek kalbin daha verimli kan pompalamasını sağlayan ilacın etken
maddesi (C24H29NO5)
saç :
tür. * saç (kıllı örtü, baştaki kıl topluluğu) * insan ve bazı hayvanların baş
derisinde çıkan, keratin yapılı ince tellerden oluşan doğal kıl örtüsü
saçak :
tür. * saç (dağıtmak, savurmak, serpmek, yaymak; yayılmak, sarkmak, saçılmak) +
ak (isim yapım eki) * bir yapının kenarından aşağı doğru sarkan bölüm; çatının
dışarı taşan kenarı, püskül biçimli süs veya kenarlardan sarkan uzantı
saçak bulut :
tür. * saçak (sarkan kenar, püskül, uzantı) + bulut (gökyüzünde yoğunlaşmış su
buharı kütlesi) * özellikle cumulonimbus türü fırtına bulutlarının altında veya
kenarında görülen, aşağı doğru sarkmış, püskül veya saçak görünümündeki parçalı
bulut oluşumu
saçak kök :
tür. * saçak (sarkıntı, püskül gibi dağılan bölüm) + kök (temel, esas, öz;
bitkinin toprak altında olan dalları) * ana kökten belirgin bir ana kök-gövde
ayrımı olmaksızın, gövdenin tabanından çok sayıda ince ve birbirine yakın kökün
demet hâlinde geliştiği, özellikle tek çenekli bitkilerde görülen kök sistemi
saçık :
tür. * saç (dağıtmak, savurmak, serpmek, yaymak; yayılmak, sarkmak, saçılmak) +
ık (sıfat yapım eki) * saçılmış, serpilmiş, dağılmış, yayılmış
saçıntı :
tür. * saç (dağıtmak, savurmak, serpmek, yaymak; yayılmak, sarkmak, saçılmak) +
ıntı (isim yapım eki) * saçılıp dağılan şey, döküntü
saçkıran :
tür. * saç (kıllı örtü, baştaki kıl topluluğu) + kıran (kesen, ayıran,
parçalayan) * saçlı deride yuvarlak veya yamalı bölgeler halinde saç
dökülmesine yol açan, genellikle mantar (tinea capitis) veya otoimmün (alopecia
areata) kaynaklı olabilen hastalık
saçma :
tür. * saç (dağıtmak, savurmak, serpmek, yaymak; yayılmak, sarkmak, saçılmak) +
ma (sıfat yapım eki) * etrafa gelişi güzel yayma, dağıtma; mantıksız, anlamsız,
tutarsız; av tüfeklerinde kullanılan, ateşlendiğinde namludan çıkıp geniş bir
alana dağılacak şekilde saçılan küçük kurşun taneciklerinden (şarapnelimsi av
fişeği içeriği) her biri
saçula :
ita. * sassola (dökümcülerin kullandığı, tahtadan yapılan kalıp) (sasso (taş,
kaya) + ola (küçültme eki) ) * genellikle metal döküm işlerinde şekil verme
amacıyla kullanılan ağaçtan yapılmış kalıp veya model; yeniden şekillendirme,
geçici yapı
sad :
ara. * sad (ص) * Arapça alfabenin on sekizinci harfi
sad :
ara. * sada (çatlamak, yarılmak) * çatlak, yarık; çatlama, yarılma
sad :
ara. * sada (yükselmek, yukarı çıkmak) * yükseliş; Kur'an'ın 38. suresi
sa'd :
ara. * saada (mutlu olmak, bahtiyar olmak, mesut olmak, talihli olmak, bahtı açık
olmak), saadet (mutluluk, bahtiyarlık) * kutluluk, mutluluk, baht açıklığı,
talih, uğur, şans, bereket ve her türlü dünyevi sıkıntıdan uzak olma durumu
sada :
ara. * sada (yankılanmak, ekolanmak, tınlamak) * ses, yankı, eko veya tınlama;
hoş, yankılanan ses, seda
sadaka :
ara. * sadaka (doğru olmak, dürüst olmak, doğrulamak) * Allah rızası için
karşılıksız olarak yapılan bağış, yardım veya iyilik; İslam’da sevap kazanmak
amacıyla verilen para, mal veya yapılan her türlü hayır işi
sadakat :
ara. * sadaka (doğru olmak, dürüst olmak, sözünde durmak, doğrulamak) + at
(isim yapım eki) * bir kişiye, düşünceye veya kuruma bağlı kalma, güvenilir
olma, sözünde durma ve ihanet etmeme durumu
sadakat kartı :
ara., lat. * sadaka (doğru olmak, dürüst olmak, doğrulamak) (ara.) + charta
(kağıt, yazı levhası, belge, doküman, papirüs yaprağı, yazı levhası, kart)
(lat.) + ı (iyelik eki) (tür.) * Bir mağaza veya hizmet sağlayıcının
müşterilerine sunduğu; alışveriş/puan biriktirme, indirim ve özel kampanya
avantajları sağlayan “müşteri bağlılık kartı (loyalty card)” sistemi
sadakor :
lat., ita. * seta (kıl, tüy, ince lif, ipek) + crudus (ham, işlenmemiş, çiğ)
(lat.); seta cruda (ita.) * genellikle başörtüsü, ince giysiler ve şal
yapımında kullanılan hafif, doğal ve antialerjik açık saman renginde olan,
dayanıklılığı ve nefes alabilirliği ile bilinen düz dokunmuş ham ipek kumaş
türü, barış ipeği
sadar :
ara. * sadr (göğüs, bağır; ön, başlangıç, baş taraf) * göğüs, ön taraf, bir
şeyin ön kısmı, başlangıcı; bir kimsenin iç dünyası ve gönlü (mecazi)
sadaret :
ara * sadr (göğüs, ön taraf, başlama), sadara (başlamak, önde olmak, öne
çıkmak, ileri gelmek, kaynaklanmak) + et (isim yapım eki) * başa geçme, başta
olma, en ön makamda olma, önde olma; Osmanlı Devleti'nde sadrazamlık (başvezirlik)
makamı, sadrazamlık, başvekillik, vezirlik
sadat :
ara. * seyyid (efendi, bey, önder, soylu kimse, bey, saygın kişi) * seyyidler,
efendiler, saygıdeğer kişiler, saygınlar; Hz. Muhammed'in soyundan gelenler
(ehlibeyt) veya tasavvufta tarikat büyükleri, şeyhleri
sadberk :
far. * sad (yüz) + barg (yaprak) * yüz yapraklı; çok yapraklı çiçek, gül gibi
kat kat açılmış çiçek; kadın ismi
sade :
far. * sade (saf, basit, süssüz, katıksız, yalın, yalnız) * saf, yalın, yalnız,
basit, süssüz, süsten ve karmaşıklıktan uzak, katıksız
sade yağ :
far., tür. * sade (saf, yalın, yalnız, basit, süssüz, süsten ve karmaşıklıktan
uzak, katıksız) (far.) + yağ (hayvan
dokularında bulunan veya çeşitli bitkilerden elde edilen, suda çözünmeyen, kayganlık veren, hücrelerin enerji ihtiyacını karşılayan ve sanayiden
yemek kültürüne kadar geniş bir alanda kullanılan organik lipit bileşiği; iç
yağı) (tür.) * tereyağının eritilerek içindeki su ve süt katılarından
(tortularından) arındırılmasıyla elde edilen, yüksek ısıya dayanıklı ve %99'un
üzerinde saf süt yağı içeren geleneksel bir yağ çeşidi
sadece :
far., tür. * sade (saf, basit, süssüz, katıksız, yalın, yalnız) (far.) + ce
(olarak, gibi) (tür.) * başka bir şey katmaksızın, yalnızca ve ancak belirtilen
şeyle sınırlı olacak biçimde, yalnızca, sırf
saded :
ara. * sadda (yönelmek, kastetmek, amaçlamak, niyetlenmek; engellemek,
çevirmek) * bir sözün veya yazının asıl konusu, anlatılmak istenen ana düşünce,
amaç, hedef, asıl konu, yönelinen şey, maksat
sadedil :
far. * sade (saf, basit, derinliği olmayan, süssüz, katıksız, yalın, yalnız)
(far.) + dil (kalp, yürek, gönül) * saf, derin meselelere aklı ermeyen insan;
temiz kalpli olup, kolayca aldatılabilen kimse
sadef :
ara. * sadaf (kabuk, deniz kabuğu, parlak kabuk tabakası, istiridye kabuğu) *
bazı yumuşakça kabuklarının iç yüzeyinde bulunan parlak, yanardöner ve süs
eşyası yapımında kullanılan sert madde veya bu maddeden oluşan kaplama, deniz
hayvanlarının kabuğu
sadet :
ara. * sadda (yönelmek, kastetmek, amaçlamak, niyetlenmek; engellemek,
çevirmek) * bir sözün veya yazının asıl konusu, anlatılmak istenen ana düşünce,
amaç, hedef, asıl konu, yönelinen şey, maksat
sadık :
ara * sadaka (doğru olmak, dürüst olmak, sözünde durmak, doğrulamak) * sözünde
ve davranışlarında doğru, güvenilir ve dürüst olan, doğru olan, dürüst olan,
doğrulayan, sözünde duran
sadır :
ara. * sadr (göğüs, bağır; ön, başlangıç, baş taraf) * göğüs, ön taraf, bir
şeyin ön kısmı, başlangıcı; bir kimsenin iç dünyası ve gönlü (mecazi)
sadi :
ara. * saada (mutlu olmak, bahtiyar olmak, mesut olmak, talihli olmak, bahtı
açık olmak), saadet (mutluluk, bahtiyarlık), saʿd (uğur, mutluluk, baht
açıklığı, talih) + i (ile ilgili, -a ait) * mutluluğa, uğura ait olan,
mutlulukla ilgili, baht ile ilgili
sadid :
ara. * sadda (engellemek, mani olmak, menetmek, tıkamak, kapamak, set çekmek) *
yaradan akan iltihaplı, sarımsı sıvı, irin, yara suyu
sadik :
ara * sadaka (doğru olmak, dürüst olmak, sözünde durmak, doğrulamak) * sözünde
ve davranışlarında doğru, güvenilir ve dürüst olan, doğru olan, dürüst olan,
doğrulayan, sözünde duran
sadis :
ara. * sitte (altı, 6) * altıncı, sırası 6 olan
sadist :
fra. * sade (18. yüzyılda yaşamış Fransız yazar ve filozof Marquis de Sade'ın
soyadından) + iste (-cı, yapan, eden eki) * başkalarına acı, eziyet veya
rahatsızlık vermekten zevk alan kişi
sadizm :
fra. * sade (18. yüzyılda yaşamış Fransız yazar ve filozof Marquis de Sade'ın
soyadından) + iste (-cı, yapan, eden eki) + isme (isim yapım, durum, akım,
öğreti, doktrin eki) * başkalarına acı, eziyet veya ıstırap vermekten haz duyma
durumu
sadme :
ara. * sadama (çarpmak, vurmak, darbelemek, darp etmek; beklenmedik karşılaşma
sonucu sarsılmak) * ani ve sert bir çarpma, darbe veya beklenmedik bir olay
karşısında oluşan sarsılma ve etki
sadomazoşist :
fra. * sade (18. yüzyılda yaşamış Fransız yazar ve filozof Marquis de Sade'ın
soyadından) (fra.) + masoch (Avusturyalı romancı Leopold von Sacher-Masoch'un
soyadından) (alm.) + ista (-cı, yapan, eden) (lat.) * hem başkasına acı
vermekten hem de acı çekmekten cinsel veya psikolojik haz alan kişi
sadomazoşizm :
fra. * sade (18. yüzyılda yaşamış Fransız yazar ve filozof Marquis de Sade'ın
soyadından) (fra.) + masoch (Avusturyalı romancı Leopold von Sacher-Masoch'un
soyadından) (alm.) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki)
(lat.) * hem başkasına acı verme hem de acı çekme üzerinden haz alma eğilimini
bir arada ifade eden psikoseksüel davranış biçimi
sadrazam :
ara. * sadara (başlamak, önde olmak, öne çıkmak, ileri gelmek, kaynaklanmak),
sadr (göğüs, bağır; ön, başlangıç, baş taraf) + i (tamlama eki) + aʿzam (en
büyük, en yüce, en üstün) * Osmanlı Devleti’nde padişahtan sonra en yüksek
idari ve siyasi yetkiye sahip devlet görevlisi, başbakan konumundaki devlet
görevlisi
sadreyn : ara.
* sadr (göğüs, bağır; ön, başlangıç, baş taraf) + eyn (iki) * iki ön taraf; iki
büyük makam, iki önemli yön; Osmanlı döneminde Rumeli ve Anadolu kazaskerliği
sadrnişin :
far. * sadr (göğüs, bağır; ön, başlangıç, baş taraf) (ara.) + nişesten
(oturmak), nişin (oturan, yerleşen, oturmuş, bir yere yerleşmiş) (far.) * bir
mecliste veya divanda baş köşeye oturan, en üst yerde bulunan kişi, resmi
toplantılarda en itibarlı yere oturan kimse
sadukat :
ara. * sadaka (doğrulamak; doğru olmak, sözünde durmak, doğruluğunu göstermek;
içtenlik göstermek) + at (çoğul eki) * İslam hukukunda evlilik sırasında kadına
verilmesi gereken mehirlerin (nikah bedelleri ve evlilikte kadının hakkı olan
mali karşılıklar) genel ismi
sadullah :
ara. * saada (mutlu olmak, bahtiyar olmak, mesut olmak, talihli olmak, bahtı
açık olmak), saadet (mutluluk, bahtiyarlık), saʿd (uğur, mutluluk, baht
açıklığı, talih, iyilik, mübareklik, kuvvetlilik; kutlu, uğurlu) + Allah (el
(ön ek) + ilah (tanrı, tapılan, yönelinen, yüce varlık) ) * Allah’ın verdiği
mutluluk, baht, saadet; erkek ismi
saf :
ara. * safa (arıtmak, temizlemek, saf kılmak, ayıklamak, elemek; saf olmak,
arınmak, temiz olmak, temizlenmek, arınmak, seçilmek, elenmek) * temiz, pak,
pür, arı, arınmış, duru, halis, yalın, sade, katıksız (safe (güvenli,
tehlikeden arınmış) (ing.) )
safa :
ara. * safa (arıtmak, temizlemek, saf kılmak, ayıklamak, elemek; saf olmak,
arınmak, temiz olmak, temizlenmek, arınmak, seçilmek, elenmek) * gönül huzuru,
neşe, şenlik, keyifli eğlence; sert, başka kütleye karışmayan, toprak ve
çamurdan arınmış taş; Mekke'deki Mescid-i Haram'ın doğusunda bulunan, Hac ve
Umre'de tavaf (say) yapılan meşhur tepenin ismi
safahat :
ara. * safha (evre, aşama, gelişme, kademe, devre, faz) + at (çoğul eki) *
evreler, aşamalar, gelişmeler, kademeler, devreler, süreçler, fazlar
safaperver :
ara., far. * safa (temizlik, arılık, duruluk, gönül açıklığı; içtenlik,
samimiyet) (ara.) + parvar, perver (besleyen, büyüten, yetiştiren, koruyan,
seven, sever) (far.) * temiz kalpli, içten, saf duyguları besleyen ve
başkalarına karşı iyi niyetli, dürüst ve gönlü açık olan (kişi)
safari :
ara., sva. * sefer (yolculuk, seyahat) (ara.); safari (yolculuk, uzun seyahat;
özellikle av veya keşif amaçlı Afrika içi yolculuk) (sva.) * özellikle Afrika'da
vahşi yaşamı doğal ortamında gözlemlemek, fotoğraflamak veya avlamak amacıyla
düzenlenen kara yolculuğu
safdil :
ara., far. * saf (temiz, pak, pür, arı, arınmış, duru, halis, yalın, sade,
katıksız) (ara.) + dil (kalp, yürek, gönül) (far.) * kolay kandırılabilen, iyi
niyetli olduğu için aldatılmaya açık, tecrübesiz ve aşırı derecede saf
düşünceli (kişi)
safed :
ara. * safed (bağ, pranga, kelepçe) * bağlar, prangalar, kelepçeler
safena magna :
lat. * safena (gizli, saklı, içte bulunan) + magna (büyük, geniş, önemli) * alt
ekstremitede (bacakta) ayak iç kenarından başlayıp kasık bölgesindeki femoral
vene kadar uzanan, vücuttaki en uzun yüzeysel ama görünmeyen toplardamar olan
“büyük safen ven”i
safeno femoral :
lat. * safena (gizli, saklı, içte bulunan) + femoralis (femur (kalça, uyluk,
but) + alis (ile ilgili, -a ait) ) * bacakta safen venin (özellikle safena
magna) femoral ven ile birleştiği kasık bölgesindeki damar bileşke noktası
safer :
ara. * safere (boş kalmak, sararmak) * boş kalma, boşluk; sararma, sarılık;
karında yaşayan kurtçuk; Muharrem ayından hemen sonra gelen, yılın ikinci ayı,
sefer ayı
safevi :
ara. * safa (temizlik, arılık, duruluk, gönül açıklığı; içtenlik, samimiyet) +
vi (ile ilgili, -a ait) * İran ve Kafkaslar civarında hüküm süren, Şah İsmail
tarafından kurulan Türk-İran imparatorluğu olan Safeviler mensubu, Safevilere
ait, Safevi hanedanına mensup
saff :
ara. * saffa, saffafa (sıralamak, dizmek, sıralı olarak düzenlemek, yan yana
koymak, saf haline getirmek) * insanların veya nesnelerin yan yana düzenli
biçimde dizildiği sıra, sıra, dizi, düzen, yanyana dizilme; Kur’an’ın 61.
suresinin simi
saffat :
ara. * saffa (sıralamak, dizmek, sıralı olarak düzenlemek, yan yana koymak, saf
haline getirmek), saff (sıra, dizi, düzen, yanyana dizilme) + at (çoğul eki) *
sıralar, diziler, düzenler, yanyana dizilmeler, yanyana dizilenler; Kur’an’ın
37. suresinin ismi
saffet :
ara. * safa (arıtmak, temizlemek, saf kılmak, ayıklamak, elemek; saf olmak,
arınmak, temiz olmak, temizlenmek, arınmak, seçilmek, elenmek), saf (temiz,
pak, pür, arı, arınmış, duru, halis, yalın, sade, katıksız) + et (isim yapım ve
durum eki) * saf olma hali; maddi veya manevi kirden arınmış olma hali,
temizlik, içtenlik, kalp temizliği; erkek ismi
safh :
ara. * safaha (kusurları görmezden gelmek, hoşgörmek, bağışlamak, affetmek,
mazur görmek) * hoşgörme, bağışlama, affetme, mazur görme
safha :
ara. * safaha (yaymak, düzlemek) * düz yüzey, yanak, tabaka, sayfa; evre,
aşama, devre, dönem, kademe, faz
safi :
ara. * safa (arıtmak, temizlemek, saf kılmak, ayıklamak, elemek; saf olmak,
arınmak, temiz olmak, temizlenmek, arınmak, seçilmek, elenmek), saf (temiz,
pak, pür, arı, arınmış, duru, halis, yalın, sade, katıksız) + i (ile ilgili, -a
ait) * katıksız, temiz, arı, arınmış, duru, net, halis, yalnızca, sadece, net
olarak
safih :
ara. * safaha (kusurları görmezden gelmek, hoşgörmek, bağışlamak, affetmek,
mazur görmek) * affeden, bağışlayan, hoşgören, mazur gören
safiha :
ara. * safaha (yaymak, düzlemek) * ince, yassı ve geniş maden veya metal yüzey;
yassı geniş yüz, sac tabaka; kağıt yüzü
safil :
ara. * safala (alçalmak, aşağıya inmek, aşağı olmak, aşağıya düşmek;
değersizleşmek) * hor, alçak, aşağı, aşağılık; düşük karakterli, ahlaksız,
aşağı tabakadan; yoksul, yoksun, düşkün, sefil
safinamit :
lat. * safin (ön ek) + amid (amidum; azot içeren organik bileşik sınıfı (-CONH2
yapısı) * Parkinson hastalığında dopamin metabolizmasını düzenlemek için
kullanılan, MAO-B inhibitörü sınıfına ait sentetik ilacın etken maddesi
(C17H19FN2O2)
safinat :
ara. * safin ((ön ayağını hafifçe bükerek duran, sakin ve hazır vaziyette
bekleyen at) + at (çoğul eki) * ön ayakları üzerinde durarak hazır bekleyen,
çevik ve asil atlar (Kur’an’da “safinat el ciyad” olarak geçer.)
safinaz :
ara. * safa (arıtmak, temizlemek, saf kılmak, ayıklamak, elemek; saf olmak,
arınmak, temiz olmak, temizlenmek, arınmak, seçilmek, elenmek), saf (temiz,
pak, pür, arı, arınmış, duru, halis, yalın, sade, katıksız) + i (tamlama eki) +
naz (şirinlik, cilve, işve; isteksiz görünüp isteme) (far.) * temiz ve duru bir
zarafet, saf ve nazlı güzellik, saf, zarif ve ince ruhlu güzellik; çok nazlı,
çok naz eden; temiz ve zarif, duru ve nazlı
safine :
ara. * safana (suyu yararak ilerlemek, akıp gitmek) * denizlerde yük, yolcu
veya asker taşımakta kullanılan büyük yelkenli veya buharlı deniz taşıtı, gemi,
tekne, taşıyıcı deniz aracı, vapur
safir :
gre. * sappheiros (mavi; değerli taş, mavi renkli süs taşı) * derin mavi
renkli, alüminyum oksit kristallerinden oluşan, genellikle mavi tonlarında olsa
da, kırmızı (yakut) dışındaki tüm renklerde bulunabilen, bilgelik, sadakat ve
asaleti simgeleyen, Mohs ölçeğine göre sertliği 9 olan oldukça dayanıklı bir
korindon minerali, gök yakut
safiye :
ara. * safa (arıtmak, temizlemek, saf kılmak, ayıklamak, elemek; saf olmak,
arınmak, temiz olmak, temizlenmek, arınmak, seçilmek, elenmek), saf (temiz,
pak, pür, arı, arınmış, duru, halis, yalın, sade, katıksız) + iy (ile ilgili,
-a ait) + e (dişil eki) * katıksız, temiz, arı, arınmış, duru, berrak, net,
halis kadın; temiz, katıksız, bozuk olmayan; içinde yapmacık ve uydurma bir
şey, fazladan kelime ve kafiye bulunmayan söz
safiyet :
ara. * saf (temiz, pak, pür, arı, arınmış, duru, halis, yalın, sade, katıksız)
+ iy (ile ilgili, -a ait) + et (isim yapım eki) * saflık, temizlik, arılık,
duruluk, katıksızlık, halislik; masumiyet, içtenlik
safkan :
ara., tür. * saf (temiz, pak, pür, arı, arınmış, duru, halis, yalın, sade,
katıksız) (ara.) + kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan,
oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken)
(tür.) * bir ırkın veya soyun başka ırklarla karışmamış, genetik olarak
karışıksız, katışıksız ve arı olduğunu ifade eden, özellikle hayvan ırkları
veya soy bağı için kullanılan sıfat
safra :
ara. * safr (sarı), sufr (sarılaşmış) * karaciğerde üretilip safra kesesinde
depolanan, yağların sindirilmesinde ve emilimin kolaylaştırılmasında görev
alan, sindirim sisteminde özellikle ince bağırsakta etkili olan sarı-yeşil
renkli biyolojik sıvı (sulphur, souffre (kükürt, sülfür) (ing., fra.) )
safra kesesi :
ara. * safr (sarı), sufr (sarılaşmış), safra (karaciğerde üretilip safra
kesesinde depolanan, yağların sindirilmesinde ve emilimin kolaylaştırılmasında
görev alan, sindirim sisteminde özellikle ince bağırsakta etkili olan
sarı-yeşil renkli biyolojik sıvı) + kise (torba) + sı (iyelik eki) (tür.) *
karaciğerde üretilen safranın depolanıp yoğunlaştırıldığı, sindirim sırasında
özellikle yağların parçalanmasına yardımcı olmak üzere bu sıvıyı ince bağırsağa
kontrollü biçimde boşaltan armut biçimli küçük organ
safran :
far., ara. * zafaran (zar (sarı; altın) + paran (diken, tüylü parça, kanat;
uçan; kanatlı, havalanan, hareket eden) ) (far.); safr (sarı) + an (ile ilgili,
-a ait) (ara.) * Crocus sativus bitkisinin mor çiçeklerinden elde edilen,
keskin kokusu, yoğun sarı rengiyle yemeklere, tatlılara ve içeceklere
lezzet/renk vermek için kullanılan, antioksidan, anti-inflamatuar ve ruh
sağlığını destekleyici niteliği olan dünyanın en pahalı ve değerli
baharatlarından biri
safranbolu :
far., ara., gre. * zafaran (zar (sarı; altın) + paran (diken, tüylü parça,
kanat; uçan; kanatlı, havalanan, hareket eden) ) (far.); safr (sarı) + an (ile
ilgili, -a ait) (ara.) + polis (şehir, il, kent) (gre.) * Karabük’ün bir ilçesi
safsata :
gre. * sophistia (bilgelik, bilgililik, bilgi verme) (sophos (bilge) + istes
(-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) + eia (isim yapım, yer ve durum
eki) * sophistlerin öğretisi, sözle ikna ve retorik yoluyla gerçeği göreceli olarak
yorumlama anlayışı, bilgelik; bir husustaki bilgi içeren söylem; kelime oyununa
dayalı ikna sanatı ve görünürde bilgelik
safvan :
ara. * safv (saflık, temizlik, katıksızlık, duruluk, arılık, arınmışlık,
halislik, berraklık; arınmış olma, seçilmiş öz) + an (ile ilgili, -a ait) *
pürüzsüz taş, kaygan kaya; saf, temiz kaya parçası; üzerinde toprak olmayan,
sert ve kaygan kaya yüzeyi; katı, sağlam ve temiz yüzeyli taş
safvet :
ara. * safv (saflık, temizlik, paklık, katıksızlık, duruluk, arılık, arınmışlık,
halislik, berraklık; arınmış olma, seçilmiş öz) + et (isim yapım ve durum eki)
* saf, temiz, pak, katıksız, duru, arı, arınmış, halis, berrak olma durumu,
seçilmiş öz halinde olma
sagalassos :
gre. * saga (yüksek, sağlam) + lassos (ile ilgili, gibi, -a ait) * yüksek
şehir, korunaklı şehir; Antik Pisidya bölgesinde (günümüzde Türkiye, Burdur
civarı) yer alan, Helenistik ve Roma dönemlerinde önemli bir şehir
sagapo :
gre. * sa (sen, seni) + agapein (sevmek), agapo (seviyorum) * seni seviyorum
sagar : far.
* sağar (içki kadehi, tas, kasei kap, piyale) * kadeh, içki bardağı, kase,
sürahi; tasavvufi şiirde ilahi aşkın ve vecd halinin aktarıldığı gönül
sagir :
ara. * sağara (küçültmek, ufaltmak, alçaltmak) * küçük, ufak; ergen olmamış
(büluğa ermemiş) çocuk; zelil, aşağılık alçak
sagital :
lat. * sagitta (ok) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * vücudu önden
arkaya dik kesen eksen, düzlem (diğerleri "aksiyal" (vücudu alt ve
üst olarak iki parçaya bölen düzlem, eksen, kesit), "proksimal" (bir
doku veya organın vücudun merkezine (orta hat) en yakın olan kısmı),
"koronal" (vücudu baştan ayağa doğru ve omuzlara paralel olacak
şekilde kesen eksen veya düzlem)
sagittal :
lat. * sagitta (ok) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tıpta, vücudu
önden arkaya dik kesen düzlemler
sagittarius :
lat. * sagitta (ok) + arius (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ok atan kişi,
okçu; astronomide Yay takımyıldızının Latince adı ve astrolojide Zodyak’ın
dokuzuncu burcu olan Yay
sagrada familia :
lat. * sacra (kutsal, mukaddes) (lat.); sagrada (isp.) + familia (aile, hane
halkı) (lat ) * kutsal aile; Antoni Gaudi tarafından tasarlanan ve Barselona’da
inşası halen devam eden, tam ismi Templo Expiatorio de la Sagrada Familia
(Kutsal Ailenin Kefaret Tapınağı) olan ve Hz. İsa, Meryem ve Yusuf'tan oluşan
"Kutsal Aile" kavramını simgeleyen Katolik bazilikası ve mimari yapı
sagyna :
caryophyllaceae (karanfilgiller) familyasından olan, nemli bölgelerde yetişen,
karşılıklı yapraklara ve beyaz çiçeklere sahip, çim gibi yayılan otsu ve bodur
bir bitki türü, Sagina procumbens
sağ :
tür. * sağ (yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş; vücutta kalbin bulunduğu
tarafın karşı tarafı, solun zıttı, sol yönün tersi) * canlı olma durumunu veya
yön/konum açısından “solun karşıtı olan tarafı; sosyal düzen ile hiyerarşiyi
savunan siyasi görüş
sağ açık :
tür., ing. * sağ (yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş; vücutta kalbin
bulunduğu tarafın karşı tarafı, solun zıttı, sol yönün tersi) + açık (aralık
olan, hiçbir engeli bulunmayan, geçişe uygun, kapalı olmayan, gizli olmayan) *
futbolda sağ kanatta oynayan, hücuma yönelik görevleri olan ve genellikle sağ
çizgide ilerleyerek orta açan oyuncu
sağ akçe :
tür. * sağ (yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş; vücutta kalbin bulunduğu
tarafın karşı tarafı, solun zıttı, sol yönün tersi) + akçe (Osmanlı dönemine
ait gümüş para) * Osmanlı döneminde karışığı, eksiği bulunmayan, ayarı ve
ağırlığı tam olan, değeri yüksek gümüş para (Çürük akçenin (ayarı düşük para)
tersi)
sağ bek :
tür., ing. * sağ (yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş; vücutta kalbin
bulunduğu tarafın karşı tarafı, solun zıttı, sol yönün tersi) (tür.) + back
(geri, arka; tekrar) (ing.) * futbolda savunma hattının sağ tarafında görev
yapan, Temel görevi rakip takımın sol kanat ataklarını durdurmak, kanattan
yapılan ortaları engellemek ve savunma ile hücum arasında köprü kurarak
gerektiğinde sağ kanattan hücuma destek vermek olan defans oyuncusu
sağ haf :
tür., ing. * sağ (yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş; vücutta kalbin
bulunduğu tarafın karşı tarafı, solun zıttı, sol yönün tersi) (tür.) + half
(yarı, yarım) + back (geri, arka; tekrar) (ing.) * futbolda orta sahanın en
sağında görev yapan, oyun kurucu veya kanat desteği sağlayan oyuncu
sağ iç :
tür. * sağ (yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş; vücutta kalbin bulunduğu
tarafın karşı tarafı, solun zıttı, sol yönün tersi) + iç (derinlik, dahili
kısım) * futbolda sağ açık (kanat) ile santrfor (orta saha/forvet merkezi)
arasında görev yapan, hücum ağırlıklı orta saha veya iç forvet oyuncusu
sağ kanat :
tür. * sağ (yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş; vücutta kalbin bulunduğu
tarafın karşı tarafı, solun zıttı, sol yönün tersi) + kanat (uçmak için
kullanılan, bir nesnenin veya canlının gövdesinin yan tarafından çıkmış uzantı)
* futbolda ve hentbolda hücum alanının sağ tarafı ve orta sahanın veya hücumun
sağında görev yapan, hızlı, teknik ve kanattan hücum/orta yapma becerisine
sahip oyuncu
sağ karıncık :
tür. * sağ (yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş; vücutta kalbin bulunduğu tarafın
karşı tarafı, solun zıttı, sol yönün tersi) + karın (anne, ana rahmi,
doğurganlık; omurgalı hayvanlarda kaburga kemiklerinden kasıklara ve pelvise
kadar olan kısım) + cık (küçültme eki) * kalbin sağ alt kısmında yer alan, sağ
kulakçıktan gelen oksijeni az kanı akciğerlere pompalayan boşluk, ventriculus
dexter, sağ karıncık ventriculus dexter, ventriculus dextrum
sağ kulakçık :
tür. * sağ (yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş; vücutta kalbin bulunduğu
tarafın karşı tarafı, solun zıttı, sol yönün tersi) + kulak (işitme organı) +
çık (küçültme eki) * kalbin sağ üst bölümünde yer alan ve vücut dolaşımından
gelen oksijeni az kanı toplayarak sağ karıncığa aktaran boşluk, atrium dexter,
atrium dextrum
sağ salim :
tür. * sağ (yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş) + salim (güvenilir,
barışık, sağ, sağlıklı, sağlam, eksiksiz, temiz; güvenli) * bir yolculuk,
tehlike veya süreç sonunda kişinin hiçbir zarar görmeden, güvenli ve iyi
durumda varması, diri ve güvende olan
sağalmak :
tür. * sağ (yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş) + al (edilgen fiil eki) +
mak (fiil mastar eki) * sağlığa kavuşmak, iyileşmek, şifa bulmak, yaraları
kapanmak
sağaltım :
tür. * sağ (yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş) + al (edilgen fiil eki) +
tım (isim yapım eki) * bir hastalığı yenecek etkenleri ve yöntemleri bularak
hastayı iyileştirme, tedavi etme veya sağlık sorunlarını giderme süreci,
terapi; fiziksel, zihinsel veya ruhsal rahatsızlıkların giderilmesi için
uygulanan iyileştirme çalışmalarının tümü
sağanak :
tür. * sağmak (koyun, keçi veya ineğin memesini sıkarak süt çıkarmak;
fışkırtmak), sağa (fışkırtmak, püskürtmek) + nak (isim yapım eki) * kısa sürede
yoğun ve kuvvetli şekilde gerçekleşen şiddetli yağmur yağışı
sağanlar :
moğ. * sagan (beyaz, aydınlık) + lar (çoğul eki) * gökkuzgunumsular takımına
ait, kırlangıca benzeyen ancak onlardan farklı olarak çok hızlı uçan, uzun ve
dar kanatlı küçük kuşları kapsayan, genellikle havada beslenen ve ayakları
tünemekten ziyade tutunmaya elverişli olan, sağangiller ve kolibrigiller
familyalarını içeren bir alt takım, apodiformes
sağcı :
tür. * sağ (yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş; vücutta kalbin bulunduğu
tarafın karşı tarafı, solun zıttı, sol yönün tersi) + cı (yapan, eden,
destekleyen, meslek, eğilim, taraftarlık eki) * siyasette gelenekçi,
muhafazakar veya milliyetçi eğilimleri benimseyen kişi
sağdıç :
tür. * sağ (yakın, güvenilir, yardımcı; yanında bulunan, destek olan) + dıç/diç
(arkadaşlık ve eşlik bildiren ek) * düğünde gelin veya damada eşlik eden,
yardımcı olan kimse; özellikle damadın yakın arkadaşı
sağduyu :
tür. * sağ (doğru, yerinde, dengeli; akkiselim; yaşayan, hayatta, diri, canlı,
ölmemiş; vücutta kalbin bulunduğu tarafın karşı tarafı, solun zıttı, sol yönün
tersi) + duyu (his, algı) * olayları aşırılığa kaçmadan gerçekçi, dengeli ve
makul biçimde değerlendirme, doğruyu yanlıştan ayırma, olayları mantıklı,
gerçekçi ve aklıselim bir şekilde yorumlayarak yerinde kararlar verme yetisi
sağı :
tür. * sağ (akıtmak, sızdırmak, dökmek, süt sağmak) + ı (isim yapım eki) *
kuşların veya kümes hayvanlarının sıvı ile karışık, beyazımsı ve asitli
dışkısı, kuş pisliği, kuş gübresi
sağır :
tür. * sanır, sağır (kulağı duymayan, sesleri algılayamayan, işitmeyen, sağır)
* kulağı duymayan, sesleri algılayamayan, işitmeyen
sağir :
ara. * sağara (küçültmek, ufaltmak, alçaltmak) * küçük, ufak; ergen olmamış
(büluğa ermemiş) çocuk; zelil, aşağılık alçak
sağlam :
tür. * sağ (bozulmamış, iyi durumda, bütün; doğru, yerinde, dengeli; akkiselim;
yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş; vücutta kalbin bulunduğu tarafın karşı
tarafı, solun zıttı, sol yönün tersi) + lam (sıfat yapım eki) * dayanıklı,
bozulmamış, güvenilir veya güçlü durumda olan
sağlamak :
tür. * sağ (bozulmamış, iyi durumda, bütün; doğru, yerinde, dengeli; akkiselim;
yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş; vücutta kalbin bulunduğu tarafın karşı
tarafı, solun zıttı, sol yönün tersi) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar
eki) * bir şeyin gerçekleşmesine, oluşmasına veya eksiksiz biçimde elde
edilmesine imkan vermek, temin etmek, tedarik etmek, ikmal etmek
sağlayıcı :
tür. * sağ (bozulmamış, iyi durumda, bütün; doğru, yerinde, dengeli; akkiselim;
yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş; vücutta kalbin bulunduğu tarafın karşı
tarafı, solun zıttı, sol yönün tersi) + la (etken fiil eki) + yıcı (yapan, eden
eki) * temin eden, tedarik eden, ikmal eden
sağlıcak :
tür. * sağ (bozulmamış, iyi durumda, bütün, esen, hastalıksız) + lı (ile
ilgili, -a ait, sahibi) + cak (küçültme, sevecenlik veya kalıplaşma eki) * iyi
durumda olma, “sağlıcakla kal” ifadesinde geçen ve kişinin esenlik içinde
olmasını dileyen eski kullanım biçimi
sağlık :
tür. * sağ (bozulmamış, iyi durumda, bütün; bütün, esen, hastalıksız; doğru,
yerinde, dengeli; akkiselim; yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş) + lık (isim
yapım ve durum eki) * bedenin ve ruhun hastalık, bozukluk veya eksiklik
taşımadan iyi ve dengeli durumda olması hali
sağlık ocağı :
tür. * sağlık (bedenin ve ruhun hastalık, bozukluk veya eksiklik taşımadan iyi
ve dengeli durumda olması hali) + ocak (ateş yakılan yer) + ı (iyelik eki) *
temel sağlık hizmetlerinin verildiği, muayene, aşı ve koruyucu hekimlik
uygulamalarının yürütüldüğü yerel sağlık kurumu
sağmak :
tür. * sağ (fışkırtmak, püskürtmek, şiddetle akıtmak) + mak (fiil mastar eki) *
koyunun, keçinin veya ineğin memesini sıkarak süt çıkarmak sağmal
sağnak :
tür. * sağmak (koyun, keçi veya ineğin memesini sıkarak süt çıkarmak;
fışkırtmak), sağa (fışkırtmak, püskürtmek) + nak (isim yapım eki) * kısa sürede
yoğun ve kuvvetli şekilde gerçekleşen şiddetli yağmur yağışı
sağol :
tür. * sağ (bozulmamış, iyi durumda, bütün; bütün, esen, hastalıksız; doğru,
yerinde, dengeli; akkiselim; yaşayan, hayatta, diri, canlı, ölmemiş) + ol
("olmak" fiilinin ikinci tekil şahıs emir kipi) * teşekkür veya iyi
dilek ifadesi olarak kullanılan, “esen kal, var ol” anlamındaki kalıplaşmış söz
sağrı :
tür. * sağrı (deri, kaba deri, kösele) * insan ve hayvanlarda kalça ile belin
alt kısmı arasındaki arka vücut bölgesi; özellikle at gibi memeli hayvanların
bel ile kuyruğu arasında bulunan, kaslı, dolgun ve yuvarlak arka bölüm
sağu :
tür. * sağu (ağıt) * İslamiyet öncesi Türk edebiyatında ölen kişilerin
(özellikle kahramanların) ardından duyulan acıyı, onların yiğitliklerini ve
erdemlerini övmek amacıyla "yuğ" adı verilen cenaze törenlerinde hece
ölçüsüyle söylenen şiirsel ağıt türü
saha :
ara. * saha, sahat (avlu, evin dış alanı, meydan, alan, agora) * belirli bir
faaliyet için ayrılmış açık alan, oyun, çalışma veya etkinlik yapılan düz
zemin, alan, meydan, bölge
sahabe :
ara. * sahaba (arkadaşlık etmek, yoldaşlık etmek, beraber bulunmak, eşlik
etmek), sahib (arkadaş, yoldaş, eşlik eden) * arkadaşlar, yoldaşlar; İslam’da
Hz. Muhammed’i görmüş, onunla birlikte yaşamış ve ona iman etmiş Müslümanlar
topluluğu
sahaf :
ara. * sahife (yazılı kağıt, sayfa, kağıt yaprağı, belge, yazıların, metinlerin
veya kayıtların bulunduğu sayfa, varak), sahhaf (kitap ciltleyen, kitap satan
kişi) * eski veya ikinci el kitap alıp satan, kitap ticareti yapan kişi
sahan :
ara. * sahn (tabak, geniş düz kap, geniş kase; düzlük, avlu) * yemeklerin
servis edildiği geniş, düz tabak veya kap
sahanet :
ara. * sahana (ısınmak, sıcak olmak, kızmak) + et (isim yapım eki) * sıcaklık,
kızgınlık, yüksek ısı
sahanlık :
ara. * sahn (açık alan, düzlük, avlu, meydan, alan, yüzey; tabak, geniş düz
kap, geniş kase) * binalarda iki merdiven kolu arasında veya kat geçişlerinde
bulunan, merdivenlerin güvenli ve rahat bir şekilde kullanılmasına olanak
tanıyan düz, geniş yatay döşeme veya platform
sahasrara :
san. * sahasra (bin, binlerce) + ra (biçimlendirici unsur) * bin yapraklı,
binli; yoga ve Tantra geleneğinde insan bedenindeki yedi çakradan biri olan ve
başın tepesiyle ilişkilendirilen çakra, taç çakrası
sahavet :
ara. * sahava (cömert olmak, eli açık olmak) * cömertlik, el açıklığı, gönlü
bol olma ve muhtaç olanlara ihsanda bulunma
sahhaf :
ara. * sahife (yazılı kağıt, sayfa, kağıt yaprağı, belge, yazıların, metinlerin
veya kayıtların bulunduğu sayfa, varak), sahhaf (kitap ciltleyen, kitap satan
kişi) * eski veya ikinci el kitap alıp satan, kitap ticareti yapan kişi
sahi :
ara. * sahha (sağlam olmak, doğru olmak, kusursuz ve doğruluğu kesin olmak,
geçerli olmak, bozulmamış olmak), sahih (doğru, gerçek, sağlam, hakiki,
geçerli) * bir ifadenin doğruluğunu pekiştirmek için kullanılan, “gerçekten
mi?” veya “öyle mi?” anlamına gelen ünlem ve soru pekiştirmesi
sahib :
ara. * sahaba (arkadaşlık etmek, yoldaşlık etmek, beraber bulunmak, eşlik
etmek), sahib (arkadaş, yoldaş, eşlik eden) * mülkiyeti elinde tutan, mülkiyete
haiz olan, malik, efendi; arkadaş, yoldaş
sahibe :
ara. * sahaba (arkadaşlık etmek, yoldaşlık etmek, beraber bulunmak, eşlik
etmek), sahib (arkadaş, yoldaş, eşlik eden) + e (dişil eki) * malik, efendi;
arkadaş, yoldaş kadın
sahiden :
ara., tür. * sahha (sağlam olmak, doğru olmak, kusursuz ve doğruluğu kesin
olmak, geçerli olmak, bozulmamış olmak), sahih (doğru, gerçek, sağlam, hakiki,
geçerli) (ara.) + den (kaynak bildiren ek) (tür.) * gerçekten, esastan,
hakikaten
sahife :
ara. * sahafa (yazmak, sayfaları bir araya getirmek) * sayfa, yazı yazılan
kağıt yaprağı, yazılı kağıt
sahife-i haliye :
ara. * sahife (sayfa, yazı yazılan kağıt yaprağı) + i (tamlama eki) + haliye
(boş, ıssız, dolu olmayan) * boş sayfa
sahih :
ara. * sahha (sağlam olmak, doğru olmak, kusursuz ve doğruluğu kesin olmak,
bozulmamış olmak) * aslına uygun, doğruluğu ve güvenilirliği şüphe götürmeyen,
doğru, gerçek, sağlam, hakiki, geçerli; özellikle dini ilimler ve hukukta
geçerliliği kesin kabul edilen bilgi, rivayet veya belge
sahil :
ara. * sahala (akmak, kenara çıkmak) * akan, kenara çıkan; deniz, göl veya
büyük su kütlelerinin kara ile birleştiği kıyı bölgesi, kıyı, kenar
sahin :
ara. * sahana (ısıtmak, sıcak hale getirmek) * sıcak, kızgın, ısınmış;
sahip :
ara. * sahaba (arkadaşlık etmek, yoldaşlık etmek, beraber bulunmak, eşlik
etmek), sahib (arkadaş, yoldaş, eşlik eden) * mülkiyeti elinde tutan, mülkiyete
haiz olan, malik, efendi; arkadaş, yoldaş
sahir :
ara. * sahara (alay etmek, dalga geçmek, aşağılayarak eğlenmek) * maskaralık
eden, maskara eden, alay eden, dalga geçen, aşağılayarak eğlenen
sahir :
ara. * sahara (büyülemek, büyü yapmak, sihirlemek, sihir yapmak, efsunlamak) *
büyücü, büyü yapan, sihir yapan, sihirbaz, efsuncu
sahire :
ara. * sahara (büyülemek, büyü yapmak, sihirlemek, sihir yapmak, efsunlamak),
sahir (büyücü, büyü yapan, sihir yapan, sihirbaz, efsuncu) + e (dişil eki) *
büyücü, büyü yapan, sihir yapan, sihirbaz, efsuncu kadın
sahlep :
ara. * sahlab (Orchis türü yabani orkide bitkilerinin yumrularından elde edilen
nişastalı toz, un) * orkide yumrularından elde edilen nişastalı tozdan yapılan,
özellikle kışın sıcak içecek olarak tüketilen geleneksel içecek
sahm :
ara. * sahama (pay vermek, bölüşmek, paylaştırmak, bölüştürmek, ok çekmek) *
ok, pay, hisse, nasip, kısmet
sahne :
ara. * sahana (düz, açık ve geniş olmak) * tiyatro, gösteri veya
performansların sergilendiği açık veya kapalı alan; ayrıca bir olayın geçtiği
yer veya durumun anlatıldığı bölüm
sahra :
ara. * sahr (kaya, büyük taş), sahra (kır, ova, çöl, açık arazi) * kaya, büyük
taş; kır, ova, çöl, açık arazi
sahrınc :
far. * sarinc (su deposu, suyun verildiği yer) * yağmur sularını biriktirmek
için bina altında ve toprak içinde yapılan etrafı duvarlı veya çimento sıvalı
su mahzeni, su deposu; şırınga
sahte :
ara. * sahata (yok etmek, geçersiz kılmak, batıl kılmak) * haram, batıl,
değersiz; gerçek olmayan, taklit edilmiş, yanıltma amacıyla üretilmiş şey,
doğruluğu bulunmayan, düzmece, hileli
sahtekar :
ara., far. * sahata (yok etmek, geçersiz kılmak, batıl kılmak), sahte (haram,
batıl, değersiz; gerçek olmayan, taklit edilmiş, yanıltma amacıyla üretilmiş
şey, doğruluğu bulunmayan, düzmece, hileli) + kar (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer; -cı, yapan, eden eki) (far.) * hile yaparak insanları aldatan, gerçek
olmayan şeyleri gerçek gibi gösteren, dolandırıcı
sahtiyan :
far. * saht (sağlam, dayanıklı, sert, katı) + yan (-den yapılmış, ile ilgili,
-a ait) * özellikle keçi, koyun veya dana derisinden tabaklanarak elde edilen,
ayakkabıcılıkta kullanılan, boyanmış ve cilalanmış, oldukça dayanıklı, ince ve
işlenmiş deri türü
sahur :
ara. * seher (tan ağarması, şafak sökmesi, şafak vakti, gün doğumu) * tan
zamanında olan, şafak vakti olan; tan zamanından yeme, şafak vakti yeme
saibet :
ara. * saaba (serbest bırakmak, salıvermek, akmasına izin vermek) * serbest
bırakılmış, başıboş; başıboş hayvan; İslam öncesi Arap geleneğinde bir adak
veya adanma sonucu serbest bırakılan ve artık sahiplenilmeyen başıboş hayvan;
kontrolsüz bırakılmış şey (mecazi)
said :
ara. * sa’id (yeryüzü, düzlük, toprak) * toprak yüzeyi, yeryüzü, açık arazi,
düzlük, toprak, alan
saiğan :
ara. * sağa (kolayca boğazdan geçmek, hoş ve rahat içilmek, yutulmak) * kolay
içilen, boğazdan rahat geçen; hoşa giden, kabul edilebilir (özellikle içecek/yemek
için), kolay
saih :
ara. * saha (dolaşmak, gezmek, yeryüzünde serbestçe hareket etmek, yolculuk
etmek), seyahat (gezme, dolaşma, yolculuk etme) * gezen, dolaşan, yolculuk
eden, seyahat eden; zamanının büyük bölümünde ibadetle uğraşan
saik :
ara * saka (şimşek çarpmak, yıldırım düşmek, sarsmak; bayılmak) * çarpılmış,
bayılmış, baygın
saika :
ara * saka (şimşek çarpmak, yıldırım düşmek, sarsmak; bayılmak) * yıldırım,
şimşek veya elektrik akımı gibi ani ve güçlü bir etkiyle çarpma, yıldırım
çarpması
sail :
ara. * saala (sormak, sual etmek), sual (soru); sala (akmak, akarak yayılmak,
akıp gitmek, taşmak, dökülmek, akıtmak, dökmek; iletmek, göndermek), isale
(akıtma, dökme, taşırma) * soran, sual eden; dilenen, dilenci; akan, seyelan
eden
saim :
ara. * sama (oruç tutmak), savm (oruç) * oruçlu, oruç tutan; erkek ismi
saimbeyli :
ara., tür. * saim (oruç tutan) (ara.) + beg, bey (bay, kişi; ağa, efendi, reis,
amir, lider, hakim, hükümdar, yönetici, sayesinde imkana sahip olunan, erkek
için saygı ifadesi olan son ek; asil, soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk
sahibi) + li (ile, beraber, birlikte, sahibi) (tür.) * Adana'nın bir ilçesi
saint barthélemy :
lat., fra., aram., fra. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) (lat.);
saint (fra.) + Bartalmay (İncil’de geçen havari Aziz Bartalmay) (bar (oğul) +
Talmay (sahıs ismi) (aram.) * Karayipler’de Küçük Antiller içinde yer alan,
batısında Saint Kitts ve Nevis, güneyinde Saint Martin ve Anguilla çevresi
bulunan, Fransa’ya bağlı denizaşırı topluluk statüsündeki ada
saint helena :
lat., fra. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) (lat.); saint (fra.) +
Helena (parlak, ışık, meşale) (helios (güneş) + anos (ile ilgili, -a ait) ) *
Güney Atlantik Okyanusu’nun ortasında, en yakın kara parçaları olarak
kuzeybatısında Ascension Island ve daha kuzeyde Tristan da Cunha bulunan,
Afrika’nın güneybatı kıyılarından oldukça uzakta yer alan, adını ise Hristiyan
geleneğinde önemli kabul edilen Aziz Helena’dan alan Britanya (Birleşik
Krallık) Denizaşırı Toprakları’na bağlı volkanik ada
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder